Sayfa 10 Toplam 10 Sayfadan BirinciBirinci ... 8910
91 den 95´e kadar. Toplam 95 Sayfa bulundu

Konu: HZ.Mevlana Mesnevi-i Şerif

  1. #91
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    MESNEVÎ-İ ŞERİF

    Yard.Doç.Dr. Nuri Şimşekler
    S.Ü.Fen-Edebiyat Fak.Öğ.Ü.


    Mesnevî Kelimesinin Anlamı ve Mesnevî Nazım Türü
    “Mesnevî” kelimesi Arapça olup, sözlük mânâsı “ikişer ikişer” demektir. Edebiyatta ise; her beyti kendi arasında kafiyeli manzum söz söylemek olup; beyit sınırı olmadığı için uzun eserlerde tercih edilen bir nazım türü olmuştur.
    İslâmî edebiyatlarda (özellikle Fars Edebiyatı, ve XV.yy’dan sonra Türk Edebiyatı) şairlerin, uzun aşk hikayelerini ve destanımsı konuları işlerken kullandıkları Mesnevî tarzı, Mevlâna’nın dönemine gelindiğinde bir hayli mesafe kaydetmiş; tasavvufî eserlerin hemen hemen tamamı bu nazım türünde kaleme alınmıştır. Mevlâna’nın da etkilendiği, Senâî’nin (ö.1180) Hadîkatü’l- Hakîka’sı, Attâr’ın (ö.1193-1234 arası) Musîbetnâme ve Mantıku’t-tayr’ıgibi eserler tasavvufî mesnevî geleneğinin ilk ve en güzel örneklerinden sayılmıştır.
    Mevlâna’nın zamanına gelinceye kadar bu şekilde edebî bir terim olarak çağrışım yapan “Mesnevî” kelimesi, Mevlâna’nın mesnevî nazım türünde yazdığı ve bizzat adını Mesnevî olarak kendisinin koyduğu eseri, günümüzde de olduğu gibi yazıldıktan hemen sonra bile mânâ değiştirip, tereddütsüz Mevlâna’nın Mesnevî’sini akla getirmiştir.

    Mevlâna’nın Mesnevîsi
    Adı, Mevlâna’nın da eserinin birçok yerinde belirttiği gibi Mesnevî’dir. VI. cildin ikinci beytinde Hüsâmeddin Çelebi’ye ithafen “Hüsâmînâme” olarak zikredilse de, hemen bir sonraki beyitte “Mesnevî’nin son cildi...” ibaresinden anlaşıldığı üzere eserin isminde bir tereddüt yoktur. Kaldı ki Mevlâna, Mesnevî’sinin I. cildinin henüz başında “Bu kitap Mesnevî kitabıdır...” diyerek eserinin ismini koyar.

    Mesnevî Nasıl Yazıldı?
    Daha önce belirtildiği gibi herhangi bir eser yazma endişesinde olmayan Mevlâna, özellikle; Şems ve Selâhaddin-i Zerkûb’un ardından kendisine halife seçtiği Hüsâmeddin Çelebi’nin ısrarlarına dayanamayarak Mesnevî’yi söylemeye, Çelebi de yazmaya başlar. Mevlâna’nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini yazmaya başlayan Ahmed Eflâkî (ö.1360),
    Mesnevî’nin yazılmaya başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin’in dilinden şöyle anlatır:
    “Hüsâmeddin Çelebi, bir gece Mevlâna’ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki “Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı’nın her tarafını kapladı. Allah’a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî’nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku’t-tayr’ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar. Artık bundan sonrası Hüdâvendigâr (Mevlâna) ın lûtuf ve inayetine kalmıştır.
    Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz’î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsâmeddin’in eline verdi. Bunda Mesnevî’nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi:

    Bi’şnev în ney çun şikÂyet mî-koned
    Ez-cüdâ’îhâ hikÂyet mî-koned
    ...
    Der-ne-yâbed hâl-i puhte hîç hâm
    Pes suhen kûtâh bâyed ve’s-selâm
    Bu neyi dinle, nasıl şikayet ediyor;
    Ayrılıkların macerasını nasıl anlatıyor.
    ...
    Ham kişiler, hiç olgunların halinden anlar mı?
    O halde sözü kısa kesmek gerektir, vesselâm.”


    Mevlâna da Çelebi Hüsâmeddin’e cevapla, böyle bir eser yazmasının Allah’ın gayb âleminden kendisine ilham olunduğunu belirtir; ve böylece Mesnevî’nin söylenmesi ve Çelebi vasıtası ve ricasıyla yazılmasına başlanmış olur.

    Ne Zaman ve Kaç Yılda Yazıldı?
    Mevlâna’nın diğer eserleri gibi Farsça söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî’nin I.Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlandı. II. cilde başlanmak üzere iken Hüsâmeddin Çelebi’nin eşi vefat etti ve Mesnevî’nin yazılması iki yıl kadar beklemede kaldı. Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah-akşam, semâ-sohbet, otururken-ayakta demeden söyleniyor ve Hüsâmeddin Çelebi tarafından da yazılıyordu.
    Hüsâmeddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna’nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtti. Böylece 14 Mayıs 1264 günü tekrar başlanan Mesnevî’nin kalan V cildi , hiç ara vermeden 1268 tarihinde tamamlandı.

    Yazma, Basma ve Beyit Sayıları
    Mesnevî’nin her cildi bittikten sonra, Çelebi bunları gözden geçirerek Mevlâna’ya okur, kontrol ettirirdi. İşte bu şekilde VI cilt halinde meydana getirilen Mesnevî’nin beyit sayısı çeşitli yazmalara göre değişiklik göstermekte, 25585 ila 26660 arasında değişmektedir. Hindistan bölgesindeki yazmalarda 30 bin beyte kadar çıkan Mesnevî’nin beyit sayısı en güvenilir neşir olarak değerlendirilen Nicholson’un hazırladığı metinde ise 25632 dir. Şu ana kadar tespit edilebilen en eski nüsha özelliğine sahip 677/1278 tarihli, Mevlâna Müzesi teşhir salonunda sergilenen Mesnevî ise 25668 beyit olup, Nicholson metnini hazırlarken kısmen, Abdülbaki Gölpınarlı ve Veled Çelebi (İzbudak) da tercümelerinde bu nüshadan faydalanmışlardır. Bu nüsha, tıpkı basım olarak, 49x32 cm ve 32x23 cm olmak üzere iki boyutta Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır.(Ankara, 1993, XIV s.+325vr.)Aynı nüsha 1371 hş./1992 yılında İran’da da tıpkı basım olarak neşredilmiştir.( Zîr-i nazar-ı Nasrullah Pur- Cevâdî, Tahran, 28,5x22 cm; 7+610 s.)

    Konuları, Kaynakları ve Amacı

    Mesnevî’nin konuları hakkında birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî’de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş; Âyet, Hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır.
    “Kur’ân’ın tefsiri” ve “Allah âşıklarının kitabı” olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna’ya göre hakîkate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir. İşte Mevlâna bu amaç doğrultusunda hikmetli sözleri ve gizli sırları açarken sıkça hikâyelere başvurur; bu hikayelerin arasında başka bir konuya girer, sonra tekrar başladığı hikayeye geri dönerek öğütler içeren beyitleri sıralar; bununla da yetinmez, Âyet ve Hadis-i şeriflerden delil getirerek vermeye çalıştığı fikirlerin iyice anlaşılmasını amaçlar. Bütün bunlarla birlikte Mesnevî’yi anlamanın öyle kolay olmadığını da belirten Mevlâna, eserini “vahdet dükkânı” olarak nitelendirir ve okuyanlara şöyle der:
    Bu kitap, masal diyene masaldır; fakat bu kitapta halini gören, bu kitap vasıtasıyla kendini tanıyan, anlayan da er kişidir.
    Mesnevî, Nil ırmağının suyudur; Kıptiye kan görünür, ama Musa kavmine sudur.
    Bu sözün (Mesnevî’nin) düşmanı, gözüme cehennemde tepe taklak olmuş bir halde görünüyor .
    Mevlâna Mesnevî’sini aydın gönüllü, görüş sahibi ve ciğeri yanmış âşıklar için süslenmiş bir bahçe ve lezzetli bir rızk olarak nitelendirir ve Mesnevî’nin konularını anlama hususunda şu öğütleri dile getirir:
    “Mesnevî’nin nurlarla dolu sırlarını ve inceliklerini anlamak, Âyetlerin, Hadislerin ve hikayelerin tertibinden aralarındaki ilgiyi kavrayabilmek için büyük bir itikat, daimî bir aşk, tam bir doğruluk, selîm bir kalp, kıvrak bir zekâ ve anlama gücü ve bazı ilimleri bilmek gerekir ki insan onun (Mesnevî) sırrının sırrına ulaşabilsin. Eğer doğru bir âşıksa bu özellikler olmadan da Mesnevî’yi anlama hususunda aşkı ona kılavuz olabilir ve bir menzile erişebilir.” (Eflâkî, II, 182 vd.)
    Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled (ö.1312) de babasının Mesnevî’sine nazire olarak yazdığı İbtidânâme adlı eserinin girişinde Mesnevî hakkında «Mevlâna, Mesnevî’sinde geçmiş erenlerin kıssalarını zikretmiş; onların kerametlerini, makamlarını beyan buyurmuştur ki bunları anlatmaktan maksadı da kendi keramet ve makamlarını belirtmekti...» diyerek Mevlâna’nın amacının eskiden meydana gelen bu olayların kendi zamanında da olduğu ve bunlardan dersler çıkartmak gerektiğini belirtir.
    Mevlâna’ya göre; sûfîlerin söyledikleri, yazdıkları ve sözünü ettikleri konu ne rüya, ne de fal; Allah tarafından gönüllerine doğan vahiy (gönül vahyi, ilhamı)dir. Hal böyle olunca da Allah istemedikçe dil söze gelmez; geldiğinde de O’nun ilham ettiklerinden başka bir şey söylemez. Bazen de kalbe doğan bu ilhamların söylenmesi yasaklanır; ya da halkın anlayabileceği, akılların alabileceği ölçü ve seviyede söylenir :
    Sevgili, benim sözüme darılsaydı, susardım; bana bir lâhzacık mühlet verseydi, sükût ederdim;
    Fakat “Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte.
    Ya beni bırak, hiç söylemeyeyim; ya da izin ver, tamamıyla açıklayayım.
    Yine de ne bunu, nede onu istiyorsan ferman senin...”
    ...
    Ey doğacak çocuğun oynaması gibi bu mânâları içimde oynatıp duran Allah’ım! Madem ki bunun (Mesnevî) tamamlanmasını diliyorsun;
    Kolaylaştır, yol göster, başarı ver; ya da bu isteği, bu arzuyu gider, bizi suçlama.
    Sen olmadıkça, senin inayetin lûtfetmedikçe gece-gündüz nazım ve kafiyenin ne değeri olabilir; (Sen olmadıkça) meydana getirilen şiire kim bakar ki?
    Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı gibi Mesnevî’nin sadece kendi fikirlerinden oluşmadığını vurgulayan Mevlâna VI. cildin sonlarına doğru «Bu bahisler ancak buraya kadar söylenip, açıklanabilir; bundan sonrakilerin gizlenmesi gerekir.» (b.4620) der ve aşağıdaki beyitle eserini tamamlar:
    Gönlümden kopup gelen o söz, o taraftan gelmededir. Çünkü gönülden gönle pencere vardır.

    Tercüme ve Şerhleri
    Mevlâna, yaşadığı dönemde «Bizden sonra Mesnevî şeyhlik edecek ve arayanlara doğru yolu gösterecek; onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.» demişti. İşte, Mevlâna’nın ölümünden yüzyıllar geçmesine rağmen bu söz hâlâ geçerliliğini devam ettirmekte; Mesnevî yüzyıllar boyu Mevlevîlerin el kitabı, başvuru kaynağı olarak vazifesini idame ettirmekteydi. Selçuklular döneminde resmî ve edebî dil olarak benimsenen Farsça, Osmanlı Devleti’nin kurulması ve bilhassa gelişmesiyle geçerliliğini yitiriyor, yerini Türkçe’ye (Osmanlıca) bırakıyordu. XVI.yy’dan itibaren Mevlevîhânelerin yaygınlaşması Mevlevî derviş ve muhiplerinin Farsça’yı tam olarak bil*******i ve Mesnevî’den gerektiği gibi istifade ede*******inden dolayı Mesnevî’nin Türkçe’ye tercüme edilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Bu dönemden itibaren sadece Mesnevî’yi anlayabilmek için Farsça-Türkçe sözlükler dahi yazılıyor; Mevlâna’nın döneminden üç yüz yıl geçtiği için Farsça bilinse dahi tercümenin yanında bu derin fikirler içeren eserin tam anlaşılması için onu şerh etmek (açıklamak) ihtiyacı duyuluyordu. İşte bu ihtiyaçlar doğrultusunda Mesnevî, Türkçe’ye tercüme edilmeye ve hakkında şerhler yazılmaya başlandı.
    Şu ana kadarki tespitlere göre Mesnevî’nin Türkçe ilk tam tercüme ve şerhleri Şem’î’nin (ö.1600’den sonra) ve Sûdî’nin (ö.1596) eserleridir.
    İlk yapılan bu tercüme ve şerhlerden sonra “Fâtihü’l-Ebyât” adlı eseriyle Hz.Şârih unvanı alan İsmail Rüsûhî Dede (Ankaravî) (ö.1631) bu konuda haklı bir şöhrete kavuşmuş; eseri günümüzde dahi Mesnevî’yi anlama hususunda en önemli kaynak olarak kabul edilmiştir. Bu değerli eser önce Mısır’da (1836) ikinci defa da İstanbul’da (1872) basılmıştır.
    XVI.yy’dan günümüze kadar hâlâ devam eden Türkçe tercüme ve şerhlerin en önemlileri ise aşağıda sunulmuştur :
    1-Sarı Abdullah (ö.1660), Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî, I-V c. (Mesnevî’nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287-1288/1870-1871
    2-Bursalı İsmail Hakkı (ö.1725), Rûhu’l- Mesnevî, I-II c. (Mesnevî’nin bir bölümü), İstanbul, Matbaa-yi Âmire, 1287/1870
    3-Âbidin Paşa (ö.1908), Tercüme ve Şerh-i Mesnevi-yi Şerîf, I-VI c. (Mesnevî’nin sadece I. cildini kapsar), İstanbul, 1324/1906
    4-Ahmed Avni Konuk (ö.1938), Mesnevî Şerhi, 1937 yılında tamamlanan bu tam şerh henüz basılmamış, Mevlâna Müzesi’nde bulunmaktadır.
    5-Tâhirü’l-Mevlevî (Tahir Olgun, ö.1951), Mesnevî’nin Tercümesi ve Şerhi, Mesnevî’nin ilk IV cildini ve V. cildin bir kısmını kapsayan bu eser, F. Sezai Türkmen’in teşebbüsüyle 1963-1975 yılları arasında XIV cilt halinde neşredilmiş; daha sonra bu neşir, Şamil Yayınları tarafından tekrar yayınlanmıştır (2000). Bu eksik tercüme ve şerhin kalanı Tâhirü’l-Mevlevî’nin öğrencisi Şefik Can (d.1910) tarafından yapılarak yayınlanmıştır.
    6-Abdülbâki Gölpınarlı (ö.1982), Mesnevî ve Şerhi, I-VI c., Mesnevî’nin tamamının tercüme ve şerhini kapsayan bu eser de birkaç kez değişik yayınevleri tarafından basılmış, son olarak da Kültür Bakanlığı tarafından üç defa yayınlanmıştır. (I-VI c., Ankara, 2000, 3.Baskı)
    Mesnevî’nin tercüme ve şerhini kapsayan bu eserler haricinde Muînî’nin, Sultan II. Murad’a (ö.1451) sunduğu Mesnevi-yi Murâdî (1436, Mesnevî hikayelerinin bir bölümünün manzum tercümesi) ilk Mesnevî tercümesi olarak kayıtlara geçer. Ayrıca Nahîfî (ö.1738) Mesnevî’yi aynı vezinde manzum olarak tamamını tercüme etmiştir. En son ve günümüzde en çok ilgi gören Mesnevî tercümesi ise Veled Çelebi (İzbudak, ö.1953) tarafından mensur olarak yapılmış ve Milli Eğitim Bakanlığı yayınları arasında VI cilt olarak defalarca basılmıştır. Bunların haricinde eski tercümelerden de yararlanılarak Mesnevî’nin bazı bölümleri ya da hikayeleri mensur yada manzum olarak tercüme edilmekte ve sık sık yayınlanmaktadır.
    Oldukça hacimli bir eser olan Mesnevî’den, XVI.yy’dan başlayarak çeşitli seçmeler de yapılmış ve tercüme ve şerh edilmiştir. Buna ilk örnek de Yusuf Sîneçâk’ın (XVI.yy) Cezîre-i Mesnevî’sidir. Oldukça ilgi gören bu eser İlmî Dede (ö.1661) ve Şeyh Gâlib (ö.1799) tarafından Türkçe’ye tercüme ve şerh edilmiştir. Ayrıca XVI.yy Mevlevî şairlerinden Muğlalı Şâhidî Dede (ö.1550) de Mesnevî’nin her cildinden 100’er beyit seçerek her bir beyiti 5 beyitle Farsça manzum olarak şerh etmiş (1530) bu şerh de Türkiye (İstanbul, 1880) ve İran’da (Meşhed,1372 hş./1993) birer defa basılmıştır. Şâhidî’nin Gülşen-i Tevhîd adlı bu eseri Mithat Bahari Beytur tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul, 1967).
    Etkileri
    Mesnevî, birçok âlim, edip ve şair tarafından tercüme edilmekle birlikte Mevlevî olsun olmasın birçok şaire de ilham teşkil etmiş ve adeta bir “Mevlevî Edebiyatı”nın doğmasına sebep olmuştur. Hayli tafsilatlı olan bu konuya burada girilmeyecek ve en önemlilerinden birkaç örnek verilecektir:
    Şüphesiz Mesnevî’nin ilk tesiri Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’e (ö.1312) olmuş ve onun ilk mesnevîsi olan İbtidânâme (Velednâme) (1291, 8760 beyit) meydana gelmiştir. Sultan Veled bu konuda, babasına her hususta çok benzediğini mesnevî usulünde de onun yolunu takip etmek istediği için bu eserini meydana getirdiğini söyler ve “Gücüm yettiğince o Hazrete benzemeye çalıştım, ama buna imkan yoktu” der.
    Mesnevî’yi ilham kaynağı alarak Türkçe mesnevîler oluşturan bazı önemli şairler ve eserlerinin te’lif tarihi de şu şekildedir:
    1-Gülşehrî (ö.XVI yy.), Mantıku’t-tayr (Gülşen-nâme, 1317)
    2-Âşık Paşa (ö.1333), Garîb-nâme, 1330
    3-Şeyh Gâlib (ö.1799) Hüsn ü Aşk, 1782
    Bu eserler defalarca basılmış, günümüz diline aktarılmış ve haklarında gerek tez ve gerekse kitap olarak birçok araştırmalar yapılıp, yayınlanmıştır.
    Diğer Dillerdeki Tercüme ve Şerhleri
    Mesnevi’ye başta Farsça olmak üzere Arapça, Fransızca, İngilizce ve Almanca tercüme ve şerhler yazılmış ve hâlâ da yazılmaktadır. Ayrı bir makale konusu olacak bu sahaya da burada girilmeyecek; temel teşkil etmesi bakımından bu dillerde yapılan ilk tercüme ve şerhlerin önemlileri sunulacaktır:
    1- Kemâleddin Hüseyin b. Harezmî (ö.1436), Künûzu’l- Hakâyık, I-III c., Mesnevî’nin tamamının Farsça şerhidir.
    2- Sürûrî (ö.1561-62), Şerh-i Mesnevî,I-IV c., Mesnevî’nin tamamının Farsça şerhidir.
    3- Molla Fenârî (ö.1431), Mesnevî’nin mukaddimesini Arapça olarak şerhetmiştir.
    4- Yusuf Ahmed el-Mevlevî(ö.1650), Menhecü’l-Kavî li-tullâbi’l-Mesnevî, I-VI c., Arap mevlevîleri için yazılan bu şerh de Arapça’dır.
    5- J.D.Wallenbourg, Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi olan bu zât, Mesnevî’yi Fransızca’ya tercüme etmiş, 1799 yılında yayınlamak üzere iken İstanbul Beyoğlu’ndaki yangında eserinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, daha sonra da neşre muvaffak olamamıştır.
    6- E.H.Vhinfield, Mesnevî’nin VI cildinden seçtiği 2500 beyti 1887 yılında İngilizce’ye tercüme etmiştir.
    7- S.James Redhouse, 1881 yılında Mesnevî’nin I.cildini manzum olarak İngilizce’ye çevirmiştir.
    8- R.A.Nicholson (ö.1945), Mesnevî’nin tamamını İngilizce’ye tercüme ve şerh ederek orijinal metniyle birlikte VIII cilt halinde yayınlamıştır.(1925-1940, Leiden - Cambridge Univercity Press)
    9- George Rosen, Mesnevî’nin üçte birini Almanca’ya tercüme etmiş ve 1849 yılında yayınlamıştır. (Mesnevî oder Doppelverse des Scheich Mevlâna Dschalâleddin Rûmî)
    10- Eva de Vitray Meyerovitch et Djamchid Mortazavi, Mesnevî’nin tamamını Fransızca’ya tercüme etmişlerdir. (Djalâl-od-Dîn Rûmî, Mathnawî, La Quéte de l’Absolu, 1990,1705 s.)

    MESNEVÎ’ DEN SEÇMELER, ÖZLÜ SÖZLER, NASİHATLAR
    I. Cildin Önsöz’ünden:
    Bu kitap Mesnevî kitabıdır. Mesnevî, hakikate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir. Allah’ın en büyük fıkhı, Allah’ın en aydın yolu, Allah’ın en açık delilidir...
    Şüphe yok ki Mesnevî, gönüllere şifadır; hüzünleri giderir, Kur’an’ı apaçık bir hale koyar; rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir...
    Ekmek! Ama hem az, hem de helâlinden!
    Sen gözyaşı zevkini nereden bilirsin? Gök görmedikler gibi ekmeğe âşıksın.
    Karnından ekmeği boşaltırsan, ululuk incileriyle doldurursun.
    Nur ve kemâli, artıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.
    Hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü?
    (I,1638,1639,1642,1646)
    Balık baştan kokar!..
    Yöneticilerin huyu halkına da tesir eder...
    Yönetici bir havuza benzer; halk da bu havuza bağlı bu boruları gibidir.
    Eğer havuzdaki su pis olursa, borulardan da aynı bu su akar.
    Sen bu sözün mânâsına dal, adamakıllı dikkat et, iyice düşün bakalım!..
    (I,2820,2821,2823,2824)
    Gerçek makam bizim makamımız
    İnsanlar makam ve derece için aşağılıklara katlanır, bayağı hallere düşer; yücelik ümidiyle aşağılık şeylerden lezzet alır.
    On günlük makam için alçaklığa katlanırlar; gam ve kederle boyunlarını ip gibi ipince bir hale sokarlar
    Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikle, aydın bir güneş olduğum mekâna gelmiyorlar?
    Bana yapışın da doğan olun; eğer baykuşsanız bile doğan kesilin!
    (II,1104-1106,1165)
    Şekilden geç, mânâya ulaş!..
    Ne güzel ibadet ediyor, ne hoş işlerde bulunuyor; fakat bir parçacık bile tat yok.
    İbadet kabuktan ibaret, içi yok; cevizler çok, ama içleri boş.
    İbadetin netice vermesi için zevk; tohumun ağaç olması için iç gerek!
    (II,3394-3396)
    Kuşkudan vazgeç, emin ol!
    Yerde yarım arşınlık genişlikte bir yol olsa, insan hiç kuşkuya düşmeden rahatça yürür;
    Fakat yüksek bir duvarın üstünde gitsen, yolun genişliği de iki arşın olsa, yine eğri-büğrü gidersin;
    Hatta içindeki kuşku yüzünden belki de düşersin. İşte kuşkudan gelen bu korkuya iyice dikkat et de kuşkunun kötülüğünü anla!
    (III,1559-1561)
    Mal-mülk, makam; ama sonuç!..
    Sığır, kasapların ne yapacağını bilseydi, hiç onların peşine düşer, dükkana gider miydi?
    Veya kasapların elinden kepek yer miydi? Yahut da onların gülücüğüne aldanıp, onlara süt verir miydi?
    Hatta ot yese bile, niçin beslendiğini bilseydi, hiç otu hazmedebilir miydi?
    Şu halde bu âlemin direği gafletten, bilmezlikten ibarettir. Devlet (maddî manevî zenginlik) “Dev” (koş) kelimesiyle “let” (dayak) kelimesinden meydana gelmiştir.
    Önce koş; koş da sonundaki dayağa bak! Bu yıkık yerde (dünyada) devlet sahibine eşekcesine ölümden başka bir şey yoktur.
    (IV,1327-1331)
    Hâlâ şekilcilik mi?
    Birisi şehâdet getirdi, imanını gösteren bir şey yaptımı dış görünüşe önem verenler, o adamın mümin olduğuna hükmederler.
    Bu şekilde nice münafıklar şekle, gösterişe sığınmışlar; böylece de yüzlerce gerçek iman sahibinin kanını gizlice dökmüşlerdir.
    (IV,2176-2177)
    Doğruyu söyle; ama gereği gibi!
    Kaynayan yağın üstüne su dökersen ocağı da yıkarsın tencereyi de.
    Söyle; ama yumuşak söyle, sakın doğrudan başka da bir şey söyleme; yumuşak sözlerle de vesveseler satmaya kalkışma!
    (IV,3816, 3817)
    Herkesin doğrusu kıyamette ölçülür!
    Tüm insanlar bir hayale kapılmış, bir bucağı eşelemekte. Biri define bulmak için bir köşeyi kazmakta;
    Bir başkası papaz olmak için kiliseye kapanmış; bir başkası da hırs içinde ekine, tarlaya koşmuş,
    Bir diğeri cin çağırmakla meşgul, gönlünü aklını kaybetmiş; öbürü yıldız bilgisine kapılıp nalı yıldızın üzerine koymuş, fal bakmada.
    Bunların her biri, bir diğerine bakıp “Ne iş yapıyor bu” diye hayret etmede; her biri bir diğerinin işini boş bulmada.
    Bunların hepsi can kıblesini kaybetmişlerde onun için herkes bir tarafa yönelmiş;
    Nitekim bir bölük insan da kıble nerede, diye arar; bir hayale kapılıp her tarafa döner, durur.
    Sabah olup da Kâbe göründü mü gerçekten kimin yolunu kaybettiği anlaşılır.
    Bu şuna benzer: Hani, dalgıçlar denize dalar, denizin dibinde aceleyle ellerine ne geçerse toplarlar ya!
    İnci bulurum ümidiyle onu bunu torbalarına doldurur;
    Fakat o koca denizin dibinden çıktılar mı iri ve kıymetli inci kimin torbasındaysa meydana çıkar.
    Birinin küçük bir inci, diğerinin sadece taş parçaları veya boncuk olduğu anlaşılır.
    İşte, kıyamet günü de buna benzer; onları bu gaflet uykusundan uyandırıp, iyiyi, kötüyü, kimin ne topladığını ortaya çıkarır.
    (V,319,322,324,326,328-335)
    Ölüm gelmeden yoldaşını iyi seç!
    Zamanede sana üç yoldaş vardır. Biri vefâkârdır, diğer ikisi ise gaddar :
    Biri dostların, öbürü malın-mülkün, üçüncüsü ise iyi işlerin ki, vefalı olan budur.
    Öldüğün vakit, malın seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkamaz; dostun gelir, ama sadece mezarının başına kadar.
    Fakat yaptığın işler vefakârdır; onlara iyice sarıl ki mezarının içine kadar seninle gelen onlardır.
    Ama!.. Eğer amelin iyiyse, orada sana dost olur; kötüyse yılan kesilir.
    (V,1045-1047,1050,1052)
    Koyacaksan iyi adet koy!
    Yiğidim! Kim kötü bir gelenek koyarsa, ondan sonra halk cahilliğinden bu geleneğe uysa,
    Bütün bu adeti işleyenlerin günahı, o adeti ilk koyana da yazılır. Çünkü o baştır, diğerleri kuyruk. (V,1956,1957)
    Ne ekersen onu biçersin...
    Yiğidim! Kadere az bahane bul; nasıl oluyor da suçunu başkalarına yüklüyorsun? Kendini araştır, kendi suçunu kendin gör!..
    Gündüz vakti çalışıyorsun da, akşam ücretini başkası mı alıyor?
    Neye çalıştın da zararını yada faydasını görmedin? Ne ektin de zamanı gelince onu devşirmedin?
    Sen de bilirsin ki elde ettiğin şey, yaptığının karşılığıdır. Yoksa âdil olan Allah’ın takdiri, insana yaptığına uygun olmayan cezayı nasıl olur da verir?
    Suçu kendine bul! Çünkü o tohumu sen kendin ektin.
    (VI,413,415,417,418,423,427)
    Evlâdın hayırlısı
    Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğlunun iki gözünden su alır, gıdalanır.
    Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.
    Anayla babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir...
    Kaynak (oğul) kötü olursa o ağacın dalları, yaprakları da kurur;
    Çünkü o, oğlun vücut kaynağından sulanıp, gıdalanıyordu.
    Ey gafil insanlar! Nice, canınıza eklenmiş böyle su kaynakları var, bilir misiniz?
    (VI,3586-3591)

    Mesnevî’den Nasihatler-Özlü Sözler

    -Ey oğul, bağı çöz; özgür ol! Ne zamana kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın? (I,19)
    -Merhamete nâil olmak istersen, zayıflara merhamet et! (I,822)
    -İçinde pusu kurmuş olan nefis, kibir ve kin bakımından bütün insanlardan beterdir (I,906)
    -Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; şaşılacak şey koyunun kurda gönül vermesidir. (I,1292)
    -İnsan dostunu göremiyor, ayırt edemiyorsa kör olsun daha iyi. (I,1407)
    -Sözün faydası yoksa söyleme! (I,1524)
    -Söz söylemek için önce dinlemek gerekir. (I,1627)
    -Şekilde-surette kalırsan putperestsin; her şeyin dış yüzünü bırak, mânâya bak!(I,2893)
    -İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer; hepsi de anlamsız ve saçmadır.(I,3435)
    -Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil! Sabret, doğrusunu Allah daha iyi bilir. (I,4003)
    -Türk sağ oldukça mutlaka kendine bir otağ(ülke) bulur, hele bu Türk Hak kapısının değerli bir kulu olursa? (II,455)
    -Çalışıp, kazanmak define bulmaya engel değil ya! Sen çalışmana devam et; eğer nasibin varsa define de arkandan gelsin. (II,735)
    -Ben, bu çalışıp-çabalama dünyasında iyi huydan daha üstün bir şey görmedim.(II,810)
    -Akılsız dost zaten düşmandır. (II,1734)
    -Zafer için yardımcısı Allah olmayan kişiye tavşan bile aslan gibi görünür.(II,2298)
    -Ey rüşvet alan! Sen fil yavrusu yemektesin; düşmanın olan o fil sonunda kökünü kazır, mahveder seni. (III,159)
    -Nefis üç köşeli dikendir; nasıl koyarsan koy yine sana batar; ondan kurtulmanın imkânı var mı?(III,375)
    -Buğday için, gökyüzünden buğday gönderenden ayrıldın ha!(III,431)
    -Yer, gökyüzüyle düşmanlığa kalkışırsa çoraklaşır, ölü haline gelir.(III,,936)
    -Adımımı nereye atacaksam bakar da öyle atarım; işte bu yüzden yanlıştan da kurtulurum, düşmekten de.(III,1753)
    -Bütün bilimlerin özü “Mahşer günü ben kimim, ne hale geleceğim” ilmini bilmektir. (III,2654)
    -Vay o kişiye ki nefsine uyar da lüzumsuz fetvalar verir. (III,3246)
    -Helva kime nasipse o yer; parmakları uzun olan değil! (III,4532)
    -Evlilikte iki kişinin birbirine denk olması lâzım; yoksa iş bozulur, geçim kalmaz.(IV,197)
    -İyi huylu, kötü huylulara tahammül edip, onların kötülüğünü söylemeyendir. (IV,774)
    -Belâların çoğu peygamberlere gelir. Çünkü ham kişileri yola getirmek zaten bir belâdır.(IV,2009)
    -Otu ha çağırmışsın, ha çağırmamışsın ne fark eder? Ayağı toprağa çakılmış kalmıştır. (IV,2896)
    -Kim işin sonunu görürse, yolda hiçbir zaman ayağı takılmaz. (IV,3371)
    -Demircilik sanatını bilmeyen kişi, demirci ocağına yaklaşırsa sakalını, bıyığını yakar.(V,1381)
    -Rızkı Allah’tan ara; ondan bundan değil!(V,1496)
    -Allah sana bir el vermişse, bir iş yap, kazan da dostlarına yardımın dokunsun.(V,2420)
    -Gönlün nâmertlikle dolu olduktan sonra sakalına ve bıyığına gülünür ancak!(V,2511)
    -Tilki bir eşeği baştan çıkarıyorsa bırak çıkarsın. Sen eşek olma da üzülme! (V,2537)
    -İyilik aradımı insanda kötü şey kalmaz ki! (VI,124)
    -Allah için hizmette bulun; halkın kabul edip etmemesiyle ne işin var senin! (VI,845)
    -Söz, dinleyene göre söylenir; terzi elbiseyi adamın boyuna göre diker. (VI,1241)
    -Adaleti bilmeyen, kurt yavrusunu emziren keçiye benzer. (VI,1576)
    -Kıyamet kurban gününe benzer; Mü’minlere bayram, öküzlere ise helâk olma günü. (VI,1876)
    -Kurt çok zalimdir; ama hiç değilse hilesi yoktur. (VI,2472)
    -Aynada çirkinliğini görünce aynaya kızma! (VI,3154)
    -Evin içindeki acı su çeşmesi, dışarıdaki tatlı su ırmağından daha üstündür. (VI,3603)
    -Niceleri kadın alarak Kârun gibi zengin oldu; niceleri de kadın yüzünden borçlandı gitti! (VI,3689)
    -Hazırlığın olmadan bir madene bile girersen bir kuruş elde edemeden geri çıkarsın. (VI,4425)
    -Sen ört ki, senin de ayıbını örtsünler. (VI,4526)






  2. #92
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    HZ.Mevlana__Mesnevi-i Şerif


    MESNEVİ’DEKİ HİKÂYE ÜSLÛBUNA DAİR


    Yrd. Doç. Dr. Yakup Şafak
    Kültür ve edebiyat tarihimizin en önemli simalarından biri olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (1207-1273), aşk coşkusu ve ayrılık ıstırabıyla geçen bir ömrün sonunda, Müslümanlık ve insanlık âlemine, âşık bir ruhun en samîmi heyecanlarının dile geldiği, tasavvufî öğretinin en güzel biçimde işlendiği manzum ve mensur eserleri bırakmıştır ki bunların en önemlisi, aynı zamanda edebî bir şaheser olan Mesnevi’sidir.
    Birlik şuuru içerisinde Allah aşkını, Peygamber sevgisini, insana saygı ve hoşgörüyü gönüllere yerleştirmeyi hedefleyen, İslâmiyetin aşk derecesinde bir samimiyetle yaşanmasını savunan Mevlâna, fikirlerini esas olarak Mesnevi’siyle kitlelere duyurmuş ve benimsetmiştir.
    Bilindiği üzere, içinde fert ve toplumu ilgilendiren hemen her türlü konunun yer aldığı Mesnevi, baştan başa ayetler, hadisler, telmihler, hikayeler, fıkralar, özdeyişlerle doludur. Anlatılan her hikaye ve fıkra, konuya uygun, esprili ve iz bırakıcı niteliktedir. Mesnevi’yi ölümsüz kılan ve bugün dahi yerli ve yabancı geniş kitlelerin ilgisini büyük bir câzibeyle üstünde toplayan da, içerdiği fikirlere ilâveten bu özellikleri olmuştur.
    Mesnevi’nin ilk beytinin manası, eski nüshalara göre, “Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor? Ayrılıkları anlatıyor.” şeklindedir. Beytin ikinci mısraında “hikâyet mî koned” fiilinin tercih edilmesi, şüphesiz hikâye kelimesinin manasının bir olayı, bir durumu hem doğrudan hem de dolaylı olarak, hikâye yollu anlatmayı kapsadığı içindir.
    Müteakip beyitlerden anlaşıldığı üzere ney, başından geçenleri doğrudan anlatmıyor; hikâye ediyor: “Ney kan dolu bir yoldan bahsediyor; Mecnun’un aşk hikâyelerini anlatıyor.” (Mes. 1/11) Fakat insanlar, olayların merak uyandıran ve heyecan veren tarafıyla ilgileniyor; hikâye ve temsillerin ardına saklanan sırrı, yani asıl mesajı göremiyorlar: “Ben her toplulukta inledim; kötü hallilerle de arkadaş oldum, iyi hallilerle de. Herkes kendi zannınca bana dost oldu, (ama) kimse içimdeki sırları aramadı. Benim sırrım, feryâdımdan uzak değildir; fakat (her) gözde ve kulakta o nur yoktur.” (Mes. 1/5-7).
    Şârihler, ney’in insân-ı kâmil’i, sazlığın (neyistan) ilâhî âlemi temsil ettiğini söylüyorlar. O halde Mesnevi’nin daha ilk cümlelerinin ve konusunun dahi temsil ve hikâye üzerine olduğu anlaşılıyor.
    Mesnevi’deki bu anlatımın ardında yatan sebepleri anlayabilmek için İslâm edebiyatlarının karakteristiğini oluşturan mecâzî ifade tarzını bilmek ve uzun tahliller yapmak gerekir. Burada, Mesnevi’nin ışığında kısaca birkaç hususu belirtmekle yetinelim.
    Öncelikle hikâye ve temsil, insanoğlunun merakını uyandırır, ilgisini celbeder; bu sayede konular, okuyucu ve dinleyicinin zihninde daha kolay kalır.
    İkincisi, gelişmiş ruh ve zihinler, içlerindeki derinliği ve zenginliği ancak ihatalı ve çağrışımı fazla olan kelime ve cümlelerle anlatabilirler. Hz. Mevlâna, sık sık kelimelerin, manaları ifadedeki yetersizliğinden şikâyet eder. Tâhirü’l-Mevlevî, Mesnevi Şerhi’nin mukaddimesinde, “Yüksek bahisler ve derin hikmetler, böyle misallerle bir dereceye kadar anlaşılabilir” der.
    Üçüncüsü, mânâ âleminin sırlarına vâkıf olmuş kişiler, hem sırları ehil olmayana vermek istemezler, hem de kendilerini doğrudan ortaya koymayı benlik davası sayarlar. Nitekim Hz. Mevlâna, “Hakk’ın kadehinden içen ârifler sırları bilir, fakat gizlerler. Her kime sırları öğretirlerse onun ağzını dikip mühürlerler” (Mes. 5/2239-2240) diyerek mecâzî anlatımdan başka bir çare ve yol bulunmadığını işaret eder.
    O halde O’nun deyişiyle, “Güzellerin sırrını, başka şeylerden söz ederken zikretmek daha hoştur.” (Mes. 1/136) Ayrıca ibrete ve hikmete tâlip olanlar, hikâye ve fıkralara değil, asıl verilmek istenen mesajlara bakmalıdırlar: “Kardeş! Kıssa bir ölçeğe benzer; mana, içindeki taneye. Akıllı kişi taneyi alır; ölçek var mı yok mu ona bakmaz.(Mes. 2/3622-3623) Şaka ve latife bir şey belletmeye yarar. Onu ciddi gibi dinle; görünüşte latife oluşuna kapılma! Her ciddî şey, maskaralara göre maskaralıktır, şakadır; fakat akıllılara göre şaka dahi ciddîdir. (Mes. 4/3558-3559)
    Bu çerçevede Mesnevi’de -az da olsa-zaman zaman müstehcen hikâye ve fıkralara yer verilmiştir.
    Bazı ayetlerde ve hadislerde de umûmun bilgisine sunulamayacak mahrem ifadelerin bulunduğunu biliyoruz. İnsanı süflî arzulardan, şehvet bataklığından, vahşî ve ilkel eğilimlerden kurtarıp yüceltmeyi ve onu nâmütenâhî güç ve kudret sahibine yakınlaştırmayı hedefleyen İslâmiyet, kâh konunun zarûretinden, kâh fert ve toplumu uyarmak, eğitmek amacıyla gerektiğinde bu tür bir ifade tarzına yönelmekten çekinmemiştir.
    Hz. Peygamber’i “üsve-i hasene = güzel örnek” olarak benimseyen ve hayata bakışını, birikimini Kur’an’ın ve Peygamber’in öğretisi üzerine bina eden âlimler, fikir adamları ve eğitimciler de ara sıra bu yola baş vurmuşlardır. Her işte olduğu gibi elbette bunda da ölçüyü kaçıranlar olmuştur. Ancak eldeki yazılı ürünlere bakıldığında açık saçık ifadelerin genellikle İslâmiyet’in hedeflediği amaca uygun olarak kullanıldığı, bu gayeye uymayan ve edebi bir zarafet taşımayan müstehcenliğin hoş görülmediği; ayrıca bu yolla topluma mesaj vermenin de nadiren başvurulan bir metod olduğu görülmektedir.
    Nitekim söz konusu ifade tarzının ve hikayelerin, değil Mevlâna’nın Mesnevi’si gibi belli seviyede ve yerlerde okunan eserlerde; Gülistan, Bahâristan gibi asırlarca medreselerimizde, eski okullarımızda, cemiyetin her katmanında okunmuş ve okutulmuş matbû kitaplarda dahi -az sayıda da olsa- yer alması, bu konuya eski toplumumuzun hangi anlayışla yaklaştığını açıkça göstermektedir.
    Eski kültürümüzde müstehcen unsurlara, daha çok edebi eserlerde, özellikle letâif kitaplarında ve bazı mesnevilerde rastlanır. Bu fıkralar ve deyişler ekseriya, en nazik konuları dahi belli bir seviyeyi koruyarak anlatma fırsatı veren nazmın imkânlarından da azami ölçüde yararlanılarak kaleme alınmıştır. Bunlardan başka kimi tasavvufî eserlerde ve menkıbe kitaplarında da yorumlanması güç bazı olaylar ve hikayeler arasında açık saçık anlatımlara tesadüf edilir.
    Ayrıca temel karakterini tasavvufî duyarlılığın belirlediği, asıl olarak güzelin değil, her türlü güzelliğin ifade edildiği eski şiirlerde -genellikle yüz güzelliği dile getirilse de- bazen şairlerce, sevgilinin mahrem uzuvlarına yer verildiği de görülür. Bu mecazî (sembolik) anlatım tarzı, eski insanlarca genel kabul görmüş ve konu, edebî eserlerin farklı karakteri içerisinde mütâlaa edilmiştir.
    Hâsılı, tarih boyunca, keskin ve kıvrak bir zekânın da tezâhürü olarak mizaha, ince alay ve espriye özel bir ilgi göstermiş olan milletimiz, insan olmanın tabii bir sonucu olarak, bu sahaya da ilgisiz kalmamış ve o yolda bazı edebi ürünler vermiştir. Ancak erkek egemenliğine dayanan ve bugüne göre oldukça kapalı olan, kadın ve erkeklerin ayrı ayrı toplandığı, sohbet edip eğlendiği, kadınların çoğunlukla okuma yazma bilmediği bir toplumda mahrem, açık saçık anlatımlar, dar ve özel çevrelerde kalmış; dini anlayış, eğitim ve ahlâkî seviyenin yüksekliği nedeniyle yayılma istidadı göstermemiştir.
    Kanaatimizce bu yaklaşım, esas olarak, yeryüzünün en değerli varlığı olan, iç dünyasındaki heyecanlar, zevkler, soyut tecrübeler ve fikirler için farklı bir dil yaratma yahut kullanma şansına sahip bulunmayan insanoğlunun, -dini esasları zedelememek ve toplumsal düzeni bozmamak kaydıyla- kendini her hâlükârda ifade etmesi zarûretine ve hoşgörüsüne; onun zihnen ve ruhen gelişmesine duyulan saygıya dayanmaktaydı. Nitekim toplumun en önde gelen kişileri, devlet adamları, şeyhülislamlar, âlimler, sûfîler, edipler, en mûtena ve kutsal konularda dahi hep aynı retoriği kullanmışlardı.
    Tekrar Mesnevi’ye dönecek olursak, yazıldığı andan itibaren asırlarca kültür dünyamızı yoğuran en önemli eserlerden biri olan ve bugün de önemi ve tesiri bütün dünyada artarak devam eden bu kıymetli kitaptaki söz konusu hikâye ve fıkraları, bu perspektifle değerlendirmek gerekir. Nitekim eski kültür ve edebiyatımızın büyük mütehassıslarından M. Fuad Köprülü, bu hususta “Tersim ettiği bâzı müstehcen hayat safhalarında biraz fazla realist olması, Mevlânâ’nın şahsiyeti ve Mesnevî’nin yazılışındaki maksat düşünülünce, hiçbir sûretle muâhaze edilemez” demektedir. (Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 4. Bs., Ankara, 1981, s. 229)
    Keza ilim âleminde Mevlâna ve mevlevilik konusundaki değerli araştırmalarıyla tanınan Abdülbaki Gölpınarlı, “Tam bir halk adamı olan Mevlânâ, halk gibi bu çeşit hikâyeleri, bâzı kere anlatmakta hiçbir beis görmemektedir. Esâsen Mevlânâ, bu (bahislerde) bilhâssa şehvete düşkünlüğün kötülüklerini ilk plâna almakta; (…) kadınsız bir toplumu, bütün iğrençlikleriyle (gözler önüne) sermektedir. (...) O, hiç çekinmeden, sırası geldikçe, medreseyi de, tekkeyi de kınamaktan (kaçınmaz) ve gerçekçiliğini, bütün açıklığıyla belirtir.” demektedir. (Mesnevi ve Şerhi, MEB yay.,İst., 1985, V, 248; VI, 585-586)
    Ömrünün büyük bir kısmını, Mevlâna ve eserleri üzerindeki çalışmalarla geçirmiş olan merhum Şefik Can da bu konuda geniş değerlendirmelerde bulunur ve adı geçen ilim adamlarının görüşlerini paylaşır. (Bkz.Mevlâna – Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri, İst., 1995, s. 187 v.d. )
    Dolayısıyla Mesnevi’de yazılan az sayıdaki mahrem hikâye ve fıkraları, eserin yazıldığı dönemin özellikleri, yazarın fikir ve sanat dünyası, amacı, üslûbu, gelenek, edebi eserlerin farklı karakteri, mevzuun nezaketi v.s. göz önünde bulundurarak ele almak; konuyu, eserin bütünlüğünden ve zikredilen şartlardan soyutlamadan değerlendirmek, aklın ve vicdanın gereğidir.
    Senâî’nin, “Benim beytim, beyit (ev) değil, iklimdir; benim hezlim, hezl (yergi, mizah, açık saçıklık) değil, talim (eğiticilik, öğretim)dir” sözünü nakleden Mevlâna, “Mesnevi’nin sözlerindeki sûret, sûrete kapılanı azdırır, yolunu kaybettirir; manaya bakan kişiye de yol gösterir, doğru yolu buldurur. Tanrı da ‘Bu Kur’an, gönül yüzünden bazılarına doğru yolu gösterir, bazılarının da yolunu azıtır’ buyurmuştur. Ârif, “şarap” dedi mi Tanrı için olsun abes görme. Ârife nasıl olur da bir şey, yok olur? Sen Şeytan’ın içtiği şarabı anlarsan Tanrı şarabını nereden düşünebileceksin?” der. (Mes. 6/655-658)
    İkaz etmenin yeterli olmadığı bazı konularda okuyucuyu sarsma ve şiddetli bir şekilde uyarma yolunu da gerekli gören Mevlâna, bazı hikayelerine konu edindiği şehvet âfeti hakkında da şunları söyler: “Hırs, çirkinlikleri bile güzel gösterir; yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur. Yüzbinlerce iyi, güzel adı kötüye çıkarmıştır; yüzbinlerce akıllı-fikirli kişiyi şaşkına çevirmiştir, şehvet! Şehvet yemekten, içmekten meydana gelir. Az ye, az iç; yahut bir kadınla evlen de kötülüklerden kaç. A tavsiyede bulunan kişi! Şehvet, soyu-sopu üretmek için lâzım olmasaydı, Âdem, utancından kendini hadım ederdi. (Mes.,Gölp. 5/1369-1370, 1373, 941) Kanadını koru, şehvete kapılma da meyil kanadın seni cennetlere yükseltsin. Din erbabı şehvet ateşinden yanmaz; halbuki o, başkalarını tâ yerin dibine geçirmiştir.” (Mes. 3/2133, 1/862)
    Sonuç olarak ahlâkî öğüt veren her eserde böyle bir iki fıkra, her şairin divanında birkaç parça şiir bulunabilir. Eski insanlar, bunları az da olsa eğitim veya sanat amaçlı olarak kullanmakta bir sakınca görmemiş ve işi ayağa düşürüp, onlardan bayağı manalar çıkarmaya yeltenmemiştir.
    Mesnevi’de de bu amaca yönelik olarak bazı müstehcen hikaye ve fıkralar anlatılmıştır. Bunların birkaçında görülen vurgulu ve ayrıntılı söyleyişi, müellifin üslûbundan ziyade, o günün şartlarında bu tür ifade tarzının yadırganmamasına bağlamak gerekir. Zira bu anlatım biçimi, farklı kültür, din ve ırklara mensup toplulukların bir arada yaşadığı, islâmî prensiplerin tam olarak geniş kitlelerde yerleşmediği, tabiatıyla gayr-ı meşrû, gayr-ı tabîî ilişki ve alışkanlıkların bulunabildiği bir dönemin gerçeklerine de uygundur.
    Şu da bir hakikattir ki bir idealin ve inancın çilesini -gerek kendi nefislerinde, gerekse toplum içerisinde- çekenler, ulaştıkları her aşamanın ağırlığını omuzlarında hissederek içinde yaşadıkları cemiyeti bulundukları yere yükseltebilmek için, hep gelişme ve büyümenin önündeki engelleri aşmak; insan tabiatının bir sonucu olarak kendi dünyalarından ve menfaatlerinden ayrılmak istemeyenlerle mücadele etmek zorunda kalmışlardır.
    Kanaatimizce eski insanlarımız, genel olarak bu gerçeği iyi kavramışlar; onun için yüksek kişiliklerini ispat etmiş, ahlâkıyla, fedakârlığıyla, sevgi ve hoşgörüsüyle, hayata renk katan esprili yönleriyle, insanı yücelten ve sorunlara çözüm üreten fikirleriyle temâyüz etmiş kişileri bağırlarına basmışlar ve örnek şahsiyetler olarak kabul etmişlerdir. Aynı anlayışla idareciler ve yetkililer de onların, bazen toplumun yerleşik kurallarını ve alışkanlıklarını sarsan sıra dışı çıkışlarını ve söylemlerini -belli bir amaca yönelik olduğunu bilerek- müsamahayla ve saygıyla karşılamışlardır.






  3. #93
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    HZ.Mevlana__Mesnevi-i Şerif


    Hazreti Mevlânâ
    Muhammed Celâleddin-i Rûmî
    Hayatı ve Şahsiyeti


    Yrd.Doç.Dr.
    A. Selâhaddin HİDÂYETOĞLU


    SUNUŞ

    Hayatını," Hamdım, piştim, yandım" diye özetleyen büyük İslâm velisinden bahsetmek herkesin kullandığı dil ve kalemin kârı değildir. Hz.Mevlânâ her ne kadar dış görünüşü itibariyle sıradan bir insan gibi de olsa, kendisinden asırlar sonra bile dünya insanlarının duygu düşünce ikliminde ufuklar açılmasına vesile olan bir hazinedir.
    Hz. Mevlânâ, hayatında Kur'an ve Sünnet'ten bir adım ve bir nefes dahi ayrılmamaya çalışmıştır. Bu iki ana kaynağın dışında bir şey O'na isnâd edilecek olunursa, bundan bizar olduğunu veya olacağını net olarak ifade etmiştir.
    Ayrıca ;"Ben sağ olduğum müddetçe Kur'an'ın bendesiyim, Hz. Muhammed'in yolunun tozuyum " ifadesi de O'nun Kur'an-ı Kerim ve sünnete bağlılığının göstergesidir.
    Hz. Mevlânâ'yı iyi anlayabilmek için yaşadığı yüzyılda meydana gelen hadiselerin de çok iyi tetkikinin yapılması gerekmektedir. Bu itibarla; Hz.Mevlânâ'yı sadece şiirlerindeki âhenkte arayan, kabuğu öz zannedenlerdir.
    Milletler kahramanlarıyla birlikte yaşarlar. Kahramansız bir milletin yaşaması mümkün değildir. Savaş zamanlarının kahramanları sınır boylarına koşarlar iken, barış zamanının kahramanları da dünyamızın mimarlarıdır. Onlar bizim güzellik manzumemizdir. Gönül dünyamazın kahramanlarından birisinin de Hz. Mevlânâ olduğunu açık ve kesin bir şekilde ifade etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü; Hz. Adem'den bu yana nice insanlar gelmiş geçmiş; sultanlar, vezirler, âlimler çoğu unutulmuş gitmiştir.
    Ama Hz.Mevlânâ; ünü günümüze kadar artarak gelen bir âlim kişidir.Yediyüzyıl öncesinden günümüze kadar ilim ışıklarını salmış ve sonsuza kadar da dünyayı aydınlatacağı muhakkak görülen bir er kişidir... O'nu bu dünya hayatında rahmetle andıran, öteki dünyasını da mamur eden; kendisini Hak yoluna tahsis etmesidir. Bu itibarla, 732 yıldır dünyanın dört bir tarafında ismi diri olan ender büyüklerden Konya'nın manevî mimarlarından Hz.Mevlânâ'yı rahmetle yâd ediyorum. Yeryüzünde medfunu bulunduğu bu şehrin Kültür ve Turizm Müdürü olarak hizmet etmekten bahtiyarım.
    Gönüller sultanı Mevlânâ; şüphesiz düşünce ve kültür tarihimizin âbide şahsiyetlerinden birisidir, insanlığa vermiş olduğu eserlerle; tasavvuf düşüncesinin ve İslâm dininin yayılmasında ve kökleşmesinde önemli bir misyon üstlenmiştir.
    Elinizdeki bu eser Selçuk Üniversitesi ilahiyat Fakültesi (emekli) öğretim üyelerinden, Dr. A. Selâhaddin HİDAYETOĞLU hocamız tarafından büyük gayretlerle hazırlanmıştır, ilk olarak 1989 yılında İl Kültür Müdürlüğü tarafından neşredilen eserde; Hz.Mevlânâ'nın hayatı özet olarak ele alınmıştır. O'nun hayatındaki önemli olaylara vurgular yapılmış, düşünce dünyasında bir damla da olsa fikirleri yansıtılarak, hayatından kesitler sunulmuştur.
    Eseri hazırlayan Dr. A. Selâhaddin HİDAYETOĞLU'na, yayınlanmasında emeği geçenlere gönülden teşekkür ediyorum, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü olarak bu eseri yeniden tüm insanların hizmetine sunuyoruz.

    Saygılarımla.
    Abdüssettar Yarar
    İl Kültür ve Turizm Müdürü


    ÖN SÖZ
    "Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz...
    Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur.
    Muhammed Aleyhi's-salâtü ve's-selâm'ın yürüyüşünden daha iyi bir yürüyüş, yolundan daha doğru bir yol görmedik." diyen, mü'minler kafilesi, her biri bir rahmet âbidesi, Rabbânî alim Sultâ-nü'l-Ulemâ ailesi... Bu aileden, bu âleme doğan, aşk ve rahmet; ilim ve irfan güneşi Sultânü'l - Âşıkîn Hazret-i Mevlânâ...
    İlmini, irfanını, benliğini, bütün varlığını Hazret-i Muhammed Sallallâhu aleyhi ve sellem'de yok ederek, meş'alesini, O'nun nurundan yakıp uyandıran Hazret-i Mevlânâ...
    Rahmeten li'l-âlemîn olan sevgili peygamberimizin feyziyle ve aşkıyle kemâle eren, rahmet mâdeni Hazret-i Mevlânâ'yı yâd ederken, O'nun güzel ve ince ruhunu şad etmek niyetiyle, O'nun şu iki mısraını edeben nakledelim;
    "Men bende-i Kur'ânem eğer cân-dârem
    Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem..."
    Bu kitapçıkta, Mevlânâ Muhammed Celâleddin-i Rûmî Hazretleri'nin Hayâtı ve Şahsiyeti - O'nun yüce himmetleriyle - kısa ve öz olarak anlatılmaya çalışıldı... O bir umman...Bu kitapçık, O ummandan birkaç damla ... O bir gül bahçesi... Bu kitapçık, birkaç kuru yaprak...
    Bu kitapçığımı mütâlâa edenlere selâm olsun...
    Okuyucularımdan dualarını istirham ederim. Hayırlı dualar buyuran okuyucularımın gönülleri her dem safa bulsun..
    Allah'ım! Sen ne güzel bir sâhib ve ne güzel; ne hayırlı bir yardımcısın!...
    Yegâne sahibimiz!... Güzel Allah'ım! Güzel ve hayırlı yardımların her dem bizlerle olsun... ne olur...
    "Eyle tevfikini bu bendene Yâ Rabb refik
    Kıl inayet bana kim ente veliyyü't-tevfîk"

    Yrd.Doç.Dr. A. Selâhaddin HİDÂYETOGLU
    S.Ü. İlahiyat Fakültesi Türk-İslâm Edebiyatı
    Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi
    1996/1417 KONYA


    İÇİNDEKİLER
    I. Hz. Mevlânâ'nın Hayatı
    1.Adı
    2.Doğum Yeri ve Yılı
    3.Nesebi (Soyu)

    A.Babası Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti

    B.Hz. Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten Çıkışları ve Konya'ya Gelişleri
    1.Belh'ten Göç
    2.GöçYolu
    3.Göç Yolunda Hz. Mevlânâ'ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar
    a.Şeyh Artar Hazretleri
    b.Şeyh-i Ekber Hazretleri
    4.Hz. Mevlânâ'nın Evlenmesi
    5.Hz. Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle ilgili Yorumu

    C.Hz. Mevlânâ'yı Yetiştiren Mutasavvıflar
    a.Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled Hazretleri
    1.Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Eseri Maârif
    2.Seyyid Burhâneddin Hazretleri'ni Bekleyiş
    b.Seyyid Burhâneddin-i Muhakkık-ı Tirmîzî Hazretleri

    Ç. Hz. Mevlânâ'nın Konya Dışına Seyahati
    a.Haleb'e ve Şam'a Gidişi
    b.Şam'da Şems-i Tebrîzî Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme / 23 c.Hz. Mevlânâ Kâmil Bir Mürşid

    D.Hz. Mevlânâ'nın Dostları, Halîfeleri; Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar
    a. Şems-i Tebrîzî Hazretleri
    1 .Hz. Şems ile Hz. Mevlânâ'nın Buluşmaları
    2.Hz. Mevlânâ'nın Mâşûkluk Mertebesine Erişmesi
    3.Kim, Kimi Aradı?
    4.Hz. Mevlânâ'nın Mânevi Yolculuğundaki Safhaları
    5.Hz. Mevlânâ ile Hz. Şems Hakkında
    6.Şems-i Tebrîzî Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı
    7.Hz. Şems'in Konya'ya Dönüşü
    8.Hz. Şems'in Kayboluşu
    9.Hz. Mevlânâ'nın, Şems-i Aramak için Şam'a Gidişi
    b.Konyalı Kuyumcu Şeyh Selâhaddin Hazretleri
    1 .Hz. Mevlânâ'nın Vecd ile Semâ'ı
    2.Hz. Mevlânâ'nın, Şeyh Selâhaddin'i Kendisine Halife Seçmesi
    3.Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Olgunluğu
    4.Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Ebedî Âleme Göçüşü
    c.Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri
    1 .Hz. Mevlânâ'nın Çelebi Hüsâmeddin'i Kendisine Hemdem ve Halîfe Seçmesi
    2.Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin Değeri
    3.Çelebi Hüsâmeddin Hakkında
    4.Mesnevî'nin Yazılışı

    E. Hazret-i Mevlânâ'nın Baki Âleme Göçüşü
    1 .Şeyh Sadreddin-i Konevî Hazretleri'nin Ziyareti
    2.Hazret-i Mevlânâ'nın Hanımına Cevâbı
    3.Hazret-i Mevlânâ'nın Tavsiye Ettiği Bir Dua
    4.Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti
    5.Şeb-i Arûs
    6.Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Merasimi
    7.Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Namazı
    8.Hazret-i Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe
    9.Hazret-i Mevlânâ'nın Ölüme ve Mezara Bakışı
    1O.Hazret-i Mevlânâ'nın Ziyaretçilerine Seslenişi

    II.Hazret-i Mevlânâ'nın Şahsiyeti
    A.Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufi Yaşayışı ve Anlayışı
    1 .Dış Görünüşü/45
    2.Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufu
    3.Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Gaye
    4.Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Aşk
    5.Hazret-i Mevlânâ'nın.Tasavvufunda Esas
    B.Hazret-i Mevlânâ'nın İslâmî Esâslara ve Hazret-i Muhammed Salla'llahu Aleyhi Vesellem'e Bağlılığı
    1 .Hazret-i Mevlânâ islâmî Esâslardan Sapmadı
    2.Hazret-i Mevlânâ'da ibâdet Şuuru
    3.Hazret-i Mevlânâ Kur'ân-ı Kerîm'e Hayran; Hazret-i Muhammed'e Kurbân'dır
    4.Hazret-i Mevlânâ'nın Hüviyeti
    5.O'nun insana Bakış Dâiresinin Merkezi
    6.0'nun Engin Hoşgörüsündeki Sır, Nur, Şuur, Huzur
    C.Hazret-i. Mevlânâ nın Eğitimci Yönü
    1.0'nun insana Bakışı
    2.0'nun Halka Bakışı
    3.0, Çevresine Rahmettir
    4.0'nun Aileye Bakışı / 56 a- Hazret-i Mevlânâ ince Ruhlu Nâzik Bir Baba
    b- Hazret-i Mevlânâ Kıymet Bilen. .Bir Dost
    c- Hazret-i Mevlânâ Gönül Alıcı; Örnek Bir Baba
    Ç. Onun Ahlâkî ve Sosyal Yönü
    1 .insanî Münasebetlerde Dikkat Ettiği Hususlar
    2.Hizmetkârlara Karşı Davranışı
    3.Suçlulara Karşı Muamelesi
    4.Çocuklara Karşı Şefkati
    5.Hazret-i Mevlânâ Sevgi ve Banş'ın Sembolü
    6.0'nun Anlayışında Çalışma ve insan
    7.0, Dostlarına, Helâl Kazanç ve Helâl Lokmayı Tavsiye Ederdi
    8.0'nun Dostlarına Emri: Dilenmeyin!

    III.Hazret-i Mevlânâ'nın Kâinatı Kucaklayan Değeri insan Sevgisi ve Hoşgörüsü
    a.O'nun Toprak gibi Yaşayışından Bir Tablo
    b.O'nun Tevazuu (Alçakgünüllüğü) ve Mahviyyeti (Yokluğu)
    c. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki
    ç. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki
    d.Son Söz Hazret-i Sultan Veled'den

    Dipnotlar
    Bibliyografya


    1. Hazret-i Mevlânâ'nın Hayatı

    1.Adı:

    Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celâleddin'dir.
    Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir.
    Efendimiz mânâsına gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled'den itibaren Mevlânâ'yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembol olmuştur.
    Rûmî, Anadolulu demektir.
    Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet Türbesinin orada olmasındandır.

    2. Doğum Yeri ve Yılı:
    Mevlânâ'nın doğum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi : Belh'tir.
    Mevlânâ'nın doğum tarihi ise (6 Rebîu'l-evvel, 604) 30 Eylül 1207'dir.

    3. Nesebi (Soyu) :
    Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşâhlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.
    Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir.
    Eflâki(1) ''ye göre Hüseyin Hatîbî, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir âlim idi. Din ilminin üstadı ve âlimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişâbûrlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi.
    Kaynaklar(2) ve Mevlânâ'nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde(3) Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk'a ulaştığını kaydediyorlar.

    A. Babası Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti:
    Bahâeddin Veled, 1150'de Belh'de doğmuş, babası ve dedesinin mânevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübrâ (? -I221)'dan da feyz almıştır.(4)
    Bahâeddin Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mânâ sultânı idi. ilâhî hakikatler ve Rabbânî ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahâeddin Veled, Horasan diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiç bir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.(5)
    Kaynakların(6) ittifakla rivayetine göre, devrinin âlimleri ve ulu müftüleri, Hazret-i Muhammed'in manevi işaretiyle, Bahâeddin Veled'e Sultanü'l-Ulemâ unvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahâeddin Veled bu unvanla yâd edilmiştir.
    Bu unvanının verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir.
    Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok âdetleri vardı. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek , halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere lâyık oldukları birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazîlete karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hattâ anane, gereğince imzaların üstünde bu unvanları kullanmaya mecburdurlar. Onlar kazandıkları bu unvanları kendileri için manevî bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardı.(7)
    Alimler gibi giyinen Bahâeddin Veled, adeti üzre, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi.
    Va'zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve;
    "Semavî (Allah 'dan olan, ilâhî) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümîdi olur."(8) derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Râzî'ye ve ona uyan Harezmşah 'in aleyhinde bulunur; onlan bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi:
    "Muhammed Mustafa'nın yürüyüşünden daha iyi yürüyüş; yolundan daha doğru bir yol görmedim."(9)

    B. Hazret-i Mevlânâ'nın Babası ile Belh'ten Çıkışları ve Konya'ya Gelişleri

    1. Belh'ten Göç:
    Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Râzî, Bahâeddin Veled'in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah'a gammazladı. Bahâeddin Veled'in de gönlü Harezmşah'tan incindi ve Belh'i terk etti. (10) Ancak araştırıcılar, Bahâeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler.

    2. Göç Yolu :
    Sultânü'l-Ulemâ, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişâbûr'a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat'a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled şu mânîdar cevâbı verir :
    "Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur."(11)
    Bu söz, Şeyh Şehâbeddin-i Sühreverdî (1145-1235)'ye ulaştığında : "Bu sözü Belhli Bahâeddin Veled'den başkası söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Şeyh Sühreverdî, katırından inip nezâketle Bahâeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu.
    Bahâeddin Veled, Bağdat'ta üç günden fazla kalmadı ve Küfe yolundan Ka'be'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı.
    Bahâeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a uğradılar. Karaman'da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya'yı seçip oraya yerleştiler.

    3. Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ'ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar:

    a. Şeyh Attar Hazretleri:
    Belh'i terk ettikten sonra Bağdat'a doğru yola çıkan Bahâeddin Veled, Nişâbûr'a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Ferîdüddin-i Attar (1119-1221:1230) ile görüşüp sohbet eder.
    Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ'nın nâsiyesindeki (alnındaki) kemâli görür ve ona Esrârname adlı eserini hediye eder ve babasına da :
    "Çok geçmiyecek ki, bu senin oğlun âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır." (12) der.

    b. Şeyh-i Ekber Hazretleri:
    Sultânü'l-Ulemâ, Hac farîzasım yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin Ibnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultanü'l-Ulema'nın arkasında yürüyen Mevlânâ'ya bakarak :
    "Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!" (13) demiştir.

    4- Hazret-i Mevlânâ'nın Evlenmesi:
    Karaman'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ, babasının buyruğu ile, itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lâlâ'nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Bânû ile evlendi.
    Mevlânâ dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.

    5. Hazret-i Mevlânâ'nın, Konya'ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu :
    "Hak Teâlâ'nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddîk-ı Ekber Hazretlerinin duâsıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah'ın aşk âleminden ve derûnî zevkten çok habersizdirler. Sebeplerin hakîkî yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilâyetine çekip getirdi.
    Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünnî (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamiyle kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan âleminin mahremi ve dünyâ ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar." (14)

    C. Hazret-i Mevlânâ'yı Yetiştiren Mutasavvıflar:

    a. Sultânü'l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled Hazretleri:
    Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahâeddin Veled, Mevlânâ'nın ilk mürşididir. Yâni Mevlânâ'ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir.
    Bütün İslâm âleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahâeddin Veled, Selçukluların Sultânı Alâaddin Keykûbat'tan yakın alâka ve sonsuz hürmet görür.
    Bahâeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde (15) Selçukluların baş şehri Konya'yı şereflendirip yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâaddin Keykûbat (saltanat müddeti 1219-1236), sarayında Bahâeddin Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevî terbiyesi altına girdi. (16)
    Sultânü'l-Ulemâ'ya gönülden bağlı olan Sultan Alâaddin onu hayranlıkla şöyle över :
    "Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum.
    Bu eri gördükçe, gerçekliğim, dinim artıyor.
    Bu âlem, benden korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum; yâ Rabbî, bu ne hâl?
    İyice inandım ki o, cihanda nâdir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur." (17)
    Dünya sultânına hükmeden, eşsiz Allah dostu mânâ ve gönül sultânı Bahâeddin Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi âleme göçtü.(18) Geriye Muhammed Celâleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maârif gibi bir eser bıraktı.
    Sultânü'l-Ulemâ, sâdece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafmdakilerini yetiştirdi ve onları dâima aydınlattı.
    Bahâeddin Veled Hazretlerinin Eseri Maârif:
    Maârif, Bahâeddin Veled'in meclislerindeki anlattıklarının va'z ve nasîhatlarmın bizzat kendisi tarafından yazılarak bir araya getirilmesiyle meydâna gelmiş tasavvufî, ahlâkî bir eserdir. Konusu, muhtevası ve üslûbu ile birinci derecede tasavvufî bir eser olan Maârif, hem kitabın kendi açısından, hem de Mevlânâ üzerindeki tesiri bakımından büyük bir önem taşır. (19)
    Seyyid Burhâneddin Hazretlerini Bekleyiş:
    Bahâeddin Veled'in irtihalinde Mevlânâ yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti(20), dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti, oturdu.(21)
    Mevlânâ, babasından sonra, Seyyid Burhâneddin ile buluşuncaya kadar, bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halîfesi Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî, Konya'ya geldi. Mevlânâ onun manevî terbiyesi altına girdi.

    b. Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî Hazretleri:
    Seyyid Burhâneddin, mertebesi çok yüksek, bir kâmil mürşid idi. Maârif adlı eseri (22) irfanının delîlidir. Kendisine, dâima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi.(23)
    Seyyid Burhâneddin, tâ çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarında taşıyıp dolaştırdığı(24), Mevlânâ'ya dedi ki:
    "Bilginde eşin yok, seçkinsin.
    Ama baban hâl (manevî makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç.
    Onun sözlerini iki elinle kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol.
    Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihâna ışık saçmada güneşe benze.
    Sen zahiren babanın mîrasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy." (25)
    Mevlânâ babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu.
    Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl(26) ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kâmil mürşidin kılavuzluğu ile mücâhede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak perhizle) meşgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mânâ sultânı oldu. Nitekim, Mesnevî'sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kâmil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir:
    "Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkik gibi nur ol.
    Kendinden kurtuldun mu, tamâmiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin." (27)

    Ç. Hazret-i Mevlânâ'nın Konya Dışına Seyahati:

    a. Halep'e ve Şam'a Gidişi:
    Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhânedin'in izniyle Halep'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usûl ilimlerinde üstün bir âlim olan Adîm oğlu Kemâleddin'den ders aldı.(28)
    Mevlânâ, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Şam'a geçti. Burada, ilmî incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam'daki âlimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

    b. Şam'da Şems-i Tebrîzî Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme:
    Eflakî'ye göre Mevlânâ, Şam'da Şemseddin-i Tebrîzî ile de görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir:
    Şemseddin-i Tebrîzî, bir gün halkın arasında, Mevlânâ'nın elini yakalayıp öper ve ona :
    "Dünyânın sarrafı beni anla." diye hitap eder ve kaybolur.(29)
    İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya'ya gelecek ve Mevlânâ ile içli dışlı sohbet edecektir.

    c. Hazret-i Mevlânâ Kâmil Bir Mürşid :

    Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhûneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yâni üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamâmını ibâdetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhâneddin, Mevlanâ'yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle :
    "Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret âleminin ölülerini kendi mânâ ve aşkınla dirilt."(30) dedi ve onu irşâd ile görevlendirdi.
    Seyyid Burhâneddin, daha sonra, Mevlânâ'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedî âleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir.
    Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin 'in Konya'dan ayrılışından sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dinî ilimleri tahsil eden dörtyüz talebesi(31) ve onbinden çok müridi(32) vardı.

