Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 19 Sayfa bulundu

Konu: Kadınların Vazgeçilmezi Takılar

  1. #1
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart Kadınların Vazgeçilmezi Takılar

    Mezarlardan Saraylara Takının Anadolu Yolculuğu


    Anadolu takıları, binlerce yılın içinden süzülüp gelen teknik incelikleri, detaylarda saklanan derinliği ve onlarca kültürün izini süren tasarımlarının zenginliğiyle zamanın ötesine geçiyor...


    Otuz bin yıl önce ölümün sessizliğinde doğdu takılar. İnsanoğlu, yanıbaşında susan nefesin geri dönmeyeceğini anladığında, belki son bir kez daha onu kutsamak, gittiği yerde huzur duymasını sağlamak, karanlığın kötülüklerinden korumak için mezarına taşlardan, boynuz ve kemiklerden, deniz kabuklarından yapılma boncuk dizileri, bilezikler ve yüzükler koydu.

    Sonra başa çıkamadığı kötülüklerden, tehlikelerden kendisini de korumak için boynunu, kollarını, ellerini, başını, ayaklarını takılarla donattı; onları tanrılarına sundu. Bir de baktı volkanik camlara yansıyan görüntüsü, takılarla daha farklı, daha güzel... İşte dinin ötesine geçtiği o andan sonra taktıklarını bir daha hiç çıkarmadı; takıların güzelliğinde kendi güzelliğini buldu. Zamanın içinden sessizce geçerken onları en parlak, en göz alıcı madenlerle, taşlarla bezedi. 6000 yıl önce bu topraklarda, Anadolu’da madenlerin en büyüleyicisini, altını işleyebileceğini keşfetti ve altın, diğer tüm değerli madenler ve taşların da önüne geçti; takıların vazgeçilmezi oldu. Altın takılar, insanoğluna her şeyin, tüm dinsel amaçlarının, güzel görünme çabalarının ötesinde, yaşadığı toplum içinde soyut konumunun somut işaretini sundu.




    5000 YIL ÖNCE PARLAYAN IŞIK
    Değerli madenlerden takı üretimi yani kuyumculuk işte böyle başladı. Ama bin yıl boyunca emekleyen kuyumculuk, gerçek bir zanaat olarak karşımıza, şaşırtıcı güzellikteki, oya gibi işlenmiş takılarla M.Ö. 3. bin yılda çıktı. M.Ö. 2600-2000 dönemine tarihlenen en parlak ve yetkin takı objeleri Troya, Eskiyapar ve Alacahöyük’te bulundu. Prens mezarlarında ele geçen altın, gümüş, agat, kuvars kristali gibi değerli malzemelerden yapılan broşlar, kolyeler, iğne, bilezik, diadem, kemer ve elbise süsü olarak kullanılan çift altın idollerin her biri, birer sanat eseri niteliğindeydi.

    Aynı döneme ait Doğu Anadolu’da Karaz, Batı Anadolu’da Beycesultan ve Semayük, Göller bölgesinde Kuruçay, Geçiş bölgesinde Kusura, Demircihöyük, Polatlı, Karaoğlan, Konya civarında Karahöyük, Malatya’da Aslantepe, Çukurova bölgesinde Tarsus, İslahiye bölgesinde Tilmenhöyük ve Gedikli, Güneydoğu Anadolu’da Pulur, Norşuntepe ve Tepecik buluntuları, Anadolu insanının tasarımda ve döküm işlerinde daha o tarihte ulaştığı ileri düzeyi anlatıyor. Troya altın takılarında kullanılan granülasyon ve telkari teknikleri ise, daha ileri bir kuyumculuk çalışmasına işaret ediyor.

    Tunç çağını geride bırakırken, M.Ö. 2000-1200 arasında Anadolu’da ticaret kolonileri oluşturan Asurlu tüccarların ilgisi de, özellikle altın, gümüş ve bakır madenleri üzerinde yoğunlaştı. Asurlu tüccarlar, Mezopotamya’dan getirdikleri malların yerine buradan değerli madenleri götürüyorlardı. Ticaretin canlandırdığı iletişim olanakları, Anadolu’daki ilkçağ zanaatkârlarına Mezopotamya kültürünü tanıttı. Zanaatkârlar, yeni tanıdıkları motifleri ve konuları kendi dünyalarının anlamı içinde eritip, ortak bir üslup yaratmayı başardılar.




    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  2. #2
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    ANADOLU’NUN BATISINDA YÜKSELEN TAKI SANATI

    Hititler’in egemenliği altındaki Anadolu’dan bugüne taşınan takılar ne yazık ki çok az; yalnızca Boğazköy’de bulunan altın mühür yüzük, altın “oturan tanrıça” amuleti, mezarlarda ölülerin ağız ve gözlerini kapayan, kol ve ayak bileklerine sarılan altın safihalarla, kulaklara yerleştirilen kulak tıkaçlarından ibaret...

    M.Ö. 900’den sonra değerli maden ve taş kullanılarak yaratılan takılar, eski görkemine özellikle Anadolu’nun orta ve batısında kurulan uygarlıklarda kavuştu. Burada hem takılar çoğaldı; hem teknik yetkinleşti. Günümüze çok fazla örnek kalmamasına karşın M.Ö. 8. yüzyılın ikinci yarısında Orta Anadolu’da egemen olan Frigya’nın kuyumculuk sanatına en önemli katkısı, özgün bir formu olan fibulalardı.

    Antik dünyanın ticaret merkezinde oturan Batı Anadolu kentlerinin zanaatkârları ise doğu ile batının sanatını kendilerinde bütünleştirip, Orientalizan sentezi gerçekleştirdiler. M.Ö. 8. yüzyıl sonuyla 7. yüzyıl başında özellikle doğulu motiflerin kullanıldığı değerli metal ve fildişi takılar ortaya çıktı. Lydia’nın başkenti Sardes, işte bu süreçte kuyumculuğun ışığı oldu. Kimyasal işlemle ilk kez saf altının da elde edildiği altın rafinerisinin bulunduğu Sardes’da özellikle fildişi oymacılığı ve değerli ya da yarı değerli taşların da başarıyla kullanıldığı teknik ustalıkla işlenmiş altın takılar ortaya çıktı.

    Sonraki iki yüzyıl Anadolu’nun batısında kuyumculuk zanaatının doruğa ulaştığı yüzyıllar oldu. Saf ya da safa yakın ayarda altınla yapılan takılarda döküm, repousse, fligre, granülasyon gibi birçok kuyumculuk tekniği birarada kullanıldı. En yetkin örnekleri, Efes Artemis Tapınağı adak çukurunda ve Uşak çevresinde bulundu. Anadolu’nun ana tanrıçası ile Helenler’in anavatanındaki tapınma biçemini birleştiren ana tanrıça Artemis tapımı, dönemin takı sanatını da biçimlendirdi. Evrensel, uygarlığın koruyucusu, doğanın yöneticisi ve arıların kraliçesi tanrıçanın üç farklı karakteri, takılarda görülen arı, hilal ve atmaca motiflerinde anlatımını buldu. Küpelerde, apliklerde, broşlarda ve iğne topuzlarında arı; küpeler ve sarkaçlarda hilal; broş ve sarkaçlarda ise atmaca kullanıldı daha çok.





