1 den 9´e kadar. Toplam 9 Sayfa bulundu

Konu: Söz Sanatları ( Edebi Sanatlar ) Hakkında Herşey

  1. #1
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart Söz Sanatları ( Edebi Sanatlar ) Hakkında Herşey


    1.)TEŞBİH (BENZETME)

    Sözü daha etkili duruma getirmek için aralarında ilgi bulunan iki unsurdan güçsüzü olanı güçlü olana benzetmektir.
    Benzetmede dört unsur bulunur:
    a)Benzenen b)Benzetilen
    c)Benzetme Yönü d)Benzetme Edatı
    Bu öğelerin kullanılıp kullanılmaması açısından da üç çeşit benzetme vardır:
    --- Çocuk tilki gibi kurnaz biriydi.

    ---Minik yavrucak elma gibi kıpkırmızı yanaklarıyla gülücükler saçıyordu.
    Benzeyen

    ---Bizim de kalbimizi kımıldatır yerinden
    Toprağa diz vuruşu dağ gibi zeybeğin

    ---Binalar kale gibi olduğundan içeri
    B.tilen B.nen B.E
    girilemiyordu.
    ---Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    B.tilen B.yen


    ---Karısına yıllarca cehennem hayatı yaşattı.
    B.tilen B.yen

    ---Muavin,yolculara: Pamuk eller cebe!
    B.tilen B.yen

    diye bağrıyordu.

    2.İSTİARE (EĞRETİLEME)

    Benzetmenin asıl unsuru olan benzeyen ve benzetilenden yalnızca biri kullanılarak yapılır.
    a.)Açık İstiare:Benzeyenin bulunmayıp yalnızca benzetilenle yapılan istiaredir.
    b.)Kapalı İstiare:Benzetilenin bulunmayıp yalnızca benzeyenle yapılan istiaredir.

    ---Bir hilal uğruna ya rab ne güneşler batıyor. (A.İ)
    ---Ay,altın ağaçlardan yere damlıyordu.(K.İ)
    Açtım avucumu altına tuttum.
    ---Ülkemizde üniversiteden mezun olmuş pek çok fidan artık iş de bulamıyor.(A.İ)
    ---Bahar gelince bir ağızdan şarkılar söyler kuşlar.(K.İ)
    ---Bugün gökten inciler yağıyordu.(A.İ)
    ---Galatasaray,Fenerbahçe kalesine gol yağdırdı.(K.İ)
    ---Genç adamın sözleri,kızın yüreğini yakıyordu.(K.İ)
    ---Sanat,hür bir ortamda boy atar.(K.İ)
    ---Kurban olam,kurban olam,
    Beşikte yatan kuzuya.(A.İ)

    3.)KİNAYE

    Bir sözü hem gerçek hem de mecaz anlamda kullanmaktır.
    Uyarı:Kinayede daha çok mecaz anlam kastedilir.
    ---Mum dibine ışık vermez.
    ---Hamama giren terler.
    ---Taşıma su ile değirmen dönmez.
    ---Yuvarlanan taş yosun tutmaz.
    ---Ateş düştüğü yeri yakar.
    ---Yaptığı hatayı anlayınca yüzü kızardı.

    4.)MECAZ-I MÜRSEL (AD AKTARMASI)

    Benzetme amaç güdülmeden bir sözün ilgili olduğu başka bir söz yerine kullanılmasıdır.
    ---İşe alınman için dün şirketle görüştüm.(İnsan)
    ---Yarın sınıfı 9/H sınıfı yapacak.(Öğrenci)
    ---Toplantıya Milliyet gazetesinin güçlü kalemleri de geldi.(Yazar)
    ---Nihatın golüyle tüm stat ayağa kalktı.(Seyirci)
    ---O evine çok bağlı bir insandır.(Ailesi)
    ---Bu olay üzerine bütün köy ayaklandı.(Halk)
    ---İstanbul'dan kalkan uçak az önce Adana'ya indi.(Havaalanı)

    5.)TEŞHİS (KİŞİLEŞTİRME)

    İnsan dışındaki canlı cansız varlıklara insan özelliği kazandırmaktır.
    Her teşhiste aynı zamanda kapalı istiare vardır.
    ---Güzel gitti diye pınar ağladı.
    ---Menekşeler külahını kaldırır.
    ---Bir sarmaşık uyanıyordu uykusunda
    Geriniyordu bir eski duvarın sıvasında.
    ---Toros dağlarının üstüne,
    Ay un eledi bütün gece.
    ---O çay ağır akar,yorgun mu bilmem,
    Mehtabı hasta mı,solgun mu bilmem.
    ---Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın,
    Eskici dükkanında asma saat,
    Çelik bir şal atmış omuzlarına.
    ---Yalnızlığın okşadığı kalbime,yağmurlar küskün,
    En güzel türküyü bir kurşun söyler.
    ---Bu akşam sonbahar ne kadar serin,
    Geceyi hasretle zaman.

    6.)İNTAK (KONUŞTURMA)

    İnsan dışındaki varlıkları konuşturmaktır.Her intak sanatında teşhis sanatı vardır;ancak her teşhiste intak sanatı yoktur.
    ---Deniz ve Mehtap sordular seni: Neredesin?
    ---Maymun şunu anlatmak istemişti fikrince:
    Boşa gitmez kötüye bir ceza verilince.
    ---Dal bir gün dedi ki tomurcuğuna:
    İçimde kanayan yara gibisin.
    ---Ey benim sarı tamburam!
    Sen ne için inilersin?
    İçim oyuk,derdim büyük
    Ben onunçün inilerim
    ---Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kaf dağı.
    ---Adam elini uzattı,tam onu koparacağı sırada menekşe: Bana dokunma!diye bağırdı.

    7.)TECAHÜL-İ ARİF

    Anlam inceliği oluşturmak için herkesçe bilinen bir gerçeği bilmiyormuş gibi aktarmalıdır.
    ---Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
    Benim mi Allahım bu çizgili yüz.
    ---Sular mı yandı,neden tunca benziyor mermer?
    Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
    ---Gökyüzünün başka rengi de varmış,
    Su insanı boğar,ateş yakarmış.
    ---Şu karşıma göğüs geren,
    Taş bağırlı dağlar mısın?
    ---Saçların dalgalı,boya mı sürdün?
    Gelmiyorsun artık,bana mı küstün?
    ---İçimde kar donar,buzlar tutuşur,
    Yağan ateş midir,kar mıdır bilmem.

    8.)HÜSN-İ TA'LİL

    Sebebi bilinen bir olayın meydana gelişini,gerçek sebebinin dışında başka,güzel bir nedene bağlamadır.
    ---Gül bahçesi sevgiliden haber geldiği için
    Süslendi ve güzel kokular süründü.
    ---Yoksun diye bahçemde çiçekler açmıyor bak.
    ---Senin o gül yüzünü görmek için
    Sana güneş bakmak için doğuyor.
    ---Benim kaderime ve yalnızlığıma
    Irmaklar bile ağladı.
    ---Rüzgar gökte bir gezinti,
    Üşürüz her akşam vakti,
    Ne sıcak vücutlar gitti,
    Toprağı ısıtmak için.
    ---Güller kızarır utancından o gonca gül gülünce
    Sümbül bükülür kıskancından kakül bükülünce.
    ---Bir an önce görülsün diye Akdeniz,
    Toroslarda ağaçlar hep çocuk kalır.
    ---Toros dağlarının üstüne
    Ay, un eledi bütün gece.

    9.) MÜBALAĞA (ABARTMA):

    Sözün etkisini güçlendirmek için bir şeyi olduğundan daha çok ya da olduğundan daha az göstermektir.
    ---Manda yuva yapmış söğüt dalına,
    Yavrusunu sinek kapmış.
    ---Alem sele gitti gözüm yaşından.
    ---Bir ah çeksem dağı taşı eritir,
    Gözüm yaşı değirmeni yürütür.
    ---Bir gün gökyüzüne otursam,
    Evlerin tavanlarını birer birer açsam.
    ---Sıladan ayrıyım,gözümde yaşlar,
    Sel olup taşacak bir gün derinden.
    ---Sana olan aşkım dağı taşı eritir,
    Gözümdeki yaşlardan bir deniz olur.
    ---Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kaf dağı.
    ---Sekizimiz odun çeker,
    Dokuzumuz ateş yakar
    Kaz kaldırmış başın bakar
    Kırk gün oldu ,kaynatırım kaynamaz.
    ---Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    Gömelim gel seni tarihe desem,sığmazsın.
    ---Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır.

    10.)TEZAT (KARŞITLIK)

    Aralarında ilgiden dolayı,birbirine zıt kavramları bir arada kullanmaktır.

    ---Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.
    ---Neden böyle düşman görünürsünüz,
    Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
    ---İçimde kar donar,buzlar tutuşur,
    Yağan ateş midir,kar mıdır bilmem.
    ---Sana çirkin dediler,düşmanı oldum güzelin.
    ---Yükseğinde büyük namlı karın var,
    Alçağında mor sümbüllü bağın var.
    ---Gülmek ol,goncaya münasiptir,
    Ağlamak bu,dil-i hazine gerek.
    ---Karlar etrafı bembeyaz bir karanlığa gömdü.

    11.) TEVRİYE (AMACI GİZLEME)

    İki değişik anlamı olan bir sözcüğün bir dize ya da beyitte iki anlamının da kullanılmasıdır.
    ---Tahir Efendi bize kelp demiz (Tahir:özel ad.)
    İltifatı bu sözde zahirdir
    Maliki mezhebim benim zira
    İtikadımca kelp Tahirdir.


    ---Bu kadar letafet çünkü sende var,
    Beyaz gerdanında bir de ben gerek.

    ---O güzel yüzün benli de,
    Göğsün niye bensiz?
    ---Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş,
    Ben yarime gül demem,yarim bana gülmedi.

    ---Beyefendi ailenin güneşi,sen de ayısın.

    ---Sen gittin yaslara büründü cihan,
    Soluyor dallarda gül dertli dertli.

    ---Şu köpek leşi de şurda fuzuli,
    O kadar içerlediysen tut kıçından
    Vur yere de çıksın içindeki ruhi.

    12.)TELMİH (HATIRLATMA)

    Söz arasında herkesin bildiği bir olaya ya da kişiye işaret etme sanatı.
    ---Vefasız Aslıya yol gösteren bu,
    Keremin sazına cevap veren bu.
    ---Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor teshidi,
    Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi.
    ---Ekmek Leyla oldu bire dostlarım,
    Mecnun olup ardı sıra giderim.
    ---Şu Boğaz harbı nedir?Var mı ki dünyada eşi?
    En keşif orduların yükleniyor dördü beşi.
    ---Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.
    ---Gökyüzünde İsa ile,
    Tur dağında Musa ile ,
    Elindeki asa ile,
    M
    Çağırayım Mevlam seni.

    13.)TARİZ (TAŞ ATMA)

    Bir kişiyi iğneleme,bir konuyla alay etme veya sözün tam tersini kastetmedir.
    ---Müftü Efendi bize kafir demiş.
    ---Tutalım ben ona diyem müselman.
    ---Lakin varıldıktan ruz-ı mahşere,
    İkimiz çıkarız orda yalan.
    ---Bu ne kudret ki elifbayı okur ezberden.
    ---Tahir Efendi bize kelp demiş,
    İltifatı bu sözde zehirdir,
    Maliki mezhebim benim zira,
    İtikadımca kelp Tahirdir.
    ---Bir nasihatım var zamana uygun,
    Tut sözümü yattıkça yat uyuma,
    Meşhur bir kelamdır sen kazan sen ye,
    El için yok yere yanma.
    ---O kadar zeki ki bütün sınıfları çift dikiş gidiyor.

    14.)TEKRİR

    Anlatımı güçlendirmek için bir sözü sık sık tekrar etmektir.
    ---Beni bende demen,ben değilim,
    Bir ben vardır,bende benden öte.

    ---Söz ola kese savaşı,
    Söz ola kestire başı,
    Söz ola oğlu aşı,

    Yağ ile bal ede bir söz.

    ---Ben güzele güzel demem,
    Güzel benim olmayınca.

    ---Seni tanımadan önce ben,ben değildim,
    Seni tanıdıktan sonra aslında bensizliğin sensizliğin olduğunu anladım.

    ---Gece midir insanı hüzünlendiren,
    Yoksa insan mıdır hüzünlenmek için, Geceyi bekleyen?
    Gece midir seni bana düşündüren?

    [COLOR=#000000]Yoksa ben miyim seni düşünmek için,
    Geceyi bekleyen?

    15.)TENASÜP (UYGUNLUK)

    Anlam yönünden birbiriyle ilgili sözcükleri bir arada kullanmaktır.
    ---Deli eder insanı bu dünya,
    Bu gece,bu yıldızlar,bu koku,
    Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.

    ---Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. (Yahya Kemal Beyatlı)

    ---Arım,balım,peteğim,
    Gülüm,dalım,çiçeğim,
    Bilsem ki öleceğim,
    Yine seni seveceğim,

    ---Güller kızarır o gonca gül gülünce,
    Sümbül bükülür kıskancından kalül bükülünce

    ---Bu akşam ışık olduk,renk olduk,ses olduk,
    Yeniden kışla olduk,asker olduk,tüfek olduk.

    16.)LEFF ÜNEŞR

    Bir dizede iki ya da daha fazla kavramdan bahsettikten sonra diğer dizede onlarla ilgili açıklama yapmaktır.
    ---Bakışların fırtına,
    Duruşun durgun su,
    Biri alabora eder,
    Biri boğar.

    ---Gönlümde ateştin,gözümde yaştın,
    Ne diye tutuştun,ne diye taştın.

    ---Ben bir sedefim,sen nisan bulutu,
    Ver damlaları,al yuvarlak inciyi.

    17.)İSTİFHAM(SORU SORMA)

    Anlatımı daha etkili hale getirmek için cevap alma amacı gütmeden soru sormaktır.
    ---Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? (Mehmet Akif Ersoy)
    ---Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
    Benim mi Allahım bu çizgili yüz? (Cahit Sıtkı Tarancı)
    ---Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    ---Şu karşıma göğüs geren
    Taş bağırlı dağlar mısın?
    ---Hangi çılgın bana zincir vuracakmış?Şaşarım!
    ---Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?
    Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?

    18.)TEDRİC

    Birbiriyle ilgili kavramların bir derece gözetilerek sıralanmasıdır.
    ---İki asker,mızrak mızrağa,kılıç kılıca,hançer hançere vuruşmaya başladı.
    ---Makbar,makber değil;bir türbe,türbe değil;bir mabet,mabet değil;bir küre,küre değil;bir sonsuz uzay.


    19)NİDA (SESLENME)

    Şiddetli duyguları,heyecanları coşkun bir seslenişle anlatmadır.Daha çok ay,ey,hay,ah ünlemleriyle yapılır.
    ---Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü! (Arif Nihat Asya)
    ---Ey benim sarı tamburam!
    Sen ne için inilersin?
    ---Çatma kurban olayım ey nazlı hilal!

    20.)CİNAS

    Yazılışları aynı,anlamları farklı sözcüklerin bir arada kullanılmasıdır.
    ---Niçin kondun a bülbül kapımdaki asmaya
    Ben yarimden ayrılmam götürseler asmaya.

    ---Göl kıyısındaki sazların arasında bir saz sesi geliyordu.

    --- Kara gözler,
    Sürmeli kara gözler,
    Gemim deryada kaldı,
    Gözlerim kara gözler.

    ---Kalem böyle çalınmıştır yazıma,
    Yazım kışıma uymaz,kışım yazıma.

    ---Böyle bağlar,
    Yar başın böyle bağlar,
    Gül açmaz,bülbül ötmez,
    Yıkılsın böyle bağlar.

    21) ALİTERASYON

    Dize ya da mısrada ahenk oluşturacak şekilde,aynı sesin veya hecenin tekrarlanmasıdır.
    ---Eylülde melül oldu gönül soldu lale
    Bir kaküle meyletti gönül geldi bu hale.
    ---Seherde seyre koyuldum semayı deryayı.
    ---Kara toprak içinde kara karıncayı karanlık gecede görür.
    ---Beyaz gerdanında bir de ben gerek.

    22.) SECİ

    Düz yazıda cümle içinde yapılan uyağa denir.
    ---İlahi,kabul senden,ret senden;şifa senden,dert senden İlahi,iman verdin,daim eyle;ihsan verdin,kaim eyle.
    ---Ten cübbesi çak gerek,gönül evi pak gerek.
    ---Ey gönlümün nuru,gönüllerin süruru!
    ---De gül idim ben sana mail sen ettin aklımı zail. (Fuzuli)

    • Söz Sanatları - 2 (Konu Anlatımı )
    • Söz Sanatları -3 (Konu Anlatımı )
    • Söz Sanatları ( Edebi Sanatlar )
    • Ad Aktarması, Sunu
    Konu MeVSiM tarafından (20.11.09 Saat 00:37 ) değiştirilmiştir.






  2. #2
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart

    Edebi Sanatlar mana üzerinde oyunlar yapıp, sözü güzelleştirme yolları.
    Edebi eserlerde mana ve fikri daha iyi anlatmak, açıklamak, zevkle okunmasını sağlamak ve ifadeyi temin etmek için yapılır.
    Bir dildeki kelimelerin iki manası vardır.
    Bunlara hakiki ve mecazi manalar denir.
    Kelimelerin her zaman öz manalarında kullanılması Özellikle edebi eserler için kusur sayılır.
    Ayrıca hakiki manalar, her zaman duygu ve düşünceleri, hayalleri anlatmaya yetmez.
    Bu yüzden edebi sanatlar bütün dün

    Edebi Sanatlar hakkında ansiklopedik bilgi
    Edebi Sanatlar mana üzerinde oyunlar yapıp, sözü güzelleştirme yolları. Edebi eserlerde mana ve fikri daha iyi anlatmak, açıklamak, zevkle okunmasını sağlamak ve ifadeyi temin etmek için yapılır.

    Bir dildeki kelimelerin iki manası vardır. Bunlara hakiki ve mecazi manalar denir. Kelimelerin her zaman öz manalarında kullanılması Özellikle edebi eserler için kusur sayılır. Ayrıca hakiki manalar, her zaman duygu ve düşünceleri, hayalleri anlatmaya yetmez. Bu yüzden edebi sanatlar bütün dünya edebiyatlarının her döneminde kullanılmıştır. Türk edebiyatında, Özellikle divan edebiyatı sanatkarları bu sanatlara yer vermiş, istedikleri sanatı yapabilmek için hususi gayret sarfetmişlerdir. Son devir Türk edebiyatında istisnalar hariç söz sanatlarından vazgeçilmemiştir. Bir edebi eseri zevkine vararak okumak ve yazarının anlatmak istediğini tam anlayabilmek için diğer bilgilerin yanısıra edebi sanatları da bilmek gerekir.

    Edebi sanatlar, zihni faaliyet mahsulü olmaları dikkate alınarak; a) Heyecana bağlı sanatlar, b) Fikre bağlı sanatlar şeklinde sınıflandırılabileceği gibi, bir ifade içinde yaptıkları vazife temel alınarak da 1) Mecazlar, 2) Manaya ait sanatlar, 3) Söze ait sanatlar şeklinde de gruplandırılabilir.

    Bu ikinci gruplandırmaya göre mecazlar bölümünde teşbih, istiare, mecaz-ı mürsel, kinaye, ta’riz, teşhis ve intak, tecahül-i arif, hüsn-i ta’lil, mübalağa ve tezat yer alır.

    Manaya ait sanatlar arasında, tenasüb ve iham-ı tenasüb, leff ü neşr, terdid, aks, tekrir, nida, rücu, kat’, sehl-i mümteni, istifham, muamma-lügaz iltifat, irsal-i mesel, tazmin ve iktibas gibi sanatlar vardır.

    Söze ait sanatlar grubunda da; iştikak, kalb, iade, icaz, cinas, tersi, seci, aliterasyon sayılabilir.

    Edebi sanatların en çok kullanılanları şunlardır:

    Teşbih (benzetme): Aralarında benzerlik bulunan iki şeyden zayıf olanı kuvvetli olana benzetmeye denir. Edebiyatta çokça kullanılır. Bir teşbihde en az iki, en çok dört unsur bulunur. Bunlardan benzeyen ile kendisine benzetilen esas unsurlar (öğeler) olup, benzetme edatı ile benzetme yönü yardımcı unsurlardır. Öğe sayılarına göre teşbihler, unsurların hepsi ile yapılan tam teşbih, esas unsurlarla yapılan beliğ teşbih, benzetme yönü söylenmeden yapılan mücmel teşbih, benzetme edatı söylenmeden yapılan müekked teşbih denilen kısımlara ayrılır.

    Tam teşbihe Örnek:

    Mehmetçik cesaret ve kahramanlıkta aslan gibidir.

    Benzeyen: Mehmetçik

    Kendisine benzetilen: Aslan

    Benzetme yönü: Cesaret ve kahramanlık

    Benzetme edatı: Gibi

    Beliğ teşbihe Örnek:

    Mehmetçik aslandır.

    Benzeyen: Mehmetçik

    Kendisine benzetilen: Aslan

    Mücmel teşbihe Örnek:

    Mehmetçik Aslan gibidir.

    Benzeyen: Mehmetçik

    Kendisine benzetilen:Aslan

    Benzetme edatı: Gibi

    Müekked teşbihe Örnek:

    Mehmetçik cesaret ve kahramanlıkta aslandır:

    Benzeyen: Mehmetçik

    Kendisine benzetilen: Aslan

    Benzetme yönü: Cesaret ve kahramanlık

    İstiare: Benzetme, yalnız benzeyen veya kendisine benzetilenle yapılırsa istiare sanatı ortaya çıkar.
    Bu da kendisine benzetilenle yapılıyorsa açık istiare, yalnız benzeyenle yapılıyorsa kapalı istiare olmak üzere ikiye ayrılır:

    Açık istiareye Örnek:

    Ağaçlar sonbaharda elbiselerini soyunur.

    Kendisine benzetilen: Elbiseler
    Bu cümlede “elbiseler” kelimesi “yapraklar” yerine kullanılmıştır.

    Kapalı istiareye Örnek:

    ... dönerken inleyen tekerlekler.

    Benzeyen: Tekerlekler

    Burada tekerleklerin dönerken çıkardığı sesler, hasta bir insanın inlemesine benzetilmiştir.

    Mecaz-ı mürsel: Benzetme maksadı gütmeden bir kelime veya ibareyi öz manalarında kullanılmayacak şekilde ifade etmeye denir.

    Örnek: “Derse girildi.” denildiğinde, ders söylenip, dersin yapıldığı yer olan dershane kastedilmiştir. Yine “Ateşi yak.” sözüyle, kömür odun vb. gibi şeylerin yakılmasının kasdedilmesi de mecaz-ı mürseldir.

    Kinaye: Hem hakiki, hem mecaz manası anlaşılabilen sözdür. Biri için “Açıkgöz” denildiğinde, hakikat manası olan, o kimsenin gözünün açık olduğu anlaşıldığı gibi, mecaz manası olan zeki ve becerikli olduğu da anlaşılır. Bu sözde kasdedilen mecazi manadır.

    Ta’riz: Bir sözün anlaşılan manasının tam tersini kastetmektir:

    Örnek:

    Tersinden Öğüt

    Her nere gidersen eyle talanı,

    Öyle yap ki ağlatasın güleni,

    Bir saatta söyle yüzbin yalanı,

    El, bir doğru söz seylerse inanma.

    Yusufelili Huzuri

    Şair bu kıt’anın her mısrasında ta’riz sanatı yapmış, asıl söylemek istediğinin tam tersini ifade etmiştir.

    Teşhis ve İntak: Teşhis, insan olmayan varlıklara insanların yaptığı işleri mecazi olarak yaptırma; intak da bu varlıkları söyletme, konuşturma sanatıdır.

    Örnek:

    Testi ile Güğüm

    Güğüm bir gün testiye,

    “Yola çıkalım” dedi.

    Testi “Korkarım” dedi.

    Evde kalmak istedi.

    Çünkü onu en küçük,

    Bir vuruş hemen kırar.

    Güğüme, boynu bükük,

    Dedi ki “Hakkınız var.”

    “Sizin deriniz benden,

    Çok daha fazla sağlam.

    Siz gidiniz fakat ben,

    Size yoldaş olamam.”

    Burada testi ve güğüm gibi iki varlık, insanlar gibi davrandırılarak teşhis, konuşturularak da intak sanatı yapılmıştır.

    Tecahül-i arif: Bilinen bir şeyi bilmiyormuş gibi görünerek yapılan sanata denir. Çeşitli sebeplerle doğrudan doğruya söylenmek istenmeyen bir söz bu şekildeki ifade ile daha etkili olur. Ayrıca nükte yapmak için de çok sık kullanılır.

    Örnek:

    Beli bükülmüş bir ihtiyar bir gün yolda oturmuş, dinleniyormuş. Onun böyle yere eğilmiş gibi duruşunu anlamamazlığa gelen bir genç; “Ne o efendi baba, bir şey mi arıyorsun?” diye sormuş. İhtiyar, gencin bu ta’rizini anlamamış görünerek; “Evet oğlum, gençliğimi kaybettim.Onu arıyorum.” diye cevap vermiş.

    Burada ihtiyarın cevabında tecahül-i arif sanatı yapılmıştır.

    Hüsn-i ta’lil: Bir olayın meydana gelişini gerçek sebebinden farklı olarak hayali ve daha güzel bir sebebe bağlama sanatına denir. Özellikle divan şairleri tarafından çok sevilir.

    Örnek:

    Su Kasidesi’nden

    Hak-i payine yetem der ömrlerdir muttasıl

    Başını taştan taşa vurup gezer avare su

    Fuzuli

    (Su, hazret-i Peygamberin ayağını bastığı toprağa kavuşmak için, ömür boyu başını taştan taşa vurarak gezmektedir.)

    Bu beyitte, suların taşlar arasında sağa sola çarparak akıp gitmesi hadisesi normaldir. Fakat şair onun akışını, Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) duyduğu çok büyük aşk ve hasret sebebiyle, O’nun ayağının bastığı toprağa kavuşabilmek için bir çırpınış sebebine bağlayarak hüsn-i ta’lil sanatı yapmıştır.

    Mübalağa: Övmek veya yermek için bir hususun abartılarak söylenmesi sanatıdır. Duygu ve düşünceler bu sanatla kuvvetlendirilmek istenir. Ancak, zevk ve incelikten mahrum, kaba ve hoş olmayan ölçüsüz çeşitleri, ters etki bırakır ve sevilmez.

    Örnek:

    Öyle zaif kıl tenimi firkatinden kim

    Vaslına mümkün ola yetürmek saba beni

    Fuzuli

    (Ayrılığınla vücudumu öyle zayıflat (saman çöpü gibi et) ki, sabah rüzgarının beni sana ulaştırması mümkün olsun.)

    İnsan, ne kadar zayıflarsa zayıflasın, hafif esen sabah rüzgarının onu havalandırıp bir yere götürmesi düşünülemez. Böyle olmasına rağmen, beyitte vücudun rüzgarın götürebileceği kadar zayıflamasının istenmesi mübalağadır.

    Tezad: Aralarındaki bir alakadan dolayı birbirine zıd manaları, bir ifadede toplamaktır.

    “Bir evde ayş ü şadi bir evde ye’s ü matem” mısraında sevinç ve neşe manasına olan ayş ü şadi ile ye’s ü matem manaca birbirine zıd olup, aralarında tezat sanatı meydana gelmiştir.

    Tenasüb: Manaca birbirine uygun kelimeleri bir arada zikretmektir. Divan edebiyatında çok kullanılan bu sanata “müraat-ı nazir”, “telfik ve tevfik” gibi isimler de verilir.

    Örnek:

    Siper et sinemi, gel hançer-i azara gönül

    Böyledir resm-i mahabbet buna yok çare gönül

    beytinde siper, sine, hançer-i azar kelimelerinin birbirine fikir ve manaca uygunluğu neticesinde tenasüb sanatı ortaya çıkmıştır. Ayrıca aşağıdaki beyit de iham-ı tenasüp için iyi bir örnek teşkil eder. İham-ı tenasüpte kullanılan kelimelerin başka manaları da olabilir.

    Pek uçurma bildiğim kuştur benim bağban

    Bülbülün gülzar-ı alemde hezarın görmüşüz

    Nabi Efendi

    Burada “uçurma” ile “kuş” ve “bülbül” ile “hezar” kelimeleri ayrıca başka anlamlar ifade ederler. “Uçurma” kelimesinde kuş uçurmanın dışında “yüksekten atma, mübalağa etme”, “hezar” kelimesinde ise “bin” manasının dışında “bülbül” manası ile karşılaşılır. Böylece iham-ı tenasüp yapılmış demektir.

    Gerçekte mana;

    “Bahçıvan; bildiğim o kuşu pek fazla uçurma. Biz alemin gül bahçesinde bülbülün binlercesini görmüşüz.” demektir.

    Beyitte geçen kuş, bülbül ve uçurma kelimeleri kendi aralarında; gülzar (gülbahçesi) ve bağban (bahçıvan) kelimeleri de gene aralarında mana yönünden ilgili olduklarından tenasüp sanatı vardır.

    Tevriye: Yakın ve uzak olmak üzere iki manası olan bir sözün bir nükteden dolayı uzak manasının kastedilmesidir.

    Sordum didiler ahbab

    Semt-i vefada doğru yoldadır

    Semt-i vefa, yakın manasıyla yarin bulunduğu yeri, uzak manasiyle, sadık ve vefakar olduğunu ifade eder. Yine doğru yoldadır, sözünün yakın manası yarin evinin semtinde dosdoğru yol üzerinde olduğuna, uzak manası ise, sevgilinin iffet sahibi olduğunu gösterir. Şair her ikisini de uzak manaları ile kullanmıştır.

    Tekrir: Manaya güç kazandırmak maksadıyla bir veya birkaç kelimenin ısrarla tekrar edilmesidir.

    Örnek:

    Esselam ey zat-ı pak-ı Mustafa

    Esselam ey nur-ı iman esselam

    Esselam ey sahib-i lütf ü kerem

    Esselam ey kan-ı ihsan esselam

    Necati

    Şair, Hazret-i Peygamber için yazdığı bu şiirinde esselam kelimesini devamlı tekrar ederek tekrir sanatı yapmıştır.

    Rücu: Önceden söylenen fikri sonra reddediyor veya değiştiriyor görünerek aslında onu kuvvetlendirme sanatıdır.

    Örnek:

    Makber, makber değil bir türbe

    Abdülhak Hamid

    Şair bu sözüyle, mezar manasına gelen makberi reddediyor görünerek gene mezar olan, fakat hususi şekilde saygı gösterilen mezarların ortak ismi olan türbe kelimesini söyleyerek ilk sözünü kuvvetlendiriyor ve rücu sanatı yapıyor.

    Kat’ (kesme): Üslubun daha etkili olması için sözü okuyucunun sonunu tahmin edebileceği bir yerde kesmeye kat’ denir.

    Örnek:

    Birinde rüya tadı;

    Biri kan içen cadı.

    İkisinin de adı;

    Ömürden bir gün... heyhat...

    Enis Behiç Koryürek

    İstifham: Üslubun daha etkili olması için sözü soru şeklinde düzenlemeye istifham denir.

    Örnek:

    Sormayın; Kays ile Leyla neyidi.

    Biri mecnun, biri mecnuneyidi.

    Arif Nihat Asya

    Nida (ünlem): Dikkat çekme ve heyecan bildirmek için başvurulur. “Ey, oy, vay, hey...” gibi kelimeler ve noktalamada (!) işareti ile gösterilir.

    Örnek:

    Sabah Ezanı

    “Uyan!” diyen o güzel

    Nidaya aç odanı

    Açıp, güzelliği en

    Güzel çağında tanı;

    Vakit ki seher vakti,

    Ezan sabah ezanı!

    Uyan ey arif, uyan;

    Uyar uyuklayanı,

    Ki yerlerle gök-şimdi-

    Ezanların vatanı:

    Vakit ki seher vakti,

    Ezan sabah ezanı!!

    Arif Nihat Asya

    Sehl-i mümteni: İlk bakışta yapılması kolay görünen, denendiği zaman güçlüğü anlaşılan ve benzeri yapılamayan sade üsluplu eserleri teşekkül ettiren sanata sehl-i mümteni denir. Bu sanatla yazılan eserlerin dili sade ve sanatsız olduğu için aynı değerde eserin yazılabileceği sanılır. Fakat denendiği zaman benzerinin bile çok zor olduğu anlaşılır. Bu sanatla yazılmış en Ünlü eser Süleyman Çelebi’nin Mevlid’idir.

    Örnek:

    Mevlid’den

    Allah adın, zikredelim evvela

    Vacib oldur, cümle işde her kula

    Allah adın her kim ol evvel ana

    Her işi asan eder Allah ana

    Allah adı olsa her işin önü

    Her giz ebter olmaya anın sonu

    Süleyman Çelebi

    Telmih: Söz arasında herkes tarafından bilinen bir olayın, adını kahramanı veya yerini söyleyerek olayın tamamını hatırlatmaya telmih denir.

    Örnek:

    İlahi

    Ey dost senin yoluna

    Canım vereyin Mevla

    Aşkını komayayın

    Od’a gireyin Mevla

    Yunus Emre

    Yunus Emre “Od’a gireyin” sözü ile İbrahim Peygamberin aleyhisselam ateşe atılması olayını hatırlatıyor. Böylece telmih sanatı ortaya çıkıyor.

    Muamma-lügaz: Edebiyatta manzum bilmece demektir. Edebiyatımızda başlı başına bir şekil olarak görünür.Anonim halk edebiyatındaki bilmeceler sorulu-cevaplı veya yalnız soru şeklinde düzenlenen söz ve zeka oyunlarına dayalı bir nazım şeklidir. (Bkz. Bilmece)

    Örnek:

    Tren gelir İS diye

    Makinist vurur TAN diye

    Kömürcü küreği kaybetmiş

    Kondüktör bağırır BUL diye

    Bu dörtlükte bilmece şeklinde verilen “İstanbul” kelimesidir.

    İrsal-i mesel: Yazılı ve sözlü anlatımlarda atasözü ve vecize kullanmaya denir.

    Örnek:

    Affeyleyelim belki bilmez

    “Bir sürçen atın başı kesilmez”

    Şeyh Galip

    Tazmin: Nazımda başkasına ait bir şiir parçasını kullanmaya denir.

    Örnek:

    Bir devri lanetiyle boğan şairin “Sis”i

    Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.

    Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha

    “-Örtün. Müebbeden uyu. Ey şehr!...” o beddua;

    Hayır, bu hal uzun sürmez, sen yakındasın,

    Sıyrıl beyaz karanlık içinden, pırıl pırıl

    Berraklığında bilme nedir, hafta, ay ve yıl.

    Yahya Kemal Beyatlı

    Şair şiirinde Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinin ismine ve aynı şiirden” -Örtün. Müebbeden uyu. Ey şehr!...” ifadesine yer vermiş; böylece bir yandan cevap verirken, diğer yandan da tazmin yapmıştır.

    İktibas: Manayı kuvvetlendirmek ve sözü süslemek için şiir veya nesre, ayet-i kerime ve hadis-i şeriften birini katmaktır.İktibas müstahsen (güzel görülen) ve müstehcen (kötü görülen) olmak üzere ikiye ayrılır.

    Müstahsen iktibas: Şiir veya nesir ile alınan ayet-i kerime ve hadis-i şerif arasında uygun düşmeyen, manası okuyucu ve dinleyici üzerinde hoş bir tesir bırakan iktibastır.

    Bu kadar cürmü seyrettim ki

    Rahmet ümmidimin budur sebebi

    Ki buyurmuş Hüdayı azze ve cell

    “Sebakat rahmeti ala gadabi”

    Son mısra; “Rahmetim gadabımı geçmiştir.” mealindeki hadis-i kudsidir.

    Müstehcen İktibas: İslam adabına uymayan bir ibarede, ayet-i kerime ve hadis-i şerifin alınması kötü sayılmıştır.

    Aks: Bir terkib, cümle veya mısranın son kısmını başa, baş kısmını sona getirmek suretiyle başka bir terkib, cümle veya mısra teşkil etmektir.

    Örnek: adat-us-Sadat isim tamlamasında, iki taraf arasında akis yapılarak, “adat-us-Sadat Sadatül adat” (Büyüklerin adetleri, adetlerin büyüğüdür.) cümlesi meydana gelmiştir. “Kelam-ı kibar, kibar-ı kelamdır.” da aksın bu kısmına Örnekdir.

    Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var, mısraı ile:

    Tahsil-i hüner vakti, hengam-ı civanidir.

    Hengam-ı civanidir, tahsil-i hüner vakti

    beyti de mısranın tekrarı ile olan akse Örnekdir.

    İştikak: Aynı kökten türetilmiş kelimeleri bir arada kullanmaya denir.

    Örnek:

    Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem

    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem

    M. Akif Ersoy

    “Zalim” kelimesi “zulm” kökünden türetilmiş ve ikisi bir mısrada kullanılmıştır.

    İade: Her beytin son kelimesini bir sonraki beytin ilk kelimesi olacak şekilde kullanmaya denir.

    Örnek:

    Defter-i a’malümün hattı hatadandır siyah

    Kan döker çeşmim hayal ettikçe hevl-i mahşeri

    Mahşeri eşküm virür seylaba ger ruz-i ceza

    Olmasa makbul-ı dergahın sirişküm gevheri

    Gevheridür aşk bahrınun Fuzuli ab-ı çeşm

    Lik bir gevher ki lutf-ı Hak anadur müşteri

    Fuzuli

    icaz: Az sözle çok duygu ve düşünce anlatmaya denir. Her kişinin, her sanatkarın kolaylıkla yapabileceği şey değildir.İnsanlar tarafından benzeri hiç söylenemeyen Örnekleri de vardır. Bunlar Kur’an-ı kerimin bütün ayetleridir. Hadis-i şerifler gibi de hiçbir kimse söyleyememiştir. Bu sanatta mana derinliği vardır.

    Örnekler:

    Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi

    Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

    Kanuni Sultan Süleyman

    Avazeyi bu aleme Davud gibi sal

    Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş

    Baki

    Muraat-ı nazir: Fikri bir sebepten, mahiyetlerindeki bir hususiyetten dolayı, manaları arasında bir ilgi bulunan kelimelerin aynı ifadede toplanmasıdır. Buna cemiyyet, tenasüb, telfik, tevfik, itilaf da denir.

    Siper it sineni gel hançer-i azara gönül

    Böyledir, resm-i mahabbet buna yok çare gönül

    Burada, siper ile hançer arasında fikri bir alaka vardır. Saplanmak istenen hançere karşı siper lazım geldiği gibi, siper de hançer ve benzerlerine karşı korunmak için kullanılır.

    İstihdam: İki manası olan bir sözün kendisiyle bir manasını, zamiriyle diğer manasını ifade etmek sanatıdır. Bu tarif Arap edebiyatı kitaplarına göredir. Muallim Naci bunu, Türk dili şivesine aykırı görüyor, yerine; bir sözü, delalet ettiği iki manayı birlikte kast ile herbirini uygun yöne sarf etmek şeklinde bir tarif yapıyor.

    Ayağa düş dilersen, başa çıkma

    Anınla başa çıkar cam-ı sahba

    beytinde ilk mısrada ayak, insan uzvudur.İkinci mısrada bu kelime “anınla” zamiri ile temsil ediliyor; burada da kadeh manasına geliyor. Muallim Naci tarifine şu Örneki veriyor:

    Bahar erdi, açıldı sevdiğim hem fasl-ı dey, hem gül.

    Bu mısrada açıldı kelimesi, hem kış manasına gelen dey’e hem de gül’e ait açılmayı ifade ediyor. Birincisinde uzaklaştı, ikincisinde çiçek açıldı manasına geliyor.

    Cinas: Nazımda sesleri (yazılışları) aynı, manaları ayrı en az iki kelimeyi kafiye olacak şekilde kullanmaya denir.

    Örnekler:

    Varı yok, yoğu var iden “Ol” durur,

    Dünyada her olanı “Ol”, oldurur.

    Her nefeste eyledik yüz bin günah

    Bir günaha etmedik hiç bir gün ah

    Süleyman Çelebi

    Kara gözler, kara gözler

    Kararmış kara gözler

    Gemim deryada kaldı

    Yelkenim kara gözler

    Anonim Halk Edebiyatı

    Seci: Cümle ve cümleciklerdeki kelimelerden birini, bir kaçını veya tamamını kafiye teşkil edecek şekilde tertiplemeye denir.

    Örnek:

    Hak tebareke ve teala, nitekim anın dinini müebbed ve şer’ini muhalled ve milletini haşre dek dayim ve ümmetini kıyamete değin kayim eyledi.

    Sinan Paşa

    Alliterasyon: Bir ibarede belirli ses ve hecelerin tekrarlanmasına denir. Böylece ahenkli bir söyleyiş meydana getirir.

    Örnek:

    Dest-busi arzusuyla ölürsem dustlar

    Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su

    Fuzuli

    bu beyitte 7 defa “s” sesi, 8 defa “u” ve 5 defa “l” 2 defa “t” sesleri tekrarlanmıştır.

    Celaleddin-i Rumi’den dehen tolup olup pür fen

    Bilüp ahbar-ı ahbarı tolı esrar-ı didaram

    beytinde de aynı durum vardır ve sesler aşağıda görüldüğü gibi tekrar edilmiştir:

    C(1), e(6), l(6), a(8), d(5), i(5), r(7), u(2), m(2), d(6), n(4), h(3), t(2), o(3), p(4), ü(2), f(1), b(3), ı(3), s(1).

    Bir diğer beyitteki alliterasyon sanatı da şöyledir:

    Aman ya Rabbi el-aman ne müşkülmüş ahir zaman

    İki yüzlüler çoğaldı pek azaldı namaz kılan

    a(15), m(6), n(6), y(2), r(3), b(2), i(4), e(4), l(7), ü(5), ş(2), k(2), h(1), z(4), ç(1), o(1), d(2), ı(3), p(1).

    Kaynak: Rehber Ansiklopedisi






  3. #3
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart

    Gerçek Anlama Dayalı Edebi Sanatlar

    Tezat (Karşıtlık),Tevriye (İki anlamlılık), Mübalağa (Abartma), Hüsn-i talil (Güzel neden bulma),Tenasüp (Uygunluk), Tecahül-I arif (Bilmezlikten gelme), İstifham (Soru sorma),Terdit (Şaşırtma), Telmih (Anımsatma), Leff ü neşr (Sıralı açıklama), Tedriç (Dereceleme), Tekrir (Yineleme), Rücu (Geriye dönüş), Irsâl-i mesel (Atasözü söyleme), Kat (Kesme) sanatları bulunmaktadır.

    ***Tezat (Karşıtlık) Sanatı
    Karşıt durumların, olayların, düşüncelerin, birarada belirtilmesidir. Bu, karşıt (zıt) anlamlı sözcükler kullanılmadan da yapılabilir.

    Bir başka tanımı ise:

    Aynı varlığın, olayın, durumun… birbirine karşıt iki yönünü bir arada belirtmeye ya da birbirine karşıt kavramlar arasında ilgi kurmaya tezat denir.

    Aşağıdaki örneklerde tezat sanatı vardır:

    Ömrümde zararsız günümü bilmem Her senede yüz milyonluk kârım var.
    (Huzuri)

    Aşk derdiyle hoşem el çok ilâcımdan tabip Kılma derman kim helakim zehr-i dermânındadır
    (Fuzuli)

    Nice kâfirdir yüzün görüp müselman olmayan
    (Lâmii)

    Dil gitti gerçi yerine kondu hezâr gam Biri gider biri gelir oldu belâların
    (Şeyhülislam Yahya)

    Gülen çehremi görüp Sanmayın beni bahtiyardır Her kahkahanın içinde Bir damla gözyaşı vardır
    Lâkin ben hiç bu kadar mahzun olmadım; ölümü hatırlatan ne var bu resimde? Halbuki hepimiz hayattayız.
    (Melih Cevdet Anday)

    Bir kız vardı yok gibi öyle güzel
    (Oktay Rıfat Horozcu)

    ***Mübalağa (Abartma) Sanatı
    Herhangi bir durumu, olayı ya da gerçeği olduğundan daha büyük ya da küçük göstererek anlatma yöntemine mübalağa (abartma) denir.
    Aşağıdaki parçalar mübalağa sanatına örnektir :

    Sevinçten göklere zıpladım.

    Gittiğini duyunca bir kez daha öldüm.

    Bir ah çeksem,karşıki dağlar yıkılır.

    Korkudan, yüreğim ağzıma geldi.

    Bir bakışın.yüreğimi deldi geçti.

    * Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? “Gömelim gel seni tarihe!” desem sığmazsın.
    (M. Akif Ersoy)

    * Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle
    (Y.Kemal Beyatlı)

    * ölüm indirmede gökler ölü püskürmede yer 0 ne müthiş tipidir savrulur enkâz-ı beşer
    (M. Âkif Ersoy)

    Bir şulesi var ki şem-i canın Fanusuna sığmaz asmanın
    (Şeyh Galip)

    Merkez-i hâke atsalar da bizi Kürre-i arzı patlatır çıkanz.
    (Namık Kemal)

    Dövüşüyorduk Üç Şehitler’imizde Zorluyordu derya gibi düşman Attığım boşa gitmiyordu Lüzumsuzdu nişan.
    (F. Hüsnü Dağlarca)

    ***Hüsn-i Talil (Güzel Nedene Bağlama) Sanatı
    Gerçek nedeni bilinen bir olay, olgu ya da duru*mu, daha güzel ve hayali bir nedenle oluyormuş gibi göstermektedir.

    Diğer bir tanım:

    Bir olgunun veya olayın gerçek nedenlerini bir yana bırakıp onu hoşa gidecek bir nedenle açıklamaya hüsn-i talil denir.

    Gözün kamaşsın diye güneş tüm doğayı kızıla boyadı.

    Güneşin batışına yakın saatlerde doğanın kızıla bürünmesi nedeni bilinen bir fizik olayıdır. Ozan bunu, güneşin sevgilinin gözünü kamaştırması gibi hayali bir nedenle açıklamaktadır.

    Çağıl çağıl akan ırmak, yalnızlığın türküsünü söylüyor.

    Bu Örnekte ırmağın çıkardığı doğal sesi, ozan yalnızlığın türküsünü söylemek gibi güzel ve hayali bir nedenle açıklamaktadır.

    Sen yoksun diye bahçemde

    Çiçekler açmıyor bak

    Çiçeklerin belli bir mevsimde açmayışı, sevgili*nin olmayışı ile açıklanmaktadır.

    NOT: Sanatçı bir olguyu gerçek sebebiyle açıklıyorsa hüsn-i talil olmaz. Mutlaka olayın başka bir nedenle açıklanması gerekir.

    *Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına

    Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgârına
    (Yahya Kemal Beyatlı)

    Akıncıların yeni ülkeler fethetme isteklerinin nedeni olarak, şair atlarına yeni bir ülkede yem vermek isteyişlerini gösteriyor. Oysa fetihlerin asıl amacı toprak kazanmaktır.

    * Sen yoksun hiçbir şey yok Güneşin rengi
    Ağustos yıldızlarının sıcaklığı Karanfil kokusu…
    (Suat Taşer)

    Şair, karanfil kokusunun, ağustos yıldızlarının sıcaklığının, güneşin renginin olmayışını gerçekçi bir nedene değil de sevdiğinin yok oluşuna bağlıyor.

    *Müzeyyen oldı rey ahin bezendi bağ-ı çemen Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece
    (Ahmedi)

    Şair, “Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi, meğer sevgili bu gece geleceğini bildirmiş.” diyor. Bahçenin süslenmesini sevgilinin geleceği haberine bağlıyor. Halbuki bahçenin güzellik kazanması mevsimle ilgilidir.

    Çumra kanalının sulan Beyşehir Gölü’nden çıkarken su rengindedir; Konya ovasından kan renginde. Siz buna, ovanın kırmızı toprağının rengidir diyeceksiniz; ben Dedemköylü Mehmet’le kardeşinin kanlarının rengidir diyeceğim.
    Konya ovasının ufukları mavi değil, sapsarıdır. Siz bunun rüzgarın kaldırdığı tozlardan böyle olduğunu söyleyeceksiniz; ben Konya hapishanesinde yatan Zağar Mehmet’in benzinin sarılığından diyeceğim.
    (Sabahattin Ali)

    Yazar, Çumra kanalının suları ile Konya ovası ufuklarının rengini kendince bir sebebe bağlıyor. Asıl sebepleri de parçada belirtmiş. Demek ki hüsn-i talil sanatı düzyazıda da görülebilir.

    ***Tenasüp (Uygunluk) Sanatı

    Anlamca birbiri ile ilgili sözcükleri birarada kul*lanmaktır. Karşıtlık ilgisi, bunun dışındadır

    Müraat-ı nazir” adıyla da bilinen tenasüp, anlamca birbiriyle ilgili sözcükleri bir arada kullanma sanatıdır.
    Tenasüp sanatında, anlamca ilgili sözcükler okuyucunun zihninde bir çağrışım, bir imge yaratırlar.
    Tenasüp olması için anlamca ilgili sözcükler arasında karşıtlık ilgisinin bulunmaması gerekir. Divan edebiyatı şairleri, tenasüp sanatında, türlü bilim terimlerini, mitoloji, tarih ve mesnevi kahramanlarını, hayvan, bitki ve çiçek adlarını bol bol kullanmışlardır.

    Sen yoksun, hiçbir şey yok
    Güneşin rengi
    Ağustos yıldızlarının sıcaklığı
    Karanfilin, kokusu
    Beşikteki, b*****n gülüşü

    Bu şiirde güneş-yıldızlar, karanfil-koku, beşik-bebek sözcükleri anlamca birbirleriyle ilgilidir.

    Suya versün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
    Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su.
    (Fuzuli)

    Şair, peygamberimizi övmek için yazdığı bu dizelerde şöyle diyor:
    “Bahçıvan gül bahçesini suya (sele) versin, boşuna zahmet çekmesin; çünkü bir değil, bin gül bahçesine su verse (emek harcasa), senin yüzün gibi güzel bir tek gül açılmaz.” Şiirde siyah dizili sözcükler tenasüp sanatını oluşturuyor. Bağban (bahçıvan), gülzâr (gül bahçesi), gül açılmak, su., sözcüklerinin bir arada kullanılışı, zihnimizde bir bahçıvanın bahçesi içindeki çalışmalarıyla ilgili çağrışım uyandırıyor.

    * Mest olupdur çeşm ü ebrunun hayâlinde imâm
    Okumaz mihrâbda bir harf-i Kur’ân’/ dürüst
    (Ahmet Paşa)

    Şair; “İmam sevgilinin kaşı (ebru) ve gözünün (çeşm) güzelliğiyle kendinden geçmiş; namaz kıldırdığı yerde Kuran’ın bir harfini bile hatasız okumuyor.” diyor. Dizelerdeki altı çizili sözcükler din ve ibadetle ilgilidir ve tenasüplü kullanılmıştır. Şair, okuyucuda “Kur’an okuyan bir imam” imgesi meydana getiriyor.

    Yanağın âteş-/ Musa dudağın mu’ciz-i Isâ
    Kemâl-i hüsne Yûsuf’sun Muhammed’den dutar-
    sın hû
    (Şeyhi)

    Dizelerde Musa, Isa, Yusuf ve Muhammed peygamberin adları tenasüplü kullanılıyor ve onlarla ilgili mucizeler çağrıştırılmıştır.

    ***Tecahül-i Arif
    Bilinen bir şeyi, bilmez görünerek anlatmadır.Bu, çoğu kez soru ya da abartma yoluyla yapılır.

    Diğer bir tanımla:

    Nükte yapmak için veya bir anlam inceliği yaratmak, şairin gayet iyi bildiği bir şeyi bilmiyor görünerek söz söylemesine tecahül-i arif denir.
    Şair, bu sanatı yaparken çoğu kez mübalağa (abartma) ve istifham (soru sorma) sanatlarından faydalanır. Aşağıdaki örneklere göz atalım:

    Sen güneş misin ha?
    Kaya mısın yoksa su mu?
    Giderken
    Bunca can
    Susmuşsun da
    Sanki var mısın?

    Yukarıdaki örnekte ozan onun güneş, kaya, su ya da var olup olmadığını bilmemesi olanaksız olduğu halde bilmez görünüyor

    * Çördükler, cevizler, iğdelerin Gidin bakın gölgeleri orda mı?
    (Cahit Külebi)

    * Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
    (Cahit Sıtkı Tarancı)

    *Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer?
    (Ahmet Haşim)

    * Su insanı boğar, ateş yakarmış
    Her doğan günün bir dert olduğunu İnsan bu yaşa gelince anlarmış
    (Cahit Sıtkı Tarancı)

    * Altında mı üstünde midir cennet-i âlâ
    Elhâk bu ne halet, bu ne hoş âb ü hevâdır
    (Nedim)

    Şair İstanbul’u övmek için yazdığı bu dizelerde “Altında mı üstünde midir güzel cennet/Doğrusu bu ne hoş durum, bu ne hoş su ve havadır” diyor. İstanbul’un güzelliğini böylece hem cennete benzeterek mübalağa ediyor hem de bildiği bir gerçeği (cennetin İstanbul’un altında ya da üstünde olamayacağını) bilmez görünüyor.

    Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
    Kurbanın olam var mı bunda benim günâhım
    (Nedim)

    *Haberin var mı taş duvar, Demir kapı, kör pencere Yastığım, ranzam, zincirim Haberin var mı?
    Görüşmecim yeşil soğan göndermiş Karanfil kokuyor cıgaram Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…
    (Ahmet Arif)

    ***İstifham (Soru Sorma) Sanatı

    Cevap bekleme amacı gütmeden, duyguyu ve anlamı güçlendirmek için sözü soru biçiminde yöneltmeye istifham (soru sorma) denir.
    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda
    Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şühedâ
    (M. Akif Ersoy)

    1 Olur mu dünyaya indirsem kepenk Gözyaşı döksem Nuh Tufanı’na denk?
    (N. Fazıl Kısakürek)

    »* Hani o bırakıp giderken seni Bu öksüz tavrını takmayacaktın? Alnına koyarken veda busemi Yüzüme bu türlü bakmayacaktın?
    (F. Nafiz Çamlıbel)

    * Bana kara diyen dilber Gözlerin kara değil mi
    (Karacaoğlan)

    ***Terdit (Şaşırtma) Sanatı

    Sözü, okuyucunun hiç beklemediği bir biçimde bitirerek onu şaşırtma sanatına terdit de-
    nir.
    En ağır işçi benim, Gün yirmi dört saat Seni düşünüyorum.
    (Ümit Yaşar Oğuzcan)

    Görünce uzanmış yâr kucağına Boynunu dolamış zülfü bağına Kurşunu kahpeye atacağına Kendine çevirdin… Aman be Ali!
    (Faruk Nafiz Çamlıbel)
    Dişin mi ağrıyor?
    Çek kurtul.
    Başın mı ağrıyor?
    Bir çeyreğe iki aspirin.
    Verem misin?
    Üzülme, onun da çâresi var,
    Ölür gidersin….
    (Sabri Soran)

    ***Telmih (Anımsatma) Sanatı
    Herkesçe bilinen bir olayı, bir kişiyi, bir öyküyü ya da atasözünü dolaylı bir biçimde anımsatmaktır.

    Bir başka tanımı:

    Herkes tarafından bilinen geçmişteki ünlü bir kişiye, bir olaya onu anımsatmaya, işaret etmeye telmih denir.
    Bu sanat çağrışıma dayanmaktadır. Anımsatılan nesne ya da kavram uzun uzadıya açıklanmayıp bir iki sözcükle dile getirilir.

    Genellikle örneklendirme ve temsil amacına yöneliktir. Bu sanatlarta, işaret edilen olay ile anlatılan duygu arasında gizli bir benzetme vardır. Telmihin gerçek malzemesi şiir dışı bilgilerdir. İdeal bir telmih sanatı, ne fazla kapalı ne fazla açık olmalıdır.

    Gönlünü Şirin’in aşkı sarınca
    Yol almış hayatın ufuklarınca
    O hızla dağları Ferhat yarınca
    Başlamış akmaya çoban çeşmesi

    Yukardaki şiirde bir aşk öyküsü olan “Ferhat ile Şirin” anımsatılmaktadır.

    Su ıssız, gölgesizyolun sonunda
    Gördüğün bu tümsek, Anodulu’nda

    istiklâl uğrunda, namus yolunda Can veren Mehmet’in yattığı yerdir. Bu şiirde İstiklal Savaşı ( Kurtuluş Savaşı ) anımsatılmaktadır.

    “İnsanız, en şerefli mahlûkuz!”
    Deyip de pek fazla
    Övünmemiz haksız
    Atamız elma çaldı cennetten
    Biz o hırsızların çocuklarıyız!
    (Orhan Seyfi Orhon)

    Şair, “Atamız elma çaldı cennetten” dizesiyle okuyucuya Adem’le Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan olayı anımsatmakta ve telmih sanatına başvurmaktadır.

    * Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi
    (Mehmet Akif Ersoy)

    Şair, Çanakkale şehitleri için yazdığı bu dizelerde, düşmanla çarpışan Mehmetçikleri Bedir Savaşı ‘ındaki Peygamber askerlerine benzetiyor ve bir olayı anlatırken geçmişteki bir olaydan yararlanıyor.

    a Ey dost senin yoluna Canım vereyim Mevlâ Aşkını komayayın Od’a gireyim Mevlâ
    (Yunus Emre Divanından)

    Bu dörtlüğün son dizesindeki “ateş” anlamına gelen “od” sözcüğü, şöyle bir olayı anımsatmaktadır: İslam inançlarına göre Allah’ın birliğine inanan Hz. İbrahim bir tapınaktaki putları kırdığı için puta tapanlarca ateşe atılmıştı. Fakat ateş birdenbire bir gül bahçesi haline gelmiş, Hz. İbrahim de bu bahçeden gül dererek çıkmıştı. Şair “oda (ateşe) gireyim” sözüyle bu olaya telmihte bulunuyor.

    ***Leff ü Neşr Sanatı

    Bir dizede geçen en az iki sözcükle ilgili niteliklerin, alt dizede sıralanmasıdır.

    Bir diğer tanım ise:

    Çoğunlukla bir beyit içinde, ilk dizede birkaç şeyi andıktan sonra, ikinci dizede bunlarla ilgili benzerlik ve zıtlıkları belirtmeye leff ü neşr denir.
    Bu sanat düzyazıda da görülebilir.
    Teşbih ve istiare ile yakından ilgili olan bu söz sanatı, ilk dizede söylenenlerin ikinci dizede düzenli ya da düzensiz açıklanışına göre ikiye ayrılır:

    a) Düzenli Leff ü Neşr:
    Birinci dizede söylenenlerin karşılıklarını ikinci dizede aynı sırayla açıklamadır.

    Elimde kitaplar dolusu karanfil tutarken
    Gözlerim okuyor kırmızı çiçek misali yaşlarını
    Bu şiirde, “kitap” sözcüğü ile “‘okumak”, “karanfil” sözcüğü ile “çiçek” Leff ü Neşr Sanatı (söz simetrisi) oluşturmuştur.

    Hakir olduvsa millet, şanına noksan gelir sanma
    Yere düşmekle cevher, sakıt olmaz kadr ü kıymetten
    (Ziya Paşa)

    Sen bana en sâdık bir arkadaştın
    Gönlümde ateştin, gözümde yaştın
    Ne diye tutuştun, ne diye taştın
    Beni kıskandırıp durmalı miydin?
    (Tavlusunlu Hicrani)

    İşte gördüğünüz üzere, savaş ve barışa işaret olarak, bir elimizde kan dökücü mızrak, bir elimizde de zeytin dalı var; İkisinden birini seçerek kabul buyurunuz.
    (Kâmil Paşa)

    b) Düzensiz leff ü neşr:
    Birinci dizede söylenenlerin karşılıklarını ikinci dizede ya ters yönden ya da karışık olarak belirtmedir.

    Deli eder insanı bu deniz, bu gökyüzü
    Göz kırpar yıldızlar, türküler söyler balıklar
    (Cahit Öztürk)

    ***Tedric (Dereceleme) Sanatı

    “Tedriç” sözcük anlamıyla “derecelendirme” demektir. Edebiyatta ise bir düşünceyi derece derece yükselten veya indiren bir düzen içinde sıralamaya tedriç denir.

    Tedriç iki türlüdür:


    a) Yükselen Dereceleme:
    Anlatımda, kavramların küçükten büyüğe, azdan çoğa doğru sıralanmasıdır.
    «• Geçsin günler, haftalar, aylar, mevsimler, yıllar Zaman sanki bir rüzgar ve bir su gibi aksın
    (Enis Behiç Koryürek)

    Makber (mezar), makber değil bir türbe, türbe değil bir mabet, mabet değil bir küre, küre değil bir sonsuz uzay olmalıydı.
    (Abdülhak Hamit Tarhan)

    b) Alçalan Dereceleme:

    Anlatımda kavramların büyükten küçüğe, çoktan aza doğru sıralanmasıdır.
    e»- İki asker mızrak mızrağa, kılıç, kılıca, hançer hançere vuruşmaya başladılar.
    (Namık Kemal)

    ***Tekrir (Yineleme) Sanatı
    Sözün etkisini güçlendirmek amacıyla, anlamın yoğunlaştığı sözcük ya da sözcük öbeğini art arda yinelemektedir.

    Diğer bir tanım ise:

    Anlatımın etkisini güçlendirmek için bir sözcüğü ya da sözcük grubunu art arda tekrarlamaya tekrir denir.
    Tekrir sanatı, eğer, soru anlamı taşıyan sözcüklerle yapılırsa istifham, ünlemlerle yapılırsa nida adını alır.

    * Gözler, gözleri gözleyen gözleri gözler.

    * Hadi uyan Aydınlığa çık da çil gözlerin ısısın İlkyazlar sıcağı biriksin Yoksul olsan da uyan Garip olsan da uvan Mademki güzelsin güzeli yaşatmak için Mademki iyisin iyiliği yaşatmak için Mademki umutlusun umudu yaşatmak için Hadi uyan
    (Metin Eloğlu)

    * Bu yağmur… bu yağmur …bu kıldan ince Öpüşten yumuşak yağan bu yağmur Bu vaömur… bu yağmur …bir gün dinince Aynalar yüzümüzü tanımaz olur.
    (Necip Fazıl Kısakürek)

    * Yok gayri bizlere uyku dinek vay Kime bel bağlayıp kime dönek yay Vay amansız ecel zalim felek yay_
    (Behçet Kemal Çağlar)

    ***Rücu (Geriye Dönüş) Sanatı

    Bir düşünceyi daha güçlü anlatmak için, söylenen sözden döner gibi davranmaya rücu denir.
    Sanatçı; nükte, üzüntü, sevinç, heyecan, dehşet … durumlarında anlatımı daha güçlü ve canlı kılmak için rücu sanatına başvurabilir. Rü-cuda, önceki sözden dönüş yok, fakat döner gibi yapma vardır. Amaç, anlamı pekiştirmektir. Dönüşler art arda gelebilir.
    Alnın bir sitare-i nev, yok bir âfitâb
    (Tevfik Fikret) [Sitare-i nev: Yeni yıldız. Âfitâb: Güneş]

    Bir şarkıdır söylediği Mavi bir sevda şarkısı Hayır mavi değil Ela bir şarkıdır söylediği
    (Metin Demirtaş)

    ***İrsal-ı Mesel (Atasözü Söyleme) Sanatı

    Söylenen bir düşünceyi inandırıcı kılmak ve pekiştirmek amacıyla söze bir atasözü ya da özdeyiş katmaya irsal-i mesel denir.
    Bu sanat hayal ve duygudan çok düşünceye dayanır. Güçlendirilmek istenen düşünce kendisi ile ortak yönü olmayan bir başka düşünceyle birlikte kullanılır ve sonuçta verilen örnekle bu düşünce okuyucuya benimsetilmiş olur. İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah
    (Ziya Paşa)

    Şair ilk dizede kötülük (ikrah) görse bile insana doğruluk (sadakat) yaraşacağını söylüyor; ikinci dizede de Allah doğruların yardımcısıdır.” sözüyle görüşünü okuyucuya benimsetiyor.
    *’ Tok olanlar bilemez çektiğini aç kalanın Sırtı pek kimseye ahval-i şitâ yaz görünür
    (Sami) (Ahval-i şitâ : Kış ortamı)



    Konu MeVSiM tarafından (19.11.09 Saat 23:25 ) değiştirilmiştir.






  4. #4
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart

    Mecaz Anlama Dayalı Edebi Sanatlar

    Mecaz (Değişmece), Mecaz-ı Mürsel (Düzdeğişmece), Teşbih (Benzetme), İstiare (Eğretileme), Kinaye (Değinmece), Teşhis (Kişileştirme), İntak (Konuşturma), Tariz (İğneleme) sanatları bulunmaktadır.

    ***Mecaz (Değişmece) Sanatı
    Sözcüklerin, gerçek anlamlarından bütünüyle uzaklaşarak, başka kavramları yansıtır duruma gelmesiyle kazandığı yeni anlamıdır

    ÖRNEKLER

    Onda her gün maç izleme hastalığı var
    Basına doyurucu bilgi vermedi
    Dışarı çıkınca içim acildi.

    Bu cümlelerde yer alan “doyurucu” sözcüğü inan*dırıcı anlamında, “içi açılmak” öbeği de “rahatlamak, ferahlamak”anlamında kullanılmıştır.

    ***Mecaz-ı Mürsel
    Bir sözün benzetme amacı olmadan, başka bir söz yerine kullanılmasıdır. Düzdeğişmece de, eğretilmede olduğu gibi bir söz başka bir söz yerine kullanılır ancak, söylenen ile kastedilen arasında benzerlik ilişkisi yoktur.
    Mecaz-ı mürsel şu biçimlerde yapılır:

    a) Sanatçı söylenir, yapıtı kastedilir. Yani sanat*çı, yapıtı yerine kullanılır:
    Sezen Aksu’yu dinlemekten hoşlanırım. Bugünlerde sürekli Orhan Pamuk’u okuyorum.
    Bu örneklerde Sezen Aksu, şarkısı yerine; Orhan Pamuk da romanları yerine kullanılmıştır.

    b) Ya iç söylenir, dışı kastedilir ya da dış söylenir içi kastedilir. Yani kimi örneklerde iç, dış yerine; kimi örneklerde de dış, iç yerine kullanılır:

    İki tabak yedim, bir bardak içtim.
    Bu örnekte tabak, yemek yerine; bardak, su yerine kullanılmıştır. Yani dış, iç yerine kullanılmıştır.
    Üşürsün, sırtını çıkar.
    Bu örnekte “sırt”, “elbise” yerine kullanılmıştır. Yani iç, dış yerine kullanılmıştır.

    c) Ya parça söylenir, bütün kastedilir ya da bütün söylenir parçası kastedilir. Yani ya parça, bütün yerine ya da parçası bütün yerine kullanılır.
    * Seyirci, stadyumu doldurdu.
    * Genç kız, eline oje sürüyor.
    .
    Bu örneklerde “stadyum”, “tri bün” yerine; “el”, “tırnak” yerine kullanılmıştır. Yani bütün, parça yeri*ne kullanılmıştır.

    * Yelken, rüzgarın önünde dans ederek ilerliyordu.
    * Film beyazperdede gösterime girdi.
    Bu örneklerde “yelken”, “gemi” yerine, “beyazperde”, sinema yerine kullanılmıştır. Yani parça, bütün yerine kullanılmıştır. J .^ ^

    d) Eşya söylenir, insan kastedilir. Yani, eşya insan yerine kullanılır.

    * Basınımızın etkili kalemlerindendir.
    * Önlükler, ilkokulun bahçesine sevinç İçindeydi.

    e) Yer söylenir, insan kastedilir:

    Bizim köy çok dedikoducu.
    Sınıf, dışarı çıktı.

    ***Benzetme (Teşbih) Sanatı
    Aralarında ortak özellik bulunan iki kavramın, birbiriyle karşılaştırılmasıdır. Ortak özellikte güçsüz olan öğe, güçlü olan öğeye benzetilir. Benzetmede, benzeyen sözcük gerçek anlam*da, benzetilen sözcükse mecaz anlamdadır. Tam bir benzetmede benzeyen, benzetilen, benzetmeyönü ve benzetme edatı, ( ilgeci ) olmak üzere dört öğesi vardır. Ancak benzetmenin ger*çekleşebilmesi için yalnızca benzeyen ve benzetile*nin kullanılması yeterlidir.

    Teşbih, aslında bir karşılaştırma sanatıdır. Teşbihin, teşbih olabilmesi için karşılaştırılan iki nesne ya da kavramın bir benzetme yönünde birleşmesi gerekmektedir. Aralarında ortak özellik olmayan nesne ya da kavramlar karşılaştırılsa bile teşbih sanatı (benzetme) meydana gelmez.
    Benzetmenin temel öğeleri Benzetmenin yardımcı öğeleri

    Kendisine Benzetilen (KB)
    Benzetme Edatı (BE)
    Benzeyen (B)
    Benzetme Yönü (BY)

    * Hava cehennemi andırıyor. (Burada havanın sıcaklığı cehennem sıcağına benzetilmiş.)

    Âh bu türküler, köy türküleri Ana sütü gibi candan Ana sütü gibi temiz
    (B. Rahmi Eyüboğlu)

    Yukarıdaki şiirde şair, “köy türküleri”ni “ana sütü“ne benzetmiş. Köy türküleri ile ana sütü arasında “temiz” ve “candan” oluş yönüyle de benzetme ilgisi kurulmuş.
    Yukarıdaki benzetmede dört öğe vardır:

    a) Kendisine Benzetilen : Ana sütü
    b) Benzeyen: Köy türküleri
    c) Benzetme Edatı: Gibi
    d) Benzetme Yönü: Candan, temiz

    UYARI: Benzetme edatı olarak “gibi” den başka; kadar, sanki, güya, nitekim, meğer ki, misal, andırmak… gibi sözcüklerde kullanılabilir.

    * Gözlerim çalışmaktan kan çanağına döndü.
    * Deniz misali gözleri vardı.
    * Odanın konforu, sanki kral dairesiydi.
    * Kepçe kulağı, hepimizi güldürürdü.

    Bir teşbihin (benzetmenin) oluşabilmesi için mutlaka temel öğelerin bulunması gerekir. Yardımcı öğeler olmadan da benzetme yapılabilir.
    Benzetme 4 türlüdür.

    a) Ayrıntılı Benzetme (Teşbih-i mufassal):
    Dört öğesi de bulunan benzetmedir.
    Sular öyle temiz ki, annemin vüzü gibi.
    B BY KB BE
    (Kemalettin Kamu)

    b) Kısaltılmış Benzetme (Teşbih-i mücmel): Benzetme yönü olmayan, diğer öğeleri olan benzetmedir.
    Şenyuva apartmanı bodrum katı Kutu gibi bir dairede otururlar.
    KB BE B

    (O. Veli Kanık)

    c) Pekiştirilmiş Benzetme (Teşbih-i müekked): Benzetme edatı olmayan, diğer öğeleri olan benzetmedir.
    Yollar köyleri saran eskimiş çerçeveler
    B BY KB
    (S. Esat Siyavuşgil)

    d) Yalın Benzetme (Teşbih-i beliğ): Sadece temel öğelerle (benzeyen, kendisine benzetilen) yapılan benzetmelere denir.
    Selviler içinde bir alev Emirsultan
    KB B
    (Ö. Bedrettin Uşaklı)

    Diğer Benzetme Örnekleri:


    Unutmakta haklısın kömür gözlüm Haklısın…Bu sözüm sanma sitemdir.
    (Mehmet Çınarlı)

    Bir bakışı vardı Esma ‘nın
    Kavak yaprakları gibi pırıl pırıl.
    (Cahit Kulebi)

    Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkanında, tek başına gece gündüz, kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu.
    (Ömer Seyfettin)

    m Güler yüzün çözümleyemeyeceği hiçbir sorun yoktur. Buzlar güneş karşısında nasıl erirse, en çetin sorunlar da işe güler yüzle başlayan, öylece sürdüren insanlar elinde çözülür.
    (Şevket Rado)

    ***İstiare (Eğretileme) Sanatı
    Benzetme amacı, güdülerek,sözün başka bir söz yerine kullanılmasıdır. Benzetmede, benzetme*nin iki temel öğesi benzeyen ve benzetilen kullanı*lırken, eğretilme de ya benzeyen ya da benzetilen kullanılır.
    Açık eğretilmede yalnız, benzetilen; kapalı eğretilmede ise yalnız, benzeyen kullanılır.

    ÖRNEKLER:
    Bu tilki her sınavda kopya çeker.
    Şeytan bu sezon gol kralı olur.

    İlk örnekte benzetilen “tilki” kullanılmış, benze*yen “öğrenci” kullanılmamıştır. İkinci örnekte ise benzetilen “şeytan” kullanılmış, benzeyen “futbolcu” kullanılmamıştır. Her iki örnekte de yalnız, benzeti*len kullanıldığından “açık eğretileme” vardır.

    Eve geç gidince babam ikimize de kükredi.
    Deniz o sabah çok hırçındı.

    İlk örnekte benzeyen “baba” kullanılmış, benze*tilen “arslan” kullanılmamıştır. İkinci örnekte benze*yen “deniz” kullanılmış, benzetilen “insan” kullanıl*mamıştır. Her iki örnekte de yalnız, benzeyen kulla*nıldığından, kapalı eğretileme vardır.

    Yuvayı yapan dişi kuştur.

    Bir atasözü olan bu cümlede, “kadın”, “dişi kuş“a benzetilmiş, ancak benzeyen (kadın) kulla*nılmamıştır.

    Bu, bir istiaredir.
    İstiare iki türlü olabilir: İSTİARE

    Kapalı İstiare

    Açık İstiare

    Sadece benzeyen kullanılır.

    Sadece kendisine benzetilen kullanılır.

    Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
    (C. Sıtkı Tarancı)

    Şakaklardaki beyazlık kara benzetilmiş. An*cak benzeyen kullanılmamış. Bu, açık istiare ör*neğidir.

    Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
    (M. Akif Ersoy)


    Şair bayrağı kaşlarını çatmış bir insana ben*zetiyor; ancak “insan” (kendisine benzetilen) di*zede açıkça geçmiyor. Sadece benzeyen öğesi kullanılmış. Bu, kapalı istiare örneğidir.

    Bu memlekette de bir gün sabah olursa Haluk….
    (Tevfik Fikret)

    Şair “güzel günler”i “sabah”a benzetmiş, fa*kat “güzel günler”i (benzeyen öğesi) kullanma*mış. Bu, açık istiaredir.

    Can kafeste durmaz uçar Dünya bir han konan göçer.
    (Âşık Veysel)

    İlk dizede “can”, “kuş“a benzetilmiş. Ancak “kuş“tan (kendisine benzetilen) söz edilmemiş. Bu, kapalı istiaredir.

    UYARI:Edebiyatta kimi zaman “temsiliistiare” (yaygın eğretileme)denilen bir anlatım yoluna da baş*vurulur. Temsili istiare, kısaca, bir olayın, kişinin, dönemin… simgelerle anlatımı olarak ta*nımlanabilir. Bu tür anlatımda birden fazla ben*zerlik ilgisi esastır; şiirin tümünde benzetmenin temel öğelerinden biri kullanılır.

    Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor, Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor…

    Son macerayı dinlememiş varsa anlatın: Zaptetmek isteyenler o mağrur, asil atın Beyhudedir her uvzuna bir halka bulsa da Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da… Coştukça böyle sel gibi bağnnda hisleri Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri.

    Son şanlı macerasını tarihe anlatın: Zincir İçinde bağlı duran kahraman atın Gittikçe, yükselen başı Allah’a kalkıyor, Asrın baş eğdi sandığı at şaha kalkıyor.
    (F. Nafiz Çamlıbel)

    Bu parçada şair bir “at”ı betimliyor görüne*rek, Osmanlı Imparatorluğu’nun yıkılışından sonra Kurtuluş Savaşı yapan ve eşsiz bir mücadele ör*neği veren Türk ulusunu anlatmaktadır. Yani “at” ile kastedilen “Türk ulusu”dur.

    Şiirde “benzeyenler söylenmemiş, sadece “kendisine benzetilenler belirtilmiştir:

    Benzeyen Kendisine Benzetilen

    ***Kinaye (Değinmece) Sanatı

    Bir sözü hem gerçek hem de mecaz (değişmece) anlama gelecek bir biçimde kullanmadır. Kinayede asıl kastedilen, mecaz anlamdır.

    Bu yük onu çok yıprattı.

    Bu cümlede “yük” sözü gerçek anlamıyla “ağır bir nesne”, mecaz anlamıyla yaşamın ağır sorumluluğudur.

    Bu lekeyi kolay kolay çıkaramazsın.

    Bu cümlede leke sözü gerçek anlamıyla “kir izi”, “mecaz anlamıyla” namusa dokunur suçtur.

    Bir gün ektiğini biçersin.

    Bu cümledeki gerçek anlam “tarımsal etkinlik”, mecaz anlam, “yaptıklarının karşılığını göreceksin” dir.

    Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
    (Atasözü)

    Gerçek Anlam : Ateşin olmadığı yerde duman da yoktur.
    Mecaz Anlam : Kimi küçük belirtiler, işaretler suç niteliğindeki olayların habercisidir.

    Gül dikensiz olmaz.
    (Atasözü)

    Gerçek Anlam : Her gülün dikeni vardır.
    Mecaz Anlam : Her sevilen şeyin bazı pürüzlü, sevgiye engel olan yanları vardır.

    Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak
    (M. Akif Ersoy)

    Bu dizelerde “ocak” sözcüğü kinayeli kullanılmıştır.
    Gerçek Anlam : Ateş yakılan yer Mecaz Anlam : Aile

    ***Teşhis (Kişileştirme) Sanatı
    İnsan olmayan varlıkları insan gibi algılayarak, insana özgü nitelikleri o varlıklara benzeterek söz söyleme sanatına teşhis (kişileştirme) sanatı denir.

    Teşhis Sanatı Örnekleri:

    Seslen liman sislerine boğulur
    Gemiler yorgun ve uykuludur.

    Bu parçada, gemiler kişileştirilmiştir.

    Ne vakit Maçka ‘dan geçsem
    limanda hep gemiler olurdu
    ağaçlar kuş gibi gülerdi.
    (Attila İlhan)

    İnsana özgü bir nitelik olan “gülmek” eylemi ağaçlara yakıştırılmış. Bir başka deyişle “ağaçlar” kişileştirilmiş.

    Bütün kusurumu toprak gizliyor Merhem çalıp yaralarım düzfüyor.

    (Aşık Veysel)
    Şair “toprak”ı kişileştiriyor.

    Gül, hasretinle yollara tutsun kulağını Nergis gibi kıyamete dek çeksin intizar
    (Baki)

    Dizelerde “gül” ve “nergis” kişileştiriliyor.

    Kış, Ada ‘nın her tarafına yerleşebilmek için rüzgarlarını poyraz, yıldız, karayel… halinde seferber ettiği zaman; öte yakadaki yaz, pilisini pırtısını yeni toplamış, bir kenara, oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştu.
    (Sait Faik Abasıyanık) Verilen parçada “kış” ve “yaz” kişileştiriliyor.

    ***Konuşturmaca (intak) Sanatı
    İnsan dışı varlıklara insan kişiliği kazandırılır-sa “teşhis” yapılmış oluyordu. Bu varlıklar bir de konuşturulursa “intak” yapılmış olur.

    Akıl ersin, ermesin sevdama
    Senden yanayım, dedi yeşeren dal, senden yana.
    (Arif Damar)

    “Dal”, hem kişileştirilmiş hem konuşturulmuş. “İntak” olan yerde zorunlu olarak “teşhis” de vardır.

    * Küçük bir çeşmeyim yurdumun Unutulmuş bir dağında Hiç kesilmeyecek suyum Yıldızların aydınlığında Boyuna akar dururum.
    (Cahit Külebi)
    Verilen parçada “çeşme” bir insan gibi konuşturuluyor.

    ***Tariz (iğneleme-sitem) Sanatı
    Bir insanı iğnelemek maksadıyla, bir sözü karşıt anlamını düşündürecek biçimde kullanmaya tariz diğer adıyla iğneleme sanatı denir.

    Araba o kadar hızlıydı ki, yürüyerek geçebilir.
    Bu yürekli insan, tavşandan çok korkar.

    Bu örneklerde “hızlı” sözüyle vurgulamak iste*nen “yavaş”, “yürekli” sözüyle de vurgulamak istenen korkaktır.

    Bu büyük romancımızın hemen her yapıtında tarihsel gerçeklere aykırı birçok şey bulabilirsiniz,
    Cümlede “büyük” sözcüğü karşıt anlamını düşündürecek şekilde kullanılıyor ve romancı eleştiriliyor.

    * Aferin oğlum Ahmet, Bu yolda devam eti
    Herifçoğlu Sen Misel’de koyuvermiş sakalı Neylesin bizim köyü, Nitsin Mahmut Makal’ı.
    (B. Rahmi Eyüboğlu)

    Şiirde “Bu yolda devam et” sözü tarizli kullanılıyor. Ahmet, Fransa’ya gidince köyünü, ülkesini unutmuş; gününü gün etmeye başlamıştır. Şair, oğlunun bu tutumunu eleştiriyor.

    Osmanlı’nın son dönem sadrazamlarından Âli Paşa, Girit seferinde başarı gösteremeden döner. Ali Paşa’yla arası hiç iyi olmayan Ziya Paşa bu olay üzerine şu dizeleri yazar:
    “Vermedi ablukada şan-ı donanmaya halel İngiliz devletine olsa sezadır amiral”

    İlk dizede şair “Donanmanın şanına leke kondurmadı.” demek suretiyle Âli Paşa’nın, Türk donanmasının şerefini hiçe indirdiğini anlatıyor. İkinci dizede de “İngiliz donanmasına amiral olsa yakışır.” diyerek, Âli Paşa’nın bir donanmayı idare edecek kapasitesi olmadığını vurguluyor. «* Mehmet Akif Mısır’da iken, yakın dostu Ferit Bey’ den hiç mektup alamaz. Ancak Akif’in annesi İstanbul’da vefat edince Ferit Bey’den bir tiziyet mektubu alır.

    Mektuba cevap yazan Akif şöyle der:

    “Yahu senden ses seda çıkması için bizim evden
    cenaze çıkması mı lâzım?”









  5. #5
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart

    Söze (Sese) Dayalı Edebi Sanatlar

    Cinas (Sesteşlik), Seci (Içuyak), İştikak (Türetme), Akis (Çaprazlama), krostiş, Lebdeğmez (Dudakdeğmez),
    Aliterasyon (Ses Yinelenmesi) sanatları Söze (Sese) Dayalı Edebi Sanatlardır.


    Yukarıda sınıflaması yapılan sanatlar yüzyıllardan beri edebiyat eserlerinde kullanılmış, kimi zaman bunlar anlatımın bir
    aracı değil, amacı durumuna gelmiştir. Özellikle, Divan şiirinde bu sanatların çok yoğun ve karmaşık biçimde kullanıldığını
    görüyoruz.
    Bugün de konuşmalarımızda, gazete ve dergi yazılarında, sanatsal eserlerde duygu ve düşüncelerin, haberlerin, istek
    ve özlemlerin daha iyi, açık ve somut biçimde; kimi zaman daha süslü ve gösterişli olması için edebi sanatların bir
    kısmına başvuruyoruz.

    ***Cinas (Sesteşlik) Sanatı

    Hem yazılışları hem söylenişleri bir, anlamlan farklı iki sözcüğü bir arada kullanmaya cinas denir.

    Cinasın en yaygın iki biçimi şudur:
    a) Tam Cinas:

    Söyleniş ve yazılışları bir, anlamları farklı iki sözcükle yapılan cinastır. “* Bir güzel şuha dedim iki gözün sürmelidir
    Dedi vallahi seni Hind’e kadar sürmelidir
    Sürmelidir
    gözünde sürme var sürgün etmelidir

    Cânansız : Sevgilisiz Cân ansız : Can onsuz
    r» Her nefeste işledim ben bir günâh Bir günâh için demedim bir gün âh
    (Süleyman Çelebi)

    Günâh : Dince suç sayılan davranış Gün âh : Gün âh demedim
    ‘* Yanalı
    Haylıca vakit oldu Ben bu derde yanalı Binme nâmert atına Ya mıhı düşer ya nalı
    (Anonim)

    Yanalı : Sevdalanalı Ya nalı: Veya nalı

    Kısmetindir gezdiren yer yer seni Göğe çıksan akıbet yer yer seni
    (Ibni Kemal)

    diyar diyar
    yer yer
    toprak seni yer, içine alır
    Bağ bana
    Bahçe sana bağ bana Değme zincir kâr etmez Zülfün teli bağ bana

    (Anonim)

    Bağ

    Üzüm yetişen yer Engel

    b) Yanm (Ayrık) Cinas:
    Cinaslı sözlerden biri, İki ayrı sözcük halinde İse yarım cinas oluşur.
    Ah kim ömrüm cihan mülkünde cânansız geçer
    Ben cihan mülkün nlderem çünkü cân ansa geçer
    (Ahmet Paşa)

    ***Seci (iç uyak) Sanatı
    Bir cümlenin içinde veya cümlelerde birden fazla sözcüğün sonlarındaki harf ve ses benzerliklerine içuyak diğer bir deyişle seci denir.

    Seci, düzyazıda kullanılan uyak olarak da ta*nımlanabilir, özellikle Divan düzyazısında seçili anlatım bir amaç sayılmıştır.

    (Altı çizili sözcükler seciye örnektir.)
    llahil Kabul senden, rssL senden. İlâhi! şifâ sendenderd senden. İlâhi! Gönlüm oduna her ne vaktınsaol tütşr. İlâhi!
    Vücudum bağına her ne diktinse ol (Sinan Paşa)* Imam-ı Câfer-I Sâdık’tan nakildir ki, Ifraz-ı girye beş kişiye münhasırdır.
    Biri Adem ki behlşt-l fira*kından oâlaa İdi ve biri Yâkup ki Yusuf hicretinden giryân İdi ve biri Yusuf ki Yakûp derdinden
    perişan İdi…
    (Fuzuli)

    [Nakil:
    Nakletme, bildirme. Ifraz-ı glrye: Gözyaşı dökme. Münhasır: özgü. Behişt-I
    firak: Cennetten ayrılık.
    Nâlân: İnleyen. Giryân: Ağlayan.]

    ***İştikak (Türetme) Sanatı

    Aynı kelime köklerinden türeyen sözcükleri aynı beyitte kullanma sanatına iştikak diğer bir adıyla türetme denir.

    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler
    (Yahya Kemal Beyatlı)

    «s Karşısında nice erbab-ı denaât titrer
    Hâkim-i mahkeme-i hükm-i cezadır kalemim
    (Eşref)

    ***Akis (Yansıma) Sanatı
    Bir dize veya cümle içerisindeki kelimeleri ters çevirerek söylemeye akis diğer bir adıyla yansıma denir.
    * Her inişin bir yokuşu, her yokuşun bir inişi vardır.
    (Atasözü)

    * Yemek için yaşamamalı, yaşamak için yemelidir.
    (Moliere)

    * Didem ruhunu gözler, gözler ruhunu didem Kıblem olalı kaşın, kaşın olalı kıblem
    (Nazim)

    ***Akrostiş Sanatı

    Bir şiirde dizelerin ilk harflerinin yukarıdan aşağıya doğru anlamlı bir sözcük oluşturmasına akrostiş denir.
    Bu sanat, eski Yunan ve Latin edebiyatları ile Divan edebiyatında çok kullanılmıştır.

    Var olan bir sen bir ben bir de bu bahar,

    Elden ne gelir ki? Güzelsin gençliğin var.

    Dünyada aşkımız ölüm gibi mukaddes

    İnan ki bir daha geri gelmez bu günler,

    Âlemde bu andır bize dost esen rüzgar.
    (Cahit Sıtkı Tarancı)

    ***Leb Değmez (Dudak Değmez) Sanatı

    İçinde “b, p, f, m, v” gibi dudak ünsüzleri bulunmayan sözcüklerle yazılan şiire lebdeğmez denir.

    Lebdeğmez sanatına uygun şiir söyleme Halk edebiyatında saz şairleri arasında daha yaygındır.
    Âşıklar söylenen sözden alırsa

    İnsanlar içinde hastan sayılır

    Hakikat dersini özden alırsa

    Yaratan Tanrı’ya dosttan sayılır
    (Selmani)

    ***Aliterasyon Sanatı
    Şiir ya da düzyazıda ahengi sağlamak amacıyla aynı seslerin yinelenmesidir.

    Bir başka tanım ise:

    Düzyazıda, şiirde ahenk oluşturmak amacıyla aynı hecenin veya sesin tekrar edilmesine aliterasyon denir.

    Aşağıdaki aliterasyon örneklerine göz atalım:

    Eylülde melul olduğu gönül soldu da lale
    Bir kâküle meyletti gönül geldi bu hale

    Bu parçada “l” sesi yinelenmiştir.

    Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında
    (N. Fazıl Kısakürek)

    Cinayeti kör bir kayıkçı gördü ben gördüm kulaklarım gördü vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü hiçbiriniz orada yoktunuz
    (Attila İlhan)

    Sisler bulvarında seni kaybettim.
    Sokak lambaları öksürüyordu.
    Yukarıda bulutlar yürüyordu.

    Bu parçada “s,k,r” sesleri yinelenmiştir ve bu dizelerde aliterasyon sanatı vardır.

    Salkım salkım tan yelleri estiğinde Sakallı bozaç turgay sayradıkta
    (Dede Korkut Hikayeleri‘nden)

    Dest bus-ı arzusiyle ölürsem dostlar
    Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su
    (Fuzuli)

    Yukarıdaki örneklerin;

    birincisinde “s” ve “k” ikincisinde “k” ve “g” üçüncüsünde “s” ve “I” dördüncüsünde “s” ve “I” ünsüzleri sıkça tekrar
    edilerek söyleyişe ahenk katılmıştır. Bunlar aliterasyon örneğidir.

    ***Tevriye Sanatı
    İki anlamı olan bir sözcüğün yakın anlamını söyleyerek uzak anlamını kastetmedir. Tevriyede bu sözcüğün her iki anlamı da gerçektir.

    Gül gülse daim ağlasa bülbül acep değil
    Zira kimine ağla demişler kimine gül

    Bu şiirde “gül” sözcüğü hem “çiçek” anlamını, hem de “gülmek” eylemi olan anlamını içerecek biçimde kullanarak tevriye sanatı yapılmıştır.

    Tahir Efendi bana keip demiş
    İltifatı bu sözde zahirdir Maliki mezhebim zira
    İtikadımca keip tahirdir

    “Tahir”sözcüğü hem “temiz” anlamında kullanılmıştır, hem de şairin yerdiği(hicvettiği)kişinin adıdır.

    Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş

    Bu dizede “Baki” sözcüğü hem şairin mahlası,hem de “edebi,sonsuz” anlamındadır.






  6. #6
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı

    CUMHURİYET DÖNEMİ EDEBİYATI

    Yeni Türk Edebiyatı araştırmalarında öteden beri kullanılan “Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı” terimini, kendi içinde tam bir bütünlüğe sahip bir edebiyat sürecini veya başlangıcı ve sonu belli bir edebiyat dönemini ifade eden bir adlandırma gibi düşünmemek gerekir. Edebî değişmeden çok siyasî ve sosyal değişmeyi ifade eden bu terim, birçok edebiyat tarihinde veya edebiyat araştırmasında Tanzimat’tan sonra başlayan “Yeni Türk Edebiyatı”nın büyük bir alt döneminin adı olarak, Cumhuriyet’in ilânından günümüze kadar gelen yaklaşık seksen yıllık bir süreçte ortaya çıkan edebî hareket, kişilik ve olguları ifade etmek için kullanılır. Tam bir edebî adlandırma olmasa da bu döneme “Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı” denmesinin yine de anlamlı ve geçerli bir tarafı vardır. Gerçekten de Cumhuriyet’in 1923’te ilânından sonra Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen devrimler ve bu devrimler doğrultusunda ortaya çıkan büyük sosyal, siyasî ve kültürel değişme, edebiyatımızı büyük ölçüde şekillendirmiş, varlığına önceki dönemlerden farklı bir yön ve biçim vermiştir.
    Yine de Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, edebiyatımızda Tanzimat’tan sonra başlayan modernleşme akımının son ve en büyük halkası veya atılımı olmaktan başka türlü ele alınamaz. Başka deyişle bu edebiyatın oluşumunda Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde ortaya çıkan yeni edebiyat hareketlerinin ihmal edilemez bir yeri vardır.

    Bilindiği gibi edebiyatımızda yenileşme, Tanzimat Fermanı’nın 1839’da ilânından yaklaşık yirmi yıl sonra başlamıştı. Yeni şiir ilkin Şinasi’nin 1856’dan itibaren Mustafa Reşit Paşa için yazdığı kasidelerle başlamış, modern tiyatronun ilk eseri yine Şinasi‘nin 1859’da yazdığı Şair Evlenmesi olmuş, roman türünün ilk örneğini de Şemsettin Sami, 1872’de yayımladığı Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat’la vermişti.

    Böylece başlayan Yeni Türk Edebiyatında Şinasi ve Namık Kemal’in eserleriyle gelen yeni fikir ve görüşler, Abdülhak Hamit’in şiirde denediği yeni şekiller, çeşitli yollardan Cumhuriyet Dönemi Edebiyatına sızarak daha modern ve ileri fikir veya şekillere ulaşmışlardır. Modern roman ve tiyatro türleri de yine bu dönemde basit örnekler halinde de olsa kendini göstermiş ve bu türler, daha sonraki dönemlerde gelişerek üstün örneklerini Cumhuriyet Dönemi edebiyatında bulmuşlardır.

    1896-1901 yıllarında edebiyatımıza hakim olan Servet-i Fünûn edebî anlayışının büyük temsilcisi ***** Ziya Uşaklıgil, romana has bir dil oluşturmuş ve yazdığı Mai ve Siyah ve Aşk-ı Memnu gibi eserler, bu türün zirve eserleri olarak Cumhuriyet’ten sonra sürekli hatırlanmış ve örnek alınan modeller olmuştur. Kısa hikâyenin de onun usta kaleminden çıkan eserlerle ayrı bir edebî tür haline geldiği söylenebilir. Servet-i Fünun’un ünlü şairi Tevfik Fikret ise şiirinde dile getirdiği fikirler, özellikle yeni insan fikrî ve istibdat karşısındaki duruşuyla Cumhuriyet döneminde sık sık hatırlanmıştır.

    II. Meşrutiyet yıllarında gelişen edebî hareketlerin ise Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında elbette daha büyük etkileri olmuştur. 1910-1912 arasında kendini gösteren Fecr-i Âti grubunun en önemli ismi olan Ahmet Haşim’in izlenimci ve yer yer sembolik bir karakter gösteren parıltılı şiiri, Cumhuriyet devri şairlerinde büyük bir hayranlık uyandırmış ve 1926’da Piyale adlı şiir kitabının yayımı geniş yankılara yol açmıştır. “Halis şiir” ya da “saf şiir” yolundaki anlayışıyla Haşim’e yakın bir çizgide duran Yahya Kemal’in 1921’de çıkan Dergâh’ta dile getirdiği şiir ve edebiyat konusundaki görüşleri -ki bu görüşler “mektepten memlekete dönen edebiyat” formülüyle özetlenebilir- birçok Cumhuriyet dönemi şair ve yazarı üzerinde derin izler bırakmıştır. Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in şiirleri, Cumhuriyet devrinde şairler için ya örnek alınan ya da aşılması hedeflenen, başka deyişle her iki şekilde de önemsenen şiir modelleri olmuştur.

    1911 nisanında Selânik’te çıkan Genç Kalemler dergisinde Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp ve Ali Canip’in (Yöntem) hikâye, şiir ve makaleleriyle başlayan sade dile ve eski Türk tarihine dönüş hareketi Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı üzerinde daha yaygın ve kalıcı izler bırakmıştır. 1914’ten sonra birçok ismin katılımıyla daha da genişleyen ve bazı araştırmacıların ifadesiyle bir “Millî Edebiyat Akımı” haline gelen bu hareket, bir yandan İslâm öncesi Türk tarihine, bir yandan da halk edebiyatı ve folklora yönelişiyle adeta Cumhuriyet döneminin ilk devresindeki edebiyatın bir çeşit programını ortaya koymuştu. II. Meşrutiyet döneminin ideologu olan Ziya Gökalp’ın daha sonra Atatürk devrimlerinde de etkili olan fikir ve teklifleri ve bunların yanı sıra “tehzip” fikrine uygun olarak halk masal ve destanlarını modernize etme yolundaki denemeleri, modern edebiyatın halk edebiyatıyla yakınlaşmasına ve birçok noktada birleşmesine yol açmıştı. Bu denemelerin yanı sıra 1914’ten sonra yoğunlaşan aruz-hece tartışmalarının önemli bir sonucu olarak aruz vezni terk edilmeye yüz tutmuş, Orhan Seyfi (Orhon), Enis Behiç (Koryürek), ***** Fahri (Ozansoy) ve Faruk Nafiz (Çamlıbel) gibi genç şairler; Türk Yurdu, Yeni Mecmua, Şair ve Büyük Mecmua adlı dergilerde hece vezniyle birçok şiir yayımlamışlar ve bu şairler, artık Mütareke yıllarında “Hece Şairleri” olarak adlandırılmaya başlamışlardı. II. Meşrutiyet’in sonunda ve Mütarekede oldukça yaygın bir şöhret kazanan, sonradan edebiyat tarihlerinde “Beş Hececiler” veya “Hecenin Beş Şairi” olarak değerlendirilen bu şairlerin şiir birikimi, Cumhuriyet döneminin ilk devresinin şiirinde özellikle vezin ve dil açısından önemli bir zemin oluşturur.

    Tanzimat’tan sonra Yeni Türk Edebiyatının iki ana çizgide yürüdüğü söylenebilir. Bunlardan birisi Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem ve Hamit’in eserlerinde beliren romantik edebiyat çizgisi, diğeri de Beşir Fuat’ın tesiriyle Nabizade Nazım, Sami Paşazade Sezai ve Hüseyin Rahmi’nin (Gürpınar) eserlerinde beliren gerçekçi (realist) edebiyat çizgisi. Tanzimat döneminde peşpeşe ortaya çıkan bu iki ana çizgi, Servet-i Fünun Edebiyatı döneminde gerçekçi edebiyat tekniklerinin yine de ağır bastığı bir senteze ulaşmakla birlikte, II. Meşrutiyet döneminde yeniden bir ayrışmaya uğramıştır. Romantik çizgi, izlenimci ve yarı sembolist bir çizgiye dönüşerek Fecr-i Ati yıllarında özellikle Ahmet Haşim’de ve kısmen Yahya Kemal’de devam etmiş; gerçekçi çizgi ise Mehmet Emin (Yurdakul) ve Mehmet Akif’in (Ersoy) şiirlerinde ve Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ile Refik *****’in (Karay) hikâyelerinde daha baskın bir şekilde yeniden ortaya çıkmıştır. Bu iki çizgi daha sonra Cumhuriyet döneminde hem şiirde hem de hikâye, roman ve tiyatroda dönem dönem çeşitli değişmelere uğrayarak kendini gösterir ki bu duruma yeri geldiğinde işaret edilecektir.

    Böylece önceki edebiyat dönemlerinden şekil, dil ve fikir bakımından bazı özellikleri devralan Cumhuriyet Dönemi Edebiyatının oluşumunda, elbette ki Cumhuriyet’in ilânından sonra gerçekleştirilen büyük siyasî, toplumsal ve kültürel değişmenin daha yaygın ve esaslı bir rolü vardır. Devam eden bazı çizgilere rağmen bu edebiyatın geçmişin edebiyatından çok farklı bir şekilde oluşmasında, Atatürk ilke ve devrimleri kuşkusuz büyük ölçüde belirleyici bir rol oynamıştır. Bu bakımdan Cumhuriyet dönemi şiir, hikâye, roman ve tiyatrosundaki gelişmelerin ayrıntısına girmeden önce yeni bir şekilde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yapısıyla edebiyat arasındaki ilişkiyi ana çizgiler halinde ortaya koymak yerinde olacaktır.

    Millî Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasından sonra kuracağı yeni devletin yapısını hızla şekillendirmeye başlayan Atatürk, Birinci Büyük Millet Meclisinin kararlarına dayanarak 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırır ve 29 Ekim 1923’te de yeni devletin ve rejimin temeli olan Cumhuriyet’i ilân eder. Arkasından 3 Mart 1924’te hilâfet kurumu kaldırılır. Aynı tarihte Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabulüyle medreseler, arkasından gene bir kanunla 25 Kasım 1925’te tekke, zaviye ve türbeler kapatılır. 11 Nisan 1928’de de anayasada lâik doğrultuda bazı değişiklikler yapılır. Bütün bunlar İslâmcı bir dünya görüşünün çatısı altında toplanmış çok milletli bir siyasî yapıdan millî ve üniter bir yapıya geçişi gerçekleştiren düzenlemelerdir. Her biri başlı başına bir devrim niteliği taşıyan bu büyük yapısal değişmeler, toplumda İslâmcı ve Osmanlıcı görüşlerin büyük ölçüde önünü keser, mistik ve tasavvufî eğilimlere de büyük ölçüde set çekerek birçok aydın ve yazarın dünyaya bakış tarzı veya hayat felsefesinde köklü değişmelere yol açarlar.

    Cumhuriyet Dönemi Edebiyatını fikrî açıdan çok etkileyen ve yönlendiren bu düzenlemelerin yanı sıra 3 Kasım 1928’de gerçekleştirilen harf devrimi, yeni kurulan devletin geçmişe ait kültürel değerlerle ilişkisini büyük ölçüde keserek yüzünü tamamen batıya ya da Lâtin alfabesi yoluyla batıdan gelen etkilere çevirmesine yol açar.

    Böylece lâik yoldan gelecek etkilere, daha doğru bir ifadeyle aklın ve modern bilimin ve Avrupaî sanatın etkilerine kapılarını tamamen açan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde edebiyat açısından önemli bir başka değişme de 13 Ekim 1923’te kabul edilen bir kanunla devletin merkezinin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasıdır. Bu değişme, edebiyatımızın içerik, dil ve biçim bakımından halk edebiyatına ve folklora yönelmesinde ve uzun bir süre boyunca Anadolu coğrafyası ve insanını temel bir konu olarak ele almasında önemli bir rol oynamıştır.

    10 Nisan 1931’de Türk Ocaklarının kapatılması ve bu kurumun yerine 19 Şubat 1932’de halkevlerinin açılması da Anadolu ve Anadolu insanının öncelikle ele alınmasında rol oynayan diğer bir toplumsal ve kültürel değişmedir. Ocakların kapatılarak halkevlerinin açılması, bir anlamda da o zamana kadar edebiyatımız üzerinde etkili olan Turancı görüşlerin hızının kesilmesine yol açmıştır.

    Bunlardan başka 1931 haziranında bir yandan Türk Tarihi Tedkik Cemiyetinin, 1932 temmuzunda da Türk Dili Tedkik Cemiyetinin kurulması, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatının fikir dünyasının şekillenmesinde ve özellikle dil anlayışının değişmesinde çok önemli roller oynamış olan iki büyük olaydır. Daha sonra Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumuna dönüşen bu dernekler, sık sık düzenledikleri kurultaylarda Türk tarihi ve Türk dilinin çeşitli problemlerini tartışmışlar, Atatürk’ün çoğuna bizzat katıldığı bu tartışmalarda bir yandan “Türk tarih tezi” ve “güneş-dil teorisi” oluşturulurken bir yandan da Türkçe’nin özleştirilmesi ve aslî kaynaklarına döndürülmesi yolunda radikal adımlar atılmıştır. Bu tarih tezini ve güneş dil teorisini kısaca şöyle özetleyebiliriz: Türkler Moğollar gibi sarı ırktan olmayıp Arî ırka mensupturlar ve kökleri milâttan 9000 yıl önceye, hatta daha önceki dönemlere gitmektedir. Türk dili dünyadaki diğer büyük diller üzerinde etkili olmuştur. Dilin kökünde tabiatın gücü vardır ve insan ilk gücünü güneşten, dolayısıyla dil de ilk gücünü güneşten almıştır. Türk tarihi Osmanlı’yla başlamamıştır, Türk milleti Osmanlı ve İslâm öncesinde kurduğu 18 devletle siyasî varlığını çok önceden ispatlamıştır. Osmanlı Devleti, yanlış idaresiyle çok eski çağlardan beri bir medeniyete sahip olan Türklere zarar vermiştir. Bu bakımdan Türk’ün siyasî ve kültürel kimliğinde Osmanlılığı esas almak yanlıştır.

    Tarih ve dil alanlarında ortaya atılan bu görüşler, daha sonraki yıllarda farklı gelişme çizgileri izlemekle birlikte, özellikle Atatürk ve İnönü dönemlerinde yazılan birçok şiir, tiyatro ve romanda çeşitli şekillerde karşımıza çıkar. Estetik değeri az olmakla birlikte bu yoldaki eserler, sayı itibariyle oldukça fazladır.

    Atatürk ve İnönü dönemlerinde ateşli bir millî dava halinde heyecanla sürdürülen dilde millî kaynaklara veya halk kaynağına dönme ya da “Öztürkçecilik” hareketi, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında kuşkusuz daha somut sonuçlar doğurmuştur. Bu hareket sonucunda dilden ve tabiî edebî eserlerin dilinden Arapça, Farsça kökenli unsurlar atılırken, halk deyim ve ifadeleri edebiyata geniş ölçüde girmiş ve böylece edebî dil büyük bir değişmeye uğramıştır. Ancak bu hareket, bir yandan da şair ve yazarların ilhamını dar bir kelime kadrosu içinde sıkıştırmak ve bireysellik imkânını azaltmak gibi olumsuz sonuçları da beraberinde getirmiştir.

    Böylece geçmişten gelen bazı çizgiler ve ondan daha fazla da Cumhuriyet’in ilânından sonra görülen siyasî, toplumsal ve fikrî değişmelerle şekillenen Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında elbetteki batıda ortaya çıkan edebiyat ve fikir akımlarının da sürekli ve kalıcı etkileri olmuştur. Daha sonra yeri geldikçe değineceğimiz bu etkiler, yüzünü tamamen batıya çeviren yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikaları doğrultusunda edebiyatımızda gitgide artan bir seyir izlemektedir.

    Seksen yıllık tarihine bir bütün olarak baktığımızda Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, büyük bir çeşitlilik gösteren çok zengin ve dinamik bir edebiyattır. Birçok edebî türde verilmiş çok sayıda eser ve eserlerdeki değişmeler, bu edebî dönemin belli başlıklar altında sınıflandırılıp değerlendirilmesini adeta imkânsız bir hale getirir. Tasnif ve değerlendirmeyi zorlaştıran başka bir olgu da bazı ortak hareket ve modaların görülmesine rağmen, edebî kişiliklerin çoğu zaman bunların önüne geçmiş olması, başka bir deyişle Servet-i Fünûn edebiyatında olduğu gibi şair ve yazarlar arasında ortak bir çalışmanın yokluğu ve birçok yazarın şöhretini tek başına yapmış olmasıdır.

    Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında siyasî ve toplumsal değişmelere bağlı olarak bazı önemli değişmeler görülmekle birlikte, edebî değişmeleri yalnızca bu etkenlerle açıklamak ve değerlendirmek mümkün değildir. Edebî değişmede siyasî ve toplumsal olayların önemli bir rolü olmakla birlikte, batıdan gelen edebî etkilerin ve ayrıca tekrara düşmesi ve yeniliğini yitirmesi dolayısıyla edebiyatımızın kendi içinden gelen değişme ihtiyacının da rolü vardır. Gerçekten de Cumhuriyet Dönemi Edebiyatında siyasî ve toplumsal değişmeler, edebî etkiler ve türlerin kendi tarihiyle ilgili nedenler dolayısıyla şiir, hikâye, roman ve tiyatro türlerinde hem kronoloji hem de nitelik açısından farklı çizgilerde seyreden gelişmeler ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan edebiyatı 1923-1940 arası, 1940 sonrası veya 1940-1960 arası, 1960 sonrası ve 1980 sonrası gibi siyasî değişmelere bağlı yuvarlak yirmi yıllık dilimlere bölmek, özellikle türler dikkate alındığında her zaman anlamlı ve tutarlı sonuçlar vermemektedir.
    Biz bu konuda söyleyeceklerimizi daha sağlam bir zemine oturtabilmek için tür fikrini esas alacak ve türlerdeki değişme ve gelişmeleri vermeye çalışan bir yol izleyeceğiz. Böylece her türde ortaya çıkan belli başlı çizgileri, belirgin edebî kişiliğiyle eserlerine damgalarını vurmuş bağımsız yazarları ve belli başlı eserlerini değerlendirmeye calışacağız.

    Kaynak :turizm.gov






  7. #7
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart Edebiyat ve Hukuk

    Yargıç Edebi Sanat Tanımazsa veya “Türkten Boşalacak Zehirli Kan” İfadesi Ne Demekti? Ne Demek Oldu? Hrant Dink Kararı Örneği

    Özellikle düşünce suçları bağlamında belirli metinlerin yargıç tarafından yorumlanması, metinlerin anlamlarının belirlenip değerlendirilmesi çok önemli, biliyoruz. Peki hukuksal ya da yargıçsal yorum teknikleri, dilin son derece yaratıcı kullanıldığı alanlarda yeterli oluyor mu? Bilindiği gibi suç ve cezaların yasallığı ilkesi (“kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi), cezalandırılan davranışın, kanunda öngörülen suç tipinin unsurlarına uygun olup olmadığının subsumsiyonu (altlaması) yoluyla gerçekleştirilir. Kanun suçu tanımlarken genellikle bir kimsenin yaptığı bir davranışı tanımlar ve eylemin hangi manevi durum altında yapılmış olması gerektiğini öngörür. Örneğin hakaret suçunu öngören kanun hükmü “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden ya da yakıştırmalarda bulunmak veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi... cezalandırılır” der. Yargıç da hakaret suçunu işlediği iddiasıyla yargılanan bir kimsenin sarfettiği ifadelerin kanunda tanımlanan türden ifadeler olup olmadığını belirlemek için o ifadeleri yorumlamak, onlara anlam atfetmek, bundan daha da önemlisi (pek çok düşünce suçu aynı zamanda kasten işlenmesi gereken suçlar olduğu için) failin bu ifadeleri kasten sarfedip sarfetmediğini belirlemek zorundadır. Bu kolay bir iş midir? Hayır. Çünkü dış dünyada fiziksel değişiklik yapan “davranışlar” ile “dilsel-iletişimsel eylemler“ arasında çok önemli bir fark vardır. Tiyatro ya da sinema izlemiyorsak gözümüzün önünde işlenen bir yaralama eylemini, “yaralama” olarak algılamak görece kolaydır da kulağımızın dibinde konuşanın tam olarak “ne demek istediğini”, hatta demek istediği ya da istemediği ile bizim duyduklarımızın aynı olup olmadığını bilmemiz kolay değildir. Bunun ötesinde, örneğin yaralama gibi bir eylem fiziksel zarar “ortaya koyarken”, örneğin hakaret gibi bir eylem “nisbi” -algılayanın anlamlandırmasın göre değişen- bir zarar ortaya koyar. Şüphesiz fiziksel-yaralama gibi bir eylemin “anlamı” da, fiziksel-yaralananın algısına bağlıdır bir anlamda ama hiç olmazsa dilsel-iletişimsel “yaralamalardan” daha az bağlıdır.

    İçerdikleri ifadelerin, yalnız tanısal değil aynı zamanda duygusal-heyecansal işlevleriyle de sarfedildiği metinlerin, geleneksel hukuksal yorum teknikleriyle değerlendirilmesi de kolay değil. Öte yandan sayısız edebi sanat var. Aklımıza gelen bazılarını sayalım: Mecaz (Değişmece), Teşbih (Benzetme), İstiare (Eğretileme), Kinaye (Değinmece), Teşhis (Kişileştirme), İntak (Konuşturma), Tariz (İğneleme), Tezat (Karşıtlık), Tevriye (İki anlamlılık), Mübalağa (Abartma), Hüsn-i talil (Güzel neden bulma), İstifham (Soru sorma), Terdit (Şaşırtma), Telmih (Anımsatma), Irsâl-i mesel (Atasözü söyleme), Kat (Kesme) vs. vs. Bu sanatların kullanıldığı siyasal, edebi vb. metinlerin içeriklerinin çözümlenmesi, bunları kaleme alanların niyetlerinin belirlenmesi sanıldığından çok daha zor ve yargıçların bu gibi metinleri değerlendirebilecek donanıma sahip olmaları hem sanıklar açısından yaşamsal bir öneme sahip hem de suç ve cezanın yasallığı ilkesine saygının sağlanması bakımından zorunlu.

    Bu konudaki araştırmalarımı sürdürürken rastladığım bir Yargıtay kararı bu sorunu çok çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor. Konumuz gene düşünce suçu ve gene dilsel-iletişimsel bir metnin anlamıyla, metnin sahibinin niyeti.

    Hrant Dink’in yakın geçmişte çok tartışılan sözleriyle ilgili bir karar bu. Ne olmuş? Şu olmuş: Yargıtay (karardan alıntı yapıyorum), tartışmanın “sanığın, A Gazetesi'nin 13.02.2004 tarihli nüshasında yayımlanan makalesindeki ‘Türkten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur’ cümlesiyle, "Türklüğü alenen tahkir ve tezyif suçunu" düzenleyen 765 sayılı TCY'nın 159 uncu maddesini ihlal edip etmediği noktasında” toplandığını saptadıktan sonra “sanık, Mustafa Kemal Atatürk'ün ‘muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur’ sözünden de çıkarım yaparak ve bu sözü ustaca bir üslupla değiştirerek ‘Türk'ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur’ demek suretiyle Türklüğü aşağılamıştır” sonucuna varmış. Bu yorum, Hrant Dink’in sözleri hakkında karar veren çoğunluğun yorumu.

    Ama karardan anlaşılıyor ki çoğunluk görüşüne katılmayan üyeler de var. Kurulun başkanı ve bir kurul üyesi "Türk'ten boşalacak ‘O’ ‘zehirli kan’ tanımlamasıyla kastedilenin, altıncı yazının sonuncu paragrafında; ‘sonuçta görülüyor ki işte Türk, Ermeni kimliğinin hem zehiri hem panzehiridir. Asıl önemli sorun ise Ermeninin, kimliğindeki bu Türkten kurtulup kurtulamayacağıdır’ ifadeleriyle açıklandığı ve ‘zehirli kan’ benzetmesiyle; Türklük ya da Türklerin değil 1915 olayları nedeniyle Ermeni toplumunda oluşan ve artık kurtulmak gereken hatalı anlayışın kastedildiği görülmektedir. Yerel mahkeme ise bu bağı kurma gereğini duymamıştır” yorumu ile Yargıtay’ın kararına katılmamışlar.

    Bu karar, düşünce özgürlüğünü sınırlayan normların uygulanması çerçevesinde yargıcın yorum etkinliğinin ne derece önemli ve çelişkilere açık olduğunu göstermektedir. Şüphe halinde özgürlüğü korumak temel ilke iken Yargıtay’ın çoğunluk görüşü, Hrant Dink’in ifadelerini ve özellikle “Türkten boşalan zehirli kan” ifadesini, kulağa geldiği biçimi içinde ve özellikle metaforik anlamına bakmadan Türklüğü aşağılama olarak değerlendirirken; karşı oy yazan üyeler, yazı dizilerinin bütününe ve özellikle yazarın anlatmak istediği düşüncenin özüne, ana fikrine eğilmişler ve Hrant Dink’in, Ermeni halkının kimliğini, artık Türk kimliğine referans vermeden tanımlaması gerektiğini kastettiğini savunmuşlardır.

    Yargıtay kararı incelendiğinde, karar çoğunluğu düşüncesi ile çelişen karar azınlığı düşüncesi arasında “dağlar kadar” yorum farkı olduğu söylenebilir. Bu örnek, düşünceyi sınırlayan yasaların, özellikle ceza yaptırımı içeren yasaların dar yorumlanmamasından doğacak sorunları gözönüne seriyor. Dar yorum ilkesinin, suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin alt unsuru olan yasaların belirliliği unsurunun bir alt açılımı olduğu da ifade edilebilir. Yani düşünce açıklamaları çifte anlamlı, metaforik özellikler gösteren ya da belirsiz açıklamalar ise bu konudaki şüphe, düşünce özgürlüğünün lehine olmalıdır. Dar yorum, düşüncenin özellikle en akrobatik, en dolaşık, en “çok-sanatlı” ifade edildiği siyaset ve sanat gibi insani ve toplumsal etkinlikler açısından gerekli bir yorum tekniğidir. Ancak bu alanda yalnızca düşünce özgürlüğüne gereken saygıyı göstermek adına değil, aynı zamanda suç ve cezaların yasallığı ilkesini saymak adına da salt dar yorum değil pek çok başka yorum tekniğinin uygulanması gereklidir.

    Belki de yargıç çok-sanatlı metinler karşısında bocalamamak için geleneksel mesleki kuram ve uygulamalar konusunda donanımlı olmasının yanında “dilbilim”, “edebiyat”, “felsefe”, “sosyoloji” ve benzeri alanlarda da duyarlılılık sahibi olmalı. Edebiyat, tiyatro, film vb. sanatlara ilgisi olmayan bir yargıcın, edebi sanatların kullanıldığı siyasal ve kültürel metinleri yorumlaması kolay olmayacak, o yargıç elindeki metinleri “düz okuyacak” ve işte suç ve cezaların yasallığı ilkesini de dümdüz edecektir.

    Aynı ölçüde yüksek, aynı ölçüde deneyimli yargıçların bu derece büyük bir yorum farkı ile karara varmaları; özellikle metinlerarası, sistematik, metaforik yorum gerektiren açıklama ve yayınların meşru olarak cezalandırılmasının hiç de kolay olmadığını, bu alanda kimin ne demek istediğinin kolay anlaşılamadığını, bu gibi suçların sadece soyut tehlike suçları olarak düzenlenmesinin çok yanlış olduğunu göstermektedir.






  8. #8
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi -Dünya Edebiyatı I:

    Karşılaştırmalı edebiyat bilimleri ile ilgileniyorsanız ya da klasiklere düşkünseniz hem dünya edebiyatının temel eserleriyle hem de dünya edebiyatının parçası sayılan bazı edebiyat-dışı metinlerle tanışmışsınızdır. İşte “Karşılaştırmalı Edebiyat” öğrenimi görmek isteyen veya ilgilenen herkes için Batı Avrupa üniversitelerinde, başlangıç olarak tavsiye edilen temel metin/eser listelerinden biri.

    Bu örneği, Alman üniversitelerinden derledim ve gördüm ki bu listelerde Türkçe edebiyata henüz layığı ile yer verilmemiş. Oysa Türkçe edebiyat da, zengin geçmişi ve çok renkli bugünüyle, özellikle karşılaştırmalı edebiyat bilimi açısından son derece kapsamlı ve derin, hem de çok değerli bir cevher. Dilimizi ve edebiyatımızı tüm dünyaya sevdirmek ve işte, dünya üniversitelerinin aşağıda örneğini gösterdiğim türden listelerine girmek biraz da bizim elimizde.

    Aşağıdaki eserlerin isim çevirilerini, Türkçede yayınlanmış olanların tanınmış ve/veya alışılmış isimlerini de gözeterek, yaptım (Türkçe isimler parantez içinde bulunuyor). Yanlış varsa affola ve düzeltme uyarısı gönderile.

    Bu listeye yeniden göz atmak bile yüreğimi çarptırıyor ve içimde, hemen bu eserleri kitaplığımdan çıkarıp ya da kitapçıdan alıp –okumadıklarımı- okumak, -okuduklarımı- yeniden okumak arzusu uyandırıyor. İşte küçük ve büyük temel-dünya edebiyatı listesi (Liste maddelerinde genellikle yazar ve eserine, bazen sadece yazara, bazen salt eser/metin adlarına, zaman zaman da şiirler, öyküler vb. şeklinde genellemelere yer verilmiştir):

    KÜÇÜK LİSTE

    1 Homer: Odyssee

    2 Sophokles: Kral Ödipus

    3 Dante: İlahi Komedya

    4 Boccaccio: Decameron (Dekameron)

    5 Shakespeare: Hamlet

    6 Cervantes: Don Quijote

    7 Calderón: Hayat Rüya (veya Hayat Bir Rüyadır)

    8 Sterne: Tristram Shandy

    9 Goethe: Faust I ve II

    10 Poe: Morg Sokağı Cinayeti

    11 Flaubert: Madam Bovary

    12 Dostoevskij: Suç ve Ceza

    13 Proust: Kayıp Zamanın İzinde

    14 Kafka: Başkalaşım

    15 Joyce: Ulysses

    20) Sophokles: Antigone; Oidipus tyrannos (Kral Ödipus)

    21) Euripides: Medeia; Iphigeneia he en Taurois

    22) Aristophanes: Nephelai (Bulutlar); Lysistrate

    23) Platon (Eflatun): Symposion

    24) Lukian: Theon dialogoi* (Tanrı Diyalogları)

    25) Heliodor: Aithiopika* (Theagenes ve Charikleia)

    26) Plautus: Amphitruo

    27) Lukrez: De rerum natura* (Şeylerin Doğasından)

    28) Properz: Elegiae*

    29) Vergil: Bucolica (Çoban Hikayeleri); Aeneis

    30) Horaz: Satirae*

    31) Ovid: Metamorphoseon libri* (Başkalaşımlar)

    32) Martial: Epigrammata*

    33) Petronius: Satyricon*

    34) Augustinus: Confessiones* (İtiraflar)

    35) Jacobus de Voragine: Legenda aurea*

    36) Beowulf

    37) La chanson de Roland (Roland’ın Şarkısı)

    38) Lieder der Trobadors* (Trobador Şarkıları)

    39) Chrétien de Troyes: Érec ve Énide

    40) Wolfram von Eschenbach: Parzival

    41) Gottfried von Straßburg: Tristan ve Isolde

    42) Egils Saga

    43) Dante: La Divina Commedia (İlahi Komedya)

    44) Petrarca: Canzoniere*

    45) Boccaccio: Il Decameron (Dekameron)

    46) Ariost: Orlando furioso* (Çılgın Orlando)

    47) Tasso: La Gierusalemme liberata (Kurtarılmış Kudüs)

    48) Lazarillo de Tormes

    49) Góngora: Soledades (Yalnızlıklar)

    50) Cervantes: Novelas ejemplares (Örnek Hikayeler); Don Quijote

    BÜYÜK LİSTE

    1) İncil (Luther Metni)

    2) Kuran

    3) Buddha’nın Konuşmaları

    4) Gılgamış Destanı

    5) Bhagavad-Gita

    6) Pañcatantra (Tr. Kelile ve Dimne): Hint Yaşam Felsefesinin Beş Kitabı

    7) Kālidāsa: Śakuntalā veya Yüzük

    8) Zhuangzi

    9) Liang Schan Moor Haydutları (Dört Temel Klasik Çin Romanından Biri)

    10) Cáo Xuěqín: Kırmızı Odanın Rüyası (veya Taşın Hikâyesi) – Dört Temel Klasik Çin Romanından Biri-

    11) Genji-Monogatari (Prens Genji’nin Hikâyesi)- 11. Yüzyıl Japonyası’ndan Bir Aşk Hikayesi*

    12) Japon No-Oyunları*

    13) Nizami Gencevi: Hüsrev ile Şirin

    14) Binbir Gece Masalları

    15) Doğu Liriği*

    16) Homer: İlyada; Odysseia (İlyada; Odise)

    17) Sappho: Lyrik

    18) Pindar: Epinikia (Zafer Şarkıları)

    19) Aischylos: Oresteia

    20) Sophokles: Antigone; Oidipus tyrannos (Antigone; Kral Oidipus)

    21) Euripides: Medeia; Iphigeneia he en Taurois (Iphigeneia Toroslar’da)

    22) Aristophanes: Nephelai (Bulutlar); Lysistrate

    23) Platon: Symposion

    24) Lukian: Theon dialogoi* (Tanrıların Konuşması)

    25) Heliodor: Aithiopika* (Theagenes ve Charikleia)

    26) Plautus: Amphitruo

    27) Lukrez: De rerum natura* (Şeylerin Doğası)

    28) Properz: Elegiae

    29) Vergil: Bucolica; Aeneis

    30) Horaz: Satirae

    31) Ovid: Metamorphoseon libri

    32) Martial: Epigrammata

    33) Petronius: Satyricon

    34) Augustinus: Confessiones*

    35) Jacobus de Voragine: Legenda aurea*

    36) Beowulf Efsanesi

    37) La chanson de Roland (Roland Şarkısı)

    38) Trobador Şarkıları*

    39) Chrétien de Troyes: Érec et Énide (Érec ve Énide)

    40) Wolfram von Eschenbach: Parzival

    41) Gottfried von Straßburg: Tristan und Isolde (Tristan ve İsolde)

    42) Egils Saga

    43) Dante: La Divina Commedia (İlahi Komedya)

    44) Petrarca: Canzoniere*

    45) Boccaccio: Il Decameron (Dekameron)

    46) Ariost: Orlando furioso (Çılgın Orlando)

    47) Tasso: La Gierusalemme liberata (Kurtarılmış Kudüs)

    48) Lazarillo de Tormes (Lazarillo de Tormes’un Hayatı -İspanyol Anonim Novella’sı*-)

    49) Góngora: Soledades (Yalnızlıklar)

    50) Cervantes: Novelas ejemplares (Örnek Hikâyeler); Don Quijote

    51) Tirso de Molina: El burlador de Sevilla y convidado de piedra (Sevil’li Kadın Avcısı ve Taşlaşan Misafir)

    52) Calderón: El principe constante (Taş Prens); La vida es sueño (Hayat Rüya)

    53) Villon: La grant testament (Büyük Vasiyet)

    54) Rabelais: Gargantua et Pantagruel* (Gargantua ve Pantagruel)

    55) Montaigne: Essais*(Denemeler)

    56) La Rochefoucauld: Maximes (Maximler)

    57) Molière: Le misanthrope (İnsandan Kaçan); Le malade imaginaire (Hastalık Hastası)

    58) Racine: Phèdre

    59) Voltaire: Candide

    60) Diderot: Jacques le Fataliste (Jakob ve Efendisi); Le neveu de Rameau (Rameaus’nun Yeğeni)

    61) Rousseau: Les Confessions (İtiraflar)

    62) Choderlos de Laclos: Les liaisons dangereuses (Tehlikeli İlişkiler)

    63) Shakespeare: A Midsummer-Night’s Dream (Bir Yaz Gecesi Rüyası); Hamlet; Troilus ve Cressida; King Lear (Kral Lear); Macbeth; The Tempest (Fırtına); Sonnet’ler*

    64) Metaphysical Poets* (Metafizik Şiirler*)

    65) Milton: Paradise lost* (Kayıp Cennet)

    66) Defoe: Robinson Crusoe; Moll Flanders

    67) Swift: A Modest Proposal (Mütevazı Teklif); Gulliver’s Travels (Gulliver’in Gezileri)

    68) Richardson: Clarissa

    69) Fielding: Tom Jones

    70) Sterne: Tristram Shandy; A Sentimental Journey Through France and Italy (Fransa ve İtalya’da Sentimental Bir Gezi)

    71) Grimmelshausen: Der abenteuerliche Simplizissimus Teutsch (Simplicius Simplicissimus)

    72) Lessing: Minna von Barnhelm; Nathan der Weise (Bilge Nathan)

    73) Goethe: Die Leiden des jungen Werthers (Genç Werther’in Acıları); Wilhelm Meister; Faust; West-östlicher Divan (Batı-Doğu Divanı)

    74) Schiller: Wallenstein; Kabale und Liebe (Kabale ve Aşk)

    75) Jean Paul: Flegeljahre (Delikanlı Yılları)

    76) Hölderlin: Gedichte* (Şiirler*)

    77) Kleist: Amphitryon; Der zerbrochene Krug (Kırık Testi); Penthesilea; Erzählungen (Hikayeler)

    78) Alman Romantik Şiiri*

    79) Brüder Grimm (Grimm Kardeşler): Masallar*

    80) E.T.A. Hoffmann: Erzählungen (Hikayeler)

    81) Heine: Deutschland (Almanya), ein Wintermärchen (Kış Masalı)

    82) Büchner: Dantons Tod (Danton’un Ölümü); Leonce ve Lena; Woyzeck; Lenz

    83) Fontane: Effi Briest; Der Stechlin

    84) Hauptmann: Die Weber (Dokumacılar)

    85) İngiliz Romantik Şiirleri*

    86) J. Austen: Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı)

    87) Byron: Manfred

    88) E. Brontè: Wuthering Heights (UğultuluTepeler)

    89) Poe: Öyküler*

    90) Melville: Moby ****

    91) ****ens: Great Expectations (Büyük Umutlar)

    92) Carroll: Alice’s Adventures in Wonderland (Alice Harikalar Diyarında)

    93) Twain: The Adventures of Huckleberry Finn (Huckleberry Finn’in Maceraları)

    94) Whitman: Leaves of Grass (Çimen Yaprakları)

    95) H. James: The Turn of the Screw (Yürek Burgusu)

    96) Leopardi: Canti* (Şarkılar*)

    97) Manzoni: I promessi sposi (Nişanlılar)

    98) Puškin: Evgenij Onegin (Yevgeni Onegin)

    99) Gogol’: Šinel’ (Palto); Nos (Burun)

    100) Dostoevskij: Prestuplenie i nakazanie (Suç ve Ceza)

    101) Tolstoj: Vojna i mir (Savaş ve Barış); Öyküler*

    102) Čechov: Višnëvyj sad (Vişne Bahçesi)

    103) Stendhal: Le rouge et le noir (Kırmızı ve Siyah)

    104) Balzac: Illusions perdues (Kayıp Hayaller)

    105) Flaubert: Madame Bovary; L’éducation sentimentale (Duygusal Eğitim)

    106) Zola: Le ventre de Paris (Paris’in Göbeği)

    107) Baudelaire: Les fleurs du mal (Kötülük Çiçekleri)

    108) Rimbaud: Illuminations (Aydınlanmalar)

    109) Mallarmé: Şiirler*

    110) Andersen: Eventyr* (Masallar*)

    111) Ibsen: Peer Gynt; Vildanden (Yaban Kazı)

    112) Strindberg: Ett Drömspel (Düş Oyunu)

    113) Hamsun: Sult (Açlık)

    114) Th. Mann: Buddenbrooks; Doktor Faustus

    115) Rilke: Malte Laurids Brigge; Şiirler*

    116) Menschheitsdämmerung* (-Anlatımcı-Lirik Antoloji-)

    117) Kafka: Dava; Öyküler*

    118) Musil: Niteliksiz Adam*

    119) Brecht: Mutter Courage und ihre Kinder (Cesaret Ana ve Çocukları); Şiirler*

    120) Valéry: Şiirler*

    121) Proust: A la recherche du temps perdu* (Kayıp Zamanın İzinde)

    122) Aragon: Le paysan de Paris (Paris Köylüsü)

    123) Sartre: La nausée (Bulantı)

    124) Beckett: En attendant Godot (Godot’yu Beklerken); Molloy

    125) N. Sarraute: Tropismes

    126) Joyce: Ulysses; Finnegans Wake* (Finnegan’ın Uyanışı)

    127) Eliot: The Waste Land (Çorak Ülke)

    128) Woolf: The Waves (Dalgalar)

    129) Hemingway: Öyküler*

    130) Faulkner: The Sound and the Fury (Ses ve Öfke)

    131) Nabokov: Pale Fire (Solgun Ateş); Ada or Ardor (Ada ya da Arzu)

    132) Rus Sembolik ve Fütürist Şiiri*

    133) Babel’: Konarmija (Kızıl Süvariler)

    134) Bulgakov: Master i Margarita (Usta ve Margarita)

    135) Pirandello: Sei personaggi in cerca d’autore (Altı Şahıs Yazarını Arıyor)

    136) Svevo: La coscienza di Zeno (Zeno’nun Bilinci)

    137) Calvino: Se una notte d’inverno un viaggiatore (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu)

    138) Neruda: Residencia en la tierra (Toprakta Oturmak)

    139) Borges: Öyküler*

    140) García Márquez: Cien años de soledad (Yüzyıllık Yalnızlık)

    141) Cortázar: Rayuela (Seksek)

    142) Museum der modernen Poesie* (Modern Şiirin Müzesi-Editör: H. M. Enzensberger)


    Konu MeVSiM tarafından (19.11.09 Saat 23:58 ) değiştirilmiştir.






  9. #9
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Standart Hüseyin Cahit Yalçın'ın "Edebiyat ve Hukuk" Adlı Makalesi

    Servet-i Fünun Dergisi’nin, 3 Teşrinievvel 1317 (16 Ekim 1901) tarihinde yayınlanan sayısında Hüseyin Cahit Yalçın’ın "Edebiyat ve Hukuk" serlevhasıyle Fransızcadan tercüme ettiği bir makale vardı. Bu yazı Paul Lacombe’un Introduction à l'historie littéraire adındaki eserinden alınmıştı. (eserin metni için bkz.) Hüseyin Cahit Yalçın’ın anlatısına göre, yazı “...(u)sulü dairesinde sansüre gönderilmiş, sansör tarafından çizilen parçaları çıkarıldıktan sonra, Servet-i Fünûn'a basılmıştı. Fakat bir jurnal ortalığı alt üst etti...” [Hüseyin Câhid, Edebî Hâtıralar, Akşam Kitaphanesi, İstanbul-1935, s.159)] Servet-i Fünun bu makalenin kaynağındaki Fransız İhtilali’ne yapılan atıflar yüzünden kapatılacak, sorumlular mahkemeye verilecektir. Mahkeme tarafından suçsuz bulunan Servet-i Fünûn, kapatılmasından bir ay sonra, 5 Aralık 1901'de tekrar yayımlanmaya başlandı (ayrıca genel ol. bkz.). Ama “Servet-i Fünun Gazetesi'nde Hüseyin Cahid'in yazdığı makalede elfaz u ta'birat-ı mel'unane görülmediğinden men'i muhakemesine dair Adliye ve Mezahib Nezareti'nin tahriratı” (Başbakanlık Arşivleri/ Tarih: 17/Ş /1319 (Hicrî), Dosya No:223, Gömlek No:59, Fon Kodu: Y..MTV.), Hüseyin Cahit Yalçın’ın yazı işleri müdürlüğünden ayrılmasını önleyemedi. Hukukun edebiyatı, tam da "edebiyat ve hukuk" adlı bir makalede sınırlamaya çalıştığı bu örnek, bu alanda zorumuza giden ilk örnek değildi ve şüphesiz sonuncu da olmamıştır...

    Hüseyin Cahit Yalçın'ın keskin kalemine ve Servet-i Fünun Dergisi’nde yayınlanan “Edebiyat ve Hukuk” makalesine ithaf ediyoruz.







Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Narsizm Hakkında Herşey..
    By MeLDa in forum Psikoloji
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 17.07.09, 11:02
  2. Beyin Hakkında Herşey
    By n@r_cicegi in forum Sağlığınız Ne Kadar ÖnemLi??
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11.11.08, 19:17
  3. Kene Hakkında Herşey
    By BoDrUmLu1905 in forum Haber Arşivi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 27.06.08, 00:20
  4. Windows Hakkında Herşey
    By aLiCaN in forum Program Anlatımı
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 22.06.08, 12:38
  5. ...::iRC Hakkında Herşey::..
    By FaNTaSTiCa in forum MIRC Scripts ve Addons 2010
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 23.04.08, 18:23

Eklenmis Olan Tag'lar

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372