    D. Hazret'i Mevlânâ'nın Dostları, Halîfeleri; Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar :

    a. Şems'i Tebrîzî Hazretleri:
    Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186'dır. Tebrizli Melekdâd oğlu Ali'nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegâne şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebû Bekir Sellebâf'a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irşâdıyla yetişip olgunlaştı.
    Şems, ulaştığı manevî makama kanâat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyahate çıktı. Senelerce takati tükenircesine bir çok yerler dolaştı; zamanının ârifleriyle görüştü. Bu arifler, mânâ alemindeki uçuşundan kinaye olarak Şems'e, Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir.(33)
    Şems, tâ çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine İlâhî aşka dalarak yaşayan bir şahsiyettir.
    Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kâmil velidir.
    Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems'in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah'ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında :
    "Ey Allah'ım.' Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum." diye yalvardı.
    Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belh'li Sultânü'l-Ulemâ'nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi.(34)
    Bu ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya'ya geldi.(35)

    1. Hazret-i Şems ile Hazret-i Mevlânâ'nın Buluşmaları:
    Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular; görüştüler.
    Bu tarihte Şems altmış, Mevlânâ, otuzsekiz yaşında idi.
    Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerim tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilâhî ilhamlarla sohbetlere koyuldular.
    Sultan Veled der ki:
    "Ansıdın Şems gelip ona ulaştı; ona mâşûkluk (sevilen, sevgili olmanın) hâllerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ'yı şaşılacak bir âleme çağırdı; öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap."(36)

    2. Hazret-i Mevlânâ'nın Mâşûkluk Mertebesine Erişmesi:
    Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar:
    "Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, mâşûkluk durağıdır. Aleme bu mâşûkluk durağına dâir haber gelmemiş; bu durakta bulunanların ahvâlini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlânâ Celâleddin'i âşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamış olan, mâşûkluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlânâ, ecelde, mâşûkluk denizinin incisiydi; herşey döner, aslına varır."(37)

    3. Kim, Kimi Aradı?
    Hatırlara gelebilecek, "Şems mi Mevlânâ'yı aradı; Mevlânâ mı Şems'i?" sorusuna şöyle cevap verebiliriz:
    Şems, Mevlânâ'yı; Mevlânâ da Şems'i aramıştır.
    Şems Mevlânâ'ya âşık ve taliptir; Mevlânâ da Şems'e âşık ve taliptir. Çünkü âşık, aynı zamanda maşuk; maşuk aynı zamanda âşıktır. Mevlânâ der ki:
    "Dilberler (gönlü alıp götürenler, mânevi güzeller) âşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, âşıklara avlanmışlardır.
    Kimi âşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da.
    Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar."(38)

    4- Hazret-i Mevlânâ'nın Mânevi Yolculuğundaki Safhaları:
    Mevlânâ, manevî yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır.
    "Hamdını, piştim, yandım."
    Mevlânâ'nın pişmesi, babası Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled ve Seyyid Burhâneddin'in feyizli nefesleriyle; yanması da Şems'in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.(39)

    5. Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems Hakkında :
    Mevlânâ, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamâmiyle kemâle ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlânâ'ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems'in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems'te yaşattı.(40)
    Mevlânâ'nın Şems'e karşı olan sevgisi, Allah'a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür); çünkü Mevlânâ, Şems'te Allah cemâlinin parlak tecellîlerini görüyordu.
    Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesîm oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zâten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı.(41)
    Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyliyelim :
    Şems, Mevlânâ'yı ateşledi; ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı(42)

    6. Şems'i Tebrîzî Hazretleri'nin Konya'dan Ayrılışı:
    Şems ile buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems'in sohbetine hasretmiş, Şems'in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir âleme girmişti. Şems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilâhî aşkla kendinden geçercesine Semâ ediyordu.
    Bu iki ilâhî dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten âciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ'nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan Şam'a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe).(43)

    7. Hazret-i Şems'in Konya'ya Dönüşü:
    Şems'in ayrılığından derin bir ıztırâba düşen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled'in başkanlığındaki kafileyle Şam'a, Şems'e gönderdi.
    Sultan Veled, kafilesiyle Şam'a vardı, Şems'i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems'e sundu. Şems:
    "Muhammedi tavırlı ve ahlâklı Mevlânâ'nın arzusu kâfidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?" (44) diyerek, Mevlânâ'nın dâvetine icabet etti ve 1247'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.

    8. Hazret-i Şems'in Kayboluşu :
    Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems'in şerefine ziyafetler verildi; Semâ meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi; dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başladı.
    Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi; Sultan Veled'e dedi ki;
    "Gördün ya, azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ'nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar.
    Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerde olduğumu bilemiyecek.
    Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamıyacak.
    Böylece birçok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremiyecek."(45)
    İşte Sultan Veled'e böyle yakınan Şems, 1247, 1248 tarihinde Konya'dan ansızın gidip kayboldu.(46)
    Şems'in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükrânelerde bulunuyordu.
    Bir gün, bir adam, Şems'i Şam'da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemiyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlardan birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems'i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir : "Evet, onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim."(47)

    9. Hazret-i Mevlânâ'nın, Şems-i Tebrîzî Hazretlerini Aramak için Şam'a Gidişi:
    Mevlânâ, Şems'i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam'a gitti. Yine Şems'i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yıllan arasında olduğu söylenebilir.
    Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlânâ, Şam'da suret bakımından Tebrizli Şems'i bulamadı ama, mânâ yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems'i, kendinde gördü ve dedi ki:
    "Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz.
    Ey arayan kişi! ister onu gör, ister beni. Ben o'yum o da ben" (48)

    b. Konyalı Kuyumcu Şeyh Selâhaddin Hazretleri:
    Yağıbasan'ın oğlu Konyalı Zerkûb (Kuyumcu) diye tanınan Şeyh Selâhaddin Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir.
    Ümmî olarak bilinen Şeyh Selâhaddin, gençliğinde Seyyid Burhâneddin'in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış, kâmil bir insandır. Ayrıca Şems'in sohbetlerinde de bulunmuş, ondan da feyz almıştır.(50)
    Mevlânâ ile Şems buluşmalarında, altı ay Şeyh Selâhaddin'in hücresinde sohbet etmişlerdir. Onlara hizmet edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarlığına eren zât, Şeyh Selâhaddin'dir.(51)
    Şeyh Selâhaddin, kuyumcu dükkânında altın varak yaparak, helâlinden para kazanmak ve manevî hâlini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.(52)





  4. #94
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    1. Hazret-i Mevlânâ'nın Vecd ile Semâ'ı:


    Şeyh Selâhaddin'in, Mevlânâ ile tanışması tâ Seyyid Burhâneddin'in manevî terbiyesi altına girdiği tarihte başlar; fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlânâ'ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hâdisedir:
    Mevlânâ bir gün Şeyh Selâhaddin'in Kuyumcular çarşısındaki dükkânının önünden geçmektedir, içerde varak yapmak için çekiçle altın döğmekte olan Kuyumcu Şeyh Selâhaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlânâ, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir (Allah tarafından manen çekilerek irâdesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip İlâhî aşka dalarak) Semâ etmeye başlar. Dışarıda Mevlânâ'nın Semâ ettiğini gören Şeyh Selâhaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Semâ ettiğini anlayınca, altınının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlânâ'nın ayaklarına kapanır."(53)

    2. Hazret-i Mevlânâ'nın, Şeyh Selâhaddin Hazretleri'ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi:
    Mevlânâ, son Şam seyahatinde, mânâ yönünden Şems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Şeyh Selâhaddin'i dost ve hemdem olarak seçti.
    Mevlânâ, Şems'e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selâhaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu.
    Mevlânâ, Allah'ın cemâl tecellileri içinde ruhen manevî bir âlemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birini tayin etmiştir, işte Şeyh Selâhaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur.
    Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'e yalnız manevî bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı, hakkında : "Benim sağ gözüm"(54) diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun'u, oğlu Sultan Veled'e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu.

    3. Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Olgunluğu :
    Mevlânâ'nın, Şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlânâ'nın Şeyh Selâhaddin'e gösterdiği yakınlığa haset etmeye başladılar. Şeyh Selâhaddin'i, ümmîdir diye, yüksek irşad makamına lâyık görmüyorlardı. Şems'e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar.
    Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara Şeyh Selâhaddin :
    "Mevlânâ, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz.
    Bilmiyorsunuz ki, benim apaçık bir görünüşüm yok, ben bir aynayım.
    Mevlânâ, bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin?
    O, kendi güzelim yüzüne âşık; bundan başka bir fikre düşmek, kötü bir şey."(55) diyerek, kemâl ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllülüğünü) göstermiştir.

    4. Şeyh Selâhaddin Hazretleri'nin Ebedî Aleme Göçüşü :
    Mevlânâ ile Şeyh Selâhaddin, on yıl birbirleriyle adetâ mest olarak görüşüp sohbet ettiler; ayrılık mahmurluğunu tadmadan, visal âleminde safâlar sürdüler.
    Nihayet Şeyh Selâhaddin hastalandı ve ebedi âleme göçtü (1259).

    c. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri:
    Çelebi Hüsâmeddin, vaktiyle Konya'ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya'dır (1225).
    Çelebi lâkabını kendisine veren Mevlânâ'dır.
    Gençliğinin ilk yıllarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsâmeddin, zamanının bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alâka ve himaye gördüğü hâlde, bütün hizmetkârları ve arkadaşlarıyla, Mevlânâ'nın hizmetini seçmiştir. Böylece Mevlânâ'nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kâmil insan olmuştur.

    I. Hazret-i Mevlânâ'nın Çelebi Hüsâmeddin'i Kendisine Hemdem ve Halîfe Seçmesi:
    Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsâmeddin'i seçti ve dostlarına şöyle dedi:
    "Ona baş eğin, önünde âcizcesine kanatlarınızı yere gerin!
    Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini canınızın tâ içine ekin.
    O rahmet mâdenidir, Allah nurudur." (56)
    Mevlânâ'nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle :
    "Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. Şems'e ve Şeyh Selâhaddin'e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsâmeddin'e itaat ettiler."(57)
    Çelebi Hüsâmeddin onbeş sene Mevlânâ'nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlânâ'dan sonra da dokuz sene irşad makamında, Mevlânâ'nın postunda oturdu.

    2. Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri'nin Değeri:
    Mevlânâ, ancak Çelebi Hüsâmeddin'in bulunduğu mecliste rahat bulur, huzur duyar, coşup mânâlar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlânâ'ya göre, hakikatler memesinden mânâlar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsâmeddin'dir. Mesnevî'sinde bu mânâya işaretle şöyle der:
    "Bu söz, can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor.
    Dinliyen susuz ve arayıcı olursa, va'zeden ölü bile olsa söyler.
    Dinliyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir.
    Kapımdan içeri, nâ-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir.
    Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar.
    Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır.
    Çengin zir (en ince) ve bam (en kaim) nağmeleri, nasıl olur da sağır kulak için terennüm edilir?
    Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil."(58)
    İste İslâmî Tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesnevî'yi Çelebi Hüsâmeddin, Mevlânâ'nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkarmıştır. (59)

    3. Çelebi Hüsâmeddin Hakkında :
    Mevlânâ'nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsâlâr, Risâle'sinde, Çelebi Hüsâmeddin'in değerini şu cümlelerle belirtiyor :
    "Hakikatte Hüdâvendigâr Hazretlerimizin tam mazharı Çelebi Hüsâmeddin idi ve bütün Mesnevî-i Şerif O'nun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli, kendilerine bahşedilen Mesnevî'nin yalnızca yazılması hususundu, kıyamete kadar Çelebi Hüsdmeddin'e teşekkür etseler, yine şükran borçlarını ödeyemezler." (60)

    4. Mesnevi'nin Yazılışı:
    Eflâkî, Mesnevî'nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki:
    "Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultânı Çelebi Hüsâmeddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Semâ ederken, hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlıyarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür'atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ'ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsâmeddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu." (61)
    Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yıllan arasında sona erdi.(62)

    E. Hazret-i Mevlânâ'nın Bakî Âleme Göçüşü :
    Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddin ile tam onbeş sene güzel demler, hoş sofalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürür içinde yaşadı. Dostları o'nun cemâlinin nuruna pervane olmuşlardı.
    Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedî cemâl âlemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü.
    Mevlânâ'nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahâli, şifâlar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

    1. Şeyh Sadreddin-i Konevî Hazretleri'nin Ziyareti:
    Şeyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyân edip :
    "Allah yakın zamanda şifâlar versin. Hastalık âhirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin canısınız, inşâallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz" diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ :
    "Bundan sonra Allah sizlere şifâ versin. Âşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?" dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlıyarak kalkıp gitti.(63)

    2. Hazret-i Mevlânâ'nın Hanımına Cevâbı:
    Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzül*******ini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı.
    Mevlânâ'nın hanımı, Mevlânâ'ya hitaben:
    "Ey âlemin nuru, ey âdemin canı.' Bizi bırakıp nereye gideceksin?" (64) diyerek ağlıyor ve ilâve ediyordu:
    "Hudâvendigâr Hazretleri'nin dünyayı hakikat ve mânâlarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lâzımdı."
    Mevlânâ da cevaben:
    "Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrûd'uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben, insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah'ın sevgili dostunun, Hazreti Muhammed'in yanına döneceğimiz umulur." (65) dedi.

    3. Hazret-i Mevlânâ'nın Tavsiye Ettiği Bir Dua:
    Mevlânâ son demlerinde iken, dostu Sırâceddin-i Tatarî'yi yanına çağırarak, kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir:
    "Yâ Rabbî.' Bana, ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü arttıracak bir sıhhat ver.
    Ey merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duamı kabul et."(61)

    4. Hazret-i Mevlânâ'nın Vasiyeti:
    "Ben Size, gizli ve alenî, Allah'dan korkmanızı,
    az yemenizi,
    az uyumanızı,
    az söylemenizi,
    günahlardan çekinmenizi,
    oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi,
    dâima şehvetten kaçınmanızı,
    halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı
    avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,
    kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.
    İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yanlız tek olan Allah'a mahsustur. Tevhîd ehline selâm olsun.''(67)

    5. Şeb-i Arûs:
    İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemâziye'l-âhir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arûs derler.

    6. Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Merasimi:
    Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ'nın cenaze merasimine katıldı.
    Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılıçla savmaya çalışarak, onlara:
    "Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultânı Mevlânâ bizimdir, bizim imâmımızdır" diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı:
    "Biz Musa'nın, isa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz.
    Mevlânâ Hazretleri'nin zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunun hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır.
    Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiç bir aç gördünüz mü?"(68)

    7. Hazret-i Mevlânâ'nın Cenaze Namazı:
    Mevlânâ'nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlânâ'nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Sirâceddin imamlık etti.(69)

    8. Hazret-i Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe:
    Mevlânâ'ya Yeşil Kubbe denilen Türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin eşi (Sultan II. Gıyâseddin Keyhüsrev'in kızı) Gürcü Hatun'un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.(70) Türbe'nin mîmârı, Tebrizli Bedreddin'dir.(71)
    Selimoğlu Abdülvâhid adlı bir sanatkar da Mevlânâ'nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yapmıştır.(71) Bu sanduka bugün, Sultân'ül-Ulemâ Bahâeddin Veled'in kabri üzerindedir.

    9. Hazret-i Mevlânâ'nın Ölüme ve Mezara Bakışı:
    "Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme.
    Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayflanmanın sırası o zamandır.
    Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır.
    Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir.
    Batmadı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?
    Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur.
    Hangi tohum yere ekildi de bitmedi! Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun!
    Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf u ne diye kuyuda feryâd etsin?
    Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hâyuhûyun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır." (73)

    10. Hazret-i Mevlânâ'nın Ziyaretçilerine Seslenişi:
    "Kardeş, Mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz.
    Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım."(74)
    "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız? Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir."(75)

    11. Hazret-i Mevlânâ'nın Şahsiyeti:
    A. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufî Yaşayışı ve Anlayışı

    I. Dış Görünüşü:
    Mevlânâ, sararmış yüzlü ve ince vücutlu idi.
    Bu sararmış ve zayıf bünyesinde öyle bir nur ve heybet vardı; gözleri o kadar keskin ve çekici idi ki, kimse dikkatle bakamazdı.(76)
    Mevlânâ başına, bilginlere mahsus bir şekilde sarık sarar, taylasan (sarıktan sarkan uç) bırakırdı. Sırtına da, bilginlerin giydikleri gibi, bol geniş kollu bir hırka giyerdi.(77)
    Şems'in kaybolmasından kırk gün sonra, ömrünün sonuna kadar, beyaz sarık yerine duman renkli bir sarık sardı ve Yemen ile Hint kumaşından yaptırdığı fereci (göğsü açık uzun kollu cübbe) giydi.(78)

    2. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufu:
    Mevlânâ'nın tasavvufu, hiç bir zaman bir bilgi sistemi yahut hayalî bir idealizm değildir. Onun tasavvufu, irfan, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır.
    Mevlânâ, dâima hayâtın gerçeklerini görür, hayâtın bütün gerçeklerini kabul eder, ondan el etek çekmez. Miskinliği, hayattan el etek çekmeyi reddeder; hayâtı, hayâtın içinde yaşatır. Onun dünyayı tarifi, bize, onun tasavvufunu açıklar:
    "Dünyâ nedir! Allah'dan gafil olmaktır. Kumaş, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya değildir.
    Din yolunda sarf etmek üzere kazandığın mala, Peygamber, "Ne güzel mal" demiştir.
    Suyun gemi içinde olması geminin helakidir. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır.
    Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman Peygamber, ancak yoksul adını takındı.
    Ağzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduğundan derin ve uçsuz, bucaksız su üstünde yüzüp gitti.
    İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, O denizin üstünde durur.
    Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiç bir şey değildir."(79)

    3. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Gaye:
    Mevlânâ'nın tasavvufunda gaye, kulluk ve yokluktur. Dolayısıyla hakîkî padişahlık; gerçek varlık makamına erişmektir:
    "Asıl o Allah mülk ve saltanat sahibidir, kendisine baş eğene bu topraktan yaratılan dünya şöyle dursun, yüzlerce mülk, yüzlerce saltanat ihsan eder.
    Fakat, Allah huzurunda bir secde, sana ikiyüz devlet ve saltanattan daha hoş gelir.
    Ben ne mal isterim, ne mülk; ne devlet isterim, ne saltanat. Bana o secde devletini ihsan et, yeter diye ağlayıp sızlanmaya başlarsın."(80)
    "Senin taht dediğin şey, tahtadan yapılma tuzaktır. Konduğun yeri baş köşe sanmışsın ama, kapıda kalakalmışsın.
    İğreti padişahlığı Allah'a ver de Allah sana herkesin kabul edeceği hakîkî bir padişahlık versin." (81)
    "Yok olmadıkça hiç kimseye yüce huzura varmaya yol yoktur."(82)
    "Kapıda dolaşan, Ben'den Biz'den dem vuran kapıdan sürülür, "Lâ" makamında dolaşıp durur."(83)
    "Kim benlikten kurtulursa bütün benlikler onun olur. Kendisine dost olmadığı için herkese dost kesilir. "(84)
    "Yokluk küheylânı, ne de güzel bir buraktır. Yok olduysan seni varlık makamına götürür."(85)

    4. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Aşk:
    Mevlânâ'nın tasavvufunda, yaratılışın, hayâtın mânâsı aşktır. Aşk ise, kimseye niyazı, ihtiyâcı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi; böbürlenmenin, bencilliğin devası, elemlerin merhemi ilâhî aşktır:
    "Aşk, o şuledir ki, parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar," (86)
    "Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyâcı olmayan Allah'ın vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olma, geçici bir hevestir," (87)
    "Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtunumuz! Ey bizim Calinus'umuz'!
    Toprak beden, aşktan göklere çıktı; dağ oynamaya başladı, çevikleşti.
    Ey âşık! Aşk; Turun canı oldu. Tur sarhoş, Musa da düşüp bayılmış...
    Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir, vah onul" (88)

    5. Hazret-i Mevlânâ'nın Tasavvufunda Esas:
    Mevlânâ'nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır.
    Nitekim şöyle buyurur:
    "Allah ile oturup kakmak isteyen kişi, velîler huzurunda otursun.
    Velîlerin huzurundan kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen, küllî olmayan bir cüzsün.
    Şeytan, birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu, kimsiz, kimsesiz bir hâle kor, o halde de bulunca başını yer, mahvedip gider." (89)
    "Velîlerin huzurundan uzaklaşman hakikatte Allah'dan uzaklaşırsın." (90)
    "Mânâ ehliyle düş kalk ki, hem ata ve ihsan elde edesin, hem de fetâ (yiğit, cömert) olasın.
    Bu cisimde mânâsız can; hilâfsız, kılıf içinde tahta kılıç gibidir.
    Kılıfta bulundukça kıymetlidir. Çıkınca yakmaya yarar bir alet olur.
    Tahta kılıcı muharebeye götürme, âh u figâna düşmemek için önce bir kere muayene et;
    Eğer tahtadansa, yürü başkasını ara; eğer elmassa sevinerek ileri gel!
    Elmas kılıç, velîlerin silâh deposundadır. Onları görmek size kimyadır.
    Bütün bilenler, ancak ve ancak bunu böyle demişlerdir: Bilen, âlemlere rahmettir.
    Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder.
    Katı taş ve mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun.
    Temizlerin muhabbetini tâ canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbetlere gönül verme.
    Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma, güneşler var.
    Gönül, seni, gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker.
    Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdasını al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbâli bir ikbâl sahibinden öğren."(91)

    B. Hazret-i Mevlânâ'nın İslâmi Esâslara ve Hazreti Muhammed Salla'llahu Aleyhi Vesellem'e Bağlılığı:
    Mevlânâ'nın İslâmiyet'i anlayış tarzını belirtmeye çalışalım:
    Mevlânâ, "Muhakkak ki sizin, Allah'ın yanında en kerîm olanınız Allah'dan çok korkup, günah işlemeyeninizdir." (92) mealindeki âyetin şuuruyla dâima Kur'ân hükümlerinin âdabına riayet ederek Allah'ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; nefsinin hazlarını terketmiş, olgunluğu elde etmeye mani olan şeylerden el çekmiş; hülâsa Allah'dan kendisini uzaklaştıracak şeylerin hepsinden dâima sakınmış, gerçek takva sahibi bir şahsiyettir." (93)

    1. Hazret-i Mevlânâ İslâmi Esâslardan Sapmadı:
    Şems ile karşılaştıktan sonra, muhitin hazım ve idrâk edemiyeceği bir âleme giren Mevlânâ bütün vecd (kendinden geçerek ilâhî aşka dalma) ve istiğrak (mânâ âlemine dalarak dünyadan habersiz olma hâli) içinde dahi bir an İslâm Dîninin esaslarından hârice bir adım atmamıştır.(94)

    2. Hazret-i Mevlânâ'da İbâdet Şuuru:
    Mesnevî'sinde:
    "Bizim Rabbimiz "Secde et ki, Allah'ın yakınlarından olasın"(95) buyurmuştur. Bizim bedenlerimizin secdesi, ruhlarımızın Allah'a yaklaşmasına sebeptir. "(96) diyen Mevlânâ, Allah sevgisini yalnız fikir ve mânâ olarak kabullenmez, üzerine farz olan ibâdetleri aşkla îfâ ederdi.
    Eflâkî(97)şöyle naklediyor:
    "Mevlânâ, Ezân-ı Muhammedi'yi işitince, elleriyle dizlerinin üzerine basıp, olanca heybetiyle ayağa kalkar:
    "Ey kendisiyle rûşen olan canımız! Adın ebediyete kadar kalsın" der; bunu üç defa tekrarlar, sonra:
    " Bu namaz, oruç, hac ve cihâd, itikadın şahididir. Hediyeler, armağanlar ve sunulan şeyler benim seninle hoş olduğumun, seni sevdiğimin şahididir." (98)
    "Eğer Allah sevgisi, yalnız fikir ve mânâ olsaydı senin oruç ve namazının zahirî suretleri de kalmazdı, yok olurdu.''(99) diyerek tam bir tevazu ve niyazla namaza dalardı.

    3. Hazret-i Mevlânâ Kur'ân-ı Kerîm'e Hayran; Hazret-i Muhammed'e Kurbân'dır:
    Mevlânâ, şu rubâisiyle Kur'ân-ı Kerîm'e ve Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem'e bağlılığını apaçık ilân ederek:
    "Canım bedenimde oldukça Kur'ân'ın kuluyum;
    Seçilmiş Muhammed in yolunun toprağıyım.
    Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,
    O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim." (100) demektedir.

    4. Hazret-i Mevlânâ'nın Hüviyeti:
    Mevlânâ'nın eserleri ve yaşayışı dikkatlice tedkik edildiğinde, rahatlıkla şöyle söylenebilir:
    Mevlânâ kendi ilmini, Hazret-i Muhammed'in ilminde; irfanını, Hazret'i Muhammed'in irfanında; benliğini, Hazret-i Muhammed'in benliğinde; hâsılı bütün varlığını, O'nun varlığında yok ederek manevî hüviyetini, Hazret-i Muhammed'in manevî hüviyetinin parlak meş'alesi nurundan yakıp uyandırmıştır. (101)
    Nitekim kendisi de, bu hakikati şu mısralarında belirtmektedir:
    "Biz Allah'ın sâyesiyiz, Mustafâ'nın nûrundanız.
    Sedef içine damlamış çok kıymetli bir inciyiz.
    Herkes suret gözüyle bizi nereden görecek?
    Biz Kibriya'nın (büyüklük ve yücelik sahibi Allah'ın) su ve balçık içinde belirmiş nuruyuz"(102)

    5. O'nun insana Bakış Dâiresinin Merkezi:
    Bilinmelidir ki, Mevlânâ'nın, bir kâmil mürşid olarak manevî vazifesi, yaratılışın gayesi çerçevesinde, insanların hidâyetine ve ebedî saadetine vesîle olabilmektir. Bu ilâhî gayenin gayreti ve yüklendiği manevî vazifenin şuuruyla:
    "Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız Şeri'at'de (âyet, hadis, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukahâ üzerine kurulmuş olan din kaidelerinde) sağlamca durur, öteki ayağımız yetmişiki milleti dolaşır."'(103) demektedir.

    6. O'nun Engin Hoşgörüsündeki Sır, Nur, Şuur, Huzur.
    O'nun engin hoş görüsünde Tefhîd'in sırrı, Kur'ân'ın nuru, îmânın şuuru ve Muhammedi ahlâkın huzuru vardır.
    Mevlânâ'nın Tevhidin neş'esiyle ve Muhammedi feyzin coşkunluğu ile özünde olan engin hoşgörüsünü yaşayışı ile de, nükteli bir biçimde, ortaya koyduğunu görmekteyiz. Zâten Mevlânâ'nın şahsiyetindeki olgunluk ve bariz vasıf, söylediğini yaşamasıdır ve fikrini hareketiyle göstermesidir.
    Bu hususa bir misâl verelim.:
    Bir Semâ meclisinde Mevlânâ, Semâ etmektedir. Birdenbire Hristiyan sarhoş Sema'a girer. O sarhoş heyecanlar göstererek Mevlânâ'ya çarpmaktadır. Bunun üzerine dostlar o sarhoşu incitirler. Mevlânâ, o sarhoşu incitenlere hitaben:
    "Şarâbı o içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz" buyurur. Dostlar, o sarhoşu tanıtmak için, cevaben:
    "Tersâdır (hıristiyandır)." dediklerinde Mevlânâ, tersânın diğer, korkak ve korkan, mânâsını îmâ ederek:
    "O tersâ (korkar ve korkan) ise siz niçin değilsiniz?" Der ve dostlar, yaptıkları hatâdan dolayı özürler dilerler. (104)





  5. #95
    YaSMiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    May 2008
    Nerden
    を利用しています
    Mesajlar
    690

    Standart

    C. Hazret-i Mevlânâ'nın Eğitimci Yönü :
    1. O'nun insana Bakışı:


    Mevlânâ, insana fâsık (günahkar) da olsa, kâfir de olsa, engin bir görüşle ve rahmet dolu bir nazarla bakmıştır. Çünkü o, Mesnevi'sinde (105) de ifade ettiği gibi Allah'ın, fâsık ve putperest de olsa, kendisini çağırana icabet edeceğini müdriktir.
    Mevlânâ, Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni olmuş, Kur'ân-ı Kerîm'de buyurulan:
    "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz."(106) mealindeki ilâhî müjdenin hakikatine ermiş bir Allah dostudur. Onun içindir ki, bütün insanlığa coşkunlukla:
    "Ümitsizlik semtine gitme; ümitler vardır.
    Karanlık tarafa gitme; güneşler vardır." (107) diye haykırır.
    Kâmil insan olarak, böylesine, ilâhî rahmet ve Rahmânî ümitlerle dopdolu olan Mevlânâ'nın hiç kimseye hor bakmıyacağı gayet tabiîdir ve hassasiyetle şu tavsiyede bulunur:
    "Hiçbir kâfiri hor görmeyin. Olur ya, müslüman olarak ölebilir. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan tamamiyle yüz çeviriyorsun?"(108)

    2. O'nun Halka Bakışı:
    Mevlânâ'nın nazarında, kim olursa olsun, her şeyden evvel insan vardı. Halk tabakasından olsun, yüksek tabakadan olsun, onun için farketmezdi. Bilakis halka pek merhametliydi. Gariplere karşı dâima gönül alıcı davranırdı.
    Mevlânâ bir gün Ilıca'ya gitti. Emir Âlim Çelebi, daha önce davranarak hamama vardı ve Mevlânâ'nın dostlarıyla beraber kalabilmesi için bütün insanları hamamdan dışarı çıkarttı, sonra havuzu kırmızı ve beyaz elmalarla doldurttu. Mevlânâ içeri girdiği vakit, hamamın soyunma yerinde insanların acele ile elbiselerini giydiklerini ve havuzun da elmalarla dopdolu olduğunu gördü. Emir Alim Çelebi'ye hitaben dedi ki:
    "Ey Emir Alim! Bu insanların canları elmadan daha mı az kıymetli ki, onları dışarı edip havuzu elmalarla doldurdun. Onlardan biri, elmaların otuz mislidir. Yalnız elmalar değil, bütün dünya ve içindeki şeyler, insanlar için değil midir? Eğer beni seviyorsan, söyle de hepsi hamama girsinler. Fukarası, zengini, sağlamı ve zayıfı dışarıda kalmasın ki, ben de onların davetsiz misafiri olarak suya girebileyim, onların sayesinde biraz dinlenebileyim."(109)

    3. O, Çevresine Rahmettir:
    Etrafındakilerin ve kendisi ile oturup kalkmak isteyenlerin, sultanlar, emîrler, zenginler ve hep ileri gelen kimseler olmasına rağmen Mevlânâ, daha çok fakirlerle, zaruret içinde olanlarla düşüp kalkardı. Müridlerin çoğu da, zâten hor ve hakir görülen kimselerdi.
    Müridlerini kınayanlara, Mevlânâ'nın verdiği cevap dikkat çekicidir.
    "Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onların müridi olurdum. Kötü insan olduklarından, ahlâklarım değiştirip iyi olmaları, iyiler ve iyi amel eden insanların arasına girmeleri için müridliğe kabul ettim. Allah'ın rahmetine mazhar olanlar kurtulmuşlardır, fakat lanetine uğramışlar tedaviye muhtaç hastalardır. İşte biz bu lânetlikleri rahmetlik yapmak için dünyaya geldik."(110)

    4. O'nun Aileye Bakışı:
    a- Hazret-i Mevlânâ İnce Ruhlu Nâzik Bir Baba:
    Mevlânâ, ince ruhlu, gayet hassas ve nâzik bir baba; gönül almakta, gönül okşamakta ve kadirşinaslıkta örnek bir aile reisidir.
    Gelini Fatma Hatun'a ve oğlu Sultan Veled'e gönderdiği mektupları okuduğumuzda, onun ince ruhunu, nezâketini ve kadirşinaslığını açıkça görmekteyiz.
    Gelinine hitap ederken kullandığı:
    "Bizim de gönlümüzün, gözümüzün ışığı aydınlığı; âlemin de gönlünün ve gözünün ışığı, aydınlığı..."(111)
    "Canım canımı karışmıştır, birleşmiştir. Seni inciten her şey beni de incitir... Sizin gamınız, on kat fazlasıyla bizimdir. Sizin düşünceniz, tasanız; bizim düşüncemiz, bizim tasamızdır... Aziz oğlum Bahâeddin sizi incitirse, gerçekten sevgisini ve gönlümü ondan alırım..."(112) ifadeleri onun hassas ruhunun, nezâketinin ve gönül okşayıcılığının delilidir.

    b- Hazret-i Mevlânâ Kıymet Bilen Bir Dost:
    Oğluna hitaben yazdığı mektubundaki şu cümleler de onun kadirşinas şahsiyetinin aynasıdır:
    "Pâdişâhımız Şeyh Selâhaddin'in kızının hatırına riâyet etmeniz için şu birkaç satır yazıldı... Allah için şu babanızın yüzünü, kendi yüzünü, bütün soyumuzun, sopumuzun yüzlerini ak etmek istersen, onun hatırını aziz, ama pek aziz tut, onu can ve gönül tuzağıyla avlamak için her günü ilk gün, her geceyi gerdek gecesi say..."(113)

    c- Hazret-i Mevlânâ Gönül Alıcı; Örnek Bir Baba:
    Mevlânâ'nın, davranışıyla ve tavsiyesiyle, nasıl bir baba ve nasıl bir ruh terbiyecisi olduğunu anlamak için de Sultan Veled'in şu hâtırasını okuyalım:
    "Birgün bana büyük bir ruh bezginliği ve iç sıkıntısı geldi. Beni bezgin ve sıkıntılı gören babam: "Birinden mi incindin de böyle sıkıldın?" dedi. Ben: "Bilmiyorum, bu ne hâldir?" dedim. Babam kalkıp eve gitti ve bir müddet sonra, kurt postunu çevirip başına ve yüzüne geçirmiş bir hâlde ve çocukları korkuttukları gibi "Bu! Bu! Bu!" yaparak yanıma geldi. Babamın bu hoş hareketinden bana bir gülmedir geldi; anlatılamayacak derecede güldüm. Yere kapanarak ayaklarını öptüm. Babam: "Bahâeddin! Eğer bir güzel sevgili sana sıkı sıkıya bağlansa, dâima seninle şaka, şenlik etse ve birdenbire yüzünün şeklini değiştirip gelse ve sana" Bu! Bu! Bu!" dese ondan hiç korkar mısın?" buyurdu. Ben de "Hayır, korkmam." dedim. Buyurdu ki:
    "Seni sevindiren, seni sevinç ve neşe içinde tutan sevgili, seni üzen ve kendisinden sıkıntı duyduğun aynı sevgilidir. Hep odur, hep ondandır ve ondan feyizlenirsin. O hâlde niçin boş yere üzgün duruyor, sıkıntının elinde âciz kalıyorsun?" (114)
    "İçinde sıkıntı görünce onun çâresine bak; çünkü dalların hepsi kökten biter.
    İçinde genişlik, ferahlık görünce ona su ver. Kalb ferahlığının verdiği meyvayı da, dostlara ve ahbaplara sun." (115)

    Ç. O'nun Ahlâkî ve Sosyal Yönü

    1. İnsanî Münasebetlerde Dikkat Ettiği Hususlar:

    Mevlânâ, hasımları tarafından kendisine reva görülen dil uzatmalara ve uygunsuz lakırdılara hiç acı cevap vermez; yumuşaklıkla mukabelede bulunurdu.
    Molla Câmî, şöyle naklediyor: (116)
    Mevlânâ'ya düşmanlık güden Konyalı Sirâceddin'e Mevlânâ'nın: "Ben yetmişiki milletle beraberim" dediğini söylediler. Sirâceddin de düşmanlığından, Mevlânâ'yı huzursuz etmek ve kıymetten düşürmek niyetiyle, yakınlarından olan bir âlimi ona gönderdi. O âlim, Sirâceddin'in talimatına göre, büyük bir kalabalık içinde Mevlânâ'ya, sen böyle mi söyledin, diye soracak, şayet ikrar ederse kendisini edep dışı sözlerle incitecek, insanlar arasında mahcup edecekti.
    O âlim, Mevlânâ'nın huzuruna geldi ve sordu: "Sen yetmişiki milletle beraberim diye söyledin mi?" Mevlânâ da cevaben:
    "Evet demişim" deyince, o âlim ağzına geleni söyledi, aşırı derecede ileri geri konuştu. Mevlânâ tebessüm ederek dedi ki:
    "Senin bu söylediklerine rağmen, seninle de beraberim."

    2. Hizmetkârlara Karşı Davranışı:
    Mevlânâ, cariyelere, hizmetkârlara karşı muamelesinde ve anlayışında da güzel ahlâklıdır. O dâima gönül verdiği Hazret-i Muhammed'in güzel ahlakıyla ahlâklanmış bir şahsiyettir. Hazret-i Muhammed'in, "Onlara giydiğinizden giydiriniz; yediğinizden yediriniz." hadisinin şuûrundadır.
    Mevlânâ'nın kızı Melike Hatun, birgün cariyesine sert davranmış, onu azarlamıştı. Kızının bu durumunu gören Mevlânâ, ona:
    "Onu neden incitiyorsun? Acaba, o hanım; sen de cariye olsaydın ne yapardın? ister misin ki, bütün dünyâda Allah'dan başka kimsenin kölesi yoktur, diye fetva vereyim. Hakikatte onların hepsi bizim kardeşlerimizdir."(117) der.

    3. Suçlulara Karşı Muamelesi:
    Mevlânâ, güzel ahlakıyla hep affedici olmuş, suçlulara karşı gösterdiği hoş anlayış ve muâmelesiyle, onları cemiyete, insanlığa kazandırmıştır.
    Mevlânâ, birgün odasında namaz kılıyordu. Birisi içeri girdi ve fakirim, hiçbir şeyim yoktur, dedi. Sonra Mevlânâ'yı namazın huzuruna dalmış, kendisinden habersiz olduğunu anlayınca ayağının altındaki halıyı çekti ve alıp gitti.
    Hoca Mecdeddin bu durumu öğrenir öğrenmez, o şahsı aramaya başladı ve onu bit pazarında halıyı satarken yakaladı, sonra eziyet ede ede o fakiri Mevlânâ'nın huzuruna getirdi. Mevlânâ, Hoca Mecdeddin'e söyle dedi:
    "İhtiyâcından ötürü bunu yapmıştır, ayıp değildir. Onu mazur görüp, ondan halıyı satın almak lâzımdır."(118)

    4. Çocuklara Karşı Şefkati:
    Mevlânâ, çocuklara karşı çok merhametli ve şefkatli idi: Birgün Mevlânâ, mahalleden geçiyordu. Çocuklar da yolda oynuyorlardı. Uzaktan Mevlânâ'yı görünce hepsi birden koşarak saygı ile huzurunda durdular. Yalnız çocuklardan biri uzakta idi. Ben de geliyorum, diye bağırdı. Mevlânâ, çocuk işini bitirip gelinceye kadar bekledi.(119)

    5. Hazret-i Mevlânâ Sevgi ve Barış'ın Sembolü:
    Mevlânâ, dâima birleştiricidir, barıştırıcıdır; sevginin ve barışın adetâ sembolüdür.
    İki ulu kişi birbirlerine düşmanlıkta bulunuyor, münasebetsiz sözler söylüyorlardı. Onlardan biri ötekine:
    "Eğer yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın!" diyor, diğeri ona:" Eğer sen yalan söylüyorsan, Allah senin canını alsın." diyordu. Mevlânâ, onların arasına girip:
    " Hayır, hayır. Allah ne senin, ne de onun canını alsın.
    O, benim canımı alsın, çünkü canı alınmaya ancak biz lâyıkız" dedi.
    Her ikisi de barıştı. (120)

    6. O'nun Anlayışında Çalışma ve İnsan:
    "İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir; kârsa çalışıp çabalamasından." (121)
    "Kazanmak da ekin ekmeye benzer, ekmedikçe ona sahip olmaya hakkın yoktur."(122)
    "Hiç buğday ektin de, arpa verdiğini gördün mü."(123)
    Sözleriyle Mevlânâ, dostlarına çalışmayı emrederdi.
    Miskinliği reddeden Mevlânâ derdi ki:
    "Tevekkül ediyorsan, çalışmak hususunda da tevekkül et; kazan da sonra Allah'a dayan. "(124)
    "Birisi bir define buluverir, " Ben de onu istiyorum, dükkanla, alışverişle ne işim var?" der.
    Baht işi bu, fakat nâdirdir. Tende kudret oldukça çalışıp kazanmak gerek. Çalışıp kazanmak, define bulmaya manî değil ya. Sen işten kalma da, nasibinde varsa define de arkandan gelsin." (125)

    7. O, Dostlarına, Helâl Kazanç ve Helâl Lokmayı Tavsiye Ederdi:
    Mevlânâ, dostlarına, ne olursa olsun helâl kazancı, helâl lokmayı tavsiye ve emrederdi:
    "Nur ve kemâli arttıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır.
    ilim ve hikmet helâl lokmadan doğar; aşk ve rikkat (gönül inceliği) helâl lokmadan meydâna gelir." (126)

    8. O'nun Dostlarına Emri: Dilenmeyin'....
    Mevlânâ, dostlarına dilenmeyi yasaklamış ve: "Biz, kendi dostlarımıza dilencilik kapılarını kapattık. Dostlarımız, ticâret, kitabet veya harhangi bir el emeği ve alın teri ile geçimlerini temin etsinler. Biz Hazreti Peygamber'in "Gücün yettikçe, istemekten sakın." emrini yerine getirdik. Bizim müridlerimizden kim bu yolu tutmaz ise, onun bir pul kadar değeri yoktur." (127) buyurmuştur.

    III. Hazret-i Mevlânâ'nın Kâinatı Kucaklayan Değeri: insan Sevgisi ve Hoşgörüsü...
    Mevlânâ'nın kâinatı kucaklayan değeri, insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah'a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedi feyze tam mazhar olarak rahmet mâdeni oluşunun tabiî neticesidir. Taşıdığı ilâhî aşk, eriştiği Muhammedî feyz, onu mahviyet sahibi yapmış; benliğini, kibrini almıştır. Mevlânâ'nın işlerinde kendini beğenmişliğin zerre kadar görülmemesi bundandır. O, kibirden ve nefretten arınmış; mahviyet ve muhabbetle bezenmiştir.
    Mevlânâ, alçak gönüllülükte büyüklük, büyüklükte alçak gönüllük; varlıkta yokluk, yoklukta varlık; hiçlikte kemâl, kemâlde hiçlik gösterirdi.
    Mevlânâ'nın hudutsuz insan sevgisinde ve hoşgörüsündeki temel esaslardan bir diğeri de, Müslümanlığın üzerinde' hassasiyetle durduğu, "insan yaratılmışların en şereflisidir" düstûrudur. Mevlânâ bu şerefin şuuruyla insanları kucaklar; yaratılmışları, âşık olduğu yaratandan ötürü, herhangi bir nefis mücadelesine girmeden, rahatlıkla hoş görüverir.
    Mevlânâ'nın, kim olursa olsun insanları hoş görüşü, insanlara hoş davranışı, kendisini dâima küçülterek insanlara hayırlı dualar etmesi, kendi önünde kapananlara, kâfir de olsa, mukabelede bulunması, onun İlâhî aşkla, ilâhî cezbelerle ve Allah'ın cemâl nurlarına gömülmüş olarak yaşamasındandır.

    a. O'nun Toprak gibi Yaşayışından Bir Tablo:
    Birgün bir Ermeni kasabı, Mevlânâ'ya rastladı, onun önünde yedi defa yere baş koydu. Mevlânâ da baş koydu. Mevlânâ hâl diliyle yaşadığını haykırıyordu:
    "insan oğullarının hamuru topraktandır. Eğer insan, toprak gibi olmazsa Adem oğlu değildir."'(128)

    b. O'nun Tevazuu (Alçakgünüllüğü) ve Mahviyyeti (Yokluğu):
    Rivayet edilen şu vak'a çok dikkat çekici, hayret vericidir:
    İstanbul'da bilgin bir rahip vardı, Mevlânâ'nın ilmini, hilmini, tevâzûunu işitmiş, ona hayran olmuştu. Mevlânâ'yı görmek üzere Konya'ya geldi. Kendisini karşılayıp ağırlayan şehrin rahiplerinden Mevlânâ'nın ziyaretini rica etti. Toplu bir halde, Mevlânâ'nın ziyaretine giderlerken yolda karşılaştılar. Rahip hemen Mevlânâ'nın önünde yere baş koydu. Yerden başını kaldırınca, Mevlânâ'nın başının yerde olduğunu gördü.
    Mevlânâ'nın önünde defalarca yere baş koyan rahip, her başını kaldırdığında, Mevlânâ'nın başının yerde olduğunu görüyordu. Nihayet dayanamayıp feryâd ederek:
    "Ey dinin sultânı! Benim gibi zavallı ve kirli birine karşı gösterdiğin bu ne tevazu; bu ne kendini hor görmekliktir" dedi. Mevlânâ da şu cevâbı verdi:
    "Allah'ın rızıklandırdığı, mal ile cömertlik yapan; güzellikle., iffet sahibi olan; şeref ile tevazu gösteren; saltanat ile adaleti icra eden kimselere ne mutlu" diyen bizim sultanımız Muhammed Mustafa'dır. Öyleyse, Allah'ın kullarına nasıl tevazu göstermiyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmiyeyim. Eğer bunu yapmaz isem neye ve kime yararım?"
    "Yolun güneşi olan Peygamber bile "Nefsini aşağılayan kişiye ne mutlu!" dedi.
    Ona kulluk etmek, sultanlıktan iyidir; çünkü "Ben, ondan hayırlıyım" sözü, şeytan sözüdür.
    Adem'in kulluğu ile Iblis'in kibrine bak da aradaki farkı gör, Adem'in kulluğunu seç."(129)
    Rahip ve arkadaşları, Mevlânâ'nın bu hâli ve sözleri karşısında müslüman oldular.
    Mevlânâ, huzur içinde, medresesine döndüğünde, neşeyle ve sevinçle oğlu Sultan Veled'e:
    "Bahâeddin, Balıâeddin! Bugün zavallı bir rahip, bizim tevâzûmuzu elimizden kapmaya niyet etti, fakat Allah'a hamd olsun, Allah'ın bağışladığı hidâyetle ve Peygamber Efendimizin yardımı ile tevâzûda ona galip geldik?" (130)demiştir.
    Haçlıların kılıcı müslümanlarm kanı ile boyanmış olduğu tarihi bir hakikat iken, büyük bir din adamının, Hak dinin dışında olanlara karşı gösterdiği tevazu hayret verici bir durumdur. Fakat onun, islâm adına dâima kazandığını görmekteyiz. Elinden tuttuğunun, gözüyle baktığının, önünde eğildiğinin hidâyetine ve ebedi saadetine vesile olmuş, Allah'a ulaştırmıştır.

    c. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:
    Mevlânâ'nın, biricik oğlu Sultan Veled'e etmiş olduğu bugün de tazeliğini muhafaza etmekte olan öğütleri, -onun tanıtmaya çalıştığımız- şahsiyetinin özü, özetidir; hudutsuz çerçevesidir.
    Mevlânâ, oğluna der ki:
    "Bahâeddin! Eğer dâima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!
    Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!
    Merhem ve mum gibi ol,
    iğne gibi olma,
    Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen
    fena söyleyici,
    fena öğretici,
    fena düşünceli olma!
    Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun, iste o sevinç Cennetin tâ kendisidir.
    Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, dâima üzüntü içinde olursun, işte bu gam da Cehennemin tâ kendisidir.
    Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar.
    Düşmanları andığın vakit, için dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.
    Bütün peygamberler ve velîler, böyle yaptılar, içlerindeki karakteri dışarı vurdular. Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular. (131)

    ç. Hazret-i Mevlânâ Oğluna Der ki:

    Mevlânâ, oğluna der ki:
    "Bahâeddin.' senin düşmanını sevmeni, düşmanının da seni sevmesini istersen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle. O düşman senin dostun olur; çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır.
    Allah'ın sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Allah buyurdu ki: "Ey kullar, kalbinizde arınma olması için beni çok anmaktan geri durmayın."
    Kalbinizde arınma ne kadar çok olursa, Allah'ın nurunun parlaklığı da kalbde o nispette fazla olur. Nitekim, ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa, o kadar ekmek alır. Soğuk olunca ekmek almaz"(132)

    d. Son Söz

    Hazret-i Sultan Veled'den:
    Bahsimizi, Mevlânâ'nın çok yüce, pek engin feyiz nurlarının parlaklığı içinde teessüs etmiş olan Mevlevi Yolunun gelişmesine, yayılmasına, ilmiyle, irfânıyla, şiir ve eserleriyle, yüksek fazilet ve himmetiyle büyük hizmetler etmiş; Mevlânâ'nın "Sen yaratılış ve huy bakımından, insanların bana en fazla benziyenisin" (133) dediği oğlu Sultan Veled'in Rebâb-nâme'sindeki Türkçe manzumelerinden şu beyitleriyle bitirelim:

    REBÂB-NÂMEDEN
    1. Mevlânâ gibi cihanda olmadı,
    Ançılayın kimse Hak'dan tolmadı.

    2. 0 güneşdür evliyalar yulduzı,
    Dükeline ol degürür uruzı.

    3. Terinden her bir kişi bahşiş bulur
    Haslarım bahşişi ayruksı olur.

    4. Bahşîşi, kim verdi Hak Mevlânâ'ya,
    Anı ne yoksula verdi ne baya.

    5. Siz anı binüm gözümle görünüz,
    Anun esrarını binden sorunuz.

    6. Ben deyem sözler ki, kimse demedi
    Ben verem ni'met ki, kimse yemedi.

    7. Ben verem hil'at ki, kişi geymedi,
    Kimse binüm bahşîşümi saymadı."(134)

    REBÂB-NÂME'DEN
    1. Dünyâda, Mevlânâ gibi, hiç bir kimse olmadı (yetişmedi); kimse de onun gibi Hak'dan dolmadı (ilâhi aşk ve feyze ermedi)
    2. O, güneştir, veliler yıldızıdır. O, herkese nasip eriştirir.
    3. Herkes, Allah'dan, bir ihsana nail olur, fakat has kullarının armağanı başka türlü olur.
    4. Allah, Mevlânâ'ya verdiği ihsanı, ne bir yoksula, ne de bir zengine vermiştir.
    5. Siz onu, bir de, benim gözümle görünüz; onun sırlarını benden sorunuz.
    6. Ben, kimsenin söyleyemediği sözleri söyleyebilirim. Ben kimsenin yemediği nimetleri verebilirim.
    7. Ben kimsenin giymediği hil'atı verebilirim. Kimse benim verebileceğim manevî armağanı, sayı ile hesap edemez.


    DİPNOTLAR
    (1) EFLAKİ, Ahmed. Ariflerin Menkıbeleri (Tahsin Yazıcı Çevirisi), Şark islam Klasikleri: 26, Milli Eğitim Basımevi, istanbul, 1964 C, 1 (1/3)
    (2) a- SİPEHSALAR, Feridun b Ahmed, Risale-i Sipehsalar ve Menakım-ı Hazret-i Hüdavendigar (M. Bahari Tercümesi), Der, Saadet, 1331. s. 15
    b-EFLAKİ, a.g.e., C. (1/1)
    c- CAMİ, Nefehatül-Üns (Lamii Tere.), istanbul, 1289,5.514
    (3) a- BEYTUR, Midhat Bahari, Divan-ı Kebir'den Seçme Şiirler, Milli Eğitim Basımevi, istanbul, 1965, s. XVIII
    b- TAHİRÜ'L MEVLEVİ, Mesnevi Şerhi, Ahmed Said Matbaası, istanbul, 1963, C.ls. 19
    (4) CAMİ, a.g.e., s. 513-514
    (5) SİPEHSALAR, a.g.e., s. 16
    (6) a- SULTAN VELED, İbtida-Name (AbdülbakiGölpınarlı Çevirisi), Ankara, 1976,5.237-238
    b-SİPEHSALAR, a.g.e., s. 1 7-i 8 c-EFLAKİ, a.g.e., C. 1 (1/5)
    (7) BEYTUR, Midhat Bahari, Divan-ı Kebir'den Seçme Şiirler, Milli Eğitim Basımevi, istanbul, 1965, C.l.s. XVII
    (8) SİPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20
    (9) GÖLPINARLI, Abdülbaki, Mevlânâ Celâleddin, inkılap Kitabevi, istanbul, 1985,.s.40
    (10) a-SİPEHSALAR, a.g.e., s. 19-20
    b- EFLAKİ, a.g.e.,C. 1(1/5)
    (11) EFLAKİ, a.g.e., C. 1(1/10
    (12) DEVLETŞAH, Devletşah tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi, Tercüman 1001 Temel Eser: 1 12, istanbul 1977, s. 249
    (13) BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Mevlânâ, istanbul, 1 965, s. 91
    (14) EFLAKİ, a.g.e., C. 1 (3/1 16)
    (15) B. ÇELEBİ, Celâleddin, Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş, Konşuması, S.Ü. I. Milli Mevlânâ Kongresi 3-5 Mayıs 1985. Konya Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986. s. 449
    (16) EFLAKİ, a.g.e., C. 1(1/22)
    (17) SULTAN VELED, a.g.e., s. 242
    (18) EFLAKİ, a.g.e., C. 1 (1/24)
    (19) ANBARCIOĞLU, Meliha, Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in Hayatı, Eseri ve Düşünceleri, S.Ü. I. Milli Mevlânâ Kongresi 3-5 Mayıs 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986,5.137
    (20) DEVLETŞAH a.g.e., s. 250
    (21) SULTAN VELED, a.g.e.. s. 244
    (22) SEYYİD BURHANEDDİN, Muhakkik Tirmizi, Maarif, Çeviren: Abdülbaki Gölpınarlı, Türkiye iş Bankası Yayınla rı - 1 34, Ankara, s. 206
    (23) EFLAKİ, a.g.e., C. 1(2/1)
    (24) EFLAKİ, a.g.e., C. 1(2/1)
    (25) SULTAN VELED a.g.e., s. 246
    (26) SULTAN yELED, a.g.e., s.248
    (27) MEVLÂNÂ, Mesnevi, (Veled İZbudak Tercümesi), Şark-islam Klasikleri: 1, Milli Eğitim Basımevi, istanbul, 1960, C.2, b. 1319, 1320
    (28) a- SİPEHSALAR, a.g.e. s. 111 b-EFLAKİ a.g.e., C. 1(1/24)
    (29) EFLAKİ a.g.e.. C. 1 (3/9)
    (30) EFLAKİ a.g.e., C. 1 (3/9)
    (31) DEVLETŞAH, a.g.e., s. 050
    (32) SULTAN VELED, a.g.e., s. 248
    (33) EFLAKİ, a.g.e., C. 1(3/10)
    (34) a-EFLAKİ, a.g.e., C. 1 (3/10)
    b-SİPEHSALAR, a.g.e., s. 168
    c- ŞEMS TEBRİZİ, Makalat (M. Nuri Gençosman Çevirisi), Hürriyet Yayınları: 71, İstanbul, 1 974 s. 1 3
    (35) EFLAKİ,a.g.e..C.I (3/10)
    (36) SULTAN VELED, a.g.e.. s. 249-250
    (37) SULTAN VELED a.g.e., s. 249
    (38) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b: 1739- 1741
    (39) BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Matbaası, istanbul, 1965,s.96
    (40) BEYTUR, Midhat Bahari, Divan-ı Kebir'den Seçmeler, s.XXX
    (41) BEYTUR, Midhat Bahari, Divan-ı Kebir'den Seçmeler, s.XXX
    (42) TARLAN, Ali Nihat, Mevlânâ, Hareket Yayınlan: 53, istanbul, 1974, s.35
    (43) a- SULTAN VELED, a.g.e., s. 55 b-SİPEHSALAR a.g.e., s. 172
    (44) SİPEHSALAR, a.g.e., s.64
    (45) SULTAN VELED, a.g.e.. s. 64
    (46) SULTAN VELED a.g.e.. s. 64
    (47) EFLAKİ a.g.e., C.2 (4/51)
    (48) SULTAN VELED) a.g.e., s. 73
    (49) EFLAKİ a.g.e., C.2 (5/4)
    (50) SİPEHSALAR a.g.e., s. 171
    (51) SİPEHSALAR, a.g.e., s. 180
    (52) EFLAKİ a.g.e., C.2 (5/3)
    (53) a-SİPEHSALAR, a.g.e., s. 181 b- EFLAKİ, a.g.e., C.2 (5/7)
    (54) EFLAKİ, a.g.e., C.2 (5/20)
    (55) SULTAN VELED a.g.e., s. 93
    (56) SULTAN VELED a.g.e., s. 93
    (57) SULTAN VELED, a.g.e., s. 146-147
    (58) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.l, b: 2378- 2385
    (59) TARLAN, Ali Nihat, a.g.e., s. 18
    (60) SİPEHSALAR. a.g.e., s. 18
    (61) EFLAKİ, a.g.e., C.2 (6/3)'
    (62) FİRUZANFER, Bediuzzaman, Mevlânâ Celâleddin (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Şark islam Klasikleri için Yardımcı Eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi, istanbul, 1963, s. 212
    (63) EFLAKİ, a.g.e., C.2 (3/569)
    (64) EFLAKİ, a.g.e.. C.2 (3/571)
    (65) EFLAKİ, a.g.e., C.2 (3/565)
    (66) EFLAKİ, a.g.e., C.2 (3/575)
    (67) a- EFLAKİ, a.g.e., C.2 (3/574)
    b-CAMİ, a.g.e., s. 519
    (68) a-SULTAN VELED, a.g.e., s. 153
    b- EFLAKİ, a.g.e., C.2 (3/580)
    (69) SİPEHSALAR, a.g.e., s. 156
    (70) EFLAKİ, a.g.e., C.2 (6/9)
    (71) EFLAKİ, a.g.e., C. 1 (3/320
    (72) MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mecalis-i Seb'a, E Nafiz Uzluk Basımı, Bozkurt Basımevi, istanbul, 1937, Mukaddime, s. 105
    (73) MEVLÂNÂ, Celâleddin, Divan-Kebir (Abdülbak Gölpınarlı Çevirisi), Remzi Kitabevi, Yükselen Matbası, istanbul, 1959 C. III., s. 169 MEVLÂNÂ, Celâleddin, Külliyat-ı Divan-i Şems-i Tebrizi, Çap-u Intişarat-ı Meri-i kebir, 1345 Hicri Şemsi, Gazel 91 1
    (74) a- GOLPINARLI, Abdülhaki, Mevlânâ Celâleddin, inkılap Kitabevi, istanbul, I985,s. 132
    b- Mevlânâ, Celâleddin, Külliyat-ı Divandı Şems-i Tebrizi, Gazel 683
    (75) Bu beyit, Mevlânâ'nındır diye rivayet edilir.
    (76) FÜRÜZANFER, Bediuzzaman, a.g.e.. s. 190
    (77) EFLAKİ, a.g.e., C. I (3/9)
    (78) EFLAKİ, a.g.e., C.2 (4/93)
    (79) Mevlânâ, Mesnevi, C. 1 b: 983-989
    (80) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.4, b:664-666
    (81) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C4, b: 661- 2778
    (82) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.6, b:232
    (83) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.l, h: 2665
    (85) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C4, b: 555
    (86) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.5. s:588
    (87) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.6, b:972
    (88) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b: 23-26,3 1
    (89) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.2, b: 2163-2165
    (90) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.2, b:2214
    (9 !) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b:7 i 1 -7 1 7, 721-726
    (92) KUR'AN El-Hucarat (49). 13
    (93) SİPEHSALAR, A.G.E., S. 59-60
    (94) Tarlan, ALİ NİHAT, a.g.e.,s.26
    (95) KURAN,, El,Âlak(96), 19
    (96) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.4, B: 1 I
    (97) EFLAKİ, a.g.e., C. 1, (3/1 06)
    (98) Mevlânâ, Mesnevi, C.5, b: 183. 185
    (99) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, C.5, b: 2625
    (100) MEVLÂNÂ, Celâleddin, Külliyat-ı Divan-ı Şems-i Tebrizi, Rubaiyyat: 133!
    (101) BEYTUR, Midhad Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ, s. 133
    (102) BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ. s.99
    (103) BEYTUR, Midhat bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlânâ, s. 103
    (104) EFLAKİ, a.£.e., C. 1 (3/291)
    (105) Mevlânâ, Mesnevi, C.3, b: 756
    (106) KUR'AN, EzZumer(39),53
    (107) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.J. b:724
    (108) MEVLÂNÂ, Mesnevi. C.6, b: 2451, 2452
    (109) EFLAKİ, a.g.e., C. 1 (3/46)
    (110) EFLAKİ, a.g.e.. C 1(3/46)
    (111) MEVLÂNÂ Celâleddin Mektuplar (Abdülbaki Gölpınarlı Çevirisi), inkılap ve Aka Kitabevleri, Yeni Matbaa, istanbul, 1963. s. 13-15 Mektup: VI
    (112) MEVLÂNÂ Celâleddin, Mektuplar, s.85, Mektup: LVI
    (113) MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mektuplar, s. 14, Mektup: VI (!I4) EFLAKİ, a.g.e., C.l (3/148)
    (115) Mevlânâ, Mesnevi, C, 3 b: 362, 363
    (116) CAMİ, a.g.e., s.5 17
    (117) EFLAKİ, a.g.e., C.l (3/344)
    (118) EFLAKİ, a.g.e., C.l (3/306)
    (119) EFLAKİ,a.g:e., C.l 3/68)
    (120) EFLAKİ, a.£.e., C.l (3/421)
    (121) Mevlânâ, Mesnevi, C.6, b:403
    (122) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C.3, b:2392
    (123) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b: 1646
    (124) MEVLÂNÂ, Mesnevi, C. 1, b:947
    (125) Mevlânâ, Mesnevi, C.2, b:733, 735
    (126) Mevlânâ, Mesnevi. C.l, b: 1642, 1644
    (127) EFLAKİ, a.^.e., C.l (3/155)
    (128) EFLAKİ, a.g.e., C.l (3/66)
    (129) Mevlânâ, Mesnevi, C.4, b: 3342. 1644
    (130) EFLAKİ, a.g.e., C. 1 (3/296) (131) EFLAKİ, a.g.e.. C.7/17
    (132) EFLAKİ, a.g.e., C.l (3/212)
    (133) SULTAN VELED, a.g.e., s.2
    (I34)MANSUROĞLU, Mecdut, Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri, i.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayını: 765, istanbul, 1958, sh. 19

    BİBLİYOGRAFYA
    ANBARCIOĞLU, Meliha, Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in Hayatı, Eseri ve Düşünceleri, S.Ü. I. Milli Mevlânâ Kongresi 3-5 Mayıs, 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya, 1986, s. 1 35
    B. ÇELEBİ.Celâleddin, Kongreye Katılan Delegeler Adına Bitiş Konuşması, S.Ü. 1. Milli Mevlânâ Kongresi, 3-5 Mayıs, 1985, Konya, Tebliğler, S.Ü. Basımevi, Konya. 1986, s. 449
    BEYTUR, Midhat Bahari Uivan-ı Kehir'den Seçme Şiirler, Milli Eğitim Basımevi, istanbul, 1965
    BEYTUR, Midhat Bahari, Mesnevi Gözüyle Mevlana, Şiirleri, Aşk ve Felsefesi, Sulhi Garan Matbaası, istanbul, 1965
    CÂMÎ, DEVLETŞÂH. Nefehatü'l, Üns, Lamii Tercümesi, istanbul, 1289 Devlctşah Tezkiresi (Necati Lugal Çevirisi), Tercüman 1001 Temel Eseri 12, istanbul, 1977
    EFLÂKÎ, Ahmed, Ariflerin Menkıheleri (Tahsin Yazıcı Çevirisi), Şark islam Klasikleri: 26, Milli Eğitim Basımevi, istanbul, 1964
    FÜRÜZANFER, Bediuzzaman, Mevlânâ Celâleddin (F. Nafiz Uzluk Çevirisi), Şark islam Klasikleri için Yardımcı eserler: 2, Milli Eğitim Basımevi istanbul 1963
    GÖLPINARLI Abdulbaki, Mevlânâ Celâleddin, inkılap Kitabevi, istanbul 1985
    MANSUROĞLU, Mecdut, Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri, i.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay: 765, istanbul, 1958
    MEVLÂNÂ, Celâleddin, Divan-ı Kebir (Abdulbaki Gölpınarlı Çevirisi), Remzi Kitabevi. Yükselen Matbaası, istanbul 1 959
    MEVLÂNÂ, Celâleddin, Külliyat-ı Divan-ı Şems-i Tebrizi, Çap-u intişarat-ı Emir-i Kebir 1 345 Hicri, Şemsi
    MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mecalis-i Seb'a F. Nafiz Uzluk Basımı, Bozkurt Basımevi, istanbul, 1937
    MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mektuplar (Abdulbaki Gölpınarlı Çevirisi), inkılap ve Aka Kitabevleri, Yeni Matbaa, istanbul, 1963
    MEVLÂNÂ, Celâleddin, Mesnevi (Veled izbudak Tercümesi), Şark islam Klasikleri: 1 Milli Eğitim Basımevi, istanbul, 1960
    SEYYİD BURHANEDDİN Muhakkik-Tirmizi Maarif (Abdulbaki Gölpınarlı Çevirisi), Türkiye iş, Bankası Yayınları -1 34, Ankara
    SİPEHSALAR, Feridun b. Ahmed, Risale-i Sipehsalar be Menakıb-ı Hazret-i Hudavendigar (M. Bahari Hüsami Tercümesi), Der- Saadet, 133
    SULTAN VELED, 1 ibtida-Name (Abdulbaki Gölpınarlı Çevirisi), Ankara, 1 976
    ŞEMS-İ TEBRÎZÎ Makalat (M.Nuri Gençosman çevirisi), Hürriyet Yayınları: 81, istanbul 1954
    TAHİRU'L MEVLEVİ Mesnevi Şerhi, Ahmet Said Matbaası, istanbul, 1963
    TARLAN, Ali Nihat, Mevlânâ, Hareket Yayınları: 53, istanbul, 1974





Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 2 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 2 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Şerif
    By TUGBA in forum Rüya Tabiri - ŞŞ-
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 31.08.09, 22:13
  2. Mushaf-ı Şerif
    By Fidem in forum Rüya Tabiri - M -
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02.07.09, 21:48
  3. Mesnevî’de kişisel gelişime dair hikâyeler
    By Palästina in forum Serbest Konular (Dini)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.02.09, 21:56
  4. Mesnevi’den: Dua hâli
    By Fidem in forum Serbest Konular (Dini)
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11.12.08, 23:05
  5. 40 Hadis-i şerif
    By ChaoS in forum Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v)
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 10.04.08, 10:20

Eklenmis Olan Tag'lar

14 mayıs, afganistan, aile, akrep, alemi, alev, almanca, anlamı, arapça, arzu, aslan, ayna, bal, bana, başlar, benim, bereket, beyaz, bilemezsin, biri, bizde, bolluk, boza, bulgur, burun, büyük, calar, cami, çerçeve, cevap, cilt, çirkin, çok, cümle, damat, deli, deniz, devlet, dili, dinle, dizi, dolgu, dönüş, dövmeler, dümdüz, duygu, düşünmek, edebiyat, edebiyatı, ekim, ekmek, elma, elmas, erkekler, evden, evet, eylül, ezel, fener, fethi, filim, fincan, fırsat, gebelik, gecelik, gelin, gelsin, gif, git, gitme, gölcük, gözlerin, gözlerinde, günler, güzel sözler, güzellik, haber, haberler, hafta, hain, hasan, hata, hayal, hepsi, hicret, hikaye, hikayeler, hikayesi, hizmet, hüseyin, icra, iki şey, incir, indir, işte ondan, kabak, kader, kalp, karalama, karin, karpuz, kati, kebap, kesmek, kimi, kitap, konu, kova, kurumu, kuzu, kızıl., madde, mahkeme, mama, masal, mecnun, medine, mekke, melek, melekler, meme, memeden, mercan, mercimek, mevlana, mi?, mimar, minare, mini, mutfak, nar, neden, neler, nereye kadar, nimet, öldü, öldürmek, olsun, ölüm, oluruz, ömür, onlar, öğrendim, peygamberimizin, peynir, rahim, raki, rehber, renk, sağlık, sen, seni, seninle, sensiz, sizin, sohbet, sonrası, sorular, sözler, sütü, sır, tabu, tahsili, takip, tarif, tarifi, tarz, taze, tedavi, tehdit, temmuz, terazi, tilki, torba, ülke, ülkeler, vadi, vekil, verir, yangın, yanlış, yaratıcı, yardım, yavrum, yay, yemek, yemekleri, yemesi, yemiyorsa, yenilik, yerli, yiyecekler, yüzme, ızdırap, ışık, zamanda, zeki, şehit

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372