1 den 4´e kadar. Toplam 4 Sayfa bulundu

Konu: Kader Nedir..?

  1. #1
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    Question Kader Nedir..?





    Allah'ın her şeyi bir kader ile yaratması en büyük nimetlerden birisidir. Kader insanlar için çok büyük bir konfor, büyük bir rahatlıktır. Kadere iman eden, hayatındaki her şeyi, hayatı boyunca karşılaştığı ve karşılaşacağı her olayı Allah'ın kaderinde yarattığını bilen bir insan hayatı boyunca bunun rahatlığını, güvenini ve iç huzurunu yaşar.

    Kadere inanan insan rahattır çünkü yarının endişesine kapılmaz. Yarın ne olacağını düşünüp endişe ve sıkıntılar içine girmez. Yarını Allah'ın, kendisi için mutlaka en hayırlı şekilde yaratacağını bilir.

    Kadere inanan insan geçmişinde yaptığı hatalardan dolayı da mutsuz olmaz. Çünkü geçmişinde o hataları Allah'ın kendisi için yarattığı kader içinde yaptığını bilir, bunun hayır ve hikmetlerini düşünür. Pişmanlık duyup tevbe eder, aynı hataları tekrarlamamaya gayret eder. Kaderde Allah'ın hatayı da insanın vazgeçmesi, tevbe etmesi için birçok hikmet ve güzellikle yarattığının farkında olur.

    Kadere inanan insan ölüm anının da kaderinde olduğunu, Allah'ın dilediği vakitte, yerde ve dilediği şekilde canını alacağını bilir. Allah'ın canını almak için takdir ettiği zaman geldiğinde, hiçkimsenin ve hiçbirşeyin kendisini koruyamayacağını bilir. Bunun için tevekküllüdür. Allah'a inanıp güvendiği için ahirette sonsuz güzel bir yaşam ümidindedir. Allah'ın rızasına uyarak ve kadere iman ederek yaşamış olmanın vicdan rahatlığı içindedir.

    KURAN'DA KADER GERÇEĞİKADER İLE İLGİLİ AÇIKLAMALARI

    Kadere inanan insanın içi huzurludur çünkü asla haksızlığa uğrayacağından korkmaz. Allah'a güvenir, Allah'ın her şeyi bildiğini, Allah'ın sonsuz adalet sahibi olduğunu bilir. Karşılaştığı her olayın, Allah'ın karşısına çıkardığı her tepkinin, Allah'ın duyurduğu her sözün kaderinde olduğunu bilir. Kendi verdiği her cevabı, söylediği her sözü Allah dilediği için söylediğini bilir.

    Bütün bunların farkında olan, her şeyi kaderinde Allah'ın yarattığı mükemmelik içinde yaşadığını bilen insan, huzurlu, tevekkülü ve mutlu olur.


    İnsan dikkat vererek son derece teknik bir iş yapmak zorunda kalabilir. Teknik konuların yine teknik ayrıntılarıyla uğraşması, hatta zahiren gereksiz gibi görünen olaylara dikkat vermesi gerekebilir. Önemli olan böyle bir işle uğraştığında da müminin o işi Allah rızası için yaptığını, ilgilendiği tüm detayları Allah'ın kaderinde yarattığını, o işi de Allah'ın kaderde en ince noktasına kadar tertip edip düzenlediğini bilmesi ve bu gerçeği unutmamasıdır. İnsan bir makinenin bir iç parçasını söküp onu onarmaya çalışıyor, bir rapor için gereken verileri topluyor, bir şirket için bir çizelge hazırlıyor olabilir. Bu işleri yaparken de hata yapmamak için dikkatini bu işlere vermesi, dikkatli düşünüp yine dikkatli davranması gerekiyor olabilir. Burada her ne kadar içinde bulunduğu ortamın teknik çok fazla detayı olsa da, bütün olarak bakıldığında her şeyi yaratan Allah, buradaki olayın da bütününe ve tüm ayrıntılarına da kuşkusuz ki hakimdir.
    Onunla uğraşacak olan mühendis henüz daha doğmadan, o makinenin yaratılacağı, o araştırma için kullanılacağı kaderde bellidir. Makinenin her parçası Allah'ın katında belirlenmiştir. İnsanın raporunu hazırladığı şirket Allah'ın kaderde belirlediği zamanda kurulmuştur ve yine Allah'ın belirlediği süreye kadar faaliyetini yapacaktır. O şirketin tek bir tuğlasından, bir kapı koluna, içinde çalışan bir kişinin kol düğmesine kadar her şey kaderde belirlenmiştir. Yüce Rabbimiz, her olayı böyle mükemmel bir şekilde yaratıp, bizlere yaşattığı kader içinde izlettirmektedir.
    Allah'ın yarattığı bu mükemmellik içinde, bir işe ne kadar dikkatini verirse versin, insanın, her şeyi Allah'ın yarattığını, kaderde her ayrıntısını belirlediğini unutmaması, yaptığı her şeye Allah'ın şahit olduğunun farkında olması gerekmektedir.



