Münir Nureddin Beyin adı geçti ya!.. "Gülname" adlı çalışmamda üstadı nasıl anlattığımı paylaşalım istedim.
Münir Nurettin Selçuk’u, “Klasik Türk Musıkîsi”nin o son efsanesini, bir anekdotla hatırlayalım:
İstanbul’un İstanbul olduğu, Boğaziçi’nin henüz “Boğaz”a dönüşmediği yıllarda, bir yaz akşamındayız. Yeniköy ile İstinye arasında, semt sakinleri sandallarla akşam sefasına çıkmışlar, usulünce demlenmekteler. Sahili kaplayan yalıların bahçelerinde benzer düzen, bu kez masalarda kurulmuş; kâh kıyıdakiler söylerken kayıktakiler dinliyor, kâh tersi olup söyleme sırası kayıktakilere geliyor. Ama ağırlık kayıklarda, ve bu da anlaşılabilir bir şey: Çünkü güller yalı bahçelerini süslerken, bülbül-i şeydalar kayıklarda!.. Kayıkları Boğaz akıntısına karşı tutmak için henüz motor yok, kürekler ehlinin elinde adaba uygun oynaşırken yakamozlar yapmakta... Sahil yolunda turlayan araçlar, sadece paytonlar; ve onların sürücüleri bile -günümüz özel arabalarının müzik setlerinden fışkıran çıs-tak gulguleleri şurada kalsın- atlarının kişnemelerini engelleme çabasındalar... Sözün kısası, kayıkların bağrından kopup yalı rıhtımlarına çarpan dalgaların hışırtısından başka gürültü yok. Dedik ya; İstanbul, henüz İstanbul!.. Günümüzün engin insanlarından Tuğrul İnançer’in büyük bir isabetle belirttiği; “Ses, ahenksiz olduğunda gürültü, ahenge tabi olduğunda müzik olur” deyiminin henüz geçerli olduğu devirlerdeyiz...
Birden sahilden bir ses yükseliyor. Tiz, titiz bir ses bu!.. Daha önce de birkaç şarkı geçmiş ama, o tiz tonuna rağmen sesini pek pesten ayarladığı için çok yakınındakilerden başkası duymamış. Amaç da çevreyi rahatsız etmemek olduğuna göre, pek de şaşılası değil bu!.. Ama ne var ki, bu kez bir “suzidil” gazel okumakta o taze ve tiz ses!.. Durdurmak ne mümkün!..
Matemse eğer anlaşılan reng-i siyehden
Kabrim de benim olmalıdır seng-i siyehden
Şems olmasa bülbül de olur gül de siyeh reng
Feryâd bu gülşendeki aheng-i siyehden
Rıhtımlar suskun, kürekler yakamoz yapmaktan aciz!.. Gazel bittikten sonra, süren sessizliği sandallardan birinden yükselen edepli, fakat bıçkın bir ses yırtıyor: “Nurol!.. Münir Nurettin misin mubarek!..”
Evet, doğru!.. Münir Nurettin bu!.. Anlattığımız olay gerçek! Farklı olan, daha doğrusu farklı olabilecek tek şey, üstadın o gece orada okuduğu eser!.. Onu biz yakıştırdık. Bu anekdotu anlatanlar belki eseri de belirtmişlerdir de, biz ulaşamamışızdır. Ne gam!.. Mehtabın Boğaziçi sırtlarında battığı bir vakitte biz bu gazeli yakıştırdık o şahane sese ve o safiyane iltifata!.. Aslolan, müziği dinlerken gözleri kapayıp ona uygun bir mekan yaratmak ve orada yaşamanın hazzına varmak değil midir?..
Münir Nurettin Beyefendi, o musıkî tirendazı, gülün kadrini her iki manada bilebilmiş o “veliyyül musıkî”, o gece her ne söylemişse söylesin; başka zamanlarda ve başka yerlerde nice gül bestelemiş, nice gül terennüm etmiştir.
Üstadın güle olan sevgisi çeşitli şekillerde dile gelir. Divan şiirinin en ağdalı metinlerinden, halk ağzının en sevimli deyimlerine kadar musıkî yelpazesinin her diliminde eser bırakabilmiş iki bestekârdan biri Hamamizade İsmail dede Efendi, ikincisi de Münir Nurettin Selçuk’tur.
...
Söyle bülbül gül dilinden
Tut getir yari elinden
Dal ayrılır mı gülünden
Ayrılırsam öleceğim
...
Herkesçe anlaşılabilecek bu “uşşak” şarkının yanısıra, şair ve bestekâr padişahlardan Sultan İkinci Mahmud’un güftesinden bestelediği aşağıdaki “hüseynî” şarkı gibi, şimdilerde anlaşılamadığı için haksız yere “ağdalı” diye nitelendirilen tarzda şarkıları da vardır:
Varalım kûy-i dilâraya gönül hu diyerek
Kokalım güllerini gonce-i hoşbu diyerek
Şerbet lâl-i hayali öldürdü meded
Gidelim kûyine yarin bir içim su diyerek
Üstadın özelliklerinden biri de, seçtiği güftelerde ıstırap çeken, acı duyan öznenin, birinci tekil şahıs olmaması, aşk duygusunu bir genelleme içinde vererek bir anlamda kendi kişiliğini olayların dışında tutmaya özen göstermesi, hatta bunu kesinlikle başarmasıdır. Eserlerini dinlediğimizde görürüz ki, aşk vardır, acı olabilir; ama bu acıyı çeken kişi, o aşkın mağduru, kesinlikle bestekâr değildir. Anlatılanların genelleme çizgisinde kalmasına böylesi bir özen, ancak Münir Nurettin’de görülebilecek bir özelliktir. “Sultanıyegâh” şarkısında bunu görmek mümkündür:
Hayat gençlik boyunca bir aşkın ruyasıdır
Gönülde açan gonca aşıkın duasıdır
...
İpek saçtan nem dökülür gül dudaktan kahkahalar
Sevenler bahtiyar olur gönüllerde bahar olur
Aynı “dışarıdan bakış” haline örnek olan bir “rast” şarkısından da bir “kuple” verelim:
...
Açtı bu dem naz ile gül gonca dehanı
Dinleyelim bülbülü gel lale zamanı
...
Münir Nurettin Selçuk, gülü hem hakikî, hem mecazî anlamda kullanan bir bestekârdır. Bunun da en önemli nedeni, Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerini güfte olarak kullanmasıdır. Daha doğru bir deyişle, Yahya Kemal, “gül”ü çiçek olarak konu edinen tek şairdir, ve dolayısıyla Münir Nurettin de bestelerinde gülü “gül” olarak, motif olarak kullanan ilk ve tek besteci olmuştur dersek, hatalı bir şey söylemiş olmayız sanırım. “Kürdilihicazkâr” makamındaki “Endülüs’te Raks” ve “rast” makamındaki “Rindlerin Ölümü” şarkıları buna örnektir. Tekrardan kaçınmak için buraya almadığımız bu şarkıların güfteleri edebiyat bölümünde şiir olarak zaten sunulmuştu.
A.Gavsi Bayraktar
Allah`ım Her dem Sen'i anmayı,Sen'i anlayıp anlatmayı,Sen'i sevip sevdirmeyi nasip et bizlere.
YA İLAHİ ! SENDEN KIYAMETE KADAR BÜTÜN ESMA-İ HÜSNAN İLE ,
DUA EDEN BİR DİLİMİN OLMASINI İSTİYORUM !!!
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks