Kültür
Bir toplumun tarihsel süreç içinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı her türlü maddi ve manevî özelliklerin bütününe kültür denir ...
Kültürün belki de onlarca tanımı var, ve yukarıdaki de bunlardan biri. İsteyen istediğini alsın, beğenmeyen kendi tanımını üretsin. Yukarıya aldığım tanımlama benim kesin kabulümü de göstermez. Konuya başlamak için, “meselâ, şu!” şımarıklığında bir seçimden öteye gitmez diyelim de konuya gelelim.
Tanımı her ne olursa olsun, kültürün aşamaları olduğu bir gerçek.
İlk aşama, herkesin kabullenmesinden adını alan, “popüler kültür”… Yani, halkın yapıp etme biçimlerinin toplamı, sentezi…
Kültürün en çok ses veren (hem maddî hem manevî anlamıyla) benimsenme ve aktarılma yöntemi de müzik!..
İşi somutlaştırıp, müziği esas aldığımızda, batıda “folk” ya da “volk” müzik, bizde ise “halk” müziği dediğimiz, popüler kültürün tınılı ürünlerini kapsıyor.
Bu ürünleri, bu popüler kültür eserlerini analarımız, babalarımız atadan duyduğunca çalıp çığırıyor. Adına “Türkî” diyor.
Sonra, birileri geliyor, müzik denen kavramı kuralların süzgecinden geçiren birileri… Vezin (ölçü), usul, makam denen kuralları oluşturup geliştiriyorlar. Bu eğitimle elde edilen ürünler de haliyle “üst kültür” kavramını ve ürünlerini oluşturuyor.
Popüler kültürde,
“güm be de, güm be de, güm be de, güm güm” diye vuran davulun sesini; üst kültür,
“düm te kâ, düm tek â, düm tek â, düm tek” şekliyle formülleştirip adına da “usul” diyor. “Bu, beş zamanlı usuldür” diye tanımlayarak, “Türk aksağı” adıyla da tescil ediyor bunu. Yani aruz şiirindeki,
“fâilün, fâilün, fâilün, mef’ul” kalıbının müziğe uyarlanması!..…
Davul ile aruz vezninin böyle bir ilişki içinde olabileceğini düşünür müydünüz hiç? Ama böyle!.. İşin ustaları, bu veznin taa sekizinci yüzyılda Orta Asya’da kullanıldığını söylüyor. Sırası gelmişken, “aruz” sözcüğünün, “çadır direği” anlamına geldiğini de araya sıkıştıralım.
Batıda Bethoven, bizde Dede Efendi, halk türkülerini alıp işleyerek yüksek kültür ürünlerini yaratıyor.
Bu “üst kültür” ürünleri, “Türkî” gibi, içinden geldiğince de söylenemiyor; bilesiniz!.. Usulü var, erkânı var; çalışmak, meşketmek gerek!.. Kısası, her yiğidin harcı değil!.. İşte bunun içindir ki, “popüler kültür” ehli, yani kısasından dersek “halk”, bu “ürünleri” sevse de, benimsemekte zorluk çektiğini çentmek için olsa gerek, “Şarkî” adını veriyor bu üst kültür ürünlerine; yani, dışarıdan gelen, doğudan gelen, doğulu!..
Haksız da sayılmaz hani!.. Arap’tan çıkıp Acem’e, oradan da Orta Asya’ya gelen bu ürünü almamış yanına göç düzerken… Türkî bana yeter demiş.
Gelmiş Anadolu’ya, Düzenini kurmuş; kurmak ne demek, “Ben”im demiş!.. “Sensin!” demişler!.. Göçünü açıp yerleşmiş!..
Geride bıraktıkları?.. Kalmış mı orada pekiyi?
Kalmaz, kalamaz!.. Bütün mıknatıslar, kutba yönelir, kutba gider…
Gelmişler ardı sıra…
Türkîler çığırılmış, Şarkîler meşkedilmiş yüzyıllarca bu topraklarda…
Sonra?.. Sonra, bir alt kültür var da… Çöküşle gelen!.. Hani, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “zevk hezimeti” dediği!..Günün keyfini bozmayalım onunla artık!..
Bir başka güne, bir başka hüzün olsun, bu günün coşkusunu bozmasın!..
Not: Şarkî ve Türkî sözcükleri, şarkı ve türkü deyimlerinin tarafımdan yakıştırılmış etimolojik karşıtlarıdır. Kullanılması için kimseyi zorlamam.
A.Gavsi Bayraktar
Allah`ım Her dem Sen'i anmayı,Sen'i anlayıp anlatmayı,Sen'i sevip sevdirmeyi nasip et bizlere.
YA İLAHİ ! SENDEN KIYAMETE KADAR BÜTÜN ESMA-İ HÜSNAN İLE ,
DUA EDEN BİR DİLİMİN OLMASINI İSTİYORUM !!!
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks