Van Sant, kalbinden vurulmuş! Türkiye galası İstanbul Film Festivali kapsamında yapılan Oscarlı “Milk”, kullandığı klasik biyografi formülüyle Van Sant ın başyapıtlarını aratıyor.
1980’ler Amerikan sinemasında ‘bağımsız filmler’in üretiminde belirgin bir artış boy göstermişti. Bunların bir bölümü ise ‘New Queer Cinema’ (Yeni Eşcinsel Sineması) akımının doğuşuyla ortaya çıktı. Bu eğilimin Gregg Araki ve Todd Haynes ile birlikte en büyük destekçisi Gus Van Sant idi. Ancak bu yönetmenlerin esas amacı Fransız Yeni Dalgası gibi bozucu, sistem karşıtı ve zor filmlerle, toplumun dışına itilmiş karakterleri merkeze yerleştirerek onların haklarını vermekti. Yani bir anlamda Spike Lee’nin siyahi kesim için yaptığını eşcinsel hareket üzerine yerleştirmekti.
1985’de yeni bir film modeli dokumuştu
Van Sant’ın özellikle 1985 tarihinde çektiği bir Amerikalı ile bir Meksikalı’nın ilişkisini; zaman örgüsünün, hikaye kurgusunun ve stilin sınırlarını zorlayarak anlatan ilk filmi “Mala Noche”, sinemaya yeni ve Godardiyen bir film modeli sokuyordu. Yönetmen, bu bozucu ve stilize sinema anlayışını bundan sonra da sürdürdü. “Benim Güzel Idaho’m” (“My Own Private Idaho”), “Dişi Kovboylar da Hüzünlenir” (“Even Cowgirls Get The Blues”), bu anlayışın en belirgin örnekleriydi.
Yönetmenin esas amacı ana akışı bozmak için hikaye kurgusuyla oynamak, böylece dramatik yapıyı parçalı hale getirmekti. Yani izleyicisinin istediği algılama biçiminin tam tersi istikamette hareket ediyordu. Tabii bunu yaparken bütün sekanslarında görüntü ve ses adına ayrı bir stil dokuyarak da ‘dağınık bir görsel yapı’nın izini sürüyordu.
Van Sant, 2007’de “Paranoid Park” ile o dönemde kullandığı film modelini gençlik filminin içine yerleştirdi. Ancak 90’ların sonunda başlayan olgunluk döneminde “Fil” (“Elephant”) ve “Son Günler” (“Last Days”) ve “Gerry” gibi temelde lineer hikaye kurgusunu (düz akan olay örgüsü) bozmak üzerine kurulmalarına karşın, yönetmenlik stili olarak sapına kadar minimalist yollar izleyen filmler çekmişti. Yani aslında bir bakıma ‘yaşlılık dönemi’ için ayrı bir film modeli benimsemişti.
Oscar adayı filmler arasında “Frost/Nixon” ile beraber en kötü olanı
Ancak 2008 yılında çektiği “Milk”, bu iki dönemindeki film modellerinin de yakınından geçmiyor. Yönetmenin kariyerinde bir düşüş ivmesi başlattığını söylemek ise yanlış olur. Ama sayısız dalda Oscar’a aday olup, Sean Penn’e ve senaryo yazarına (Dustin Lance Black) ödülü kazandıran eserin, yarışan filmler arasında “Frost/Nixon” ile beraber en kötüsü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira ikisi de daha önce uygulanmış formülleri, üzerine yeni bir şey koymadan karşımıza getiren filmler.
Bu durumun “Milk” kanadındaki esas sebebi ise, filmi Gus Van Sant yönetmesine karşın onun ağırlığını hissettirmeyerek, klasik bir biyografi olma yolunda emin adımlarla ilerlemesi. Zira senaryonun yapısı da 70’lerde yaşayan ilk eşcinsel aktivist Harvey Milk’in yaşam hikayesinin eksikleri sebebiyle yeterince iyi kurulamamış. Sadece araya giren 1984 tarihli belgeselden görüntüler, biraz olsun ‘araştırma’ bilgisi veriyorlar. Onlardan da çıksa çıksa ilginç ve faydalı bir belgesel çıkarmış.
Zaten Van Sant, daha açılış sekansından Harvey Milk’i ses kayıt cihazının başına yerleştirip, karakterimizin hikayenin sonunda öleceği bilgisini vererek açıyor filmini. Böylece başını sonunu bildiğimiz bir öykünün içine giriyoruz. Bundan sonra ise 1970-1978 arasında San Francisco’da oyları yükselen eşcinsel politikacının bu yoldaki umutsuzluklarını, aşklarını ve mücadelesini izliyoruz.
Tabii yönetmen, Harvey Milk’in Emile Hirsch, James Franco ile Diego Luna’nın canlandırdığı sevgilileri yoluyla özel hayatını öne çıkarıyormuş gibi gözükse de olay örgüsünün o tarafını dahi dolduramıyor. Üstelik rakip politikacı rolündeki Josh Brolin’in karakterinin de onlardan farkı yok. Zira burada klasik biyografilerdeki ‘zaman atlama’ sorununu birebir yaşayan bir iskelet mevcut. Böyle olunca da hem karakter olarak Harvey Milk, hakkıyla yaratılamamış oluyor, hem de Van Sant filmlerinde gördüğümüz gibi o eşcinsel ana karakterin öznel dünyasına giremiyoruz.
Harvey Milk’in hikayesinin Van Sant için kişisel değeri var
Tabii bunun esas sebebi Van Sant’in, “Mala Noche” ve “Fil” ile oturttuğu iki film modelinin de yakınından geçmemesi. Zira belli ki Harvey Milk’in hikayesi onun için çok özel. Bu sebeple de, filmin klasik anlatı yapısını benimseyen bir yönetmenlik stiliyle daha fazla izleyiciye ulaşmasını ve başarırsa da Oscar almasını hedeflemiş. Zira üç kez Oscar adayı olmuş ve etkileyici ezgileriyle tanınan Danny Elfman’ı müzisyen olarak kullanmasını da bu gayesine bağlayabiliriz. Zaten o müzik de filmin kitlesini yakalayan esas unsur.
Bu yüzden de ilk başlarda 70’lerin hippie ve özgürlükçü döneminin atmosferini biraz olsun 16 mm arşiv görüntüleriyle veriyor gibi gözükse veya zaman zaman ekran bölme tekniği gibi numaralar çekse de bunları sadece ‘zamanlar arası geçiş’ ve ‘kolay izlenirlik’ sağlamak için kullanmış.
Yani temelde uzun zaman süreçlerini atlarken asla Milk’in hayatının önemli kısımlarını es geçmeyen bir anlatı yapısı hakim. Sevgilileriyle nasıl karşılaştığını tesadüflere bağlaması gibi gedikleri de elbette ‘biyografi’ olmanın bildik dezavantajlarından kaynaklanıyor. Üstelik Van Sant, filmin ana iskeleti içindeki ‘bilgi eksikliği’ sebebiyle hikaye kurgusuyla oynaması için eline gelen şansı değerlendirmemiş. Bazı bölümlerde diğer filmlerinde olduğu gibi ‘stil gösterisi’ yapma olanağı bulmasına karşın bunu da elinin tersiyle itmiş.
Böylece amacını belli etmiş zaten. İlk aktif eşcinsel politikacının duruşunun eşcinsel hareket için önemli olduğunu, hatta kendi çıkardığı ‘Yeni Eşcinsel Sineması’ akımına da katkıda bulunduğunu bildiğinden, o hikayenin temelini bilmeyen genel kitleye izletmeyi amaçlıyor. 128 dakikalık süresiyle de zaten ‘ciddiye alınacak olgun bir biyografi’ olmayı beceriyor.
“Beni Orada Arama”dan sonra biyografi çekmek zorlaştı
Ancak elbette türün içinde “Beni Orada Arama” (“I’m Not There.”) ile Todd Haynes, 2007’de ana karakterin ruh haline göre oluşturulan altı parçalı (aşağı yukarı aynı yaşlarda altı farklı oyuncunun oynadığı aynı kişi) bir film modeliyle, ‘postmodern biyografi’ kavramını yaratmıştı. O filmin getirdiği köklü değişimden sonra da Edith Piaf, Harvey Milk, Bob Dylan, veya Ray Charles’ın hayat hikayelerine uzanmak farketmeksizin, esas önemli olan yenilikçi ve postmodern olmak.
Van Sant’ın burada yaptığı ise elinde Milk ile ilgili ne kadar malzeme var ise ortaya döküp, rahat izlenir bir görsel yapı dokumak. Tabii biraz olsun beyaz renkleri öne çıkarması ve tempoyu düşürmesi de izleyicinin bu hikayeyi ciddiye almasını ve filmin sonunda etkilenmesini sağlıyor. Başta Sean Penn olmak üzere bütün karakterlerin kendi gerçek kişiliklerine birebir oturması ve sonda bağlanan ‘muhalif ve trajik mesaj’ın doğruluğu filmin hanesine yazılan olumlu puanlar...
Ancak yönetmenin kariyerinde “Sonsuz İhtiras” (“To Die For”) ve “Can Dostum” (“Good Will Hunting”) gibi rahat izlenen ama ‘Bir Gus Van Sant filmi’ tanımlamasına uymayan filmlerin yanına yerleşiyor. “Milk”i Van Sant’in çektiğini bilmesek, izleyerek tahmin etme şansımız bile yok. Bu sebeple de bundan 10 sene sonra geriye bakılınca, ‘bir zamanlar kişisel bir film çekmişti üstad’ diye düşünülerek iç çekilecek.
Kerem Akça’nın yurt dışındaki festivallerde görüp İstanbul Film Festivali’nde önerdiği 10 film:
1-Gir Kanıma (Lat den Ratte Komma in)
2-Hayat Var
3-Jeanne d’Arc’ın Tutkusu (La Passion de Jeanne D’Arc)
4-Atları da Vururlar (They Shoot Horses Don’t They)
5-Sebastiane
6-Anna ile Dört Gece
7-Süt
8-Saçlar Havaya (Hair High)
9-Oltanın Ucunda (Pescuit Sportiv)
10-Kızgın Damdaki Kedi (Cat on a Hot Tin Roof)
Kerem Akça’nın İstanbul Film Festivali kapsamında izleyip önerdiği 5 film:
1-Aşık Garip
2-Pontypool
3-Öfke (La Rabia)
4-Kör Domuz Uçmak İstiyor (Babi buta yang ingin terbang)
3-Ben Hariç Herkes Ölsün (Vse umrut, a ya ostanus)
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks