Sayfa 3 Toplam 10 Sayfadan BirinciBirinci 12345 ... SonuncuSonuncu
21 den 30´e kadar. Toplam 95 Sayfa bulundu

Konu: HZ.Mevlana Mesnevi-i Şerif

  1. #21
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    AÇIKLAMALAR ( Beyitler 2801 - 3500 )

    B. 2962. Kafdağı, eskilerce dünyayı kuşak gibi kuşatan bir dağdır ki zümrüdüanka kuşunun yuvası da buradadır. Sofiler Kafdağına türlü türlü mânalar vermişlerdir ki bu beyitten de anlaşılır.

    B. 2972. Beyitteki cümle, 48 inci surenin (Feth) 10 uncu âyetindedir ve "Tanrı'nın eli, onların ellerinden üstündür" demektir. Tekmil âyetin mânası şudur: "Şüphesiz, sana biat edenler, Tanrı'ya biat etmişlerdir. Tanrı'nın eli, onların ellerinden üstündür. Bu biatten dönen, kendisine zarar etmiştir. Tanrı ile ahdettiği şeye vefa edene gelince: Tanrı, ona pek büyük bir ecir ve mükâfat verecektir" Peygamber, haccetmek için eshabiyle Mekke'ye hareket etmiş, fakat Mekkeliler, henüz şehir kendilerinde olduğundan buna müsaade etmemişlerdi. Bunun üzerine Hudeybiye denilen yerde bir ağaç altına oturup eshaba ölünceye kadar savaştan dönmemek üzere kendisine biat etmelerini buyurmuş, sahabe de bu suretle biat etmişti. Aynı surenin 18 inci âyetinde biatte bulunanlardan Tanrı'nın razı olduğu bildirildiğinden bu biate "Biy'at-ür Rıdvan — Razılık Biati" denmiş, bir ağaç altında biat edildiği için ağaca da "Şeceret-ür Rıdvan — Razılık ağacı" adı verilmiştir. Sofilerin mürşitlerine biatleri, bu esasa bağlanır. Onlarca mürşidin eli, şeyhten şeyhe, Peygamber'e kadar gider. Peygamber'in eliyse Tanrı eli demektir. Hattâ bunu 'El ele, el Hakk'a" diye anlatırlar.

    B. 3006. Eshab-ı Kehf, mağaralarında uyurlarken beyitte, âyetten alınarak söylendiği gibi güneş, üstlerine vurmaz, doğunca mağaranın sağına, batarken de soluna dokunurdu
    (Sure: 18 — Kehf, âyet: 17. 392 nci beytin izahına da bakınız).

    B. 3019. "Şâvirhüm" onlarla danış, onlarla meşverette bulun demektir. 3 üncü surenin (Âl-i İmran) 159 uncu âyetinde geçer.

    B. 3065. Bu mesel, yani devenin iğne yordamından geçmesi meseli, Kur'an'da da geçer
    (Sure: 7 — A'raf, âyet: 40).

    B. 3071. "O, her gün ve her an bir iştedir." (Sure: 55 — Rahman, âyet: 29).

    B. 3078 - 3079. "Ol, emrinin Arapçası "kün" dür. Bu kelimede Arap imlâsınca iki harf vardır: K, N. Bu harfler, "Kâf, Nün" diye okunur. Tanrı' iradesiyle her şeyin olacağını bildirirken "Söz budur, bundan ötesi yok: Tanrı, bir işi murat etti mi ol der, o iş de olur" der. (sure: 36 — Yâsîn, âyet 82. 3100 üncü beyte de bakınız).

    B. 3103. Beyitteki Arapça cümle, onlardan öç aldık demektir. 15 inci surenin (Hicr) 78-79 uncu âyetlerinde "Şuayb'ın kavmi olan Eshab-ı Eyke, şüphe yok zâlimdi. Onlardan öç aldık. Sedum ve Eyke şehirleri, yol başında ve konuklara aydın iki şehirdi" denmektedir.

    B. 3120. "Benim ümmetim, acınmış, günahları yarlıganmış, tövbesi kabul edilmiş bir ümmettir (Feyz-al Kadir II. 185).

    B. 3133. 3103 üncü beytin izahına bak.

    B. 3140. Sübhan, noksan ve lâyık olmıyan sıfatlardan arı demektir.

    B. 3178. 6 ncı surenin (En'âm) 94 üncü âyetinden alınmadır.

    B. 3179. 51 inci surenin (Zâriyât) 17 ve 18 inci âyetlerinden alınmadır.

    B. 3187 - 3190. 1314 üncü beytin izahına bakınız.

    B. 3195. Kirman'da kimyon çok olur. En fazla ve en iyi kimyon, bu memlekette yetişir. Bu münasebetle Farsçada "Kirman'a kimyon, denize katra götürmek" ihtiyacı olmıyan bir adama, yahut bir yere bir şey götürmek yerinde kullanılır bir atalar sözüdür. Eski Farsça kitaplarda bu söze çok raslanır.

    B. 3216. 92 nci beytin izahına bakınız.

    B. 3227. den sonraki bahiste adı geçen Vahiy kâtibi, üçüncü Halife Osman'ın süt kardeşi Abdullah-ibn-i Sa'd-ibn-i Ebîserh'dir. Mekke fethinden önce müslüman olmuş ve hicret etmişti. Vahiy kâtipliğinde bulunmuştu. Sonra dinden dönüp müşrik oldu ve Mekke'ye kaçtı. "Ben ne istersem Muhammed'e onu söyletirdim. Ne dersem doğrudur der, yazdırırdı" diye iddiada bulundu. Peygamber, Mekke fethedilince öldürülmesini buyurdu. Osman araya girdi, bu suretle kurtuldu. Mısır fethine iştirak etmiştir. (İbn-i Abdülbirr: Al İstîâb fî Ma'rifet-il Ashâb, Haydarâbâd, 1318, c. I, s. 393).

    B. 3242 - 3243. Her iki beyitteki âyet de 36 ncı sure olan Yâsîn suresindedir (8-9).

    B. 3255, 3273. 3274. 264 üncü beytin izahına bakınız.

    B. 3297. den sonraki bahiste adı geçen Bâûr oğlu Bel'am'ın hikâyesi. Kur'an'ın 7 inci suresi olan A'râf suresinde geçer (âyet: 175-176).

    B. 3308. Yere batan Karun'dur, başlarına taş yağan kavim, Lût ve Hûd' Peygamberlerin kavimleridir. Cebrail'in bağırmasiyle helak edilenler de Semûd kavimleriiyle Medyenlilerdir (29 uncu sure — Ankebut, âyet: 40). Nefs-i Natıka, insandaki idrâk ve natıka kabiliyetiyle tecelli eden mâneviyettir ki maddeden mücerret ve Tanrının hususî bir lütuf ve tecellisi olarak kabul edilmiştir.

    B. 3320. den sonraki bahis. 535 inci beytin izahına bakınız.

    B. 3335. Arap alfabesinde "c, h, d" harfleri "cahd" kelimesini meydana getirir ki inkâr etmek, hayırsız olmak ve kalbi daralmak mânalarına gelir. Bu suretle "can, nefesi, yani ağzımızdan çıkan sözü bazan inkâra delâlet eder bir hale kor, gah barış vesilesi yapar, gah kavga ve savaş" diyor.

    B. 3338. Din Şeyhi. Sürûrî ve Semi, bundan maksat Sadreddin-i Konevî'dir demişlerdir. Sarih Anka-ravi, "Tahsise delilleri yoktur. Pes anlar da olsa kabil veyahut kibardan bir ahar kimse de olsa kabil. Belki Şeyh-i Ekber olsa da bait değildir. Zira bu mazmun üzere anın kelâmı çoktur ve sarahaten bu "El mâ'na hüvallah — Mâna Tanrı'dır" bu iki kâmilin mütedavel kitaplarında yoktur" diyor. Mevlevilerin hemen hepsi, bu beyitteki "Din Şeyhi" söziyle Muhyiddîn-i Arabi'nin kastedildiğini söylemişler, hattâ Veled Çelebi İzbudak "Al Seyf-al Katı" adlı kitabında Muhyiddîn'in buna benzer bir sözünü bulup tevile kalkışmışsa da bu, apaçık hatadır. Çünkü, Mevlâna'nın hiçbir gazelinde ve Mesnevi'nin hiçbir yerinde Muhyiddîn-i Arabi'den bahis olmadığı gibi Şeyh-i Ekber de hiçbir eserinde Mevlâna'yı anmamıştır. Mevlâna'nın "Dımışkıyım" redifli gazelini de, bilhassa:

    Endeı Cebel-i Sâliha kâîst zi gevher
    Zan gevher-i mâ garka-i derya-yı Dımışkıyım

    yani "Sâliha dağında bir inci madeni var. O inci yüzünden Dımışık denizine gark olmuşuzdur" beytinde Muhyiddin-i Cebel-i Sâliha'da metfun olması dolayısiyle Şeyh-i Ekber'in kastedildiğini sananlar vardır. Halbuki Mevlâna; Bu gazeli, Şemseddîn-i Tebrizi'yi aramak üzere üçüncü defa olarak Şam'a girerken söylemiştir. Nitekim on üç beyitten ibaret olan bu gazelin on ikinci beytinde bunu

    Ez Rûm betâzîm sevum bâr suy-i Şam
    Kez turra-i çün şâm-ı mutarrâ-yı Dımışkıyım

    Yani "Dımışk'ın gece gibi mutarra turreleri yüzünden, Rum ülkesinden Şam diyarına üçüncü defa olarak bir kere daha koşalım" beytiyle anlatmakta ve bu beyitten, sonraki son beyitte

    Mahdum-i Şems-ül Hak-ı Tebriz ger ancâst
    Mevlâ-yı Dımışkıym çı mevla-yı Dımışkıym

    Yani "Eğer Tebriz'in Hak güneşi (Şemseddin) orada ise biz Dımışk'ın kölesiyiz, ama ne köle!" diye Şam'a ne yüzden gittiğini apaçık söylemektedir. (Hicrî 759 [

    1357-1358] de yazılmış ve asli nüsha ile karşılaştırılmış, düzeltilmiş nüsha, Konya Müzesi, No. 67, yaprak 228. Yine Konya Müzesi Kütüphanesindeki 68 - 69 numaralı divanın, ikinci cildinin 136 ncı yaprağı). Şu halde Celeb-i Sâliha'da olduğu duyulan İnci madeni, ancak Şems'tir. Apaçık anlaşılıyor ki Mevlâna, Şems'in oralarda bir handa, bir kervansarayda olduğunu duymuştur.

    Esasen Mevlâna'nın Muhyiddîn-i Arabi'den bahsetmesi imkânsızdır. Çünkü Mevlâna ile Muhyiddîn'in meşrepleri tamamiyle birbirine aykırıdır. Mevlâna, aşk ve-cezbeyi sülûke esas olarak kabul ettiği halde Muhyiddin, bu yolda ilimle yürümüştür. Mevlâna felsefeye muarız, olduğu halde Muhyiddîn'in bilgisi felsefeyle meşbudur. Eflâkî, müntesiplerin bir gün "Fütûhât-ı Mekkiyye" den bahsederek "Acayip bir kitab, ne dediği anlaşılmadığı gibi söyliyenin de neden söylediği belli değil" dediklerini, bu sırada Zeki adlı bir Kavvâl, yani hanendenin gelip okumıya başladığını, Mevlana'nın "Şimdi fütûhat-ı Zeki, Fütûhat-ı Mekkî'den daha yeğ" deyip semaa kalktığını, söyler (üçüncü fasıl). Görülüyor ki Mevlâna, Muhyiddin'in en mühim kitabına bile ehemmiyet vermemektedir. Şems de tamamiyle Mevlâna meşrebindedir. Mevlâna* Şemsten bahsederken "Mevlâna Şemseddin, cin ve insan taifesini teshirde, Tanrı'nın mukaddes adlarındaki sırrı ve eşyanın esrarını bilmede Musa'nın Yed-i Beyzâsına malikti. Nefesi de şüphesiz, Mesih nefesiyle hemdemdi. Kimya ilminde eşi yoktu. Dâvet-i Kevakiple riyaziyat, ilahiyat, hikemiyat, nücum ve mantık ilimlerinde âfakta ve enfüste benzeri bulunmazdı. Fakat tanrı ile sohbet edince hepsini La ceridesine kaydedip külliyattan da mücerret oldu, mücerredat ve müfredattan da. Tecrit, tefrit ve tevhit âlemini ihtiyar etti" demektedir. (Dr. F. Uzluk nüshası, s. 291). Bu derece âlim olduğu halde ilme hiç ehemmiyet vermiyen, bilgiyi bir gaye değil, bir vasıta telâkki eden ve hele felsefeye hiç ehemmiyet vermiyen Şems de bir gün Mevlâna'nın medresesinde ve Mevlâna'nın huzurunda Fahr-i Râzi'den bahsedip onun, hattâ kâfir olduğunu söylemiş, sonra söz gelimini Muh-yiddîn'e getirerek "Nitekim Şeyh Muhammed-ibn-i Arabî de Dımışk'ta Muhammed bizim perdecimizdir diyordu. Dedim ki: kendinde gördüğünü neden Muhammed'de görmüyorsun? Herkes kendisinin perdesidir. İbn-i Arabî, Marifetin hakikati sabit olunca orada dâva olur mu? Yap, yapma nerde kalır" dedi. Ben, o mâna Muhammedindi. Bu diğer fazilet de fazla olarak yine ona aittir. Sense bu suretle inkâr ediyorsun, hadi git. Bu tasarruf değil, iddianın ta kendisi. Hem dâvaya kalkışıyor, hem dâvaya düşmemek gerektir diyorsun, dedim. Şeyh Muhammed iyi hemdertti. iyi munisti, büyük adamdı. Fakat şeriata mütebaatı yoktu. Birisi, kendisi mütabaatın ayniydi dedi. dedim ki: Hayır, mütabaatta bulunmadı. Şeyh Muhammed. bir zamanlar namaz kılar, rükû ve sucutta bulunur, şeriat ehlinin kuluyum derdi, fakat hakikatte şeriate mütabaatı yoktu. Ondan çok faydalandım, fakat sizden (Mevlâna'dan) faydalandığım kadar değil. Sizinki asla ona benzemez. Arada inciyle taş parçaları kadar fark var!" diyor (aynı nüsha, Şems'in Maarif ve kelimatı bahsinde, s. 316). Bir kere de "Şeyh Muhammed'in sözlerinde filân hata etti, filân yanıldı sözleri yoktu. Onu gördüm mü sen hata ettin demektir. Bir zamanlar ona baş indirmeyi gösterdim, tevazuu öğrettim..." demiştir (s. 316).

    ilk zamanlarda Mevlâna ile Muhyiddîn-i Arabi'nin oğulluğu ve tarikatının naşiri olan Sadreddin arasındaki açıklığı da Sipehsâlar Menakıbiyle Eflâkî'den öğreniyoruz. Mevlâna'nm Sadreddin ve müntesipleri, yani Muhyiddin mensupları hakkındaki telâkkisini gösteren şu sözleri de dikkate değer: "Cerrâh-ı Mesihî dedi ki: Sadreddin'in eshabından benim nezdimde su içip böyle dediler: İsa Aleyhisselâm sizin za'mettiğiniz gibi Allah'tır. Hâşa, biz bunun Hak olduğunu biliriz. Lâkin muhafa-zaten ilimle kasden ketmedip inkâr eyleriz. Mevlâna Radıyallahu anh cevaben buyurdular: Allah'ın düşmanı yalan söyledi. Hâşa lillâh bu kelâm, Allah'ın indinde matrut ve müzil ve zelil ve kıylükal bulunan Şeytan'ın şarabından, sarhoş olan kimsenin kelâmıdır. Yahudilerin nekrinden bir mahalden bir mahalle kaçan ve kameti iki arşından daha az bulunan bir şahsın yedi kat gökleri hıfzetmesini nasıl tecviz edersin? Halbuki her bir göğün sihanı beş yüz yıllık ve her biri arasının mesafesi keza beş yüz yıllık yoldur..." (Fîhi mâ Fîh, Ahmed Avni tercümesi, Osman Ergin'deki nüsha, 60 a).

    Hulâsa buradaki "Din Şeyhi" nin Muhyiddîn, yahut Sadreddin olmasına hiçbir surette imkân yoktur. İhtimal Şemseddin'i, yahut babası Sultan-al Ulema'yı Seyyid Bürhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî'yi, yahut çok hürmetkar olduğu Senâî veya Ferideddin-i Attâr'ı kesdetmiştir. Maalesef bu saydığımız zevatın kitapları, makaleleri matlap düşürülerek, yeni tâbirle elenip taranarak okunmamış ve ekserisi de basılmamıştır. Bu eserler, ilmî bir surette basılır ve tetkik edilirse "Mâna Tanrı'dır" sözünü» kime ait olduğu katî surette meydana çıkar.

    B. 3343. Cüvan: genç. Ankaravi, bu kelimenin Arapça feta (Türkçe akı-ahı) karşılğı olduğunu ve Çelebi Hüsameddin'e hitabedildiğini söylüyor. Hüsameddin'in Ahıtürkoğlu olduğu düşünülürse çok doğrudur (711 inci beytin izahına bakınız).

    B. 3391 - 3392. "Bizi doğru yola hidayet et; onlara nimet olarak verdiğin doğru yola Gazabettiğin kişilerin yoluna, dalâlette kalanların yoluna değil" (1 inci sure — Fatiha, âyet: 6-7).

    B. 3395. den sonraki bahis Mevlâna'nın mezhepte müçtehit olup kıyası hüccet olarak kabul etmediği, gerek bu bahisten, gerek kıyasa ait diğer sözlerinden, apaçık anlaşılıyor. İmamiyye'nin dört hadîs kitabından biri ve en muteberi olan "Kâfi" nin usul kısmında "Bâb-al bidai ver re'yl vel mekayîs — Bid'atler, rey ve kıyaslar babı"ndan İmam Câ'fer-al Sâdık'ın Ebu Hanife'ye "Ya Eba Hanife, bana kıyasla amel ettiğini söylediler" dediği, Ebu Hanife'nin tasdiki üzerine "Amel etme. Çünkü önce kıyasla Amel eden İblis'tir. Beni ateşten yarattın, onu topraktan dediği zaman kıyas yapmış, ateşle toprağı mukayese etmişti. Âdem'deki nuraniyeti ateşin nuraniyetiyle mukayese etseydi iki nurun arasındaki fazileti, rüçhanı ve birinin öbüründen daha arı olduğunu bilir, anlardı" dediği kayıtlı olduğu gibi yine aynı kitapta İmam Cafer'in İblis, kendini Âdem'le mukayese ederek beni ateşten yarattın, onu topraktan dedi. Eğer Tanrı'nın Adem'i yarattığı cevheri ateşle mukayese etseydi bu cevherin ateşten daha nurlu ve parlak olduğunu anlardı" dediği zikredilmektedir.

    B. 3402. Ebu Cehl'in oğlu Akreme, sahabedendir. Nuh Peygamberi'n oğullarından Kenan ise Tufanda babasına uymamış, bir dağa çıkıp kurtulmıya çalışırken boğulmuştur (11 inci sure — Hûd, âyet: 42-43, 45-47).

    B. 3410. "Kuş dili — Mantık-al Tayr" Kur'an'ın. 28 inci suresi olan Neml suresinin 16 ncı âyetinde bildirildiğine göre Süleyman Peygamber'e öğretilmiştir. Ferideddin-i Attar'ın da (vefatı 618 - 1221 - hicrîden sonra) bu adda, Mesnevi vezninde ve Mesnevi tarzında bir kitabı vardır. Esasen tasavvuf ıstılahlarına ve tasavvufa bu adın verilmesinde de bu eserin tesiri olsa gerektir.

    B. 3426. Perde ardında bulunan hakimden maksat, Hakîm-i Senâî'dir.

    B. 3431. "Bu dünya yaşayışı, aslı olmıyan bir şeyden, bir oyundan başka bir şey değildir. Ahirete gelince: bilseler asıl hayat odur." (29 uncu sure — Ankebût, âyet: 64).

    B. 3440. "Meleklerle ruh, miktarı elli bin yıl olan günde, yani kıyamet gününde Tanrı'ya yücelirler." {70 inci sure — Maâric, âyet: 4).

    B. 3442. 10 uncu sure — Yunus, âyet: 36.

    B. 3452. 62 nci sure — Cumua, âyet: 5.

    B. 3453. Hu, o demektir. Birçok âyetlerde Tanrı sıfatlarını bildiren adlar "Allah" adına izafe edilmiştir. Allah bilir, görür, duyar, kudret sahibidir... gibi. Allah adı da "O, öyle bir Allahtır ki" diye "O — Hû" adına bağlandığından sofilerin bir kısmı, bu işaret adını da Tanrı adı saymışlar, hattâ "İsm-i Âzam — en ulu ve şerefli ad" olarak kabul etmişlerdir. Ali'nin "Ey D — Yâ Huve" diye dua ettiği de rivayet edilmektedir. Şârih-i Ankaravî, Ali'den rivayet edilen sözleri, bu beyti şerh ederken almıştır.

    B. 3464. Sahîhayn, iki doğru ve sahih kitap demektir. Ehl-i Sünnet, altı tane hadîs kitabını doğru sayar. Bu altı kitaba "Sıhah-ı Sitte — altı doğru kitab" adı verilir. Bu altı kitabın içinden Buhari (vefatı 256, 869-870) ve Müslim'in (vefatı 261, 874-875) kitaplarına bilhassa "Sahîh-i Buhâri" ve "Sahih-i Müslim" denir.

    B. 3465. "Kürt olarak akşamladım, Arap olarak kalktım." Bu sözü Tâc-al Ârifîn Abû-al Vefa-yı Kürdî söylemiştir, Hicrî 501 de vefat eden (1107) bu zat, rivayete göre okuma yazma bilmezmiş. Kendisinden va'zetmesini istemişler. O da ertesi günü va'zedeceğini vadetmiş. O akşam rüyada H. Muhammed'i görmüş. Peygamber'in, kendisine ilmin talim edildiğini müjdelemesi üzerine ertesi günü mimbere çıkıp va'za bu cümle ile başlamış. Bu zatın. Çelebi Hüsamedd'in ceddi olduğunu, Mesnevi'nin başlangıcından anlıyoruz.

    B. 3433. Sofiler, yakîn mertebelerini üçe ayırırlar: llm-el yakin, bilgi bakımından inanmaktır. Ayn-el yakîn, bu bilgiyi görgü haline sokmak, Hakk-al yakîn de bilgiyle birleşmek, tahakkuk etmektir. Bu üç dereceyi şu misalle aydınlatabiliriz. Yiğitliği duyup inanmak birinci derecedir. Bir yiğidin bahadırlığını görmek ikinci derece, yiğitliğin kendisinden zuhuru da üçüncü derecedir. Hacı Bayram-ı Veli, bir ilâhisinde; bu üç dereceyi "bilmek, bulmak, olmak" sözleriyle Türkçeleştirmiştır:

    Bayram özünü bildi
    Bileni anda buldu
    Bulan ol kendü oldu
    Sen seni bil, sen seni







  2. #22
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    3501 - 4000

    Zeyd: “ Mümin bir kul olarak” deyince “ İman bağın yeşermiş, çiçekler açmışsa nişanesi nerede?” dedi.
    Zeyd dedi ki: “ Gündüzleri susuz geçirdim, geceleri aşktan, yanıp yakılmadan uyumadım.
    Mızrak kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim. (onlar beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şey de bulaşmadı.)
    Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.


    3505. Ezelle ebed birleşti. Fakat akıl, kabiliyetsizliğinden buraya yol bulamaz.”
    Peygamber “Peki, o yoldan, bu diyarın anlayışınca, bu diyar akıllılarının harcına getirdiğin bir hediye var mı, nerede? Çıkar bakalım!” dedi.
    Zeyd dedi ki: “ halk, gökyüzünü nasıl görürse ben de arşı, arştakilerle beraber öyle görüyorum.
    Benim önümde sekiz cennetle yedi cehennem, şaman önündeki put gibi apaçık ve meydanda.
    Halkı, değirmende buğdayı arpadan fark edercesine teker ,teker tanıyorum.

    3510. Cennetlik kim, yabancı nerede? Bence yılan ve balık gibi apaşikâr.
    “ Kıyamet günü, bazı yüzler ak olur, bazıları kara...” Sırrı, şimdiden meydana çıktı. Bu halkın bir kısmının yüzü ak, bir kısmının kara.”
    Hakikatte bazı ruhlar, bundan önce de ( dünyaya gelmeden de) ayıplıydı. Fakat ana rahminde olduğu için hali, halka gizliydi.
    Şakî, ana karnında şakî olur (fakat bilinmez) Cisim âlemindeyse cisimdeki hallerden, ruhun halleri de anlaşılır.
    Vücut da ana gibi can çocuğuna gebedir. Ölüm, doğmak derdi ve kıyamettir.

    3515. Bu dünyada geçmiş canların hepsi, “ O ferahlı can acaba nasıl doğacak?” diye beklemektedirler.
    Zenciler, o mutlaka bizdendir derler. Beyazlar da, imkânı yok... O çok güzel olacak, derler.
    Vücudun canı, ahiret âlemine doğunca artık beyaz, kara ihtilafı kalmaz.
    Kara ise Zenciler alıp götürürler, beyazsa kendi cinslerinden olan bu çocuğu, beyazlar alıp götürürler.
    Fakat doğmadıkça anlamak, âlemdeki müşkül işlerdendir. Çünkü henüz doğmamış çocuğun nasıl olduğunu bilen azdır.

    3520. Bunu anlayan kişi, ancak Tanrı nuruyla bakıp gören kişidir. Böyle olan zat, bâtına da nüfuz edebilir.
    Nutfenin aslı beyaz renkli ve hoştur. Fakat beyaz kişinin canının aksi;
    Nutfeye renk verir, onu en güzel şekle sokar; kara kişinin canının aksi de bir kısım halkı, en aşağılık bir renge, en bayağı bir şekle sürer, götürür.
    Bu söze nihayet yoktur. Sen yine atını sür de biz kervandan geri kalmayalım.
    Bir gün her zümrenin önünde, saman çöpü müsün , dağ mı. Hindu musun, Türk mü? Meydana çıkar.

    3525. Hindu ile Türk, ana karnında belli olmaz. Fakat doğunca zayıf mı kuvvetli mi... herkes görür anlar.
    Zeyd’in Peygamber Sallâllahu Aleyhi Vesellem’e “Halkın ahvali bence gizli değildir, apaçıktır” diye cevap vermesi
    Zeyd “ Ben halkı, kadın, erkek... Herkesi, kıyamet günündeymiş gibi apaçık görüyorum.
    Hemen şimdicik söyleyeyim mi? Yoksa kapayayım mı?” dedi. Mustafa, dudağını ısırarak sus demek istedi.
    Zeyd dedi ki: “Ey Tanrı Peygamberi, haşir sırrını söyleyeyim de bugün dünyada kıyameti koparayım mı?
    Müsaade et bana, perdeleri yırtayım da aslım, mahiyetim güneş gibi parlasın;
    Güneş benim nurumdan tutulsun... Hurma ağacı (gibi meyveliler) ile söğüt ağacını (gibi meyvesizleri) göstereyim.

    3530. Kıyamet sırrını açayım, halis altın para ile ayarı bozuk parayı izhar edeyim.
    Elleri kesik Eshab-ı Simal-ı küfür rengiyle al rengi...
    Tutulmayan, gidilmeyen ayın ziyasında yedi nifak deliğini...
    Şakîlerin pırtıl elbiselerini göstereyim. Peygamberlerin davullarını, nöbetlerini duyurayım.

    3535. Cehennemi, cennetleri, ikisinin arasındaki A’raf’ı apaçık olarak kâfirlerin gözlerinin önlerine getireyim.
    Kevser Havuzunun çoşmakta olduğunu... suyunun, cennetliklerin yüzlerine vurmakta. “İç, İç!” diye seslenmekte ve bu sesin de kulaklarına gelmekte bulunduğunu...
    Susuzların, havuzun etrafında koşup durduklarını apaçık göstereyim.
    Onların omuzları omuzlarıma sürünmekte, naraları kulağıma gelmekte.
    İşte gözümün önünde... Cennet ehli, dilekleriyle birbirlerini kucaklamışlar;

    3540. Birbirlerinin ellerini ziyaret ediyor, musafahada bulunuyorlar, dudaklarından buseler yağmalıyorlar.
    Aşağılık kişilerin hasret naralarından, “ ah, ah” diye bağrışmalarından kulağım sağır oldu.
    Bu söylediklerim ancak işaretlerden ibarettir. Daha derin söylerim ama Peygamberi incitmekten korkuyorum.”
    Zeyd, böylece sarhoş, harap bir surette söyleyip duruyordu. Peygamber, yakasını büktü.
    Dedi ki: “ Kendine gel, atın pek hızlı gidiyor, yuları çek. “Tanrı haya etmez” hükmünün aksi vurdu, utanma ortadan kalktı.

    3545. Aynan, kılıftan çıktı. Ayna ve terazi yalan söyler mi?
    Ayna ile terazi, kimse incinmesin, utanmasın diye sözünü saklar mı?
    Ayna ile teraziye yüzlerce yıl hizmet etsen onlar yine doğrucu ve kadri yüce mihenklerdir.
    Sen benim sırrımı sakla, doğruyu gizle; sen de eksik gösterme, fazla göster, ( diye yalvarsan bile)

    3550. Onlar sana “ Kendini maskara etme ayna, terazi nerede; hile düzen nerede?
    Tanrı, hakikatlerin bizim vasıtamızla anlaşılması için kadrimizi yüceltti.
    Eğer bu doğruluğumuz olmasaydı ne değerimiz olurdu; iyilerin yüzünü nasıl ağartırdık?” derler.
    Fakat sen, gönlüne Sinâ dağındaki Tanrı tecellisi vurduysa bile yine aynayı koynuna koy!”
    Zeyd, “ Tanrı güneşi, ezeli güneş, hiç koltuğa sığar mı?
    Aslı olmayan şeyleri de yırtar, yakar; koltuğu da. Önünde ne delilik kalır, ne akıllılık!” dedi.

    3555. Peygamber dedi ki: “ Bir parmağını gözünün üstüne koydun mu... dünyayı güneşsiz görürsün.
    Bir parmak bile, aya perde oluyor. İşte bu padişahın ayıp örtücülüğüne alâmettir.
    Bu suretle bir nokta ( gibi olan parmak), cihanı örter; bir sürçme de güneşi küsufa uğratır.
    Dudağını yum, denizin dibine bak. Tanrı, denizi, insana mahkûm etmiştir.
    Nitekim Selsebîl ve Zencebîl ırmakları da Tanrı’nın cennete koyduğu kulların hükmü altındadır.

    3560. Cennetin dört ırmağı bizim hükmümüzdedir.
    Fakat bu gücümüzden, kuvvetimizden değil...Tanrı emriyle böyledir.
    Bu ırmaklar, büyücülerin hükümlerine uyan büyüler gibi bizim hükmümüzdedir; onları nereye istersek oraya akıtırız.
    Bu akıp duran ve gönlün hükmü altında, canın fermanına tâbi bulunan iki göz çeşmesi gibi...
    Gönül dilerse gözler; zehrin, yılanların bulunduğu tarafa gider; gönül dilerse baktığı şeylerden ibret alır.
    Gönül dilerse görülen şeylere bakar; gönül dilerse örtülü , gizli şeylere akar.

    3565. Gönül dilerse, gözleri külliyat tarafına sevk eder; gönül dilerse cüziyatta hapseyler.
    Bu beş duygu da ( çeşmelerdeki lüleler, nasıl çeşmeye tâbi ise) aynı tarzda gönle tâbidir. Onun muradınca ve onun emrine göre iş görür.
    Gönül ne tarafı işaret ederse beş duygu da eteklerini toplayıp o tarafa gider.
    Musa’nın elindeki sopa nasıl Musa’ya tâbi ise el, ayak da apaçık gönlün emrine tâbidir.
    Gönül isterse ayak, raksa girer, yahut yavaş yürürken hızlı yürümeye başlar.

    3570. Gönül isterse el, parmaklarla hesaba girişir, yahut kitap yazar.
    El, gizli bir elin hükmündedir. O gizli el içerdedir, dışarıya teni dikmiş, kendisine onu vekil etmiştir.
    Gönül dilerse el, düşmana bir ejderha kesilir. Gönül dilerse sevgiliye yardımcı olur.
    Gönül dilerse el, yemek için kepçedir, on batmanlık gürz.
    Acaba gönül, bunlara ne söylüyor ki? Bu ne şaşılacak vuslat, bu ne gizli sebep!

    3575. Gönül, acaba Süleyman Mührünü mü ele geçirdi ki bu beş duygunun yollarını istediği gibi işaret etmekte!
    Beş zâhirî duygu dışarıda kolayca onun mahkûmu olmuş, beş bâtınî duyguda içeride onun memuru...
    On duygu bunlardan başka yedi endam... Daha da dille söylenmeyecek kadar çok kuvvetler... Gayri sen say.
    Gönül mademki ululukta sen de bir Süleyman’sın...Parmağındaki saltanat yüzüğüyle perilere, şeytanlara hükmet!
    Bu saltanatta hileye sapmazsan o üç şeytan, senin parmağından yüzüğü alamaz.

    3580. Gayri adın, sanın, bütün dünyayı tutar. Cismin gibi iki cihan senin hükmüne uyar.
    Fakat şeytan elindeki yüzüğü alırsa padişahlık bitti, bahtın öldü demektir.
    Tanrı kulları, eğer iş böyle olursa bundan böyle kıyamete kadar ancak ve ancak “ Ah hasretlik!” der, durursunuz.
    Hadi, tutalım, kendi hileni inkâr edersin; canını teraziyle aynadan nasıl kurtaracaksın?”
    ”Getirdiğimiz turfanda meyveleri o yedi” diye kölelerle kapı yoldaşlarının, suçlarını Lokman’ın üstüne atmaları
    Lokman, efendisinin hizmetinde bulunan köleler arasında hor, hakîr görünmekteydi.

    3585. Efendi rahatça yesin, eğlensin diye kullarını meyve getirmek üzere bağa gönderdi.
    Lokman, kullar içinde, âdeta onlara tâbi bir kuldu. İçi mânalarla dolu, görünüşü gece gibi kapkaranlıktı.
    Köleler topladıkları meyveleri, tamah edip bir iyice yediler.
    Efendilerine de “ Lokman yedi” dediler. Efendi, Lokman’a yüzünü ekşitti, ağır bir tavır takındı.
    Lokman bunun sebebini araştırıp anlayınca efendisine dargın bir tarzda ağzını açıp.

    3590. “ Efendi; hain kul, Tanrı yanında, onun rızasını kazanmış bir kul olmaz.
    Ey kerem sahibi! Hepimizi imtihan et. Bize fazlasıyla sıcak su içir.
    Ondan sonra beni büyük bir sahraya çıkar. Sen atlı olarak koş, bizi de yaya olarak koştur.
    O zaman kötülük yapanı gör, sırları açan Tanrı’nın işlerini seyret” dedi.
    Efendi, kullara sâki oldu, sıcak suyu içirdi. Onlarda korkularından içtiler.

    3595. Sonra onları ovalarda koşturmaya başladı. Kullar aşağı yukarı koşup duruyorlardı.
    Nihayet iyice yoruldular, kusmaya başladılar. İçtikleri su yedikleri meyvelerin hepsini çıkardı.
    Lokman’ın da gönlü bulandı, o da kustu. Fakat onun karnından halis su geldi.
    Lokman’ın hikmeti bunu göstermeyi bilirse, varlığın Rabbi olan Tanrı’nın hikmeti nelere kadir değildir?
    Kıyamet gününde bütün sırlar çıkacak, bilinip görülecek. Sizin de bilinmesini istemediğiniz sır meydana çıktı.

    3600. Sıcak suyu içtikleri gibi kendilerini rüsvay edecek sırları tamamı ile açığa vurulmuş oldu.
    Taş; ateşle sınanacağı ( ateş içinde parçalanıp yumuşayacağı, eriyebileceği) için kâfirler, ateşe atılırlar, onların azabı ateşle olur.
    O taş gibi gönle biz kaç kereler yumuşak sözler söyledik, fakat öğüt almadı.
    Damarda da kötü yara olursa oraya kötü ilâç konur, eşeğin başına köpeğin dişi lâyıktır.
    “Habîs olan şeyler habîsler içindir” hükmü bir hikmettir. Çirkine münasip olan çirkin eştir.

    3605. Şu halde sen de hangi eşi dilersen yürü, onu al. Tanrı’da mahvol, onun sıfatlarını kazan!
    Nur istersen nura istidat kazan; Tanrı’dan uzaklık istersen kendini gör, uzaklaş!
    Yok, eğer bu harap zindandan kurtulmaya bir yol istersen sevgiliden baş çekme, secde et de yaklaş!
    Zeyd’in, Peygamber Sallâllahu Aleyhi Vesellem’e cevabı, bu hikâyenin sonu
    Bu sözün sonu yoktur. Zeyd; kalk, natıka Burak’ını bağla!
    Söz söylemek kabiliyeti ayıbı açar; gayb perdelerini yırtar.

    3610. Tanrı, nice yerlerde gaybı ister. Şu davulcuyu sür, yolu kapa.
    Atını hızlı sürme, yuları çek. Sırların gizli kalması, herkesin gizli zannından mesrur olması daha iyi.
    Hak kendisinden ümit kesenlerin de bu ibadetten yüz çevir*******ini istemektedir;
    Onlar da bir ümide kapılsınlar, birkaç gün o ümidin maiyetinde koşup dursunlar;
    Tanrı’nın merhameti herkese şâmil olduğundan diler ki o rahmet, herkesi aydınlatsın.
    3615. Her bey, her esir, ümit ve korkuyla Tanrı’dan çekinsin.

    Bu ümit ve korku: herkes bu perdenin ardında beslenip yetişsin diye perde ardına girmiştir.
    Ümit ve korku perdesini yırttın mı... Gayb, bütün şâşâasıyla ortaya çıkar.
    Bir genç dere kıyısında balık tutan birisini görüp, “Bu balıkçı Süleyman olmalı” diye zanna düştü.
    Süleyman’sa neden yalnız ve gizlenmiş; değilse nasıl oluyor da bu derece Süleyman’a benziyor?”

    3620. Süleyman tekrar müstakil bir padişah oluncaya kadar gönlünde bu şüphe vardı.
    Dev, onun tahtından, diyarından yıkılıp gitti; baht kılıcı, o şeytanın kanını döktü.
    Yine yüzüğünü parmağına taktı dev ve peri askerlerini yine başına topladı.
    Halk, seyretmek için tapuya geldiler, düşünceye kapılmış olan genç de onların arasına katılıp huzura vardı.
    Süleyman’ın parmağında yüzüğü görünce düşüncesi, kuruntusu tamamı ile geçti.

    3625. Vehim, işin gizli, kapalı olduğu zamandadır. Bu araştırma görünmeyen şey içindir.
    Ortada olmayan şeyin kuruntusu, büyüdükçe büyür. Fakat gaypta olana şey, meydana çıktı mı, kuruntu geçer.
    *Gerçi bir şeyin hakikatini izhar etmek esasen kemaldir ve canları kuruntudan kurtarır;
    *Fakat gayba imanın, görünen şeye inanmaya nispetle bire yüz fazileti vardır. Bunu iyice bil de şüphe ve tereddütten kurtul!
    Nurlu gökyüzü yağışsız olmaz ama kara yeryüzü de nebatatı yetiştirmeden vazgeçmez.
    Bana gayba iman edenler gerek... Onun için bu fâni konağın penceresini örttüm.
    Nasıl izhar eder de gökleri yarar, açarım; eğer hakikatleri meydana korsam, nasıl “ Bunda bir ayıp, bir noksan gördün mü?” diyebilirim?

    3630. Bu karanlıkta arayıp taradıkça herkes, yüzünü bir tarafa çevirir;
    İşler bir zaman aksine gider; hırsız, polisi dar ağacına sürükler...
    Böylece bir nice sultan, bir nice yüce himmetli, bir müddet kendi kuluna kul olur.

    Kul, efendisinin huzurunda değilken de kulluğunu korur, itaatten çıkmazsa bu kulluk iyi ve hoş bir kulluktur.
    Bu padişahın önünde onu öğen kişi nerede, padişah yokken bile ondan utanıp çekinen nerede.

    3635. Memleket ucunda, padişahtan saltanat sayesinden uzak bir kale dizdarı;
    Kaleyi düşmanlardan korur, orasını sayısız mal ve para verse bile satmaz,
    Padişah orada değilken, hudut boylarında, padişahın huzurundaymış gibi vefakârlıkta bulunursa;
    O dizdar; elbette padişahın yanında, huzurunda bulunan ve can feda eden kişilerden daha değerlidir.
    Şu halde yarı zerre miktarı, fakat gaibane emir tutmak; emredicinin huzurunda kulluk etmek ve emrine uymaktan yüz binlerce defa üstündür.

    3640. Kulluk ve iman, şimdi makbuldür. Fakat ölümden sonra her şey meydana çıkınca inanmak, bir işe yaramaz.
    Hakikatın kapalı, örtülü olması ve gayba inanmak daha iyi, daha makbul olunca ağzın kapalı, dudağın yumuk olması elbette iyidir.
    Kardeş, sözden el çek ki bizzat Tanrı, sende Ledün ilmini meydana çıkarsın.
    Güneşin varlığına delil kendisi yeter. Tanrı’dan daha ulu şahit kimdir?
    Hayır... söyleyeceğim çünkü Kur’an’da şahadet hususunda hep beraberce Tanrı da anılmıştır, melek de âlimler de.

    3645. Tanrı da şahadet eder, melekler de, bilgili kişiler de: Şüphe yok ki Rabb, ancak daimî Tanrı’dır...
    Hak, şahadet edince melek kim oluyor ki şahadette Tanrı ile müşterek olsun!
    Çünkü ziyaya tahammül edemeyen zavallı gözlerle biçare gönüllerin güneşin nuruna ve güneşe takatleri yoktur.
    Bu çeşit gözler, böyle gönüller, yarasaya benzerler. Yarasa güneşin ışığına, güneşin hararetine tahammül edemez, ümidini keser ( güneşten mahrum kalır)
    Gökyüzünde cilve eden güneşe şahadette, melekleri de bize dost, bize eş bil!

    3650. “ Biz o tek güneşten nurlandık, güneşin halifesi gibi zayıfları nurlandık” diye şahadet ederler.
    Her melek; yeni ay, yahut üç günlük ay, yahut da dolunay gibi kemal, nur ve kudret sahibidir.
    O şûle; üçer, dörder kanatlı meleklerin her birine, mertebelerine göre vurmakta, onları nurlandırmaktadır.
    Meleklerin kanatları insanların akıl kanatlarına benzer. İnsanların akılları arasında da çok fark vardır.
    İyilikte olsun, kötülükte olsun her insana kendisine benzer bir melek arkadaştır.

    3655. Gözü tahammül edemediği için çipile, yıldız ışık verir, o da bu suretle yol bulur.

    Peygamber Sallâllahu Aleyhi Vesellem’in Zeyd’e “Bunun sırrını faşetme; gözet!” demesi
    Peygamber “ Sahabem yıldızlar gibi yola gidenlere ışık, şeytanlara taştır” dedi.
    Herkes uzaktan görebilseydi gökyüzündeki güneşle nurlanırdı.
    Ve ey aşağılık kişi, güneşin nuruna delalet etmek üzere yıldıza ne lûzum kalırdı?
    Ay; buluta, toprağa ve gölge der ki: “Ben de sizin gibi insanım. Ancak bana vahiy geliyor.

    3660. Ben de yaratılışta sizin gibi karanlıktım. Fakat vahiy güneşi, bana böyle bir nur verdi.
    Güneşlere nispetle biraz karanlığım, fakat insanların karanlıklarına nispetle nurluyum.
    Tahammül edebilesin diye nurum zayıf. Çünkü sen parlak güneşin eri değilsin.
    Balla sirkeden meydana gelen sirkengebin gibi ben de nurlu zulmetten meydana geldim ve bu suretle kalp hastalığına yol buldum, faydalı oldum.
    Hasta adam hastalıktan kurtulunca sirkeyi bırak bal yiye gör.”

    3665. Gönül tahtı, heva ve hevesten arındı; gönülde “Er Rahmânu alel arşistevâ” sırrı zuhur etti.
    Bundan sonra Hak, gönle vasıtasız hükmeder. Çünkü gönül bu rabıtayı buldu.
    Bu sözün de sonu yoktur. Zeyd nerede? Ona rüsvay olmak iyi değildir, diyeyim!

    Zeyd’in hikâyesine dönüş

    Artık Zeyd’i bulamazsın, o kaçtı; kapı yanındaki son saftan fırladı, papuçlarını bile bıraktı!
    Sen kim oluyorsun? Zeyd bile, üstüne güneş vurmuş yıldız gibi kendisini kaybetti, bulamadı!

    3670. Ondan ne bir nakış bulabilirsin, ne bir nişan... Hattâ ne de saman uğrusu yoluna gidebilmek için bir saman çöpü!
    Duygularımızla sonu gelmeyen sözümüz, sultanımızın bilgi nurunda mahvoldu.
    (Bu mazhariyete erenlerin) duygularıyla akılları iç âlemde “Ledeynâ Muhdarûn” denizinde dalgalanmakta, dalga dalga üstüne, çoşup durmaktadır.
    Fakat gece olunca gene teklif ve icazet vakti gelir; gizlenmiş yıldızlar işlerine, güçlerine koyulurlar.
    Tanrı akılsızların akıllarını kulaklarında halka halka küpeler olduğu halde geri verir.

    3675. Hepsi hamdüsena ederek ayaklarını vurur, ellerini çırpar, nazlı nazlı “Rabbimiz bizi dirilttin bize hayat verdin” derler.
    O çürümüş deriler, dökülmüş kemikler, yerden tozlar koparan atlılar kesilir;
    Kıyamet günü, şükrederek, yahut kâfir olarak yokluktan varlığa hamle ederler.
    Niçin başını çevirir, görmezlikten gelirsin? Önce yoklukta da böyle baş çevirmemiş miydin?
    “Beni nerede yerimden tedirgin edecek? Deyip yoklukta da böyle ayağını diremiştin.

    3680. Tanrı’nın sun’u; görmüyor musun? Nasıl seni alnındaki perçemden tutup çekerek:
    Evvelce hatırı hayalinde olmayan bu çeşit hallere uğrattı.
    O yokluk da daima Tanrı’ya kuldur. Ey dev, kulluk et. Süleyman diridir!
    Dev, havuzlar gibi kâseler yapmakta; kudreti yok ki bu işi yapmaktan vazgeçsin, yahut emredene bir cevap versin!
    Bir kendine bak, yok olmaktan nasıl titreyip durmaktasın? Yokluğu da aynen böyle tir tir titrer bil!

    3685. Dünya mansıplarını elde etsen bile yine kaybetme korkusundan canın çıkar.
    En güzel olan (Güzeller güzeli ) Tanrı’nın aşkından başka ne varsa can çekişmeden ibarettir, hattâ şeker yemek bile!
    Can çekişme nedir? Ölüme yaklaşmak, abıhayatı elde edememek.
    Halkın iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmıştır. Abıhayat var mı, yok mu, bunda yüz türlü şüpheler var.
    Sen cehdet de bu yüz şüphen de sana düşsün. Geceleyin yürü ,yol al... Uyudun mu gece gitti gider!
    O gündüzü geceleyin ara; karanlıkları yakan o aklı, kendine kılavuz yap!

    3690. Kötü renkli gecede çok iyilikler vardır. Abıhayat, karanlıkların eşidir, karanlıktadır.
    Böyle yüzlerce gaflet tohumunu ekip durdukça başını uykudan kaldırabilir misiniz?
    Ölü uyku, ölü lokmaya dost oldu; efendi uyudu, geceleyin iş gören hırsız da hazırlığa koyuldu.
    Senin düşmanın kimlerdir? Bilmiyorsun. Ateşten yaratılanlar, topraktan yaratılmışların varlığına düşmandır.

    3695. Ateş suyun ve oğullarının düşmanıdır. Nitekim su da ateşin canına düşmandır.
    Suyun ve çocuklarının düşmanı olduğundan su da ateşi öldürür, söndürür.
    Bütün bunlardan sonra ( şunu da bil ki) bu ateş, şehvet ateşidir, günahın suçun aslı ondadır.
    Dış âlemdeki ateşi su söndürür. Fakat şehvet ateşi kıyamete kadar sürüp gider.
    Şehvet ateşi, su ile sakin olmaz. Çünkü azap ve elem bakımından cehennem tabiatlıdır.

    3700. Şehvet ateşine ne çare var? Din nuru. Müminler ;nurunuz kâfirlerin ateşini söndürdü.
    Bu ateşi ne söndürür? Tanrı nuru. Bu hususta İbrahim’in nurunu kendine usta yap.
    Ki öd ağacına benzeyen bu cismin, Nemrut gibi olan nefis ateşinden kurtulsun!
    Şehvet ateşi yanmakla eksilip bitmez. Yanmakla güzelce eksilir, nihayet yok olur.
    Bir ateşe odun attıkça o ateş nereden sönecek?

    3705. Fakat odun atmazsan söner. Çünkü bu çekinme ateşe su serper.
    Yüzüne, kalplerin haramdan çekinmesinden kızıllık süren kişinin güzel yüzü, hiç ateşten kararır mı?






  3. #23
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    Tanrı ondan razı olsun, Ömer zamanında şehre ateş düşmesi
    Ömer’in zamanında bir yangın oldu. Ateş, taşları bile kuru ağaç gibi yakmaktaydı.
    Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa başladı.
    Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı!


    3710. Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar.
    Yangın inada gelip alevini artırıyordu. Ona Tanrı yardım etmekteydi.
    Halk Ömer’e yüz tuttular, koşa koşa gidip “Yangınımız suyla sönmüyor?” dediler.
    Ömer “O yangın, Tanrı alâmetlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şûledir.
    Suyu bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tâbi iseniz hasisliği terk edin” dedi.

    3715. Halk, Ömer’e “ Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler.
    Ömer dedi ki: “ Siz, âdet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Tanrı için eli açık olmadınız.
    Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan. Tanrı’dan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!”
    Mal tohumdur, her çorak yere ekmek; kılıcı her yol vurucunun eline verme!
    Din ehlini kin ehlinden ayırt et; Hakla oturanı ara, onunla otur!

    3720. Herkes, kendi kavmine ( meşrebine uygun kimselere) cömertlik gösterip mal, mülk verir, Nâdan kişi de bu suretle bir iş yaptım sanır.

    Düşmanın, Ali –Keremallahu vechehunun yüzü- ne tükermesi üzerine Emîr-ül Müminîn Ali’nin elinden kılıcı atması
    İbadetteki ihlâsı Ali’den öğren, Tanrı aslanını hilelerden arınmış bil.
    Savaşta bir yiğiti atletti, hemen kılıcını çekip üstüne saldırdı.
    O, her peygamberin, her velînin öğündüğü Ali’nin yüzüne tükürdü.
    Bir yüze tükürdü ki ay, secde yerinde o yüze secde eder.

    3725. Ali, derhal kılıcı elinden attı, onunla savaşmadan vazgeçti.
    O savaşçı er, bu işe, bu yersiz af ve merhamete şaşıp kaldı.
    Dedi ki: “Bana keskin kılıcını kaldırmıştın, neden kılıcı indirdin ve beni bıraktın?
    Benimle savaşmadan daha âlâ ne gördün de beni avlamadan vazgeçtin?
    Ne gördün ki bu derecede kızgınken kızgınlığın yatıştı; böyle bir şimşek çaktı, sonra sönüverdi?

    3730. Ne gördün? O gördüğün şeyin aksi bana da vurdu; gönlümde, canımda bir şûle parladı.
    Kevinden, mekândan yüce, candan daha iyi neydi o gördüğün ki bize can bağışladı?
    Yiğitlikte Tanrı aslanasın, mürüvvette kimsin, bunu kim bilir?
    Mürüvvette Tih sahrasında Musa’nın bulutusun. O bulutta eşi görülmemiş nimetler, ekmekler yağar.”
    Bu bulutlar, çalışıp çabalar, buğday bitirirler. Halk onu pişirip bal gibi tatlı bir hale koyarl.

    3735. Halbuki Musa’nın bulutu rahmet kanadını açar, halka zahmetsizce pişmiş ve tatlı nimetler verir.
    O bulutun rahmeti, kerem sofrasında pişmiş yemek yiyenler için âlemde bayrak açmıştır.
    O vergi ve o ihsan, niyaz ehlinden tam kırk yıl, bir gün bile eksik olmadı.
    Nihayet onlar, bayağılıklarından kalkıp pırasa, tere ve marul istediler; onun üzerine kesildi.

    3740. Ahmed’in yüce ümmeti için o yemek kıyamete kadar bakidir.
    Peygamber’in “Rabbime misafir olurum” demesi ortalığa yayılınca, “O beni doyurur, su verir” sözü, bu mânevi yemekten kinaye oldu.
    Bunu, hiç tevil etmeden kabul et ki boğazına bal ve süt gibi lezzetli gelsin.
    Çünkü tevil ihsan edilen şeyi geri vermektir. Çünkü tevilci hakikatı hata görür.
    Halbuki bu hata görmesi, aklının zayıflığındandır. Akl-ı Küll içtir, Akl-ı Cüz’i ise deridir.
    Kendini tevil et, hadîsleri değil; kendi dimağına kötü de, gülbahçesine değil!

    3745. Ey baştanbaşa akıl ve göz olan Ali! Gördüğünden bir parçacık söyle.
    Hilim kılıcın canımızı parça parça etti; ilim suyun toprağımızı arıttı.
    Açıver; biliyorum, bu Tanrı sırlarındandır.
    Çünkü kılıçsız adam öldürmek, ancak onun işidir.
    Tanrı, aletsiz, uzuvsuz bir yapıcıdır. Artıp duran bu hediyelerin vericisi odur.
    Akla yüz binlerce şarap tattırır ki onlardan ne iki gözün haberi vardır, ne kulağın!

    3750. Ey arşta hoş bir surette evlanıp duran doğan! Bu anda Tanrı’dan ne gördün? Açıkça söyle.
    Senin gözün gayb idrakını öğrenmiştir. Orada bulunan başkalrının gözleriyse kapalıdır.
    Birisi ayı apaçık görür, öbürüyse dünyayı kapkaranlık.
    Diğer birisi de bir yerde üç tane ay görür. Evet, bu üç kişi bir yerde oturmuşlardır:
    Üçünün de gözü açık, kulakları duymakta… Fakat bunlar, senin eteğine yapışmışlardır, senin adamlarındır (Hallerini sen bilirsin), benden kaçıyorlar (ben bunları bilemem).

    3755. Bu hal, acaba gabya mensup bir sihir mi, yoksa gizli bir lûtuf mu? Sende bir kurt sureti mi var, bende de Yusuf sureti mi?
    Âlem on sekiz bin, hattâ daha fazla olsa bunların on sekizi bile her göze görünmez.
    Ey Aliyyel Mürtezâ, ey kötü kaza ve kaderden sonra güzel kaza ve kader, sırrı aç;
    Ya sen akılına geleni söyle, ya ben gönlüme doğanı söyleyeyim.
    Bu sır, senden parladı, bana vurdu; nasıl gizleyebilirim? Ay gibi, söylemeden nur saçmakta.

    3760. Fakat ayın kursu, söze gelirse gece yol alanları hemencecik yola sokar.
    Yanlış yola gitmekten de emin olurlar, yoldan çıkmadan da. Ayın sesi, gulyabani sesinden üstün olur.
    Ay, söylemeksizin yol gösterirse, söyleyince ne yapmaz, dünyayı ışığa boğar!
    Madem ki sen ilim şehrine kapısın, mademki sen hilim güneşine şûlesin;
    Ey kapı, kapı arayanlara açıl ki kabuklar içlensin (zâhir ehli, hakikate erişsin)!

    3765. Ey rahmet kapısı, ey eşi, naziri olmayan Tanrı dergâhı, ebede kadar açık kal!”
    Her istek, her zerre bir penceredir, fakat kör gönül nasıl olur da “Orada bir kapı vardır” der.
    Gözcü, bir kapı açmadıkça gönle, orada kapı olmak ihtimali bile gelmez.
    Fakat bir kapı açıldı mı, şaşırır. Tamah ümidinin kuşu uçup gider.
    Akıllı bir kişi, bir viranede ansızın define buldu, onun için her viraneye koşuyor.

    3770. Sen, yoklukta bir inci bulamadıysan gayri orada ne diye inci arıyorsun?
    Zan, yıllarca kendi ayağıyla koşsa burnunun direğinden ileriye geçemez (olduğu yerde sayar, durur).
    Burnuna gayptan bir koku gelmedikçe, söyle… burnunun ucundan başka bir şey görebilir misin?

    O kâfirin, Ali –Keremmallahu Vechehu- ye “Bana üstün gelmişken niçin elinden kılıcını attın?” diye sorması
    *Bunun üzerine o yeni Müslüman velî sarhoşluk ve lezzetle.
    Ali’ye dedi ki: “Ya Emîrel Müminîn, buyur da can; tende, ana karnındaki cenin gibi canlansın, oynasın.
    Ey can, yedi yıldız; ana karnına düşen her çocuğu, muayyen müddetlerde ve nöbetle terbiye eder.

    3775. Ceninin canlanma zamanı gelince ona yardım eden güneştir.
    Cenin, güneşin tesiriyle harekete gelir. Güneş, ona derhal can bağışlar.
    Cenine güneş doğmadıkça, güneşin nuru, ona vurmadıkça öbür yıldızların tesiriyle canlanmaz. Onlar, ancak suretine hizmet ederler.
    Cenin, ana rahminde güzel yüzlü güneşle bu alâkayı hangi yoldan kazandı?
    Bizim duygumuzdan gizli olan bir yoldan gökyüzündeki güneşe nice yollar var.

    3780. Bir yol var; yakut, o yolla güneşten gıdalanır…Bir yol var; o yolla ve güneşin tesiriyle yakut olur.
    Bir yol var, güneş o yola lâli kızıllaştırır. Bir yol var, o yolla nala kıvılcım saçma hassasını verir.
    Bir yol var, güneş o yolda meyveleri oldurur… Bir yol var, o yolla korkaklara yürek verir.
    Ey kandı aydınlanmış, padişahla ve padişahın koluyla ^şina olmuş doğan, açık söyle!
    Ey padişahın ankayı bile avlayan doğanı, ey askerle değil, bizzat ve tek başına ordular kıran,

    3785. Sen, tek başına bir ümmetsin, fakat yüzbinlerce er sayılırsın. Ey bu kulu, himmet doğanına av eden!
    Kahır zamanında bu merhamet neden? Ejderhayı elden bırakmak kimin yolu?”

    Emîr-ül Müminîn Ali –Kerremallahu Vechehu- nun, cevap vermesi ve o sırada kılıcı elinden atmasının sebebi ne olduğunu söylemesi
    Ali dedi ki: “Ben kılıcı Tanrı için vuruyorum. Tanrı kuluyum ten memuru değil!
    Tanrı aslanıyım heva heves aslanı değil... İşim, dinime şahittir.

    3790. Ben “Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o güneştir.
    Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Tanrıdan gayrısını yok bildim.
    Bir gölgeyim sahibim güneş... Ona hacibim hicap değil.
    Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savaşta diriltirim, öldürmem.
    Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgâr nasıl olur da bulutumu yerinden teprendirebilir?
    Saman çöpü değil; hilim, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga dağı kımıldatabilir mi?

    3795. Bir rüzgârla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir. Çünkü muhalif esen nice rüzgârlar var!
    Hışım, şehvet ve hırs rüzgârı, namaz ehli olmayan kişiyi silip süpürür.
    Ben dağım; varlığım, onun binasıdır. Hattâ saman çöpüne benzesem bile rüzgârım, onun rüzgârıdır.
    Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır. Askerimin başbuğu, ancak tek Tanrının aşkıdır.
    Hiddet, padişahlara bile padişahlık eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, üstüne binmişimdir.

    3800. Hilim kılıcım, kızgınlığımın boynunu vurmuştur. Tanrı hışmıysa bence rahmettir.
    Tavanım, damım yıkıldı ama nura gark oldum. Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim.
    Savaşırken içime bir vesvese, bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm.
    Bu suretle “Sevgisi Tanrı içindir” denmesini diledim; ancak Tanrı için birisine düşmanlık etmeli.
    Cömertliğimin Tanrı yolunda olmasını, varımı yine Tanrı için sakınmamı istedim.

    3805. Benim sakınmam da ancak Tanrı içindir. Vermem de... Tamamı ile Tanrınınım, başkasının değil.
    Tanrı için ne yapıyorsam bu yapışım, taklit değildir; hayale kapılarak, şüpheye düşerek de değil. Yaptığımı, işlediğimi, ancak görerek yapıyor, görerek işliyorum.
    Hüküm çıkarmadan arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Tanrı eteğine yapıştım.
    Uçarsam uçtuğum yeri görmekteyim, dönersem döndüğüm yeri.
    Bir yük taşıyorsam nereye götüreceğimi biliyorum. Ben ayım, önümde güneş, kılavuzuyum.

    3810. Halka bundan fazla söylemeye imkân yok; denizin ırmağa sığması mümkün değildir.
    Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberin işidir.
    Garezden hürüm ben; hür olan kişinin şahadetini duy. Kul, köle olanların şahadetleri iki arpa tanesine bil değmez!
    Şeriatte dâva ve hükümde kulum şahitliğinin kıymeti yoktur.
    Senin aleyhinde binlerce köle şahadet etse şeriat onların şahadetlerini bir saman çöpüne bile almaz.

    3815. Şehvete kul olan, Tanrı indinde köleden, esir olmuş kullardan beterdir.
    Çünkü köle bir sözle sahibinin kulluğundan çıkar,hür olur. Şehvete kul olansa tatlı dirilir, acı ölür.
    Şehvet kulu, Tanrı’nın rahmeti, hususi bir lûtuf ve nimeti olmadıkça kulluktan kurtulamaz.
    Öyle bir kuyuya düşmüştür ki bu kuyu, onun kendi suçudur. Ona cebir değildir, cevir de değil!
    Kendisini kendisi, öyle bir kuyuya atmıştır ki ben o kuyunun dibine varacak ip bulamıyorum.

    3820. Artık yeter... Eğer bu sözü uzatırsam ciğer ne oluyor? Mermer bile kan kesilir.
    Bu ciğerlerin kan olmaması katılıktan, şaşkınlıktan, dünya ile uğraşmadan ve talihsizliktendir.
    Bir gün kan kesilir ama bu kan kesilmesinin o gün faydası yok. Kan kesilme işe yararken kan kesil!
    Mademki kulların kölelerin, şahadeti makbul değildir, tam adalet sahibi, o kişiye derler ki gulyabani kölesi olmasın.
    Kur’an’da peygambere “Biz seni şahit olarak gönderdik” denmiştir. Çünkü o, varlıktan hür oğlu hürdür.

    3825. Ben, mademki hürüm; hiddet beni nasıl bağlar, kendisine nasıl kul eder? Burada Tanrı sıfatlarından başka sıfat yoktur, beri gel!
    Beri gel ki Tanrı’nın ihsanı seni azat etsin. Çünkü onun rahmeti gazabından üstün ve arıktır.
    Beri gel ki şimdi tehlikeden kurtuldun, kaçtın kimya seni cevher haline soktu.
    Küfürden ve dikenliğinden kurtuldun, artık Tanrı bahçesinde bir gül gibi açıl!
    Ey ulu kişi, sen bensin, ben de senim. Sen Ali’ydin, Ali’yi nasıl öldürürüm?

    3830. Öyle bir suç işledin ki her türlü ibadetten iyi bir anda gökleri bir baştan bir başa aştın.
    O adamın işlediği suç ne kutlu suç! Gül yaprakları dikenden bitmez mi?
    Ömer'in Peygambere kastedişi suçu, onu ta kabul kapısına kadar çekip götürmedi mi?
    Firavun; büyücüleri, büyüleri yüzünden çağırmadı mı?
    Onlara da bu yüzden ikbal yardım etmedi mi, bu yüzden devlete erişmediler mi?
    Onların büyüsü, onların inkârı olmasaydı inatçı Firavun, onları huzuruna alır mıydı?

    3835. Onlar da asâyı ve mucizeleri nereden göreceklerdi? Ey isyan eden kavim! Suç, ibadet oldu.
    Tanrı ümitsizliğin boynunu vurmuştur. Çünkü günah ve suç ibadet olmuştur.
    Çünkü Tanrı, şeytanların rahmine suçları ibadete, sevaba tebdil eder.
    Bundan dolayı Şeytan, taşlanır; hasedinden çatlar, iki parça olur.
    Şeytan bir günah meydana getirmek ve onunla bizi bir kuyuya düşürmek ister.

    3840. “ O günahın ibadet olduğunu gördü mü?” işte o an, Şeytan’a yomsuz bir andır.
    Beri gel; ben, sana kapı açtım; sen benim yüzüme tükürdün, bense sana armağan sundum.
    Cefa edene bile böyle muamelede bulunur, aleyhime ayak atanların ayağına bile bu çeşit baş korsam,
    Vefa edene ne bağışlarım? Anla! Cennetlerde ebedî mülkler ihsan ederim

    Peygamber Aleyhisselâm’ın Emîr-ül Müminîn Ali –Kerremallâhu Vechehu- nun seyisinin kulağına “Ali’nin şahadeti senin elinle olacak, sana haber veriyorum” demesi
    Ben öyle bir erim ki kanlıma, katilime bile lûtuf şerbetim, kahır zehri olmadı.

    3845. Peygamber, hizmetkârımın kulağına, bu başımı boynumdan onun ayıracağını söyledi.
    Peygamber, sevgilinin vahyiyle nihayet ölümümün onun eliyle olacağını haber verdi.
    O, daima “ Beni önce öldür de benden bu kötü ve yanlış iş zuhur etmesin” demekte;
    Ben de “Mademki ölümüm senden olacak, ben kaza ve kadere karşı nasıl hile edebilirim?” demekteyim.
    O, daima önümde yerlere kapanarak “Ey Kerem sahibi, beni Tanrı hakkı için ikiye böl,

    3850. Ki bu kötü akıbete uğramayayım. Bu yüzden canım yanmasın” der;
    Ben de daima “Yürü, git. Kader kalemi, bunu yazdı, yazının mürekkebi de kurudu. Olan oldu. Kader kaleminden nice bayraklar, baş aşağı olur.
    Gönlümde, sana hiçbir düşmanlık yok. Çünkü bunu, ben senden bilmiyorum ki.
    Sen Tanrı aletisin; yapan, Tanrı’nın eli. Hakkın aletini nasıl kınayayım, Hakkın aletine nasıl itiraz edeyim?” derim
    O, “Öyle ise kısas niçin?” dedi. Ali cevap verdi: “ O da Hak’tan, o da gizli bir sır.

    3855. Eğer Tanrı, kendi yaptığı işe itiraz ederse bu itiraz yüzünden bağlar, bahçeler yeşertir.
    Kendi yaptığı işe itiraz, ancak onun kârıdır. Çünkü kahırda da tektir, lûtufta da.
    Bu hâdiseler şehrinde bey odur, memleketlerde tedbir onundur,
    Aletini kırarsa kırılanı tekrar iyileştirebilir.”
    Ulu kişi, “ Hiçbir âyeti değiştirmedik ki ardından daha hayırlısını getirmeyelim” remzini bil.

    3860. Tanrı hangi şeriatın hükmünü kaldırdıysa âdeta otu yoldu, yerine gül bitirdi demektir.
    Gece, gündüz meşguliyetini giderir, bitirir. Akıl ermeyen şu uykuya bak!
    Sonra tekrar gündüzün nuruyla gece ortadan kalkar, bu suretle de o yalımlı ateş yüzünden donukluk, uyku yanar, gider.
    O uyku, o duygusuzluk zulmettir ama abıhayat, zulmette değil mi?
    Akıllar, o zulmetle tazelenmiyor mu? Hanendenin bestedeki duraklaması sese kuvvet vermiyor mu?

    3865. Zıtlar, zıtlardan zuhur etmekte... Tanrı, kalpte ki süveydada daimi bir nur yarattı.
    Peygamberin savaşı sulha sebep oldu. Bu âhir zamandaki sulh o savaş yüzündendir.
    O gönüller alan sevgili ( Peygamber), âlemdekilerin başları aman bulsun diye yüz binlerce baş kesti. Bahçıvan, fidan yücelsin, meyve versin diye muzır dalları budar.
    Sanatını bilen bahçıvan, bahçe ve meyve gelişsin diye bahçedeki otları yolar.

    3870. Sevgilinin ağrıdan, hastalıktan kurtulması için hekim, çürük dişi çekip çıkarır.
    Noksanlarda nice fazlalıklar var. Şehitlere hayat yokluktadır.
    Rızk yiyen boğaz kesildi mi “Onlar Rablerinden rızıklanır, ferahlarlar” nimeti hazmedilir.
    Hayvanın boğazı kesilince insanın boğazı gelişir. O hayvan, insan vücuduna girer, insan olur, fazileti artar.
    İnsanın boğazı kesilirse ne olur, fazileti ne dereceye varır? Artık agâh ol da onu bununla mukayese et.

    3875. Öyle bir üçüncü boğaz doğar ki o, Tanrı şerbetiyle, Tanrı nurlarıyla beslenir, gelişir.
    Kesilen boğaz, bu şerbeti içer ama “Lâ” dan kurtulmuş “Belâ” da ölmüş boğaz!
    Ey kısa parmaklı, himmeti kesik kişi! Ne vakte dek canının hayatı ekmek olacak?
    Beyaz ekmek için yüzsuyu döktüğünden dolayı söğüt ağacı gibi meyven yok!
    Duygu canı, bu ekmeğe sabredemiyorsa kimyayı elde et de bakırı altın yap!

    3880. Elbiseyi yıkamak istiyorsan bez yıkayanların mahallesinden yüz çevirme!
    Ekmek orucunu bozduysa kırıkçıya yapış, yücel!
    Onun eli, mademki kırıkları sarar, iyileştirir... Şu halde onun kırması şüphe yok ki yapmaktır.
    Fakat sen kırarsan der ki: “Gel yap bakalım.” Elin ayağın yok ki yapamazsın.
    Şu halde kırmak, kırığı sarıp iyileştiren adamın hakkıdır.

    3885. Dikmeyi bilen yırtmayı da bilir. Neyi satarsa yerine daha iyisini alır.
    Evi yıkar, hâk ile yeksan eder; fakat bir anda da daha mamur bir hale getirir.
    Bir bedenden baş kesti mi yerine derhal yüz binlerce baş izhar eder.
    Canilere kısas emretmese, yahut “Kısasta hayat var” demeseydi,
    Kimin haddi vardı ki kendiliğinden, Tanrı hükmüne esir olmuş bir kişiye kılıç vurabilsin!

    3890. Çünkü Tanrı, kimin gözünü açmışsa o adam bilir ki katil, takdirin esiridir.
    O takdir kimin boynuna geçmişse kendi oğlunun başına bile kılıç vurmuştur.
    Yürü, kork ve kötüleri az kına; takdirin hüküm tuzağına karşı aczini bil!

    -Âdem Aleyhisselâm’ın İblis’in sapıklığına şaşması ve ululanması
    Âdem Peygamber, ansızın esasen şakî olan İblise hor baktı.
    Kendisini beğenip, kendisini ulu görüp melun şeytanın yaptığı işe güldü.
    3895. Tanrı gayreti bağırdı: Ey tertemiz adam! Sen gizli sırları bilmiyorsun.
    Eğer Tanrı kürkü ters giyerse dağı bile ta kökünden temelinden söker.
    O zaman, yüzlerce Âdem’in perdesini yırtar, yüzlerce yeni müslüman olmuş suçsuz, günahsız iblis yaratır!
    Âdem “Bu hor görüşten tövbe ettim. Bir daha böyle küstahça düşünceye düşmem” dedi.
    Ey yardım dileyenlerin yardımcısı, bize hidayet ver. Bilgilerle, zenginlikle öğünmeye imkân yok.

    3900. Kerem ederek hidayet ettiğin kalbi azdırma; takdir ettiğin kötülükleri bizden defet;
    Kötü kazaları üstümüzden esirge; bizi Tanrı’ya razı olan kardeşlerden ayırma!
    Senin ayrılığından daha acı bir şey yok... Sana sığınmazsak sen esirgemezsen işimiz, gücümüz ancak kargaşalıktır.
    Zaten malımız mülkümüz; malımızın, mülkümüzün yolunu kesmekte... Zaten cismimizi soyup çırçıplak bırakmakta!
    Elimiz, ayağımıza kastettikten sonra artık kim, senin lûtfun olmadıkça canını kurtarabilir ki?

    3905. Bu pek büyük tehlikelerden canını kurtarsa bile kurtardığı şey ancak idbar ve tehlike sermayesi kesilir.
    Çünkü can, canana ulaşmadıkça ebediyen kördür... ebediyen yaslıdır.
    Esasen senin inayetin olmazsa can, âdeta bir tutsaktır; seninle diri olmayan canı ölü farz et.
    Sen kullara darılır,kulları kınarsan, Ey Tanrı hakkındır, yaparsın.
    Aya, güneşe kusurlu, nursuz... Servinin boyuna iki büklüm;

    3910. Feleğe, arşa hor ve aşağı... madene, denize yoksul dersen,
    Kemaline nispetle yaraşır. Çünkü yokluklara kemal verip onlara eriştirme kudreti ancak senindir.
    Çünkü sende yokluk ve ihtiyaç yoktur; yokları icat eden, onları ihtiyaçtan kurtaran sensin.
    Yetiştiren, yakmayı da bilir; çünkü yırtık söken, dikmeyi de bilir.
    Her güz; bağı bahçeyi yakıp yandırmakta. Sonra yeniden bahçeleri renklere boyayan kırmızı güllere boyayan kırmızı gülleri yetiştirmektedir.

    3915. “ Ey yanıp yakılan, zuhur et, yenilen; tekrar güzelleş, güzel sesli bir hale gel” diye hepsini yeniden yaratır.
    Nergisin gözü körleşir, o, tekrar açar... Kamışın boğazını keser, sonra yine kendisi tekrar okşar, ondan nağmeler çıkarır.
    Biz mademki masnu’uz, sâni değiliz... Şu halde ancak zebunuz, ancak kanaatkârız.
    Hepimiz “Nefsim, nefsim” deyip durmakta, hepimiz yalnız kendimizi düşünmekteyiz. Sen buna lûtufta bulunmazsan şeytanız.
    Sen bizim canımızı körlükten kurtardığından, gözümüzü açtığından dolayı Şeytandan kurtulduk.

    3920. Kim hayattaysa değnekçisi, yol gösteren sensin. Değneğin, değnekçisi olmadıkça kör nedir ki, ne yapabilir ki?
    Senden gayrı hoş olsun, hoş olmasın... Her şey, insanı yakar, ateşin aynıdır.
    Kim ateşe dayanır, ateşe arka verirse hem Mecusidir, hem Zerdüşt!
    Tanrı’dan başka her şey bâtıldır, asılsızdır. Tanrı’nın ihsanı, yağmuru kesilmeyen bir buluttur.

    -Ali Kerremallâhu Vechehu hikâyesine dönüş, Ali’nin katilini hoş görmesi
    Tekrar Ali ve katilinin hikâyesine dön; katiline fazlasıyla gösterdiği kerem ve mürüvveti anlat.

    3925. Ali dedi ki: “Ben düşmanımı gözümle görmekte, gece gündüz ona bakıp durmaktayım. Böyle olduğu halde hiç kızmıyorum.
    Çünkü ölümüm, bana can gibi hoş geliyor; dirilmemle âdeta bir.
    Ölümsüzlük ölümü bize helâl olmuştur; azıksızlık azığı, bize rızk ve nimettir.
    Ölümün görünüşü ölüm, iç yüzü diriliktir; ölümün görünüşte sonu yoktur, hakikatte ise ebedîliktir.
    Çocuğun rahimden, doğması bir göçmedir; fakatta cihanda ona yeni baştan bir hayat var.

    3930. Ecele doğru meylimiz, ecele aşkımız olduğundan “Nefislerinizi elinizle tehlikeye atmayın” nehyi asıl bizedir.
    Çünkü nehiy, tatlı şeyden olur, acı için nehye zaten hacet yok ki.
    Bir şeyin içi de acı olur dışı da acı olursa onun acılığı kötülüğü esasen nehiydir.
    Bana da ölüm tatlıdır. “Onlar ölmemişlerdir, Rablerinin huzurunda diridirler” âyeti benim içindir.
    Ey inandığım, itimat ettiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Şüphe yok, benim ebedî hayatım öldürülmemdedir.

    3935. Ey yiğit! Hayatım, mutlaka ölümdedir. Ne zamana kadar yurdumdan ayrı kalacağım?
    Bu âlemde durmaklığım, ayrılık olmasaydı (öldüğümüz zaman) “Biz, şüphe yok, Tanrı’ya dönenleriz” denmezdi.
    Dönen kişi; ayrıldığı şehre tekrar gelen kişidir; zamanın ayırışından kurtulup birliğe erişendir.

    -Seyisin Emir-ül Müminîn, beni öldür ve bu kazadan kurtar” diye ayaklarına kapanması
    Seyis tekrar gelerek “Ya Ali, beni tez öldür ki o kötü vakti, o fena zamanı görmeyeyim.
    Sana helâl ediyorum, kanımı dök ki gözüm o kıyameti görmesin” dedi.

    3940. Dedim ki: Eğer her zerre bir kanlı, bir katil olsa da elinde hançer olarak senin kastına yürüse.
    Yine senin bir tek kılını kesemez. Çünkü kader kalemi böyle yazmıştır; sen beni öldüreceksin.
    Fakat tasalanma, senin şefaatçin benim. Ben ruhun eri ve sultanıyım, ten kulu değil!
    Yanımda bu tenin kıymeti yok; ten kaydına düşmeyen bir er oğlu erim.
    Hançer ve kılıç, benim çiçeğim; ölüm meclisim... bağım, bahçemdir.”

    3945. Tenini bu derece öldürüp ayaklar altına alan kişi, nasıl olur da beylik ve halifelik hırsına düşer?
    O, ancak emirlere yol göstermek, emirliği belletmek için zâhiren makam işleriyle ve hükümle uğraşır;
    Emirlik makamına yeni bir can vermek, hilâfet fidanını meyvelendirmek için bu işle meşgul olur.

    Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem’in, Mekke’yi ve diğer yerleri fethetmek istemesi, dünya mülkünü sevdiğinden değildi; Tanrı emriyleydi. Çünkü “ Dünya cifedir” buyurmuştu.
    Peygamber, Mekke’yi fethe uğraştı diye nasıl olurda dünya sevgisiyle ittiham edilir?
    O öyle bir kişiydi ki imtihan günü ( yani Miraç’ta) yedi göğün hazinesine karşı hem yüzünü yumdu, hem gönlünü kapadı.

    3950. Onu görmek için yedi kat gök uçtan uca hurilerle meleklerle dolmuştur.
    Hepsi kendilerini, onun için bezemişti, fakat onda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir heva ve heves nerede ki:
    O, Tanrı ululuğuyla, Tanrı celâliyle öyle dolmuştur ki bu dereceye, bu makama Tanrı ehli bile yol bulamaz.
    “Bizim makamımıza ne bir şeriat sahibi peygamber erişebilir, ne melek, hattâ ne de ruh” dedi. Artık düşünün anlayın!
    “Göz Tanrı’dan başka bir yere şaşmadı, meyletmedi” sırrına mazharız, karga değiliz; âlemi renk renk boyayan Tanrı sarhoşuyuz; bağın bahçenin sarhoşu değil” buyurdu!

    3955. Göklerin, akılların hazineleri bile Peygamber’in gözüne bir çöp kadar ehemmiyetsiz görünürse.
    Artık Mekke, Şam ve Irak ne oluyor ki onlar için savaşsın, onlara iştiyak çeksin!
    Ancak gönlü kötü olan, onun işlerini kendi bilgisizliğine, kendi hırsına göre mukayese eden kişi onun hakkında böyle bir şüpheye düşer.
    Sarı camdan bakarsan güneşin nurunu sapsarı görürsün.
    O gök ve sarı camı kır da eri ve tozu gör!

    3960. Atlı bir er, atını koştururken tozu dumana katar, etrafta bir tozdur kalkar. Sen, tozu Tanrı eri sanırsın.
    İblis de tozu gördü, “Bu toprağın fer’idir. Benim gibi ateş alınlı birisinden nasıl üstün olur?” dedi.
    Sen azizleri insan gördükçe bil ki bu görüş İblis’in mirasıdır
    Be inatçı, İblis’in oğlu olmasan o köpeğin mirası nasıl olur da sana düşer?
    Ben köpek değilim, Tanrı aslanıyım. Tanrı aslanı suretten kurtulandır.

    3965. Dünya aslanı av ve rızk arar, Tanrı aslanı hürlük ve ölüm!
    Çünkü ölümde yüzlerce hayat görür de varlığını pervane gibi yakıp yandırır.
    Ölüm isteği, doğru kişilerin boyunlarına bir halkadır. Çünkü bu istek, yahudîlere imtihan oldu.
    Tanrı Kur’an’da “Yahudîler, doğrulara ölüm; fütuhat, sermaye ve ticarettir.
    Sermaye ve ticaret isteği var ya; ölümü istemek ondan daha iyidir.

    3970. Ey yahudiler; halk içinde namusunuzu korumak istiyorsanız bu dileği, bu ölüm temennisini dile getirin” dedi.
    Muhammed, bu bayrağı kaldırınca bir tek yahudi bile bu istekte bulunmaya cüret edemedi.
    Peygamber “Eğer bunu dillerine getirirlerse dünyada tek bir yahudi bile kalmaz” dedi.
    Bunun üzerine yahudiler ; “Ey din ışığı, bizi rüsvay etme! Diyerek mal ve haraç verdiler.
    Bu sözün sonu görünmez. Mademki gözün sevgiliyi gördü, ver elini bana!

    Emîr-ül Müminîn Ali Kerremallâhu Vechehu’nun, arkadaşına “Sen benim yüzüme tükürünce nefsim kabardı, savaşımda ihlâs kalmadı. Seni öldürmeme mâni buydu” demesi

    3975. Emirül Müminin, o gence dedi ki: “Ey yiğit! Savaşırken.
    Sen benim yüzüme tükürünce nefsim kabardı, hiddet ettim, huyum harap berbat bir hale geldi.
    Öyle bir hale geldim ki o anda savaşımın yarısı Tanrı içindi, yarısı nefsim için. Tanrı işinde ortaklık yaraşmaz.
    Sen Tanrı nakışısın: Seni, o, kudret eliyle yarattı, bezedi. Onunsun, benim değil.
    Tanrı’nın nakışını yine Tanrı eliyle kır; sevgilinin camına sevgilinin taşını at!”

    3980. Kâfir bu sözü işitti, gönlünde öyle bir nur zuhur etti ki zünnarını kesti.
    “Ben, cefa tohumunu ekmiştim, seni başka türlü sanıyordum.
    Halbuki sen Tanrı huylu bir teraziymişsin, hattâ her terazinin oku senmişsin!
    Meğer sen benim soyum sopummuşsun; meğer çırağımın, dinimin aydınlığı senmişsin!
    Ben o görür göz arayan çırağın kulu, kölesiyim ki senin çırağın da ondan nurlanmış, aydınlanmıştır...

    3985. Ben, o nur denizinin kulu, kurbanıyım ki böyle bir inci izhar eder.
    Bana kelime-i şahadeti söyle, bende söyleyeyim ki seni zamanın en yücesi gördüm” dedi.
    Onlar beraber akrabasından, kavminden elli kişiye yakın kimse de
    âşıkçasına dine yüz tuttular, müslüman oldular.
    Ali, ilim kılıcıyla bu kadar boğazı, bu kadar halkı kılıçtan kurtardı.
    Hilim kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hattâ yüzlerce ordudan daha galip, daha üstündür.

    3990. Yazıklar olsun ki iki lokmacık yendi de bu yüzden fikir çoşkunluğu dondu, yatıştı.
    Bir buğday tanesi, Âdem Peygamberin güneşinin tutulmasına... arzın, güneş ile ay arasına girmesi , dolunayın kararmasına sebep oldu.
    İşte sana gönlün letafeti! Bir avuç balçıktan (bir iki lokma ekmekten) ay darmadağın bir hale gelmekte!
    Ekmek mânevi olursa yenmesinde fayda var. Fakat bildiğimiz ekmeğin faydası yok, kalbi daraltıyor.
    Mânevi ekmek, yeşil diken gibi... deve yiyince yüz türlü fayda, yüzlerce lezzet bulmakta.

    3995. Fakat yeşilliği gitti de kurudu mu, onu çölde deve yiyince;
    Damağını avurdunu yırtar, paralar. Yazıklar olsun; öyle yetişmiş gül kılıç kesildi.
    Ekmek de mânevi oldukça o yeşil dikendi. Fakat şimdi zâhiri ekmek olduğundan kupkuru bir hale geldi, sertleşti.
    Ey nazlı nazenin varlık (ey Husâmeddin), bundan önce onu yemeğe alışmıştın.
    O alışkanlıkla bu kuru ekmeği de alıp yemek istiyorsun ama gayri mâna, yerle karıştı;

    4000. Toprakla karışık, kaskatı, dili damağı yırtar bir hale geldi. Ey deve, şimdi otu yeme, ondan çekin!
    Söz, toprakla pek karışık bir hale geliyor, su bulandı... Kuyunun ağzını kapa.
    Ki Tanrı onu yine sâf, yine hoş bir hale getirsin. Onu bulandıran, durultur da.
    Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil. Sabret, doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.





  4. #24
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart 2. Cilt

    2. CİLT
    1-700

    Bu ikinci cildin gecikmesinde bazı hikmetler vardır.İşin faydalarına dair Allah hikmetleri,kula tamamiyle malûm olsa kul,o işi yapamaz,âciz kalır.Allahnın sonsuz hikmetleri;idrakini yıkar, harabeder. Kul o işe koyulmaz. UluAllah ,o sonsuz hikmetlerden pek az bir miktarını, kula yular yapar,onu o işe çeker. O işin faydasından hiç haber vermese kul hiç harekete gelmez. Çünkü hareket,insanların faydası içindir ve biz o yüzden işe koyuluruz.O işin hikmetini tamamiyle bildirse kul yine harekete gelemez.Nitekim devenin yuları olmasa yürümez.Fakat yular ağır ve büyük olsa yine gidemez,çöküverir.”Hiçbir şey yoktur ki hazineleri bizde olmasın.Fakat onu ancak mâlum bir miktarda indiririz.”Toprak susuz ker*** olmaz.Fakat “Allah gökyüzünü yüceltti,ölçülü yaptı.”Her şeyi de ölçülü verir;sayısız,ölçüsüz değil.Ancak halk ve beşeriyet âleminden geçen kişiler,”Allah,dilediğini sayısız bir surette rızıklandırır” hükmüne mahzar olanlar ve tatmayan bilmez sırrına erenler,bundan müstesnadır.
    Birisi “Âşıklık nedir? Diye sordu.
    Dedim ki:Benim gibi olursan bilirsin.
    Aşk,sayıya sığmaz,ölçüye gelmez sevgidir.
    Bundan dolayı, hakikatte Halk sıfatıdır, kula nispet edilmesi mecazidir demişlerdir. ”Allah onları sever” sözü nerede kaldı?
    Allah Peygamberine daimî ve çok salâtü selâm olsun.

    MESNEVİ II

    Bu Mesnevi bir müddet gecikti. Kanın süt olması için bir zaman lâzımdır.
    Bahtın yeni bir çocuk doğurmadıkça kan, tatlı süt haline gelmez. Bunu güzelce duy.
    Hak Ziyası Hüsamettin, göğün yücesinden tekrar dizgin çevirince yine Mesnevi’ye başlandı.
    Hakikatler miracına gitmişti, o yüzden onun baharı olmadığı cihetle koncalar açılmamıştı.

    5. Denizden tekrar kıyıya dönünce Mesnevi şiirinin çengi de düzeldi, çalınmaya başlandı.
    Ruhların cilâsı olan Mesnevi’ye, yeniden recebin on beşinci günü başlandı.
    Bu alışverişe başlayış tarihi, (Hicri) 662 tarihiydi.
    Bir bülbül buradan uçup gitti, dönüp yine geri geldi. Bu manaları anlamak için doğanlaştı.
    Bu doğanın konağı, padişahın kolu olsun; bu kapı, halka ebediyen açık kalsın.

    10. Bu kapının afeti, heva ve şehvettir. Yoksa burada daima şerbetler içilir durur.
    Bu ağzı kapa da o âlemi gör. O âleme gözbağı, boğaz ve ağızdır.
    Ey ağız, sen esasen cehennemin bir alevisin! Ey cihan, sen zaten bir berzaha benzersin!
    Baki nur, aşağılık dünyanın ardındadır. Saf süt, kan nehirlerinin ardındadır.
    Oraya ihtiyarsız bir attın mı… sütün karışır, kan haline gelir.

    15. Âdem peygamber, nefis zevkine bir adım attı, cennetin baş köşesinden ayrılma zinciri, boğazına geçti.
    Melek, Şeytandan kaçar gibi ondan kaçmaya başladı. Bir lokma ekmek için ne kadar gözyaşı döktü.
    Gerçi cüret ettiği suç bir kıl kadardı. Fakat o kıl iki gözde bitmişti.
    Âdem,kadim nur’un gözüydü.Gözde kıl,büyük bir dağ kesilir.
    Eğer Âdem, o hususta meşverette bulunsaydı pişman olup özürler serdetmezdi.

    20. Çünkü bir akıl, başka bir akılla birleşti mi; kötü işe, kötü söze mani olur.
    Fakat nefis, başka bir nefisle dost olursa cüzi akıl muattal olur, bir işe yaramaz.
    Yalnızlıktan ümitsizliğe düşünce güneş gibi bir sevgilinin gölgesi altına gir.
    Yürü, tez bir Allah dostu ara. Böyle yaptın mı, Allah, senin dostun olur.
    Halvette oturup gözünü yuman da bunu yine dosttan öğrenmiştir.

    25. Ağyardan halvet etmek gerek, yardan değil. Kürk, kışın işe yarar, baharın değil.
    Akıl başka bir akılla birleşti mi nur artar, yol meydana çıkar.
    Fakat nefis, bir başka nefisle sevinir, gülerse karanlık çoğalır, yol gizlenir.
    Ey avcı, dost senin gözündür. Onu çerçöpten arı tut.
    Sakın dil süpürgesiyle ona toz kondurma. Göze tozu toprağı hediye götürme.

    30. Zira mümin, müminin aynası olunca yüzü buğulanmadan kurtulur.
    Mahzunluk zamanında dost, can aynasıdır. Aynanın yüzünü nefesle buğulandırma.
    Nefesinden buğulanıp yüzünü senden örtmemesi için her nefeste soluğunu tutman lâzım.
    Topraktan aşağı mısın ki ? Toprak bile sevgiliyi bulunca bir bahar yüzünden yüz binlerce çiçeğe kavuştu.
    O yaş ağaç, sevgiliyle buluşunca hoş bir hava yüzünden baştan ayağa açıldı, donandı.

    35. Fakat gözün aykırı bir dost görünce başını, yüzünü yorgana çekti.
    “ Kötü dostla ünsiyet, belâya bulaşmaktır. Mademki o geldi, bana uyumak düşer.
    Uyuyayım da Eshabı Kehf’ten olayım. O sıkıntıda o minnette mahpus kalmak, Dıkyanus’tan iyi” dedi.
    Eshabı kehf’in uyanıklığı,Dıkyanus’a kulluk etmekti. Fakat uykuları; şereflerini, haysiyetlerini korumuş oldu.
    Bilgiyle uyumak uyanıklıktır. Vay bilgisizle oturan uyanık kişiye !

    40. Kargalar, güz mevsimi otağlarını kurdular mı, bülbüller gizlenir ve susarlar.
    Çünkü gül bahçesi olmayınca, bülbül sükût eder. Güneşin kayboluşu, uyanıklığı öldürür.
    Ey güneş ! Sen yeraltını aydınlatmak üzere bu gül bahçesini terk ediyorsun.
    Fakat marifet güneşi, bir yerden bir yere gitmez, o güneş dolunmaz. Onun tanyeri akıl ve candan başka bir yer değildir.
    Hele işi gücü ; gündüz olsun gece olsun, âlemi aydınlatmak olan o cihanın kemal güneşi hiç kaybolmaz.

    45. İskender’sen gün doğusuna gel. Ondan sonra nereye gidersen nurlusun, kuvvetlisin!
    Ondan sonra nereye varsan orası doğu olur; doğrular senin batına âşık kesilir.
    Senin yarasa duygun batıya doğru koşmakta, inciler saçan duygun da doğuya doğru akmakta.
    Ey atlı ! Duygu yolu, eşeklerin yoludur.Ey eşeklere karışan, utan!
    Bu beş duygudan başka beş duygu daha vardır. O duygular kırmızı altın gibidir, bunlar bakır gibi.

    50. Tanıyışta, anlayışta mahareti olanlar, o pazarda nasıl olur da bakır duyguyu altın duygu gibi alırlar?
    Bedenlerin duygusu, zulmet gıdası yemekte, can duygusuysa bir güneşten çerezlenmekte.
    Ey duygularını derleyip toplayarak gayp âlemine götüren! Musa gibi elini koynundan çıkar.
    Ey sıfatları marifet güneşi olan! Bu âlem güneşi, bir sıfatla mukayyettir.
    Halbuki sen gâh güneş olursun, gâh deniz. Gâh Kafdağı kesilirsin, gâh Anka.

    55. Fakat hakikatte sen ne bu olursun, ne o. Ey vehimlerden uzak, ey ilerden ileri!
    Ruh; ilimle, akılla dosttur. Ruhun Arapça’yla, Türkçe’yle ne işi var?
    Ey nakşı, sureti olmayan! Bunca nakışlar, bunca suretlerle, sana hem müşebbih hayran olmuştur, hem muvahhit!
    Gâh müşebbihi muvahhit yapmakta, gâh suretler muvahhidin yolunu kesmekte.
    Gâh sarhoşlukla sana Ebül Hasen der, gâh ey yaşı küçük, ey bedeni taze ve yumuşak güzel diye hitabeder.

    60. Bazen de kendi suretini viran eder ve bunu, sevgiliyi tenzih etmek için yapar.
    Duygu gözünün mezhebi, İtizaldir. Akıl gözüyse vuslata kavuşmuştur, Sünnî’dir.
    İtizale uyan, duyguya kapılmıştır. Fakat sapıklıktan kendini Sünnî gösterir.
    Duyguda kalan kişi, Mutezilî’dir. Sünnî’yim dese de cahillikten der.
    Duygudan çıkan kişi Sünnî’dir. Gören göz, izi hoş akıl gözüdür.

    65. Hayvan duygusu padişahı görseydi öküzle eşek de Allahyı görürdü.
    Sende hayvan duygusundan başka, heva ve hevesten dışarı bir duygu olmasaydı.
    Âdem oğulları; nasıl olurda mükerrem, nasıl olur da hayvanla müşterek duygu ile sırra mahrem olurlardı?
    Sen suretten kurtulmadıkça Allahya surete sığmaz, yahut sığar demen, aslı olmayan bir sözden ibarettir.
    Tasvire sığar, yahut sığmaz bahsi; tamamiyle iç olmuş, suretten kurtulmuş adamın harcıdır.

    70. Eğer körsen köre teklif yoktur. Değilsen yürü, var; sabır kurtuluşun anahtarıdır.
    Sabır ilâcı, gözlerin perdesini de yakar, göğüsleri gönülleri de yarıp açar.
    Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan, topraktan hariç suretler görürsün.
    Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da. Devlet yaygısını da, onu döşeyeni de.
    Sevgilimin hayali bana Halil gibidir. Sureti put ama manası putları kırmakta.

    75. Allah’ya şükür olsun ki o zahir olunca can, onun hayalinden, kendi hayalini gördü.
    Kapısının toprağı, gönlümü teshir etti. Senin toprağına karşı ululananın toprak başına.!
    Dedim ki; Eğer güzelsem bu güzelliği onun lûtfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten çirkinlikler bile bana güler!
    Çaresi şu: Kendime bakayım kendime çeki düzen vereyim. Bakalım, ona lâyık mıyım, değil miyim?
    O güzeldir, güzelliği sever. Taze bir delikanlı, kart bir ihtiyarı nasıl seçer?

    80. Temizler, kimlerindir? Temizlerin. Şu meydandadır: Güzel, güzeli sever, güzeli ister.
    Şunu bil ki güzel, güzeli cezbeder. “ Temizler,temizler içindir” âyetini oku!
    Âlem de her şey, bir şey cezbeder. Sıcak sıcağı çeker , soğuk soğuğu.
    Aslı olmayan, aslı olmayanları çekmektedir, bakilerde bakilerden sarhoş olmakta.
    Cehennem ehli olanlar, cehennem ehli olanları cezbeder. Nura mensup olanlar, ancak nura mensup olanları ister.
    Gözünü yumdun mu canın kopuyormuş gibi bir eleme, bir ıstıraba düşersin. Gözün, gündüzün nurundan ayrılmaya sabrı yoktur.

    85. Gözünü yumdun mu tasalanır, gama, gussaya düşersin. Gözün nuru, gündüzün nurundan ayrılamaz.
    Senin tasan, gam ve gussan; hemencecik gündüzün nuruna kavuşmak isteyen göz nurunun cazibesinden ileri gelir.
    Gözün açıkken de tasalanırsan bil ki gönül gözünü yummuşsundur,onu aç!
    Bil ki sıkıntı gönlünün iki gözü de kapalı olduğundandır. Gönül gözü kıyasa sığmaz bir ziya arayıp durmaktadır.
    O iki ebedî nurun firkati, seni tasalandırmaktadır. Onu koru!

    90. O madem ki beni çağırmakta, ben de kendime bakayım. Onun cazibesine lâyık mıyım, yoksa çirkin miyim?
    Bir güzel, peşine bir çirkini takarsa onunla alay ediyor demektir.
    Acaba yüzümü nasıl göreyim? Ne renkteyim ki, gündüz gibi miyim, gece gibi mi?
    Diye can suretimi hayli zamandır arayıp duruyordum. Fakat suretim kimseden görünmüyordu.
    Nihayet dedim ki, ayna neden icadedilmiş, ne güne yarar? Herkes nedir, kimdir, kendisini bilsin diye değil mi?

    95. Demirden yapılma ayna suretler içindir. Can yüzünün aynasıysa çok pahalı, çok değerlidir.
    Can aynası ancak sevgilinin yüzüdür. O sevgilinin yüzü ki, o diyardan.
    Dedim ki: Ey gönül sen küllî bir ayna ara. Denize git, ırmaktan iş bitmez!
    Kul, bu istek yüzünden civarına geldi. Meryem’i hurma fidanına derdi çekti.
    Gönlüm, gözünü görünce o görmemiş göz yok oldu; gönlüm gözün ta kendisi kesildi.

    100. Seni ebedî olarak küllî bir ayna gördüm. Gözünden kendi suretimi müşahede ettim.
    Nihayet ben, beni buldum, iki gözünde aydın bir yol gördüm, dedim
    Vehmin; kendine gel, o senin hayalindir. Kendini hayalinden ayırdet dedi.
    Suretim gözünden seslendi: Birlikte ben senim, sen de bensin.
    Hayal bu zevali olmayan aydın gözdeki hakikatlerden nasıl yol bulur da girer?

    105. Suretini, benden başkasının gözlerinden görürsen onu hayal bil, onu reddet!
    Çünkü benden başkası, gözüne yokluk sürmesi çekmekt, e hakikatte yok olan şeylerle gözünü sürmelemekte… Şarabı, Şeytanının tasvirinden tatmaktadır.
    Onun gözü hayal ve yokluk evidir. Hulâsa o, yokları var görür.
    Benim gözüme ululuk sahibi Allah’nın sürmesiyle sürmelenmiştir. Varlık evidir, hayal evi değil.
    Gözünde bir tek kıl olsa hayalinde gevher, yeşim taşı gibi görünür.

    110. Hayalinden tamamıyla geçersen o vakit yeşim taşını,gevherden ayırt edebilirsin.
    Ey gevher tanıyan kişi, bir hikâye dinle de meydanda ve apaçık olan şeyi kıyastan fark et.

    Allah razı olsun,Ömer zamanında birisinin, hayalini hilâl sanması.

    Ömer zamanında oruç ayı geldi. Birkaç kişi bir dağın tepesine koştu.
    Oruç ayının hilâlini görüp kutlulanmak,onu hayra yormak istiyorlardı. Birisi “ Ey Ömer, işte hilâl” dedi.
    Ömer gökyüzüne baktıysa da ayı göremedi. “ Bu ay senin hayalinden meydana geldi.

    115. Yoksa ben, gökleri senden daha iyi görürüm.Tertemiz hilâli nasıl olur da görmem?
    Elini ısla da kaşını sıvazla. Ondan sonra hilâle bak!” dedi.
    Adam elini ıslayıp kaşını sıvazlayınca ayı göremedi. “ Padişahım, ay yok görünmez oldu” dedi.
    Ömer dedi ki: “Evet, kaşının kılı seni şüphelendirdi; yaydan sana bir ok attı”.
    Onun yolunu bir eğri kıl kesti, o yüzden ayı gördüm diye davaya kalkıştı.

    120. Bir eğri kıl gökyüzüne perde olursa bütün vücudun eğri olunca halin ne olur?
    Her cüz’ünü doğrulara uyup doğrult. Ey doğru yola giden,o eşikten baş çekme!
    Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi terazinin değerini azaltan da yine terazidir.
    Doğru olmayanlarla tartılan eksikliğe düşer, aklı şaşar kalır.
    Yürü, kâfirlere karşı şiddetli ol; ağyarın dostluğuna toprak saç!

    125. Ağyarın başına kılıç kesil; kendine gel; tilkilik etme, aslan ol.
    Ki dostlar gayretleri yüzünden senden kesilmesinler! Çünkü o dikenler, bu güle düşmandır.
    Ateşe üzerlik tohumu serper gibi kurtların başına ateş serp; çünkü o kurtlar, Yusuf’un düşmanlarıdır.
    Kendine gel, Şeytan sana “ babasının canı” der bu suretle o lain seni aldatır.
    Bu kara yüzlü, babana da bu şeytanlığı yaptı. Âdem’i de mat etti.

    130. Bu kuzgun, satranç başın da çeviktir. Yarı uykulu gözle kuzgunu doğan görme!
    Çünkü o kadar çok oyunlar bilir ki boğazında bir çöp gibi kalakalır.!
    Onun çöpü boğazlarda durur. O çöp nedir? Mevki ve mal sevdası.
    Ey kararsız kişi, mal çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa Abıhayatı içirmez.
    Malını, düzenbaz bir düşman çalacak olsa bir yol keseni, başka bir yol kesen dolandırmış demektir.
    Bir yılancının başka bir yılancıdan yılan çalması

    135. Bir hırsızcağız, bir yılan oynatıcısının yılanını çaldı. Aptallığından onu ganimet saymaktaydı.
    Yılancı, yılanın zehirlemesinden kurtuldu. Yılan da hırsızını ağlatıp inleterek öldürdü.
    Yılancı, o ölü adamı görüp tanıdı, “Onu benim yılanım öldürdü,canından etti.
    Hırsızı bulayım da yılanımı ondan alayım diye dua edip duruyordum,gönlüm yılanımı bulmayı istiyordu.
    Allahya şükürolsun ki o dua kabul edilmedi. Ben duamın kabul edilmeyişini ziyan sandım ama bana faydaymış” dedi.

    140. Nice dualar vardır ki ziyanın, helâk olmanın ta kendisidir. Pak Allah, onları kereminden kabul etmez.

    İsa Aleyhisselâm’ın yoldaşının İsa’dan kemikleri diriltmesini istemesi

    İsa ile bir ahmak yoldaş oldu.Gözüne yol üstünde ölü kemikleri erişince,
    Yoldaş,ölüleri diriltmek için okuduğun o yüce adı,
    Bana da mutlaka öğret de bir ,y,l,kte bulunayım,o adı okuyup kemiklere can vereyim” dedi.
    İsa dedi ki:”Sus! Bu senin işin değil.Senin nefeslerinin,senin sözünün harcı değil!

    145. Nefesin yağmurlardan daha arı,duru olması, o nefes sahiplerinin melkelerden daha idrakli bulunması lâzımdır.
    Âdem,ömürlerce yandı,yakıldı da arındı;felekler hazinesine emin oldu.
    Sen de sağ eline bir sopa aldın ama senin elin nerede,Musa’nın eli nerede,”
    O ahmak,”Benim sırlara kabiliyetim yoksa o adı bu kemiklere sen oku!” dedi.
    İsa dedi ki: “Yarabbi,bunlar ne sırlardır?Bu ahmağın bu mücadeleye girişmesi nedendir?

    150. Bu hasta, nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor? Bu murdar herif neye kendi canının derdine düşmüyor?
    Kendi ölüsünü bıraktı da yabancı ölüyü diriltmeye kalkıştı!”
    Allah,”Gerilemede gerilemeyi arar.Diken eken ancak yeşermiş taze diken elde edebilir.
    Dünyada diken eken kişi,sakın ektiğin dikeni gül bahçesinde arama!
    O, eline gül bile alsa diken olur.Bir dost varsa dost,yılan kesilir.

    155. O şaki kötülüklerden çekinen kişinin kimyası hilâfına zehir ve yılan kimyasıdır(her şeyi zehirler,her şey ona karşı yılan haline gelir).
    Sofinin hizmetçiye hayvanı tımar ettirmesini söylemesi,hizmetçinin de “Lâhavle” demesi

    Bir sofi seyahate çıktı, döne dolaşa bir gece bir tekkeye konuk oldu.
    Bir hayvanı, vardı ahıra bağladı. Kendisi dostlarla, sofanın baş köşesine geçip oturdu.
    Arkadaşlarıyla murakabeye daldı. Murakabede sevgilinin huzuru, adamın önünde bir defter haline gelir (Allahnın manevi huzuruna varılır, bütün hakikatler o huzurda okunur)
    Sofinin defteri, harflerin yazılmasından meydana gelen karalama değildir. Ancak kar gibi bembeyaz ve temiz gönüldür.

    160. Alimin azığı ve sermayesi, kalemden meydana gelen eserlerdir. Sofinin azığı ve sermayesi nedir? Ayak izleri!
    Sofi; av peşine düşen, ceylanın ayak izlerini görüp onları izleyen avcıya benzer.
    Bir müddet ceylanın ayak izleri işe yarar. Ondan sonra ise esasen ahudaki misk kokusu, yolu gösterir.
    Bu izlere, bu izlemeye şükreder de yol alırsa nihayet o adım atma o yol alma yüzünden muradına ulaşır.
    Misk kokusunu duyup bir konak yol almak, iz izleyerek yüz konaklık yol almadan, yüz konaklık yolu dönüp dolaşmadan daha iyidir.

    165. Ay ışıkların doğusu olan gönül yok mu? O gönül, ariflere “kapıları açılmıştır” sırrıdır.
    Sana duvardır ama onlara kapı. Sana taştır ama azizlere inci!
    Senin aynada açıkça gördüğünü pir, hem de daha önce bir ker*** parçasında görür.
    Pir olanlar o kişilerdir ki bu alem yokken onların canları, kerem denizinde vardı.
    Bu tene düşmeden önce nice ömürler geçirdiler,ekmeden önce meyveler devşirdiler!

    170. Nakıştan, suretten evvel canlandılar,deniz yarılmadan inciler deldiler!
    Allah’nın mahlukatı yaratmak hususunda meleklerle müşaveresi
    Allah, âlemi ve Âdemi yaratma hususunda meleklerle müşavere ederken onların canları, boğazlarına kadar kudret denizine dalmış bulunuyordu.
    Melekler,buna mani olmak istedikleri zaman, gizlice meleklere ıslık çalıyorlar,onlarla alay ediyorlardı.
    Bu nefsi Küll’ün ayağı bağlanmadan onlar her yaratılacak şeyin suretini biliyorlardı.
    Feleklerden önce Zuhal yıldızını, tanelerden önce Ekmeği görmüşler;

    175. Akılsız, gönülsüz fikirlerle dolmuşlar; askersiz, savaşsız galip gelmişlerdi.
    O apaçık anlayış,onlara nispetle düşünüştür. Yoksa haddi zatında, bu sırdan uzakta kalanlara göre görüşün ta kendisidir.
    Düşünüş; geçmişe, geleceğe dairdir. Bu ikisinden de kurtulunca müşkül hal olur
    “Ruh üzümden şarabı,yoktan varı görür”
    Onlar da keyfiyete düşecek olan her şeyi keyfiyetsiz görmüşler,madenden önce sağlamla kalpı fark etmişlerdir.

    180. Üzüm yaratılmadan önce şaraplar içmişler, muhabbet sarhoşu olmuşlardır.
    Onlar, sıcak temmuz ayında kışı, güneşin ziyasında gölgeyi görür.
    Üzümün gönlünde şarabı,tamam yoklukta bütün varlığı müşahede ederler.
    Gök, onların işret meclislerinde ancak bir yudumcuk içer.Güneş, ancak onların cömertliğiyle bu sırmalı libası giyer.
    Onlardan iki dostu bir arada gördün mü bil ki onlar hem birdir, hem altı yüz bin!

    185. Onların sayıları dalgalar gibidir. Onlar rüzgâr,zahiren çoğaltır.
    Halkın can güneşi, halkın pencerelere benzeyen bedenlerinde taaddüt eder,çoğalır.
    Fakat güneşin kursuna bakarsan birdir.Bedenlerle mahcup olan kişi şüphededir.
    Çokluk, ruhu Hayvanidedir, Ruhu insani ise birdir.
    Hak, onlara madem ki nurundan saçtı, Hakk’ın nuru, artık ayrılmaz .

    190. Yoldaş, bir müddet usanmayı bırak da o güzelin tek benini sana anlatayım.
    Onun güzelliği anlatılmaz, iki âlem de nedir? Onun yüzündeki benim aksi!
    Onun güzel benini anlatmaya başladım mı söz, tenimi yarmak, parçalamak istiyor.
    Ben bu harmanda bir karınca gibi memnun geçinip gidiyorum,hatta kendi cirmimden, kendi haddimden fazla yük çekmekteyim.
    Dinleyen,hikâyenin zahirini istediğindeniçyüzünün söylenmemesi,kapalı kalması
    O aydınlığın bile haset ettiği güzel, beni bırakır mı ki söylenmesi lâzım ve farz olan sırları söyleyeyim.

    195. Deniz köpüklenir, köpükle örtülür, köpüğü ileri sürer. Sonra da köpüğünü çeker, açılır, kendisini gösterir.
    Şimdi dinle, hikâyenin içyüzünü anlatmama ne mani oldu? Dinleyenin gönlü başka bir yere gitti.
    Hatırına o konuk olan sofinin hali geldi. Boğazına kadar o sevdaya daldı.
    Onun için bu sözü bırakıp ona başlamak hali anlatmak için o hikâyeyi söylemek icap ediyor.
    Fakat ey aziz, sofiyi,suret sofisi sanma! Ne vakte kadar çocuklar gibi cevize,üzüme düşüp kalacaksın?

    200. Oğul, bizim cismimiz cevizle üzümdür. Ersen bu ikisinden de geç!
    Eğer sen geçmezsen Allah’nın lütfu, Allah’nın keremi seni dokuz kat gökten geçirir.
    Şimdi hikâyenin zahirini dinle, fakat taneyi samandan ayır ha!
    Hizmetçinin,hayvana bakmayı kabul etmesi, sonra da vaadini yapmaması

    O zevk ve huzur dileyen sofilerin zikir ve mürakabeleri, vecit ve şevkle sona erince.
    Konuğa yemek getirdiler. Konuk, o zaman hayvanı hatırladı,

    205. Hizmetçiye”Ahıra git, hayvana saman ve arpa ver ”dedi.
    Hizmetçi dedi ki :“ Lâhavle... Bu ne fazla söz! Eskiden beri bu işler benim işim.”
    Sofi “Önce arpayı ısla. Çünkü eşek karttır,dişleri sağlam değil” dedi.
    Hizmetçi “ Lâhavle. Ey ulu, bunu niye söylüyorsun? Bu hizmet usulünü, hep benden öğrenirler” dedi.
    Sofi “Önce semerini indir,sırtına da ilâç koy” dedi.

    210. Hizmetçi “Lâhavle ey hakîm, benim senin gibi yüz binlerce konuğum geldi;
    Hepsi de yanımızdan razı olup gittiler.”Konuk bizim canımızdır,bizdendir” dedi.
    Sofi “Suyunu ver ama ılık olsun” deyince hizmetçi “ Lâhavle. Artık beni utandırıyorsun” dedi.
    Sofi “Arpaya az saman karıştır” dedi. Hizmetçi “ Lâhavle. Bu sözü kısa kes artık” dedi.
    Sofi “Yerini süpür, taş toprak kalmasın. Islaksa biraz kuru toprak serp” dedi.

    215. Hizmetçi “Lâhavle, a babam, lâhavle de! Bir işe yolladığın ehil kişiye az söyle!” dedi.!
    Sofi “Eşeğin sırtını tımar et” dedi. Hizmetçi “ Lâhavle. Baba, artık utan.!” dedi.
    Bunu deyip eteğini sıkıca beline doladı. “işte gittim,önce arpa,saman getireyim”dedi.
    Gitti ama ahır aklına bile gelmedi. Yalnız sofiyi aldattı.
    Birkaç hazelenin yanına gitti, Sofinin sözlerine gülmeye, onunla alay etmeye koyuldu.

    220. Sofi uzun zaman yolculukta bulunduğundan gözlerini yumup daldı,rüya görmeye başladı:
    Eşeği bir kurda sataşmıştı. Kurt, sırtından, oyluğundan onu paralıyordu.
    Uyanıp “Lâhavle. Bu ne biçim saçma rüya, Acaba o şefkatli hizmetçi nerede ki?” dedi.
    Yine daldı. Bu sefer eşeğini yolda giderken gâh, bir kuyuya, gâh bir çukura düşüyor gördü.
    Türlü , türlü kötü rüyalar görüyordu. Rüyasında bazen Fatiha suresini, bazan Karia suresini okuyordu.

    225. “ Çare ne ? Dostlar kalkıp gittiler. Bütün kapıları da kapadılar” dedi.
    Yine “O Hizmetçiceğiz, bizimle tuz ekmek yemedi mi ki ?
    Ben ona lütuftan başka ne yaptım, yumuşak sözlerden başka ne söyledim? Aksine o bana neden kinlendi ki?
    Her düşmanlığa bir sebep olur. Yoksa aynı cinsten oluş insanı vefakâr eder” diyordu.
    Sonra tekrar “ Lütuf ve ihsan sahibi Âdem, iblis’e bir cefada bulundu mu ki?

    230. İnsan; yılana, akrebe ne yaptı ki onlar,daima insanı sokmak öldürmek isterler.
    Kurdun huyu yırtıcılıktır. Bu haset de nihayet yaradılışta vardır demekte”,
    Sonra yine “ Böyle kötü zanna düşmek hatadır.. Neye kardeşim hakkında böyle bir zanda bulunuyorum?” diye söylenmekteydi.
    Yine dönüp diyordu ki: “ Bu kötü zanna düşmek de bir tedbire sarılmaktır. Şüpheye düşmeyen muvaffak olur mu?”
    Sofi vesvese içindeydi. Eşeğe gelince öyle bir haldeydi ki düşmanların cezası da, dilerim böyle olsun!

    235. Zavallı eşek; taş toprak içinde,semeri tersine dönmüş, kuskunu kopmuştur.
    Yol yürümekten ölmüş, bütün gece yemsiz.. gâh can çekişmekte,gâh ölüm haline gelmekteydi.
    Bütün gece “Yarabbi,arpadan vazgeçtim, bir avuçcağızdan da az saman olsa” diye sayıklıyordu.
    Hâl diliyle “Ey şeyhler,bir merhamet edin,bu ham ve edepsiz hizmetçinin elinden yandım” diyordu.
    O eşeğin çektiği eziyeti duyduğu azabı ancak karada uçan kuş,sele kapılırsa çeker duyar!

    240. Nihayet biçare eşek, açlık illetinden o gece seher çağına kadar yan üstü yattı.
    Gündüz olunca, hizmetçi gelip hemen semerini düzeltti,sırtına vurdu.
    Eşekçiler gibi birkaç sopa indirdi. O köpek hizmetçiden ne umulursa eşeğe onu yaptı.
    Eşek dayağın,şiddetinden sıçradı,kalktı. Dili yok ki halini söylesin!
    Kervan halkının Sofinin eşeğini hasta sanmaları
    Sofi, merkebe binip yola düzülünce merkep,her an yüzüstü düşmeye başladı.

    245. Halk,merkep düştükçe onu kaldırmaya koyuldu. Herkes onu hasta sanıyordu.
    Birisi kulağını burmakta,öbürü yara var mı diye damağını yoklamakta,
    Diğeri nalında taş aramakta, bir diğeri de gözünü puslu görmekteydi.
    Sofiye “ Ey Şeyh, bu ne hal? Dün,şükür olsun,bu eşek kuvvetlidir demiyor muydun?” dediler.
    Sofi (Geceleyin “Lâhavle” yiyen eşek, ancak böyle gider.

    250. Merkebin azığı geceleyin “Lâhavle” olur,Geceleyin tespih çeker durursa gündüzün de secde eder) dedi.
    İnsanların çoğu insan yiyicidir. Onların selam vermelerine pek emin olma!
    Hepsinin de gönlü Şeytan evidir. İnsan şeytanının lâfına pek kulak asma!
    Şeytan’ın ağzından çıkan “Lâhavle”ye kanan kişi, savaşta o eşek gibi tepesi üstüne düşer.
    Dünyada Şeytan’ın şeytanlığına uyan; dost yüzlü düşmanın hürmetine, hilesine kanarsa,

    255. O eşek gibi arıklıktan ve sersemlikten İslâm yolunda, Sırat köprüsünün üstünde tepe taklak gelir.
    Kötü dostun işvelerine kulak verme; yeryüzünde tuzak gör,emniyetle yürüme.
    Yüz binlerce “ Lâhavle” okuyan Şeytan’a bak; ey Âdem, iblisi gör,bak nasıl yılanda gizlenmiş!
    Dostun postunu yüzmek için kasap gibi sana “Ey can, ey sevgili” diye hitap eder.
    Bu suretle postunu yüzmek ister. Düşmanların afyonunu tadan kişinin vay haline!

    260. Ağlatıp inleterek kanını dökmek için kasap gibi ayağın baş kor,sana hitaplarda bulunur.
    Aslanlar gibi avını kendin avla. Yabancının yaltaklanmasını daterket,akrabanın yaltaklanmasını da!
    Aşağılık kişilerin hürmetini, hatır saymasını, o hizmetçinin hürmeti ve hatır sayması gibi bil. Kimsesizlik, adam olmayan kişilerin işvesinden iyidir.
    İnsanların arazisine ev kurma, kendi işini, gör yabancı kişinin işini değil!
    Yabancı kişi kimdir? Senin toprak bedenin. Senin gama, eleme düşmen de onun yüzündendir.
    265. Tene yağlı, ballı şeyleri verdikçe cevherini,hakikatini semirmiş göremezsin.

    Teni miskler içine yerleştirsen yine ölüm gününde pis kokusu meydana çıkar.
    Miski tene sürme, gönüle sür. Misk nedir? Ululuk sahibi Allah’nın adı.
    O münafık, miski tene sürer de ruhu, külhanın ta dibine sokar.
    Dilin de Allah adı, canındaysa imansız düşüncesi yüzünden pis kokular!

    270. Onun zikretmesi külhanda biten yeşilliğe, aptes bozulan yerde yetişen gül ve süsene benzer.
    O yeşillik orada ariyettir. O gülün yeri oturulan işret edilen yerdir.
    Temiz şeyler temizlere aittir; pisler de pis şeylere... kendine gel!
    Kin yüzünden yol azıtanlara kin tutma. Çünkü onların kabirlerini de kin tutanların yanına kazarlar.
    Kinin aslı cehennemdir. Senin kinin o küll’ün cüz’üdür, dinin de düşmanı.

    275. Mademki sen cehennemin cüz’üsün; aklını başına al cüzü, küllünün yanında karar eder.
    Ey adı sanı duyulmuş kişi! Cennetin cüzüysen zevkin de cennet gibi ebedidir.
    Acı, mutlaka acılara katılır. Bâtıl söz nasıl olur da Hakk’a ulaşır?
    Kardeş, sen ancak o düşünceden, o ruhtan ibaretsin. Mütebaki varlığın bakımındansa kemik ve deriden başka bir şey değilsin.
    Düşüncen, manevi varlığın gülse, gül bahçesisin; dikense külhana lâyıksın.
    Gül suyu isen seni başa sürer, koyuna serperler; sidik gibiysen dışarı atarlar.

    280. Koku satanların tablalarına bak.Her cinsi, kendi cinsinin yanına korlar.
    Cinsleri, kendi cinsleriyle karıştırır, bu uygunluktan bir güzellik, bir süs meydana getirirler.
    Fakat mercimek,şeker arasına karışırsa onları birer, birer ayırırlar.
    Tablalar kırıldı,canlar döküldü de iyiyi, kötüyü birbirine karıştırdılar.
    Allah, bu taneleri ayırıp tabağa koysunlar diye kitaplar verdi, peygamberler gönderdi.

    285. Peygamberler,gelmeden önce hepsi bir görünmekteydi. Mümin, kâfir, Müslüman, çıfıt… Zahiren hepsi birdi.
    Alemde kalp akçayla sağlam akça bir yürümekteydi. Çünkü ortalık tamamiyle geceydi, biz de gece yolcularına benziyorduk.
    Peygamberlerin güneşi doğunca “Ey karışık, uzaklaş! Ey saf, beri gel” dedi.
    Rengi göz ayırt edebilir; lâl’i, taşı göz bilebilir.
    İnciyi, süprüntüyü göz anlar. Onun için çerçöp göze batar.

    290. Bu kalpazanlar, gündüze düşmandır.Fakat madendeki altınlar gündüze âşıktır.
    Çünkü gündüz,kuyumcu ve sarraf,altını fark etsin diye altına aynadır.
    Kırmızı yüzle sarı yüzü gündüz gösterdiğinden Allah, kıyamete Gün lâkabını taktı.
    Hakikatte gündüz, velilerin sırrıdır. Gündüz, onların aylarına nispetle gölgelere benzer.
    Gündüzü,Allah erinin sırrının aksi bilin; gözü örten akşamı da onun ayıp örtücülüğünün aksi.

    295. Allah onun için “Vedduha” buyurdu. “Vedduha”, Mustafa’nın gönlünün nurudur.
    Allah, kuşluk zamanını sevdi derler ya. Bu söz de, kuşluk çağı, onun aksi olduğundandır.
    Yoksa fâni olan şeye yemin etmek hatadır. Böyle olduğu halde fâni şeyin Allah’nın sözüne girmesi lâyık olur mu?
    Halil “ Ben fâni olanları sevmem” dedi Halil böyle derse Ulu Allah nasıl olur da fâni şeyi diler, sever?
    “Velleyl” den maksat yine Mustafa’nın ayıp örtücülüğü, toprağa mensup olan cismidir.

    300. Bu kuşluk çağının güneşi o, gökten doğdu da gece gibi olan tene “Seni Rabb’in terk etmedi” dedi.
    Belanın ta kendisinden vuslat meydana geldi; “ Sana darılmadı da” sözü de o tatlılıktan zuhur etti.
    Esasen her söz bir halete alâmettir. Hâl ele benzer, söz de alete.
    Kuyumcunun aleti, kunduracının elinde kuma ekilmiş tohuma döner.
    Çiftçinin yanında kunduracının aleti, köpeğin, önünde saman, eşeğin önünde kemik gibidir.

    305. “Enel Hakk” sözü, Mansur’un ağzında nurdu. “Enallah” sözü, Firavunun ağzında yalan!
    Sopa, Musa’nın elinde doğruluğuna şahit oldu, sihirbazın elindeyse bir şeye yaramadı.
    İsa, bu yüzden yoldaşına Tek Allah’nın o yüce adını belletmedi.
    Çünkü bilmez de alete noksan bulur. Taşı, toprağa vur. Hiç ateş çıkar mı?
    Elle alet taşla demire benzer. Çift olması gerek ki ateş çıksın.

    310. Çifti olmayan, aleti bulunmayan Tek Allahdır. Sayıda şüphe olabilir, Fakat Allahda şüphe yoktur.
    İki diyenler,üç diyenler daha fazla diyenler, bir olduğunda mutlaka ittifak ederler.
    Şaşılık gidince hepsi birleşir; iki, üç diyenler de bir derler.
    Onun meydanında bir topsan, ona bir diyorsan durma, çevgânının etrafında dön dolaş!
    Top padişahın elinin darbesiyle oynarsa, kemale ermiş olur.

    315. Ey şaşı; bunları can kulağıyla dinle, gözüne kulak yoluyla ilâç ver!
    Temiz söz, hakikatten uzak olan gönüllerde karar etmez, nurun aslına dek gider.
    Çarpık ayakkabı, nasıl çarpık ayağa uyarsa Şeytanın afsun ve efsanesi de doğru olmayan gönüllere uyar.
    Hikmeti istediğin kadar tekrarla... ona ehil değilsen hikmet, senden ne kadar uzak!
    İster yaz, belle… İster bahset, söyle!

    320. O, Ey inatçı senden yüzünü çeker, gizlenir; bağlarını koparır, kaçar.
    Fakat sen okumasan da hakikat ilmi senin yanıp yakıldığını görürse elinde,alışmış kuş haline gelir.
    Tavus kuşu, nasıl köylü evinde olmazsa, hakikat ilmi de her aceminin malı olmaz.!

    Padişahın,doğanı ihtiyar kadının evinde bulunması

    Doğanın padişahtan kaçıp un eleyen kocakarının evine gitmesi, bilgisizliğindendir.
    O kadıncağız, çocuklarına tutmaç pişirmeye savaşırken o cinsi güzel, kendisi hoş doğanı görünce,

    325. Tutup ayacığını bağladı, kanadını kesip güdük bir hale getirdi, tırnağını kesti, yesin diye de önüne saman koydu.
    ”Ehil olmayanlar sana iyi bakamamışlar, kanadın haddini aşmış, tırnağın da uzamış.
    Na ehil kişiler seni hasta ederler. Ananın yanına gel ki sana iyi baksın!” dedi.
    Arkadaş, cahilin sevgisini de böyle bil. Cahil yolda daima çarpık, daima yampiri gider.
    Padişahın günü,doğanı aramakla geçti, nihayet o kocakarının çadırına yöneldi.

    330. Ansızın orada doğanı, toz duman içinde gördü. Ona bakıp ağlamaya başladı.
    Dedi ki: “Her ne kadar, bize dosdoğru vefakarlıkta bulunmadığın için bu hâl sana lâyıktı.
    Çünkü cehennem ehliyle cennet ehlinin müsavi olmadığından gaflet ederek cennetten kaçtın, cehennemde karar ettin.
    Halinden haberdar olan padişahtan sersemce bu kokuşuk kocakarının evine kaçağın layığı budur”
    Doğan kanadını padişahın eline sürmekte, hal diliyle “Ben günah ettim”;

    335. Ey kerem sahibi, sen iyilerden başkasını kabul etmezsen kötü nereye varsın da halini arz edip ağlasın?
    Padişah, her kötüyü iyi ettiğinden onun lütfü cana bu cüreti vermekte, bu cinayetleri yaptırmaktadır” demekteydi.
    Yürü, çirkin işlerde bulunma ki bizim iyiliklerimiz bile o güzel sevgilimizin huzurunda çirkin görünmektedir.
    Halbuki sen ettiğin hizmeti ona lâyık sandın da cürüm bayrağını onun için yücelttin.
    Sana onu anmaya, Onu çağırmaya izin verdiler de o yüzden günlüne gurur düştü.

    340. Kendini Allah ile konuşur gördün. Halbuki niceler vardır ki bu şüphe yüzünden ondan ayrı düşer.
    Gerçi padişah seninle beraber yerde oturur ama sen kendini tanı, haddini bil de daha iyi, daha edepli otur!
    Doğan dedi ki: “Padişahım, pişmanım, tövbe ettim, yeniden müslüman oldum.
    Sarhoş ederek aslanı bile tutacak derecede kuvvet ve cüret sahibi ettiğin kişi sarhoşluk yüzünden yolunu sapıtırsa özrünü kabul et.
    Tırnağımı kestilerse de sen beni kabul eder, benden yüz çevirmezsen ben, güneşin bile perçemini koparırım.

    345. Kanadım gittiyse de beni okşarsan, bana iltifat edersen felek bile benim oyunuma karşı mat olur.
    Bana kuvvet kemerini bağışlarsan dağı yerinden koparırım, bana kudret kalemini verirsen bayrakları yıkar, orduları kırarım.
    Nihayet benim cüssem, bir sivrisinekten de aşağı değil ya... Ben de Nemrut mülkünü kanadımla vurur, tarumar ederim.
    Tut ki zayıflıkta Ebabilim, tut ki düşmanlarımın her biri bir fildir.
    Bir fındık kadar, fakat yakıcı kurşun atarım; kurşunum, yüzlerce mancınık derecesinde tesir eder.
    Taşım nohut kadarsa da savaşta ne baş bırakır,ne miğfer!

    350. Musa, savaşa bir tek sopasıyla gitti ama o sopayla Firavun’u da, kılıçlarını da kırdı geçirdi.
    Her peygamber, o kapıyı yalnızca döğmüş, bütün dünyaya tek başına saldırmıştır.
    Nuh, ondan kılıç isteyince Tufan dalgası, Allah kudretiyle kılıç kesilmiştir.
    Ey Ahmet, yeryüzünün askeri kim oluyor ki? Aya bak,ayın bile alnını yar!
    Bu suretle yıldızların yomlu, yomsuz olduğuna inanan bihaberler, bu devrin senin devrin olduğunu,kamerin devri olmadığını anlasınlar.

    355. Bu devir, senin devrindir. Çünkü Kelîm olan Musa bile daima senin zamanını arzuladı.
    Musa, senin devrinin parlaklığını, o devirdeki tecelli sabahının zuhurunu gördü de;
    “ Yarabbi, o ne rahmet devri... o devir, rahmetten de ileri ... o devirde rüyet var.
    Musa’nı denizlere daldır da Ahmet’in devrinde izhar et’’ dedi.
    Allah dedi ki : “ Sana o devri onun için gösterdim, o halvetin yolunu onun için açtım”

    360. Ey Kelîm, sen o devirden uzaksın; ayağını çek, çünkü bu iklim uzundur.
    Ben kerem sahibiyim. Tamaha düşüp ağlasın diye mahluka ekmek gösteririm.
    Ana, çocuk uyansın da gıdasını istesin diye çocuğun burnunu ovar.
    Çünkü çocuğun, açlığından haberi olmaz, uyuyakalır. Fakat süt muhabbeti, ananın iki memesini de ağrıtmaya başlar.
    “Ben gizli rahmet olan bir hazineydim, hidayete erişmiş bir ümmet gönderdim.”

    365. Can ve gönülle dilediğim bütün keremleri sana Allah gösterdi de sen onlara tamah ettin.
    Ahmet, ümmetler “ Yarab” desinler diye dünyada nice put kırdı.
    Ahmet’in çalışması olmasaydı sen de ataların gibi puta tapardın.
    Ahmet’in ümmetler üzerindeki hakkını bil, başın puta secde etmekten, bunu bilesin diye kurtuldu.
    Söylersen bu puta tapmadan kurtulmanın şükrünü söyle de Allah, seni bâtın putundan da kurtarsın.

    370. O, nasıl, başını putlardan kurtardıysa sende o kuvvetle gönlünü kurtar.
    Dini babadan bedava bir miras olarak buldun da onun için başını şükretmeden çevirdin.
    Miras yedi,mal kadrini ne bilsin? Rüstem can verdi, Zâl bedava şeref kazandı!
    Ben, birisini ağlatırsam rahmetim coşar; ağlayıp taşanda nimetime erişir.
    Birisine bir şeyi vermek istemezsem o isteği göstermem. Fakat gönlünü kapattım mı artık açmam.

    375. Rahmetim, o ağlamalara bağlıdır. Kul ağladı mı rahmet denizi, kabarmaya,dalgalanmaya başlar.






  5. #25
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    Allah,aziz sırrını takdis etsin,şeyh Ahmed-i Hıdraveyh’in Allah ilhamıyla borçlular için helva satması
    Bir şeyh vardı.Cömertlikle anılmıştı,o yüzden de daima borçluydu.
    Büyüklerden on binlerce lira borç almış,âlemdeki yoksullara harcetmişti.
    Borçlu bir de tekke kurmuş, canını da ,malını da,tekkesini de Allah uğruna feda etmişti.
    Allah, Halil’e nasıl kumu un etmişse onun da borcunu her taraftan öderdi.


    380. Peygamber dedi ki: “Pazarlarda iki melek daima dua eder.
    Ey Allah,sen verenlere,ihsan edenlere fazlasıyla ver;nekes malını da telef et!
    Bilhassa canını bağışlayan,kendisini Allahya kurban eden,
    İsmail gibi boynunu veren kişiye fazlasıyla ver! “Hiç o boyna bıçak işler mi?
    Şehirler de bu yüzden diridirler,bu yüzden zevk ve safa içindedirler.Sen kâfir gibi yalnız kalıba bakma!

    385. Çünkü Allah,onlara karşılık olarak ebedi ve gamdan,mihnetten,kötülükten emin bir can vermiştir.
    Borçlu Şeyh,yıllarca bu işte bulundu,vazifesi buymuş gibi halktan borç almakta,halka vermekteydi.
    Ölüm gününde ulu bir bey olmak için ölümüne kadar bu çeşit tohumlar ekmekteydi.
    Şeyh’in ömrü sona erip de vücudunda ölüm alâmetlerini görünce,
    Borçlular etrafına toplandı.Şeyh ,mum gibi kendi kendisine eriyip gidiyordu.

    390. Borçluların ümidi kesildi,suratları ekşidi,dertlerine dert katıldı.
    Şeyh,”Şu kötü şüpheye düşenlere bak! Allah’nın dört yüz dinar altını yok mu ki?” dedi.
    Bu sırada dışardan bir çocuk ,birkaç para kazanmak ümidiyle “Helva” diye bağırdı.
    Şeyh,hizmetçiye,”Git helvanın hepsini al,
    Borçlular yesinler de bir müddetçik olsun bana acı,acı bakmasınlar” diye başıyla işaret etti.

    395. Hizmetçi,helvanın hepsini almak üzere hemen dışarı çıktı.
    Helvacıya ,”Bu helvanın hepsi kaça?” diye sordu.Çocuk “Yarım küsur dinar” dedi.
    Hizmetçi,”Yoo,Sofilerden çok isteme.Sana yarım dinar veriyorum,artık söylenme!” dedi.
    Helvayı bir tabağa koydurdu ve tabağı getirip Şeyh’in önüne koydu.Sır sahibi Şeyh’in esrarına bak!
    Borçlulara ,”Buyurun ,şu mübarek helvayı helâlinden bir güzelce yeyin”diye işaret etti.

    400. Tabak boşalınca, çocuk tabağını aldı,”Ey kâmil kişi ,paramı ver” dedi.
    Şeyh dedi ki: “Parayı nerden bulayım? Ben borçlu bir adamım,aynı zamanda ölüyorum!”
    Çocuk derdinden tabağı yere vurdu,feryat ve figana başladı.
    Eleminden hayhayla ağlamaya koyuldu,”Keşke iki ayağım da kırılaydı,
    Keşke külhan’a gideydim de tekkenin kapısından geçmez olaydım” diyordu.

    405. Boğazına düşkün, yemeye alışkın sofiler,köpek gönüllüdürler,fakat kedi gibi yüzlerini yıkarklar,temiz görünürler.
    Çocuğun feryadından hırlı,hırsız birçok kişi başına toplandı.
    Çocuk,”Ey kötü Şeyh,beni ustam muhakkak öldürür.
    Eğer yanına eli boş gidersem beni keser,buna razı mısın?” diyordu.
    Borçlular da inkâra düşüp Şeyh’e yüz çevirerek “Bu ne oyun ki?

    410. Bizim malımızı yedin,borçlu gidiyorsun.Böyle olduğu halde neden başka bir zulümde daha bulundun?” diyorlardı.
    Çocuk ikindi namazı vaktine kadar ağladı.Şeyh’e gelince,gözlerini yummuş,ona hiç bakmıyordu.
    Bu cefaya,bu aykırı işe aldırış etmemekteydi.Ay gibi yüzünü yorganın içine çekmişti.
    Ezelle hoş,ecelle sevinçli..havas ve acamın kınamasından,dedikodusundan el ayak çekmiş!
    Can, bir adamın yüzüne gülerse, ona halkın ekşi suratlı oluşundan ne zarar.

    415. Can birisini öperse,felekten,feleğin hışmından gam yer mi?
    Mehtaplı gecede ay, Simâk burcundayken köpeklerden,köpeklerin havlamasından ne korkusu olur?
    Köpek vazifesini yerine getirir,ay da ışığını yere döşeyip durur.
    Herkes kendi işceğizini görür.Su,bir çöp için durulduğunu terk etmez.
    Çöp, çöpçesine su üstünde yürür durur,sâf su da bulanmadan akıp gider.

    420.Mustafa,gece yarısı ayı ikiye böler;Ebulehep, kininden saçma sapan söylenir!
    İsa ölüyü diriltir; Yahudi,hiddetinden sakalını yolar.
    Köpeğin sesi ayın kulağına girer mi? Hele o ay, Allah hası olursa..
    Padişah ,sabaha kadar musiki âlemi yapar,su kenarında şarap içer, kurbağaların seslerinden haberi bile olmaz.
    Çocuğun parası,orada bulunanlara müsaviyen takdim edilseydi herkese birkaç akçe düşerdi,çocuk da parasını alırdı.Fakat Şeyh’in himmeti bu cömertliği de bağladı.

    425. Bu suretle kimse çocuğa bir şey vermedi. Pirlerin kuvveti bundan da fazladır.
    İkindi vakti oldu.Hizmetçi, Hatem gibi cömert birisinin verdiği bir tabak altını getirdi.
    Mal sahibi halli bir kişi, Şeyh’in halini biliyordu,ona hediye göndermişti.
    Tabağın bir köşesinde dört yüz dinar vardı,bir tarafında da kâğıda sarılı yarım dinar.
    Hizmetçi gelip Şeyh’i ağırladı,o misli bulunmaz Şeyh’in önüne o tabağı koydu.

    430. Tabağın üstünden örtü kaldırılınca halk Şeyh’in kerametini gördü.
    Hepsinden de feryat yüceldi: “ Ey şeyhlerin de başı, şahların da , bu neydi?
    Bu ne sır, bu ne sultanlık ? Ey sır sahiplerinin efendisi !
    Biz bilemedik, affet ; saçma sapan, uluorta hayli söylendik.
    Körcesine sopa sallamaktayız, elbette kandilleri kırarız.

    435. Sağırlar gibi bir tek söz duymadan kendi aklımızca cevap vermeye kalkıştık, hezeyanlarda bulunduk.
    Biz Musa’dan da ibret almadık. O bile Hızır’ı kınadı da yüzü sarardı.
    Hem gözü o kadar yüceleri gördüğü, gözünün nuru göklere bile nüfus ettiği halde !
    Ey zamanın Musa’sı değirmendeki farenin gözü, ahmaklıktan senin gözünle bahse kalkıştı “ dediler.
    Şeyh “ Bütün o sözleri size helâl ettim.

    440. Bunun sırrı şuydu,ben Allah’dan bunu diledim, Allah da bana doğru yolu gösterdi.
    O dinar gerçi az bir paraydı. Fakat gelmesi çocuğun ağlamasına bağlıydı.
    Helva satan çocuk ağlamasaydı,rahmet denizi coşmazdı” dedi.
    Kardeş , çocuk, senin cisim çocuğundur. İyice bil ki muradına erişmen de ağlamana bağlı.
    O libası elde etmek istersen cesedindeki göz çocuğunu ağlat !

    Birisinin bir zahidi az ağla ki kör olmayasın diye korkutması

    445. Bir zâhide ,çalışıp ,savaşan bir dostu “Az ağla ki gözün bozulmasın “ dedi.
    Zâhit dedi ki: “İş iki halden dışarı olamaz.Göz, ya yüzü görür, ya görmez.
    Eğer Allah nurunu görürse ne gam? Allah visaline erişmek içiniki gözden olmak pek değersiz bir şey!
    Yok,eğer Allah nurunu, Allah ziyasını görmeyecekse böyle kötü gözün kör olması daha iyi!”
    Gözden dolayı gam yeme ki İsa, senindir.Eğri yürüme de sana iki doğru göz bağışlasın.

    450. Ruhunun İsa’sı senin yanındadır,ondan yardım dile.Çünkü o, yardım etti mi adamakıllı eder.
    Fakat ey temiz can, kemiklerle dolu olan tenle İsa’nın gönlüne saldırma, onun gönlünü çiğneme!
    Doğru kişilere anlattığımız hikâyedeki ahmağa benzeme.
    İsa’ndan ten diriliği arama,Musa’dan Firavunluk muradı dileme!
    Gönlüne geçim kaygısını az koy,sen kapıda oldukça rızkın azalmaz.

    455.Bu beden , ruha bir otağdır. Yahut da Nuh’un gemisine benzer.
    Türk sağ oldukça mutlaka kendisine bir otağ bulur, hele Hak kapısının azizi olursa.
    Bütün kemiklerin İsa Aleyhisselâm’ın duasıyla dirilmesi
    İsa ,o gencin isteğiyle kemiklere Allah adını okudu.
    Allah’nın hükmü, o çiğ herif için o kemikleri diriltti.
    Aradan bir kara aslan da dirilip sıçradı,ahmağa bir pençe vurup öldürdü.

    460. Kellesini kopardı,hemen beynini yere akıttı.Kafasında ceviz içi kadar beyin bile yoktu.
    Zaten beyni bile olsaydı o kırılmakta, o helâk olmakla ancak bedeni zail olur,ruhu kalırdı.
    İsa aslana ,”Neden derhal onu paraladın?” dedi.Aslan,”Sen ondan sıkılmış,perişan bir hale gelmiştin de ondan “ diye cevap verdi.
    İsa, “O halde niçin kanını içmedin?” deyince de dedi ki: “O benim rızkım değildi.Bana nasip olmamıştı.”
    Nice kişiler vardır ki ,o kükremiş aslan gibiavını yemeden dünyadan gitmiştir.

    465. Kısmeti bir saman çöpü bile değilken hırsı dağ kadar..Allah’ya yüzü yok.Âlem yanında kadir kıymet kazanmış!
    Ey bize güç şeylari kolaylaştıran Allah! Bizi abes ve boş şeylerden kurtar.
    Bize rızık diye gösterdin,halbuki tuzakmış.Bize her şeyi olduğu gibi göster.
    O aslan ,”Ey Mesih,bu avlanma ancak ibret içindi.
    Eğer benim dünyada rızkım olsaydı ölülerle ne işim vardı,nasıl olurdu da ölürdüm?

    470. Fakat berrak suyu bulup da eşek gibi içine işeyenin lâyığı budur.
    Eşek o ırmağın kadrini bilse ayağını sokacağı yerde başını kaldırırdı.
    Hayat veren bir suya sahip öyle bir peygamber bulur da,
    “Ey Âbıhayat sahibi,bizi, ol, emriyle dirilt.” Deyip nasıl ölmez?” dedi.
    Sen de kendine gel,köpek nefsini diriltmeyi isteme.Çünkü o nice zamandır senin düşmanındır.
    475. Bu köpeği can avından alıkoyan kemiğin başına toprak!
    Köpek değilsen neden kemiğe âşıksın,sülük gibi neden kanı seviyorsun?
    O ne biçim gözdür ki görmez,sınamalarda ancak rüsvay olur!
    Zanlarda bazen hata olur; fakat bu ne biçim zandır ki yoldan kör olarak gelmektedir!
    Ey başkalarına ağlayan göz,gel,bir müddetçik otur da kendine ağla!

    480. Dal,ağlayan buluttan yeşerir,tazeleşir. Çünkü mum,ağlamakla daha aydın bir hale gelir.
    Nerde ağlıyorlarsa orda otur,çünkü sen,ağlamaya daha lâyıksın!
    Çünkü gönülde taklit nakşı var;yürü bendini göz yaşıyla yık!
    Taklit, her iyiliğin afetidir. Sağlam bir dağ bile hakikatte samandan ibarettir.

    485. Köre; kuvvetli, ve tez kızar olsa bile bir et parçasıdır,gözü yok!
    Kıldan ince söz söylese bile gönlünün, o sözden haberi olmaz.
    Kendi sözüyle sarhoş olur ama onunla şarap arasında ne kadar yol var!
    Irmağa benzer, su içemez ki…su ,arktan su içecekler için akıp gider.
    Onun içindir ki su ,arkta durmaz;su susamış değildir ki,su içemez ki!

    490. Taklide düşen ney gibi feryat eder ama ancak o feryadı dinlemek isteyen için.
    Mukallit ,söz söylerken ağlasa bile habîsin maksadı ,ancak tamahtır.
    Ağlar da yanık sözler söyler. Fakat kendisinde yanan yürek nerde,yırtılan etek nerde?
    Muhakkikle mukallit arasında çok fark vardır. Bu Davut gibidir,öbürü ses gibi!
    Bunun sözleri yanıklıktan doğar,öbürüyse söylenmiş köhne sözleri belleyip nakleder.

    495. Kendine gel,kendine! O hüzünlü sözlere kapılma.Öküzün üstünde yük var,kağnı da feryat edip ağlıyor!
    Ama mukallit da sevaptan mahrum değildir.Hesaba gelince ağlayıcıya da para verirler.
    Kâfir de Allah der,mümin de.Fakat ikisinin arasında adamakıllı fark var.
    O yoksul,ekmek için Allah der,haramdan çekinense candan ,gönülden.
    Eğer yoksul,söylediği sözü bilseydi,gözünde ne az kalırdı ne çok!

    500. Ekmek isteyen yıllardır Allah der,fakat saman için Mushaf taşıyan eşeğe benzer.
    Dudağındaki gönlünden doğsa, gönlünü aydınlatsaydı bedeni zerre zerre olurdu.
    Şeytan’ın adı büyü yapmaya yara, sen de Allah adıyla mangır elde edersin!

    Köylünün karanlıkta öküzü sanıp aslanı okşaması

    Köylünün biri, öküzünü ahıra bağlamıştı. Aslan gelip öküzü yedi,yerine geçip oturdu.
    Köylü geceleyin ahıra gidip köşeye, bucağa el atarak öküzü aramaya koyuldu.

    505. Elini aslana sürmekte, sırtını yağrısını yukarı aşağı okşamaktaydı.
    Aslan “ Aydınlık olaydı ödü patlar, yüreği kan kesilirdi.
    Fakat şimdi pervasızca beni okşuyor, kaşıyor. Çünkü gece vakti beni öküz sanıyor demekteydi.
    Hak da “Ey mağrur kör, Tur dağı benim adımdan paramparça olmadı mı?
    Eğer biz kitabımızı dağa indirseydik dağ parçalanır, yerinden kopar, başka bir yere göçerdi.

    510. Eğer Uhud Dağı, beni anlasaydı o dağdan ırmak, ırmak kan akardı.” deyip duruyor,
    Sen bu adı babandan,anandan işittin de onun için bu ada gafilce yapıştın.
    Bu sırrı taklitsiz anlasan Allah lütfüyle nişansız bir hale gelir, hâtife benzersin.
    Tehdit için söyleyeceğimiz şu hikâyeyi duy da taklidin zararını bil!

    Sofilerin,sema için konuğun eşeğini satmaları

    Bir sofi yoldan gelip bir tekkeye misafir oldu. Eşeğini götürüp ahıra çekti.

    515. Eliyle sucağızını, yemceğizini verdi. Bundan önce söylediğimiz hikâyedeki gibi yapmadı. İhtiyatlı davrandı, fakat kaza gelince ihtiyatın ne faydası olur?
    Sofiler, yok, yoksul kişilerdi. Yoksulluk, az kala helâk edici bir küfür ola yazdı.
    Ey zengin, sen toksun, sakın o dertli yoksulun aykırı hareketine gülme!
    O sofiler, acizlikten umumiyetle birleşip merkebi satmaya karar verdiler.

    520. Zarurette murdar da mubahtır. Nice kötü şeyler vardır ki zarurette iyi ve doğru olur.
    Hemencecik o eşekceğizi sattılar, yiyecek aldılar. Mumlar yaktılar.
    Tekkeye, bu gece yemek var,sema var diye bir velveledir düştü.
    “ Bu sabır niceye dek, bu üç günlük oruç ne vakte kadar, bu zembil taşıyıp dilenme ne zamana sürüp gidecek?
    Biz de halktanız, bizim de canımız var. Bu gece devlete erdik, konuk geldi” dediler.

    525. Hakikatte can olmayanı can sandıkları için batıl tohum ektiler.
    O konuk da uzak yoldan gelmiş, yorulmuştu. O iltifatı,
    Sofilerin kendisini birer, birer ağırladığını, güzel bir surette izzet ve ikram tavlasını oynamakta bulunduklarını,
    Kendisine olan meyil ve muhabbetlerini görünce “ Bu gece eğlenmeyeyim de ne vakit eğleneyim?” dedi.
    Yemek yediler sema’ya başladılar. Tekke, tavanına kadar toza, dumana boğuldu.

    530. Bir taraftan mutfaktan çıkan duman, bir taraftan o ayak vurmadan çıkan toz,bir taraftan sofilerin iştiyak ve vecitle canlarıyla oynamaları ortalığı birbirine katmıştı.
    Gâh el çırparak ayak vuruyorlar,gâh secde ederek yeri süpürüyorlardı.
    Dünyada tamahsız sofi az bulunur. O sebepten sofi hayli hor, hakirdir.
    Ancak Allah nuruyla doyan ve dilenme zilletinden kurtulmuş olan sofi, bundan müstesnadır.
    Fakat sofilerin binde biri bu çeşit sofilerdendir. Öbürleri de onun sayesinde yaşarlar.

    535. Sema, baştan sona doğru varınca çalgıcı bir Yörük semai usulünce taganniye başladı.
    “ Eşek gitti, eşek gitti”,demeye koyuldu. Bu hararetli usule hepsi uyup,
    Bu şevkle seher çağına kadar ayak vurup el çırparak “Ey oğul, eşek gitti, eşek gitti” dediler.
    O, konuk olan sofi de onları taklit ederek “Eşek gitti” diye bağırmaya başlamıştı.
    O aysuişret, o sema ve safa çağı geçip sabah olunca hepsi vedalaşıp gitti.

    540. Tekke boşaldı,sofi kaldı. Eşyasının tozunu silkmeye başladı.
    Nesi var, nesi yoksa hücreden dışarı çıkardı. Eşeğe yükleyip yola çıkmaya niyetlendi.
    Alelacele yoldaşlarına yetişip ulaşmak üzere eşeği getirmek için ahıra gitti, fakat eşeğini bulamadı.
    “ Hizmetçi suya götürmüştür. Çünkü dün gece az su içmişti.” dedi.
    Hizmetçi gelince sofi, “Eşek nerede?” dedi. Hizmetçi “ sakalını yokla!” diye cevap verdi, kavga başladı.

    545. Sofi, “Ben eşeği sana vermiştim onu sana ısmarlamıştım.
    Yollu yordamlı konuş, delil getirmeye kalkışma. Sana ısmarladığım eşeğimi getir.
    Sana verdiğimi senden isterim. Onu iade et.
    Peygamber dedi ki. “Elinle aldığını geri vermek gerek”
    Serkeşlik eder de buna razı olmazsan mahkeme işte şuracıkta, kalk gidelim” dedi.

    550. Hizmetçi “ Sofilerin hepsi hücum etti, ben mağlup oldum, yarı canlı bir hale düştüm.
    Sen bir ciğer parçasını kedilerin arasına atıyorsun, sonra da onu aramaya kalkışıyorsun.
    Yüz açın önüne bir parçacık ekmek atıyor, yüz köpeğin arasına zavallı bir kediyi bırakıyorsun!” dedi.
    Sofi dedi ki: “ Tutalım senden zulmen aldılar ve benim gibi yoksul birisinin kanına girdiler.
    Ya niçin bana gelip de söylemiyor, biçare, eşeğini götürüyorlar, demiyorsun?

    555. Eğer söyleseydin eşeği kim aldıysa ondan alırdım, yahut da parasını aralarında paylaşırlar, o paraya razı olurdum.
    Onlar o vakit buradaydılar. Yüz türlü çare bulunurdu. Halbuki şimdi her birisi bir tarafa gitti!
    Kimi tutayım? Kime gideyim? Bu işi başıma sen açtın, seni kadıya götüreyim de gör!
    Niçin gelip de “ Ey garip, böyle bir korkunç zulme uğradın” diye haber vermedin”
    Hizmetçi “ Vallahi kaç kere geldim, sana bu işleri anlatmak istedim.

    560. Fakat sen de “ Oğul, eşek gitti” deyip duruyordun. Hatta bu nağmeyi hepsinden daha zevkli söylemekteydin.
    Ben de “ O da biliyor, bu işe razı, ârif bir adam” deyip geri döndüm” dedi.
    Sofi “Onların hepsi hoş, hoş söylüyorlardı, ben de onların sözünden zevke geldim.
    Onları taklit ettim, bu taklit beni ele verdi. O taklide iki yüz kere lânet olsun!
    Hele böyle ekmek için yüzsuyu döken saçma adamları taklide!

    565. Onların zevki bana da aksediyor, bu akis yüzünden gönlüm zevkleniyordu” dedi.
    Dostlardan gelen akis, sen denizden akse muhtaç olmaksızın su almaya iktidar kesbedinceye kadar hoştur.
    İlkönce gelen aksi taklit bil. Sonradan birbiri üstüne ve biteviye gelirse anla ki hakikîdir.
    Hakikî akse erişinceye kadar dostlardan ayrılma. Sedefi terk etme, o katra daha inci olmadı ki.
    Gözün, aklın ve kulağın sâf olmasını istiyorsan o tamah perdelerini yırt.

    570. Çünkü sofiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sofinin hali tebah olur, ziyan içinde kalır.
    Yemeğe, zevk ve sema’ya tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.
    Ayna bir şeye tamah etseydi bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi göstermezdi.
    Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı?
    Her peygamber, kavmine açıkça “ Ben sizden peygamberlik için ücret istemiyorum.

    575. Ben delilim, müşteriniz Allah’dır. Allah, benim tellâllığımı iki baştan da verdi.
    Benim ücretim dosta kavuşmaktır. Ebubekir kırk bin dinar verdi ama.
    Onun kırk bini benim ücretim değil ki. Hiç boncuk, Aden incisine benzer mi?” demiştir.
    Bir hikâye söyleyeyim, can kulağıyla dinle de tamah, adamın kulağına nasıl perde oluyor, anla!
    Kimde tamah varsa dili tutuk bir hale gelir. Nasıl olur da tamahla göz ve gönül aydınlanır, buna imkân var mı?

    580. Tamahkâr adamın gözünün önünde makam ve altın hayali, gözdeki kıl gibidir.
    Fakat Hak’la dolu olan sarhoş bundan müstesna. Ona hazineler de versen yine hürdür.
    Sevgiliye kavuşma devletine eren kişinin gözünde bu dünya murdar bir şeyden ibarettir.
    Fakat bu sarhoşluktan uzak olan sofi, nihayet hırs yüzünden nursuz, pirsiz bir hale gelir.
    Hırsa düşkün olan, yüzlerce hikâye dinler de haris kulağına girmez.

    Kadı tellâllarının,bir müflisi şehirde dolaştırarak halka bildirmeleri

    585. Evsiz barksız, kimsiz,kimsesiz bir müflis vardır. Zindana düşmüş, amansız bağlara giriftar olmuştu.
    Bir bahane bulup zindandakilerin yiyeceklerini yerdi. Tamahı yüzünden halkın gönlüne Kafdağı gibi ağır gelmekteydi.
    Şerrinden kimsenin bir lokma ekmek yemeye kudreti yoktu. Çünkü hemen ucundan tutup kapardı.
    Allah davetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır.
    O adam da mürüvveti ayak altına almıştı. O lokma kapıcının yüzünden bir cehennem kesilmişti.

    590. Bir rahata kavuşurum ümidiyle nereye kaçsan orada önüne bir âfet çıkar.
    Âfetsiz, felaketsiz hiçbir köşe yoktur. Allahnın halvet yerinden başka hiçbir yerde dinlenmek, rahata kavuşmak mümkün değildir.
    Kurtulmaya hiçbir çare olmayan bu dünya zindanının ayakbastı parası alınmayan, hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur.
    Vallahi fare deliğine girsen yine bir kedi pençeliye çatarsın.
    Ademoğlu, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlaşır.

    595. Yok... Eğer gözüne kötü hayaller görünürse ateşten eriyen mum gibi erir gider.
    Yılanların, akreplerin içinde bile olsan Allah, seni güzel hayallerle avutursa,
    Yılanlar, akrepler sana munis olur. Çünkü , hayalin, aşağılık şeyleri altın yapan bir kimyadır.
    Sabır, güzel hayallerle tatlılaşır. Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin.
    O kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına uğrarsın.

    600. Sabır, iman yüzünden baş tacı olur. Bundan dolayıdır ki sabrı olmayanın imanı da yoktur.
    Peygamber “Allah, gönlünde sabrı olmayana iman da vermemiştir.” dedi.
    O, senin gözüne yılan gibi görünür ama ötekinin gözüne güzel görünür.
    Çünkü senin gözünde onun küfrünün, kötülüğünün hayali var, halbuki dostun gözünde onun müminlik hayali cilve etmekte.
    Görüyorsun ya.. Bu bir kişide iki iş de var. Gâh balık oluyor, gâh olta!

    605. Yarısı mümin, yarısı kafir. Yarısı hırs, yarısı sabır!
    Allahn “ İçimizde mümin var de var, kâfir ve eski putperest de” dedi.
    Öküz gibi... yarısı kara, yarısı ay gibi bembeyaz.
    Bu yarısını gören onu almaz, öbür tarafını gören almak ister, üstüne düşer.
    Yusuf, kardeşinin gözünde canavar gibiydi, fakat yine o Yusuf, Yakup’un gözüne huri gibi geliyordu.

    610. Fer’e ait göz, kötü hayal yüzünden onu çirkin gördü, asli gözse ortada yoktur.
    Zahiri gözü, o asli gözün gölgesi bil. O ne görürse bil ki, bu da onu görür.
    Sen bir mekândasın, aslın Lâmekândır. Bu dükkânı kapa da o dükkânı aç.
    Altı cihete kaçma, çünkü o cihetlerde altı kapı vardır. Tavlada altı kapı da alındı mı karşıda ki mat olu! Mat.
    Zindandakilerin, kadı’nın vekiline o müflisi şikayet etmeleri

    Zindandakiler, kadı’nın anlayışlı vekiline şikâyet ederek dediler ki:

    615. “ Hemen bizim selâmımızı kadıya götür, bu aşağılık adamdan incindiğimizi söyle.
    O, boşboğaz, obur ve muzır herif, bu zindanda kalıp duruyor.
    Kötü ve çirkin huyu yüzünden sinek gibi çağrılmadan selâmsız,sabahsız her yemeğe konmada.
    Altmış kişinin yemeği ona yetişmiyor. Ne kadar söylesek vurdumduymazlıktan geliyor.
    Yüzlerce hileli tedbirlerle sofraya oturdu mu zindandakilere bir lokma bile kalmıyor.

    620. Sofra serildi mi o cehennem boğazlı herif hemen gelip oturuyor. Delili de şu: Allah, yiyin dedi!
    Üç yıllık kıtlığa benzeyen bu adamdan elaman . Efendimizin ömrü ebedî olsun!
    Ya bu sığırı zindandan defolup gitsin, yahut doyması için vakıftan bir maaş tayin edilsin.
    Ey hem erkeğin, hem kadının memnuniyetini kazanan, bize imdat eyle imdat!”
    Tatlı sözlü vekil, kadı’nın yanına gelip halkın şikayetlerini bir ,bir anlattı.

    625. Kadı, o adamı zindandan çağırttı. Kendi adamlarından da işi tahkik etti.
    Zindandakilerin şikayetlerinde haklı olduklarını anladı.
    “ Hemen zindandan git; sahipsiz kalası herif, var evine yıkıl!” dedi.
    Herif dedi ki: “ Benim evim, barkım, senin ihsanından ibaret. Kâfir gibi, zindanın bana cennettir.
    Eğer beni zindandan sürersen yoksulluktan, ihtiyaçtan öldüm gitti!

    630. İblis gibi, Yarabbi, beni kıyamete kadar yaşat.
    Ben bu dünya zindanında rahatım. Beni yaşat da düşmanımın evlâdını tepeleyeyim.
    Kimin imandan nasibi varsa , kimin yol için bir lokma ekmeği mevcutsa,
    Ondan, o azığı, o ekmeği gâh hile, gâh hud’a ile alayım da pişmanlıktan feryada başlasın.
    Onları bazen yoksullukla korkutayım, bazen güzelliğin saçlarıyla, benleriyle gözlerini bağlayayım. dedi.

    635. Bu zindanda iman azığı azdır. Bu azığa sahip olanlar da köpeğin korkusundan ıstırap içindedir.
    Namazdan, oruçtan, yüz türlü çaresizlikten meydana gelen zevk azığını da gelip birden alır, götürüverir.
    Allah Şeytanından Allah’ya sığınırım; ah, onun azgınlığından helâk olup gittik!
    Bir köpek ama binlerce kişiye saldırmada, kime saldırır, kimin kanına girerse o adam da Şeytan kesiliverir.
    Kim seni haktan, hakikatten soğutursa bil ki Şeytan o adamın içindedir. Derisinin altında gizlenmiştir.

    640. Böyle bir adamın içine girip, böyle bir adamın suretine bürünüp seni aldatmazsa hayaline girer de seni o hayalle kötülüğe sevk eder.
    Seni gâh gezip eğlenme, gâh dükkân açıp alışveriş etme, gâh ilim öğrenme, gâh ev bark kurup çoluk çocuk sahibi olma hayallerine düşürür.
    Kendine gel hemen “ Lâhavle” de. Ama sade dille değil; candan gönülden!
    Müflis hikâyesinin sonu
    Kadı “ Müflisliğini ispat et” dedi. Adam, “ İşte bütün zindandakiler tanık” deyince.
    Kadı “ Onlar, senden şikayetçi. Senden kaçıp kurtulmak istiyorlar, senin elinden kan ağlıyorlar.

    645. Senden kurtulmak istedikleri için yalan yere şahadette bulunabilirler” dedi.
    Mahkemede bulunanların hepsi “Biz onun hem müflisliğine,hem kötülüğüne şahidiz”dediler.
    Kadı, o adamı kime sorduysa “Efendim, bu müflisten elini yıka,bundan hayır gelmez” dedi.
    Kadı dedi ki: “ bu müflis fazlasıyla da dolandırıcı bir adam diye şehri alenen dolaştırın.
    Tellallar, yer ,yer bağırıp onun müflisliğini her tarafta ilân etsinler.

    650. Kimse ona veresiye bir şey satmasın, kimse ona bir mangır bile borç vermesin.
    Birisi hilesine uğrar da o yüzden davaya kalkışırsa artık onu hapse atmam.
    Çünkü iflası bence sabit olmuştur. Elinde ne parası var,ne pulu!” dedi.
    Ademoğlu da iflası sabit oluncaya kadar bu dünya hapishanesinde kalır.
    Allahmız da İblisinin müflisliğini Kuran’la bize bildirmiş, her tarafa yaymıştır.

    655. O hilekâr,müflis ve kötü sözlüdür. Onunla hiçbir suretle ortak olma, oyuna girişme.
    Alışverişe girişirsen kâr edemezsin, çünkü o müflistir, ondan nasıl olur da bir şey elde edebilirsin? diye anlatmıştır.
    İş bu dereceye gelince odun, satan bir Kürdün devesini getirdiler.
    Zavallı Kürt, hayli feryat etti, hatta memura para verdi, fakat kâr etmedi.
    Devesini çağından akşama kadar aldılar. Feryat ve figanına aldırış etmediler.

    660. O müthiş kıtlığı deveye bindirdiler. Deve sahibi de devenin ardından gitmekteydi.
    Taraf, taraf, yer, yer gezdirip bütün halka teşhir ettiler.
    Her hamamın, her çarşının önünde biriken halk ona bakıyordu.
    Türk, Kürt, Rum, Arap ve sair milletlerden sesi gür olan tellallar da kendi dillerince,
    “ Bu müflistir, hiçbir şeyi yoktur. Ona hiçbir kimse bir pul bile ödünç vermesin.

    665. Zahiren, bâtınen bir habbesi bile yok. Müflisin biri, kalpın biri, kötü adamın biridir; bir hile, hud’a kabıdır.
    Kendinize gelin, aklınızı başınıza alın, onunla arkadaşlık etmeyin. Size satmak için bir öküz bile getirse mutlaka çalmıştır,öküzü hemen tutup bağlayın.
    Eğer aldanır da bu herifi davaya kalkışırsanız ben bu ölü herifi zindana atmam.
    Bu herif, tatlı sözlüdür, boğazı da pek boldur. Üstündeki libas yenidir ama içindekiler paramparça.
    Hile için o elbiseyi giyerse bilin ki kendisinin değildir, halkı aldatmak için giymiştir” diye bağırıyorlardı.

    670. Ey temiz kalpli, hakîm olmayan kişinin dilindeki hikmet sözünü de iğreti elbise bil!
    Hırsız, bir güzel elbise giyse bile o eli kesik, senin elini nasıl tutar, sana nasıl yardım edebilir?
    Akşam vakti müflis deveden inince Kürt dedi ki: “ Evim uzak, vakit de geç.
    Kuşluk çağından beri deveye bindin. Arpadan vazgeçtim,hiç olmazsa bir avuçtan az bile olsa biraz saman ver!”
    Müflis “ Şimdiye kadar niçin gezip dolaştık? Aklın nerede? Hiç anlamadın mı?

    675. Müflis olduğuma dair davul çaldılar, sesi yedinci kat göğe kadar vardı; duymadın mı?
    Kulağın galiba ham tamahla dolu. Tamah insanı sağır ve kör eder.
    Bu sözleri kerpice, taşa kadar her şey işitti. “ Bu kaltaban müflistir, müflis” diye bağırıp durdular.” dedi.
    Bu sözü akşama kadar söylediler de devecinin kulağı tamahla dolu olduğundan duymadı.
    Kulakta, gözde Allah mührü var; işitmiyor,duymuyor.
    Yoksa hicaplarda nice suretler var, sesler var!

    680. Allah güzellikten, kemalden, cilveden hangisini isterse göze onu gösterir;
    Güzel sesten, müjdelerden,coşkun ve neşeli sözlerden hangisini dilerse kulağa onu duyurur.
    Sen şimdi, ondan gaflettesin ama ihtiyaç vaktinde Allah onu izhar eder.
    Peygamber “Kadri yüce Allah, her derde bir derman yarattı” demiştir.
    Fakat sen, onun fermanı olmadıkça o dermandan derdine yarayacak bir renk göremez, bir koku duyamazsın.

    685. Ey çarelere başvuran, ölünün gözü nasıl cana bakarsa sen de gözünü Lâmekân âlemine çevir, aklını başına al.
    Varlık âlemi çarelerle doludur da Allah, bir yere perde çıkmadıkça yine çare yok!
    Bu cihan, cihetsiz Lâmekân âleminden meydana gelmiş, bu cihana Lâmekân âleminden bir mekân verilmiştir.
    Allah’yı candan gönülden istiyorsan varlıktan yokluğa dön.
    Bu yokluk, gelir yeridir; ondan kaçınma. Bu varlık da çok olsun az olsun, gider yeridir!

    690. Allah sanatının tezgâh evi, mademki yokluktur... O halde tezgâh evinin dışında ne varsa değersizdir.
    Ey hilim sahibi Allah; bize, duyanın insafa gelip kabul edeceği ince sözler hatırlat.
    Dua da senden, icabet de. Emniyet de senden korku da.
    Yanlış söylediysek düzelt. Ey söz sultanı,düzeltme de senden.
    Öyle bir kimyan var ki onu değiştirebilir, kan ırmağıysa Nil haline getirirsin.

    695. Bu çeşit tebdil edişler, senin işin, bu türlü iksirler senin sırlarındır.
    Suyu toprağı birbirine kattın; sudan topraktan âdem teninin suretini düzdün.
    Sonra onu karıya,dayıya,amcaya,binlerce düşünceye, neşeye ve gama kattın.
    Daha sonra da bazılarına hürlük verdin; bu gamdan, bu neşeden kurtardın:
    Kendisinden, soyundan hâlâs etti, her güzeli, gözüne çirkin gösterdin.

    700. Böyle adam, his alemine mensup ne varsa reddeder, görünmeyene dayanır.





  6. #26
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    701 - 1400

    701. Aşkı meydandadır da maşuku gizli. Zahiri sevgili de, cihanda o gizli maşukun bir imtihanından ibaret.
    Bunu bırak, surette olan aşklar mutlaka surete ve güzel kadına değildir.
    İster bu cihanın aşkı olsun ister o cihanın aşkı . Hakikî maşukta suret yoktur.
    Hakikaten surete âşıksan sevgili ölünce onu niye terk ediyorsun?

    705. Sureti yine yerinde, bu terk ediş neden? Âşık, iyice ara, maşukun kim?
    Sevgili, hisle idrak edilseydi her hisle idrak edilene âşık olurdum.
    Vefa, aşkı artıyorsa,suret nasıl olur da vefayı değiştirir?
    Güneşin ziyası duvara vurdu, duvar kendinden olmayan bir parlaklık, bir ziya elde etti.
    Ey temiz ve sâf kişi neden bir kerpice gönül veriyorsun? Ebedi olan bir aslı iste.

    710. Ey kendi aklına âşık olan ve kendisine surette tapanlardan üstün gören!
    Hissine hâkim olan, akıl ziyasıdır. Bunu, bakırının üstündeki altın bil.
    İnsanlardaki güzellik, altın yaldızdır. Öyle olmasaydı nasıl olurdu da sevgilin kart bir eşek haline gelirdi?
    Melek gibiyken Şeytana döndü ya. Elbette çünkü o güzellik ona ariyetti.
    O güzelliği yavaş ,yavaş alıyor, taze fidan gitgide kuruyor. ,

    715. Var, “Yaşattıkça kuvvetlerini azaltır” ayetini oku da gönül iste, kemiğe gönül verme.
    Çünkü o gönül güzelliği, baki güzelliktir. O güzellik devleti, Abıhayata sâkidir.
    Esasen abıhayat da kendisidir, saki de kendisi, sarhoş da.Tılsımın bozuldu mu üçü birleşir.
    Fakat bu birliği kıyas yoluyla bilemezsin. Kulluk et ey kendini bilmez, saçma sapan söylenme.
    Senin mâna sandığın surettir, eğretidir. Sen kendince övünüp seviniyorsun!

    720. Mâna odur ki seni senden alır; suretten müstağni kalır.
    Seni kör ve sağır eden, insanı, surete bir kat daha âşık eyleyen, mâna olamaz.
    Köre nasip olan, ancak gam arttıran hayallerdir. Gözün nasibi bu fâni hayallerden ibarettir.
    Körler, Kuran’ın harflerini ezberlemişlerdir. Eşeği görmezler de semeri dövüp dururlar!
    Gözün açıksa kaçan eşeği gör; ey puta tapan, niceye dek semercilik?!

    725. Eşeğin oldukça semer de mutlaka bulunur.Canın oldukça ekmeğin mutlaka az çok gelir.
    Eşeğin sırtı hem dükkândır, hem mal, hem mal kazanılacak yer. Kalbinin incisi, yüzlerce kalbe sermayedir.
    Ey boşboğaz, eşeğe çıplak bin. Peygamber, çıplak binmedi mi?
    Peygamber, çıplak eşeğe bindi. Yaya yürüdü de denmiştir.
    Eşek nefsin kaçıyor, onu bir kazığa bağla. Ne zamana kadar işten, yükten kaçacak?

    730. İster yüz yıl olsun, ister otuz yıl. Mutlaka sabır ve şükür yükünü yüklemeli.
    Hiç bir suçlu başkasının suçunu çekmedi. Hiçbir kimse ekmeğini biçmedi.
    Ekmeğini biçmeyi dilemek ham tamahtır, oğul, o ham tamaha kapılma. Ham şey yemek insana hastalık verir.
    Birisi bir define buluverir; ben de onu istiyorum., dükkânla,alışverişle ne işim var? der.
    Baht işi bu, fakat nadirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek.

    735. Çalışıp kazanmak define bulmaya mâni değil ya. Sen işten kalma da nasibinde varsa define de arkandan gelsin.
    Böyle yap ki “ Eğer” illetine uğramayasın, “ Eğer şunu yapsaydım, yahut bunu yapsaydım” deyip tereddüde düşmeyesin.
    Çünkü halkla hoş geçinen peygamber “ Eğer” demeyi menetti, “ Onu söylemek münafıklıktandır” dedi.
    O münafık da “eğer” derken, işi şarta bağlarken öldü, bu şarta bağlayıştan öbür dünyaya ancak hasret götürebilirdi!
    Temsil
    Bir yabancı adam, acele bir ev arıyordu. Bir dostu onu harap bir eve götürüp

    740. “ Eğer tavanı olsaydı benim yanı başımda ev sahibi olur, otururdum.
    Evde bir oda daha olsaydı çoluğun çocuğun rahat ederdi” dedi.
    Adam dedi ki: “Evet, dostlara bitişik komşu olmak iyi, fakat “ Eğer” de oturmaya imkân yok!”
    Bütün âlem, hoşluğu ister, bu yüzden de ateş içindedir.
    İhtiyar olsun, genç olsun herkes altın ister. Fakat herkesin gözü kalp parayı altından fark edemez ki.

    745. Halis altın kalp akçaya bir ziya, bir parıltı vermiştir. Fakat ayar olmadıkça zan ile altını seçmeye kalkışma.
    Ayarın varsa altın seç, yoksa yürü, kendini bilen bir kişiye teslim et.
    Yahut da ruhundan mihenk olmalı. Bilmiyorsan yapayalnız yola düşüp ilerleme.
    Yolda gulyabaniler vardır, sesleri bildik sesine seni mahvetmeğe çeken tanıdık sesine benzer.
    “ Ey kervan halkı, buraya gelin; işte yol, iz buracıkta” diye bağırırlar.

    750. Gulyabani kervan halkını yok etmek, onları da yok olanlara katmak için birer, birer adlarıyla çağırır.
    Çağrılan kişi, oraya varınca bir de bakar ki karşısında kurt, aslan. Ömrü zayi olmuş, yol uzun, gün de geçiyor.!
    Ey iyi huylu kişi, gulyabani sesi nasıldır? “Mal isterim, mevki isterim, şeref, isterim!” işte böyle.
    İçimden bu sesleri menet de sırlar keşfedilsin.
    Allah’yı an da gulyabanilerin seslerini mahvet. Nergis gibi olan gözünü bu gergese karşı kapa.

    755. Subhu sadıkı, subhu kâzipten, şarabın rengini kadehin renginden ayırdet ki.
    Bu sabır ve sebatla şu yedi renkli zâhiri gözden başka bir göz elde edersin.
    O gözle bu renklerden başka renkler, taşlar yerine mücevherler görürsün.
    Hattâ gevher nedir ki? Sen, kendin bir deniz olur, göklerde seyreden bir güneş kesilirsin.
    İş sahibi, iş yurdunda gizlidir. Yürü, onu ancak iş yurdunda apaçık görürsün.

    760. Madem ki iş,sahibine bir hicap olmuştur?Şu halde onu işinden başka bir yerde göremezsin.
    Madem ki iş yurdu; iş sahibinin mekânıdır, dışarıda kalan gafildir.
    O halde iş yurduna, yani yokluğa gel ki sanatı da sanatkârı da bir arada göresin.
    Madem ki iş yurdu;apaçık görüş yeridir, tabii iş yurdundan dışarısı da hicap mahallidir.
    İnatçı Firavun, varlığa yüz tuttu çünkü, onun yerini görmüyordu.

    765. Hulâsa kaderi değiştirmek istiyor, kazayı savuşturmak arzusunda bulunuyordu.
    Kaza da o hileciye bıyık altından kıs, kıs gülmekteydi.
    O,Allah’nın hükmünü, Allah’nın takdirini bozmak için yüz binlerce çocuk öldürttü.
    Bu suretle Musa Peygamber’in zuhuruna mâni olmak istiyordu, boyuna binlerce zulüm aldı, binlerce kana girdi.
    O kadar kan döktü ama Musa, yine doğdu ve onu kahretmek için hazırlandı,

    770. Eğer zevali olmayan Allah’nın sanat yurdunu görseydi eli, ayağı kurur, hile yapamazdı.
    Musa, onun evinde rahatça yaşadığı halde o, dışarıda beyhude yere çocukları öldürüp durmaktaydı.
    Tenini besleyip yetiştiren; nefsine hizmet eden, sonra da başkalarının kendisine haset ettiğini,düşmanlıkta bulunduğunu sanan kişi gibi.
    Bu, benim düşmanım, şu bana haset ediyor, der durur, halbuki kendisine haset eden, kendisine düşman olan o tendir,kendi nefsidir.
    O, adam Firavun’a benzer, bedeni de Musa’ya. Böyle olduğu halde dışarıda “ Nerede düşman?” diye koşmaktadır. Nefsi ten evinde nazla, naimle beslenmektedir.

    775. Nefsi ten evinde nazla,naimle beslenmektedir,kendisi başkalarına kin güdüp elini ısırmakta.

    Halkın,bir töhmet yüzünden anasını öldüren kişiyi kınaması

    Birisi, kızgınlıkla anasına hançerleyerek, döverek öldürdü.
    Biri ona “ Huyunun kötülüğü yüzünden ana hakkını gözetmedin.
    Çirkin herif, ananı neden öldürdün! niye söylemiyorsun, o sana ne yaptı ki?” dedi.
    Adam “ Çok ayıp bir iş işledi,bende onu öldürdüm. Ayıbını toprak örtsün” diye cevap verdi.

    780. Kınayan “Be adam, ananı öldüreceğine o kişiyi öldürseydin”deyince dedi ki: “Her gün başka birisini mi öldüreyim?
    Onu öldürdüm, halkın kanına girmekten kurtuldum; halkın boğazını keseceğime onu boğazladım, bu daha iyi!”
    O kötü huylu ana, fesadı her tarafta zâhir olan nefsindir.
    Her an onun için bir azize kastedip duruyorsun; kendine gel, onu öldür!
    Onun yüzünden bu güzel dünya sana dar geliyor. Onun yüzünden Allah ile de savaşıyorsun, halkla da.

    785. Nefsini öldürürsen özür serdetmeden kurtulursun, ülkede hiçbir düşmanın olmaz.
    Bir kimse peygamberlerle velileri düşünüp sözümüzden şüpheye düşer.
    “Peygamberlerin nefisleri helâk olmamış mıydı? Onların neden düşmanları vardı, onlara niye haset ediyorlardı?” derse,
    Ey doğru söz arayan, kulağını aç! Bu şüpheye, bu tereddüde vereceğimiz cevap şu:
    O münkirler, kendilerinin düşmanlarıydı; onlar kendilerini yaralıyorlardı.

    790. Düşman, ona derler ki cana kastetsin. Kendi kendisine can çekişene düşman demezler.
    Yarasacağız, güneşin düşmanı değildir, hicaba girmiş,kendi kendisine düşman olmuştur.
    Güneşin ziyası onu öldürür; fakat güneş, yarasanın zahmetini hiç çeker mi, yarasa güneşe bir kötülükte bulunabilir mi?
    Düşman, ona derler ki ondan bir azap,bir eziyet gelsin; kabiliyeti olan taşın güneş tesiriyle lâl olmasına mümanaat etsin!
    Halbuki kâfirlerin hepsi de peygamberlerin cevherlerindeki ziyadan kendilerini men ederler.!

    795. Halk, nasıl olur da o tek kişinin gözüne perde olur? Bilâkis kendi gözlerini kör eder, kendi gözlerini kötü bir hale sokarlar.
    Efendisiyle inada girişip kinlenerek kendisini öldüren Arap köle gibi!
    Köle, sahibine ziyan vermek için kendisini damdan baş aşağı yere atar,helâk olup gider!
    Hasta, doktora düşman olmuş; çocuk, kendisini terbiye edene düşmanlık beslemiş;( zarar kime?)!
    Hakikatte hasta da, çocuk da kendi yolunu vurmakta, kendi akıl ve canının yolunu kesmektedir.

    800. Bez yıkayan, güneşe kızar; balık, denize hiddet ederse,
    Bir bak,ziyanı kime? Sonunda bu kızgınlık yüzünden kimin bahtı kararır?
    Allah seni çirkin yarattıysa kendine gel de bari hem yüzü çirkin, hem huyu çirkin olma!
    Ayakkabın olsa bile taşlığa gitme. İki boynuzun varsa dört boynuzlu olma!
    Sen “ Ben filân kişiden daha aşağı mıyım ki talihim böyle ters gidiyor” diye haset ediyorsun ama,

    805. Esasen haset de başka bir noksan, başka bir ayıp. Hattâ bütün aşağılıklardan daha beter!
    Şeytan da aşağı olmadan arlandı, bunu ayıp telâkki etti de kendisini yüzlerce kötülüğe düşürdü.
    Hasedinden yücelmek istedi. Fakat yücelik nerede? Kanlara bulanıp kaldı.
    Ebucehil, Muhammet’e uymaya utandı,hasedinden kendisini yüceltmeye,ondan yüksek olmaya çalıştı.
    Adı Ebül Hakem’di. Ebu cehil oldu. Nice ehliyetli kişiler vardır ki haset yüzünden naehil olup kalmışlardır!

    810. Ben, bu çalışıp çabalama dünyasında iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim.
    Fazileti, mahareti,hüneri bir tarafa bırak. Bu yolda hizmet ve iyi huy işe yarar.
    Allah,mihnet ve ıstıraplarla hasetler meydana çıksın diye peygamberleri vasıta etti.
    Çünkü Allahdan kimse arlanmaz, Allahya kimse hasedetmez.
    Fakat, halk, Peygamberi de kendisi gibi bir adam sanır, o yüzden ona hasededer.
    Fakat peygamberin büyüklüğü tahakkuk etti mi, artık ona kimse haset edemez, ona herkes uyar.

    815. Şu halde her devirde peygamber yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir.
    Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır.
    İşte diri ve faal imam, o velidir; ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan!
    Ey yol arayan, Mehdi de O’dur, Hadi de O. Hem gizlidir, hem senin karşında oturmakta.
    O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir.

    820. Bu kandilden daha aşağı derece de olan veli de kandil konan yerimizdir. Nura mertebe bakımından dereceler vardır.
    Çünkü Allah nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur perdelerini bu kadar kat bil!
    Her perdenin ardında bir kavmin durağı var. İmam’a kadar bu perdeler saf saftır.
    Son saftakilerin gözleri, zayıflıktan ön saftakilerin nuruna tahammül edemez.
    Ön saftakilerin gözleri de görüş zayıflığı yüzünden daha ön saftakilerin nuruna takat getirmez.

    825. İlk saftakilerin hayatı olan aydınlık, bu şaşının ruhuna azap ve âfettir.
    Şaşılıklar yavaş, yavaş azalır; adam yedi yüz dereceyi geçti mi deniz kesilir.
    Demiri, yahut altını sâf bir hale getiren ateş, terü taze ayva ve elmaya yarar mı?
    Ayva ve elmanın da az bir hamlığı olabilir, fakat demire benzemezler, hafif bir hararet isterler.
    Halbuki o hararet, o şuleler, demir için kâfi değildir. Çünkü demir, ejderha gibi olan ateşin yalımını ister.

    830. O demir, meşakkatlere tahammül eden fakirdir. Çekicin altında, ateşin içinde kıpkırmızı bir hale gelir; ondan hoşlanır.
    Bu çeşit fakir, ateşin vasıtasız perdecisidir, vasıta ve vesile olmaksızın ateşin ta ortasına kadar girer.
    Fakat su ve su oğulları; hicap olmaksızın, bir vasıta bulunmaksızın ne ateşten olgun bir hale gelirler, ne ateşin hitabına mazhar olurlar.
    Ayağa, yürümek için nasıl ayakkabı lâzımsa bunlara da ateşten feyz almak için bir tencere; yahut tava lâzımdır.
    Yahut da ortada bir yer gerektir ki hava ısınsın, kızsın da harareti suya müessir olsun.

    835. Fakir ona derler ki şûlelerle vasıtasız rabıtası vardır.
    Hakikatte âlemin gönlü odur. Çünkü ten (gibi olan âleme) bu gönül vasıtasıyla feyz gelir, ten (gibi olan cihan), bu gönül yüzünden işe yarar.
    Gönül olmasa ten, konuşmayı ne bilir? Gönül aramasa ten, araştırmadan ne anlar?
    Demek ki şûlelerin nazargâhı o demirdir. Şu halde Allah’nın nazargâhı da gönüldür, ten değil!
    Sonra bu cüzi olan gönüller de hakikî maden olan gönül sahibinin gönlüne nispetle ten gibidir.

    840. Bu söz, çok misal ister, çok şerh ve izah ister. Fakat avamın anlayışı sürçer diye korkuyorum.
    Bu suretle iyiliğimiz kötülük olmasın.. İyilik yapıyoruz diye kötülükte bulunmayalım, bu söylediğim de ancak kendimde olmadığından,ihtiyarım elimde bulunmadığından.
    Çarpık ayağa çarpık ayakkabı daha iyi, yoksulun eli ancak kapıya varır.

    Padişahın,yeni aldığı iki köleyi sınaması

    Bir padişah ucuza iki köle satın aldı. Onlardan birisiyle bir iki söz konuştu.
    Köleyi anlayışlı, zeki ve tatlı sözlü buldu. Zaten şeker gibi dudaktan ancak şeker şerbeti zuhur eder.

    845. Ademoğlu dilinin altında gizlidir. Bu dil, can kapısına perdedir.
    Bir rüzgâr esti de kapıyı kaldırdı mı evin içinde ne varsa görürüz.
    O evde inci mi var, buğday mı.. altın hazinesi mi var, yoksa yılan ve akreplerle mi dolu?
    Yoksa içerde hazinemi var da kapısında yılan beklemekte? Çünkü altın hazinesi bekçisiz olmaz.
    Köle, düşünmeden öyle söz söylemekteydi ki başkaları beş yüz defa düşünür de ancak öyle bir söz söyleyebilir.

    850. Sanki içinde deniz var, deniz de baştanbaşa söyleyen incilerle dolu…
    Ondan parlayan her incinin nuru, Hak ile bâtılı ayırır.
    Kuran’ın nuru da Hak ile bâtılı zerre,zerre fark eder, bize gösterir.
    O incinin nuru, gözümüzün nuru olsaydı suali de biz sorardık,cevabı da biz verirdik.
    Gözünü eğrilttin de onun için ayı iki gördün. İşte bu bakış, şüpheye düşüp sual sormaya benzer.

    855. Gözünü doğrult da aya öyle bak ki tek göresin. İşte cevabı da bu!
    Düşünceni doğrult, iyi bak. Çünkü düşünce de o incinin pırıltılarındandır.
    Kulaktan gönüle doğan her cevaba göz; onu bırak, cevabı benden duy der.
    Kulak vasıtadır, vuslata erense göz; Göz hâl sahibidir, kulaksa dedikoduda!
    Kulağın duygusu sıfatları tebdil eder, halbuki gözlerin apaçık görgüsü, mahiyetleri bile değiştirir.

    860. Ateşin varlığını sözle bildin, bu varlığa sözle yakîn hâsıl ettinse pişmeyi iste, sözde kalma.
    Yanmadıkça o bilgi,Aynel Yakîn değildir. Bu yakîn’i istiyorsan ateşe dal.
    Kulak, hakikate nüfuz ederse göz kesilir. Yoksa söz kulakta kalır, gönüle tesir etmez.
    Bu sözün sonu gelmez. Geri dön de padişah o kölelere ne yaptı,onu anlat!
    Padişahın o kölelerden birini bir yere yollayıp öbüründen bazı şeyler sorması
    Padişah o köleciği zeki görünce öbürüne “Beri gel”diye emretti.

    865. Buradaki sevgiye ve acımaya delâlet eden “ceğiz” eki küçültme, horlama için değildir. Nitekim ana oğul’a “yavrucuğum” derse bu horlama sayılmaz.
    İkinci köle padişahın huzuruna geldi. Ağzı kokuyordu,dişleri de kapkaraydı.
    Padişah, onun sözünden pek hoşlanmadı ama nesi var, nesi yok diye sırlarını aramaya koyuldu.
    “ Bu şekilde, bu pis kokulu ağızla biraz ötede otur; fakat o kadar da ileri gitme.
    Çünkü seninle uzaktan konuşmak gerek. Benimle düşüp kalkamazsın, benimle bir yerde oturamazsın.

    870. Biraz ötede dur da senin o ağzını bir tedavi edelim. Sen güzelsin, ben de hünerli bir doktorum.
    Bir pire için yepyeni bir kilim yakılmaz ya. Sana da büsbütün göz yummak doğru değil.
    Bütün ayıplarınla beraber otur, iki üç hikâye söyle de aklın nasıl bir göreyim” dedi.
    O zeki köleyi de “ Haydi git yıkanıp arın” diye hamama yolladı.
    Huzurundaki köleye “Aferin, sen akıllı bir adamsın, Hakikatte yüz köle değersin, bir değil.

    875. Kapı yoldaşın, hakkında kötü şeyler söyledi, fakat sen hiç de öyle değilsin. O hasetçi herif, az kalsın bizi senden soğutuyordu.
    Senin hakkında, hırsızdır, doğru adam değildir, münasebetsiz hareketlerde bulunur, ahlâksızdır, lânettir,şöyledir, böyledir demişti.” Dedi.
    Köle dedi ki: “ O daima doğru söyler. Onun gibi doğru sözlü adam görmedim.
    Doğru söyleme, yaradılışında vardır. Ne dese, aslı yok diyemem.
    O iyi düşünceli adamı ben kötü bilmem, kusuru üstüme alırım doğrusu.

    880. Padişahım, olabilir ki o bende bazı ayıplar görmüştür de ben onları kendimde görememişimdir.
    Herkes, önce kendi kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi?
    Halk kendisisinden gafildir babam gafil. Onun için birbirlerinin kusurunu görürler.
    Ben kendi yüzümü göremem de senin yüzünü görürüm; sen de benim yüzümü görürsün.
    Kendi yüzünü görmeye muktedir olanın nuru, halkın nurundan artıktır.

    885. O ölse bile nuru bakidir. Çünkü görüşü, Allah görüşüdür.
    Kendi yüzünü, gözünün önünde apaçık bir surette gören nur, bildiğimiz nur değildir”.
    Padişah “Şimdi o senin ayıplarını söylediğin gibi sen de onun ayıplarını söyle,
    Ki, benim dostum olduğunu, memleketimde emin bir vekilim bulunduğunu ve beni sevdiğini bileyim” dedi.
    Köle dedi ki; “Padişahım, o benim iyi bir kapı yoldaşımsa da kusurlarını söyleyeyim:

    890. Kusuru; sevgi, vefa, insanlık.. doğruluk, zekâ ve dostluktur.
    En ehemmiyetsiz kusuru cömertlik, düşkünlere yardım etmektir. Ama nasıl cömertlik? Canını da verir.
    Allah bu can bağışlamaya karşılık yüz binlerce can ihsan eder. Bunu görmeyen kişi nasıl cömert olabilir?
    Eğer görseydin nasıl olur da can vermeden çekinir, bir can için bu kadar tasalanırdın?
    Su kenarındayken suyu sakınan, esirgeyen, ancak ırmağı görmeyendir.

    895. Peygamber “Kıyamet gününde verilecek karşılığı yakînen bilen,
    Bire on karşılık verileceğini anlayan kişinin cömertliği artıp durur, bu çeşit adam, türlü, türlü cömertlikler icat eder.” dedi.
    Cömertlik, bütün karşılıkları görmedir. Şu halde karşılığı görüş, korkunun zıddıdır.
    Nekeslik de karşılıkları görmemektir. İnciyi görmek, denize dalan dalgıcı sevindirir.
    Eğer cömertliğe karşılık verilecek olan şeyleri herkes görseydi dünyada kimse nekes olamazdı. Çünkü hiçbir kimse karşılıksız bir şey bağışlamaz.

    900. Şu halde cömertlik gözden gelir, elden değil. İşe yarayan görüştür, gözü açıktan başkası kurtulamaz.
    Arkadaşımın bir kusuru da kendisini görmemesidir. O, kendisinde kusur arar durur.
    Kendi ayıbını söyler, kendi ayıbını arar. Herkesi iyi bilir, herkesle dosttur da kendisiyle dost değildir.”
    Padişah “ Arkadaşını övmede ileri gitme. Onu överken kendini övmeye kalkışma.
    Çünkü onu imtihana çekersem ilerde utanırsın” dedi.
    Kölenin, iyi zannı yüzünden arkadaşının doğruluğuna ve vefakârlığına yemin etmesi

    905. Köle dedi ki; “ Hüküm ve kudret sahibi, bağışlayan ve acıyan Ulu Allah’ya ant olsun…
    Peygamberleri, ihtiyacı olduğundan değil de fazlından, kereminden gönderen,
    Aşağılık topraktan, yüce padişahlar yaratan.
    Onları topraktan yaratılmış mahlûkatın tabiatlarından arıtan, gök ehlinin derecelerinden üstün kılan,
    Ateşten sâf bir nur yaratıp onunla bütün nurları parlatan,

    910. Nurlara doğan, nurları aydınlatan nuru yaratan, Âdem peygamberin feyiz alıp marifete eriştiği aydın ziyayı meydana getiren,
    Âdem’den bitip Şîs’in devşirdiği nuru, Âdem’in görüp Şîs’i yerine halife ettiği nuru.
    Nuh’un feyiz aldığı, can denizi havasında inciler yağdırdığı nuru halk edene ant olsun.
    İbrahim’in canı o nurlardan nurlandı da pervasızca ateş şulelerine koştu, ateşe atıldı.
    İsmail, onun ırmağına düştü de o yüzden parlak bıçağın önüne baş koydu, boyun verdi.

    915. Davut’un canı onun şulelerinden hararetlendi de ondan dolayı elinde demir yumuşadı, eridi.
    Süleyman, onun vuslatından süt emdi de cinler periler onun için fermanına tabi oldular.
    Yakup, onun kaza ve kaderine teslim oldu da ondan oğlunun kokusuyla gözü açıldı, aydınlandı.
    Ay yüzlü Yusuf, o güneşi gördü de rüya tâbirinde o kadar uyanık hale geldi.
    Asâ, Musa’nın ellinden su içti de o yüzden Firavun’un saltanatını bir lokma etti.

    920. Meryem oğlu Îsa, merdivenini buldu da dördüncü kat göğün üstüne çıktı.
    Muhammed, o mülkü, o nimeti buldu da hemencecik ayı ikiye böldü.
    Ebubekir, tevfika mazhar oldu da öyle bir padişahın müsahibi oldu, öyle bir padişahı candan tasdik etti.
    Ömer, o mâşuka âşık oldu da gönül gibi, hakkı bâtılı ayırt etti.
    Osman, o apaçık görüşün ta kendisi oldu da feyizli bir nura nail olup Zinnûreyn oldu.

    925. Mürteza, onun yüzünden inciler saçtı da can vâdisinde Allah aslanı kesildi.
    Cüneyt, onun askerinden yardıma nail olunca eriştiği mertebeler sayıdan üstün oldu.
    Bayezid, onun ihsanına yol bulunca Allahdan “ Kutbül Ârifin” adını duydu.
    Kerhî, onun harimine bekçi olunca aşk halifesi oldu, nefesleri Allah nefesi haline geldi.
    Edhemoğlu, atını sevinçle o tarafa koşturunca âdil sultanların sultanı oldu.

    930. Şakik, o ulu yolun meşakkati yüzünden güneş gibi aydınlatıcı bir reye, her şeyi gören bir göze erişti.
    Daha nice yüz bin gizli Padişahlar var ki o nur âleminde yüceliğe sahiptirler, makamları vardır.
    Allah, her yoksul, onların adlarını anmasın diye gayretinden adlarını gizledi.
    O nura ve denizde balıklar gibi yaşayan nuranilere ant olsun…
    O nura ve o denizi,denizin canı desem de lâyık değil.O âleme yeni bir ad aramaktayım.

    935. O Allah’ya ant olsun ki bu da ondandır, o da ondan. İçler, hakikatler, ona nispetle kabuktur, zâhirdir.
    Ant olsun o Allah’ya ki kapı yoldaşım ve dostum, bu benim sözlerimden yüz kat daha üstündür.
    Arkadaşımın evsafından bildiklerimi söyledim, fakat, ey kerem sahibi inanmıyorsun; ne diyeyim?”
    Padişah dedi ki : “ Şimdi artık kendi halinden bahset. Ne vakte dek şunun, bunun halini anlatacaksın?
    Söyle bakalım,senin neyin var, ne elde ettin, deniz dibinden ne inciler getirdin?

    940. Ölüm günü, bu duygun kalmaz. Can nurun var mı ki gönlüne yâr olsun?
    Mezarda bu göze toprak dolar. Mezarı aydınlatacak nurun var mı?
    Bu elin, ayağın gidince canının uçması için kolun kanadın var mı?
    Bu hayvani can kalmayınca yerine koymak için baki bir cana sahip misin?
    Şart, iyilik etmek değil, iyilikle gelmek, bu iyiliği Allah’ya götürmektir.

    945. İnsanlıktan mı bir cevhere sahipsin, eşeklikten mi? Bu ârazlar yok olunca nasıl götüreceksin ki?
    Bu namaz ve oruç arazlarını Allah’ya nasıl ileteceksin ki? Çünkü araz, iki zaman zarfında baki kalmaz, yok olup gider, bir anlıktır.
    Arazları götürmeye imkân yoktur. Fakat cevherden hastalıkları giderirler.
    Bu suretle de cevher, bu hastalık arazlarından kurtulur, değişir. Perhiz yüzünden hastalığın geçmesi gibi.
    Perhiz arazı, çalışmalarıyla cevher olur; acı ağız perhizle tatlılaşır.

    950. Ziraatla topraklar ekinle, başakla dolar. Saç ilacı, örgü, örgü saç bitirir.
    Kadını nikâhlamak arazdı, mahvolup gitti. Fakat o arazdan bize evlât cevheri meydana geldi.
    Atı, deveyi çiftleştirmek arazdır. Bundan maksat da yavru cevherini elde etmek.
    Bostan ekmek arazdır, Bostanda biten mahsul cevheridir. Zaten maksat da budur.
    Kimya ile uğraşmayı da araz bil, eğer o kimyadan bir cevher elde ettiysen onu getir.

    955. Aynayı cilâlamak da arazdır. Fakat bu arazdan tertemiz bir ayna cevheri meydana gelir.
    Şu halde “ Ben ibadette bulundum” deme, o arazlardan elde edileni göster, ürkme.
    Senin o köleyi övmen de arazdır. Sus, koçun gölgesini kurban etmeye kalkışma!”
    Köle dedi ki : “Padişahım, araz tebeddül etmez dersen bu söz, akla ancak ümitsizlik verir.
    Padişahım, araz gider de bir daha geri gelmezse bu, kulu ancak meyus eder.

    960. Eğer arazlar başka bir şekle tebeddül etmeseydi, başka bir şekle bürünüp var olmasaydı iş bâtıl olur, sözler manâsız bir hale gelirdi;
    Bu arazlar başka bir varlık suretine bürünüp haşrolur. Her şey, neye lâyıksa o şekle tebeddül eder. Sürünün çobanı, sürüye lâyık kişidir.
    Mahşerde her arazın bir sureti vardır,her araz suretinin de bir nöbeti.
    Kendine bak, sen de araz değil miydin, anandan, babandan hâsıl olmadın mı ve bir maksat uğrunda birisiyle eş değil misin?

    965. Evlere köşklere bak. Bunlar mühendisin tasavvuratından ibaretti.
    Güzel olarak gördüğümüz sofası hoş. Tavanı, kapısı mükemmel olan filan ev ,(mühendisin zihnindeydi).
    Mühendisin zihnindeki o araz, o düşünce aletleri hazırladı, ormanlardan direkleri getirdi (ev yapılıp meydana çıktı.)
    Her hünerin aslı, esası, hayâlden,arazdan, düşünceden başka nedir ki?
    Dünyanın bütün cüzilerine, fakat garazsızca bak; arazdan başka bir şeyden meydana gelmemiştir.

    970. Önceki fikir, sonun da fiile gelir. Dünyanın kuruluşunu ezelden beri böyle bil.
    Meyveler, gönülde evvelce vücuda gelir de sonunda fiile çıkar.
    İşe girişip de ağaç diktin mi ilk harfi,sonunda okudun demektir.
    Gerçi dal, yaprak ve kök evveldir ama onların hepside meyve için vücut bulur.
    Feleklerin dimağı olan o baş da bunun için en sonunda “ Levlâk” sırrına mazhar oldu.

    975. Bu sözler arazların nakline ait bahislerdir. Bu aslan ve tuzak, hep bunun içindir.
    Bütün âlem,esasen arazdı. “ Hel Etâ” suresi, bu mânayı izah için geldi.
    Bu arazlar neden doğar? Suretlerden. Ya bu suretler neden vücuda gelir? Düşüncelerden.
    Bu cihan, Akl-ı Küll’ün bir düşüncesinden ibarettir. Akıl, padişaha benzer, suretler de peygamberlere.
    İlk âlem, imtihan âlemidir. İkinci âlem şunun bunun yaptıklarının mükâfat ve mücazatını görme âlemidir.

    980. Padişahım, kulun hain olsa o araz, yani hainliği, zincir ve zindan olmakta.
    Yerinde ve değerinde bir hizmette bulunsa, savaşta bir yararlık gösterse o araz da bir hil’at şeklinde temessül etmekte.
    Bu arazla cevher, kuşla yumurtadır; bu ondan olmakta, o bundan doğmakta.”
    Padişah, köleye “ Tut ki dediklerin doğru, hepsini kabul ettim. Fakat arazlardan bir cevher doğmadı ki” dedi.
    Köle “ Bu iyi ve kötü dünyası, gayp âlemi haline gelsin,iyilik ve fenalık apaçık bilinmesin diye akıl onları gizlemiştir.

    985. Çünkü fikrin şekil ve suretleri meydana çıksaydı kâfir ve mümin,yalnız Allahyı zikreder, başka bir söz söyleyemezdi.
    Eğer iyilik ve kötülükten meydana gelen suretler gizli olmayıp da meydana bulunsaydı küfür ve iman,apaçık meydana çıkar,alında yazılırdı.
    O takdirde nasıl olurdu da bu âlemde put kalır, puta tapan bulunurdu? Nasıl olur da kimsenin kimseyle alay etmeye mecali kalırdı.?
    O vakit bu dünyamız kıymet kesilirdi. Kıyamette kim suç işleyebilir” dedi.
    Padişah “ Allah bütün mücazatı gizledi, gizledi ama avamdan gizledi, kendi haslarından değil.

    990. Ben bir emîri tuzağa düşürmek dilersem emîrlerden gizlerim, fakat vezirden gizlemem.
    Hak bana işlerin mükâfat ve mücazaatını, amellerden yüz binlercesinin büründüğü suretleri gösterdi.
    Ben bilirim ama sen de bir nişane ver. Ay, bulutla örtülse de bana gizli değildir” dedi.
    Köle, madem ki olanı ,biteni olduğu gibi biliyorsun; beni söyletmeden kastın ne? deyince.
    Padişah “ Dünyayı izhar etmekteki hikmet, Allahnın ilmindekileri izhar etmektir.

    995. Bildiğini izhar etmedikçe âlemdeki zahmet ve meşakkatleri belirtmez.
    Senden bir kötülük yahut iyilik meydana gelmeksizin hattâ bir an bile duramazsın.
    Bu amelleri izhar etme zarureti, sırrının açığa çıkması içindir.
    Nasıl olur da ipliğin ucunu gönlün çekip durduğu halde iplik eğirme âletine benzeyen tenin işlemez?
    Tasalanman, dertlenmen; gönlünün o çekişine, isteğine âlamettir. O işi yapmamak da sana açıkça can çekişmedir, ölümdür.

    1000. Bu âlem de daimî olarak doğurur, o âlem de. Her sebep anadır, eser çocuğunu meydana getirir.
    Eser doğdu mu ondan da şaşılacak sebepler doğması için sebep haline gelir.
    Bu sebepler, nesilden nesile yürür gider. Fakat görmek için adamakıllı aydın bir göz lâzım dedi” dedi.
    Padişah, onunla konuşurken söz buraya gelince o köleden bir alâmet gördü mü , görmedi mi? Bilmem.
    Hakikati arayan o padişahın, köleden bir nişan, bir alâmet görmesi, hiç de umulmayacak bir şey değil. Fakat gördüğünü söylemek için bize izin yok.

    1005. Öbür köle hamamdan gelince padişah, onu da huzuruna çağırdı.
    “Sıhhatler olsun,daimi âfiyetler olsun. Ne de lâtif, ne de zarif, ne de güzelsin.
    Yazık, öbür kölenin söyleyip durduğu kötü huyların da olmasa ne olurdu?
    O zaman yüzünü gören neşeye dalardı. Seni görmek, cihana malik olmaya değerdi” dedi.
    Köle dedi ki: “ Padişahım, o dinsizin hakkımda söylediklerini bir parçacık anlat!”

    1010. Padişah “ Önce iki yüzlülüğünü anlattı. Ona göre sen görünüşte bir deva, fakat hakikatte bir dertmişsin”dedi.
    Köle, dostunun kötülüğünü bu suretle padişahtan duyunca derhal, kızgınlık denizi köpürdü.
    Ağzı köpüklendi, yüzü kızardı, onun aleyhinde bulunma dalgasına düştü, bu dalgalar, hadden aştı.
    Dedi ki : “ O evvelce benimle dosttu. Kıtlıkta kalmış köpek gibi hayli pislik yemişti.”
    Çan gibi durmadan onun aleyhinde bulunmaya başlayınca padişah, elini ağzına götürüp “ Kâfi” dedi.

    1015. “Bu sınamayla onu da anladım, seni de. Senin canın kokmuş, onun ağzı.
    Ey kokuşuk canlı, uzak otur. O âmir olsun, sen onun memuru ol!”
    Ulular bunun için “ Dünyada insanın rahatı, dilini korumasındadır” dediler.
    “ Riya ile tespih, külhanda biten yeşilliğe benzer” mealinde bir hadis vardır, bunu böyle bil ey ulu kişi!
    Güzel ve iyi suret, bil ki kötü huyla beraber olunca bir kalp akça bile değmez!

    1020. Bil ki zâhiri suret yok olur, fakat mâna âlemi ebedidir, kalır.
    Testinin suretiyle ne vaktedek oynayıp duracaksın? Testinin nakşından geç, ırmağa, suya yürü.
    Suretini gördün ama mânadan gafilsin. Akıllıysan sedeften bir inci seç, çıkar.
    Âlemdeki bu sedefe benzeyen kalıpların hepsi can denizinden diriyse de,
    Her sedefte inci bulunmaz, gözünü aç da her birinin içine bak!

    1025. Onda ne var, bunda ne var? Onu anla. Çünkü o değerli inci nadir bulunur.






  7. #27
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    Surete talip olursan (bu şuna benzer bir dağ, görünüşte büyüklük bakımından lâl’in yüzlerce mislidir.
    Senin elin, ayağın,saçın, sakalın da gözünden yüzlerce defa daha büyüktür.
    Fakat iki gözün, bütün âzadan daha kıymetli olduğu meydandadır.
    Gönlüne gelen bir tek düşünce yüzünden de yüzlerce cihan, bir anda baş aşağı devrilir gider.

    1030. Padişahın cismi, surette birdir ama yüz binlerce asker, arkasından koşar.
    Fakat o tertemiz padişahın şekli ve sureti de gizli bir fikre mahkûmdur.
    Gör ki bu sayısız halk, bir tefekkür yüzünden yeryüzünde akıp giden sel gibidir.
    Halk, o düşünceyi küçük ve ehemmiyetsiz görür ama sel gibi cihanı suya boğar ,alıp götürür.
    Âlem de her hünerin fikirle kaim olduğunu,

    1035. Evlerin, köşklerin, şehirlerin,dağların, sahraların, nehirlerin hep onda meydana geldiğini,
    Denizdeki balığın denizin vücuduyla yaşadığı gibi yerin de, denizin de, güneşin de, göğün de fikirle diri bulunduğunu madem ki görmektesin.
    Neden kör gibisin, neden ahmaklık ediyorsun, neden sence ten Süleyman gibi oluyor da fikir karınca gibi?
    Gözüne dağ, büyük görünüyor da fikri fare gibi küçük, dağı kurt gibi büyük sanıyorsun.
    Âlem, gözünde pek korkunç, pek büyük görünmekte… Buluttan, gökten,gök gürlemesinden ürküp korkuyor,tir, tir titriyorsun.

    1040. Halbuki ey eşekten aşağı kişi, fikir âleminden emin ve gafilsin, bir taş gibi o, cihandan haberin yok!
    Çünkü suretten ibaretsin, akıldan nasibin yok. İnsan huylu değilsin, bir eşek sıpasısın!
    Bilgisizlikten gölgeyi adam görüyorsun da insan o yüzden sence bir oyuncaktan ibaret, değersiz bir şey.
    O fikir, o hayal örtüsüz bir surette kol kanat açıncaya kadar dur.
    O zaman dağları yumuşak pamuk gibi görürsün, bir de bakarsın ki bu soğuk, sıcak yeryüzü yok oluvermiş!

    1045. O zaman ezelî ve ebedî hayata ve muhabbete sahip olan Allah’dan başka ne göğü görürsün ne yıldızı!
    Bir misal, ister doğru olsun, ister yanlış… doğrulukları aydınlatsın da.
    O has köleye padişaha mensup adamların haset etmeleri
    Padişah, lütfüyle bir köleyi bütün adamların içinden seçmiş, onlardan üstün etmişti.
    Elbisesinin pahası, kırk emirin maaşına bedeldi. Onun kazandığı kadir ve kıymetin onda birini, hattâ yüz vezir bile görmemişti.
    Talihin yaverliği, bahtının müsait oluşu yüzünden yücelmiş, âdeta bir Eyaz olmuştu. Padişah da sanki zamanın Mahmut’uydu.

    1050. Ruhu padişahın ruhîyle birdi. Bu ten âleminden önce de o iki ruh, birbirine eş olmuş, birbirine âşina olmuştu.
    Zaten iş, tenden önce olan iştir. Sonradan meydana gelenlerden geç!
    İş ârifindir. Çünkü ârif, şaşı değildir. Gözü, ilk ekilen şeyleri görür.
    Buğday mı ekildi, arpa mı? Gece, gündüz gözü ondadır. Gece, neye gebeyse onu doğurur.
    Bunu menetmek için yapılan hileler, başvurulan tedbirler havadan ibaret!

    1055. Allah’nın takdirini, kendi tedbirinden üstün gören kişi, nasıl olur da kendi tedbirleriyle gönlünü avutabilir?
    Aklına, tedbirine güvense tuzak içinde olduğu halde tuzak kurar, fakat canına andolsun, ne bu kurtulur,ne o!
    Yüzlerce çayır, çimen bitse de, dökülse de sonun da yine Allahnın ektiği çıkar!
    Ekilmiş ekinin üstüne ekin ekerler ama bu ikincisi fânidir, ilki doğrudur,ilki yerindedir.
    İlk ekin kemal bulur, seçilip toplanır. İkinci tohumsa bozulur, çürüyüp gider.

    1060. Sevgilinin huzurunda tedbirini terk et; filvaki tedbiri de onun tedbirinden, onun kaderinden doğmadır ya!
    Hakk’ın yücelttiği iş,işe yarar. Nihayet biten, ilk ekilendir.
    Madem ki sevgiliye esirsin, ey âşık ektiğini onun için ek!
    Hırsız nefsin etrafında dolaşma, onun işine bulaşma. Bir iş, Hakk’ın işi değil mi? Hiçtir hiç!
    Kıyamet günü gelmeden, gece hırsızı, mal sahibinin yanında rüsvay olmadan bu işten vazgeç.

    1065. Hilelerle, tedbirlerle çalınmış olan malın vebali adalet günü çalan adamın boynunda kalır.
    Yüz binlerce akıl, bir araya gelip onun tuzağına aykırı bir tuzak kurmak isterler, kurarlar da.
    Kurdukları tuzağı pek kuvvetli pek yerinde ve kâfi bulurlar ama bir çöp parçası rüzgâra nasıl dayanabilir?
    Eğer sen “Şu halde varlığın ne faydası var?” dersen senin bu sualinde fayda var mı inatçı adam?
    Sualinde fayda yoksa bu abes ve faydasız suali niye dinleyeyim?

    1070. Eğer bir çok faydaları varsa neden bu cihan faydasız olsun öyle ise?
    Cihan, bir cihetten faydasız, başka bir cihetten faydalarla dopdoludur.
    Sana faydalı olan şey, bana faydasızsa.. mademki sence faydalı, onun yapmaktan geri durma.
    Yusuf’un güzelliği kardeşlerince abesti,lüzumsuzdu.. Fakat bütün bir âleme faydalıydı.
    Davut’un sesi kadar güzeldi ama güzel sesten anlamayanlar dinlemek istemezlerdi.

    1075. Nil nehrinin suyu, Âbıhayattan daha hoştu, daha feyizliydi. Fakat nasipsiz ve münkir olanlara kandı.
    Şehitlik, mümin için hayattır, münafık için ölüm ve çürüme!
    Âlemde bir sürü halkın mahrum olmadığı bir nimet var mı? Söyle.
    Şekerden öküze, eşeğe ne fayda var? Her canın başka bir gıdası vardır.
    Fakat o gıda, gıdalanan kişiye arızî ise ona nasihat etmek de onu doğru yola getirmek demektir.

    1080. Birisi hastalık dolayısıyla toprak yemeyi sevse toprağı,kendisine gıda sanır ama,
    Asıl gıdasını unutmuş, hastalık yüzünden alıştığı gıdaya yüz tutmuştur.
    Şerbeti bırakmıştır da zehir yemektedir. Hastalık yüzünden alıştığı gıda kendisine tatlı gelmiştir.
    İnsanın asli gıdası Allah nurudur; ona hayvan gıdası lâyık değil!
    Fakat gönül, hastalık yüzünden bu gıdaya düşmüştür; gece gündüz bu suyu içmekte, bu toprağı yemektedir.

    1085. Bu gıdayı yiyen kişinin yüzü sapsarıdır. Ayağı tutmaz kalbi helacana uğrar. Nerede yol, yol olan göklerin gıdası nerede bu?
    O, gıda devletin has kullarına mahsustur. O, boğazsız âletsiz yenir.
    Güneşin gıdası, Arş nurundandır, hasetçinin, Şeytan’ın gıdası ferş dumanından!
    Allah, şehitler için “ Onlar rızıklanırlar” buyurdu. O, gıda için ne ağız vardır, ne tabak!
    Gönül, her dosttan bir gıda ile gıdalanır, her bilgiden bir lezzet alır.

    1090. Her insanın sureti,bir kâseye benzer.Göz de suretinin mânasına ait bir duygu âletidir.
    Herkesin yüzünden bir şey yemekte, her buluştuğundan bir şey almaktasın.
    Yıldız, yıldızla kırân etti mi mutlaka her ikisine uygun bir şey doğar.
    Erkekle kadının buluşmasından çocuk doğduğu gibi,taşla demirin birleşmesinden de kıvılcım meydana gelir.
    Toprağın, yağmurla kırânı, meyveleri, yeşillikleri, çiçekleri bitirir.

    1095. İnsan, yeşilliğe baksa gönlü hoşlanır,gamı gider, neşelenir.
    Canımız neşelenirse bizden iyilikler, ihsanlar doğar.
    Güzelce, dilediğimiz gibi gezdik, eğlendik mi karnımız acıkır, iştahımız artar.
    Rengin kızarması karanlıktandır.Kan da hoş ve gül renkli güneştendir.
    Renklerin en güzeli kırmızı renktir. O renk de güneştendir, güneşten meydana gelir.

    1100. Zuhale karîn olan her yer çoraklaşır, oraya ekin ekilemez.
    Bir şeyin bir şeyle birleşmesi,kuvvetin halindeki fiili meydana çıkarır; Şeytan’ın münafıkla birleşmesi gibi.
    Bu mânalara, dokuzuncu kat gökten yüce derecesiz dereceler, mekânsız yücelikler vardır.
    Halkın makamı, derecesi ariyettir. Fakat Emir Âlemi olan Melekût diyarının makam ve derecesi aslidir.
    Halbuki halk, makam ve derece için aşağılıklara katlanır,bayağı hallere düşer, yücelik ümidiyle horluktan lezzet alır,hoşlanır!

    1105. On günlük yücelik için zilleti çekerler, gam ve gussa ile boyunlarını iğ gibi ipince bir hale korlar.
    Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikten aydın güneş olduğum mekâna gelmiyorlar?
    Güneşin doğduğu yer, kapkara bir burçtur. Bizim güneşimizse doğu yerlerinden dışarıdır!
    Onun doğduğu yer, zerrelerine nispetle doğu yeridir. Halbuki zatı ne doğar, ne dolunur!
    Onun arta kalan zerreleri olan bizler de iki cihanda gölgesiz bir güneşiz.

    1110. Ne şaşılacak şey! Böyle olduğu halde yine Şems’in etrafında dönüp dolaşmaktayım. Buna sebep de yine Şems’in ışığı, aydınlığı!
    Şems, hem sebepleri, vesileleri meydana getirmede, hem de sebepler, vesileler ona erişememekte!
    Yüz binlerce defa ümidimi kestim. Kimden mi? Şems’ten. Buna inanır mısınız?
    Ben güneşten ümidimi keseyim, balık suya sabretsin! Bu sözüme inanma sakın!
    Ümitsizliğe düşersem ümitsizliğimde güneşin işidir, onun tecellisidir ey Hasan!

    1115. Sanat, nasıl olur da sanatkârdan ayrılır? Hiç var olan,varlıktan başka bir yerde otlar mı?
    Bütün varlıklar bu bahçede yayılır…İster Burak olsun, ister Arap atları, ister eşek!
    Fakat bu hareketlerin bu denizden olduğunu görmeyen, her an yeni bir mihraba yüz çevirir.
    O, tatlı denizden acı su içe, içe nihayet o acı su, gözünü kör etmiştir.
    Deniz “ Ey kör, benden sağ elinle su iç de gözün açılsın” der.

    1120. Burada sağ el, hüsnü zandır. Çünkü iyinin, kötünün nereden geldiğini hüsnü zan bilir.
    Ey mızrak, seni bir döndüren var. O yüzden bazen dümdüz dikilmekte, bazen iki kat olmuş gibi eğilmektesin.
    Şemsettin’in aşkıyla tırnağımız yok ki. Yoksa bu körün güzünü açardık!
    Ey Hak ziyası Hüsâmettin; sen hasetçinin gözünün körlüğüne rağmen hemen yürü, onun illetini tedavi et!
    Senin ilâcın çabucak tesir eden ululuk tutyası, eseri mutlaka görülen karanlıklar dağıtıcı bir ilâçtır.

    1125. O ilâç, bir körün gözüne konsa yüzyıllık zulmeti derhal giderir.
    Hasetçiden başka bütün körleri tedavi et! Fakat seni inkâr eden hasetçiyi tedavi etmek.
    Hattâ, sana haset eden ben bile olsam, bırak, can çekişip durayım, sakın can bağışlama.
    Güneşe haset eden, güneşin varlığından incinen kişi yok mu?
    Ah, işte sana devası olmayan illet. O adam kördür, kör! İşte sana ebediyen kuyunun ta dibine düşmüş kalmış bir kişi!

    1130. O ezeli güneşi yok etmek ister, fakat söyle, bu muradı nasıl olur da yerine gelir, imkan var mı?

    Doğan’ın viranede baykuşlar içine düşmesi

    Doğan diye, dönüp tekrar padişaha gelen doğana derler. Yolunu kaybeden kör doğandır.
    Bir doğan, yolunu kaybetti, bir viraneye düştü, Baykuşların arasıda kaldı.
    O rıza nurundandı, baştanbaşa nurdu; fakat kaza ve kader çavuşu, gözünü kör etti;
    Gözüne toprak saçtı, onu yoldan sapıttı, viranede baykuşlar arasına uğrattı.

    1135. Padişahtan ayrı düşmesi şöyle dursun, baykuşlar, başına vurmağa, güzelim kanatlarını yolmaya başladılar.
    Baykuşlar arasına “Kendinize gelin; doğan yerinizi, yurdunuzu almaya geldi” diye bir velveledir düştü.
    Mahalle köpekleri gibi hepsi de kızgın, korkunç bir halde garip doğanın başına üşüşüp hırkasını çekiştirmeye başladılar.
    Doğan, “ Ben baykuşlara lâyık mıyım? Baykuşlara bunun gibi yüzlerce virane bağışladım.
    Ben burada kalmak istemem, padişaha dönmek isterim.

    1140. Tasalanıp kendinize kıymayın. Ben burada durmam vatanıma giderim.
    Bu harabe, sizin gözünüze hoş bir yer görünüyor, bana değil. Benim naz ettiğim yer, padişahın koludur” diyordu.
    Baykuş ise “ Doğan sizi evinizden, barkınızdan etmek için hileye sapıyor.
    Hile ile bizi yurdumuzdan ayırmak, yuvamızdan etmek niyetinde.
    Bu hileci tokluk gösteriyor ama Allah hakkı için bütün harislerden beterdir.

    1145. Hırsından balçığı pekmez gibi yer. Ayıya kuyruğunuzu kaptırmayın.
    Bizim gibi saf kişileri yoldan çıkarmak için padişahtan, padişahın elinden dem vurmakta.
    Bir kuşcağız, hiç padişahla düşüp kalkar mı? Bir parçacık aklınız varsa dinlemeyin bu sözü,
    O, padişahın cinsinden mi, vezirin cinsinden mi? Hiç sarımsakla badem helvası yenir mi?
    Padişah, adamlarıyla beni arıyor demesi de hilesinden, fendinden.

    1150. Bu, kabul edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir lâf, ahmak aldatmak için kurulmuş bir tuzak!
    Kim buna inanırsa ahmaklığından inanır . Zayıf bir kuşcağızın padişahla ne münasebeti olabilir?
    En aşağı bir baykuş , onun beynine vursa ona padişahtan yardımcı gelecek ha! Hani, nerede?” demekteydi.
    Doğan dedi ki: “ Benim bir tüyüm bile kopsa padişah, baykuş yuvasının kökünü kazır.
    Baykuş kim oluyor ki? Bir doğan bile beni incitir, gönlümü kırar, bana cefa ederse,

    1155. Padişah; her yokuşta her inişte doğan başlarından harmanlar yapar, tepeler yüceltir.
    Benim bekçim, onun inayetleridir. Nereye varırsam padişah arkamdadır.
    Hayalim, padişahın gönlündedir. O, bensiz duramaz.
    Padişah beni uçurunca onun ziyası gibi gönül yücelerinde uçarım.
    Ay gibi güneş gibi uçup gök perdelerini aşarım.

    1160. Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir.
    Öyle bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin.
    Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, Yüz binlerce mahpusu azadetti.
    Bir zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları doğanlaştırdı.
    Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar; talihi yâr olur da sırrımı anlar.

    1165. Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın!
    Böyle bir padişaha sevgili olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.?
    Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz.
    Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğini yemiyorum. Padişah, uzaktan benim davulumu çalmakta,nöbetimi vurmakta.
    Benim davulumu döğen “İrciî” sesidir. Benimle dâvaya girişenlerin rağmine şahidim, Allahdır.

    1170. Padişahın cinsinden değilim, hâşa… bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle, onun nuruna sahibim.
    Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta toprağın cinsinden sayılır.
    Rüzgâr, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgârın cinsi demektir. Nihayet şarap,tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir.
    Cinsimiz, padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu.
    Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde toz gibiyim, toz gibi!

    1175. Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi var.”
    Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın.
    Sizi şeklimin aldatmaması için sözümü dinlemeden şarabımı için, mezemi yiyin.
    Nice kişiler var ki suret, onların yolarını kesti. Surette kastettiler, Allah’a çattılar.
    Bu can da, bedenle birleşmiştir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi?

    1180. Göz nuru iç yağıyla eş olmuştur, gönül nuru bir katre kanda gizli.
    Neşe ciğerin kızılındandır, gam karasında; akıl bir mum gibi beynim içinde.
    Bu alâkadar keyfiyetsiz bir tarzdadır. Akıllar, bu keyfiyetsizliği bilmede âcizdir.
    Külli can, cüzi cana alâkalandı; can ondan bir inci alıp boynuna koydu.
    Meryem nasıl gönüller alan Mesih’e gebe kaldıysa can da onun gibi koynuna aldığı o inciden gebe kaldı.

    1185. Fakat o Mesih, kuru ve yaş üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih değildir. O Mesih’in şanı seyahatten yücedir.
    Can, canlar canından gebe kaldı ya. İşte cihan, böyle candan gebe kalır.
    Cihan da başka bir cihan doğurur. Bu mahşer de başka bir mahşer gösterir.
    Kıyamete kadar söylesem, saysam bu kıyameti anlatamam.
    Bu, sözler, mâna bakımından “ Yarab” nidasına benzer. Harfler, bir tatlı dudaklının nefesini avlamağa tuzaktır.

    1190. Kulun “Yarab” sözüne Allahnın “Lebbeyk” cevabı geldikten sonra, nasıl olur da “ Yarab” demekte kusur eder?
    Fakat bu “ lebbeyk” öyle bir “Lebbeyk” tir ki onu işitemezsin ama baştan aşağıya kadar bütün vücudunla tadabilirsin.

    Susuz birisinin duvarın üstünden ırmağa taş,topaç atması

    Bir ırmak kıyısında yüksek bir duvar vardı. Duvarın üstünde dertli bir susuz duruyordu.
    Suya erişmesine o duvar mâniydi. Susuz adam, âdeta su için balık gibi çırpınmaktaydı.
    Birden suya bir ker*** parçası attı. Suyun sesi bir göz gibi kulağına geldi.

    1195. O ses, tatlı bir sevgilinin sesi gibiydi. O ses, adamı şarap gibi sarhoş etmişti.
    O minhetlere düşmüş adam, suyun temiz sesinden hoşlanıp duvardan ker*** kopararak suya atmaya başladı.
    Su sanki “Ey adam, bana taş atmadan ne fayda elde ediyorsun ki?” diye bağırmaktaydı.
    Susuz dedi ki. “ Ey su, iki fayda var. Onun için ben bu işten el çekmem.
    Birinci fayda şu: Su sesini duymak, susuzlara rebap dinlemek gibi.

    1200. Su sesi İsrafil’in sesine benziyor. Ölü bile bu sesten hayat bulmada.
    Yahut bu ses, bahar günlerindeki gök gürültüsü sesini andırıyor.
    Bu ses yüzünden bağlar, bahçeler, ne kadar güzelleşiyor, çiçeklerle dolar.
    Yahut yoksula zekât zamanını geldiği söylenmiş, mahpusa kurtuluş müjdesi verilmiş gibi.
    Muhammet’e Yemen’den gelen ve ağızsız söylenen Rahman nefesine.
    Yahut âsilere şefaate gelen Ahmed’in,

    1205. Yahut da zayıf Yakub’un canına erişen güzel ve lâtif Yusuf’un kokusuna benziyor.
    Öbür faydası da duvardan koparıp tertemiz suya attığım her taş, her ker*** parçası,
    Yüksek duvarı biraz daha alçaltıyor, her defasında duvar biraz daha inmiş oluyor.
    Duvarın alçalması, suya yaklaşmama sebep olmakta.Duvarın ortadan kalkması vuslata çare bulmakta.”
    Duvardaki o taşları, ker***leri koparmak “Secde et de yaklaş” âyetindeki yakınlığı mucip olan secdedir.

    1210. Duvarın boynu yüksekken bu baş indirmeğe mânidir.
    Bu toprak bedenden kurtulmadıkça Âbıhayata secde edemem.
    Duvar üstündekilerden en fazla susuz kimse; taşı, topacı en çabuk koparıp atan da odur.
    Suyun sesine en fazla âşık olan duvardan en büyük taşı koparıp atar.
    O adam, suyun sesinden, âdeta boğazına kadar şaraba batmışçasına neşelenir.
    Yabancı kişi ise kerpicin suya düşünce bluk diye çıkardığı sesten başka bir şey duymaz.

    1215. Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder.
    Kudretli olduğu günlerde sıhhatli, güçlü, kuvvetli bulunduğu zamanlarda bu işi başarır.
    Çünkü gençlik çağı, yemyeşil,terütaze bir bahçe gibi esirgemeksizin meyveleri yetiştirir.
    Genç adamın kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıp durur. Bedenin zeminini onlarla yeşertir.
    Gençlik; mamur, tavanı adamakıllı yüksek, dört duvarı sapasağlam bir eve benzer.

    1220. Ne mutlu o kişiye ki ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu liften yapılmış iple bağlamadan…
    Toprak çoraklaşıp akmadan, kaymadan işini başarmıştır. Çünkü çorak yerden güzel nebatat asla yetişmez.
    İhtiyarın gücü, kuvveti kesilir, şehvet suyu akmaz olur. Kendisinden de faydalanmaz, başkalarına da faydası dokunmaz.
    Kaşları eyer kuskunu gibi aşağı düşer, gözü yaşarır, görmez olur.
    Yüzü buruşur, kertenkele sırtına döner. Söz söyleyemez, tat alamaz olur, dişleri bir şey kesmez bir hale gelir.

    1225. Gün geçip gitmiş, akşam çağı gelip çatmış,leş gibi beden topallamakta, yolsa uzun.. İş görülecek yer yıkık iş işten geçmiş..
    Kötü huyların kökleri kuvvetlenmiş, onu kökünden söküp çıkarma kuvveti de azalmış!
    Valinin,yola diken ekene “Yola diktiğin dikenleri sök” diye emir vermesi
    Bu iş, o tatlı sözlü, fakat kötü huylu adamın yol üstüne diken dikmesine benzer.
    Yoldan geçenler ona darılmaya başladılar, bu dikenleri sök diye bir hayli söylediler, fakat fayda etmedi.
    Her an o dikenler çoğalmakta, halkın ayağı dikenler yüzünden kanamaktaydı.

    1230. Halkın elbisesi dikenlerden yırtılmakta, yoksulların ayakları paramparça olmaktaydı.
    Vali, ona “Mutlaka bunları sök” dedikçe. “ Evet, bir gün sökerim” diyordu.
    Bir müddet “Yarın, yarın” diye vâde verip durdu. Bu müddet için de diktiği dikenler kökleşti, kuvvetlendi.
    Vali, bir gün “ Ey va’din de durmayan, beri gel, emrettiğimiz işi sürüncemede bırakma” dedi.
    Adam dedi ki: Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın!”Vali “ Hayır,acele davran, işi savsaklama.

    1235. Sen bu işi yarın görürüm diyorsun ama şunu bil ki gün geçtikçe,
    O dikenler daha ziyade yeşeriyor, dikeni sökecek de ihtiyarlayıp âciz bir hale geliyor.
    Diken kuvvetlenmekte, büyümekte, diken sökecekse ihtiyarlamakta, kuvvetten düşmekte.
    Diken her gün, her an yeşerip tazelenmekte.Diken her gün perişan bir hale gelmekte, kuruyup kalmakta!
    O daha ziyade gençleşiyor, sen daha fazla ihtiyarlıyorsun. Çabuk ol, zamanını geçirme” dedi.

    1240. Her kötü huyunu bir diken bil; dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.
    Nice defalardır kötü huyunu bir diken bil; Dikenler kaç keredir senin ayağını zedelemekte.
    Nice defalardır kötü huydan perişan bir hale düştün. Fakat duygun yok ki. Pek duygusuzlaştın.
    Çirkin huyundan başkalarını ,zarara soktuğundan başkalarına mazarrat verdiğinden,
    Gafilsen hiç olmazsa kendi yaraladığını bilirsin ya. Sen hem kendine azapsın, hem başkalarına!
    Ya baltayı al, ercesine vur, Ali gibi bu Hayber kapısını kopar.

    1245. Yahut bu dikeni gül fidanına ulaştır, sevgilinin nurunu nâra kavuştur?
    Da onun nuru senin ateşini söndürsün; vuslatı, dikenini gül bahçesi haline getirsin.
    Sen cehenneme benziyorsun, o ise mümindir. Mümine ateşi söndürmek imkânı var .
    Mustafa, cehennemin sözünü naklederek buyurdu ki: “ Cehennem, korkusundan mümine yalvararak,
    “Padişahım, çabuk geç, Nurun, ateşimi söndürecek” der.

    1250. Şu halde ateşi helâk eden, müminin nurudur. Çünkü bir şeyi zıddından başka bir şeyle gidermek imkânsızdır.
    Adalet gününde ateş, nurun zıddıdır, zira, ateş kahırdan meydana gelmedir, nur, ihsan ve fazıldan.
    Ateşin şerrini defetmek istiyorsan ateşin gönlüne rahmet suyunu saç!
    O rahmet suyunun kaynağı mümindir.Âbıhayat , ihsan sahibinin pâk ruhudur.
    Nefsin ondan kaçmakta. Çünkü sen ateştensin, o su, ırmak suyu.

    1255. Ateş, sudan söndüğündendir ki sudan kaçmaktadır.
    Senin duygun, fikrin hep ateşten. Şeyhin duygusu ve fikri ise o güzel nur.
    Onun nur suyu ateşe damladı mı ateşten cız ,cız sesi çıkmaya başlar.
    O cızladıkça sen ona “ Öl, bit” de ki, bu nefis cehennemin sönsün.
    Sönsün ki senin gül bahçeni yakmasın; senin adalet ve ihsanını söndürmesin.

    1260. O söndükten sonra ne dikersen biter… Lâleler , ak güller, marsamalar çıkar.
    Yine doğru yoldan alabildiğine gidiyoruz. Hocam, dön geri, yolumuz nerede?
    Şunu anlatıyorduk: Hasetçi adam, senin eşeğin topal, konak yeri de adamakıllı uzak.
    Yıl geçti, ekin vakti değil. Yüz karalığından, kötü işten başka da mahsul yok.
    Ten ağacına kurt düştü. Onu söküp ateşe atmak lâzım.

    1265. Yolcu, kendine gel, kendine… vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu.
    Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken kocalığını Hak yoluna sarf et.
    Elinde kalan şu kadarcık tohumu olsun ek de bu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin.
    Bu aydın çırağ sönmeden kendine gel de hemen fitilini düzelt, yağını tazele.
    Yarın yaparım deme. Nice yarınlar geçti.Ekin zamanı tamamıyla geçmesin ,agâh ol!

    1270. Nasihatimi dinle: Ten , kuvvetli bir bağdır. Yeniyi istiyorsan, eskiden soyun!
    Dudağını yum, altın dolu avucunu aç. Ten nekesliğini bırak, cömertliği ele al.
    Cömertlik, şehvetleri, lezzetleri terk etmedir. Şehvet yüzünden düşen kalkmamıştır.
    Bu cömertlik, cennet selvisinin bir dalıdır. Yazıklar olsun böyle bir dalı elinden bırakana.
    Bu heva ve hevesi bırakma, sapasağlam bir iptir.Bu dal, canı göğe çeker.

    1275. Ey güzel yollu, cömertlik dalı seni yukarı çeke, çeke aslına eriştirdi mi,
    Güzellik Yusuf’un, bu âlem kuyu gibidir. Bu ip de Allah emrine sabretmedir.
    Ey Yusuf, ip sarktı, iki elinle yapış. İpten gafil olma, vakit geçiyor.
    Allahya hamdolsun ki bu ipi sarkıttılar, fazıl ve rahmeti birbirine kattılar.
    Bu ipe yapış da yeni bir can âlemi apaşikar, fakat görünmez bir âlem göresin.

    1280. Hakikatte yok olan şu cihan var gibi görünmekte, hakikatte var olan cihan da adamakıllı gizlenmede.
    Rüzgâr esti mi toz toprak görünür, uçup savrulur, rüzgâr görünmez. Toz toprak kendisini gösterir, rüzgâra perde olur.
    Zâhiren iş işleyen, hakikatte işsizdir, deriden ibarettir. Gizli olan içtir; asıl odur.
    Toprak, rüzgârın elinde bir alete benzer. Asıl toprağı yüce ve tabiatı yüksek bil.
    Toprağa mensup gözün bakışı da toprağa düşer. Rüzgârı gören göz başka bir çeşittir.

    1285. Atı at bilir; at, atın eşitidir.Binicinin ahvalini de binici bilir.
    Duygu gözü attır, binici Hak nuru. Binici olmadıkça at, zaten işe yaramaz ki.
    Şu halde ata terbiye ver, kötü huyunu terk ettir. Yoksa padişah onu kabul etmez.
    Atın gözüne yol gösteren, padişahın gözüdür. Padişahın gözü olmadıkça at, bir şey göremez.
    Atların gözleri, ottan, otlaktan başka bir yerde değildir. Onları buralardan başka nereye çağırsan “ gelmem, niye geleyim” derler.

    1290. Allah nuru, duygu nuruna binmiştir de ondan sonra can, Allahya rağbet etmiştir.
    Binici olmayan at yol gitmeyi ne bilir? Doğru ve ana caddeyi bilmek için padişah lâzım.
    Nuru, binici olan duyguya doğrul. O onur, duyguya ne güzel bir sahiptir.
    His nurunu bezeyen, Allah nurudur. Bu suretle “Nur üstüne nur” âyetinin mânası zuhur eder.
    His nuru adamı yere çeker, Hak nuru Kevser ırmağına götürür.

    1295. Çünkü duygularla idrak edilen âlem, çok aşağılık bir âlemdir. Allah nuru bir denizdir, duygu ise bir çiğ tanesi gibi.
    Fakat duyguya binmiş olan meydanda değildir, iyi eserlerinden, güzel sözlerinden başka bir şey görünmez.
    Duyguya mensup olan nur bile, kesif ve cismani olmakla beraber gözlerin karasında gizlidir.
    Öfkenden sen duygu nurunu bile görmüyorsun, dine mensup nuru nasıl görürsün?
    Duygu nuru, bu kadar kesafetiyle beraber gizli olursa ap-arı olan bir ışık nasıl olur da gizli olmaz?

    1300. Bu cihan, gayp rüzgârının elinde bir saman çöpüne benzer,tamamıyla âcizdir. Gayp âleminin dileği,
    Onu gâh yüceltir, gâh alçaltır. Gâh doğrultur, gâh kırar.
    Gâh sağa götürür, gâh sola… gâh gül bahçesi haline kor, gâh diken haline.
    El gizlidir, yazı yazan kalemi gör. At oynayıp seğirtmekte, binici meydanda değil.
    Fırlayıp giden oka bak, yay gizli. Canlar meydanda da canların canı görünmüyor.

    1305. Oku kırma. O padişah okudur. Yaydan çıkan ok değildir, her şeyi bilenin şastından atılmıştır.
    Hak, “ Mâ remeyte iz remeyte” dedi. Allah’nın işi, bütün işlere örnektir, misaldir.
    Kendi kızgınlığını kır, oku kırma. Senin kızgın gözün sana sütü kan gösterir.
    O kanlara bulanmış, senin kanınla ıslanmış oku alıp öp de padişaha götür.
    Meydanda olan âcizdir, bağlanmıştır, zebundur. Görünmeyense pek kuvvetli ve galip.

    1310. Biz avlardan ibaretiz, kimin böyle bir tuzağı var? Çevgânın önünde toplardan başka bir şey değiliz, çevgânı idare eden nerde?
    Yırtıyor, dikiyor, nerde bu terzi? Üflüyor, yakıyor, nerde bu ateşi yakan?
    Bir an içinde sıddıkı kâfir eder, bir an içinde zındıkı zâhit.
    Onun içindir ki ihlâs sahibi, varlığından tamamıyla halâs olmadıkça tuzağa düşmek tehlikesindedir.
    Çünkü yoldadır, yol kesicilerse sayısız.Ancak Allah amanında olan kurtulur.

    1315. Aynası tamamıyla arınmayan, henüz ihlâs sahibidir. Kuş tutmayan henüz avla meşguldür.
    Fakat ihlâs sahibini Allah ihlâs makamına ulaştırırsa ihlâs sahibi kurtulur, emniyet makamına varır.
    Hiçbir ayna yoktur ki ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin. Hiçbir ekmek yoktur ki tekrar harmandaki buğday şekline dönsün.
    Hiçbir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz. Hiçbir olmuş meyve tekrar turfanda haline gelmez.
    Piş, ol da bozulmadan kurtul. Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol.

    1320. Kendinden kurtuldun mu tamamıyla Burhan olursun. Kul yok oldu mu sultan kesilirsin.
    Bunu apaçık görmek istersen Salâhaddin gösterdi, gözleri görür bir hale getirdi, açtı.
    Allah nuruna sahip olan her göz, fakrı onun gözünden dersler verir.
    Şeyh, Allah gibi aletsiz işler görür. Müritlere sözsüz dersler verir.
    Gönül, onun elinde mum gibi yumuşaktır. Mührü, gönle gâh ayıp, gâh şeref damgasını basar.

    1325. Mumundaki mühür,bir yüzüğe âlamettir, onu hatırlatır, ya asıl o yüzük de ki nakış kimin âlametidir, kimi hatırlatmaktadır?
    O nakış, efkârının her halkası, öbürüne geçmiş, bu suretle birbirine zincirlenmiş olan o Zerger’in fikrini anlatır.
    Gönül dağlarındaki bu ses kimin? Bu dağ, gâh sesle dopdolu, gâh bomboş ve sessiz.
    Ev sahibi, nerde olursa olsun hâkim ve üstatdır,yaptığı iş yerli yerindedir. Bu gönül dağı, onun sesinden hâli kalmasın!
    Dağ vardır, sesi iki misli aksettirir… Dağ vardır, yüz misli.

    1330. Dağ; o sesten ,o sözden yüz binlerce halis ve sâf kaynaklar sızdırır.
    Fakat dağdan o lütûf kesildi mi sular, kaynaklarında kan kesilir.
    O kadehi kutlu padişahlar padişahı yüzünden Tûr dağı lâl haline geldi.
    Dağın cüzileri canlandı, akıllandı. Ey halk biz bir taştan da aşağı mıyız ki ?
    Ne candan bir çeşme coşmakta, ne beden yeşiller giymiş ruhanilere katılmakta…

    1335. Onda ne bir iştiyak sahibinin sesi var, ne sâkinin bir yudum şarabının neşesi!
    Nerde hamiyet ki böyle bir dağı; keserle, çapayla, neyle olursa kökünden yıksın.Belki cüzilerine bir ay parıltısı vurur, belki ay ışığı, ona yol bulur!
    Kıyamette dağlar yerlerinden sökülecek… Senin bir davranman da ne vakit böyle bir keremde bulunacak?
    Bu kıyamet, o kıyametten nasıl olur da aşağı sayılır? O kıyamet yaradır, bu, merheme benzer.

    1340. Bu merhemi gören yaradan kurtulmuştur. Bu güzelliği gören kötü kişi bile ihsan sahibidir.
    Ne mutlu o çirkine ki güzele eş, arkadaş oldu; vah eşi kış olan gül yüzlüye!
    Ölmüş eşek cana eş olunca dirilir, canın ta kendisi olur.
    Kara odun ateşe eş olur, karalığa gider, baştan başa nur kesilir.
    Ölmüş eşek tuzluya düşünce eşekliği, murdarlığı bir tarafta kalır.

    1345. Allah gününün rengi Allah boyasıdır. Onda her şey bir renge boyanır.
    Birisi küpe düşse de sen, ona kalk desen neşesinden “ Beni kınama. Küp benim” der.
    O “ Ben küpüm” demek “ Ben, Hakkım” demektir. Demir demirdir ama ateş rengine girmiş, o renge boyanmıştır.
    Demirin rengi, ateşin renginde mahvolmuştur. Sükût eder gibi görünmekle beraber ateş olduğundan da dem vurmaktadır.
    Madendeki altın gibi kızarınca sözü; ağızsız, dudaksız “ Ben ateşim” sözüdür.

    1350. Ateşin rengiyle, ateşin tabiatıyla ululanmıştır da der ki: “ Ben ateşim ,ben ateş!
    Sen şüpheye düşsen de ben ateşim, istersen bir tecrübe et, elini sür.
    Ben ateşim, eğer şüphe ediyorsan bir an olsun yüzünü bana koy ! ”
    Âdemoğlu, Allah’dan nurlanırsa seçilir de meleklerin mescudu olur.
    Canı melek gibi azgınlıktan ve şüpheden kurtulan kişi de âlemde secde eder.

    1355. Ateş nedir, demir nedir? Dudağını yum. Bu benzetişte bulunanla alay etme.
    Ayağını denize pek basma, denizden çok bahsetme… dudağını ısırarak susup kıyısında dur!
    Benim gibi yüzlercesi bile denize tahammül edemezler. Fakat yine de denizde boğulmaktan korkmuyor, ona dalmadan duramıyorum.
    Canım da denize feda olsun, aklım da. Canın da kan diyetini bu deniz vermekte, aklın da.
    Ayağım oldukça denizde yürürüm, ayağım kalmazsa yine su kuşları gibi denize dalarım.

    1360. Huzur da bulunan bîedep kişi huzurda bulunmayan kişiden daha hoştur. Halka da eğridir ama nihayet kapıda değil mi?
    Ey teni bulaşmış, pisleşmiş kişi, havuz kenarında dön dolaş. İnsan, havuzun dışındayken nasıl temizlenir?
    Havuzdan uzak düşen kişi nasıl temiz olur? O adam bâtın temizliğinden bile uzak düşmüştür.
    Bu havuzun temizliğinin haddi yoktur. Cisimlerin temizliği ise pek az bir miktarda olabilir.
    Çünkü gönül havuzdur ama gizli. Bu havuzun, denize gizli bir yolu var.

    1365. Senin muayyen miktardaki temizliğin yardım ister. Yoksa sayılı şey harcandıkça azalır.
    Su, pis adama “ Bana koş” der. Pis adamsa “ Sudan utanıyorum” der.
    Su der ki: “ Bu utanma, bensiz nasıl zail olur, bu pislik, bensiz nasıl temizlenir?”
    Bulaşık ve pis adam; sudan utanır, gizlenirse bu utanma, “Hayâ, imana mânidir” sözünün tahakkukuna sebep olur.
    Gönül, ten havuzunda çamura bulandı ama ten, gönül havuzunda arındı.

    1370. Oğul, gönül havuzunun çevresinde olan, ten havuzundan sakın!
    Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir, fakat aralarında bir berzah var, birbirlerine karışmazlar.
    İster doğru ol, ister eğri. O gönül havuzuna doğru gel, geri kalma.
    Padişahların huzurunda can tehlikesi var ama himmetleri yüce kişiler can korkusu yüzünden padişahtan çekinmezler.
    Padişah, şekerden daha tatlı olunca canın tatlılığına gitmesi de daha hoş, daha doğru.

    1375. Ey beni kınayan, sen sağ esen ol. Ey selâmet arayan, sen beni bırak!
    Benim canım ocaktır, ateşten hoşlanır, ocağa ateş yurdu olmak yeter.
    Bana ocak gibi aşka yanmak düştü. Bundan kör olansa zaten ocak değildir.
    Azıksızlık azığı sana azık olursa baki olan canı buldun,ölümden kurtuldun demektir.
    Gamdan neşe artmaya başladı mı can bahçen güllerle, süsenlerle dolar.

    1380. Başkasının korktuğu şeyler, sana emniyet verir. Su kuşu, denizden kuvvet bulur, ev kuşuysa perişan olur.
    Ey tabip, ben; yine divane oldum.. Sevgili, ben yine kara sevdalara uğradım.
    Zincirinin halkalarından her halkanın başka, başka fenleri var. Her halka, başka bir delilik vermede.
    Her halkanın eseri, başka, başka fenler. Onun için her an başka deliliklerim var.
    Darbı meseldir, delilikler; fen, fen , çeşit çeşittir. Hele böyle ulu bir beyin zincirine bağlanmış kişide olursa!

    1385. Bağımı, öyle bir divanelik kopardı ki bütün divaneler bana nasihat verirler!

    Zünnun’un hatırını sormak üzere dostlarının tımarhaneye gelmeleri
    Bu çeşit delilik, Zünnun’u, Mısri’nin de başına geldi. Onda yeni ,yeni coşkunluklar, cezbeler meydana gelmekteydi.
    Coşkunluğu âdeta göğün üstüne erişecek bir dereceyi buluyor, ciğerler acısı bir hale geliyordu.
    Kendine gel ey çorak toprak, kendi coşkunluğunu bu işe sahip olan temiz kişilerin coşkunluğu ile bir tutma!
    Halk onun deliliğine tahammül edemez bir hale geldi.Ateşi, âdeta halkın sakalını tutuşturmaktaydı.

    1390. Avamın sakalına ateş düşünce onu körlüklerinden, inatlarından tutup bağladılar.
    Halk, bu yolda umumiyetle dara düşse de yine yuları geri çekmeye imkân yoktur.
    Bu padişahların hepsi, halktan can korkusuna düştüler. Çünkü bu güruh kördür, padişahların da nişanı yok!
    Hüküm külhaniler eline geçince nihayet Zünnun zindana düştü.
    Bir tek ulu padişah, tek başına atına binmiş, gitmekte.. ardına düşen, ona uyan yok. Böyle bir eşi bulunmaz inci, çocukların eline düşmüş.. kadrini bilen anlayan yok.

    1395. İnci de nedir ki? Bir katrada gizlenmiş bir deniz.. bir zerreye sığmış güneş!
    Öyle bir güneş ki kendisini zerre gösterdi de yavaş, yavaş yüzünü açtı.
    Bütün zerreler,onda yok oldu. Âlem, onun yüzünden sarhoş oldu, onun yüzünden kendisine geldi.
    Fakat kalem, bir gaddarın elinde oldu mu şüphe yok, Mansur, dâra çekilir.
    Bu hüküm, bu hükümet, kötü kişilerin elinde oldukça elbette peygamberleri öldürmek lâzım.

    1400. Yol azıtmış kavim, aptallıklarından peygamberlere “ Biz, sizi şom bilmekteyiz. Bize sizin yüzünüzden kötülük geliyor” dedi.





  8. #28
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    1401 - 2100

    Hıristiyanların cehaletine bak ki asılan bir Allahdan medet ummaktadır.
    Çünkü onlarca İsa’yı Yahudiler asmıştır. Peki.. iş böyleyse ona kim imdat etsin?
    O padişahın yüreği, onların yüzünden kan olunca “ Sen, onların içinde oldukça Allah onlara azap göndermez” hükmü nasıl olur da sürüp gider?
    Hain kalpazandan, halis altınla kuyumcu, daha fazla korkar.

    1405. Yusuflar, çirkin kişilerin hasedinden korkup gizlenirler. Güzeller, düşman korkusundan ateş içinde yaşarlar.
    Yusuflar, kardeşlerinin hilesi yüzünden kuyuya düşmüşlerdir. Çünkü o kardeşler, hasetlerinden Yusuf’u kurtlara verip dururlar.
    Hasetten Mısır Yusuf’unun başına neler geldi? Bu haset, pusuya yatmış büyük bir kurttur.
    Hulâsa halîm Yakup, Yusuf’a bir şey yapmasın diye bu kurttan daima korkar.
    Zahiri kurt, Yusuf’un etrafında dönüp dolaşmadı. Fakat bu haset, işlediği işle kurtları da geçti!

    1410. Bu haset kurdu, Yusuf’u yaraladı da “ Biz onu elbiselerimizin başında bırakmış, gitmiştik, kurt kapmış” diye tatlı sözlerle özür serdetti.
    Bu hile, yüz binlerce kurtta bile yok Hele dur, bak, bu kurt sonunda nasıl rüsvay olur!
    Ondan dolayı herkesin yaptığı kötülüğün zararını göreceği gün hasetçiler, muhakkak kurt şeklinde haşredileceklerdir.
    Hırsla dolu aşağılık ve haram yiyici kişi, o sayı günü domuz şeklinde,
    Zina edenler,avret yerleri kokarak, şarap içenler, ağızları kokarak dirilirler.

    1415. Gönüllerin duyduğu o gizli koku, mahşerde açığa çıkar, duyulur.
    İnsanın varlığı bir ormana benzer. O deme agâhsan çekin bu varlıktan çekin!
    Vücudumuzda binlerce kurt, binlerce domuz.. temiz, pis, güzel, çirkin binlerce sıfat var.
    Herhangi huy galipse hüküm, onundur. Maden de altın bakırdan fazlaysa o maden altın sayılır.
    Vücudunda hangi huy galipse o huyun suretine göre haşredilmen gerekir.

    1420. İnsan da bir an olur, kurtluk zuhur eder, bir an olur, ay gibi Yusuf yüzlü bir güzel haline gelir.
    İyiliklerle kinler gizli bir yolda gönüllerden gönüllere gidip durmaktadır.
    Hattâ insandan, öküzle eşek bile bilgi sahibi olur, akıllanır,hüner elde eder.
    Serkeş at, rahvan bir hale gelir, alışır. Ayı oynar, keçi de selâm verir.
    Köpeğe insanın huyu geçer, nihayet çoban olur, av, avlar yahut sürüyü korur.

    1425. Eshabı Kehf’in köpeğine onlardan öyle bir huy sirayet etti ki sonunda Allah’yı aramaya koyuldu.
    Kalpte her an bir çeşit şey baş gösterir.. insan bazen şeytanlaşır, bazen melekleşir.. bazen tuzak kesilir, bazen yırtıcı hayvan!
    Aslanların bildiği o acayip ormandan, gönüller tuzağına gizli bir yolu bulunan o meşelikten,
    İçten içe hırsızlık et, can mercanını çal! Ey köpekten aşağı, âriflerin gönüllerinden o mercanı elde et.!
    Madem ki hırsızlık ediyorsun, bari lâtif inciyi çal! Mademki hamallık ediyorsun, bari yüce bir yük yüklen!
    Müritlerin, Zünnun’un deli olmayıp mahsustan öyle göründüğünü anlamaları

    1430. Dostlar Zünnun’un bu işinde düşünceye daldılar, zindana gittiler, bu hal hususunda konuşup fikirlerini söylemeye başladılar:
    Dediler ki: “Bunu herhalde kasten yapıyor. Bunda bir hikmet var. O bu dinle bir kıbledir, bir delildir.
    Ona delilik hükmetsin, o çaldırsın.. imkân mı var? Böyle bir şey onun deniz gibi hudutsuz aklından ne kadar uzak!
    Hâşa delilik bulutu, onun ayını örtsün.. böyle bir şey onun ulu makamının kemalinden değildir.
    O halkın şerrinden bir bucağa sindi. Akıllılardan utandı da divane oldu.

    1435. Tane tapan sersem akıldan usanmış da bu yüzden mahsus kendisini deli göstermiştir.”
    Maden de der ki: “Yiğit , beni bağla.. öküz kuyruğundan yapılma kamçı ile başıma, sırtıma vur.. fakat deşeleme!
    Kamçı yarasından hayat bulayım.Musa’nın öküzü yüzünden dirilen maktul gibi dirileyim.
    Öküz kuyruğundan yapılma kamçının açtığı yaradan iyileşeyim, Musa’nın mucizesiyle dirilen o öldürülmüş adam gibi canlanayım.
    O öldürülmüş adam öküz kuyruğu kamçısının açtığı yaradan dirildi. Bakır gibi kimya yüzünden altın oldu.

    1440. Sıçrayıp kalktı, sırları söyledi, kanını dökenleri gösterdi.
    Beni bunlar öldürdü, bu fitnenin tohumunu bunlar ekti diye açıkça söz söyledi.
    Bu ağır beden de öldürüldü mü sırları bilen ruh varlığı dirilir.
    O adamın canı cenneti de görür, cehennemi de.. bütün sırları da tanır, bilir.
    Kanlı şeytanları, hile ve hud’a tuzağını ve şeytanlıkları gösterir.

    1445. Kuyruğunun açacağı yara yüzünden can kurtulsun diye öküz kesmek, yol şartlarındandır.
    Sen de tez öküz nefsi tepele de gizli ruh dirilsin, akıllansın.
    Onlar, ahvali anlamak üzere Zünnun’un yanına yaklaşınca Zünnun onlara bağırdı: “ Hey, kimlersiniz? Sakının!”
    Onlar, edepli, edepli “ Biz dostlardanız. Buraya canla başla hal hatır sormak için geldik.
    Nasılsın ey hünerli, marifetli akıl denizi? Akıllı olduğun halde niye kendini deli gösteriyorsun, bu ne bühtan?

    1450. Güneşe külhanın dumanı erişir mi? Anka, kargaya zebun olur mu?
    Bizden çekinme, şunu anlat.Biz seni sevenleriz. Bize bu işi etme.
    Sevenleri, kendinden uzaklaştırmak yaraşmaz. Onlardan işi gizlemek onları hileyle aldatmak doğru değildir.
    Padişahım, sırrı açığa vur. Ey ay yüzlü, yüzünü bulutla gizleme.
    Biz seni seviyoruz,sana sadığız, âşığız. İki âlemde de gönlümüzü sana verdik” dediler.

    1455. Zünnun, sövüp saymaya başladı, delicesine saçma sapan sözler söyledi.
    Sıçrayıp onlara taş topaç yağdırmaya, sopa sallayıp fırlatmaya koyuldu. Hepsi yaralanıp ezilmek korkusundan kaçtılar.
    Zünnun, kahkahayla gülüp başını salladı. Dedi ki: “ Şu dostların heva ve hevesine bak.
    Dostlara bak! Hani dost olanların nişanesi? Dostlara zahmet can gibi sevimlidir.
    Dosta, dostun zahmeti ağır gelir mi? Zahmet içtir, ruhtur. Dostluksa onun derisine benzer.

    1460. Dostluk nişanesi belâdan, âfetlerden, minhetlerden hoşlanmak değil midir?
    Dost altın gibidir. Belâ da ateşe benzer. Halis altın, ateş içinde saf bir hale gelir”

    Efendisinin Lokman’ı sınaması

    Tertemiz bir kul olan Lokman, gece gündüz kullukta çevik ve gayretli değil miydi?
    Efendisi, onu ileri tutar, oğullarından üstün görürdü.
    Çünkü lokman, filvaki kul oğluydu ama efendiydi, heva ve hevesten hürdü.

    1465. Bir padişah, konuşma esnasında bir şeyhe dedi ki: “ Benden bir şey dile”
    Şeyh “ Padişahım, bana böyle söylemekten utanmıyor musun? Hele biraz daha yüksel!
    Benim iki kulum var. Onlar hor hakîr kişilerdir ama ikisi de sana hükmederler, ikisi de emrederler” dedi.
    Padişah “ Bu söz hatalı bir söz. O iki kul kimler ?” deyince ,şeyh “ Birisi kızmak, öbürü şehvet” dedi.
    Padişahlıktan feragat edeni padişah bil. Onun nuru ayla güneş olmaksızın da parlar durur.

    1470. Mahzene sahip olan, zatı mahzen olmuş kişidir. Varlığa, mağlûp olan, varlığa düşman olan kişidir.
    Lokman’ın efendisi, görünüşte onun efendisiydi ama hakikatte Lokman’ın kuluydu.
    Bu ters dünyada benzerler pek çoktur. Onların nazarında bir gevher, çöp parçasından da bayağıdır.
    Her çöle, geçip kurtulunacak yer adı verilmiştir. Ad ve suret, halkın akıllarına tuzaktır.
    Bir güruhu, elbisesi tanıtır. Onu o libasla görünce avamdan derler.

    1475. Mürailik sureti de bir güruhun adını zâhitliğe çıkarmıştır.Halbuki kendisi riyaya boğulmuştur.
    Taklitten, kapıp kaçmadan arınmış nur gerek ki, onu, sözünü dinlemeden, işini görmeden tanısın.
    Bu nura sahip olan , akıl yoluyla onun kalbine girer, nakdini görür, nakil ve rivayete bağlanmaz.
    Gaybı adamakıllı bilen Allahnın has kulları can âleminde kalp casuslarıdır.
    Hayal gibi gönle girerler. Gizli şey ve hal, onların önünde apaçıktır.

    1480. Serçenin vücudunda ne kuvvet, ne kudret vardır ki sırrı, doğanın aklından gizli kalsın?
    Allah sırlarına vakıf olan kişinin önünde mahlukatın sırrı nedir ki?
    Göklere çıkan adama yeryüzünde yürümek güç gelir mi?
    Be zâlim, Davut’un elinde demir mum haline gelir,erirdi, artık onun avucunda mum ne oluyor?
    Lokman, kul şeklinde bir efendiydi. Kulluğu, yalnız zahiri bir görünüşten ibaretti.

    1485. Meselâ, efendi tanımadık bir yere giderse kuluna elbisesini giydirir.
    Kendisi de o kölenin libaslarını giyer, köleyi kendisine efendi yapar.
    Kullar gibi onun ardından yürür. Bu suretle kendisini kimseye tanıtmaz.
    Ey kul, sen baş köşeye otur. Ben, eski bir kul gibi ayakkabılarını götüreyim.
    Sen sertlik et, bana söv, hiçbir suretle ağırlama.

    1490. Şimdi hizmetin, bence bana hizmet etmeyi bırakmadan ibarettir. Ben, bu suretle gurbet diyarında bile tohumu ekeceğim” der.
    Efendiler, kendilerini kul sanılsınlar diye kulluğu kabul etmişlerdir.
    Onların gözleri toktur, efendiliğe doymuşlardır, kendilerine lâzım olan işi yapa gelmişlerdir.
    Halbuki bu heva ve heves kulları, onların aksine kendilerini akıl ve can efendisi gösterirler.
    Efendi kulluk edebilir. Fakat kuldan kulluktan başka bir şey zuhur edemez ki.

    1495. Şunu bil ki o âlemden bu âleme böyle tersine akseden nice şeyler vardır.
    Lokman’ın efendisi bu gizli hali biliyordu, ondan bir nişane görmüştü.
    Sırrı bildiği için o yol gösterici,iş başarmak için eşeğini güzelce sürmekteydi.
    Lokman’ı daha önceden azat ederdi ama hoşnutluğunu diliyordu.
    Çünkü Lokman’nın muradı buydu. O aslan, o yiğit, istiyordu ki kimse sırrına ermesin.

    1500. Sırrını kötülerden gizlemen, şaşılacak bir şey değil; şaşılacak şey kendinden de saklaman,kendinden de gizlemendir.
    Fakat sen, işini gözünden bile gizle de işine kötü göz değmesin.
    Kendini ücret tuzağına teslim et de sonra kendinden, kendiliğin olmaksızın bir şey çal.
    Yaralıya, vücudundan temreni çıkarabilmek için afyon verir, uyuturlar.
    Ölüm vaktinde de adama elem ve ıstıraplar verirler. O halde meşgulken canını alıverirler.

    1505. Şu halde anlıyorsun ya, gönlünü herhangi bir düşünceye verdin mi, gizlice senden bir şey alacaklardır.
    Her ne düşünür, her ne elde edersen hırsız, emin olduğun yerden gelip çatmaktadır.
    Binaenaleyh bari en iyi işe koyul da hırsız, senden hiç olmazsa en bayağı, en aşağı bir şeyi alıp götürebilsin.
    Tacirin yükü suya düşerse ondan daha iyi bir kumaşa el atar.
    Senin de madem ki suya bir şeyin düşecek, mahvolacak.. en aşağı şeyi terk et de daha iyisini bul.
    İmtihan edenlerce,Lokman’ın fazilet veferasetinin meydana çıkması

    1510. Lokman’ın efendisi, kendisine yemek getirdiler mi, Lokman’a adam gönderip çağırtır,
    Önce o yemeğe Lokman el sunar, efendisi de ondan sonra yerdi.
    Bu suretle onun artığını afiyetle yer, bundan zevk alır, onun yemediğini ise dökerdi.
    Hattâ yese bile gönülsüz, iştahsız yerdi. İşte asıl sonsuz dirlik, birlik budur.
    Bir gün Lokman’ın efendisine hediye olarak bir karpuz getirdiler. Hizmetçiye “ Git, oğlum Lokman’ı çağır” dedi.

    1515. Lokman gelince, efendisi, karpuzu kesip ona bir dilim verdi. Lokman, o dilimi bal gibi, şeker gibi yedi.
    Hem de öyle lezzetle yedi ki Lokman’ın efendisi, ikinci dilimi de kesip sundu. Böyle, böyle karpuzu tekmil yedi;
    Yalnız bir dilim kaldı. Efendisi “ Bunu da ben yiyeyim; bir göreyim,bakayım, nasıl şey, herhalde tatlı bir karpuz” dedi .
    Çünkü Lokman, öyle lezzetle,öyle zevkle,öyle iştahlı,iştahlı yiyordu ki görenlerin de iştahı geliyordu.
    Efendisi, o dilimi yer yemez karpuzun acılığından ağzını bir ateştir sardı, dili uçukladı, boğazı yandı.

    1520. Bir eyyam acılığından âdeta kendisini kaybetti. Sonra “ A benim canım, efendim,
    Böyle bir zehri nasıl oldu da tatlı, tatlı yedin, böyle bir kahrı nasıl oldu da lütuf saydın?
    Bu ne sabır? Neden böyle sabrettin? Sanki canına kastın var?
    Niye bir şey söylemedin, niye biraz sabret şimdi yiyemem demedin?” dedi.
    Lokman dedi ki: “ Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki utancımdan âdeta iki kat olmuşumdur.

    1525. Elinle sunduğun bir şeye ; ey marifet sahibi; bu acıdır demeğe utandım.
    Çünkü vücudumun bütün cüzileri senin nimetlerinden meydana geldi. Ben senin tanene, tuzağına gark olmuştum;
    Bu kadarcık bir acıya dayanamaz, feryat edersem vücudumun bütün cüzileri Hak ile yeksan olsun!
    Şekerler bağışlayan elinin lezzeti bu karpuzdaki acılığı hiç bırakır mı?
    Sevgiden acılıklar tatlılaşır,sevgiden bakırlar altın kesilir.

    1530. Sevgiden tortulu, bulanık sular, arı duru bir hale gelir, sevgiden dertler şifa bulur.
    Sevgiden ölü dirilir, sevgiden padişahlar kul olur.
    Bu sevgi de bilgi neticesidir. Saçma sapan şeylere kapılan kişi nasıl olur da böyle bir tahta oturur ki?
    Noksan bilgi nerden aşkı doğuracak? Noksan bilgi de bir aşk doğurur ama o aşk, cansız şeylerdir.
    Noksan bilgi sahibi, cansız bir şey de dilediği şeyin rengini görünce âdeta bir ıslıktan sevgilinin sesini duymuş gibi olur.

    1535. Noksan bilgi, fark ve temyize malik değildir. Nihayet şimşeği güneş sanır.
    Bu yüzden peygamber, noksanı olan kişiye melûn dedi. Fakat bu noksan, tevil de akıl noksanıdır.
    Teninde noksan bulunan acınır, acınan kişiye lânet etmek böyle bir adamı yaralamaksa hiç de yaraşır bir şey değil.
    Kötü hastalık, lânet edilmesi icap eden, uzaklığa lâyık olan illet, akıl noksanıdır.
    Zira noksan akılları tamamlamak, yani akıllanmak mümkündür, fakat bedendeki noksanı tamamlamaya imkân yok.

    1540. Allah’dan uzak düşen her kötü kişinin kâfirliği, Firavunluğu, umumiyetle akıl noksanından ileri gelmiştir.
    Beden noksanı için Kuran’ da “ Köre teklif yok” diye bir genişlik var.
    Şimşek çabucak sönüp gider, pek vefasızdır. Sen aydın ve parlak olmayan geçici şeyi baki olandan ayırt edemiyorsun.
    Şimşek güler o kişiye. Kime biliyor musun ? Onun nuruna gönül bağlayana.
    Felek nurlarının sonu yoktur. O nurlar, şarkta ve garpta bulunmayan Allah nuruna benzer mi hiç?

    1545. Şimşek, bil ki göz nurunu alır, baki nur da, bil ki gözlere yardımcıdır.
    Deniz köpüğü üstüne at sürmekle şimşek ziyasıyla mektup okumak,
    Hırs yüzünden âkıbeti görmemek, kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir.
    Aklın hassası, işin sonunu görmektir. Âkıbeti görmeyen akıl, nefistir.
    Nefse mağlûp olan akıl, nefis haline gelmiştir. Müşteri, Zuhal tesiri altında kalırsa Zuhalleşir.

    1550. Sen bu yomsuzluk içinde gözünü döndür de sana bu nuhuseti verene bak!
    Bu cezirle meddi gören kişi, yomsuzluktan kurtulur, saadete erer.
    Allah, bir halden bir hale döndürme esnasında her şeyi zıddıyla meydana çıkararak seni halden hale döndürür durur.
    Bu suretle de Eshabı Şimalden olmaktan korkar durur, erler gibi de Eshabı Yemin’in lezzetini umarsın.
    Bir yandan korkuya, bir yandan ümide düştün mü iki kanadın olur. Bir kanatlı kuş kat’iyen uçamaz, âcizdir.

    1555. Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim, yahut da izin ver tamamıyla söyleyeyim.
    Yoksa ne bunu istiyor, ne onu istiyorsan yine ferman senin. Kim ne bilir ki maksadın ne, muradın nerede?
    Can, İbrahim canı olmalı ki nuruyla ateş içinde cennetler, köşkler görsün.
    Derece, derece aya, güneşe kadar yücelsin; halka gibi kapıya kalmasın.
    Halil gibi yedinci kat gökten de geçsin.. Çünkü ben batanları, geçenleri sevmem.

    1560. Bu ten âlemi, şehvetten kurtulan kişiden başkasını yanılta gelmiştir, yanılta gider.

    Hüthüdün küçücük vücudunu görünce,Belkıs’ın kalben Süleymen Âleyhisselâm’dangelen haberi ulu
    bulması

    Belkıs’a yüzlerce rahmet olsun. Allah, ona yüzlerce erkeğin aklını vermişti.
    Bir hüthüt kuşu, Süleyman’dan birkaç satırdan ibaret bir mektup getirdi.
    Belkıs okudu. Elçinin getirdiği o şümullü nükteleri hor görmedi.
    Gözü, hüthütü gördü, gönlü onun Anka olduğunu anladı. Duygusu onu bir köpekten ibaret gördü, gönlüyse bir derya.

    1565. Nasıl olur da bir görür, ikisini de yetiştirmek için zahmet çeker, hele gözü her şeyin sonunu görüp dururken buna imkân mı var?
    O iki ağaç, filvaki şimdi görünüşte bir görünüyor ama ağaçlardan maksat ne? Meyve vermek değil mi?
    Allah nuruyla gören, sondan önden agâh olan şeyh;
    Âhiri gören gözü Allah uğrunda yummuş, menzile ulaşma hususunda sonu gören gözü açmıştır.
    O hasetçiler, kötü ağaçtır.Yarattıkları acı, bahtları kötüdür.

    1570. Hasetten coşarlar,ağızları köpürür durur, gizlice hileler kurarlar.
    Bu suretle has kölenin boynunu vurmak, dünyadan kazımak dilerler.
    Canı, padişahın canı olan kişi, nasıl fâni olur? Birisinin gönlünü Allah korursa o adam nasıl yok olur?
    Padişah o sıralara vâkıftı, fakat Ebubekr-i Rebabi gibi ses çıkarmıyordu.
    Yaratılışları kötü, ahlâkları fena kişilerin gönüllerini görüyor, o testicilerle gizlice alay ediyordu.

    1575. Hileciler, hile düzüp koşuyorlar,padişahı çömleğe sokmak istiyorlardı.
    O kadar büyük bir padişah, a eşekler, nasıl bir çömleğe sığar?
    Padişah için bir tuzak ördüler ama nihayet bu hileyi de ondan öğrendiler.
    Ne kötü talebedir o talebe ki hocasıyla baş koşar, onunla kendisini bir görür.
    Hem de hangi hocayla? Huzurunda gizli, aşikâr bir olan cihan hocasıyla.

    1580. Onun gözü, Allah nuruyla bakmakta, bilgisizlik perdelerini yırtıp yakmaktadır.
    O talebe, eski kilim gibi paramparça, delik deşik olmuş gönülleri bir perde yapıp o hâkimin önüne gerer.
    Halbuki o perde bile yüzlerce ağzıyla ona gülüp durur.Her ağzı hocaya bir delik olmuştur. ( deliklerden tal*****n gönlünü seyreder durur.)
    Hoca , talebeye der ki; “ Ey köpekten de aşağı olan, bana hiç mi vefan yok?
    Haydi beni kuvvetli, müşküller halledici bir hoca farz etme, tut ki senin gibi bir talebeyim, senin gibi gönül gözüm kör.

    1585. Fakat canına, gönlüne yardımım da mı dokunmadı? Sana ben olmadıkça bir feyiz bile akmıyor.
    Şu halde görüyorsun ya, gönlüm, senin bahtının tezgâhı. Be doğru düzen olmayan, bu tezgahı niye kırarsın? Çakmağı gizlice çakıyorum dersen kalpten, kalbe pencere yok mu ki?
    Gönül, nihayet senin fikrini de pencereden görür, andığın şeye şahadet eder.
    Tut ki kereminden yüzüne vurmuyor, yüzünü yerlere sürtmüyor, ne söylersen gülüp “ Evet, evet” diyor.

    1590. Fakat senin hilene, hud’ana gülmüyor. Kötü huyuna, yaptığın şeylere gülüyor.
    Hile edenin göreceği, bulacağı karşılık hileden ibarettir. Büyük testiyi vur kır, küçük testiyi al iç. İşte lâyığın bu! Eğer o senden razı olur, bu yüzden gülerse sana yüz binlerce gül açılır.
    Gönlü senden razı olursa bil ki o, Hamel burcunda bir güneş kesilir.
    O yüzden hem gündüz güler hem bahar.Çiçeklerle yeşillikler birbirine karışır.

    1595. Yüz binlerce bülbülle kumru ötüşmeye başlar; sessiz cihanı sesle doldurur.
    Ruh yaprağını sararmış,kararmış bir halde görüyorsun da padişahın gazabından yine haberin yok.
    Padişahın güneşi itap burcunda olunca yüzleri kebap gibi karartır.
    O Utarit’in sayfaları , bizim canımızdır; o sayfalardaki beyazlık, karalık, bizim mizanımız.
    Sonra ruhları; sevdadan, âcizlikten kurtarsın diye tekrar kırmızı ve yeşil bir ferman yazar.

    1600. Hulâsa ilkbaharın yazıp çizdiği şeyler de kavsikuzah gibi kırmızı ve yeşil sayılır”.






  9. #29
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    Padişah adamlarının o has köleye haset edişlerine dair olan hikâyenin sonu

    Padişah beylerinin hikâyesi,o ebedî sultan kölelerinin has köleye hasetleri,
    Söz, sözü aça, aça hayli geri kaldı. Yine o hikâyeye başlamak, onu tamamlamak gerek.
    İkbâl sahibi ve bahtlı melek bahçıvan, nasıl olur da ağacı ağaçtan fark etmez?
    Acı ve kötü ağaçla, bire yedi yüz meyve veren meyveli ağacı.

    1605. Akıl, bu iki renkli tılsımlar yüzünden Muhammet’le, Ebucehil’lerin savaştığı gibi duygu ile savaşır durur.
    Kâfirler, Ahmet’i beşer gördüler. Çünkü onun ayı böldüğünü görmemişlerdi.
    Hisse ait gözüne toprak serp. His gözü, akla da düşmandır, dine de.
    Allah duygu gözüne kör dedi, putperest dedi, bizim zıddımız dedi.
    Çünkü o, köpüğü gördü de denizi görmedi. Bu demi gördü de yarını görmedi.

    1610. Bu günün sahibi de odur, yarının sahibi de. Her ana sahip olan, önünde durup durur da o, hazineden bir pul bile görmez.
    Bir zere bile o güneşten haber verir ve güneş; o zerreye kul, köle kesilir.
    Birlik denizinin elçisi olan katraya yedi deniz esir olur.
    Bir avuç toprak bile onun yüzünden çevikleşirse felekler, o, bir avuç toprağın önüne baş koyar.
    Âdemin toprağı Allahdan çevikleşince Allah melekleri o toprağın önünde secde ettiler.

    1615. Göğün yarılması nedendi? Toprakla olan münasebeti kaldıran, müşkülleri halleden bir gözden.
    Toprak, kesafeti yüzünden suyun dibine gider. Öyle olduğu halde toprağa bak ki çevikleşti, süratle Arşı bile geçti.
    Bil ki o letafet sudan değildir, ancak Verici ve Eşsiz, Örneksiz Yaratıcının ihsanından,.
    Dilerse havayı, ateşi aşağılatır, dilerse dikeni gülden üstün eder.
    Allah hükmedicidir, dilediğini yapar.Derdin ta kendisinden deva yaratır.

    1620. Havayı, ateşi aşağılatırsa onları karartır, bulandırır, ağırlaştırır.
    Yeri ve suyu yüceltirse kâinat yolunu ayaklarıyla arşınlarlar, yürürler.
    Gayrı tamamıyla anlaşıldı ki dilediğini yüceltir, toprağa mensup olana “Kanatlarını aç” der.
    Ateşe mensup olana der ki: “ Yürü, İblis ol, yedinci kat yerin altında şeytanlık et.
    Ey topraktan yaratılan adam, sen de yürü, Süha yıldızını bile geç.Ateşten yaratılan İblis, sen de yerin dibine git.

    1625. Ben dört tabiat ve illet-i şlâ değilim. Her şeyi tasarruf etmede Baki ve Daimîyim .
    İşim illetsiz, sebepsiz ve dosdoğrudur. Ey kötü düşünceli; takdirim, sebebe bağlı olamaz.
    Bir vakit olur,âdetimi değiştirir.. bir vakit olur, bu tozu yatıştırırım.
    Denize “ Durma, hemencecik ateşlerle dol” derim. Ateşe “ Haydi, gül bahçesi kesil” diye emrederim.
    Dağa derim ki: “ Pamuk gibi hafifleş!” Göğe derim ki: “Göze baş aşağı görün”

    1630. Güneşe “ Ey güneş, ayla birleş” der, ikisini de iki kara bulut haline getiririm.
    Güneş çeşmesini kurutur, kan çeşmesini, sanatımla misk haline getiririm”
    Allah, güneşle ayın boyunlarına boyunduruk vurur, onları iki kara öküz gibi bağlayıverir.
    Filozofun “İn asbaha mâüküm gavra”yı inkar etmesi
    Kuran okuyan biri, Kuran’dan “ Mâüküm gavra” yani “ Suyu kaynağından keser,
    Yerin derinliklerinde gizler, kaynakları kurutur, kupkuru bir hale getirirsem,

    1635. Benim gibi ihsanda, ululukta misalsiz olan tek Allahdan başka kim vardır ki suyu tekrar kaynağına getirebilsin?” âyetini okuyordu.
    Bir hor, hakîr felsefeci, bir aşağılık mantıkçı, mektep yanından geçerken,
    Bu âyeti duyup hoşuna gitmedi. Dedi ki: “ Suyu külünkle biz çıkarırız.
    Belin, kazmanın darbesiyle ta yerin dibinden kaynatırız”
    Gece uyudu, rüyada aslan gibi bir adam gördü. O adam felsefeciye bir tokat vurdu. İki gözünü de kör etti.

    1640. Dedi ki: “ Ey kötü kişi, eğer doğrucuysan, gözün doğruysa bu iki göz kaynağını da, haydi kazma ile nur landır”
    Gündüzün felsefeci sıçrayıp uykudan kalktı. Gördü ki iki gözü de kör olmuş, iki gözünün nuru da sönmüş!
    Eğer ağlayıp inleseydi, eğer tövbe ve istiğfar etseydi mahvolan nur, Allah keremiyle yine zuhur ederdi.
    Fakat istiğfar etmek de elde değildir. Tövbe zevki, her sarhoşun mezesi olmaz.
    Yapılan işlerin çirkinliği, küfür ve inkârın şomluğu, onun gönlüne tövbe gelmesine mani oluyordu, tövbe yolunu bağlamıştı.

    1645. Gönlü, katılıkta taşa dönmüştü. Tövbe onu ekin ekmek için nasıl yarabilir?
    Nerede Şuayb gibi biri ki duasıyla dağı, ekin ekmek üzere toprak haline getirsin.
    Halil’in niyazı ve inanışı yüzünden güç ve olmayacak iş mümkün oldu.
    Yahut Mukavkıs’ın Peygamberden dilemesi üzerine taşlık yer, gayret güzel bir tarla haline geldi.
    Bunlar gibi o kötü adamın inkârı da aksine olarak altını bakır haline getirir, sulhu savaş yapar.

    1650. Bu kötü kişi, çarpma kehribarıdır. Kabiliyetli toprağı bile taş topaç yapar.
    Her gönle secde için izin yok, her ücretlinin ücreti rahmet değil.
    Kendine gel de “ Tövbe eder, Allahya sığınırım” diye cürümde bulunma, günah etme.
    Tövbeye de bir parlaklık gerek. Tövbeye de bir şimşek bir bulut şart.
    Meyvenin olması için hararet ve su lâzımdır. Bunun için de bulut ve şimşek icabeder.

    1655. Gönül şimşeğiyle iki göz bulutu olmadıkça tehdit ve hışım ateşi nasıl yatışır?
    Vuslat zevkinin yeşilliği nasıl yetişir, kaynaklardan arı, duru su nasıl coşar?
    Gül bahçesi; yeşilliğe nasıl sır söyler, menekşe nasıl olur da yaseminle ahdedebilir?
    Çınar, dua için nasıl el açar, ağaç havada nasıl baş sallar?
    Çiçek bahar mevsiminde ( renklerle, kokularla dolu olan) eteğini nasıl serper?

    1660. Lâlenin yüzü nasıl kan gibi kızarır? Gül, kesesinden nasıl altın saçar?
    Nasıl olur da bülbül gülü koklar; üveyik kuşu, bir istekli gibi “Kû-kû- nerede, nerede” diye öter?
    Nasıl olur da leylek “ lek, lek – senin sesin” sesini canla, başla çıkarır. Ey yardımı dilenen Allah, senin de ne demek? Zaten her şey senin mülkünden ibaret.
    Nasıl olur da toprak, içteki sırları gösterir? Nasıl olur da bahçe gökyüzü gibi aydınlanır?
    Bu güzel ve ağır elbiseleri nereden getirdiler? Hepsini de kerem sahibi Allahdan.. hepsini de merhamet sahibi Allahdan!

    1665. O letafetler, bir güzellik nişanesidir, o nişane de ibadet edici bir erin ayak izi.
    Padişahtan nişane gören sevinir. Görmeyene gelince, uyanıp kendine gelemez.
    Elest deminde Rabbini görüp sarhoş olarak kendinden geçen kişinin ruhu bu gün de Rabbini görür, kendinden geçer.
    Şarap kokusunu şarap içen tanır. Şarap içmeyen şarap kokusunu ne bilsin?
    Hikmet, müminin kaybolmuş devesine benzer, Hikmet, teşrifatçı gibi adamı padişahla görüştürür.

    1670. Rüyada güzel yüzlü birisini görürsün, o sana vâde verir, alâmetler söyler.
    Muradın olacak, nişanesi de bu: Yarın sana filân kişi gelecek.
    Onun bir alâmeti atlı oluşudur. Bir alâmeti de şu: Seni görünce kucaklayacak.
    Bir alâmeti de seni görünce gülmesi; diğer bir nişanesi de sana karşı el kavuşturmasıdır.
    Diğer bir alâmeti de şudur ki: Heveslenip bu rüyayı yarın hiç kimseye söylemeyeceksin.

    1675. Bu alâmet, Yahya’nın babasına da gösterilmiş, ona da “ Üç güne kadar kimseye bir söz söylemeye muktedir olamazsın.
    Üç geceye dek iyiden kötüden bahsetme, sus. İşte bu senden Yahya adlı bir çocuk olacağına alâmettir.
    Üç gün konuşma. Bu susmak senin maksadına erişeceğine delâlet eder.
    Kendine gel, bunları dile getirme. Bu sözü gönlünde gizli tut” denmişti.
    Sana da bu alâmetleri şeker gibi tatlı, tatlı söyler. Hattâ bunlar nedir ki?Daha yüzlerce nişaneler var.

    1680. Bu rüya; durmadan dinlenmeden biteviye Allah’dan dilediğin saltanata, istediğin makama erişeceğine alâmettir.
    Olması için uzun gecelerde ağlayıp inlediğin, seher çağlarında niyaz ettiğin muradına;
    Eline girmedikçe günlerini karartan, boynunu iğ gibi incelten maksadına erişeceğine delâlet eder.
    Temiz erler nasıl varını, yoğunu verirlerse sen de onu elde etmek için varını,yoğunu verdin;
    Malını, mülkünü, uykunu feda ettin, yüzünün rengi kaçtı, hatta başından bile geçtin, bir kıl gibi kaldın;

    1685. Nice demdir ödağacı gibi ateşlere atıldın.Kaç kereler miğfer gibi kılıç önüne gittin!
    Bunlar gibi, yüz binlerce biçarelikler, âşıkların huyudur. Bunlar, sayıya gelmez ki!
    Geceleyin bu rüyayı görünce gündüz oldu mu o ümitle günün aydınlanır.
    O alâmetler nerede acaba diye gözünü sağa, sola çevirir durursun.
    Eyvah, gün geçer de o alâmetler zuhur etmezse diye yaprak gibi titrersin.

    1690. Mahallelerde, pazarlarda buzağısını kaybetmiş adam gibi koşarsın.
    Birisi “ Baba, hayrola, ne koşup duruyorsun? Burada bir şey mi kaybettin, kaybettiğin ne? ” dese,
    “ Hayırdır ama bana. Benden başka kimsenin bilmesi caiz değil.
    Söylersem bana gösterilen nişaneler kaybolur. Onlar kayboldu mu ben, öldüm gitti” dersin.
    Her atlının yüzüne dikkatle bakarsın. Baktığın adam, sana “ Bana deli gibi bakma be”der.

    1695. Ben, bir sahip kaybettim. Onu aramaya yüz tuttum.
    Ey atlı, devletin daimî olsun. Âşıklara acı, onları mazur tut” dersin.
    Madem ki gayretle aradın dikkatle baktın, bu işe adamakıllı sarıldın.. elbette bulursun. Bir işe ciddi bir suretle sarılan yanılmaz demişler.
    Ey iyi bahtlı, ansızın atlı gelir, seni sımsıkı kucaklar.
    Sen kendinden geçer, dostlarından ayrılırsın. Bu işten haberi olmayan da “ İşte sana riyakâr, işte sana münafık!” der.

    1700. Ne bilsin o, kendisinden geçen kişinin coşkunluğu nedir? Bu kimin vuslatı, nişanesi? Bilmez ki.
    Bu nişane, gören kişinin hakkındadır. Başkasına bu nişane nereden zuhur edecek?
    Âşığa her an, ondan bir nişane görünmekte, canına can katılmaktadır.
    Sanki çaresiz kalmış balığın önüne su gelmiş.. bu nişaneler, o kitabın delilleridir.
    Peygamberlerde olan nişaneler de âşina olan cana mahsustur.

    1705. Bu söz noksan kaldı, bir karara bağlanmadı. Gönlüme malik değilim ki mazur gör.!
    Zerreleri kim sayabilir ki? Hele saymaya kalkışan, aklını aşka kaptırmış bir adam olursa!
    Bağdaki yaprakları, keklik ve karganın ötüşlerini sayabilir miyim?
    Bunlar sayıya gelmez ama ben, sınanmış adamı ir şadetmek için sayıyorum.
    Zuhal yıldızının nuhusetiyle Müşterinin saadeti, saymaya kalkışan da sayıya sığmaz.

    1710. Fakat böyle olduğu halde bu ikisinin bazı tesirini, yani zarar ve faydalarını anlatmak yine lâzımdır.
    Bu suretle kaza ve kaderin eserlerinden cüzi bir miktarı saadet ve nuhuset ehlince anlaşılmış olur.
    Talihi Müşteri olan kişi, neşesinden, ululuğundan sevinir;
    Talihi Zuhal olan da şer işlere düşmemek için yaptığı şeyler de ihtiyat etmek lüzumunu anlar.
    Yıldızı Zuhal olan kişinin ahvalini tamamıyla söylesem zavallı,o yıldızının ateşinden yanar.

    1715. Padişahımız, bize “ Allah’yı anın” diye ruhsat ve müsaade verdi; bizi ateş içinde gördü de nur ihsan etti.
    Dedi ki: “ Filvaki ben, sizin beni anmanızdan müstağniyim. Beni tasvir etmek, övmek, anmak lâyık değil.
    Fakat tasvire, hayale kapılan, bizim zatımızı misalsiz, tasvirsiz anlayamaz”
    Cisme mensup anış, nâkıs bir hayaldir. Padişahlara lâyık olan tavsif, cismani anışlardan arınmıştır.
    Birisi padişaha, “ Çulha değildir” dese bu ne biçim metih? Yoksa padişahın çulha olmadığını bildirmiyor mu ki?

    Musa Aleyhisselâm’ın çobanın münacatını hoş görmeyip reddetmesi

    1720. Musa, yolda bir çoban gördü. Çoban, şöyle söylenip duruyordu: “ Ey kerem sahibi Allah!
    Neredesin ki sana kul, kurban olayım. Çarığını dikeyim, saçını tarayayım.
    Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım.. Ulu Allah, sana süt ikram edeyim.
    Elceğizini öpeyim ayacığını ovayım. Uyuma vaktin gelince yerceğizini silip süpüreyim.
    Bütün keçilerim sana kurban olsun. Bütün nağmelerim, heyheylerim senin yâdınladır Allahm!”
    1725. O çoban, bu çeşit saçama sapan şeyler söyleyip duruyordu. Musa “Kiminle konuşuyorsun?” diye sordu.
    Çoban, “ Bizi yaratanla, bu yeri göğü halk edenle” diye cevap verince,
    Musa dedi ki: “ Vah ,vah, sen sersemlemişsin. Daha Müslüman olmadan kâfir oldun,
    Bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne olmayacak şey? Ağzına pamuk tıka.
    Küfrünün pis kokusu dünyayı tuttu. Küfrün, din kumaşını yıprattı.

    1730. Çarık, dolak,ancak sana yaraşır. Bir güneşe bu çeşit şeylerin ne lüzumu var?
    Böyle sözlerden ağzını kapamazsan bir ateş gelir, halkı yakar.
    Zaten ateş gelmedi de bu duman ne?Can niye kapkara bir hale geldi, ruh merdutlaştı?
    Allahnın her şeye kadir ve her hususta âdil olduğunu biliyorsan nasıl oluyor da bu hezeyanlara, bu küstahlığa cüret ediyorsun?
    Akılsız dost, zaten düşmandır. Ulu Allah, bu çeşit hizmetlerden ganidir.

    1735. Sen bunları kime söylüyorsun. Amcana, dayına mı?Allah sıfatlarında cisim sahibi olmak ve ihtiyaç var mı?
    Büyüyüp gelişmekte olan süt içer. Ayağı muhtaç olan çarık giyer.
    Eğer bu dedikodu, kulu içinse… Allah, onun hakkında da “ O, benim” dedi. Yine beyhude ve bâtıl.
    Allah, onun hakkında, “ Hastalandım da yine halimi hatırımı sormadın? Yalnız o hastalanmadı, ben de hasta oldum” demiştir.
    Bu çeşit sözler, “ Benimle duyar, benimle görür” haki katına erişen kişi içinde bâtıldır.

    1740. Allah haslarıyla edepsizce konuşmak gönlü öldürür amel defterini kapkara bir hale koyar.
    Sen bir erkeğe Fatma desen; erkekle kadın, hep bir cinsten olmakla beraber,
    İmkân bulursa kanına kasteder, isterse haddi zatında halîm ve mülâyim olsun!
    Fatma sözü, kadınlar için övünçtür. Fakat erkeğe söylersen kılıç yarası gibi tesir eder.
    El ayak.. bizim için övünç vesilesidir; fakat Allahnın arılığına nispetle kusur.

    1745. “ Doğmaz, doğurmaz” vasfı ona lâyıktır . Babayı da halk eden o, oğlu da.
    Doğma, cisim olanın vasfıdır. Doğan, ırmağın bu yüzüne mensuptur.
    Çünkü doğan, Kevnü Fesat âlemindendir, aşağılıktır, sonradan olmadır. Elbette onu bir meydana getiren lâzım.”
    Çoban, “ Ya Musa ağzımı bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın” dedi;
    Elbisesini yırtıp yana ,yana bir ah çekti, başını alıp çöle doğru yola düştü.
    Ulu Allah’nın Musa’ya çoban yüzünden darılması

    1750. Musa’ya Allah’dan şöyle vahiy geldi: “ Kulumuzu bizden ayırdın.
    Sen ulaştırmaya mı geldin, yoksa ayırmaya mı?
    Kaadir oldukça ayrılığa ayak basma. Bence en hoşlanılmayan şey ayrılıktır.
    Ben, herkese bir huy, herkese bir çeşit ıstılah verdim.
    Ona metih olan söz, sana zemdir; ona göre baldır, sana göre zehir!

    1755. Bizse temizden de münezzehiz, pisten de. Ağırlıktan da arıyız, çeviklik ve titizlikten de!
    Kullara ibadet edin diye emrettimse bir kâr, bir fayda elde edeyim diye değil, kullara ihsanlarda bulunayım diye.
    Hintlilere, Hintlilerin sözleri metihtir. Sintlilere, Sintlilerin.
    Onların beni tespih etmeleriyle münezzeh, mukaddes olmam. Bu tespih incilerini saymakla kendileri temizlenirler.
    Biz; dile, söze bakmayız; gönle hale bakarız.

    1760. Kalp huşu sahibiyse kalbe bakarız, isterse sözünde kulluk ve aşağılık olmasın!
    Çünkü gönül cevherdir.. söz söylemekse araz. Bu yüzden araz, âriyettir,maksat cevherdir.
    Mânası gizli kapalı, yahut başka olan bu çeşit lâflar, ne vakte kadar sürecek? Yanıp yakılmak isterim ben, yanıp yakılmak.O ateşe düş!
    Canda sevgiden bir ateş tutuşur.. düşünceyi, sözü, baştanbaşa yakıver!
    Musa, edep bilenler başka, canı, ruhu yanmış âşıklar başka.

    1765. Âşıklara her nefeste bir yanış var. Yıkık köyden haraç, âşar alınmaz.
    Hatalı söz söylerse bile ona hatalı deme. Kanına bulanıp şehit olursa yıkamaya kalkışma.
    Şehitlere kan, sudan yeğdir. Bu yanlış sözde yüzlerce doğrudan yeğ!
    Kabenin içinde kıbleden eser yoktur, dalgıcın ayağında dolak olmazsa ne gam!
    Yürü, sarhoşlardan kılavuzluk arama. Elbisesi paramparça olana yamadan bahsetme.

    1770. Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Âşıkların şeriatı da Allah’tır, mezhebi de.
    Lâlin, lâl olduğunu ispat eden bir damgası olmasa da ne çıkar? Aşk, gam denizinde gamlanmaz ki!
    Musa Aleyhisselem’a o çobanın mazur olduğuna dair vahiy gelmesi
    Ondan sonra Hak, Musa’nın sırrına dile gelmeyecek sırlar söyledi;
    Musa’nın gölüne sözler döktüler.. görmekle söylemeyi birbirine karıştırdılar.
    Nice defa kendisinden geçti, nice defa kendisine geldi.. kaç kere ezelden ebede uçtu!

    1755. Eğer bundan ötesini anlatmaya kalkışırsam ahmaklık etmiş olurum.Çünkü bunu açmak, bunu anlatmak, anlayışın ötesindedir.
    Söylesen akıllar hayran olur. Yazsam birçok kalemler kırılır!
    Musa Allahdan bu azarı duyunca çöle düşüp çobanın ardınca koştu.
    O hayran âşığın izini izledi, çöldeki otların tozunu silkti.
    Âşık ve hayran adamların ayak izleri, başkalarının izlerinden ayrılır, hemen belli olur.

    1780. Âşık, Ruh gibi bir ayağını yukardan aşağıya atar; bir ayağını fil gibi eğri büğrü basar.
    Bazen bir dalga gibi bayrak diker, yücelir.Bazen balık gibi suyun içinde gider, görünmez.
    Bazen de remilcinin remil dökmesi gibi ahvalini toprak üstüne yazar.
    Musa nihayet onu bulup gördü. Dedi ki: “Müjdemi ver! Allah’dan izin geldi.
    Hiçbir sebep ve tertip yolu arama; daralan gönlün ne isterse onu söyle!

    1785. Senin küfrün, din, dinin can nuru.. Sen emniyete erişmişsin; bütün bir cihan da senin yüzünden amanda.
    Ey “ Allah dilediğini yapar” sırrına erişip o sırla her şeyden affedilmiş olan kişi; pervasızca yürü, dilini aç!
    Çoban “ Ey Musa, ben o halde, o sözden geçtim. Şimdi kendi gönlümün kanına bulandım.
    Ben Sidret-ül Müntehâ’dan da aşmış, oradan bile yüz binlerce yıl öte gitmişim.
    Sen bir kamçı vurdun, atım şahlanıp sıçradı, kâinatı aştı.

    1790. Nâsutumuzun mahremi Lâhut’u olsun artık.Aferin eline koluna!
    Şimdi benim halim, söze sığmaz. Zaten bu söylediğim de benim ahvalim değil.
    Ayna da bir suret görürsün ya.. fakat o senin suretindir, aynanın değil.
    Neyzen, ney üfler. Fakat bu nefes ve bu nefesten çıkan ses, neyin midir, neyzenin mi.. Bu ses, neyin harcı mı, neyzenin harcı mı?” dedi.
    Kendine gel, kendine! Allah’yı övsen de bu övüşünü, çobanın lâyık olmayan övüşü gibi bil, öyle tanı.

    1795. Senin övüşün, çobanın övüşüne nispetle daha iyidir. Ama Allah’ya nispetle onun da değeri yok, onun da sonu gelmez.
    Ne vakte dek ben Allah’ya hamlederim deyip duracaksın? Perde kaldırılınca oldu sanılan nice şeylerin olmamış bulunduğu meydana çıkar.
    Allah’yı anışımın mâkul olması Allah rahmetindendir.Âdeta istihaze olan kadının namaz kılması gibi bir ruhsattan ibarettir.
    Onun namazına nasıl kan bulaşmışsa senin Allahyı anışına da benzetiş ve zannediş bulaşmış!
    Kan pistir ama bir parçacık su ile temizlenir. Fakat içte öyle pislikler vardır ki,

    1800. Allah’nın lütuf suyundan gayrı bir şeyle arınmaz, ibadet eden kişinin gönlünden eksilmez.
    Keşke secdende kıbleden yüzünü çevirmiş olaydın da tek “ Sübhane rabbiyel A’lâ”’nın mânasına ereydin!
    “Allahm secdem de varlığın gibi sana lâyık değil. Sen, kötülüğe iyilikle mukabele et” diyeydin.
    Bu yeryüzünde Hakk’ın hikmetinden eser vardır. Ondan dolayı pislikleri giderir, çiçekleri bitirir.
    Bizim pisliklerimizi örter, karşılığın da ondan koncalar biter.

    1805. Kâfir vergide, cömertlikte topraktan daha aşağı, daha verimsiz olduğunu görüp,
    Varlığından çiçek ve meyve bitmediğini, hattâ bütün temizlikleri bozup pislemekten başka bir şey yapmadığını anlar da
    “ Ben aykırı anlamış, yanılmışım, yazık, keşke toprak olsaydım;
    Keşke topraktan sefer etmeseydim,keşke bir avuç toprak gibi ben de bir tane düşürüp yetiştirseydim..
    Topraktan sefere düştüm ama beni yol imtihan etti, bu yolculuktan ne armağan getirdim ki?” der.

    1810. Kâfir yolculuğundan bir fayda görmez, ondan dolayı da bütün meyli toprağadır.
    Adamın yüzünü geriye çevirmesi, hırstan tamahtandır…yüzünü yola çevirmesi; doğruluktan niyazdan.
    Büyümeye meyli olan her ot, büyüyüp durur, yaşar günden güne gelişir!
    Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür, kurur, noksan bulur, mahvolur!
    Ruhunun meyli, yüceliklere ise yücelir durursun, varacağın yer de orasıdır.

    1815. Aksine olarak başını yere eğdin mi battın gitti, Hak “ Ben batanları sevmem” demiştir.
    Musa Aleyhisselâm’ın Ulu Allah’dan zâlimlerin galip gelmelerindeki sırrı sorması

    Musa, “ Ey kerem sahibi, ey her işi yapan, ey bir an zikri, uzun bir ömre bedel olan Allah!
    Bu balçık âleminde eğri büğrü bir iz gördüm. Gönül melekler gibi itiraz etti.
    “ Bir nakış yapıp ona fesat tohumunu ekmekteki maksat nedir?
    Zulüm ve fesat ateşini alevlendirip mescidi de, secde edenleri de yakmakta ne hikmet var?

    1820. Bir yalvarış için kan ve irin kaynağını coşturmak neden?” dedim.
    Ben bunların aynı hikmet olduğunu biliyorum. Fakat maksadım, bu hikmetin büsbütün açığa çıkması ve benim açıkça görmem.
    O yakîn bana “Sus” dediği halde görme hırsı “ hayır, coş!” demekte.
    Sen, Meleklere sırrını gösterdin. Böyle bir lezzet, kahır ve minhete değer!
    Âdemin nurunu Meleklere açıkça arz ettin, müşküllerini halleyledin.

    1825. Ölümün sırrını hasredilmen söyler, yaprağın hikmetini meyveler anlatır!
    Kanın, meninin sırrı da insanın duygusudur; her artmanın sonu da nihayet eksilme!
    Yazan kişi önce yazı yazacağı tahtayı yıkar, temizler; sonra ona harfleri yazar.
    Allah da önce gönlü kan eder, hor hakir gözyaşıyla yıkar, sonra o gönle sırları kaydeder.
    Yıkamakla, o levhi bir defter yapmak istediklerini bilmek, anlamak gerek.

    1830. Bir evin temelini atacakları vakit oradaki eski ve evvelki yapıyı yıkarlar.
    Sonunda arı duru su çıkarmak için önce yerden toprak çıkarırlar.
    Çocuklar, hacamattan ağlarlar. Çünkü işin hikmetini bilmezler ki.
    Halbuki adam, hacamatçıya para verir, kan içen hançere iltifatlarda bulunur.
    Hamal ağır yükün altına koşar, yükü, başkalarından kapar.

    1835. Yük için hamalların savaşlarına bak.Din işinde çalışma da böyledir.
    Rahatın aslı zahmet olduğu gibi acılıklar da nimetin önüdür.
    Cennet, hoşumuza gitmeyen şeylerle kaplanmış, cehennem de zevkimize giden şeylerle dolmuştur.
    Ateşin aslı yaş ağaç olduğu gibi ateşe yanan da Kevser’e ulaşmıştır.
    Zindan da mihnetlere düşen adam, bir lokmanın, bir zevkin yüzünden düşmüştür.

    1840. Bir köşkte devlete erişen de bir savaş, bir mihnet karşılığı olarak o devleti bulmuştur.
    Kimi altına, gümüşe sahip olmuş, zenginlikte naziri olmayan bir dereceye erişmiş görürsen, bil ki o, kazanma zahmetine sabretmiştir.
    Gözü açık olan bunları sebepsiz, Allah hikmeti olarak görür. Fakat madem ki sen duygu âlemindesin, sebeplere kulak as!
    Sebeplere yapışmamak, onları görmemek makamı; ruhu tabayi âleminden kurtulmuş olanındır.
    Bu çeşit adam, peygamberlerin mucizeleri çeşmesini sebepsiz görür.Onları, sudan, ottan meydana geliyor bilmez.

    1845. Bu sebep, doktorla hasta, kandille fitil gibidir. Gece kandiline yeni bir fitil bük, fakat güneş kandilini bunlara muhtaç sanma.
    Yürü, aşevinin damı için samanlı balçık hazırla. Fakat bil ki kâinatın damı, buna muhtaç değil.
    Ah.. sevgilimiz, gamımızı yakıp mahvedince gece yalnızlığı bile geçti, gündüz oldu.
    Ay, ancak geceleyin cilve eder.Gönlün istediği sevgiliyi gönül derdinden başka bir şey de arama.

    1850. Fakat sen, İsa’yı bıraktın da eşeği besledin. Hulâsa eşek gibi perdenin ardında kaldın gitti!
    Bilgi ve irfan, İsa’nın talihidir, ey eşek sıfatlı, eşeğin talihi değil!
    Eşeğin anırmasını duyar, acırsın. Halbuki bilmezsin ki eşek, sana eşeklik telkin ediyor.
    İsa’ya acı, eşeğe değil.. tabiatı aklına baş etme.
    Bırak tabiatını, ağlaya dursun.. sen, ondan al, canın borcunu öde!

    1855. Yeter artık yıllarca eşeğe kul oldun. Çünkü eşeğe kul olan , eşeğin ardından gider.
    “ Onları artta bırakın” dan murat nefsindir.
    Nefis geride, aklın ilerde gerek.
    Ama bu aşağılık akıl da eşekle aynı mizaçta. Çünkü bütün fikri onu nasıl elde ederimden ibaret.
    İsa’nın eşeği gönül mizacına malik olmuş, akıllar makamında yer tutmuştur.
    Çünkü akıl galebe çalmıştı, eşekse zayıftı.Eşek, şişman ve kuvvetli biniciden zayıflar.

    1860. Ey eşek değerli; aklının azlığından bu eşek, ejderhalaştı.
    Gönlün İsa’dan hastalandıysa yine ondan iyileşir, sıhhat yine ondan gelir, onu bırakma.
    Ey nefesi hoş Mesih, cihanda yılansız hazine olmaz.. eziyetlerle nasılsın?
    İsa, Yahudileri görünce ne hale gelir; Yusuf, hasetçi kardeşler elinde ne olur?
    Sen, gece gündüz bu azgın kavmin ardından koştukça, nasıl olur da gece gibi, gündüz gibi ömre medet bağışlar, yardım edersin?

    1865. Ah safra illetine tutulmuş o hünersiz kişilerden! Safradan ne hüner meydana gelir? Ancak baş ağrısı.
    Sen, hemen doğu güneşinin yaptığını yap. Bizse nifak hile, hırsızlık ve riya içinde yüzelim!
    Sen dünyada da balsın, dinde de.. Bizse sirke. Safraya ancak sirkengübin iyi eder, giderir.
    Halbuki biz karın ağrısına tutulmuş olduğumuz halde boyuna sirkeyi artırıp duruyoruz. Sen keremi terk etme de balı artır!
    Bizden bu lâyıktı, bunu yaptık. Kum, gözde ancak körlüğü fazlalaştırır.

