Yeni kitabı "Poseidon'un Laneti" üzerine Sayım Çınar'la konuşan Milliyet yazarı Önay Yılmaz, kitabının kahramanı Ahmet Kerim gibi bir gazetecinin günümüzde olabilmesi için muhabirliğin, haberciliğin, ülkemizde eskiden olduğu gibi, hatta eskisinden de daha etkin, güçlü ve nitelikli yapıya kavuşturulması gerektiğini, söylüyor.



Ülkenin tanınmış deprem profesörlerinden Ersin Tezkan tutkunu olduğu eski model Ford marka otomobiliyle yolda giderken bir trafik kazasında ölmüştür. Deneyimli ve başarılı gazeteci Ahmet Kerim bu Profesör'ü iyi tanımaktadır. Gazetedeki şefi Profesör'ün öyküsünü haber yapmak için Ahmet'i görevlendirir. Cinayet Masası komiserlerinden Çetin Akın ise, Profesör'ün kaza sonucu değil, cinayet nedeniyle öldürülmüş olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadır. Bu konuda elinde bazı deliller de mevcuttur. Önceden tanıdığı gazeteci Ahmet Kerim'den yardım ister. Ahmet Kerim yardım etmek isterken birden kendini karmaşık polisiye bir olayın içinde bulur. Ve bir dedektif gibi olayın çözümü için çaba harcar. Bu arada Ahmet Kerim'i aşk hayatında da sürprizler beklemektedir.


Önay Yılmaz, yeni kitabı "Poseidon'un laneti"nde, heyecanlı ve nefes kesen bir öyküyü anlatırken, beklenen Marmara depremi, ekoloji, gazetecilik, Yunan mitolojisi, evrim kuramı hakkında da ayrıntılı bilgilere yer veriyor.


İlk iki kitabınız "Nazilerle Beş Yıl" ve "Bandırma Yolcuları" da yakın tarih üzerine kurgulanmış belgesel bir romanlar. Daha sonra da Alfa yayınlarından "117 soruda Türkler" adlı soru-cevap kitabı. "Poseidon'un Laneti" ise heyecanlı bir polisiye. Sizi bu kitabı yazdırmaya yönelten şey neydi?

Polisiyeye, maceraya olan merakım ve tutkum her zaman, yani kendimi bildim bileli vardı. Aslında her zaman bir polisiye ve macera romanı yazarı olmayı hayal etmişimdir. Şimdi bu hayalimi, bir ölçüde de olsa giderebildiğim için çok mutluyum. Gazetecilik yaşamımda deprem konusuyla yakından ilgilendiğim için bu konuda bir kitap yazmayı düşünmüştüm. Ama depremi anlatan bir kitap, okuyucular açısından çok da eğlenceli olmayacaktı. Zaten bu konuda yazılmış birçok kitap vardı. O nedenle bu konuyu romana taşımak istedim. Daha keyifli olacağını düşündüm.


Bu kitapta hem polislik hem de gazetecilik mesleğini doğru ve de anlamlı yapan karakterlere rastlıyoruz. Ahmet Kerim ve Çetin Akın gibi karakterlerin azlığını neye bağlıyorsunuz?

Ahmet Kerim gibi bir gazetecinin günümüzde olabilmesi için muhabirliğin, haberciliğin, ülkemizde eskiden olduğu gibi, hatta eskisinden de daha etkin, güçlü ve nitelikli yapıya kavuşturulması gerekiyor. Muhabirlerin, bağımsız bir medya yapısı içerisinde, ekonomik açıdan (en azından normal bir evin kirasını rahatlıkla ödeyebilen, evin geçimini sağlayabilen, taksitle de olsa normal bir otomobil alabilecek gücü bulunan, kültürel etkinliklere zaman ve para ayırabilen) sıkıntısının olmaması, iyi eğitimli olması ve gazeteciliği sevmesi şart. İyi yetişmiş muhabir, beraberinde iyi ve kaliteli haberi de getirir. Önemli olan patronların ve yöneticilerin bunu, yani bu kaliteyi, gerçek haberi ne kadar istedikleri. Aynı şeyler üç aşağı beş yukarı polislik mesleği için de söylenebilir. Yoksa ülkemizde Ahmet Kerim gibi gazeteciler ve Çetin Akın gibi polisler az değil. Paranın, maddiyatın, her türlü değer yargısını giderek erittiği günümüzde, mesleğini doğru yapan, doğru yapmaya çalışanların hala var olması insana rahat bir nefes aldırıyor.


Kitabınızda yer alan ülkenin tanınmış deprem profesörlerinden Ersin Tezkan, otomobiliyle yolda giderken bir trafik kazasında ölüyor ve de kitabı hızla okumaya başlıyorsunuz. Kitabınızın çok çabuk bir şekilde okunmasını neye bağlıyorsunuz?

Gazeteci olmama. Biz gazeteciler, haberlerimizi, yazılarımızı, her kesimden okuyucunun en rahat şekilde okuyabilmesini ve anlayabilmesini sağlıyoruz. Haberlere biraz heyecan unsuru da katabiliyoruz. Bu alışkanlık sayesinde yazdığımız kitaplar da hangi türden olursa olsun akıcı ve rahat okunur olabiliyorlar. Bunun etkisi olsa gerek diye düşünüyorum.Bu dünyada da böyle. Gazetecilerin kitapları daha fazla okunuyor.


Ülkemizdeki polisiye yazarları nasıl buluyorsunuz? Sizin romanınızı diğer Türk yazarların polisiyelerinden ayıran şey nedir?

Başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Polisiye roman, geçmişe oranla daha hızla gelişen bir tür Türkiye'de. Eskiden bu tür romanları yazanlar bir elin parmaklarından da azken, günümüzde bu sayı giderek çoğalıyor. Bu sevindirici, üstelik genç polisiye yazarların varlığı da kendini hissettiriyor giderek. Bu alanda başarılı ve okunan romanlar yazılıyor. Ben polisiye yazarken, farklı konulara da değinme olanağı bulabildim. Belki biraz da kendime özgü bir polisiye oldu diyebilirim. Tabii değerlendirmeyi okuyucuya bırakmak gerekir.


"Poseidon'un Laneti"nde, heyecanlı ve nefes kesen bir öyküyü anlatırken, beklenen Marmara depremi, ekoloji, gazetecilik, Yunan mitolojisi, evrim kuramı hakkında da ayrıntılı bilgilere yer veriyorsunuz. 17 Ağustos 1999'u unutamıyorsunuz değil mi?

Gazetecilik, deprem ve ekolojiyle ilgili konuları yazarken hiç zorlanmadım. Çünkü meslek yaşantım boyunca deprem ve çevre konusuyla ilgilendiğim için yabancısı değildim konunun. Sadece mitoloji konusunda biraz zorlandım. 17 Ağustos 1999 depremi Türkiye için bir milat diyebilirim. Sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda bir değişimi de beraberinde getirdi. Toplumsal bir bilinç oluştu. O tarihe kadar biz bir deprem toplumu olmamıza rağmen, deprem hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Belki bedeli ağır oldu ama, birçok şeyi de o sayede öğrenmiş olduk. O tarihten sonra daha çok düşünmeye, daha akılcı yöntemler aramaya, daha fazla okumaya, daha fazla analiz etmeye, sorgulamaya, tepki vermeye başladık. Şimdi depreme zihinsel olarak daha da hazırız. Ne yapacağımızı en azından daha çok biliyoruz. Tabii yeterli mi diye soracak olursanız, tabii ki yeterli değil. O nedenle 17 Ağustos 1999 tarihi unutulmaz, kimse de unutamaz. Unutmamalı da… Ayrıca günümüzde bilgi veren kitaplar daha fazla rağbet görüyor. Salt bir polisiye, salt bir macera kitabı artık okuyucuyu tatmin etmiyor. Örneğin Dan Brown'ın "Da Vinci şifresi" hem heyecanlandıran, hem de bilgilendiren bir kitap. O nedenle de çok tuttu. Kendinizi hem bir gerilimin, maceranın içinde buluyorsunuz, ama aynı zamanda Hıristiyanlık hakkında da önemli bilgilere sahip oluyorsunuz.


Kitaplarınızı yazarken hangi kaynaklardan yararlanıyorsunuz?

Günümüzde en büyük kaynak internet artık. Bir tuşla istediğiniz bilgiye ulaşabilme olanağına kavuşuyorsunuz. Internet ve bilgisayar sayesinde sayesinde kitap türlerinde büyük bir zenginlik, çeşitlilik ve yazarların sayısında da önemli oranda artış var. O nedenle teknoloji her alanda olduğu gibi yazın alanında da büyük bir devrim yarattı.


Deprem üzerine yazılmış romanlara okurlar nasıl bakıyorlar? Bu konularda yazılmış kitaplara tepkiler nasıl sizce?

Deprem bir doğa olayı. Ve bizim ülkemizin de çok önemli bir gerçeği. Yeraltındaki hareketlilik bir yerlerde sıkıştığı zaman, orada gerilim de giderek artıyor. Ve bu gerilim, bu enerji, yeryüzünün zayıf noktaları olan ve adına fay dediğimiz kırıklardan yeryüzüne çıkıyor. Bu da deprem dediğimiz büyük sarsıntılara yol açıyor. Şimdi bilim adamlarına göre, Marmara Denizi'nde böyle bir durum var. Yani büyük bir deprem, İstanbul'u ve bölgeyi sallayacak. O nedenle bu konunun gündemde sıcak olarak tutulması önemli. Gerek roman, gerek belgesel kitaplar yazarak, programlar hazırlayarak insanların bilinçlendirilmesinde bence büyük fayda var. Gerçeklerden kaçamayız. Ne yazık ki, deprem ve depremle yaşamak da bizim bir gerçeğimiz. Önemli olan, bu gerçeğe karşı duruşumuzu belirlemek, ciddi birtakım önlemler almak. Konuyla ilgili kitaplar bu bakımdan önemli. Türü ne olursa olsun.


Çok heyecanlı bir polisiye yazdığınız anlaşılıyor. Siz gazetecilik yapıyorsunuz. Böyle bir kitap yazmayı nasıl başardınız? Medyada yer alan diğer gazeteciler yazı ve de röportaj kitapları yayınlarken, siz nasıl kurgusal romanlar yazmaya fırsat buluyorsunuz?

Aslında bu sorunun yanıtı basit. Daha az televizyon seyrederek, daha az dışarı çıkarak, daha az akraba ziyareti yaparak kendime daha fazla zaman ayırabiliyorum. Hem daha fazla eğleniyorum da. Yazı ve röportaj kitapları yazmak gazetecilerin daha çok işine geliyor. Çünkü birikimlerini, ellerindeki dokümanlarını, belgelerini rahatlıkla kitap haline dönüştürebiliyorlar. Bu bence yapılması gereken iyi bir şey. Birçok başarılı çalışma yayımlanıyor. Bu arada dünyada gazetecilerden çok iyi polisiye ve macera romanı yazarları çıkıyor. Bunun bizde de giderek yaygınlaşacağına inanıyorum. Gazeteciler roman, öykü, hatta şiir yazabilmeli. Bazen bu türden yazılara yönelmek, kurgular yapmak insanı dinlendiriyor. Bizdeki gazeteciler de gün gelecek, bunu keşfedecek. Yalnız bu roman konusunda biraz daha cesaretli olmaları, kendilerine güvenmeleri gerekiyor.

Kitabınızda diğerlerinde olduğu gibi yine bir profesör yer alıyor. Bu kitaplarınızı yazarken akademisyenlerle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Gazetecilik kariyerim boyunca işlerimin çoğunu, yani haberlerimin büyük bir kısmını hep akademisyenlerle gerçekleştirdim. Dolayısıyla onların dünyasını çok daha yakından tanıyorum. Roman kahramanlarımın akademisyenlerden olması bu nedenle çok doğal geliyor bana.

Roman kahramanınız gazeteci Ahmet Kerim'in maceralarını sürdürmeyi düşünüyor musunuz?

Aslında şimdilerde Ahmet Kerim'in ikinci macerasını yazıyorum. Eğer ilgi görürse, Ahmet Kerim'in serüvenleri devam eder. Seri kitap haline gelebilir.

Son yıllarda ülkemizde bolca garip cinayetler işlenmeye başladı. Bu cinayetlerin hemen unutulduğunu görüyoruz. Ülkemizde tür olarak en çok hangi cinayetler işleniyor sizce?

Töre, namus cinayetleri ağırlıklı. Bir de bizim toplumumuza özgü olan cinnet anında işlenen cinayetler var. Seri katillere, para için, mirasa konmak için zekice tasarlanan cinayetlere bizde pek rastlanmıyor. Bu iyi bir şey. En azından maddiyat, bizi cinayet işleyecek kadar köreltmemiş. Ama diğer taraftan bir bakıyorsunuz, basit bir kız meselesi yüzünden, yan baktın gibi kızgınlıklardan, cahilce kıskançlıklardan çok vahşice cinayetler işlenebiliyor. Son zamanlarda özellikle gençlerin farklı türde cinayet işlediklerine de tanık oluyoruz. Ama bunlar bana bir özenti gibi geliyor. Sosyologların, sosyal psikologların bunları çok iyi araştırması gerekiyor.


Dünyadaki kurulu düzeni tamamen değiştirmek mümkün mü? Dünyayı sizce kimler yönetiyor?

Kurulu düzeni değiştirmek günümüzde çok zor ama imkansız değil. Tarihte bunun örneklerini görmek her zaman mümkün. Fransız devrimi, Rusya'daki Ekim devrimi, Türkiye'deki Cumhuriyet devrimi bunun en iyi örneklerini oluşturuyor. Önemli olan toplumsal bilinç düzeyini yükseltmek, mükemmel bir şekilde organize olabilmek. Ancak bunun önündeki en büyük engel, kurulu düzenin sürmesinde çıkarları olan egemen güçler hiç kuşkusuz. Her zaman bunun önlemini almayı, engellemeyi başarıyorlar. 1900'lerde sosyalizm, adil, eşit, mutlu bir dünya yaratmak için büyük bir umuttu. Ama sürdürülmedi, sürdürülemedi. Bunun nedenleri iyi araştırılmalı. Özet olarak, insanlık adil, eşit, mutlu, barış ve sevgi dolu bir dünya için mücadelesini hiç bıkmadan sürdürmeli. Ama bunun için yeterince ahlaklı insan yok. Çünkü çok fazla ahlak lazım.