Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 16 Sayfa bulundu

Konu: Tarihimizdeki Önemli Zaatlar

  1. #1
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Tarihimizdeki Önemli Zaatlar

    Gazneli Mahmut
    Gazneliler Devleti’nin en büyük hükümdarı ve Hindistan Fatihi Gazneli Sultan Mahmut, 2 Kasım 971 tarihinde doğdu. İyi bir öğrenim gördü. Büyük bilginlerin elinde yetişti. Mert ve cesur bir insandı.

    Gazneli Mahmut’un babası Sebüktekin, Samanoğulları Devleti’nin Horasan valisi idi. Sebüktekin cesur ve güçlü bir insandı. Samanoğulları’na karşı bağımsızlığını ilan etti.

    Gazneliler Devleti’nin kurucusu Sebük Tegin’in oğlu olan Gazneli Mahmut, genç yaştan itibaren devlet idaresinde görev aldı. Babası sağ iken Horasan valiliği görevini yürüttü.

    Babası öldüğü zaman yerine küçük kardeşi İsmail geçmişti. Gazneli Mahmut, küçük kardeşini ortadan kaldırarak hükümdar oldu.

    998 tarihinde Gazne tahtına oturan Mahmut, Buhara, Horasan, Herat, Belh, Bust ve Kabil’i Samanîlerden aldı. Daha sonra, bugünkü Afganistan ve Belucistan ile Harezm’e kadar tüm Maveraünnehr’i ele geçirdi. Ardından Rey, İsfahan, Save, Kazvin, Zencan ve Ebher’i alarak, İran topraklarının büyük bölümüne hakim oldu.

    Eylül 1000’de ilk Hindistan seferine çıkan Sultan Mahmut, 1027’ye kadar Hindistan’a on yedi büyük sefer yaptı. Bu seferler sırasında Hindistan’da birçok cami yaptıran ve İslâm Dinini öğretmek üzere alimler yerleştiren Gazneli Sultan Mahmut, İslam Dininin Hindistan’da yayılıp kabul görmesini sağladı.

    Cihangirliği yanında, alim bir kişiliği de olan Sultan Mahmut, sarayında alim ve şairlere çeşitli konularda sohbet ve tartışmalar yaptırırdı. Gazneli Sultan Mahmut’un sarayı bir bilim akademisi haline geldi. Kendisi bilime ve sanata karşı büyük bir sevgi besliyordu. Zamanında Fars kültürü yüksek bir düzeye ulaştı. Bîrûnî ve Firdevsî gibi birçok meşhur İran bilgini Sultan Mahmut’un sarayında himaye gördüler.

    Firdevsî’nin meşhur Şehname’si de dahil olmak üzere, devrinin pek çok kitabı Gazneli Sultan Mahmut’a takdim edildi.

    Gazneli Sultan Mahmut’un sarayında Türk dili konuşuluyordu. O, Türk dilin yayılmasını ve gelişmesini sağlamış olsaydı, Türk kültür tarihi ölmez eserler kazanacaktı. Ancak o, çevrenin ve dönemin etkisiyle Fars kültürüne önem vererek Farsça’nın çok kudretli eserler kazanmasına hizmet etti.

    Türk İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük hükümdarlardan biri olan Gazneli Sultan Mahmut, İslam dünyasında yayılma istidadı gösteren sapık Batınî-Rafızî akımlarına karşı da mücadele etti. İmar faaliyetlerine büyük önem veren Sultan Mahmut, Gazne’nin yanı sıra Belh ve Nişabur gibi önemli şehirleri de mamur hale getirdi.

    33 yıl hükümdarlık yapan Sultan Mahmut, 1030’da Gazne’de vefat ederek, burada defnedildi.


  2. #2
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Fuat Köprülü (1890 -1966)

    Fuat Köprülü (1890 -1966)
    İstanbul'da, 4 Aralık 1890'da doğdu. Baba tarafından onuncu göbekten Köprülü Mehmed Paşa'yla akraba olan Fuad Köprülü'nün annesi ise İslimye eşrafından Arif Hikmet Efendi'nin kızıdır. İlkokul sıralarından başlayarak okumaya ve araştırmaya karşı büyük bir ilgi duyan Fuad Köprülü, ortaokulu Ayasofya Merkez Rüştiyesi'nde, liseyi ise Mercan İdadisi'nde okudu.
    İlk yazısı, 1905 yılında, henüz 15 yaşında lisede öğrenciyken "Musavver Terakki"de yayımlandı. Liseyi parlak bir biçimde bitiren Köprülü 1907-1909 yıllan arasında o zamanki Mekteb-i Hukuk'a (Hukuk Fakültesi) devam etti. Ancak tutmak istediği yol bakımından bu eğitimin yararlı olamayacağını düşündüğü için Hukuk Fakültesi'ni bitirmeden bıraktı. Liseyi bitirdiği yıllarda Farsça'yı oldukça iyi, Arapça'yı da okuduğu kitapları anlayacak derecede öğrenmişti. Bu arada Prof. Anjel'dan aldığı özel derslerle Fransızca'sını da ilerletti. 1908 yılında, II. Meşrutiyet'in ilânından sonra çok genç yaşta ülkenin düşünce yaşamına girdi.
    1908 Aralık ayında kurulan Türk Demeği ile 1911 Ağustosu'nda faaliyete geçen Türk Yurdu Cemiyeti üyeleri arasında bulunan Köprülü Türk Ocağı'nın kültür heyetinde de görev aldı. Bu dönemde millî ve vatanî şiirleri, edebiyat, sosyoloji ve tenkit yazılan "Mehâsin", "Servet-i Fünûn" dergileriyle "Tanin" gazetesinde sürekli olarak yayımlanmaya başladı. Aynı yıllarda Fransızca'dan birçok çeviri de yaptı.

    1910-1913 yılları arasında Mercan, Kabataş, Galatasaray ve İstanbul liselerinde Türkçe ve Edebiyat hocalığı görevlerinde bulundu. İlk bilimsel yazısı, "Bilgi" dergisinde, "Türk Edebiyatı Tarihinde Usûl" adıyla 1913 yılında yayımlanan makalesidir. Köprülü, bu makalesinde Türk edebiyatı tarihinin Avrupa bilim yöntemleriyle fakat kendi millî bünyemize uygun bir biçimde nasıl inceleneceğini göstermeye çalışıyor, ileride yapacağı çalışmaların temellerini tespit ediyordu. 20 Aralık 1913 tarihinde İstanbul Darülfünûn'u Türk Edebiyatı Tarihi müderrisliğine (profesörlüğüne) atandı. 1914 yılında kurulan Türk Bilgi Derneği'nin ve yine 1915 yılında kurulan Asâr-ı İslâmiye ve Milliye Tedkik Encümeni'nde genel sekreterlik görevlerini, "Millî Tetebbular Mecmuası"nın müdürlüğünü üstlendi.

    Fuad Köprülü'ye uluslararası alanda ün sağlayan büyük monografisi 1918 yılında yazılıp, 1919 yılında yayımlanan "Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar" adlı yapıtı oldu.
    1923 yılında Edebiyat Fakültesi Reisliğine (dekanlığına) seçildi. Paris'te toplanan Dinler Tarihi Kongresi'ne ülkemiz adına "Bektaşiliğin Menşeleri ve Eski Türklerde Sihri Bir Anane: Yağmur Taşı" tebliği ile katıldı. 1924 yılında Gazi Mustafa Kemal'in isteği ile Maarif Vekâleti Müsteşarlığına getirildi. Sekiz ay süren bu müsteşarlığı sırasında, bu vekâletin teşkilâtında Fuad Köprülü'nün teklifiyle köklü değişiklikler yapıldı. Edebiyat Fakültesi'ndeki görevine dönen Köprülü, aynı yıl sonlarında Bakanlar Kurulu kararıyla kurulan Türkiyat Enstitüsü'nün müdürlüğüne getirildi. Hocalık yaşamında aslî görevine ek olarak İlahiyat Fakültesi'nde Türk Dinî Tarihi (1924), İstanbul Mülkiye Mektebi'nde Siyasi Tarih (1923-1929), Sanayi-i Nefise Mektebi'nde Medeniyet Tarihi (1926-1929) dersleri de verdi. 1925 yılında Rus İlimler Akademisi'nin ikiyüzüncü yılını kutlama törenine ülkemiz adına katıldı. W. Barthold, Kraçkovsky ve Oldenburg gibi Rus bilim adamlarının ortak teklifleriyle Sovyet İlimler Akademisi'nin muhabir üyeliğine seçildi.

    1926 yılında Bakü'de düzenlenen Türkiyat Kongresi'ne katılan ve burada büyük ilgi gören Köprülü'ye, bir yıl sonra bilime yaptığı hizmetlerden dolayı Heidelberg Üniversitesi (Almanya) tarafından fahrî felsefe doktorluğu unvanı verildi. İstanbul Darülfünûn'u yapılan bir reformla 1933 yılında İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürüldüğü sırada Köprülü de bu reform çalışmalarına katıldı ve yeni kurulan üniversitede Ord. Prof. unvanıyla edebiyat fakültesi dekanlığına getirildi. 1934 yılında Sorbonne Üniversitesi'nin (Fransa) daveti üzerine, bu üniversitede Fransızca olarak verdiği üç konferansla Fransız bilim çevrelerinin dikkatini üzerinde topladı. Ülkemizi temsilen İran'a gönderilerek Firdevsî'nin 1000'inci doğum yılını kutlama törenine katıldı.

    Atatürk'ün bir grup bilim ve fikir adamını kendi yakın çevresinde ve TBMM'nin çatısı altında toplamak istemesinin bir sonucu olarak, 1935 yılında yapılan bir ara seçim ile Kars'tan milletvekili seçildi. Milletvekilliği döneminde İstanbul Üniversitesi'ndeki Türk Edebiyat Tarihi kürsüsüne ek olarak Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Orta Zaman Türk Tarihi ve Siyasal Bilgiler Okulu'nda Türk Müesseseler Tarihi kürsülerinin de başkanlığını yürüttü. Bilime yaptığı katkılar nedeniyle 1937 yılında Atina Üniversitesi (Yunanistan), 1939 yılında ise Sorbonne Üniversitesi tarafından fahrî doktorluk unvanı verildi.

    1941 ders yılına dek İstanbul ve Ankara'daki kürsü faaliyetlerini bir arada yürüten Prof. F. Köprülü, 1941 yılı sonlarına doğru, milletvekilliği ile üniversite hocalığının bir arada bağdaşamayacağı biçiminde alınan bir karar üzerine görev yaptığı kürsüleri bırakmak zorunda kaldı. 1935 yılında başlayan siyasi yaşamı, bir ara Meclis'te Maarif Komisyonu başkanlığı yapmasına karşın, şeklî bir milletvekilliğinden ileri gitmedi. 1943 Şubatı'nda ise, Cumhuriyet Halk Partisi grubunda yaptığı uzun bir konuşmada, Türkiye'nin o sıralarda Almanya aleyhine savaşa girmesinin ülkenin yüksek çıkarları bakımından son derece zararlı olacağı fikrini savundu ve Bayar da dahil olmak üzere bâzı arkadaşlarıyla birlikte böyle bir kararın alınmasını önledi.
    1945 yılında ise 4 arkadaşıyla birlikte bütçeye red oyu kullandı. İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesi üzerine üç arkadaşıyla birlikte verdiği artık CHP içinde de, anayasanın ruhuna uygun olarak daha demokratik bir düzene geçilmesini öngören "Dörtlü Takrir" 12 Haziran 1945 tarihinde 7 saatlik bir müzakereden sonra reddedildi. Vatan gazetesinde yayımlanan yazılarında tek partili siyasî yaşama ağır hücumlarda bulunan Fuad Köprülü'ye daha sonra Menderes de katıldı. Uzun bir mücadeleden sonra "Dörtlü Takrir"de imzaları bulunan dört kişi 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat Parti'yi kurdu. 1946 Temmuzu'nda yapılan milletvekili seçimlerinde Köprülü, Demokrat Parti listesinden İstanbul milletvekili seçildi.

    Encyclopedie de L'Islam'ın üç dilde birden yapılan birinci baskısına, La Litterature Turque Othamanlı (Leiden 1931, IV. 988-1010) ve öteki 10 küçük madde ile tek Türk bilim adamı olarak katılan Köprülü, bu ansiklopedi 1940 yılından itibaren Dr. Adnan Adıvar'ın başkanlığında İslâm Ansiklopedisi adıyla Türkçe olarak yayımlanmaya başlayınca bu çalışmaların da içerisinde yer aldı. 1948 yılında Sovyetler Birliği, Rusya'nın Kars ve Ardahan'ı istemesi üzerine, Rusya ve komünizm üzerine yazdığı yazılardan dolayı Sovyet İlimler Akademisi'nden çıkarıldı. 1950 yılında dışişleri bakanlığına gelişinden sonra akademiye tekrar alınmak istenmişse de Köprülü bu isteği reddetmiştir.

    Dört kurucusundan biri olduğu Demokrat Parti'nin 14 Mayıs 1950 tarihinde iktidara gelmesi üzerine bilimsel çalışmalarına ara vermek zorunda kalan Köprülü, dışişleri bakanı olarak görev yaptığı dönemde Türkiye'nin Nato'ya girmesi için çalıştı. Ülkemizin Kore Harbi'ne, Birleşmiş Milletler tarafında ve tugay gücünde katılmasıyla, Türk tugayının Kunuri Destanı'nı kazanması ve yoğun siyasi çalışmalarla 1952 yılında Kuzey Atlantik Paktı'na katılmamızı sağladı. Atatürk'ün Balkan politikasını canlandırmak ve Balkan Paktı'nın kurulması için çaba harcadı ve bunu -üç devlet arasında da olsa- kısmen sağladı.
    Demokrat Parti hükümetinin iç politikadaki kimi kararlarını uygun bulmadığı için 1956 yılında dışişleri bakanlığından istifa etti.

    1957 yılında ise Demokrat Parti'den ayrılarak siyasî yaşamdan çekildi. 1958-1959 ders yılında Harvard Üniversitesi'nde (Amerika) bu üniversitenin davetlisi olarak çalıştı.1959 yılında Türkiye'ye dönen Köprülü, 1960 İhtilali'ni takiben, 1955 yılındaki 6-7 Eylül olayları sırasında dışişleri bakanı olduğu bahanesiyle tutuklandı, ilk duruşmada o sırada dışişleri bakanı olmadığı Resmi Gazete ile ispatlanmasına karşın beraatine dek üç ay süre ile Yassı Ada'da tutuklu kaldı. 4 fahrî doktorluk ile 8 muhabir ya da şeref üyeliği ile 6 yıla yakın bir süre yürüttüğü siyasî görevi dolayısıyla başta Fransa, Almanya, Arjantin ve Yugoslavya olmak üzere çeşitli ülkelerden aldığı 8 nişanı bulunan Ord. Prof. Fuad Köprülü 28 Haziran 1966 tarihinde yaşamını yitirdi.

    Kitapları:
    Hayat-ı Fikriye (İstanbul, 1909), Nasreddin Hoca (İstanbul, 1918), Tevfik Fikret ve Ahlakı (İstanbul 1918), Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (İstanbul, 1919, Türkiye Tarihi, Kanaat Kütüphanesi (İstanbul, 1923), Bugünkü Edebiyat (İstanbul, 1924), Türk Tarih-i Dinîsi (İstanbul, 1925), Türk Edebiyatı Tarihi (İstanbul, 1926), Millî Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri ve Divan-ı Türkî-i Basit (İstanbul, 1928), Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikâyesi (İstanbul, 1930), Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar (İstanbul, 1934), Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi (İstanbul, 1934), Leş Origines de I'Empire Ottoman (Paris, 1935, Türkçesi 1959), İslam Medeniyeti Tarihi (İstanbul, 1940), Türk Saz Şairleri, Antolojisi, II ve III (İstanbul, 1940, 1941), Demokrasi Yolunda-On The Way to Democracy (The Hauge, 1964), Edebiyat Araştırmaları (Ankara, 1966), Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri (İstanbul, 1981), İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi (İstanbul, 1983)



  3. #3
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Kazım Karabekir (1882-1948)

    Kazım Karabekir (1882-1948)
    Türk asker ve siyaset adamı. Kurtuluş Savaşı'nda, Doğu cephesi komutanlığı yapmıştır.

    İstanbul'da doğdu, 26 Ocak 1948'de Ankara'da öldü. Mehmed Emin Paşa'nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke'de tamamladıktan sonra, 1896'da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi'ni, 1899'da Kuleli Askeri İdadisi'ni, 1902'de Harbiye Mektebi'ni ve 1905'te de Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır'da yaptı. İttihat ve Terakki'nin Manstır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907'de kolağası (önyüzbaşı) rütbesi alarak İstanbul Harbiye Mektebi, tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında görev aldı.

    II. Meşrutiyet'ten sonra Edirne'de II. Ordu 3. Fırka (tümen) erkân-ı harfliğine (kurmaylığına) atandı. 31 Mart 1909 ayaklanmasında Hareket Ordusu'nda görev aldı. 1910 Arnavutluk ayaklanmasının bastırılması harekâtında çalıştı. 14 Nisan 1912'de binbaşılığa yükseldi. Balkan Savaşı'nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. 1914'te kaymakam (yarbay) rütbesiyle Birinci Kuvve-i Seferiye komutanlığıyla İran ve ötesi harekâtıyla görevlendirildi. Bir süre sonra İstanbul Kartal'da 14. Fırka komutanlığına atandı ve Çanakkale'ye gönderildi. Kerevizdere'de Fransızlar'a karşı üç ay savaştıktan sonra miralaylığa (albay) yükseldi. Buradan, İstanbul'da I. Ordu erkân-ı harbiye başkanlığına, sonra Galiçya'ya gidecek ordunun ve ardından Mareşal Von der Goltz'un erkân-ı harbiye başkanlığına atanarak Irak'a gitti. 1916'da Kutü'l-Amare'yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak'ta İngilizler'le çarpıştı. 1917'de Diyarbakır'daki 2. Kolordu komutanlığına getirildi ve Van, Bitlis, Elaziz (Elazığ) cephelerindeki II. Ordu komutanlığına vekâlet etti. 1918'de Erzincan ve Erzurum'u Ermeniler'den ve Ruslar'dan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini ve Karakilise'yi (Karaköse) kurtardı. Aynı yıl mirliva (tümgeneral) oldu.

    Mondros Mütarekesi sırasında sadrazam olan Ahmed İzzet Paşa'nın erkân-ı harbiye-i umumiye reisliği (genelkurmay başkanlığı) önerisini kabul etmeyerek Anadolu'da görev almak istedi. Önce Tekirdağ'daki 14. Kolordu komutanlığına, ardından da Erzurum'daki 15. Kolordu komutanlığına atanmasını sağlayarak Nisan 1919'da göreve başladı. Hazırlıkları yapılan Erzurum Kongresi'nin toplanmasında önemli rol oynadı. Kurtuluş Savaşı'nda Edirne milletvekilliği ve Doğu cephesi komutanlığı yaptı. Ermeniler'in eline geçen Sarıkamış, Kars ve Gümrü kalelerini geri alarak 15 Kasım 1920'de Ermeni ordusunu kesin olarak yendi. Ermeni hükümetiyle Ankara hükümeti adına Gümrü Antlaşması'nı imzaladı. Kars'ın alınmasıyla ferikliğe (korgeneral) yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya hükümetleriyle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Kurtuluş Savaşı'nın bitiminden sonra I. Ordu müfettişliğine atandı, 1923'te İstanbul milletvekili oldu. 1924'te, TBMM'deki Dörtler Grubu'nu destekledi. Ardından askerlikten ayrılarak Halk Fırkası'ndan istifa etti. 17 Kasım 1924'te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın başkanlığına seçildi. Parti 3 Haziran 1925'te Şeyh Sait ayaklanması nedeniyle kapatıldı. Karabekir Mustafa Kemal Paşa'ya karşı yapılan İzmir suikasti ile ilgili görülerek bazı partililerle birlikte yargılandıysa da beraat etti. Siyasi yaşamına on iki yıllık aradan sonra, 6 Ocak 1939'da İstanbul milletvekili olarak devam etti. 1946'da TBMM başkanlığına seçildi ve bu görevde iken öldü.

    YAPITLAR (başlıca): Sırp Bulgar Seferi 1881, 1911; Ermeni Mezalimi, 1918; İstiklal Harbimizin Esasları, 1933; İtalya-Habeş, 1935; Cihan Harbine Neden Girdik, Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik?, 2 cilt, 1936-1937; Erzincan ve Erzurum'un Kurtuluşu, 1939; İstiklal Harbimiz, (ö.s.), 1960; İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihad ve Terakki Erkânı, (ö.s.), 1967; İttihad ve Terakki Cemiyeti 1896-1909, (ö.s.), 1982.

  4. #4
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Hacı İlbey

    Hacı İlbey
    Türkler kısa bir zamanda, Marmara kıyılarını baştanbaşa fethedince bu kıyılardan gözlerini Avrupa kıtasına diktiler. Selçuklular zamanında Anadolu’nun birliğini tehdit eden haçlı orduları bu kıtadan gelmişlerdi. Bu haçlı orduları tam dört defa Anadolu’ya geçerek, Türk topraklarını kana boyamışlardı. Eğer Türk kahramanı Kılıçaslan olmasaydı Avrupalı Hıristiyanlar Anadolu’nun her bölgesine yerleşeceklerdi.

    İşte bu sebepledir ki Türklerin, Anadolu’nun birliğini sağlamak için Rumeli topraklarına geçerek, bir sınır teşkil etmeleri gerekiyordu. Bursa dolaylarında yeni kurulmuş olan Osmanlı devleti, bu bölgeleri emniyet altına almadan büyük ve kuvvetli bir imparatorluk haline gelemezdi. Bunun değerini iyi bilen atalarımız Avrupa kıtasına gözlerini diktiler. Bu gayenin gerçekleşmesi için Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’yı Rumeli’nin fethine memur etti.

    Süleyman Paşa kumandasındaki Türk kuvvetleri Gelibolu yarımadasına çıkarak Avrupa topraklarına ayak bastılar. Edirne dolaylarına kadar bu araziyi Türk hakimiyetine soktular. Fakat Süleyman Paşa avlanırken atından düşerek vefat etti. Bunun üzerine Rumeli’ndeki kuvvetlerin başına Hacı İlbey ile Evrenos Gazi tayin edildiler. Diğer küçük kıtaların kumandanları da Aksungur. Ecebey, Kara Demirtaş Paşa, Kızıloğlan, Balabancıkoğlu, Gazi Fazıl Beylerdi.

    Bu kahramanlar, kuvvetlerinin başında Doğu Trakya’nın şehirlerini teker teker fethetmeye başladılar. Fakat bu kumandaların en zekisi Hacı İlbey’di.

    Hacı İlbey, Balıkesir’de 1305 yılında doğmuştur. Babası Karesi Beylerinden biriydi. Hacı El, Karesi Beyi Dursun Beyin emirlerindendi. Hacca giderek hacı olmuştu. Orhan Gazi zamanında Karesi Osmanlılara geçince, bu vilayetin valiliğine oğlu Süleyman Paşayı tayin etti. Bu zaman Evrenos Gazi ile Hacı İlbey de onun maiyetine girdiler. Süleyman Paşa ile Rumeli’ne geçtiler.

    Murat Hüdavendigar tahta çıkınca, Hacı İlbey’i Rumeli’ne kumandan tayin etti. Hacı İlbey’in ilk işi Dimetoka’yı fethetmek oldu. Bundan sonra sırasıyla İskeçe, Kavala, Drama, Yenice, Dedeağaç ve Serez şehirlerini fethetti. Batı Trakya’nın fethinde Türk yiğitleri kanlarını dökerek bu toprakları Anavatana kattılar.

    Bu bölgeler fetholununca Murat Hüdavendigar, Anadolu’dan bir çok Türk aşiretlerini Rumeli’ne gönderip, buralara yerleştirdi. Bu başarıları gören Murat Hüdavendigar, bu defa Hacı İlbey’e, Lala Şahin Paşa’ya, Kutlu Bey’e, Sarıca Paşa’ya, Kutlu Boğa’ya, Ayne Bey’e, Paşa Yiğit’e ve Firuz Bey’e, yeni kuvvetler vererek fetihleri genişletmeleri için emir verdi.

    Hacı İlbey, kuvvetlerini alarak Edirne şehrini fethetti. Doğu Trakya’nın en önemli şehri elimize geçince Murat Hüdavendigar, hükümet merkezini Bursa’dan Edirne’ye nakletti. Bundan sonra Kırklareli, Tekirdağ, Çorlu ve Lüleburgaz Türk topraklarına tamamen katıldı. Akıncı müfrezeleri de Bulgaristan’a girerek Filibe’yi aldılar.

    Osmanlı Türklerinin Avrupa kıtasında baş döndürücü bir şekilde fetihlerde bulunduklarını gören Balkan devletleri ve bilhassa Bizanslılar dehşete düştüler. Bu devletler Avrupalılara müracaatta bulundular. Bilhassa Bizans İmparatoru, Papa V. Urban’a müracaat ederek yardım istedi.

    Anadolu Selçuklularına karşı büyük haçlı seferleri yapmış olan Hıristiyanlar, bu defa da Osmanlı Türklerine karşı büyük bir haçlı seferi tertip ettiler. Bu haçlı seferine Macarlar, Bulgarlar, Sırplar ve Ulahlar katıldılar. Bulgarların başında kralları Şişman, Romenlerin başında kralları Mirçe, Macarların başlarında kralları Layoş, Sırpların başında ise kralları Urus bulunmaktaydı. Altmış bin kişilik bir kuvvet, Sofya Ovası’nda toplandı.

    O zamanlar Murat Hüdavendigar, Lala Şahin Paşa’yı Rumeli Beylerbeyi tayin etmişti. Lala Şahin Paşa, bu muazzam kuvvetin karşısında telaşa düştü. Bursa’ya haber salarak , Padişahtan yardımcı kuvvet istedi. Anadolu’da bir ordu hazırlandı. Fakat Venedikliler Çanakkale Boğazını kapattıklarından bu ordu Avrupa yakasına geçemedi. Fakat Lala Şahin Paşa, çok zeki ve tecrübeli olan Hacı İlbey’i on bin kişilik bir kuvvetle keşfe gönderdi.

    Hacı İlbey, yürüyüşünü gizlemek suretiyle harekata devam etti. Gündüzleri ormanda uyuyorlar, geceleri ise yol alıyorlardı. Haçlı ordusu ise Filibe’den kalkıp, Meriç Nehrinin civarında bulunan bir ovaya karargahlarını kurdular. Bu müttefik Haçlı kuvvetleri, Türkleri Rumeli’den attıktan sonra Kudüs’e gidecekler ve orayı zaptedeceklerdi. İşte bu derece kendilerine güveniyorlardı.

    Ancak karşılarında bir Türk ordusu bulunduğunu hiç düşünmüyorlardı. Askerlikte acemi ve bir birini tanımayan bir ordu, hiçbir emniyet tertibatı almadan karargah kurmuşlardı. Bu hal ise ordu için en büyük bir tehlike idi.

    Hacı İlbey on bin kişilik kuvvetiyle sessizce karargahın civarında bulunan bir ormanda gizlendi. Akşam olunca düşman ordusu güvenli olarak içmeye ve zevke daldılar. Filibe bağlarının üzümünden yapılmış şarapları içiyorlar, raks ediyorlardı. Düşman karargahı adeta bir düğün evine dönmüştü. Gece yarısına doğru hepsi sarhoş olup, bir köşeye sızmışlardı.

    Düşmanın bu halini gözleyen Hacı İlbey her şeyin kıvamında olduğunu görerek askerlerini taarruza hazırladı Gün doğmaya iki saat kala mehter takımına gürültülü bir hava çaldırdı. Gecenin karanlığında ormanın sessizliği içinde zurnalar ve davulların sesleri ortalığı bir velveleye verdi. Sanki düşman karargahını periler, cinler basmıştı. Bundan sonra bütün askerler hep bir ağızdan tekbir getirmeye başladılar. Bu korkunç sesleri duyan düşman askerleri silahlarına sarıldılar. Her milletin askeri çeşit çeşit elbise ve serpuş giydiklerinden birbirlerini tanımıyorlar, karşılarına gelenleri Türk zannederek kılıç sallıyorlar, birbirlerini öldürüyorlardı.

    Bu hal devam ederken Türk askerleri ne tek bir silah attılar, ne de yerlerinden kımıldadılar. 60,000 kişilik düşman ordusu birbirini yiyip bitirdiler. Bu manzarayı Türk askerleri ormandan seyrediyorlardı.

    Bu olay Hacı İlbey gibi bir askerî dehanın yeni bir harp taktiği olmuştu. O güne kadar tarihte bu şekilde bir zafer kazanılmamıştı. Düşmandan canını kurtaranlar kendilerini nehre atarak, suların içinde boğuldular. Macar Kralı kaçmaya muvaffak oldu. Kral, bu harpten o derece korkmuş olacaktı ki, memleketine gider gitmez dostlarına, “kurtuluşumu boynumda asılı olan Meryem Ana resmine borçluyum” dedi. Ve bu korkusuna işaret olmak üzere bir de kilise yaptırdı. Aynı şekilde diğer milletlerin kralları da kaçmak suretiyle canlarını kurtardılar. Altmış bin kişilik bir ordu bir Türk dehası karşısında eriyip gitti. Türkler bu harbe “Sırp Sındığı” adını verdiler. Savaş 1363 yılında Türklerin zaferi ile sona erdi. Bu savaştan sonra, Türklerin eline ganimet olarak birçok silah, çadır vesaire gibi şeyler geçti. Sırp Sındığı zaferi üzerine Türk yurdunun her tarafında şenlikler yapıldı.

    Hacı İlbey, Türk Milletinin zekasını dünyaya tanıtan bir destan yazdı. Fakat bu eşsiz kahramanın bu başarılarını çekemeyen Lala Şahin Paşa, onu 1363’te zehirletmek suretiyle öldürttü.

  5. #5
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Harezmî

    Harezmî
    Harezmî, IX. yüzyılda yaşayan ve cebir alanında ilk defa eser yazan Müslüman Türk bilginidir.

    Harezmî 780 yılında Harezm’de doğdu. Daha sonra ilim öğrenmek amacıyla, kendi döneminin ilim merkezi olan Bağdat’a gitti. Abbasi Halifesi Me’mun, Bağdat’ta kurduğu kütüphanenin (Darülhikme) idaresini kendisine verince, matematik ve astronomi kaynaklarını uzun süre inceleme imkanı bulmuştur.

    Bağdat’taki bilimler akademisi Darülhikme’de görev alan Harezmî, matematik, astronomi ve coğrafya alanında değerli çalışmalar yaptı.

    Harezmî, ilk defa, birinci ve ikinci dereceden denklemleri analitik metotla; bir bilinmeyenli denklemleri de cebirsel ve geometrik metotlarla çözmenin kural ve yöntemlerini tespit etti. Matematikte ilk kez sıfır rakamını kullanan Harezmî, cebir bilimini metodik ve sistematik olarak ortaya koydu. Kendisinden önceki cebire ait konuları, yine ilk kez ‘cebir’ adı altında sistemleştirdi.

    Harezmî, matematik, astronomi ve coğrafya alanında çok sayıda eser yazdı.

    Yeryüzünün çapına ait hesaplarını Kitâbu Sûreti’l-Arz adlı kitabında topladı. Bu eserde, Nil Nehri’nin kaynağını açıklayan Harezmî, Batlamyus’un astronomik cetvellerini de düzeltti.

    Güneş ve ay tutulmasına dair incelemelerini topladığı Zîcü’l-Harezmî adlı eserinde ise, astronomi için gerekli trigonometri bilgi ve cetvellerini de verdi.

    Harezmî, 850 yılında Bağdat’ta vefat etti.


  6. #6
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Matrakçı Nasuh (?-1564)

    Matrakçı Nasuh (?-1564)
    Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. 28 Nisan 1564'te öldü. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533'ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. Çeşitli kaynaklarda onun 1547'den, 1551'den, 1553'ten sonra ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş ipuçları vardır. Enderun'da okumuştur. Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen "matrak" oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından ileri gelmektedir. Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördü. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı ülkesinde "üstad" ve "reis" olarak tanınması için 1530'da I. Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü'l-Guzât adlı bir kılavuz kitap bile yazmıştı.

    Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü'l-Küttâb ve Kemalü'l- Hisâb ile Umdetü'l-Hisâb'ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmıştır.

    Nasuh bir tarihçi olarak da önemli yapıtlar vermiştir. Mecmaü't-Tevârih adıyla Taberî Tarihi'ni Türkçe'ye çevirmiştir. Ayrıca Tarih'i Sultan Bayezid ve Sultan Selim ile Tarih'i Sultan Bayezid adlı iki kitabında bu padişahlar dönemindeki olayları anlatmıştır. Süleymannâme adlı kitabının üç ayrı nüshasında 1520-1537, 1543-1551 ve 1542-1543 arasında geçen olayları ele almıştır. Kanuni'nin 1534 Irak seferini Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han'da 1538 Karaboğdan seferini de Fetihnâme-i Karaboğdan' da konu etmiştir.


  7. #7
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni İmam Buhari

    İmam Buhari
    810 yılında Buhara’da dünyaya gelen İmâm-ı Buhârî’nin asıl adı Muhammed bin İsmail olup, göbek adı Ebû Abdullah’tır.
    Babasını küçük yaşta yitiren Buhârî, ilk eğitimini Buhara’da yaptı. 10 yaşında hadis alimlerinden ders almaya başladı. 15 yaşında yetmiş bin hadisi ezberledi. 16 yaşında annesi ve kardeşiyle birlikte hacca gitti. Ailesi hacdan sonra Buhara’ya dönerken, o Mekke’de kaldı ve hadis toplama işine devam etti.
    18 yaşına kadar sahabe ve tabiinin fetvalarını topladı. Tarîhü’l-Kebîr adlı eserini Peygamberimizin kabrinin başında yazdı. Mekke ve Medine’den başka Bağdat, Basra, Kûfe, Kahire, Nişabur, Belh, Merv, Askalan, Dımeşk, Hums, Rey gibi o dönemin ilim merkezlerini dolaşarak binden fazla hadis aliminden hadis ve diğer dini bilgileri öğrendi.
    Hafızası çok güçlü olan İmâm-ı Buhârî, eğitimini tamamladıktan sonra Buhara’ya dönerek, ders vermeye başladı. 70 binden fazla öğrencinin onun eğitiminden geçtiği rivayet edilir. Öğrencilerinin arasında daha sonra İslam dünyasında ünleri pek yaygınlaşacak olan Tirmizî, Neseî, Ebû Zur’a gibi isimler de vardır.
    Bildirildiğine göre, dönemin Buhara Valisi, İmâm-ı Buhârî’den çocuklarına özel hadis dersi vermesini istedi. Bu isteğe karşı çıktığı için vali ile Buhârî’nin arası açıldı. Olayı duyan Semerkantlılar kendisini davet ederek derslerini şehirlerinde vermesini istediler.
    İmâm-ı Buhârî, yola çıktığında bir kısım Semrkantlının kendisini istemediğini öğrendi. O da Semerkant’a gitmeden Harkent köyüne döndü. Ramazan ayında meydana gelen bu olay Buhârî’nin canını sıktı. O gece kıldığı teheccüd namazından sonra, “Ya Rabbi, yeryüzü bu genişlikle bana dar oldu. Beni tarafına al” diye dua etti.
    Bir ay kadar Harkent’te kalan Buhârî, 870 yılında Ramazan Bayramı gecesi vefat etti.
    İmâm-ı Buhârî, Kabe’de yazdığı Sahîh-i Buhârî adlı meşhur kitabını şöyle anlatır: “Câmiu’s-Sahîh (Sahîh-i Buhârî) kitabını, 600 bin hadis-i şerif arasından seçtim. Her hadis-i şerifi kitaba koymadan önce gusledip, iki rekat namaz kılıp, istihare yaptım. Ondan sonra hadis-i şerifi kitaba koydum. Bunları yapmadan hiçbir hadis-i şerifi yazmadım. 7275 hadis-i şerif olan bu kitabı 16 yılda tamamladım.”
    İmâm-ı Buhârî’nin hadis râvileri ve onların hayatlarının yanı sıra, fıkıh ilmi ve sahabelerin hayatına ilişkin 16 ayrı kitabı daha bulunmaktadır.

  8. #8
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Kılıçarslan

    Kılıçarslan
    Türk tarihinin büyük kahramanlarından biri de Kılıçarslan’dır. Kılıçarslan Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın kurucularından olup; Haçlı ordularına karşı Anadolu’yu ve hatta bütün İslam alemini müdafaa eden bir Türk hükümdarıdır. Vatan topraklarının nasıl müdafaa edilmesi lazım geldiğini, bu uğurda yaptığı kanlı mücadelelerle bütün insanlığa ispat etmişti.
    Kılıçarslan olmamış olsaydı, belki bugün Anadolu’da bir Türk hakimiyeti yerine bir Latin devleti mevcut bulunacaktı.Anadolu kıtası; 26 Ağustos 1071 yılında Alpaslan’ın Bizanslılarla yaptığı Malazgirt Meydan Savaşı ile fethedilmişti. Bu fetih üzerine Horasan ellerinde bulunan birçok Oğuz Türkmen oymakları, Anadolu’nun çeşitli yerlerine yerleşmişlerdi.
    Anadolu’nun kuzey bölgesinde Oğuzların Bozok kabileleri, güney bölgesinde de Üçok kabileleri yurt tutmuştu. Büyük kütleler ise Orta Anadolu’yu doldurmuştu. Bunların çoğu Kınık kabileleri idi. İlk etapta Anadolu’ya bir milyon Türkmen gelmişti. Bunların bir kısmı hayvan sürülerine sahip olduklarından Yörük kaldılar. Bir kısmı da toprağa yerleşerek çiftçi oldular. Ancak, Anadolu’nun Marmara kıyıları henüz Bizanslıların elinde bulunuyordu. Marmara havzasının fetihlerine Kutulmuş oğlu Süleyman ile kardeşi Mansur gönderilmişti.
    Bu iki kardeş, Anadolu’nun fetih olunmamış kısımlarını Türk topraklarına katarak Anadolu Selçuklu Sultanlığı devletini kurdular. Fakat bu iki kardeş birbiriyle uğraşmaya başladılar. Bunun üzerine büyük Selçuklu Hakanı Melikşah, Mansur’un üzerine Porsuk Bey ve kuvvetlerini gönderdi. 1077 tarihinde Mansur mağlup edilerek öldürüldü. Melik Şah, Anadolu’nun idaresini Sultan unvanıyla Kutulmuş oğlu Süleyman’a bıraktı. İşte, bu şekilde Anadolu Selçuklu Sultanlığını kuran Aslan’ın torunu Kutulmuş oğlu Süleyman oldu. Anadolu’da bu devlet 1077 yılında kuruldu. Anadolu Selçuklularından on yedi hükümdar gelmişti.
    Kutulmuşoğlu, Konya şehrini merkez yaparak Bizanslılarla savaşlara girişti. İznik şehrini fethettikten sonra burayı merkez yaptı. Bir müddet sonra Antakya’yı da fethetti. O zaman Melikşah’ın kardeşi Tutuş ile harbe girişerek yenildi. Bu olay onu olumsuz olarak çok etkiledi ve sonunda intihar etti.
    Kutulmuşoğlu Süleyman’ın ölümü ile Anadolu’da karışıklıklar baş gösterdi. Beyler her tarafta bağımsızlıklarını ilan ettiler. Süleyman’ın oğlu Kılıçarslan, Büyük Selçuklu İmparatoru tarafından hapse atılmıştı.
    Anadolu’nun karışıklığını ancak Kılıçarslan düzene koyabilirdi. Dört yıl sonra Kılıçarslan, Melikşah tarafından Konya’ya gönderildi. Kılıçarslan babası zamanından kalan büyük kumandanları başına topladı. İznik şehrini tekrar zaptederek burayı kendisine merkez yaptı. Bundan sonra bağımsızlık hevesinde bulunan bütün beyleri ortadan kaldırdı. Bu suretle babasının elde ettiği bütün toprakları tekrar ele geçirdi. Bir donanma yaparak Çanakkale Boğazı önlerindeki adaları birer birer fethetti.
    Kılıçarslan çok yiğit, aynı zamanda pek cesur bir hükümdardı. Anadolu’nun birliğini kurmaya muvaffak oldu. Bu sebeple şöhret ve namı her tarafa yayıldı. Kılıçarslan’ın en büyük amacı Bizanslıların elinden İstanbul’u almaktı. Bu amacına ulaşmak için Marmara kıyılarında bir tersane kurup çok sayıda harp gemileri yaptırdı. Türklerin bu hazırlığını gören Bizanslılar telaşa düştüler.
    O zamanlar Bizans tahtında Yedinci Mihal Dükas bulunuyordu. Türklerin kara ve deniz kuvvetleriyle başa çıkamayacağını anlayınca, Roma’da oturan Papa Yedinci Greguvar’a elçiler gönderdi. Papaya, batı devletlerinin yardımına muhtaç olduğunu bildirdi. Eğer bu yardım gelmezse, İstanbul Türklerin eline geçecek ve Doğu Roma İmparatorluğu tarihe karışacaktı. Papa, Ortodoksların Katolik kilisesine müracaatını kendi menfaatine uygun buldu. İleride bu iki kilisenin birleşeceğini düşündü. Bu sebeple Batı Avrupa devletlerinden 40,000 kişilik bir ordu toplanılarak İstanbul’a gönderilmesi için çok çalıştı. Fakat muvaffak olamadı.

    Bizans’ı korku sardığı sıralarda, Kılıçarslan durmadan donanma yaptırıyor; bir an öne İstanbul’u Türk topraklarına katmayı arzu ediyordu. O devirde Avrupa’da dinî taassup çok şiddetli idi. Papazların halk üzerinde büyük tesirleri vardı. Bütün papazlar, Hazret-i İsa’nın doğduğu mukaddes Kudüs şehrini İslamların elinden kurtarmak için halkı haçlı seferine teşvik ediyorlardı. Bilhassa Fransa’da kurulmuş olan Kloni tarikatının halk üzerinde etkisi büyüktü.
    1095 tarihinde Fransa’nın Klermon şehrinde Papa İkinci Urban, ruhanî bir meclis topladı. Bu meclise on dört başpiskopos, iki yüz elli piskopos, dört yüzden fazla papaz katıldı. Ayrıca birçok da şövalye bulundu. Bu ruhanî meclis, Kudüs’ün İslamlardan alınmasına karar verdi. Bu işe ön ayak olan Piyer Lermit adında bir papazdı. Buna Yoksul Gotye adında bir şövalye de katıldı. Bunların teşvikiyle Avrupa’da büyük bir haçlı ordusu hazırlandı. Bu sel Anadolu’ya akmak üzere idi. Bu seli Kılıçarslan nasıl durdurabilecekti?
    Haçlı ordusunun sayısı altı yüz bin kişi idi. Haçlı ordusu muhtelif Hıristiyan milletlerinden kurulmuş olup, içinde ihtiyarlar, gençler ve kadınlar da bulunuyordu. Hepsi göğüslerine birer kırmızı Haç takmışlardı. Bu haçlı ordusunun önünde eski Cermen efsanelerinde mukaddes sayılan bir Keçi ile bir de Kaz bulunuyordu. Bu insan seli Batı Avrupa’dan yaya olarak Bizans’a geldi. Bizans imparatoru bu kalabalıktan ürkerek bunların hepsini Anadolu yakasına geçirtti.

    Kılıçarslan, Anadolu’ya çıkan bu korkunç afet karşısında soğukkanlılığını muhafaza etti. Neye mal olursa olsun, bu müstevli kuvvetlere karşı Türkün öz yurdu olan Anadolu’yu müdafaa etmeğe ant içti. Kılıçarslan, bu büyük kuvvetlere karşı bir gerilla harbi yapmaya karar verdi. Türk kuvvetlerini muhtelif çetelere ayırdı. Şehirlerde bulunan halkı dağlara ve yaylalara çıkarttı.
    Ambarlarda ne kadar zahire varsa yaktı ve suları da zehirletti. Selçuk askerleri baskın halinde grup grup haçlıların üzerine atılarak ilk çıkan kafileyi bir anda imha etti. Fakat arkadan daha büyük kuvvetler Anadolu’ya çıktılar. Kılıçarslan o büyük kuvvetleri de Eskişehir ovasında yıprattı. Bundan sonra kuvvetleriyle Çorum’a çekildi. Bu durum karşısında bütün Anadolu Türkleri top yekün silaha sarıldı. Saadetini yıkanlarla kanlı mücadelelere girişti. Bu tarihte eşine az rastlanır bir vatan müdafaası idi. Askerî kıtalar her tarafta bir şimşek gibi çakıyorlar; düşmanın yurt tutmasına imkan bırakmıyorlardı. Anadolu şehir ve kasabalarında büyük bir yangın vardı.
    Bu kıyametin içine girenler de şaşırıp kaldılar. Bunlar nasıl bir millet! Vatanlarını canla başla ne şekilde müdafaa ettiklerini görüp öğrendiler. Nihayet haçlılar kırıla kırıla bir geçit bularak Kudüs’e gidip bir Latin Krallığı kurdular. Fakat güzel Anadolu’da yerleşemediler. Çünkü buranın bekçileri yüksek vatansever ve kahraman Türklerdi. Kumandanları da Kılıçarslan gibi cesur bir yiğitti.

    Türkler bu şekilde Anadolu için kan döktüler. Bu sebeple Anadolu toprakları Türkün kanıyla yoğrulmuş bir ana vatandır. Kılıçarslan’ın haçlılara karşı kazandığı zaferler onun adını Türk tarihinde ebediyen yaşatmaya kafi gelmiştir. Onun hayatı büyük destandır. Tarih onun (Ebulgazi) unvanını vermişti.
    Sekiz buçuk ay süren bu kanlı mücadeleden sonra Birinci Kılıçarslan Konya Sarayına yerleşti. Bir sabah sarayından çıkıp bir meydanda toplanmış binlerce esirin arasından geçerken bir ses yükseldi.

    -Bizler ne olacağız?
    Kılıçarslan sesin geldiği tarafa baktı. Bu sözü söyleyen genç ve güzel bir esir kızdı. Ona:
    -Kimsin, ne istiyorsun? Diye sordu.
    Esir kız:
    - Savaşta esir düşen Efon Ejyid’in kız kardeşi İzabella’yım. Bir an önce vatanıma dönmek istiyorum! Dedi.

    Kılıçarslan şöyle mukabele etti:
    -Biz Türkler, yurdumuzda oturanlara çıkıp gidin! demeyiz, ve yurdumda din ve adetiniz üzere hür yaşayabilirsiniz. Fakat arzu ettiğiniz gün de yurdunuza dönebilirsiniz. Ben vatan hasretini takdir edenlerdenim...

    Hiç beklemediği şekilde bir cevapla karşılaşan dilber Fransız kız, hem hayrette kaldı, hem de çok sevindi. Kılçarslan, yiğit olduğu kadar da yakışıklı bir Türk delikanlısı idi: bu esire Kılıçarslan’ın yüzüne dikkatli bakarak:
    -Sizi nerede ziyaret edip minnet ve şükranlarımı bildirebilirim? Diye sordu.
    -Her saat, nerede bulunursam!

    Meydana toplanmış olan bütün esirler Türk Hakanının bu yüksek kalpliliğine hayran kaldılar. Teşekkür makamında hepsi birden boyun kestiler. Kılıçarslan bütün esirlere harçlık verilmesini emretti. Eğlence yerlerine gitmelerine de izin verdi. Bir müddet sonra da bu haçlı ordusunun esirleri grup grup memleketlerine iade edildiler. Bu kanlı mücadeleden muzaffer çıkan Kılıçarslan sarayında eşi Sevindik Hatun ve çocukları Şehinşah ve Mesut adlı iki oğlu ve Aydın adındaki kızı ile mesut ve tatlı günler yaşadı.
    Fakat Kılıçarslan, Suriye’de yaptığı bir savaştan dönerken 1106 tarihinde Fırat Nehrine düşerek boğuldu.

  9. #9
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Koca Yusuf

    Koca Yusuf
    Ününü bütün dünyaya yayan büyük pehlivan. 1857 yılında Şumnu'nun Karalar köyünde doğdu. Ufacık bir çocukken köyde danalarla boğuşmaya başladı, sonra kispeti ayağına geçirip güreşmeye koyuldu. Ünü önce Deliorman'ı, sonra Kırkpınar'ı kapladı. Türk güreşinin gelmiş geçmiş en büyük pehlivanı olarak ortaya çıktı. Avrupa ve Amerika'da yaptığı bütün güreşleri kazandı. 1898 yılında Amerika'dan dönerken bindiği vapurun batması sonucu öldü. Mezarı dahi yoktur.
    Koca Yusuf yalnız Türk güreşinde değil, güreş dünyasında da büyük bir zirvedir. Er meydanları Koca Yusuf'u, güreş tarihimizin en büyük pehlivanlarından biri olan ve 26 yıl Kırkpınar'ın başpehlivanlığını elinden bırakmayan ünlü Kel Aliço'nun karşısında tanıdı ilk kez. 27'inci yılda da başpehlivanlığı rakipsiz alacağını umarak Kırkpınar'a gelen Kel Aliço burada “Başa güreşeceğim” diyen Deliormanlı Yusuf isminde körpe bir çocukla karşılaştı.
    Herkes er meydanlarının pek yaman kurdu Kel Aliço'nun bu “tüysüz kızan”ı karşısına çıktığına pişman edeceğini umuyordu. Ancak Deliormanlı Yusuf, öylesine yaman bir güreş çıkarıyordu ki, buna Kel Aliço da şaşırmış ve güreş alemindeki meşhur gaddarlığını dahi ortaya koymaktan çekinmemişti.
    Ancak saatler uzayıp gittiği halde Aliço neticeyi lehine çeviriyordu. Üstelik ilerlemiş bir yaşta bulunan ünlü pehlivanda yorgunluk alametleri başgöstermeye başlamış ve durumu tehlikeye düşmüştü. 26 yılın başpehlivanı Aliço'nun böyle bir pehlivana yenilerek güreş dünyasındaki tahtını kaybetmesine kimsenin içi razı gelmiyordu. Havanın kararmasını fırsat bilenler güreşi yarıda bıraktırmak istediğinde Aliço'nun gür sesi er meydanını kapladı:

    – A be burası Kırkpınar'dır... Er meydanıdır buncağaz. Burada yenişene kadar güreş tutulur. Zift fıçıları, çıralar ne güne duruyor? Tutuşturun oncağazları... Pişmiş güreş bırakılır mı hiç? Bu kızancağıza yenilmek kaderimde varsa bırakın yensin beni... Hem ben artık bu er meydanlarından çekileceğim. Aliço'yu yenmek talihini bir daha bu Yusufcağız nerede bulacak?

    Aliço'nun bu sözleri Yusuf'u öylesine duygulandırmıştı ki, gözyaşlarını tutamadı ve büyük ustanın eline sarılıp öptükten sonra titrek bir sesle ona adetâ yalvardı:

    –Ustaların ustası, pehlivanların pehlivanı, koçyiğit ağam benim! Gel bırakalım şu güreşi. Sözlerinle yendin sen beni. Elimde ayağımda derman komadın. Bu söylediklerinden sonra ben seni tutamam gayri. İstersen sen tut beni, vur sırtımı yere...
    Aliço da meydanı çevreleyen kalabalığı teşkil edenler gibi çok duygulanmıştı. Nerede ise ağlayacaktı. Deliormanlı Yusuf'un alnına sıcak bir bûse kondurdu:
    – Bu meydan bundan sonra senindir artık. Senin gibi bir pehlivan ortaya çıktıktan sonra gözüm arkada kalmadan ayrılacağım buralardan. Ödül de, başpehlivanlık da senindir. İkisine de güle güle sahip ol. İkisi de sana helal olsun oğul, dedi.
    Ve o günden sonra Türk güreşinde Koca Yusuf'un devri başladı. Er meydanlarında kasırgalar yaratıp rakip tanımayan bir kuvvet olarak ortaya çıkan ve yalnız cüssesinden ötürü değil, güreş değerinden ötürü de “Koca” sıfatını alan büyük Türk pehlivanı yenecek rakip bırakmadı. Bunu fırsat bilen açıkgöz organizatörler onu Avrupa'ya götürdüler.Avrupa'dan sonra Amerika'da yaptığı güreşleri de kazanan ve dünyanın en ünlü pehlivanlarını sıraya dizen Koca Yusuf'a Amerika'da milyoner bir kadın aşık olmuştu. Bu kuvvet ilahından çocuk sahibi olmak istiyordu. Yusuf bunu işittiği zaman, “Ben buraya damızlık gelmedim” diye kükredi.
    Avrupa ve Amerika'daki güreşlerinden 800 altın kazanmıştı Koca Yusuf. Bunları kemerine yerleştirip Fransız bandıralı La Buorgogne varupu ile yurda dönerken bindiği gemi Atlas Okyanusu'nda sis yüzünden İrlanda bandıralı Cromartyshre gemisiyle çarpıştı. 721 yolcunun bulunduğu La Buorgogne, kaşla göz arasında sulara gömülüvermişti.
    Bu kez denizin içinde bir panik başlamıştı. Denize dökülenler, filikalara atlayıp canlarını kurtarmak istiyorlardı. Koca Yusuf da can havliyle bir filikanın kenarına yapışmıştı. Filika'da bulunanlar onun heybetli vücudu ile sandalı devirmesinden korktular. Önce yüzüne, kafasına kürekle vurmayı denediler. Fakat dev yapılı adamın çelik pençeleri sanki filikaya kilitlenmişti. Yarılan kafasından ve suratından akan kanlar posbıyıklarının üzerine doğru iniyordu. Onun bu hali filikada bulunanlara daha büyük bir dehşet vermişti. İçlerinden canavar ruhlu bir tanesi filika içinde bulunan ve ipleri kesmek için kullanılan ufak bir baltayı kaptığı gibi o çelik pençelere vahşi bir ihtiras içinde rastgele indirmeye başladı. Bileklerinden kesilip kopan o çelik pençeler gevşedi ve Koca Yusuf'un o dev vücudu Atlantik Okyanus'unun derinliklerine doğru gümülüp gitti...

  10. #10
    POSOFxMUTU - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    314

    Yeni Melikşah

    Melikşah
    İran’da hüküm süren Türk Selçuk hükümdarlarının üçüncüsü ve en büyüğüdür. 1054 yılında İsfahan’da doğmuş, 1092 yılında Bağdat’ta 38 yaşında iken ölmüştür. Babası Alp Arslan’ın vurulması üzerine 1072’de 18 yaşında tahta geçti.
    Önce amcasının isyanını bastırarak Maveraünnehir ile Harzem’i ele geçirdi. Ünlü vezir Nizamülmülk, Melikşah’ın gerek tahta çıkmasında, gerekse zaferlerinde önemli bir rol oynamıştı. Anadolu’nun dörtte üçü Melikşah zamanında elde edilmiş ve Suriye’de büyük başarılar kazanılmıştı.
    1076’da Kudüs Fatımîler’den, 1085’te Antakya, iki yıl sonra da Urfa Bizanslılardan alınmıştır. Halep ve Şam da onun döneminde Selçuk idaresine geçmişti. Devletin hudutları Kaşgar’dan ve Seyhun mecrasından Akdeniz, Kızıl Deniz ve Umman Denizi’ne kadar genişlemişti. Bağdat’taki Abbasi Halifeleri de tamamıyla Selçuk İmparatorluğu’nun emri altında bulunuyordu.
    Yirmi sene hüküm süren I. Melikşah, cesareti gibi zekası ile, ilim sevgisi ve edebî seviyesiyle de tanınmıştır. Kendisi gibi bir Türk soyundan gelmiş olan Veziri Nizamülmülk ile birlikte hem bir çok memleketler almaya, hem de nehirlere köprüler, şehirlere kaleler ve su yolları gibi birçok eserler yapmaya muvaffak olmuştu.
    Büyük İran şairi Ömer Hayyam onun sarayında himaye görmüş o devrin büyük fikir adamlarındandır.
    Melikşah, Bağdat’ta bir rasathane kurmuş ve 1086 yılında başlayan ve dünyanın güneş etrafında dönmesi esasına dayanan bir takvim inkılabı yapmıştı ki buna “Celalî Takvimi” adı verilir.
    Sarayında Türkçe konuşulmakla birlikte edebî dil Farsça idi. Kendisinin pek güzel rubaileri vardır. Celaleddin Melikşah’ın Berkiyaruk, Sencer, Mehmet adlı üç oğlu vardı ki üçü de hükümdarlık yapmışlardır.

Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. NOKIA KuLLanıcıLarına ÖnemLi..
    By anastasia in forum Cep Telefonu İçin
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 26.06.08, 18:42
  2. Önemli Suikastlar
    By ChaoS in forum Türk Kültürü ve Türk Tarihi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06.03.08, 09:49
  3. oSMaNLıNıN öNeMLi aNTLaSMaLaRı
    By n@r_cicegi in forum Osmanli Tarihi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 04.03.08, 22:52
  4. ÖnemLi BuLuşLar
    By Fidem in forum Meraklı Bilgiler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 03.03.08, 16:38
  5. Türkiye'nin 21 önemli uçak kazası!
    By KaCaK in forum Meraklı Bilgiler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 29.02.08, 14:07

Eklenmis Olan Tag'lar

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351