Derbeder
Kültürden söz etmiştik geçenlerde... Kültürün yüzlerce tarifi olabileceğini söylemiştik. Bir arkadaşımdan duyduğum bu tariflerden biri de; “Yapılıp edilenlerin, söylenip hatırda kalanların tümüne kültür denir” şeklindeydi. İşte bu söylenip hatırda kalanları kapı kapı gezerek dağıtan kişilere de “derbeder” denilmiş kültür tarihimizde.
Nereden gelir bu derbeder tanımı peki? Aynen “dar be dar”, yani “kapı be kapı”, “kapıdan kapıya” işte!..
Domburasını ya da kopuzunu sırtına asıp kapı kapı gezen bir şairden söz ediyoruz. Kapı kapı gezen, durakladığı yerde deyişini şiirini söyleyen, türküsünü çalıp çığıran!.. Gezgin şair, “aşık”!.. Kültür taşıyıcısı!.. Kapı kapı!.. Derbeder!..
Nerelere gitmemiş ki bu gezgin bir bilseniz!.. Daha onuncu yüzyılda Fransa’da görmüşler onu “Troubadour” adıyla! Orada da kapı kapı gezer, sazını çalar, şiirini okurmuş! Anlıyacağınız, bizim “derbeder” , orada “troubadour” olmuş yani!.. Kültürel konularda mangalda kül bırakmayan Fransızlar bile, orta çağlardan gelen kendi gezgin halk ozanlarına verdikleri “troubadour” adının, Türklerin ozan dervişlerinin adı olan “derbeder” kelimesinden geldiğini kabul ediyorlar da; ben fakir, neden bunu öne sürmeyeyim?
Sonra?.. Sonra, İspanya’da Gutierres adlı bir oyun yazarı, bu gezgin şairin öyküsünü tiyatro eseri olarak kaleme alıp; adını da “El Trovador” koymaz mı?..
Daha?.. Dahası, İtalya’da Giuseppe Verdi, bu tiyatro oyunundan yararlanarak hangi opera eserini bestelemiş dersiniz?.. Evet, “Il Trovatore”!..
Derbeder, troubadour, trovador, trovatore... Nerden nereye, değil mi?
Bir kez hani popüler kültür ürünlerini alıp işleyerek yüksek kültür ürünleri üretenlerden söz ederken Bethoven ve Dede Efendi demiştik ya, bakın aynı işlevi gerçekleştirenlere örnek olarak İspanya’dan Gutierres ve İtalyadan Verdi çıktı şimdi de önümüze!..
Bu ustaların geliştirdiği müzikte, usta-çırak ilişkisi içinde “meşk etmek” denilen ve dinleyerek öğrenilen usule bağlı eğitim genel kural olmakla birlikte; eserleri nota ile kayıt altına almanın da yararı inkâr edilemez bir gerçektir. Meşk yoluyla insan belleğinde saklanan eserler, arkadan gelene öğretilmeden kaldığı durumlarda, o eserin kaybolması kaçınılmazdı. Notaya alınmasaydı, inanıyorum ki Abdülkadir Meragî’nin eserlerini bilmiyor olurduk.
Tümünü anlatmanın yeri ve zamanı değilse de, Uygur Türklerinin kullandığı “Ayalgu” notası, El Kindînin icat ettiği ve sonraları Meragî, Dimitri Kantemir, Kutbü’n Nayî Osman Dede, Kevserî ve Abdülbaki Nasır Dede ile daha bir çoğunun geliştirdiği ve Arap harflerinden oluşan “Ebced” notası, Hamparsum Limonciyan’ın hazırladığı ve Ermeni harflerinden oluşan “Hamparsum” notası, sonradan Ali Ufkî adını alan Polonyalı Albert Bobowski’nin Avrupa’dan getirdiği fakat sağdan sola yazılarak kullanılan ve günümüze kadar gelen (ama bu kez soldan sağa yazılan) “Gregoryen” notasının adlarını saymakla yetinelim. Neden mi?
Şundan ki, “Kültürümüzde, sanatımızda “değer” ve “ilke” her şeyden üstündü. Kimlik, köken ikincildi. Geleneği belirlemez, çeşni verirdi” diyelim ve burada keselim.
Nasipse tekrar görüşebilmek dileği ile.
A.Gavsi Bayraktar
Allah`ım Her dem Sen'i anmayı,Sen'i anlayıp anlatmayı,Sen'i sevip sevdirmeyi nasip et bizlere.
YA İLAHİ ! SENDEN KIYAMETE KADAR BÜTÜN ESMA-İ HÜSNAN İLE ,
DUA EDEN BİR DİLİMİN OLMASINI İSTİYORUM !!!
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks