A.Gavsi Bayraktar:

Müzik Üstüne

20 Nisan 2008, saat 22.30 civarı. TRT 2’de “Dünyanın Türküsü” programını dinliyorum. Uyumakla uyanık kalmak arası bir yerlerdeyim. Konuk sanatçı, Yıldız İbrahimova… Sesini bir saz gibi kullanan, ve bunu inanılmaz derecede başarıyla yapan bir usta ki, bunu başaran sanatçılara batılılar “virtüöz” diyorlar. Bu arada, gündüzden kalma kısa bir konuşma var kafamda. Bu gelişimde, adada yeni kimselerle tanıştım. Hepsi kendi alanında bir şeyler başarmış gençler. Saygılı, ama, “hayır” demeyi de bilen; sözün kısası, tam da gerek duyulan ve idealleri olan kişiler. Azerîler, o kulağa son derecede ritmik gelen şiveleriyle “kişi” dediklerinde, dikkate alınması gerekli vurgusunu yaparlar söz konusu kimse hakkında. “Kişi”lik, bir rütbedir Azerî Türkçesinde. Saygı duydukları kimseden söz ederken, “kişidir!” tanımını kullanırlar. Bizim “kişilik sahibi” deyimimizin kaynağı da bu olmalı.

İşte o genç “kişi”lerden biriyle gündüz sohbet ederken, müzik konusuna şöylece bir dokunup geçtik. O, “hüzzam”, bense “sabâ” dedik.

Ve bu akşam, doğal olarak, zihnim günün muhasebesiyle meşgulken, üstüne bir de “Dünyanın Türküsü”nü dinlersem, ne olması gerekiyor idiyse, aynen o oldu.

Programın ilk parçası “Yemen Türküsü” idi. “Huş” ile “Muş”un karıştırıldığı, bu nedenle Muş’a ait sanılan o kadersiz Antalya türküsü; o herkesin bildiği “Hüseynî”…

Aslında herkesin anlayabilmesi için konuyla ilgili o kadar çok açıklayıcı not eklemek gerekiyor ki, olayın akıcılığı yok oluyor, farkındayım; ama, başka yolu da yok!... En iyisi, önce açıklamaları peşi peşine sıralayayım; yer ve vakit kalırsa asıl anlatmak istediklerime gelirim.

Evvelâ, Birinci Dünya Savaşında sayılamayacak kadar çok cephede savaşan ordumuzda, direnci arttırmak için bulunan yol şuydu: Bir cepheye hep aynı yöreden asker sevkıyatı yapılır, ve bu sayede hemşehrîlikten doğan koruma içgüdüsüyle direnç arttırılıp cephede çözülme ve firar önlenirdi. Bu nedenle Yemen cephesine asker sevkıyatı da Antalya’dan yapılmış ve sonuçta, Dünyanın bu bizimle hiç ilgisi olmayan köşesine giden (ve neden oraya gittiğini hiç bilmeyen) Antalya evlâdından tam doksan bin genç geri gelmemişti!.. Doksan bin, dile kolay!.. Bizzat benim eşimin dedesinin askere alındıktan tam on iki yıl sonra eve döndüğü; ve bu süre içinde ne bir haber, ne bir mektup, hatta ne de bir selâm gönderemediği bir gerçektir. 1912’de git, 1924’de gel!.. Gidenin başına gelenler bir yana; kalanlar ne yaşar, ne duyar, ne hisseder, anlatabilen beri gelsin…

Gelelim sonrasına, Yemen Türküsü’nü tanımlarken, “Hüseynî” dedik. Kısaca belirtelim, Elazığ, Urfa, Erzurum yörelerinin bazı türküleri ile neredeyse tüm Rumeli türküleri, klasik müzik formuna uygun olarak bestelenmişlerdir. Ve, tam olarak anlatamayacağım nedenlerle bu yörelerde belirli makamlar ağırlıklı kullanılmıştır. İşte tam da burada, ben, kulak aşinalığından öteye gitmeyen müzik bilgimle kendimce bir takım tanımlamalar yapma cüretinde bulunuyorum bazı makamlar hakkında. Müzik tekniği ile uzaktan yakından ilgisi olmayan; sadece benim (belki de saçma denebilecek) duygularımla, tanımlamadan çok, yakıştırmalarım şöylecedir:

Benim için “Hüseynî”, çığlığın makamıdır. Bu makamda dinlediğim eserlerde, bence inlemenin tükenmişliği ile çığlığın yırtıcılığı kovalar birbirini. Gidin, kumsala oturun sakin denecek bir gece; ve dinleyin o dalgaların birbiri ardınca kuma tırmanışını, ve tekrar denize sürüklenişini… İşte oradadır Hüseynî!.. Tıpkı, kim bilir hangi Antalyalı kadının –oğluna mıdır, yoksa erine mi?- attığı çığlıklarla hıçkırıklarının bir biri ardınca o türküde sıralanması gibi…

Rumeli türkülerinin “Hicaz”ı da buna benzer: Hicaz, benim için, hüznün coşkusudur. Elden gidenlerin, hasretlerin, ve belki de en önemlisi olan ve hepsini kapsayan daussıla duygusunun boyun bükmeden, yiğitçe göğüslenmesidir hicaz! Kaybettiklerini unutmadan yeniden tutunma azmidir… Hat sanatında sıkça kullanılan “Bu da geçer Ya Hu!” levhası, hicaz mâkâmının resmidir bence. Ve inanıyorum ki, dünyanın başka hiçbir yerinde, hüzünler için yakılan ağıtlar bu kadar kıvrak olmamıştır.

Ve son olarak, gelelim “Sabâ”ya!.. Emekliliğimden önce, yani çalıştığım dönemde, iş dönüşü, neredeyse tükenmiş olarak Üsküdar’daki evime her sığındığımda bilirdim ki, nasıl olsa sabah olacak ve belki elliden fazla caminin minaresinden şafağa akan ve göğü ağartan sabah ezanları sona erdiğinde, kendini itina ile sona saklamış bir müezzin, inanılmaz güzellikte bir “sabâ” ezan ile yeni günün doğuşuna imzayı koyacaktır. Ve benim yorgun bedenimle kirlenmiş beynim, bu sabâ ezan ile yıkanıp paklanacaktır. İşte bu nedenle, benim için “sabâ” makamı, dünyanın, yani hayatın yeniden doğuşuna ruhumuzu hazırlamanın terennümüdür.

Bakmayın siz Fuzûlî’nin,

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne çalar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayri

Demesine. O bâd-ı sabâ, şairi gecenin zulmetinden kurtarıp, doğan güne hazırlamak için çalmaktadır kapısını…