    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  3. #3
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    URARTU’NUN ZENGİNLİĞİ

    Aynı dönemde M.Ö. 900-600 arasında merkezi Van olan Urartu krallığının önde gelen kentleri Altıntepe, Patnos, Adilcevaz ve Toprakkale’deki prens mezarları, tapınak, saray ve depolarından yüzyıllar sonra çıkan altın küpeler, agat ve amber kolyeler ve özellikle düğmeler, granülasyon tekniğinin en güzel örneklerini oluşturdu. Bu zor kuyumculuk tekniğinin ustası olan Urartular’ın granülasyonla bezeli üç at başı biçiminde kolye başı, balık ve halka biçimi altın küpeler, uçları ejder başlı gümüş bilezikler, değerli metalleri işlemede ulaştıkları başarıyı tüm görkemiyle ortaya koydu.

    Arkaik ve klasik dönemlere ait Anadolu takıları, yalınlığın içinden ustalıkla çıkarılan bir etkileyiciliğe sahiplerdi. Yaygın olarak telkari ve mineleme teknikleriyle yapılan çelenklerde bitkisel motifler, kolye ve pandantiflerde nar, meşe palamudu ve hayvan başları işliydi. Ay tanrıçasının sembolü hilal, Ön Asya kültürlerinin hepsinde olduğu gibi Anadolu’da da her yerdeydi.




    PERSLERLE RENKLENEN TAKI
    M.Ö. 545’ten itibaren Pers egemenliğine giren Anadolu’da bir kez daha doğu ve batı kültürü harmanlandı; takılar bu kez kendilerine Pers etkisinde bir üslup buldular. Anadolu’nun hemen her yerine yayılan dönemin takılarının en çarpıcı özelliği, üzerlerindeki yarı değerli taşların ve bunların cam taklitlerinin kullanımlarının çok artmış olmasıydı; takılar rengârenkti. Dönemin kuyumculuk merkezleri Sardes ve Çanakkale Boğazı üzerindeki Lampsakos’ta biçimlenen takılarda özellikle üçgen, baklava motifi ve üçgen piramit süslemeler çok kullanıldı.





    HELLENİSTİK DÖNEMİN GÖRKEMİ


    Ardından gelen Hellenistik dönem, Anadolu’da takı sanatının ve kuyumculuk zanaatının doruğa ulaştığı dönemlerden biri oldu. Arkaik ve klasik çağlar boyunca hemen yalnızca tapınaklara adak ve mezarlara sunu olarak yapılan ve çok nadir kullanılan takılar, bu dönemde insanların gündelik yaşamlarına girdi. Trakya’da zengin maden yataklarının bulunması ve Pers hazinelerinde biriken altın ve gümüş stokları, dünyevi zevklerin en cezbedici olanına eğilimi artırdı.

    Bol bol insan ve hayvan figürleri kullanılan Hellenistik dönem takıları, bol granülasyon ve filigre ile zenginleşti. Daha önemlisi Hellenistik dönem, sadece değerli metallerin ve kimi zaman da yarı değerli taşların kullanıldığı takıların yerini artık değerli taşlarla bezeli mücevherlerin aldığı döneme işaret etti. Büyük İskender’in doğu seferleriyle Anadolu’ya taşınan zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, amatist gibi değerli taşlar, Hellenistik dönem takılarına yerleşti. Motiflerde de farklılıklar oluştu; menadlarla eroslar, zenci tasvirleri, aslan, boğa, geyik gibi hayvanların başları sıklıkla kullanılır oldu. Dönemin “moda”sı ise Herakles düğümlü takılardı...





    ROMA’NIN ‘STAMPA’ VE ‘SAVAT’I

    Roma döneminde Anadolu takıları, önceleri Hellenistik dönemin kuyumculuk geleneklerine bağlı kaldı. Yine de takılarda inci, jasper ve camın kullanılması, renkli kakmacılığa başlanması bu döneme rastlar. Ama Romalı kuyumcular, kendilerine özgü form ve teknikleri asıl M.S. 200-400 arasında yarattılar. Hellenistik dönemde kuyumculuğun merkezi olan İskenderiye ve Antakya Roma döneminde de önemini korumasına karşın, imparatorluğun başkenti de kuyumculukta bir ekol oluşturmayı başardı.

    Bu dönemde altın ile değerli taş kombinasyonlarının hem en güzel örnekleri verildi; hem de kullanımları yaygınlaştı. Roma takıları, aşırı karmaşık ve zarif Hellenistik tarzın tersine sadelikleriyle ön plana çıktılar. Romalı kuyumcular, geliştirdikleri iki yeni teknikle, stampa ve savat teknikleriyle zanaatı da daha ileri bir noktaya taşıdılar. Kolyelerde sikkelerin kullanılması, hayvan başlı ve bitki motifli bileziklerin yaratılması da bu dönemin özelliklerindendi.


    BİZANS’IN ‘MİNE’Sİ

    İkiye bölünen Roma İmparatorluğu’nun Anadolu topraklarındaki ardılı Bizans’ın takı geleneği, sanatta egemen olan iki güçlü akımın etkisinde biçimlendi. İlki, özellikle saray ve ileri gelen çevrelerce tutulan, kökü eski sanat geleneklerine bağlı, ince, hassas, hatta bazı durumlarda Hıristiyanlığa yabancı unsurların bile göze batmadığı görkemli, zengin ve göz kamaştırıcı bir sanat akımı olan başkent üslubuydu. Diğeri ise form güzelliğine önem vermeyen, dini konuları esas alan ve sanatı dinin bir anlatımı olarak kabul eden ilkel ve kuru bir sanat akımı olan eyalet üslubu... Ama her iki üslupta da çok tanrılı dinlerdeki motifler Hıristiyanlıkla birlikte yerlerini farklı motiflere bıraktılar; çok farklı teknikler kuyumculuğa egemen oldu.

    Bizans İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde kuyumculuk, form ve teknik olarak Roma kuyumculuğunun devamı niteliğindeydi. Kendine özgü form, desen ve teknikler, Konstantinopolis’in kuyumculuk merkezi haline dönüştüğü 6. yüzyıldan sonra gelişti. Bu gelişimde Bizans imparatorları II. Theodosius ve III. Valentinianus’un camcı ve kuyumculardan vergi almamaları büyük rol oynadı. Saraya bağlı biçimlenen kuyumculuğun ilerlemesi için ayrıca İskenderiye ve Antakya’dan ustalar getirtilerek, bir Bizans üslubunun ortaya çıkması sağlandı. Değerli madenler, özellikle altınla birlikte değerli ve yarı değerli taşların ve organik maddelerin kullanıldığı gösterişli takılarda Bizans kuyumculuğunun özgün tekniği mine gelişmeye başladı.

    Bizanslılar da tıpkı kendilerinden önceki Anadolu halkları gibi takılarını, süslenmenin ve zenginliklerini göstermenin yanı sıra kötülüklerden korunmak ve dindarlıklarını göstermek için taktılar. Bizans takıları, Roma ve Hellenistik dönemin geleneklerinin Hıristiyanlıkla harmanlandığı özgün ürünler olarak hem Batı’yı hem de kendilerinden sonra Anadolu’da yaşayan Selçuklu ve Osmanlı kuyumculuğunu etkilediler.


    TÜRKMEN TAKILARIYLA GELEN ÖZGÜNLÜK

    Ama takının Anadolu’daki yolculuğu sırasında edindiği farklı üsluplar arasında en özgün olanı, bu topraklara Selçuklularla birlikte gelen Türkmen boylarının getirdiği üsluptu. Orta Asya kökenli Türkmen takı geleneği, kökleri çok eskilere dayalı bilinmedik sırlarla dolu, çok ince bir sanata dayanıyordu. Geleneksel teknolojinin basit araçlarıyla üretilen takılara değerli taşların yerleştirilme biçimi, kullanılan geometrik formlar, Türkmen takı geleneğinin özgünlüğünü yansıtıyordu. Her birinin etnolojik olarak farklı anlamları olan, takının üstüne konulan şelpeli guppa, alına takılan manlaylık, saça takılan şelpeler, düğmeler, boyuna takılan iğneler, gargılıklar, boncuklar, göğüse takılan çeşitli büyüklükteki gülyakalar, tumarlar, yine göğüse takılan şelpeler, alkım çengekler, ses çıkaran düğmeler, kollara takılan bilezikler, yüzükler, kaftana takılan çarpazlar, saça takılan tokalar...

    Türkmen takıları, eski savaşçıların demirden giysilerini de hatırlatıyordu. Kubbe şeklindeki gümüş “gupha”, tahiye kenarlarındaki yanaklara kadar inen gümüş askıları ile “çekkelik” ve ense tarafındaki askı ile “yeğinlik” askeri bir şapkaya benziyordu. Geniş göğüs süsleri “gülyaka”, “dağdun” ve “blukuv”, gümüş “apbaslar” ile askerlerin göğüs zırhlarını andırıyordu.

    Selçuklu döneminde altın ve gümüş takılar daha çok Konya ve Alaiye’de yapıldı. İslamiyet’in getirdiği sınırlamalar çerçevesinde altın takılar hemen neredeyse kadınlarla sınırlı kaldı. Ama hediye verme geleneğinin yerleşmesiyle birlikte değerli madenlerden üretilen objelerin yapımı bu dönemde hız kazandı.





    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  4. #4
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    ANADOLU TAKI GELENEĞİNİN DORUĞU: OSMANLILAR

    Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar Anadolu’da her türlü değerli maden, değerli taş ve süsleme teknikleri denenmiş; çeşitli formlar geliştirilmişti. Osmanlılar, bin yıllarca süren istilalar ve göçlerle biçimlenen son derece zengin bir takı geleneği mirasını devraldılar. Yapabilecekleri tek bir şey kalmıştı; takı sanatını doruğuna ulaştırmak. Onlar da bunu yaptılar.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü artarken kuyumculuk zanaatının önemi de giderek arttı. Osmanlı kuyumculuğu, miras aldığı tarihi kültürel zenginlikle birlikte İmparatorluğun yayıldığı geniş coğrafyanın birikimlerini de yansıttı. Payitaht İstanbul’un dışında Trabzon, Samsun, Sivas, Van, Erzurum, Erzincan, Gümüşhane, Bitlis, Kula, Eskişehir, Diyarbakır, Mardin, Midyat, Şam, Halep, Kıbrıs, Prizren gibi yerlerde de değerli madenler farklı tekniklerle işlendi.

    Bol bol insan ve hayvan figürleri kullanılan Hellenistik dönem takıları, bol granülasyon ve filigre ile zenginleşti. Daha önemlisi Hellenistik dönem, sadece değerli metallerin ve kimi zaman da yarı değerli taşların kullanıldığı takıların yerini artık değerli taşlarla bezeli mücevherlerin aldığı döneme işaret etti. Büyük İskender’in doğu seferleriyle Anadolu’ya taşınan zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, amatist gibi değerli taşlar, Hellenistik dönem takılarına yerleşti. yayılmasıyla birlikte doğudan gelen Herat ve erken Safevi üslubunun etkisiyle şark motifleri ve 18. yüzyıldan sonra ise Batılı tarzda gemi, fiyonk, arma türü motifler belirginlik kazandı.

    İlk dönemlerde daha sade olan takılar, sonraları giyimin ayrılmaz bir parçası haline dönüştü ve giderek daha gösterişli olmaya başladı. Sorguç, istefan, zülüflük, enselik, saç bağı, gerdanlık, iğne, çelenk, küpe, bilezik, yüzük, zehgir, mühür, nişan, halhal, pazubent, düğme, çaprast, zincir, saat, köstek, kemer, kemer tokası gibi takılar, en çok tercih edilen parçalardı. Osmanlı’da değerli maden ve taşlar, yalnız takılarda da kullanılmazdı. Kur’an kabı, askı, kılıç, hançer, gaddare, gürz, tüfek, tesbih, bardak, matara, kase, şerbetlik, maşrapa, zarf, kutu, sandık, şamdan, buhurdan, gülabdan, kaşık, nargile, yazı takımı, yelpaze, ayna, tarak, kamçı, sadak, Kabe armağanları gibi eşyaların süslenmesinde de kullanılırdı. Altın, gümüş ve değerli taşlar kullanılarak yapılan taht, beşik, örtü, kaftan, zırh, at koşum takımı gibi büyük parçalar ise özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü simgeliyordu.

    Balkanlardan ve İran’dan getirtilen kuyumcu ustaları ile Türk ustaların yanına geç dönemlerde katılan Ermeni ustaların kakma, çalma, oyma, savat, telkari, hasır, mıhlama gibi tekniklerle çalıştıkları Osmanlı takılarının en önemli özelliği, İmparatorluğun çoğulcu yapısını yansıtan çeşitliliğiydi. Çok değişik parçaların yan yana kullanılması bir yana farklı tarza sahip, karşıt renklerin de büyük bir uyumla kullanıldığı takılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun özgünlüğünü yaratıyordu.

    Türkiye kuyumculuğunun geleceği, bugün işte Anadolu’nun bu görkemli takı geleneğinin üzerinde biçimleniyor. Binlerce yılın içinden süzülüp gelen kuyum tekniklerinin incelikleri, detaylarda saklanan derinlik, birbirinin içinden geçerken başkalaşan kültürlerin izlerini süren tasarımların zenginliği, bu topraklarda yetişen kuyumculara miras. Anadolu takılarının mezar odalarından saraylara yaptığı yolculuğu şimdi onlar sürdürüyor...





    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  5. #5
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Renklerin ve Taşların Gizemli Dünyası






    Dünya, insanlığın ruhsal, zihinsel ve bedensel olarak sağlıklı kalması için binlerce hediye sunuyor. Taşlar ve renkler de, doğanın insanoğluna iki armağanı. Yüzyıllardır değerli taşların gizeminden etkilenen insanlar, bunları çeşitli amaçlarla kullanmış. Şifa bulmak için yine taşlar
    ve renklere başvurmuş.



    Ege Üniversitesi'nde düzenlenen 'Renkler ve Taşların Gizemli Dünyası' adlı konferansta konuşan Biyokimya Uzmanı Dr. İnci Erkin de renkler ve taşların, inanç sisteminin bir parçası olduğunu söylüyor.


    Doktor Erkin'in verdiği bilgilere göre, elle tutulmayan, gözle görülmeyen, fizik ötesi olaylar insanları etkiliyor.

    Pozitif düşüncenin önemli bir etki ve enerji kaynağı olduğunu dile getiren Erkin şu bilgileri veriyor: 'Tüm evren, insanlar etrafımızdaki her çeşit enerjiden etkilenirler. Beş duyuyla algıladığımız herşey, etkileşimimizi sağlar. Renkler, taşlar,
    kristaller de etkilendiğimiz maddelerdir.'



    İşte bazı taşların ve renklerin faydaları:



    Ametist: Hormon ve bağışıklık sistemine iyi gelir.

    Garnet: Ateş düşürücüdür, kan akımını güçlendirir.



    Akik: Doğurganlığa yardımcı olur.



    Elmas: Enerji merkezlerini harekete geçirir.



    Yeşim: Kanı temizler.



    Aqua Marine: Böbrek, dalak, karaciğer ve triod bezlerini güçlendirir.

    Kırmızı: Enerji verir, metabolizmayı hızlandırır, cinsel gücü artırır.
    Sarı: Enerji, mutluluk ve neşe verir.
    Yeşil: Rahatlatıcı, sakinleştirici ve şifa verici. Denge ve dayanıklılığın simgesidir.
    Pembe: Aşk, pasiflik ve dişilik simgesidir. Ruhu iyileştirici etkisi vardır.
    Mor: Asaleti simgeler. Bilgelik, lüks ve gücün simgesidir. (AA)


    (Akşam Gazetesi İnternet Sitesinden Alınmıştır)



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  6. #6
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart



    Takılar tarihin en eski dönemlerinden beri insanoğlunun hayatında... O zamanlar tılsım, büyü ya da sadece süs eşyası olarak kullanılan takılar deriden, tahtadan, taştan, kemikten, fildişinden yapılıyordu.



    Ardından tunç, demir gibi madenler geldi. Sonraları işin içine paha biçilmez değerli taşlar girdi ve mücevher kavramı oluştu. Kadınların arzu nesnesi konumundaki değerli takılar hakkında bilgi sahibi olmaya ne dersiniz?


    Altın






    Altın takıların beyaz, yeşil ve kırmızı olmak üzere çeşitli renkleri türedi biliyorsunuz. Bildiğimiz sarı altına iridyum ve paladyum katıldığında beyaz, bakır ve gümüş katıldığında yeşil, bakır katıldığında ise kırmızı altın üretiliyor. Estetik anlamda ortaya çok şık takılar çıkarmak mümkün oluyor böylelikle. Yine de aldığınız renkli altınların saf olmadığını belirtmek istedik. Altının bakımı dayanıklı doğası sayesinde çok kolay. Ancak içine eklenen diğer elementler nedeniyle bazı bozulmalara karşı hassasiyet kazanıyor. Bu nedenle ev işlerinde kullandığınız kimyevi maddeleri altın takılarınızdan uzak tutmanızda fayda var. Deniz ve havuza girerken de takılarınızı üzerinizde bulundurmamanızı öneririz; hem kaybolabilirler hem de klordan ve tuzdan olumsuz etkilenebilirler. Takıların temizliği için de saf su yeterlidir. Elmas





    Pırlanta Işıl ışıl, rüya gibi. Aynı zamanda da sert, kolay kolay kırılmaz ve dayanıklı. Özünde elmas ile aynı madenden yapılır, işleme tekniği nedeniyle bu adı almıştır.





    İsmi İtalyanca “parlak” anlamındaki “brilliante”den gelir. İtiraf etmese de pek çok kadın için için bir pırlanta takıya sahip olmayı arzular. Ona hep romantik anlamlar yüklenir. Aşkın sembolü olmak düşmüştür ona. Seçiminde de titiz olmanız gerekir. Ağırlığı, parlaklığı, kesimi ve rengi üzerinde iyice inceleme yapmak gerekir. Yoksa onca parayı boşa vermiş olursunuz. Pırlantanın bir karatı yaklaşık 200 miligramdır. Ancak büyük pırlanta ağır olacak diye bir kural yoktur, yani ağırlığını iyice ölçmek şart. Renkte bakmanız gereken şey şu: En kıymetli pırlanta, en renksiz olandır. Değeri azaldıkça rengi sarıya kaçmaya başlar. Parlaklıkta ise taşın üzerinde ne kadar leke olup olmadığı önemlidir. Doğal olarak taşıdığı bu lekelerin azlığı taşın değerini yükseltir. Pırlantanın kalitesinin kesimi ile de yakından ilgisi vardır. Dolayısıyla usta bir elden çıkmış olmasına dikkat edin. Pırlanta takılarınızı da altında olduğu gibi ev işi, yüzme, spor gibi aktivitelerde kullanmamanızı önereceğiz. Temizliği için de yine ılık saf suyu tercih etmek en iyisi.





    Zümrüt ve Yakut



    Zümrüt, yemyeşil ve çok değerli bir taş. Temeli berilyum elementi, sertlik oranı oldukça yüksek. Buna rağmen çok damarlı olduğu için kırılma ihtimali de hiç az değil, o nedenle zümrüt takılarınıza ayrı bir özen göstermenizde fayda var. Sadakatin ve inancın simgesi zümrüt, takı haline getirilirken özel bir yağın içinde birkaç gün bekletiliyor. Böylece rengi daha bir tok, göz alıcı hale geliyor. Yakut ise güzelim kırmızısıyla gözleri alan bir taş. Korindum mineralinin kırmızı tonlarından gelir bu renk. Yarı saydam veya opak olarak bulunur. Değişik kesim tarzları ile farklı yakut takılar üretilir. Yine kırılması çok zor olmayan bir taştır, dikkatli taşımanızı öneririz. Gümüş Elektriği iyi ileten, oksijen içeren asitler ile tepkimeye giren, İngilizce ismi “silver” yine eski İngilizcedeki “seolfor” kelimesinden türeyen, çok sevdiğimiz takıların tasarımında kullanılan madde. Çok parlaktır ama kararmaya da bir o kadar meyillidir. Bu nedenle birkaç ayda bir sıvı gümüş cilasını pamuk yardımıyla uygulayarak gümüş takılarınızın parlak kalmasını sağlayabilirsiniz. Nemli ortamlardan uzak tutarak da gümüşlerinizin kararmasını geciktirebilirsiniz.


    Altın diyelim öncelikle. Zira özellikle bizim kültürümüzde sosyal hayatta da kendine has anlamlar taşıyan altının önemi oldukça büyük. Çok dayanıklıdır ve diğer elementlerle tepkimeye girmez altın; yani paslanmaz, yanmaz, kararmaz, aşınmaz, kolay kolay erimez. Çok iyi bir iletkendir. İngilizce altın, yani “gold” kelimesi, eski İngilizcede “sarı” anlamına gelen “geolo” kelimesinden türemiştir. 1 ons (31 gram) altın, yaklaşık 3 ton altın cevherinin işlenmesiyle elde edilir. Boşuna bu kadar değerli değil anlayacağınız. Ayrıca cıva içinde çözünürlük kazandığı için altınlarınızı bu elementle yanyana getirmemeniz tavsiye olunur. Bilinen en sert mineral olan elmas, zenginlik ve şatafatın en büyük işaretlerinden biri. Saf karbondan mamûl. Doğada ulaşılması ve yüzeye çıkarılması en zor madenlerden biri. Çok ama çok dayanıklı. Öyle ki bir elması yine ancak bir elmas ile kesebilirsiniz. Zaten ismi de Yunanca “yenilmez” anlamına gelen “adamas”tan türemiş. İşlenmesi ve takı haline getirilmesi durumunda kapılar genellikle pırlantaya çıkıyor. O zaman buyurun...





    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  7. #7
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart




    Özellikle gümüş işlemeciliği (Telkâri) yaygındır. İnce, yorucu el işçiliğiyle, zarafetiyle tanınan gümüş işlemeciliği benimsenmekte, gittikçe yaygınlaşmaktadır.


    Gümüş işleme sanatı Beypazarı'na ahilik yoluyla kazandırılmıştır. Ahilik 13. yy. da Anadolu'da görülmeye başlanan esnaf ve sanatkarlar birliklerine verilen addır. Beypazarı halkı bu sanatı bir iş olarak kabul etmiş ve zaman içinde geliştirmişlerdir.





    Tarih boyunca önemli ticaret yolları üzerinde bir Pazar niteliği taşıyan bölgede herhangi bir gümüş madeni yoktur. Eskiden olduğu gibi bugün de gümüş başka illerden getirilir. Daha çok süs eşyaları ve takıların yapıldığı gözlemlenmektedir. Külçe halinde getirilen gümüş birçok safhalardan geçirilerek işlenir. Kullanılan teknik "Telkâri" dir. Eritilip tel haline getirilen gümüş, haddeden geçirilerek inceltilir.

    Hemen hemen saf halde olduğu için kolayca bükülür. Sanatkar, ufak el aletleri kullanarak telleri istediği şekilde keser ve kıvırır. Parçaları birbirine gümüş kaynak kullanarak kaynatır ve eserini, ortaya çıkarır.
    Bugün ilçede planlı güzel bir çarşı içinde gümüş, ustaları bir araya toplanmış ve usta, çırak ilişkisiyle bu sanatın geliştirilmesine imkan sağlanmıştır. Büyük bir sabır, el emeği göz nuru, dikkat ve özenli işçilik gerektiren bu teknik, eski ve yeninin sentezi olarak devam ettirilmektedir. Pazarlama ve turistik satım gücünün artması da üretimin eskiye oranla daha da çoğalmasına imkan sağlamıştır.






    Yurdumuzda yok olmaya yüz tutmuş sanat kollarımızın canlandırılmasında Beypazarı'nın örnek olmasını, Beypazar'ların artmasını diliyoruz.






    İlçe el sanatları bakımından çok zengindir. Bazı el sanatları da yok olmak üzeredir. Örneğin; Bez ve kilim dokumacılığı, semercilik, Sim-sırma işlemeciliği, saraçlar gibi. İki dokuma tezgahı kalmıştır. Dokuma olarak Bürgü denilen kadın baş örtüsü dokunmaktadır. Halk Eğitim Merkezi'nde açılan kurslarda sim-sırma işlemeciliği canlandırılmaya çalışılmaktadır. Tarihi Telkâri gümüş işlemeciliğinde mutfak eşyaları (güğüm, ibrik, yemek kapları), Demircilik el işlerinde de çapa, keser, balta, bıçak, orak, tırpan, saban demiri, tasma, maşa, kürek, kapan, soba, mangal gibi eşyalar yapılmaktadır. Kaybolmaya yüz tutan telkâri isçiliğinin yurt dışında da tanıtım çalışmaları başlamıştır. Telkâri sanatı yakın gelecekte önemli bir döviz kaynağı olacaktır.

    Telkâri ince telden takı süslemeciliğidir. Tel ne kadar ince olursa takının değeri de o kadar artmaktadır. Hammaddesi altın ve gümüştür. Altın pahalı olduğundan genellikle gümüş kullanılır. Gümüş takı çeşitleri; kemer, kolye, iğne, başlık ve tılsım olarak sıralanabilir. Telkârideki motifler, tabiatın Türk-İslam düşüncesi ile yorumlanışını ve Türk zevkini aksettirir.

    Beypazarı'nın takıda sembolü "tılsım" dır. Tılsım, giremesinin etrafı gümüşle süslenir, kolye olarak takılır.




    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  8. #8
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart





    Göz kamaştırıcı rengiyle göklerin sembolü olarak kabul edilen Lapis lazuli, yüzyıllardır dünyanın en önemli taşlarından biri olma özelliğini koruyor. Mısır kralı Tutankamun'un mezarını süslüyor, vücuda temas ettiğinde ruh ve beden arasındaki dengeyi kuruyor.


    Lapis lazuli bir süs taşı. Süs taşı deyimi, insanların taşları süs eşyası olarak kullandıkları zamandan bu yana bir ifade aracı olarak kullanılıyor. Kıymetli süs taşlarını yarı kıymetli taşlardan ayıran kesin bir tanımlama yok. Ancak yüzyıllardan bu yana sürüp gelen geleneğe göre, bildiğiniz gibi elmas, zümrüt, safir ve yakut kıymetli taşlar kategorisinde. Diğerleri ise yarı değerli taşlar...


    Bütün taşların en önemli özellikleri güzellik, dayanıklılık ve nadirlik... Nadirlik taşlarda bulunması gereken en önemli özellik ve bazı taşların değerini tespit etmek için fiziksel karakterlerinden daha üstün tutulan bir unsur. Örneğin bir zamanlar ametist son derece kıymetli bir taş olarak biliniyormuş. Yavuz Sultan Selim'in tacında kullanılmış. Ne var ki, sonraki yıllarda Brezilya'da büyük rezervlerin bulunuşu bu taşın değerini aşağı çekmiş. Lapis de öyle...Afganistan'da çıkarıldığı dönemde değeri oldukça yüksekmiş ve değerli taş kategorisindeymiş. Ancak bulunduğu bölgeler çoğalınca yarı değerli taş kategorisine düşmüş.





    Göklerin taşı

    Gece taşı ya da gerçek taşı olarak da bilinen lapis lazuli renginden dolayı göklerin sembolü olarak kabul edilmiş. İsminin anlamı da "Göklerin taşı" zaten. Yarı değerli bir taş. Lacivertimsi, morumsu, koyu mavi bir renge sahip. Ancak rengin yoğunluğu çıkarıldığı bölgelere göre faklılık gösteriyor.

    Lapis, yüzde beşi su olan bakırkarbonat. Doğadaki taşların arasında saf olmayan taşlardan biri. Lazurit ve diğer mavi minerallerin bileşimi. Buna rağmen yüzyıllardır dünyanın en önemli taşlarından biri olma özelliğini koruyor. Kristal yapısı birbirine dik ama farklı uzunlukta olan eksenlerden oluşuyor. Sertlik derecesi 3.5-4. Çoğunlukla malahitle birlikte bakır yataklarında bulunuyor. En çok Afganistan, Rusya, Urallar, Avusturalya, ABD Arizona ve Pensilvanya'da bulunuyor.

    Taşlar tedavi yöntemi olarak kullanılmanın dışında zihinsel yetenekleri geliştirmek, ruhsal gelişime yardımcı olmak, pozitif enerjileri çekmek ve sezgileri güçlendirmek gibi birçok amaca da hizmet ediyor.


    Lapis lazuli için söylenenler; zihinsel berraklığa ve derin düşünmeye yardımcı olduğu, ruh ve beden arasındaki dengeyi kurduğu yolunda. İçe yönelik derin ve sarsılmaz yoğunluğuyla geçmişin değerlendirilmesine ve bilinçaltının yeniden programlanmasına yardım ediyor. Meditasyon için de çok uygun bulunuyor, çünkü üçüncü gözü temizleyip dengelediği kulaktan kulağa yayılıyor. Böylece üçüncü göz daha incelmiş enerjileri alabiliyor, geçmişle olan duygusal bağları çözerek huzura kavuşturuyor.







    Bazı fiziksel etkilerinin de var olduğu söyleniyor. Küçük çocukların solunum yolu hastalıklarından korunmasını sağlar, kemikleri kuvvetlendirir, troid bezlerini harekete geçirir, tansiyonu düzenler, fiziksel yetenekleri ve iletişim yeteneğini kuvvetlendirirmiş. Hangi amaçla kullanılırsa kullanılsın, her gün kullanılması durumunda onu taşıyan kişi artık taşın gücüne alıştığı için etkisi azalabiliyor. Yani, çok sık kullanılmaması da tavsiye ediliyor.


    Gelelim, lapis lazulinin metafiziksel ve psikolojik etkilerine... Dikkatli kullanılması gereken bir taş diyor işin uzmanları. Yaydığı enerji, hassas kişilerde baş dönmesine neden olabiliyor. Kararlı ve etkili enerjisiyle görmezden gelinen olayların dikkate alınmasını sağlıyor. Ruhun gerçeğe ulaşma arzusunu kuvvetlendiriyor. Akılcı olmayan düşünceleri netleştiriyor. Düşüncelere yoğunluk kazandırıyor. Küçük çocukları korkularından uzaklaştırıyor. Kaygıyı azaltıyor ve kişiye canlılık veriyor. Zihin açıklığı ve aydınlanma amacıyla da kullanılıyor.



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  9. #9
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart




    DOĞANIN gerçek bir mucizesi. Buna rağmen, bilimadamları ve jeologlara göre pırlantanın oluşumu içinde her zaman bir gizem vardır. Bugün, pırlanta sadece geleneksel olarak uygun görüldüğü nişan yüzüklerinin değil, her türlü özel kutlamanın, yıldönümlerinin, doğumgünlerinin, bir bebeğin doğumunun, hatıra hediyelerinin ya da en basitinden aşkın ifadesinin bir parçasıdır. Sevgi ve duygunun en güzel anlatım biçimidir. Pırlanta adını yunanca yenilmez ve karşı kanulamaz anlamına gelen “adamas” sözcüğünden alıyor. Keşfedildiğinden beri mükemmellik ve hayranlığı simgeliyor. Yunanlılar için, tanrıların göz yaşları ya da yıldız tozları olan pırlanta ender bulunması ve sertliği nedeniyle sihirli özelliklere sahip bir taş olarak kabul edilmiş.




    XV. yüzyıla kadar krallara özel olan, onların güçlerinin, cesaretlerinin ve yenilmezliklerinin sembolü kabul edilen pırlantalar, geçen zamanla birlikte şimdi, aşkın işareti, ölümsüz aşkın sembolü haline gelmiş. Bir pırlantanın oluşumu başlı başına bir mucize. Oluşumu içinde bu en sert ve en basit mineral, aslında karbonun saf halinden başka bir şey değil. Milyarlarca yıl içerisinde ısı ve volkanik basıncın etkisiyle karbon pırlantaya dönüşüyor. Daha sonra volkanik baskı bacalar oluşturarak pırlantaların yer yüzüne çıkmasına neden oluyor. Eski Roma’da tanrının gözyaşları olduğuna inanılırdı pırlantanın. Bir diğer inanışa göre ise, Eros’un okunun ucundaki taştı. Kalbi hedeflediği için... Yüzyıllardır pek çok değer atfedilmiş pırlantaya; güç, görkem, kutsallık...


    Yeryüzünün en sert, en dayanıklı ve en parlak maddesi olan elmasın kötülüklerden kurtardığınada inanılıyor. Pırlanta günümüzde en çok belki Afrika’da bulunuyor ama dünyanın hemen hemen her kıtasını dolaşıyor. Birçok sanatçının elinden geçiyor ve mücevhere dönüşüyor. Çok büyüleyici tasarımlar ortaya çıkıyor. Özellikle İtalya’da, olduğu belirtilirken de Türkiye'de de bu zanaat gelişmiştir.


    Elmas ile Pırlanta aynıdır. Arasındaki tek farkın ise taşın doğadaki hali elmasın işlenmiş halinin pırlanta olmasıdır. Türkiye’de elmas olarak bilinen taş da pırlanta kesiminden farklı bir kesim. Bizim elmas diye tanımladığımız taşın üzerinde 37 yüzey var ve altı da düz. Pırlanta kesimde ise 57 yüzey var. Elmas ve pırlantanın özü aynı sadece farklı
    kesimler sözkonusu.


    Pırlanta doğada rengarenk bulunmaktadır. Bu değerli taşın rengi, bünyesinde varolduğu düşünülen büyülü işlevin belirtisi olarak kabul edilirdi; kırmızının kan ve ten, yeşilin bitki örtüsünü belirtmesi, ametistin şarap renginin sarhoşluktan korunmakla özdeşleştirilmesi gibi. Aşağıda verilen listenin geniş kapsamlı olması amaçlanmamış, sadece en çok bulunan mineralleri içine almıştır. Yalnızca bir düzine kadar mineral yaygın olarak kullanıldığından, bu tür yüzük taşlarının tanımlanması çok zor değildir. İşlenmiş olan eski yüzük taşlarının sadece küçük bir bölümü daha egzotik taşlarla temsil edilirler. Fakat eski Yunan ve Latin terminolojisinin, bilinen yüzük taşları ile eşleştirmek her zaman mümkün değildir. İşte size bir kaç taş ve isimleri;


    Agat (akik) : Kahverengi, sarı, kırmızı ve gri gibi farklı renklerde olabilen, dalgalı bantlara
    sahip kalsedon çeşidine denir. Zıt renklerdeki benekleri ve paralel küçük çizgileri ona çekici bir hava verir. Yüzük taşları işlemesinde kullanılan agat üzerindeki değişik bantlar, düz ve yatay değil de düzensiz ve dikey olduğu için, sardoniks, nikola veya oniks'ten farklıdır.


    Ametist : Şeffaftır, rengi koyu mordan açık leylak rengine kadar değişir. Renk genellikle, taş içerisinde aynı tonda dağılmamış olup, bazı bölümler daha açık, bazıları ise daha koyudur. Taşı takanın, içkinin sonraki etkilerine karşı bağışıklık kazandığına dair inanca dayanmakta olan ismi, Yunanca 'sarhoş değil anlamına gelen kelimeden türemiştir.


