1 den 3´e kadar. Toplam 3 Sayfa bulundu

Konu: İnabahtı'nın İki Yüzü

  1. #1
    Fidem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    "Ne beyan-i hale cu'ret ne firaha kudretim var."
    Mesajlar
    12,855

    Standart İnabahtı'nın İki Yüzü

    İnabahtı'nın İki Yüzü

    Talha Uğurluel




    Fransa'nın tarihi en eskilere giden şehirlerinden biri olan Leon'dayız. Romalılardan
    bu yana ciddi bir yerleşim merkezi olarak kullanılan Leon'un daha düne kadar
    Fransa'nın en büyük şehri olduğunu ve tabiî ki Fransa'ya uzun yüzyıllar başkentlik
    yaptığını hatırlıyoruz. Şehrin tam ortasında, yarı şahlandırdığı atının üzerinde
    duran kişi Flip Ogüst. Yani Selahaddin Eyyübi'nin Kudüs'ü alması üzerine Haçlı
    Seferine çıkan ünlü Fransız Kralı. İngiltere'den Kral Rişar ve Almanya'dan Frederik
    Barbaros ile birlikte hareket edecek ve Kudüs'e geleceklerdir. Ama Selahaddin'in
    hem üstün askeri dehası hemde insanlığı karşısında yerin dibine geçerek ülkelerine
    geri döneceklerdir.

    Leon'un tam ortasında şehre hakim bir tepe bulunuyor. Ve bu tepenin başında
    da bir kartal yuvası edasıyla duran dev bir Bazilika. Oraya doğru tırmanıyoruz.
    En nihayetinde yanına kadar geliyor ve içeriye giriyoruz. Her zamanki gibi loş
    ve yanık mum kokan bir ortam. İçeride birçok çocuk, öğretmenleri ile bu dini
    yapıyı ziyarete gelmişler. Başlarındakiler uzun uzun inançlarının detaylarını
    ve duvarlardaki resimlerin manalarını anlatıyorlar. Bizim ülkemizde hiçbir okulun
    bir camiye eğitim gezisine gitmediğini hatırlıyorum. Ve ardından duvarlardaki
    resimleri incelemeye koyuluyorum. Yüzümü yapının kıblesi olan doğuya çevirmiş
    sol tarafımdaki duvarı incelerken birden gözüm duvar üzerindeki devasa boyda
    hazırlanmış mozaik resmin detaylarına takılıyor. Karşımda bir deniz var. Denizin
    üstü haç motifli gemilerle kaplı. Önlerinde bir takım gemilerde batıyor vaziyette.
    Batan gemilerdeki sarıklı, sakallı, nice asker sulara gömülüyor. Ve son olarak
    sulara yarı yarıya gömülen üç hilalli bayrağı görüyorum. Hemen resmin yazılarına
    bakıyorum. Öğrenmekte gecikmiyorum. Bazilika'nın neredeyse tüm sol cephesini
    kaplayan bu mozaik resim, İnebahtı Deniz Savaşını ve tabiî ki Osmanlı'nın yenilgisini anlatıyor.



    Bir başka seyahatim Almanya'ya doğru gerçekleşiyor. Frankfurt'a birkaç yüz km. uzaklıkta bulunan Regensburg şehrindeyim. Vaktimiz dar, pek bir yeri gezebilmiş değilim. Sokakların arasında hızla ilerlerken bir heykel dikkatimizi çekiyor. Yolların kavşağındaki bu heykel, kıyafetlerine bakılırsa bir yöneticiye ait. Sağ eli havada ve elinde birbirine bağlanmış ağaç parçaları tutuyor. Sol elinde bir kılıç var. Sol bacağıda biraz kalkık. Sanki ayağı ile bir şeye basar gibi bir hali var. Gözlerimizi aşağıya indirip sol ayağı altında duran şeye bakınca adeta ürperiyoruz. Bu bir insan başı. Hemde sarıklı, sakallı bir Osmanlı Paşası'na ait. Nefesimiz kesilecekmiş gibi oluyor ve heykelin altındaki kitabeyi okumaya başlıyoruz.

    "Kayser 5.Karl'ın ve Barbara Blomberg'in oğlu, İspanya'nın, Stathalter'in
    ve Hollanda'nın kralı Kral 2. Philip'in erkek kardeşi, Avusturyalı Don Juan.

    24-02-1547 'de Regensburg'ta doğdu , 2-10-1578'de Namur'da öldü.

    Mesina şehrinin senatosu o sene onu amiral olarak atadı. Ardından Birleşik İspanya'nın
    amirali oldu. Lepanto'da Türk savaş gemilerini yenerek galip geldi.

    7 Ekim 1571 de ki bu savaş aslında Hristiyanların İslam'a açtıkları bir savaştı.

    Bu anıt buraya Regensburg şehrinin kuruluşunun 400. yıldönümü anısına dikilmiştir.
    1978 "



    Heykel kaidesinin diğer yüzlerine bakıyoruz. İnebahtı Deniz Savaşı'nın planlarını anlatan rölyeflerle kaplanmış. Karşımda İnebahtı Limanı var, çaresizlik içindeki Osmanlı Gemileri. Etrafları sarılmış ve bir bir yakılıyorlar. Ve karşımda Osmanlı Paşa'sının başını ayakları altına alan bir heykel. İster istemez o günlere gidiyorum. Sokullu Mehmet Paşa'nın Sadarette olduğu, Dünyanın Topkapı Sarayı'ndan yönetildiği günlere.

    Yıl 1578. Osmanlı Devleti'nin zirveleri tuttuğu yıllar. Kanuni Sultan Süleyman vefat edeli 15 sene olmuş olmasına ama onun altın çağı sürüyor. Çünkü tüm kadro neredeyse aynı şekilde hala vazife başındalar. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, Mimar Koca Sinan, Şeyhülislam Ebu Suud Efendi ve diğerleri…



    Avrupa, Osmanlı'nın bu hızlı ve istikrarlı ilerleyişi karşısında çaresiz. Her türlü
    hileye başvurmalarına, adam kayırmadan, birini diğerine vurdurmaya kadar nice desiselerini ard arda deniyorlar ama kar etmiyor. Çünkü karşılarında yaşatmak için yaşan bir topluluk var. Başkasını kendine tercih eden bir anlayış. Ne yaparlarsa yapsınlar tüm hileleri bu anlayışa çarpıp çarpıp geri gidiyor.

    O yıllarda karalarda olduğu kadar denizlerde de ciddi problemler yaşanıyor.Osmanlı Devleti'nin 1517 de Mısır'ı alması ile bir takım ticaret yolları Osmanlı Devleti'nin eline geçmiş ve Avrupa, Hindistan'dan gelen malların Osmanlı kanalı ile kendilerine ulaşmasını istemiyor. Yeni göç yolları aranıyor. Akdeniz'de ciddi bir Osmanlı hakimiyeti var. Preveze Deniz Zaferi kısa bir süre önce gerçekleşmiş. Kanuni'nin muhteşem Kaptan Paşası Barbaros, dev Haçlı Gemilerini al aşağı edivermiş. Anre Dorya çaresiz, Venedik, Ceneviz çaresiz Osmanlı'ya denizlerde de tabiliklerini bildiriyorlar. Buna rağmen Akdeniz'de hala birkaç üsleri var. Orada yapacaklarını yapmaya devam ediyorlar. Bunlardan en büyüğü Anadolu'nun tam karşısında uzanan
    güzelim Kıbrıs, bir diğeri de uzaklarda ki Malta Adası.

    Çevrelerine zarar verip başkalarının malını yağmalamayı hayatlarına ilke edinmiş,
    Ortaçağ zihniyeti ile hareket edenler bu adalarda da rahat durmayacak ve çevrelerine
    zarar vermeye devam edeceklerdir. O günlerde Hacılar Hicaz'a gitmek için genelde
    deniz yolunu kullanmakta idiler. Dua ve niyazlarla çıkılan bu mukaddes yolda
    karşılarına bu adalardan gelme korsanlar çıkınca hadiseler tatsızlığa sebep
    olmuştur. Ve yine Peygamber Efendimiz'in Mübarek Halaları, bizim Hala Sultan
    olarak adlandırdığımız bu büyük hanım sahabenin kabri yanındaki caminin de domuz
    ahırı haline getirilmesi bardağı taşıran son damla olur.


    Kıbrıs üzerine sefer yapılacak ve bu muhkem ada küffarın elinden alınacaktır. Kıbrıs o günlerde Şövalyelerin elindedir. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'a girdiği günlerde Şövalyeler bu ada için Memlüklülere vergi ödemektedirler. Osmanlı Mısır'ı alınca bu kez Osmanlı'ya vergi ödemeye başlamışlardır. Ama artık iş çığırından çıkmıştır. Osmanlı Devleti kudretli bir devlettir. Donanması da bir hayli büyükçedir. Her ne kadar karşı tarafta Venedik ve Ceneviz gibi işi sadece deniz olan kuvvetler olsa da elbette ki dünyaya muvazene unsuru olacak bir devlet denizlerde de sözünü yürütmek isteyecektir. Bu amaçla Sancağı Şerif Lala Mustafa Paşa'ya verilir ve Kıbrıs üzerine Sefer-i Hümayun açılır. Bir yıl gibi bir sürede Kıbrıs Fethedilir ve Osmanlı Sancağı üzerinde dalgalanmaya başlar. Her önünden geçişlerinde top atışları ile selamladıkları Efendimiz'in mübarek halaları Hala Sultan içinde güzel bir külliye imar edilecektir.

    Kıbrıs'ın alınması Avrupa'yı telaşlandırmıştır. Aynen tarihte İmadüddin Zengi'nin Urfa'yı, Selahaddin Eyyübi'nin Kudüs'ü almasında olduğu gibi yine bir Haçlı Seferine hazırlanacaklardır. Bu kez bütün bir Avrupa bu iş için adeta seferberlik ilan eder. Dev bir Haçlı Donanması hazırlanır. Osmanlı Donanması'da Akdeniz'e açılmıştır. Güçlüdür ve birazda bu kuvvet üstünlüklerine güvenmektdirler. İşte ne olduysa o zaman olur ve İnebahtı'da gafil yakalanan donanmamız yakılır.


    Bu yenilgi Osmanlı ülkesinde şaşkınlıkla karşılanır. Böyle bir şey beklenmemektedir. Beklenmedik zafer Avrupa'da da büyük bir heyecan meydana getirecektir. Haftalarca süren şenlikler yaparlar. Akıllarına gelen her bir yere bu destanı kazımaya kalkarlar. Sırf bu konuyu işledikleri, hemde ciddi şekilde seviyesiz heykeller sipariş edilir ve şehirlerinin birçok yerini bunlarla süslerler. Aslında biraz acele etmektedirler. Çünkü Osmanlı Devleti Karlofça sonrasında bir daha belini doğrultamayacak olan devlet değildir daha. Tarih şahittir ki onlar 2.Viyana Bozgunu sonrasında da bu derece sevinecek ve sürüler halinde Osmanlı'nın üzerine üşüşeceklerdir. Ve bu koca yiğit bir daha kendisine gelemeyecektir. Fakat bu acı günlerin yaşanması için daha bir yüzyıl geçmesi gerekecektir.

    Topkapı Sarayı'nda heyecanlı görüşmeler yaşanmaktadır. Kubbealtında demir gibi sağlam ve yerinde kararlılıkla duran bir adam toplantıya katılan nice vezirin aksine oldukça sakindir. Bu kişi Sokullu Mehmet Paşa'dan başkası değildir. O sırada orada bulunan Kaptan Paşa, Kılıç lakaplı Uluç Ali Reis'in bile yüzünde endişe çizgileri hakimdir. Sokullu, kendisi ile yaptığı görüşmede, endişeye mahal olmadığını izah eder ve hemen o yıl, inebahtı'da yakılan donanmanın yerine bir yenisinin yapılmasını emreder. Kılıç Ali Reis bunun nasıl olacağını sorar. Sokullu bunun üzerine paşaya eğilerek, -" Paşa paşa bu devlet o kadar güçlü ve kuvvetlidir ki isterse bir sene içinde yelkenleri atlastan, direkleri altından gemiler yapmaya muktedirdir." cevabını verecektir.

    Aynı Sokullu'nun dışa karşı da tavrı değişmez. Divan-ı Hümayun'un kapısında görüşmeler için Venedik elçileri beklemektedir. Ama bu kez daha bir mağrur halleri vardır. Nede olsa Osmanlı'nın belini büktüklerini düşünmektedirler. Daha huzura ilk girişlerinden Sokullu bunu sezecek ve Venedik elçisine hitaben, - "Siz İnebahtı'da donanmamızı yakarak bizim sakalımızı kestiniz, halbuki biz Kıbrıs'ı alarak sizin kolunuzu kestik. Kesilen kol bir daha çıkmaz ama sakal daha gür çıkar." diyecektir. Aynen dediği gibi de olur. Kılıç Ali Paşa yoğun çalışmalar sonrasında devasa bir donanma daha hazırlar. Bu donanma ile Akdeniz'e açıldıklarında
    Avrupa'nın yüreği ağzına gelecektir. Çünkü onların donanması İnebahtı sonrasındaki hali ile yıpranmış bir vaziyette öylece durmaktadır. Yeniden Osmanlı başkentine elçiler gönderecek ve af dileyerek yeni bir barış anlaşması imzalayacaklardır.

    Şehirlerinin en görkemli yerlerine diktikleri, Osmanlı'yı al aşağı ettiklerini gösteren heykelleri, kilise duvarlarına kapladıkları mozaik İnebahtı resimleri ve bunun gibi daha nice seviyesiz bir takım eserlerde tarihe tanıklık etmek üzere günümüze kadar gelecek ve kendi lisanları ile bize neler neler anlatmaya devam edeceklerdir.
    ♪ sadece müzik...





  2. #2
    Fidem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    "Ne beyan-i hale cu'ret ne firaha kudretim var."
    Mesajlar
    12,855

    Standart

    2.Abdülhamid'in İngiliz Siyaseti
    Talha Uğurluel


    Televizyonu veya gazeteyi açtığımızda sürekli benzer ülke isimleriyle karşılaşmaktayız.
    Bugünlerde Afganistan ve Irak, dün İran ve Mısır, kargaşanın hiç bitmediği Filistin
    ve diğerleri....

    Yüzlerce ortak yönü olan bu devletler nasıl oldu da böyle bölük pörçük hale geldi?
    Şüphesiz bu feci manzara, birilerinin yüzyıllar öncesinden plânladığı sinsi oyunların
    eseriydi. Ama şu da bir gerçek ki, ardı arkası kesilmeyen bu entrikalara karşı,
    fedakâr bir devlet, bütün sıkıntılara göğüs germesini bilmiş, bu geniş coğrafyayı
    ve insanlarını huzur ve adaletle yönetmişti.

    Çok geniş bir coğrafyadaki ülkeleri bir Selâm–ı Şâhâne ile yöneten Osmanlı ile
    onun gücünü kırmaya çalışanların bu çetin mücadelesini anlamak için, tarihte küçük
    bir pencere açmak istiyoruz. İngilizlerin Mısır politikası ile başlayan bir pencere...



    19.
    yy’ın sonlarında İngiltere’de yapılan seçimlerde Osmanlı Devleti’nin toprak
    bütünlülüğünün korunmasından yana olan Muhafazakâr Parti iktidardan düşmüş,
    Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını arzulayan, Gladstone’un başkanlığını yürüttüğü
    Liberal Parti başa geçmiştir. İngilizlerin genel politikası olan Hindistan yollarını
    koruma maksadıyla, başta Mısır olmak üzere, bütün Ortadoğu’yu hakimiyetine almak
    isteyen Gladstone; “Türkler Avrupa’yı bütün silâh ve ağırlıkları ile birlikte
    terketmeden Şark Meselesi halledilemez” diyordu.(1) Osmanlı Devleti’ne karşı
    Ermeniler'i alabildiğine kışkırtan Gladstone’un İngiliz Müstemleke Nazırı iken
    Lordlar Kamara’sında söyledikleri ise, İngilizlerin üzerimizdeki ince hesaplarını
    açıkca ortaya koymaktadır. O gün Gladstone eline Kur'ân–ı Kerim'i alarak kabinedekilere
    göstermiş ve; “Eğer bu kitabı Türklerin elinden alamazsak onları asla yenemeyiz.”
    demiştir.

    1807’de Mısır’a yerleşme gayretleri neticesiz kalan İngiltere, M. Ali Paşa’nın
    1830'lu yıllarda yeni bir devlet kurmasına engel olmuştu. Süveyş Kanalı’nı açma
    çalışmaları Hindistan yollarının güvenliği noktasında İngiltere’yi iyice telaşlandırmış,
    bunun üzerine İngiltere buranın hakimiyetini ele geçirmek için ince bir siyaset
    gütmüştü. Olayı E. M. Earle şöyle anlatıyor:

    “Önce Mısır’ı İngiliz kapitalistleri borç vererek aşırı bir mâlî yük altına
    sokmuşlardı. Sonra İngiliz işadamları ve kapitalistler, borçlarının meydana
    getirdiği korku ve eziklikten istifade ederek bir sürü imtiyaz koparıp, ülkeye
    yerleşmeye başlamışlardı. Sonunda öyle bir gün gelmişti ki, Mısır mâliyesi İngiliz
    ve Fransızlar'ın sözünden çıkmaz olmuş, Avrupalı diplomatların verdiği akıl,
    Hidiv’in emirlerinden daha geçerli hale gelmişti. Ayrıca el altından, askerî
    feth ve işgale mazeret teşkil edecek, karışıklık, ayaklanma ihtimalleri bulunduruluyordu.”
    (2)

    Hidiv İsmail Paşa’nın Süveyş Kanalı tahvillerini 1875’de İngiltere’ye 100 milyona
    satması, 1876’da vadesi dolan borçları ödemeye ancak yetmiştir. 1877’de ödemesi
    gereken borçları üç ay ertelediğini söylediğinde alacaklı devletler faizlerin
    ödenmesi için bir iflas sandığı kurdular.

    Tasarrufa giden Hidiv, ordudan 2.500 Mısırlı subayın işine son verdi. Bunun
    üzerine ayaklanmalar çıktı. Arabi Paşa'nın; “Mısır Mısırlılarındır.” sloganı
    ile başlattığı yabancı aleyhtarlığı sonucu Avrupalı memurların azli başladı.
    Bunu fırsat bilen İngiliz ve Fransız donanmaları İskenderiye’ye geldiler. İstanbul
    Hükümeti; meselenin müzakere yoluyla çözülmesini istediyse de Mısır’ı almayı
    kafasına koymuş olan İngiltere, Fransa’nın Tunus’u, İtalya’nın da Trablusgarb’ı
    işgal düşüncesinden güç alarak 11 Temmuz 1882’de Mısır’ı işgal etti. Bu işgal
    İngiliz–Osmanlı siyasî ilişkilerini derinden etkileyecekti.



    II.
    Abdülhamid konuyla alâkalı olarak İngiliz dostu Wambery’ ye şöyle söylüyordu:

    “Mısır hadisesi dururken ve iyi ilişkilere girmek istediğim hükümet bu davranışı
    ile bütün İslâm dünyasında ve halkımın önünde benim gururumu kırmış iken nasıl
    yaparım? Ben bu şekilde aşağılanmayı kabul edemem, etmeyeceğim de! Bildiğiniz
    gibi bir anlaşmaya varabilmek için öylesine çalıştık, fakat İngilizlerin şartları
    ülkemin geleceği için tehlikeli ve benim İslam Halifesi ve Osmanlıların İmparatoru
    olarak prestijimi o derece zedeleyici idi ki, bu şartları hiçbir şekilde tasdik
    edemezdim. Her iki tarafın da bazı hataları olduğunu kabul ediyorum. İngiltere'nin
    sömürgeci çıkarlarının Süveyş Kanalı'ndan serbest geçişi gerektirdiğini de biliyorum.
    Ama bu hükümranlık haklarım benden alınmadıkça ve devletimin menfaati, hakları
    emniyet altına alınmadıkca kanunen hâkimiyetimde olan bir mülkün geçici de olsa
    yabancı işgaline terk edilmesine izin veremem.” (3)

    Osmanlı Hükümeti'nin Mısır’ın boşaltılması için İngiltere’ye verdiği notalar
    İngilizler'in geçiştirme ve diplomasi oyunları sebebiyle neticesiz kaldı. Fakat
    II. Abdülhamid’in keskin zekâsı ve ileri görüşlülüğü İngiltere’yi ne Mısır’da,
    ne de diğer sömürgelerinde rahat bırakmayacaktı.

    “İngilizler'in bu faaliyetine mâni olmak isteyen padişah, Mısır’da ve Sudan’da
    propaganda yaptırmak için büyük paralar sarfediyordu. Ayrıca da Sina Yarımadası'nda
    ve İran Körfezi'nde bulunan Osmanlı Garnizonlarını takviye ediyordu. Elhasıl
    Abdülhamid bir kısmı tehlikeli, bir kısmı asab bozucu olmak üzere ne yapabiliyorsa,
    hepsini Büyük Biritanya aleyhine kullanmaktan çekinmiyordu.” (4)



    “Padişah
    Abdülhamid sayesinde Batı âlemi, bilhassa Dışişleri teşkilatları; Halifeye,
    İslâm âleminin Papası gözüyle bakıyorlardı. Onun bu sıfatla kullanabileceği
    nüfuzdan çekiniyorlar, hattâ korkuyorlardı.”(5)

    “Sultan II. Abdülhamid sadece kendi devletinde değil, bütün dünyada da en büyük
    birliktelik ortak paydası, İslâm’ı uyandırmak için var kuvvetiyle çalışmaktadır.
    Afganistan’daki ayaklanmaları ve karışıklıkları bir kenara bırakalım,1881 yılı
    Ağustos ve Eylül aylarında Tunus’daki ihtilâl, aynı tarihte Güney Cezayir’de
    patlayan isyan, Mısır’daki millî ayaklanma hep onun eseridir.” (6)

    Tarih tekerrür etmeye devam ediyordu. Dün Rusya, bugün ABD Afganistan’a nasıl
    girdiyse, o günlerde de İngiltere Afganistan’ın işgaline başlamıştı. Fakat o
    dönemde hassas dengeleri çok iyi takip eden, duyarlı ve tesirli bir padişah
    onların oyunlarını bozacaktı. II. Abdülhamid bu bölgelerde Osmanlı nüfuzunu
    kuvvetlendirme ve yabancıların tesirlerini kırma maksadıyla Şirvanizade Ahmet
    Hulusi’yi Afganistan’a, Ferik Paşa’yıda Çin’e gönderdi.

    Hacca giden Müslümanlar'ın arasına karışan II. Abdülhamid’in adamları, bu halkı
    Müslüman olan ve sömürgeleştirilmeye çalışılan ülkelere sızıyor ve insanları
    şuurlandırıyorlardı. Bu konuda İngiliz casusu Wambery, Budapeşte’den Sir Thomas’ı
    şöyle uyarıyordu;



    “Hindistan Hükümeti, Mekke’den Asya’ya dönen Hind, Afgan ve Orta Asyalı hacılar
    arasına sızmış padişahın ajanlarına dikkat etmeli, onları göz altında tutmalıdır.
    Bunlar halifenin bizzat kendisi tarafından görevlendirilmiş olup, bütün talimatları
    padişahın mabeyincilerinden almışlardır. Abdülhamid’in Pan–İslâm siyasetinin
    bütün İslâm dünyasının en ücra köşesine kadar nasıl nüfuz ettiğini görmenin
    beni oldukca şaşırttığını itiraf etmeliyim. Kuzey Afrika’da Şeyh Sunusi, Afganistan’da
    Kabil Başmollası, Orta Asya’da Buhara Kadısı ve Hindistan, Cava ve Çin dinî
    liderleri padişahın emrindedirler. İslâm Birliği fikrinin hiçbir zaman Abdülhamid’in
    saltanatındaki kadar güçlü olmadığını söylemekle şüphesiz ki mübalâğa etmiş
    olmam. İslâm Birliği'nin henüz oluşma safhasında olduğu tabiidir. Ne varki Mekke’deki
    merkezî otoritesi ile padişahın –eğer plânlarının uygulanmasına izin verilirse–
    şaşırtıcı neticeler alması mümkündür.” (7)

    Osmanlı Devleti’nin hasta adam olarak görüldüğü bu kritik dönemde, denge politikasını
    en iyi oynayan kişi olan II. Abdülhamid, halifelik müessesesinden nasıl istifade
    ettiğini kendi ifadeleriyle şöyle anlatmaktadır;

    “İngilizler Asya’da yüzelli milyon Müslüman'ı idareleri altında tutuyorlardı.
    Bu müslümanlar üzerinde hilafetin büyük nüfuzu vardı. Bunları bildiğim için,
    İngilizler'i kuşkulandırmadan, her ihtimale karşı seyyidler, şeyhler, dervişler
    gönderip Asya’daki Müslümanlar'ı hilafete mânen bağlamaya hususî itina gösteriyordum.
    Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin Rusya’daki Müslümanlar arasında yaptığı hizmetleri
    bilhassa şükranla yâdederim. Bunun İngilizlerle münasebetlerimizde çok faydasını
    gördüm. Hindistan’daki umumî valileri, oradaki Müslümanlar'ın Osmanlı Devletiyle
    yakından ilgilendiklerini gördükçe, hükümetlerine, Osmanlılarla iyi geçinmelerini
    yazıyorlar ve böylece bizim işlerimiz bir nebze kolaylaşmış oluyordu.” (8)

    II. Abdülhamid’in bu politikasını kırmak isteyen İngilizler, Osmanlı halifesinin
    tesirini azaltmak için İslâm dünyası içinden başka bir halife seçtirme gayretlerine
    girdiler. Bu maksatla halkın arasına saldıkları, din adamı görünümlü ajanları
    ile yeni halife söylentileri yaymaya çalıştılar. Ayrıca Arapların ırkçılık damarlarını
    körükleyerek de bu parçalamayı hızlandırmayı sürdürdüler.



    İngilizlerin bu sinsi faaliyetlerini sezen Sultan, Arap vilayetlerine özel statüler veriyor,
    Arap liderlerini taltif ediyordu. Bu topraklara yönelik yaptığı en mühim faaliyet
    ise hiç şüphesiz Hicaz Demiryolları Projesi'ydi. Bu proje tamamen bir Osmanlı
    teşebbüsü olup, Osmanlı mühendis ve teknisyenleri tarafından gerçekleştirilmiş,
    masrafların tamamı ise İslâm dünyasından toplanan yardımlardan karşılanmıştı.
    Hindistan, İran, Tunus, Cezayir, Fas, Türkistan, Sumatra, Java ve Malezya Müslümanları
    açılan yardım kampanyalarına katılmışlar, bilhassa Afganistan Sultanı Amir Han
    en büyük yardımı yapan şahıs olmuştu.

    Hicaz Demiryolu Projesi'yle bu topraklarda Osmanlı nüfuzunun artacağı endişesine
    kapılan İngiltere, Osmanlı Devleti’nin açtığı demiryoluna yardım kampanyalarını
    engellemeye çalışmıştır. Bu baltalama hareketlerini Rüştü Paşa şöyle anlatır;

    “Bu hat başladığı zaman İngilizler bizde, bu hattı inşa edebilecek kâbiliyeti
    göremeyerek, Hindistan’da ve Mısır’da yayınlanan gazeteleriyle Türklerin yardım
    bahanesiyle Müslümanları soymak için yeni bir tertipte bulunduklarını, Türklerde
    bu iktidarın olmadığını ve beyhude yere aldanıp para ver*******ini ilândan çekinmemişlerdir.”
    (9)

    II. Abdülhamid’in denge siyaseti neticesinde, Osmanlı üzerinde paylaşma plânları
    kuran devletler, uzun yıllar bu emellerine ulaşamayacaklardı. Sadrazam Ferid
    Paşa bu politikayı şu sözlerle anlatır;

    “Medenî adam dostunu düşmanını tefrik etmemeli, her ikisine de aynı muameleyi
    yapmalı. Zira düşmanlarına açıkca husumet göstermek akıl kârı değildir. Dostlara
    da fazla güvenmek ahmaklıktan ileri gitmez, biz daima İngiltere’nin dostu gözükeceğiz.
    Fakat onun hislerini, fikirlerini, siyasetini de bileceğiz.” (10)

    Padişahın bu siyasetinin yabancılar da farkındaydı. Wambery bu politikayı şöyle
    anlatmaktadır;

    “Padişah hâlen kesin tarafsızlık ilkesini sürdürmektedir. Herhangi bir Avrupa
    gücüne yaklaşıp, diğerlerinin düşmanlığını kazanmaktan çekinmektedir. Bu siyaseti
    doğrultusunda bütün elçiliklere mavi boncuk dağıtmakta, fakat hiçbir zaman onları
    hayalî darbelerle tehdid etmeyi de ihmal etmemektedir.” (11)

    Çileli padişah 33 yıllık mücadelesinin sonunda iktidardan uzaklaştırılmış,
    bugün gözümüzün önünde uzanan bu bölük pörçük manzarayı oluşturmak için en önemli
    engellerden biri daha kaldırılmış ve devlet ehliyetsiz ellere kalmıştı. Devletin
    o dönemdeki hassas konumunu ve kurtarma çarelerini göremeyen basiretsiz idareler,
    onu yavaş yavaş yıkıma götürecekti. Ayrıca II. Abdülhamid’in kurmak için büyük
    çabalar harcadığı Pan–İslâmizm de ilgisizlikle ihmale uğrayacak, ortada kalan
    Müslüman topluluklar, bir bir yabancıların oltalarına takılıp, onların emellerine
    âdeta teslim olacaklardı.

    Bugün her ne kadar O’nun hakkında bazı yanlış kanaatler varsa da, büyük hizmetlerini
    görüp takdir edenler hiç de az değildir. Hattâ kimi yabancılar onun bu gayretlerinin,
    Yeni Türk Devleti’nin tohumları olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yazımızı, Türkiye’de
    donanmayı ıslahla görevli İngiliz Amirali Sir Henry F. Woods’un hatıralarından
    bir alıntıyla bitiriyorum.

    “Abdülhamid olmasaydı, ne bu satırların yazıldığı şu anda bu kadar geniş ve
    bağımsız bir Osmanlı Devleti, ne de ileride tarihçiler ve diğer devletler tarafından
    tanınacağına şüphe etmediğim Ankara Hükümeti bulunacaktı.”(12)

    Dipnotlar
    (1) Joan Hasliph, Bilinmeyen Taraflarıyla Abdülhamid, Çev: N. Kuruoğlu, İstanbul,
    s.101.
    (2) Edvard Mead Earle, Bağdat Demiryolu Savaşı, Çev: K. Yargıcı, Milliyet Yay.,
    İstanbul, 1972, s.224.
    (3) Dr. Mim Kemal Öke, İngiliz Casusu, Prof.Arminius
    (4) Hasliph, s.198.
    (5) Charles Sherril, Bir Elçiden Gazi Mustafa Kemal, Tercüman 1001 Temel Eser,
    İstanbul, 1978, s.187.
    (6) A. Debidour, Avrupa’nın Diplamatik Tarihi, c:2, İstanbul, 1961, s.542.
    (7) Öke, s.109
    (8) İ.Bozdağ, II. Abdülhamid'in Hatıra Defteri,Kervan Yay. İstanbul, 1975, s.75
    (9) Rüştü Paşa, Akabe Meselesi, İstanbul, 1326, s.134
    (10) S.Nafiz Tansu, Madalyonun Tersi, Gür Kitabevi, İstanbul, 1970, s.9
    (11) Öke, s.85
    (12) Henry F. Woods, Türkiye Anıları Çev: F. Çoker, Milliyet Yay., İstanbul
    1976, s.116.
    ♪ sadece müzik...





  3. #3
    Fidem - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    "Ne beyan-i hale cu'ret ne firaha kudretim var."
    Mesajlar
    12,855

    Standart

    Şehit Sadrazam
    Talha Uğurluel


    Osmanlı Devleti'nin en ihtişamlı devirleri yaşanıyordu. Ülkenin başında yabancıların Muhteşem dedikleri Kanuni Sultan Süleyman, alimlerin başında deha bir zekaya sahip olan Ebu Suud Efendi, mimarların başında taşın dilinden anlayan Koca Sinan, Donanmanın başında Barbaros Hayrettin Paşa vardı. Böyle bir kadro tarafından yönetilen devlet nasıl kudretli olmaz dı? Ülkede bulunan bütün insanlarda huzur ve mutluluk hakimdi. Çünkü bu ülkenin halklarının birbirleriyle kavgaları yoktu. Mal sevdası kalpleri bozmamış, herkes başka insanların iyiliğini düşünür olmuştu. Fakirlere yardım etmek için insanlar adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Zenginler çevreye camiler, imaretler (yoksullara yemek dağıtan yerler), medreseler inşa ettiriyor, başıboş hayvanlar bile unutulmayarak onlar için vakıflar kuruluyordu.

    Osmanlı ülkesinde dil, din, millet ayırımı gözetmeksizin her ailenin çocuğuna en iyi eğitim verilmeye çalışılıyor, zeki olanlar liyakâtlarına göre ülkenin en yüksek okullarına, hatta Enderun'a bile girebiliyorlardı. Bu amaçla da ülkenin dört bir yanında sınavlar düzenleniyor, zeki gençler bir bir devşirilerek ileride yönetim kademelerinde vazifeli, büyük devlet adamları olmaları için yetiştiriliyorlardı. Bu ülkede çalışan için yükselmenin ve bir yerlere gelmenin sınırı yoktu. İşte bu nedenledir ki, yabancı devletlerin bünyelerindeki halklar bile Osmanlı topraklarında yaşayan insanlara imreniyor, bu adalet ve huzuru onlarda arzuluyorlardı.

    Yabancı uyruklu bir aile için, çocuklarının Osmanlı hükümetince devşirilerek okutulması kadar önemli bir şey yoktu. Çünkü böyle bir durumda çocuklarının geleceği garanti altına alınmış oluyor, o yükseldikce ailesi de itibar kazanıyordu.



    Yavuz Sultan Selim'in saltanatının son yıllarında Balkanlar'dan devşirilen bir gurup çocuk Edirne'ye getirildiler. Bunların arasında Bosna'nın Sokoloviç Kasabasından devşirilen küçük bir çocuk da bulunmaktaydı. Zekası ile hemen dikkatleri çeken bu çocuk kısa sürede herkesin taktirini kazanmış ve kendisiyle özel olarak ilgilenilmeye başlanmıştı. İlmi mevzularda eğitilen bu genç bunun yanında askeri olarak ta yetiştirilmekteydi. Bir süre sonra kitabi eğitimini tamamlamış ve uygulama olarak orduya verilmişti. Burada kısa zamanda kendisini gösteren gence her geçen ay farklı görevler veriliyordu. Bir süre sonra donanmaya alındı.

    Devir Kanuni Sultan Süleyman devriydi. Osmanlı Devleti karalarda olduğu kadar denizlerde de hakimiyetini sürdürüyordu. Barbaros Hayrettin Paşa Preveze Deniz Zaferi ile Akdeniz'i bir Türk Gölü haline getirmiş, Kızıldeniz üzerinden çıkılan Hind Deniz Seferleri ile uzak doğuya seferler düzenlenmeye başlanmıştı. İşte bir süre sonra bu güçlü donanmanın başına bu yiğit delikanlı getirilecekti. Ama o artık yeni devşirilen acemi oğlan değil, Kaptan-ı Derya Sokullu Mehmet Paşa idi.

    Burada da birçok başarıya imza atan Sokullu, yönetim kabiliyeti ve politik kişiliğindeki başarısından dolayı Rumeli Beylerbeyiliği'ne getirildi. Artık Padişah ve Divan-ı Hümayundan sonra Anadolu Beylerbeyi ile birlikte ülkeyi yöneten iki kişiden biri haline gelmişti. Sık sık Budin Eyaletine gidiyor. Oradan Avrupa'daki hareketleri izliyordu. Zaman zaman da İstanbul'a geliyor, padişah ve Divan-ı Hümayun'a gelişmeleri bildiriyordu. Onun anlattıklarına göre kararlar alınıyor, ordunun sefer tarihleri ve sefere çıkılacak yerler belirleniyordu.

    Çok vefakâr bir insandı Sokullu. Ekmeğini yediği yeri katiyyen unutmaz, kendisinin de oralara iyiliği dokunsun isterdi. Bu nedenledir ki, İstanbul ile Edirne arasındaki yolculuklarında muhakkak uğradığı ve konakladığı Lüleburgaz'a bir vefa borcu olarak bir külliye yaptırmayı arzulamış ve bu konuda Mimar Sinan'dan yardım istemişti. Koca Mimar, Sokullu Mehmet Paşa'nın arzusu üzerine küçücük bir kasaba olan Lüleburgaz'a dev gibi bir hâyır kurumu inşa etmişti. Sokullu Mehmet Paşa'nın hâyır kurumları bununla sınırlı değildi. O'nun sadece İstanbul'da iki tane camisi, birçok çarşısı ve aşhanesi de vardı. Eline geçen para ile birilerine yardım etmek hem Sokullu'nun hemde o dönemin insanlarının kendilerine vazife kabul ettikleri bir davranışları idi.

    Çevreye hâyır eserleri inşa etmek konusunda hanımları da Osmanlı erkeklerinden geri kalmıyorlardı. Onlar da ellerindeki kendilerine ait mal varlıkları ile çevreye hanlar,hamamlar, çeşme ve camiler inşa ettiriyorlardı. Bunlardan biri de Sokullu'nun hanımı ve 2.Selim'in kızı olan İsmihan Sultan idi. Kanuni Sultan Süleyman Sokullu Mehmet Paşa'yı o kadar çok seviyordu ki, torunu İsmihan Sultan ile kendisini evlendirmiş ve bu zeki devlet adamını kendisine akraba yapmıştı.



    Bir süre sonra Kanuni Sultan Süleyman Sokullu Mehmet Paşa'yı kudretli Osmanlı Devleti'nin ikinci adamı yapmaya karar verdi. Yani Sokullu bundan böyle Kanuni'nin sadrazamı olacaktı. Bu görev büyük ve gösterişli olması yanında sorumlulukları da en ağır meslek idi. Üç kıtaya yayılmış bu devletin topraklarındaki tüm insanların sorunları artık Sokullu Mehmet Paşa'yı bekliyordu. Ama O, vazifesinin bilincinde bir kişi olarak uzun yıllar bu vazifeyi hakkıyla götürecek, ordunun başında sefere çıkmaktan, divanı yönetmeye, halka hitap etmekten, gemilerle denizlere açılmaya kadar görevi neyi gerektiriyorsa bundan kaçınmayacaktı.

    Kanuni Sultan Süleyman gibi kendisini unuturcasına devletini düşünen bir büyük insan ile devamlı seferlere çıkan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, bu büyük padişahı 17.seferinde Zigatvar Kalesi'ni kuşattıkları günlerde çadırda kaybedecek, ama onun ölümünü kalenin alınması ve ardından 2.Selim'in gelişine kadar ordudan bile saklayacaktı. Eğer Kanuni öldüğü gibi bunu etrafa duyurmuş olsaydı ordu kuşatmayı bırakacak ve buralara kadar boşu boşuna gelinmiş olacaktı.

    Sokullu gibi güçlü bir idarecinin devletin başında olması, Kanuni Sultan Süleyman sonrasında padişah olan oğlu 2.Selim'i de bir hayli rahatlatmıştı. 8 yıllık saltanatı boyunca o devlet işlerinden hep emin olmuştu. Çünkü Sokullu iş başındaydı.

    2.Selim sonrasında tahta bu kez Koca Kanuni'nin büyük torunu 3.Murat geçecekti. Devletin başında yine dirayetli yönetimi ile yabancı devletleri dize getiren Sokullu Mehmet Paşa vardı. O, büyük projelerin adamıydı. Zorluklar karşısında engel tanımıyor, düşmanları ile arasına dağlar girse onları aşmak için deniz gibi nehirleri birleştirmeye çalışıyordu.

    Ama artık yaşlanmıştı. Çevresindekilere gençliğindeki kadar kolay söz dinletemez olmuştu. Halk onun büyüklüğünü kabul ediyor ve O devletimizin başındayken bizlere Evvelallah bir şey olmaz diyorlardı ama ülke kademesinde yükselmeye çalışan bazı ihtiraslı kişiler onun varlığını kendi yükselişleri adına bir engel gibi görmeye başlamışlardı. Dünyada her zaman iyi insanların yanında kötülerde olacaktı. Ve Sokullu Mehmet Paşa'nın ömrü bunlarla mücadele etmekte geçmişti.

    Sokullu Mehmet Paşa uzun bir süredir At Meydanı'nın hemen yanındaki konağında oturmaktaydı. Burası hem İstanbul'un atan kalbiydi hemde Topkapı Sarayı'na bir hayli yakındı. Hem burada yaşayan bir kişinin en büyük mutluluklarından birisi okunan o muhteşem ezanları dinledikten sonra Ayasofya'ya namaz kılmaya gitmek oluyordu. Sokullu'da bunu sık sık yapıyor, namazlarının büyük bir kısmını Ayasofya Cami'nde kılıyordu.

    Sokullu dini bütün bir kişiydi. Namazlarını hiç aksatmadığı gibi bu beş vakit namazına nafile ibadetlerde katardı. Hemen her gece teheccüh (gece namazı) namazına kalkar, sonrasında da yatmayarak Kur'an-ı Kerim okurdu. Bunun hemen ardından da yardımcısı bir tarih kitabı okur, Sokullu'da sessizce onu dinlerdi. Çünkü kendisi tarih öğrenmeye büyük önem verirdi.

    Böyle gecelerden birinde yine her zamanki gibi Sokullu Mehmet Paşa gece namazına kalkmış ve sonrasında da Kuran-ı Kerim okumuşlardı. Az sonra yardımcısı bir tarih kitabı aldı eline ve yavaşca okumaya başladı. Okunan kıssa Osmanlı Devleti'nin 3.padişahı olan 1.Murat'ın hayatı idi. Sultan Murat, daha kuruluş aşamasındaki Osmanlı Devleti'ni boğmak isteyen düşmanlara karşı Kosava Savaşında büyük kahramanlıklar göstermiş ve sonrasında da savaş meydanını gezerken kendisinden su isteyen bir Sırp askeri tarafından hançerlenerek şehit edilmişti. Kıssa sona erdiğinde odada bir süre sessizlik oldu. Çünkü Sokullu Mehmet Paşa ağlıyordu. Gözleri yaş içinde kalmış, 1.Murat'ın muhteşem sonuna gıpta ile bakmıştı. İşte bu gözü yaşlı haliyle ellerini gökyüzüne kaldıran Sokullu Mehmet Paşa, Allahu Teala'ya dua dua yalvarmaya başladı. O merhametlilerin en merhametlisinden bir dileği vardı. Dileği 1.Murat gibi güzel bir ölüm ile ölmekti. Bu yaşlı adam sonunun Sultan Murat Han gibi olmasını istiyordu. O da şehit olmak ve Allah'ın huzuruna sorgusuz sualsiz çıkmak istiyordu.

    Az sonra İstanbul'un dört bir yanından sabah ezanları okunmaya başladı. Sokullu Mehmet Paşa uzun uzun ezanları dinledi. Sonrasında da yerinden doğrularak yardımcısının yardımı ile abdestini tazeledi ve Ayasofya'ya gitmek için evinden dışarıya çıktı. Güne namaz ile başlamalıydı. Zira o gün çok işi olacak, Divan'ı toplayacak ve devletin dirlik ve düzeni için kararlar alacaktı.

    Osmanlı yönetiminde Sadrazamlar Divan-ı Hümayun denilen en büyük yönetim birinin başkanlığını yaparlar ve haftanın belli günleri Divan üyelerini toplayarak devlet işlerini görüşürlerdi. Bu toplantılar Topkapı Sarayı'nın Kubbealtı denilen yerinde yapılabildiği gibi Sadrazam'ın arzusuna göre kendi konağında da yapılabiliyordu. Sokullu Mehmet Paşa'da bazen Divan'ı kendi konağında toplardı. O gün de öyle yaptı. Ulaklarına emir vererek tüm Divan üyelerine, o günkü toplantının kendi konağında olduğunu bildirmeleri için gönderdi. Öğle sonrasında yavaş yavaş Divan-ı Hümayun'un Kallavi kavuklu Kubbealtı vezirleri, Kaptan-ı Derya, Şeyhülislam, Defterdar, Nişancı vb. üyeleri Sokullu'nun konağında toplanmaya başladılar. Herkes tamam olduğunda Sokullu söze başladı. Devlet dünyanın belki en güçlü devleti idi ama problem dünya üzerinden ne zaman eksik olmuştu ki. Yine bir sürü gaile vardı etraflarında ve bunları aşmak için söze başladı. Birkaç saat geçmişti. Divan toplantısına bir mola vermek gerekiyordu. Zihinler biraz dinlenecek sonrasında da kalındığı yerden devam edilecekti.

    Bu sıralarda At Meydanı üzerinden bir adam sallana sallana, Sokullu'nun Konağına doğru yaklaşmaktaydı. Yoldan geçen çocukların sataşmadan edemediği bu kişi bir meczuptan başkası değildi. Osmanlılarda hemen her mahallenin bir delisi vardı. Halk böyle doğuştan aklı kıt insanları hor görmez, onlara kendi içlerinde bakarlardı. Hatta, akılları olmadığı için günahsız olan bu insanların Ahiret'te sorgusuz sualsiz cennete gideceğine inanılır ve bu delilere imrenilirdi. Bu günahsız delilerin dualarını almak için adeta birbirleriyle yarışan insanlar onlara yardım eder ve kendilerinden yardım isteklerini boş çevirmeyi büyük uğursuzluk sayarlardı.

    Çevresindekilere garip hareketler yaparak ilerleyen meczup Sokullu'nun konağına geldiğinde içeriye girmek istedi. Kapıdaki nöbetciler onu durdurdular. Ama aralarından bir tanesi diğerlerine müdahale ederek, Sokullu'nun kendilerine bu deli konusunda tenbihte bulunduğunu, bu kişi ne zaman gelirse içeri girebileceğini, Sokullu'nun ona yardım ettiğini söyledi. Nöbetciler bu meczup kişiyi salıverdiler. O da sallanarak içeriye girdi. Yolu biliyordu. Hemen merdivenlerden baş odaya ilerledi. Konakta kendisini tanıyan uşaklar da bir şey demediler. Çünkü Sadrazam'In hatırlı konuğu olduğunu biliyorlardı. Az sonra sadakasını alıp çıkacaktı. Sokullu ve Divan üyelerinin oturduğu odanın kapısı yarı açıktı. İçeriye giren meczup kapının eşiğinde durdu. Sanki içeriye buyur edilmesini bekler gibi bir hali vardı. Sokullu Mehmet Paşa meczubunu görünce gülümsedi. - Gel bakalım koca deli dedi. Kaç gündür nerelerdeydin? Aç mısın açıktamısın ? Ne yer nerelerde yatarsın ?

    Böyle diyen Sokullu elini kemerine attı ve meşin bir kese çıkardı. Kese içinden birkaç gümüş akçe alıyordu ki, Sokullu'nun yanına yaklaşan meczup beklenmedik bir şey yaparak belinden çektiği kısa saplı bir hançeri Sokullu Mehmet Paşa'nın böğrüne sapladı. Odadaki herkes dona kalmıştı. Güvenlik görevlileri hemen meczuba müdahale ettiler ama iş işten geçmişti. Sokullu kan kaybediyordu. Ama o haliyle bile çevresindekilere sakin olmaları gerektiğini öğütlüyor ve delinin bunu bilmeden yaptığını söylüyordu. Yanındakiler onun bu sakin tavırlarından bir şey anlayamadılar ama O, bu hadisenin dün gece yaptığı ihlaslı duanın bir neticesi olduğunu anlamakta gecikmemişdi. Evet bu büyük insan, aynen yüzyıllarca önce Kosava Savaşında milletinin selameti adına hançerlenerek şehit edilen 1.Murat han gibi şehit oluyordu. Şehit olurken şaşıyordu, bir gece önce yaptığı duasını Yüce Rabbi ne kadar da çabuk kabul etmişti. Gözlerini bu fani dünyaya kapattığında yüzünde öbür alemin güzelliklerini bizlere taşıyan bir tebessüm kalmıştı. Kimbilir belki bu son anında O'nu ötelere davet etmek için gelenlerin arasında 1.Murat Han'da bulunmaktaydı.
    ♪ sadece müzik...





Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 16.12.08, 22:54
  2. Güzelliğin Yeni Yüzü
    By n@r_cicegi in forum Kişisel Bakım, Makyaj ve Moda
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 04.06.08, 15:16
  3. EvLiLigin Gercek Yüzü :D
    By hAkAnN in forum Hayatın İçinden
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 28.05.08, 12:48
  4. Vahşi Doğanın sıcak yüzü..
    By ChaoS in forum Etkileyici Resimler
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 03.05.08, 19:07
  5. Dünyanın Karanlık Yüzü
    By alaraa-- in forum Haber Arşivi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.04.08, 09:32

Eklenmis Olan Tag'lar

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372