    1870. Fakat ey aziz sürme, senden her değersiz şey, değer bulur, bir şey olur; sana bu lâyıktır.
    Bu zâlimlerin ateşinden gönlün kebap olduğu halde daima “ Yarabbi, kavmime hidayet et” diye hitap ediyordun.
    Sen, öd ağacı madensin. Seni ateşe atsalar, bu âlem, ıtırla, fesleğen kokusuyla dolar.
    Sen o öd ağacı değilsin ki ateşte yansın, eksilip bitsin. Sen o ruh değilsin ki gama esir olsun.
    Öd ağacı yanar ama madeni yanmadan uzaktır. Rüzgâr, nurun aslına nasıl hamle edebilir.

    1875. Ey göklere saflık veren, ey cefası vefadan daha iyi olan!
    Çünkü akıllıdan bir cefa gelse o cefa, cahillerin vefasından daha iyidir.
    Peygamber, “ Akıllının düşmanlığı, cahilin sevgisinden yeğdir” dedi.

    Bir emîrin,ağzına yılan kaçan birisini incitmesi

    Akılı birisi, atına binmiş geliyordu. Uyumakta olan birisinin ağzına da bir yılan kaçmak üzereydi.
    Atlı onu görüp adamcağızı kurtarmak, yılanı ürkütüp kaçırmak için koşmaya başladı. fakat fırsat bulamadı.

    1880. Aklı, kendisine yardım ettiğinden, pek akılı kişi olduğundan o uyumakta olan adama şiddetlice birkaç topuz vurdu.
    O şiddetlice vurulan topuzun acısı, adamı bir ağaç altına kadar kaçırdı.
    Oraya bir hayli çürük elma dökülmüştü. Adama “ Ey dertli kişi, bunları ye” dedi.
    “ Beyim, ben sana ne yaptım, bana ne kastın var?

    1885. Eğer bana hakikaten bir kastın varsa vur kılıcı, birden kanını dök!
    Sana çattığım saat ne menhus saatmiş. Ne mutlu senin yüzünü görmeyene!
    Dinsizler bile kimseye suçsuz, günahsız, az çok bir şey yapmadan böyle sitem etmezler, bu sitemi caiz saymazlar” diyordu.
    Söz söylerken ağzından kan geliyordu “ Yarabbi cezasını sen ver!” diye bağırmakta,
    Her an ona kötü söylemekte, lânet etmekteydi. Atlı ise “ bu ovada koş”diye onu dövüyordu.

    1890. Adam, topuz acısıyla atlının korkusundan yel gibi koşmağa başladı. Hem koşuyor, hem yüzüstü düşüyordu.
    Karnı toktu, uykulu ve gevşemiş bir haldeydi. Ayağında, yüzünde yüz binlerce yara vardı.
    Atlı o adamı akşam çağına kadar çekiştirip durdu. Nihayet, adamın safrası kabardı, kusmağa başladı.
    İyi, kötü yediklerini kustu. Bu kusma esnasında yılan da içinden dışarı çıktı.
    O yılanı görünce kendisine iyilik eden atlıya secde etti.

    1895. O kapkara çirkin ve heybetli yılanı görünce bütün dertlerini unuttu.
    Dedi ki: “ Sen, bir rahmet Cebrailisin, yahut da velinimet Allah’sın
    Ne kutlu saatmiş ki beni gördün.Ölüydüm, bana yeni bir can bağışladın.
    Sen, beni analar gibi aramaktayken, ben eşekler gibi senden kaçıyordum.
    Eşek, sahibinden eşekliği yüzünden kaçar. Halbuki sahibi, iyiliğinden dolayı onun peşine düşer.

    1900. Onu, bir fayda elde etmek, bir ziyandan kurtulmak için aramaz. Kurt, yahut yırtıcı bir canavar paralamasın diye arar.
    Ne mutlu yüzünü görene, yahut ansızın senin bulunduğun yere ulaşana!
    Pak ruh bile seni övmüş.. halbuki ben, sana ne kadar kötü ve saçma şeyler söyledim.
    Fakat efendim, padişahlar padişahı sultanım, onları ben söylemedim, bilgisizliğim söyledi.
    Bir parçacık olsun bu hali bilseydim, böyle abes sözler söyleyebilir miydim?

    1905. Ey iyi huylu, eğer bana bu hali kinaye ile bile olsa çıtlatsaydın seni bir hayli överdim.
    Fakat sükut ederek kızgın göründüm. Hiçbir şey söylemeksizin kafama vurmaya başladın.
    Başım sersemleşti, aklım gitti. Hele benim bu başım.. zaten aklı da kıt!
    Ey yüzü de güzel, işi de güzel adam, affet. Deliliğimden söylediğim sözleri bağışla!..
    Atlı “ Eğer ben, bunu biraz çıtlatsaydım derhal yüreğin su kesilir, ödün patlardı.

    1910. Yılanı anlatsaydım, korkudan canın çıkıverirdi.
    Mustafa “ Canınızdaki düşmanı size, olduğu gibi anlatsam.
    Yiğitlerin bile ödü patlar.. ne yol yürümeğe takatları kalır, ne bir işin tasasına düşerler!
    Ne kimsenin gönlünde niyaz etmeğe kudret kalır, ne tenin de oruç tutmaya, namaz kılmaya kuvvet” buyurdu.
    Bunu duyan, kedi önündeki sıçan gibi yok olur; kurt önündeki kuzu gibi mahvolur..

    1915. Ne uyku uyuyabilir, ne yemek yiyebilir. Onun için ben sizi, bunu söylemeden terbiye etmekte, yetiştirmekteyim.
    Ebu Bekr-i Rebabi gibi susmakta, Davut gibi demire el vurmaktayım.
    Bu suretle de olmayacak şey, benim elimde mümkün olur, bir hale yola girer, kanadı yolunmuş kuşun bile kanadı çıkar.
    Çünkü Allah’nın eli, insanların ellerinden üstündür. Tek Allah da bizim elimize “ Benim elim” demiştir.
    Şu halde şüphe yok ki benim kolum uzundur;her yere,her şeye erişir. Ta yedinci kat gökten bile aşar.

    1920. Elim gökte bile hünerler göstermiştir. Ey Kuran okuyan “İnşakkal Kamer” âyetini okuyuver!
    Bu övüş de akıllar zayıf olduğu içindir. Zayıf olanlara kudreti anlatmaya imkân mı var?
    Uykudan başkaldırırsan anlarsın.Bu iş böyledir işte.. doğrusunu Allah daha iyi bilir.
    Eğer sen içinde ki yılanı bilseydin ne elma yemeğe kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusmağa!
    Sen beni sövüyordun, ben de seslenmiyor, fakat atımı sürüyordum. Gizlice de Yarabbi, sen işimi kolaylaştır demekteydim.

    1925. Sebebi söylememe izin yoktu, fakat seni kendi haline bırakmaya da kaadir değilim.
    Her an gönlümdeki dert yüzünden, Yarabbi, kavmime yolu sen göster, çünkü onlar bilmiyorlar, demekteydim” dedi.
    Derdinden kurtulan adam, secdeler etmekte “ Ey bana saadet, ikbal ve hazine olan!
    Ey yüce kişi! Allah’dan hayırlar bul! Bu zayıfın sana şükretmeye kudreti yok.
    Mükâfatını Allah versin. Ağzım, dilim, sana şükretmekte âciz” demekteydi.

    1930. İşte akıların düşmanlığı bu çeşittir. Onların zehirleri bile cana neşe verir.
    Ahmağın dostluğu ise eziyettir, sapıklıktır. Misal olarak birde hikâyeyi dinle:
    Bir adamın, ayının vefakârlığına güvenmesi
    Bir ejderha bir ayıyı yakalamıştı. Yiğidin biri, giderken ayının bağırmasını duydu.
    Âlemde düşkünlere yardımcı erler vardır. Onlar, mazlumlar feryat ettiler mi derhal yetişirler.
    Mazlumların seslerini her yerden işitirler, Hak rahmeti gibi o tarafa koşarlar.

    1935. Âlemin sarsıntılarına, yıkıntılarına direk, destek olan.. gizli dertlerin tabibi bulunan o erler;
    Muhabbetin, adaletin, rahmetin ta kendisidirler.Onlar, Hak gibi illetsiz, rüşvetsiz kişilerdir.
    Onlardan birine “ Can ve gönülden ettiğin bu yardım için, neden yardım ediyorsun?” denilse ancak “ yardım isteyenin gamından, çaresizliğinden” der.
    Erin avı merhamettir. İlaç, âlemde dertten başka bir şey aramaz.
    Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Su, neresi alçaksa, oraya akar.

    1940. Sana da rahmet suyu gerekse yürü, alçal da sonra rahmet suyunu iç, sarhoş ol.
    Ta başa kadar rahmet içinde rahmet var. Oğul, bir tek rahmete dalma, bir tek rahmete kani olma.
    Ey yiğit, gökyüzünü ayak altına al, feleğin üstünden nağme seslerini duy!
    Kulağından vesveseler pamuğunu çıkar ki, kâinat’ın cuş’u huruşunu duyasın.
    Gözlerini ayıp kılından arıt ta gayp bağını,gayp selviliğini gör.

    1945. Burnundan, beyninden nezleyi gider de Allah kokusu burnuna gelsin.
    Sıtmadan, safradan hiçbir eser bırakma da âlemden şeker lezzetini bul.
    Sen yüz türlü güzel yüzlü evlât olması için erlik ilâcını kullan, erlikten kesilmiş olarak koşup tozma.
    Can ayağından ten bukağısını çıkar da meclis etrafında dönüp dolaşsın.
    Hasislik zincirini elinden, boynundan at, eski felekte yeni bir baht bul.

    1950. Lütuf Kâbesine uçmaya kanadın yoksa çare bulana arz et.
    Ağlayıp inleme kuvvetli bir sermayedir; külli rahmet, pek güçlü bir dadıdır.
    Dadı ve ana, çocuk ne vakit ağlayacak diye bahaneler ararlar.
    Allah da sizin hacet çocuklarınızı, ağlasın da süt meydana gelsin diye yarattı;
    “Allah’yı çağırın” dedi; ağlayıp inlemeyi bırakma ki Allah’nın merhamet sütleri coşsun.

    1955. Rüzgârın sesi de bizim gamımızı teskin etmek içindir, bulutun süt yağdırması da. Hele bir an sabret.
    “ Rızkınız gökyüzündedir” âyetini duymadın mı? Neden bu aşağılık yere saplanıp kaldın?
    Korkunu, ümitsizliğini gul sesleri bil. Onlar, seni aşağılıkların ta dibine kadar çekerler.
    Seni yücelere çeken her ses, bil ki yücelerden gelmektedir.
    Sana hırs veren her sesi de adamları paralayan bir kurt sesi bil.

    1960. Bu yücelik, mekân bakımından değildir.. bu yücelikler, akıl ve can yücelikleridir.
    Her sebep eserinden yücedir.Çakmak, kıvılcımdan üstündür.
    Birisi, azametli birinin alt yanına otursa bile hakikatte üst tarafına oturmuş sayılır.
    Çünkü orasının üstünlüğü şeref bakımındandır. Baş köşeden uzak olan yer, alçaktır.
    Kıvılcım çıkarmak için taş ve demir gerek. Bunların varlığına lüzum olduğundan bu ikisi, kıvılcımdan üstün sayılabilirse de.

    1965. Çakmaktan maksat taş ve demirden meydana gelen kıvılcım olduğundan, kıvılcım onlardan çok ileridedir.
    Taş ve demir evvel, kıvılcım sonra. Fakat bu ikisi ten, kıvılcım can.
    Kıvılcım, zaman itibariyle çakmaktan sonra ise de değeri bakımından ondan üstündür.
    Zaman bakımından dal, meyveden öncedir, fakat hüner bakımından daldan üstün.
    Çünkü ağaçtan maksat meyvedir; şu halde meyve evveldir, ağaç sonra gelir.

    1970. Ayı, ejderhadan feryat edince o er, ayıyı onun pençesinden kurtardı.
    Hile ile babayiğitlik birleşti, er de ejderhayı bu kuvvetle alt edip öldürdü.
    Ejderhanın gücü vardır ama hilesi yoktur. Senin hilen var ama hilenden üstün hile de var!
    Hile ve tedbirini görünce yürü, o hile, o tedbir nereden geldi? O başlangıç tarafına dön, o tarafa yönel.
    Aşağılık âlemde bulunan her şey yücelikten gelmiştir. Haydi var, gözünü yüceliklere dik.

    1975. Yücelere bakmak, önce gözü alır, kamaştırır ama sonra bakışa bir aydınlık bağışlar.
    Gözünü aydınlığa alıştır.Yok.. eğer yarasaysan karanlıklara baka dur!
    Âkıbeti görme, nurunun nişanesidir, bu şehvete düşmense senin mezarın.
    Yüz türlü oyun görüp, yüz türlü tecrübe geçirip âkıbeti gören kişi, bir tek oyun görene benzemez.
    Bir oyun gören, o tek oyuna öyle mağrur oldu ki ululanması yüzünden üstatlardan uzak kaldı.

    1980. Sâmirî gibi.. o, kendisinde bir hüner görünce ululanıp Musa’dan baş çekti.
    Halbuki o, hünerini Musa’dan öğrenmişti. Öyle olduğu halde öğretmeninden gözünü yumdu.
    Hulâsa Musa da başka bir oyun etti ; onun oyununu kapıverdi, kendisini de!
    Başta dönüp dolaşan nice hünerler, nice bilgiler vardır ki insan onlarla baş oluncaya kadar, baş elden gider!
    Başının gitmemesini istersen ayak ol, rey ve tedbir sahibi Kutb’a sığın!

    1985. Şah bile olsan kendini ondan üstün görme.Bal bile olsan onun otundan başka bir şey devşirme.
    Senin fikrin surettir, onun ki can . Senin paran kalptir, onunki maden.
    O, sensin. Kendini onda ara. “Kû, Kû- Nerede, nerede?” diye onun civarında bir üveyik ol!
    Sefa ehline hizmet etmek istemezsen ejderha ağzına düşen ayıya benzersin.
    Belki bir üstat seni kurtarır, tehlikelerden çekip çıkarır.

    1990. Madem ki gücün kuvvetin yok.. ağlayıp inle! Madem ki körsün.. yol görenden baş çekme!
    Ayıdan daha aşağı mısın ki derdinden ağlayıp inlemiyorsun.? Ayı feryat ettiği için dertten kurtuldu.
    Ey Allah, bizim taş yüreğimizi mum gibi yumuşat; kerem et de feryadımıza acı!
    Kör bir dilencinin “Bende iki körlük var” demesi
    Bir kör vardı, derdi ki: “Ey zamane ehli, elâman.. benim iki körlüğüm var.
    Şu halde bana iki kat acıyın. Çünkü iki kat körüm, bu iki körlüğe birden müptelâyım”

    1995. Birisi “ Bir körlüğünü görüyoruz. Öbür körlüğün nedir? Göster” dedi.
    Kör dedi ki; “ Sesim çirkin, avazım bed. Ses çirkinliği ve körlük iki kat körlüktür.
    Çirkin sesim halka keder vermekte. Halkın acıması, sesim yüzünden azalmakta.
    Kötü sesim nereye varırsa hiddet, gam ve kin meydana gelmekte.
    İki körlüğe siz de iki kat acıyın. Böyle hiçbir yere sığmayan kişiyi gönlünüze sığdırın, hoş görün”

    2000. Bu şikâyet, bu sızlanma yüzünden sesinin çirkinliği kalmadı. Halkın hepsi ona acımaya başladı.
    Sırrını söyleyince gönlünün güzel sesi, sesini güzelleştirdi, sesindeki çirkinlik gitti.
    Fakat birisinin gönül sesi de çirkin olursa o adamda üç ebedî körlük vardır.
    Fakat sebepsiz illetsiz hacetleri reva edenler, olabilir ki onun çirkin başına bir el korlar.
    O dilencinin sesi hoş ve acınacak hale gelince taş yüreklilerin yüreği bile muma döndü.

    2005. Kâfirin sesi çirkin olduğundan icabete eş olamaz.
    “ Susun” emri, kötü ses hakkındadır. Çünkü o ses, halkın kanından köpek gibi sarhoş olmuştur.
    Ayının feryadı bile acındıracak bir ses olur da senin feryadın olmazsa bu çok kötü bir şeydir!
    Bil ki sen Yusuf’a kurtluk etmişsin, yahut bir suçsuzun kanını içmişsin.
    Tövbe et içtiğini kus.. Eğer yara eskidiyse yürü, dağla!
    Ayıyla,onun vefakârlığına güvenen ahmağın hikâyesi

    1210. Ayı, ejderhadan kurtulup o babayiğit erden o keremi görünce,
    Eshâb- Kehf’in köpeği gibi onun peşine takıldı.
    O Müslüman, hastalanıp yastığa baş koyunca da ayı, ona bağlanmış, gönül vermiş olduğundan bırakmadı, başın da beklemeye başladı.
    Birisi oradan geçerken “ Halin nasıl? Kardeş, bu ayıyla ne işin var” dedi.
    Er, ejderha hikâyesini nakletti. O adam “ Ayıya güvenme be ahmak.

    2015. Ahmağın dostluğu düşmanlıktan beterdir. Ne suretle olursa olsun sürülmesi gerek” dedi.
    Er dedi ki; “Vallahi bunu hasedinden söyledin, yoksa sen ayıya ne bakıyorsun, sevgilisini gör!”
    Adam, “ Ahmakların sevgisi aldatıcı bir sevgidir, benim bu hasedim, onun sevgisinden iyidir.
    Be adam, gel benimle bir ol da o ayıyı sür, defet.Hemcinsini bırakıp ayıya güvenme” dediyse de
    Er, “Git, git hasetçi herif, kendi işine bak” dedi. Adam “İşim buydu ama sana nasip değil.

    2020. Yüce kişi ben bir ayıdan daha aşağı değilim ya. Onu bırak da eşin dostun ben olayım.
    Başına bir şey gelecek diye yüreğim titriyor. Böyle bir ayı ile ormanlığa gitme.
    Yüreğim asla olmayacak şeyden titremedi. Bu seziş Allah nurundandır, saçma değil.
    Ben müminim “ Mümin Allah nuruyla bakar” sırrına mazharım. Kendine gel, kendine! Bu ateşgedeyi bırak!” dedi.
    Bu sözler, erin kulağına girmedi. Suizan adama kuvvetli bir settir.

    2025. Ayının elini tuttu, adamın elini bıraktı. Adam da “ Senin aklın başında değil, gidiyorum” dedi.
    Er dedi ki: “ Git benim kaydıma kalma. Boş boğaz herif, o derece bilirlikten dem vurup durma”
    Adam tekrar “ Ben senin düşmanın değilim. Peşimden gelirsen kendine lütfetmiş olursun” dedi.
    Er “ Uykum geldi. Bırak beni işine git”dedi. Adam “ Yahu, ne olur bir dosta uy da,
    Akıllı birisinin himayesinde, gönül sahibi bir dostun civarında uyu” dedi.

    2030. Babayiğit, o adamın ısrarından hayallenip kızıverdi, yüzünü çevirip,
    “ Bu galiba bir katil, bana kastetmeye geldi; yahut bir şey umuyor, dilenci ve külhani herifin biri!
    Yahut da beni bu ayıyla korkutma hususunda evvelce dostlarıyla bahse girişmiş olmalı” dedi.
    İçinin kötülüğünden hatırına iyi bir şey gelmedi.
    Bütün hüsnü zannı ayıyaydı. Sanki ayıyla aynı cinstendi!

    2035. Bir köpek uğruna bir akılıyı itham etti, ayıyı muhabbet ve merhamet sahibi bir dost bildi!

    Musa Aleyhisselâm’ın öküze tapana “Nerde düşüncen,nerde ihtiyatın,tedbirin?” demesi
    Musa bir hayal sarhoşuna dedi ki: “ Ey kötülükten, sapıklıktan fena düşüncelere saplanmış kişi,
    Benden bunca bürhan görmene ne benim bu derece güzel huyuma rağmen, peygamber olup olmadığıma dair yüzlerce şüphen vardı.
    Benden yüz binlerce mucize gördüğün halde hayalin yüz kat artmakta, o derece şüpheye,zanna düşmekteydin.
    Hayalden, vesveseden daraldın, Peygamberliğime ta’nedip durmaya başladın.

    2040. Seni Firavuna uyanların şerrinden kurtarmak için denizden apaçık toz kopardım.
    Gökten kırk yıl kâselerle yemek geldi, duam bereketiyle taştan ırmak coştu.
    Bu ve buna benzer nice yüzlerce mucize, senin vehmini azaltmadı, eksiltmedi.
    Fakat sihirli bir buzağı ses verdi.Allahm sensin diye derhal secde ettin.
    O vehimlerini Nil götürdü, o soğuk anlayışın uykuya daldı.

    2045. Onun hakkında da niye kötü bir zanna düşmedin? Ey kötü suratlı, onun önüne nasıl baş koydun?
    Niçin onun hilesinden şüphelenmedin, onun ahmakları aldatan sihrinden niye işkillenmedin?
    Be aşağılık kişiler, Sâmirî kim oluyor ki âlemde bir Allah düzüp koşsun.
    Onun bu hilesine nasıl oldu da kapıldın, nasıl oldu da ona uydun, onunla aynı fikirde bulundun?Nasıl oldu da bütün şüpheleri attın,kurtuldun?
    Sence öküz, bir lâfla Allahlığa lâyık oluyor da sonra benim peygamberliğimde şüpheye düşüyorsun ha?

    2050. Bir öküze eşeklikten secde ettin, aklın Sâmirînin sihrine av oldu.
    Ululuk sahibi Allah’nın nurundan göz yumdun. İşte sana adamakıllı bilgisizlik, işte sana sapıklığın ta kendisi!
    Yuf olsun sendeki akla, irfana. Senin gibi bilgisizlik madenini öldürmek gerek.
    Altından yapılan öküz ses verdi de ne dedi ki, ahmaklar ona bu derece rağbet ettiler?
    Ben size daha ziyade şaşılacak pek çok şeyler gösterdim. Fakat aşağılık kişiler, nasıl olur da hakkı kabul ederler?

    2055. Bâtılları ne cezbedebilir? Ancak bâtıl! Tembellere ne hoş gelir tembellik!
    Çünkü her cins, kendi cinsini çeker. Öküz nasıl olur da erkek aslana yüz tutar?
    Kurt neden Yusuf’a âşık olacak? Ancak hile ile onu sever görünür, sonra da onu parçalayıp yer.
    Fakat kurt, kurtluktan kurtulursa Yusuf’a mahrem olur.Eshab-ı Kehf’in köpeğin gibi âdemoğullarından sayılır.
    Ebubekir, Muhammet’ den bir koku alınca “Bu yüz yalancı yüzü değil” dedi.

    2060. Fakat Ebu cehil, dert sahiplerinden olmadığı için yüzlerce Şakkı Kamer gördü de yine inanmadı.
    Leğeni damdan düşen, şöhreti âleme yayılan dertliden Hakk’ı gizledik, fakat gizlenmedi gitti.
    Cahil olan ve Allah derdinden uzak bulunan kişiye de hakikat sırlarını nice defalar gösterdiler de o görmedi.
    Gönül aynası sâf olmalı ki orada çirkin suratı güzel surattan ayırt edebilsin”
    Nasihatçının,ayıya kapılan kimseyi,bir çok nasihat verdikten sonra terketmesi
    O Müslüman, kızarak ve içinden “ Lâ havle” diyerek ahmağı bırakıp gitti.

    2065. “ Benim ona ciddiyetle nasihat vermemden, üstüne düşmemden, gönlündeki hayaller attı, büsbütün vehimlendi.
    Demek ki nasihat yolu kapandı” dedi. “ Fa’rıd anhum” emrine bağlandı.
    Verdiğin ilâç derdi arttırırsa sen de sözü isteyene söylet. Abese suresini okusana.
    Allah “ Kör, Hakk’ı diliyorsa onun yoksulluğu yüzünden gönlünü kırmak yaraşmaz.
    Sen, halk, ulularından öğrensin diye uluları irşat etmek istiyorsun ama,

    2070. Ey Ahmet, büyüklerin bir kısmı seni dinlemeye koyulunca hoşlandın,belki,
    Bu ulular, dine güzelce yardımcı olurlar, bunlar Arab’a Habeş’e reistir.
    Bunların yüzünden İslam dininin şöhreti Basra’yı Tebük’ü aşar. Çünkü halk, padişahlarının dinindendir.
    Diye düşündün, bu yüzden de hidayet isteyen körden yüz çevirdin, onun sohbetinden sıkıldın.
    “ Bunlar her vakit ele geçmez. Sen dostlarımızdansın, vaktin de geniş.

    2075. Bu dar vakitte işime mâni olma.Bunu sana darılarak, kızarak söylemiyorum, nasihat yollu söylüyorum” dedin.
    Fakat Ey Ahmet , Allah indinde bu bir tek kör, yüzlerce Kayserden, yüzlerce vezirden yeğdir.
    İnsanlar madenlerdir, sözünü hatırına getir. Öyle maden olur ki yüz binlerce madenden daha değerlidir.
    Gizli kalmış lâl ve akik madeni, yüz binlerce bakır madeninden değerlidir.
    Ey Ahmet, burada malın faydası yok.Aşkla, dertle, dumanla dolu gönül lâzım.

    2080. Gönlü aydın kör gelince kapıyı kapama. Ona nasihat ver, nasihat onun hakkıdır.
    İki üç ahmak seni inkâr etse neden acılaşırsın, sen zaten şeker madenisin.
    İki üç ahmak seni itham etse bile Hak, sana tanıklık eder” dedi.
    ( Muhammed dedi ki “ Âlemin ikrarından fariğim. Birisine Allah tanık olursa gayrı ona ne gam!
    Yarasa, güneşi göremez.Görüyorum dese bile gördüğü güneş değildir.

    2085. Yarasaların nefretinden de anlaşılıyor ki ben ulu Allah’nın parlak bir güneşiyim.
    Bir gül suyuna bokböcekleri rağbet etseler bu, onun gül olmadığına delâlet eder.
    Kalp akça mihenk istese, mihengin mihenk oluşunda şüphe hâsıl olur.
    Bil ki hırsız geceyi ister, gündüzü değil.Ben gece değilim, cihanda parıldayan gündüzüm.
    Bey ayırıcıyım. Benden bir saman çöpü bile geçmesin diye kalbur gibi her şeyi eler, ayırt ederim.

    2090. Bunların nakışlardan, suretlerden ibaret olduğunu, onlarınsa can bulunduğunu göstermek üzere unu, kepekten ayırırım.
    Ben, dünyada Allah terazisiyim.Hafif olan her şeyi ağırdan tefrik eder, gösteririm.
    Öküz, elbette bir buzağıyı Allah tanır. Eşek müşteri olup bir şey alsa, elbette ham kavun alır.
    Ben öküz değilim ki, beni buzağı satın alsın. Ben, diken değilim ki beni deve yesin!
    O, bana cevrettim sanır, halbuki hakikatte âdeta aynamı siler, cilâlar.”
    Bir delinin Calinus’a yaltaklanması,Calinus’un bundan korkması

    2095. Calinus, eshabına “ Bana filân ilâcı verin” dedi.
    İçlerinden birisi dedi ki: “ Ey her fenni bilen üstat, bu ilâcı delilik için verirler.
    Delilikse, senin aklından uzak. Bu sözü bir daha söyleme!” Calinus, “ Bana bir deli baktı.
    Bir müddet güzelce yüzümü seyretti. Bana göz kırptı; sonra yenimi yakamı yırttı.
    Eğer benim, onunla bir münasebetim olmasaydı o çirkin suratlı nasıl olur da bana yüz çevirirdi?

    2100. Eğer bende kendisiyle bir cinsiyet, bir münasebet görmeseydi nasıl olur da bana gelip çatardı? Nasıl olur da kendi cinsinden olmayana musallat olurdu?






  10. #30
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    CİLT 2__2101 - 2800

    İki kişi birbiriyle uzlaştı, birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr-i müşterek vardır.
    Kuş ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet âdeta mezara girmedir” diye cevap verdi.

    Bir kuşun kendi cinsinden olmayan bir kuşla uçup yayılmasındaki sebep
    Bir hakîm dedi ki: “ Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta olduğunu gördüm.
    Hayret ettim, bakalım aralarındaki kadr-i müştereke ait emare bulabilir miyim, diye hallerini araştırmaya koyuldum.

    2105. Hayretle yanlarına yaklaşınca gördüm ki ikisi de topal!”
    Hele Arşa mensup bir doğanla ferşin malı olan bir yarasa nasıl olur da beraber bulunur?
    Biri İlliyîn’in güneşi, öbürü Siccîn’in yarasası.
    Biri her ayıptan arınmış tertemiz bir nur, öbürü her kapının dilencisi bir kör.
    Biri Pervin burcuna ziya veren bir ay , öbürü fışkıda debelenen bir kurt.

    2110. Biri Yusuf yüzlü, İsa nefesli.. öbürü bir kurt, yahut çıngıraklı bir eşek.
    Biri Lâmekân âleminde uçmakta.. öbürü köpekler gibi samanlıkta kalakalmış!
    Gül, hâl diliyle bokböceğine şu sözleri söyleyip durmaktadır: “ Ey koltuğu kokmuş,
    Gül bahçesinden kaçıyorsun ama bu nefretin gülistanın kemaline delâlet eder.
    Benim gayretim, senin başına dikilmiş bir yasakçıdır.Ey bayağı mahlûk, buradan uzak ol.” Gül bokböceğine şöyle bağırmaktadır:

    2115. “ Ey aşağılık mahlûk, sen benimle ihtilât edersen benim madenimdesin diye bir şüphe hasıl olabilir.
    Bülbüllere çayır, çimen yaraşır. Bokböceğine vatan da pisliktir.
    Allah, beni pislikten murdarlıktan arıttı. Başıma bir murdarı dikmesi lâyık mıdır?
    Benim de bir damarım onlardandı, fakat Allah o damarı kesip attı.Artık o kötü damar bana nasıl hükmedebilir?
    Âdem’in bir nişanı ezelde şuydu: Melekler, ona secdeye lâyık olduğu için baş indirdiler, secde ettiler.

    2120. Başka bir nişanı da İblis’in “Şah ve ulu benim” diye baş indirmemesiydi.
    Fakat İblis de Âdem’e secde etmiş olsaydı Âdem , Âdem olmazdı, başka birisi olurdu.
    Her meleğin ona secde etmesi, Âdem’in Âdemliğine delil olduğu gibi o düşmanın, İblis’in inadı da bir delildir.
    Meleğin ikrarı, ona bir şahit olduğu gibi o köpeğin inkârı da bir şahittir”

    O aldanmış kişinin,ayının vefasına güvenmesi
    Adam uyudu, ayı sinek kovalamaktaydı. Sinek, kovulunca kalktı, fakat inadına gene kalktığı yere gelip kondu.

    2125. Ayı, o gencin yüzünden kaç kere sineği kovdu. Fakat sinek gene derhal kalktığı yere gelip konmaktaydı.
    Ayı, sineğe kızıp, gitti dağdan kocaman bir taş yakalayıp getirdi.
    Sineğin gene uyuyan adamın suratına konmuş olduğunu görünce,
    O koca değirmen taşını alıp, sineği ezmek için adamın suratına fırlattı.
    Taş, uyuyan adamın suratını paramparça etti. Bu mesele de bütün âleme yayıldı;

    2130. Aptalın sevgisi şüphesiz ayının sevgidir. Kini sevgidir, sevgisi kin.
    Ahdi gevşek, zayıf ve bozuk.. sözü büyük, vefası artık.
    Ant içse bile inanma. Eğri sözlü adam andını da bozar.
    Madem ki yeminsiz sözü yalan. Hilesine yeminine de inanma.
    Onun nefsi beydir, aklı esir.. farz et ki yüz binlerce defa Mushaf’a yemin etmiş olsun!

    2135. Mademki yeminsiz ahdi bozuyor, yemin etse onu da bozar.
    Çünkü nefsi, ağır yeminle bağlanan nefis, bundan daha ziyade daralır, perişan olur.
    Bu, bir esirin hâkimi bağlanmasına benzer. Hâkim o bağı koparır,o bağdan kurtulur.
    Kızgınlıkla o bağı, kölesinin kafasına fırlatıp atar.Nefis de o yemini, kendisine esir olan adamın suratına vurur.
    Sen onun “Ahitlerinize vefa edin” hükmünden el yıka. “ Yeminlerinizi koruyun, ahitlerinizde durun” hükmünü ona söyleme.

    2140. Kiminle ahdettiğini bilen tenini iplik haline kor, o ahdin etrafında dolanır, o ahdi örer durur.

    Mustafa Aleyhisselâm’ın bir hasta sahabenin hatırını sormaya gitmesi,hasta halini,hatırını sormasının faydası

    Sahabeden biri hastalandı, o hastalık yüzünden zayıfladı, iplik gibi inceldi.
    Mustafa halini, hatırını sormaya geldi. Çünkü Peygamber’in huyu tamamıyla lütuf ve keremden ibaretti.
    Hastanın halini, hatırını sormaya gitmekte fayda vardır. Faydası da gene sanadır.
    Birinci faydası şudur; O hasta adam, bir kutup, bir ulu şah olabilir.

    2145. Mademki inatçı adam, gönlünün iki gözü de yok, odunu ödağacından ayırt edemezsin.
    Âlemde hazineler var. Beyhude üzülme, yorulma. Yalnız hiçbir viraneyi de definesiz bilme.
    Her dervişe ne olur, ne olmaz diye mülâzemette bulunadır, bir nişane buldun mu da artık onun etrafında adamakıllı dön, dolaş!
    Mademki sende o can gözü yok, her vücutta define var san!
    Kutup olmasa bile belki bir yol dostudur, padişah değilse bile bir atlı askerdir.

    2150. Kim olursa olsun, ister yaya, ister atlı.. yol dostlarıyla buluşmayı, onların halini sormayı, hatırlarını ele almayı lâzım bil.
    Hattâ o adam, düşman bile olsa yine ihsan iyidir. Çünkü ihsan yüzünden düşman bile adama dost olur. ;
    Dost olmasa bile hiç olmazsa kini azalır. Çünkü ihsanda bulunmak, kine âdeta merhemdir.
    Bundan başka daha nice faydaları var ama ey iyi adam, sözü uzatmadan korkuyorum.
    Sözün hülâsası şu: Topluluğa dost ol. Hattâ bir dost bulamazsan put yapan Amad gibi taştan bir dost yont, onu sev!

    2155. Zira kalabalık ve kervan halkının çokluğu yol vurucuların belini kırar, onları kahreder.

    Ulu Allah’nın Musa Aleyhisselâm’a “Niçin
    hastalığımda benim halimi,hatırımı sormağa
    gelmedin?” diye vahyetmesi
    Allah’dan Musa’ya şu hitap geldi: “Ey koltuğundan ayın doğduğunu gören!
    Seni Allah’lık nurunun doğusu haline getirdiğim halde ben ki Allah’yım, hastalandım da niçin halimi hatırımı sormaya gelmedin?”
    Musa, “ Allah” sen kusurdan münezzehsin. Bu ne remizdir, Yarabbi, bunu bildir” dedi.
    Bunun üzerine Allah, yine “ Hastalığımda kerem edip niçin halimi sormadın?” buyurdu.

    2160. Musa, “ Yarabbi, senin bir noksanın olamaz. Aklım şaştı, bu sözün hakikatını anlat” dedi.
    Allah, “ Evet, has ve seçilmiş bir kulun hastalanmıştı. İyice bir bak hele.. o, benim.
    Onun özür serdetmesi benim özür serdetmemdir. Onun hastalığı benim hastalığımdır” buyurdu.
    Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi veliler huzurunda otursun.
    Velilerin huzurundan kesilirsen helâk oldun gitti. Çünkü sen küllü olmayan bir cüzüsün.

    2165. Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu kimsiz, kimsesiz bir hale kor, o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider.
    Topluluktan bir an bile ayrılmak bil ki Şeytan’ın hilesinden ibarettir.

    Bağcının,sofi,fakîh ve alevîyi birbirinden
    ayırıp yalnız bırakması
    Bir bahçıvan , bahçesine üç tane hırsızın girdiğini gördü.
    Bu üç kişinin birisi bir fakîh,birisi bir şerif, bir tanesi de bir sofi idi. Üçü de hafif meşrep ve vefasız kimselerdi.
    Bahçıvan, kendi kendine “Bunlara karşı söyleyeceğim nice sözler, bunları ilzam için getireceğim yüzlerce deliller var. Fakat bunlar, bir topluluk. Topluluksa kuvvettir,

    2170. Tek başıma bu üç kişinin hakkından gelemem, Önce onları birbirinden ayırmak lâzım.
    Her birisini, öbüründen ayırayım. Ondan sonra birer ,birer saçlarını, sakallarını yolarım” dedi.
    Hile edip arkadaşlarıyla arasını açmak üzere önce sofiyi yola vurdu.
    Sofi gidince öbür iki arkadaşıyla yalnız kaldı.
    Sofiye “ Eve git, bu arkadaşlar için bir kilim getir” dedi.
    Fakîhe “ Sen fakîhsin, bu da ünlü bir şerif.

    2175. Biz, senin fetvanla ekmek yemekte, senin bilgi kanadında uçmaktayız.
    Bu da bizim şehzademiz, sultanımız. Seyit ve Mustafa’nın soyundan, sopundan.
    Bu pisboğaz, bu hasis sofi kim oluyor ki sizin gibi padişahlarla düşüp kalkıyor.
    Gelince onu savın gitsin. Siz de tam bir hafta benim bahçemde, çayır çimenliğimde kalın.
    Hatta bağ da nedir ki? Canim bile sizin.Siz benim sağ gözüm mesabesindesiniz” dedi.

    2180. Onları vesveselendirip kandırdı. Ah, arkadaştan ayrılmamak gerek.
    Sofi gelince onu savdılar. Bu sefer bahçıvan, koca bir sopayla ardından seğirtti.
    Dedi ki : “ Ey köpek sofi, demek sen cüret edip benim bağıma giriyorsun ha!
    Sana bu hususta Cüneyt mi yol gösterdi, Bayezid mi? Bu sana hangi şeyhin, hangi pirinden kaldı?
    Sofiyi yalnız bulunca bir iyice dövdü, âdeta yarı canlı bir hale koydu, başını yardı.

    2185. Sofi “ benim nöbetim geçti.Fakat arkadaşlar, bir iyice sıranızı gözetin.
    Beni ağyar bildiniz. Fakat bilin ki bu kaltabandan daha ağyar değilim.
    Benim yediğimi siz de yiyeceksiniz. Bu çeşit şerbet, her aşağılık kişiye lâyıktır.
    Bu âlem dağdır, senin sözlerin, yine ses vererek sana gelir” dedi.
    Bahçıvan sofiden kurtulunca yine o çeşit bir bahane kurdu.

    2190. Şerife “ Ey şerif, eve git de kuşluk öğünü için, yufka ekmeği pişirmiştim,
    Evin kapısını vur.Kaymaz’a söyle, o yufka ekmeğiyle kazı getirsin” dedi.
    Şerif gidince, fakîhe dedi ki: “ Ey işi yerinde, güneş görmüş her şeyi anlar bilir adam, den fakihsin, bu meydanda.
    O şerif, mânasız bir iddiada bulunuyor. Anasının ne iş ettiğini kim bilir ki?
    Karıya ve karı işine gönül bağlıyor, hem kadınlar nâkıs akıllıdır diyor, hem de onlara itimat edemiyorsunuz.

    2195. Zamanede nice ahmaklar, Ali’ye Peygambere nispet iddia ederler.”
    Zinadan ve zina edicilerden olan herkes, Allah mensupları için işte bu zanda bulunur.
    Dönen ve bu yüzden başı dönmüş olan kişi elbette evi de kendisi gibi döner görür.
    O edepsiz bahçıvanın söylediği sözler, kendi haliydi. Evlâdı Resulden o işler, uzaktır.
    O bahçıvan mürtetlerin dölü olmasaydı Peygamber hanedanı hakkında böyle söyler miydi?

    2200. Afsunlar okudu, fakîh de bunları dinledi. Bunun üzerine o sitemkâr fakîh şerifin ardından gidip,
    “ Ey eşek, bu bağa seni kim davet etti? Hırsızlık sana Peygamberden mi miras kaldı?
    Aslan yavrusu, aslana benzer, sen söyle bakayım, Peygambere ne yüzden benziyorsun?” dedi.
    O zâlim herif, şerife, Haricî Âl-i Yâsîn’e ne yaparsa onu yaptı.
    Hattâ şeytan ve gul, Âl-i Resul’e Yezid ve Şimir gibi nasıl kin tutarlarsa o da öyle kin tuttu, öcünü aldı .

    2205. Şerif, o zâlimin zulmünden harap oldu, fakîhe “ Ben sudan çıktım.
    Ayağını tetik bas, şimdi yapayalnız kaldın. Davula benze, boyuna karnına tokmak ye!
    Şerifliğimi bir tarafa bırak. Hattâ tut ki arkadaşlığa da lâyık değilim, fakat sana karşı bu çeşit bir zâlimden de aşağı değilim ya” dedi.
    Bahçıvan ondan da kurtulup fakîhe geldi ve dedi ki: “ Ey fakîh! Ne fakîhi, ey her sefih kişinin bile arlandığı herif!
    Ey eli kesilecise, bağlara gir de, caiz midir? Emir var mı bile deme. Fetvan bu mu senin?

    2210. Böyle bir ruhsatı Vasît’temi okudun? Yoksa bu mesele Muhit’te mi var?”
    Fakîh “ Vur, vur, hakkın var. Fırsat ele geçti. Dostlardan ayrılanın lâyığı budur” dedi.





Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 3 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 3 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Şerif
    By TUGBA in forum Rüya Tabiri - ŞŞ-
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 31.08.09, 22:13
  2. Mushaf-ı Şerif
    By Fidem in forum Rüya Tabiri - M -
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02.07.09, 21:48
  3. Mesnevî’de kişisel gelişime dair hikâyeler
    By Palästina in forum Serbest Konular (Dini)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.02.09, 21:56
  4. Mesnevi’den: Dua hâli
    By Fidem in forum Serbest Konular (Dini)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11.12.08, 23:05
  5. 40 Hadis-i şerif
    By ChaoS in forum Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v)
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 10.04.08, 10:20

Eklenmis Olan Tag'lar

14 mayıs, afganistan, aile, akrep, alemi, alev, almanca, anlamı, arapça, arzu, aslan, ayna, bal, bana, başlar, benim, bereket, beyaz, bilemezsin, biri, bizde, bolluk, boza, bulgur, burun, büyük, calar, cami, çerçeve, cevap, cilt, çirkin, çok, cümle, damat, deli, deniz, devlet, dili, dinle, dizi, dolgu, dönüş, dövmeler, dümdüz, duygu, düşünmek, edebiyat, edebiyatı, ekim, ekmek, elma, elmas, erkekler, evden, evet, eylül, ezel, fener, fethi, filim, fincan, fırsat, gebelik, gecelik, gelin, gelsin, gif, git, gitme, gölcük, gözlerin, gözlerinde, günler, güzel sözler, güzellik, haber, haberler, hafta, hain, hasan, hata, hayal, hepsi, hicret, hikaye, hikayeler, hikayesi, hizmet, hüseyin, icra, iki şey, incir, indir, işte ondan, kabak, kader, kalp, karalama, karin, karpuz, kati, kebap, kesmek, kimi, kitap, konu, kova, kurumu, kuzu, kızıl., madde, mahkeme, mama, masal, mecnun, medine, mekke, melek, melekler, meme, memeden, mercan, mercimek, mevlana, mi?, mimar, minare, mini, mutfak, nar, neden, neler, nereye kadar, nimet, öldü, öldürmek, olsun, ölüm, oluruz, ömür, onlar, öğrendim, peygamberimizin, peynir, rahim, raki, rehber, renk, sağlık, sen, seni, seninle, sensiz, sizin, sohbet, sonrası, sorular, sözler, sütü, sır, tabu, tahsili, takip, tarif, tarifi, tarz, taze, tedavi, tehdit, temmuz, terazi, tilki, torba, ülke, ülkeler, vadi, vekil, verir, yangın, yanlış, yaratıcı, yardım, yavrum, yay, yemek, yemekleri, yemesi, yemiyorsa, yenilik, yerli, yiyecekler, yüzme, ızdırap, ışık, zamanda, zeki, şehit

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372