    Jasper : En yaygın renkleri kırmızı, turuncu ve sarı olan opak bir kalsedon çeşididir. Serpiştirilmiş kırmızı noktalar içeren yeşil bir çeşidi de, yaygın olarak kantaşı veya heliotrop olarak adlandırılır. İ.S. 2. Ve 3. Yüzyıl Roma yüzük taşlarında, sarı ve özellikle kırmızı jasper taşları çok moda olmuştu. Aynı dönemde beyaz, kahverengi, sarı ve siyah küçük parçalar içeren benekli taşlar da ara sıra kullanılmıştır.


    Karnelyan (cornelian) : Kalsedonun yarı şeffaf, kırmızı çeşidi olup, koyu kırmızıdan altın sarısına kadar tonları olabilir. Bu isim kızılcık ağacının kırmızı çekirdeği olan Latince 'cornum' kelimesinden türemiştir. Diğer adı olan karnelyan isminin, genellikle doğru olmadığı düşünülür ise de, yanlış etimolojiden türetilen 'carnis' yani ten kelimesi, söylenişi daha popüler hale getirmiştir. Bazı antik örneklerin beyazımsı görünümleri ise, yüksek ısıya maruz kalmaları nedeniyledir.





    Kaya kristali :
    Şeffaf ve renksizdir. Yalnızca İ.Ö. 1. Yüzyılda görülmüş ve Roma dönemine göre Yunan döneminde daha çok kullanılmıştır. Eskiler, kaya kristalinin suyun çok düşük ısıda donmasıyla oluşmuş bir cins taşlaşmış buz olduğuna inanırlardı, 'kristal' kelimesi de Yunanca'daki buz kelimesinden türemiştir. Plinius, Anadolu'da Karia'da, Alabanda ve Orthosia civarında düşük kaliteli bir çeşidinin bulunduğundan bahseder.

    Kalsedon : İçerdiği safsızlıklar nedeni ile değişik renklerde olan, ufak kristalli bir kuvars çeşididir. Kalsedon çok genel bir tanımlamadır; alışılageldiği üzere renksiz, gri ve mavi türleri bu adla anılırlar. İsim, Khalkedon şehrinden türemiştir (bugünkü Türkiye'de İstanbul'daki Kadıköy).

    Plazma : Kalsedonun yeşil renkli olan çeşididir ve genellikle koyu renkli içeltiler içerir. Genelde yeşil rengi içinde bulunan krom yüzündendir. Plazma çok doğru bir tanımlamda olmayıp, aventürin, praz, krizopraz gibi farklı bazı yeşil taşlar için de kullanılabilir.

    Sard : Kalsedonun yarı şeffaf kahverengi bir çeşidi olup, renkleri açık sarımsı kahverengiden, opak koyu kahverengiye kadar değişebilir. Bazen içinde koyu renkli içeltiler de gözlenir. Sard'ın karnelyandan ayrımı genellikle zordur. Karnelyan ve sard, Yunan ve Roma mühür sanatında en yaygın olarak kullanılan taşlardı. İsmi en fazla bulunduğu Lydia'daki Sardis şehrinden türetilmiştir.

    Sardoniks : Kahverengi veya mavi ardalanmalı, düz bantları olan kalsedonu tanımlamak için kullanılır. Kabartma taşlar (cameos) işlemeleri için en çok tercih edilen taştır. Oymacı, tabakalardaki renklerin avantajını kullanarak, örneğin: krem renkli figürleri koyu renkli bir arka plan üzerinde gösterebilir veya taç ya da kumaşın detaylarını tasvir edebilirdi. Nikolo terimi, üst seviyesi mavi veya kahverengi ile alt seviyesi ise, koyu kahverengi olan, bantlı Roma taş oymacılığını tanımlardı. Açık renkli bantlarına atfen Yunanca el parmağının tırnağı kelimesinden gelen oniks ise, genellikle siyah ve beyaz iki bantlı tabakadan oluşmuş kalsedona verilen isimdir


    Lapis lazuli : Koyu mavidir ve bazen, pirinç sarısı renginde pirit zerrecikleri içerir. Pers ülkesi de olasılıklı bir kaynak bölge olmasına karşın, yalnızca Afganistan'da çıkarıldığından değeri oldukça yüksektir. Roma döneminde lapis lazuli, yüzük taşı olarak çok ender kullanılırdı ve örneklerin çoğu İ.S. 2. ve 3. yüzyıllara aittir.


    Hematit :
    Koyu metalik, gri görünümlü demir oksittir. Theophrastos'a göre ismi pıhtılaşmış kan görünümünden dolayı Yunanca kan anlamındaki 'haimatitis' kelimesinden gelmektedir. İsminin diğer bir açıklaması, hematitin toz haline getirilmesiyle aldığı kırmızı renkten dolayıdır. Yunan döneminde ender olarak kullanılırdı ve çoğu örnek, büyülü oyma taşlarının yapıldığı Roma imparatorluğu dönemine aittir.

    Granat (nar taşı) : Kristalleşmiş bir silikattır; şeffaftır. Renkleri koyu kırmızıdan turuncuya ve bazen mora kadar değişebilir. Bu renklere göre antik çağda farklı isimler verilirdi. Helenistik Döneme kadar kullanılmayan granat, bu dönemde moda olmuştur. Sertliği kuvarstan daha fazladır ve bu nedenle yontulması daha zordur. Plinius, Anadolu'da Karia'da, Alabanda ve Orthosia şehirleri civarında çıkarıldığından bahsetmektedir. Modern ismi olan almandin, alabandina'nın bozulmasıyla türetilmiştir. Lychis denilen alev kırmızısı renkteki çeşidi, Plinius'a göre Karia'da ve Orthosia civarında bulunmaktadır. Granatlar genellikle bombeli yüzeyler şeklinde yontulurdu ve rengini açmak için ise alt tarafları oyulurdu.

    Yukarıda daha önce belirttiğimiz gibi takıda sahtecilik tarih öncesine dayanmaktadır. Buna göre; camlar (sertliği 6'ya varan) antik çağlarda pahalı doğal yüzük taşlarının yerine kullanılırdı. Bazı cam taşlar, yüzük taşları gibi aynı şekilde doğrudan doğruya işlenirdi, bazıları ise, gerçek oyma ve kabartma olan doğal yüzük taşlardan alınmış pişmiş topraktan kalıplara dökülürdü. Eğer sonuç tamamen tatmin edici olmazsa, cam üzerindeki baskı, daha keskin kenarlar vermek için traşlanırdı. Sardoniks, nikolo veya bantlı agat benzeri taşları üretmek için, cam taşlar da çeşitli renklerde katmanlar içerebilirdi. Cam, opak veya yarı saydam olabilirdi. Genellikle yarı saydam olanlarında hava kabarcıkları görülürdü. Plinius'a ve diğer antik çağ yazarlarına göre, cam taşlar genellikle dolandırıcı tüccarlar tarafından gerçek taş olarak satılırdı. Bir hikayede anlatıldığına göre, İ.Ö. 1. yüzyılın ortalarında Gallus'un eşi, pahalı boncuklardan yapılmış bir gerdanlık satın almış ama bunun ucuz camdan yapıldığını anlamıştı. Sahtekar satıcı yakalanmış ve sürüklenerek arenaya götürülmüş, orada korku dolu bir bekleyişten sonra seyircilerin şaşkın bakışları altında, beklediği gibi bir aslan değil kısırlaştırılmış bir horozun karşısına çıkarılmış ve bunun suçuna uygun bir ceza olduğu söylenmiş.




    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  10. #10
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart



    YÜZÜK takmak milattan öncelere dayanmaktadır. Eski inanışlara göre koluna, eline, bileğine, boynuna metal takmanın tüm kötülüklerden uzaklaştıracağına inanılırdı. Zamanla takı insanlarda güzelliğin simgesi halini aldı. Daha sonraları da takı bir nişan durumunu gördü. Bir kişinin sözlenmesi, nişanlanması ve evli olmasının göstergesi yüzük olmuştur. Dışarıdan baktığınız bir kişinin evli mi, nişanlı mı yoksa sözlü mü? olduğunu kendisine sormadan direkt parmağına bakarak anlarsınız. Peki nereden gelmiştir, Takı ve yüzük geleneği, önemi nedir, evlenecekler ve evli olanlar eşlerine nasıl bir takı almalıdır. Simgelerin anlamı nedir? diye soracaksınız.. İşte bunların hepsi aşağıda açıklandı:







    İnanışlara göre, kadın ve erkek bir elmanın iki yarısı gibidir. Kadın ve erkeğin bir arada olması tam bir insanı yansıtır. Sevgi ve aşk ta aynı şekildedir. Bu nedenledir ki insanlar tarih öncesi dönemlerden bu yana birlikteliklerini bir şekilde dışa yansıtmışlardır. Tarihe geri dönüş yapıldığında kadınlar her zaman erkekler için en değerli varlıklar olarak nitelendirilmiştir. Bazen kadınlar için savaşlar bile tarihte çıkmıştır. Yüzüğün tarihi ip ve ketenin bağlanma şeklinde çıktığı rivayetler arasında yer almıştır. Erkekler, sahiplendikleri kadınların başka birisine kaçmasını önlemek için keten ya da sazdan örülmüş ip ya da deri kullanırdı. Erkek bu ipi ilk olarak kadının ayaklarına ve ellerine bağlayıp kaçmasını engellermiş, kaçmayacağını düşünmeye başladığı zaman ayaklarındaki bağı çözermiş. Kaçmayacağına emin olunca da ellerini çözüp sadece parmağına bağlarmış... Böylelikle örgülü ip parmağa geçince yüzük olur. Tarım ve kırsal alanlarda bu böyle olurken bir başka iddiaya göre; yüzük yaklaşık 4.800 yıllık, Eski Mısır’a dayanan bir tarihe sahip. Yüzüğün atası olarak Eski Mısır’da uygulanan kenevir türü bitkilere yüzük şeklinin verilmesi yer almaktadır. Yüzüğün niteliği, doğaüstü güçlere ve ölümsüz aşka bağlanıyordu. Bu, aynı zamanda eski toplumlarda büyük önemi olan güneşin ve ayın şekli idi ve bir olmanın sembolüydü.






    Romalılar yüzük malzemesi olarak bitki yerine güç ve kalıcılığın sembolü olan demiri kullanmaya başladılar. Bu aşamada evlilik sembolü yüzük, sadece kadınlar tarafından takılan, bir anlamda kocalarının mülkiyetinin göstergesi olma amacı taşıyan birer nişane idi. Hem Romalılar, hem de Mısırlılar yüzüğü sol ellerinin dördüncü parmağına takıyorlardı. Daha önceki yazıda da belirtildiği gibi bu parmaktan geçen bir damarın direk kalbe gittiği düşünülüyor ve kalıcı aşkın sembolü olduğu vurgulanıyordu. Ayrıca bu parmakta yumuşak metal fazla aşınmıyor ve parmağa da fazla zarar vermiyordu. Daha sonraları yüzükler şekiller almaya başladı. Eğimleri bol, sarmal vb.. Bu yüzükler ilk olarak yaklaşık 2.000 sene önce Asya’da ortaya çıkıp, ilk ticaret yolları ile daha çok evlilik amaçlı kullanıldıkları Orta Asya’ya geldi. Özellikle sultanlar ve şeyhler tarafından, bütün eşlerinin sadakatlerinin güvencesi olarak takılırdı. Bu dönemlerden sonra yüzükleri ve üzerindeki taşların özel güçleri olduğuna inanılmaya başlandı. Bu inanış Avrupa'ya da yayıldı. Türklerin müslümanlıktan önce "zerduşi" yani ateşe inandıkları dönemlerde ise yüzüklerin özel güçleri ve insanı koruduğuna inanılmaya başlandı. Sihir yapanlar çoğulukla metal ve taşlı yüzükler kullanmaya başlamışlardır. Özellikle aşk büyüsü yapan Avrupa'lı büyücüler, özel istedikleri taşları seven veya sevilmesi istenenlerin parmaklarına yüzükleri takılmasını istemişlerdir.


    Daha sonraları yüzükler altından yapılmaya ve üzerlerine aşk düğümü, tutuşan iki el gibi işlemeler eklenmeye başlandı. 860 yılında Papa Nicolas evliliğin ve nişanın belirtisi olarak altın yüzük kullanılması gerektiğini belirtti (damadın yaptığı finansal bir anlaşma olarak da yorumlanıyor). Ayrıca bu olay ile birlikte ilk olarak nişan yüzüğü ile düğün yüzüğü bir birinden ayrılmış oluyordu. 8. yüzyıldan başlayarak günümüze kadar aşk ve bağlılığın en üstün simgesi olan paha biçilmez tarihi elmas yüzükler yer aldı. Yüzyıllardır pırlanta ve onun ham hali elmasın pek çok kültürde 'ölümsüz aşkın mührü' olduğunu, kusursuz bir biçimde gözler önüne sermekte. Aşk evrim geçirdikçe, yüzük ve pırlanta mücevherler de evrim geçirdi. Ancak kesin ayırım 12. YY’da Papa III. Innocent’ın evliliklere yüzüğün eklenmesi ve törenin kilisede yapılması şartını getirdiğinde gerçekleşti. 'Bilinen en eski nişan yüzüğü verme geleneği', birlikteliklerini pırlantayla mühürlemek isteyen Avusturya Arşidükü Maksimillian tarafından 15. yüzyılda nişanlısı Burgundy'li Mary'e verilen bir yüzük ile başlamış. 1477 yılında Avusturya Arşidük’ü Maximillian Burgundy’li Mary’ye verdiği elmas nişan yüzüğü ile elmas da yüzüğün bir parçası haline geldi (Asya ülkelerinde zaten değerli taşlar uzun zamandır yüzüğün birer parçası idi, ancak yüzük bu toplumlarda evlilik sembolü özelliği taşımıyordu). Bu dönemde ve ortaçağ boyunca sertliği ile elmas kalıcı aşkın en büyük göstergesi olması nedeniyle nişan yüzüklerinde kullanıldı. Aynı zamanda nadir sadece çok zenginlerin karşılayabileceği kadar pahalıydı. Rönesans ile gümüş yüzük büyük bir önem kazandı ve 17. asır boyunca düğün yüzüğü olma özelliğini korudu.




    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. “Kadınların voleybol aşkı”
    By aLoNSo in forum Voleybol
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 03.10.09, 11:17
  2. Keçe Takılar
    By n@r_cicegi in forum HobiLer
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 30.03.08, 20:50

Eklenmis Olan Tag'lar

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372