    İnsan bir işe tüm dikkatini vererek daldığında da Allah, o an insanın içinde bulunduğu her duruma hakimdir. İnsanın kaderi ve her olayı Allah'ın yarattığını unutmaya eğilimli olduğu anlardan birisi de detaylara daldığı anlardır. Çünkü insan unutmaya, ayrıntıda boğulmaya, aynı anda dikkatini birkaç konuda birden yoğunlaştıramamaya açıktır. Şuuru gayet açıkken ve kaderin farkındayken, 10 dakika sonra bir işe daldığında, eğer düşünmez ve dikkatini kapatırsa, 10 dakika önceki şuur açıklığını ve derinliğini kaybedebilir, unutup tevekkülsüz ve gafil bir tavırda bulunabilir. Mümin hayatında böyle anların oluşmaması için, Allah'ı, kaderi ve Allah'ın her şeyi an an yarattığını sürekli düşünmeli ve bu önemli gerçeği unutup gaflete düşmemek için gereken tüm sebeplere sarılmalıdır.


    Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)
    Kuran'da da bildirildiği gibi, Allah, insanın içinde bulunduğu her durumu en ince ayrıntısına kadar bilendir. Çünkü zaten insanı da, insanın içinde olduğu bütün hal ve durumları da yaratan Allah'tır. Bir an insanın kafasından geçen bir düşünceyi, aynı anda bedeninin herhangi bir yerinde oluşan bir ağrı hissini, o an elinde okuduğu kitabı, o kitabın hangi kitap olacağından o an okuduğu sayfaya ve o an okuduğu kelimeye kadar her detayı Allah yaratır ve tüm bunlar Allah'ın sonsuz bilgisi dahilindedir. O kişinin o an yaşadığı herhangi bir olayı, kendisi hakkında o an yapılan bir konuşmayı, tam o an çalacak telefonu ve arayan kişiyi Allah en ince ayrıntısına kadar yaratmaktadır. Bunların her biri, Allah'ın belirlediği kaderde mutlaka yaşanacaktır. İnsana düşen, bütün bunları bilerek, Allah'a kalpten teslim olmak, Allah'a derin ve içli bir sevgiyle tevekkül etmektir.

    Kaderin anlamı Allah'ın geçmişten geleceğe kadar, yaşanmış ve yaşanacak olan tüm olayları tek bir an olarak bilmesidir. Bu, Allah'ın her varlık ve olay üzerindeki mutlak hakimiyetini ifade eder. İnsanlar yaşamlarındaki olayları ancak yaşadıkları zaman öğrenebilirler. Ama Allah tüm bunları, insanlar henüz karşılaşmadan önce de bilendir. Allah için geçmiş, şu an ve gelecek zaman birdir. Hepsi de Allah'ın ilmi ve kuşatması altındadır. Çünkü bunların hepsini yaratan O'dur.



    "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık." ayetiyle de bildirildiği gibi dünyadaki her varlığın bir kaderi vardır. (Kamer Suresi, 49) Evinizdeki eşyadan yolda gördüğünüz bir taş parçasına, kuru bir ota ya da meyva veren bir daldan tutun da bakkalda rafta duran kavanoza kadar evrendeki canlı cansız tüm varlıkların Allah katında belirlenmiş bir kaderleri vardır. Ve her eşya ya da her canlı varlık için yaratılan kader, sonsuz akıl sahibi Allah tarafından belirlenmiştir.
    İnsanın dolaylı ya da direk olarak muhatap olduğu herşey, gördüğü her olay, duyduğu her ses tümüyle kişinin dünya hayatındaki "blok" halindeki yaşamının bir parçasıdır. Evrende meydana gelen büyük ya da küçük hiçbir olay asla tesadüfi olarak gelişmez. Hiçbir çiçek tesadüfi olarak açmaz, ya da tesadüfi olarak solmaz. Ya da hiçbir insan tesadüfen doğup, tesadüfen ölmez. Hiçbir insan yanlışlıkla ya da kontrolsüz olarak hastalanmaz. Eğer bir iyilikle ya da bir kötülükle karşılaşıyorsa, bu hiçbir zaman için tesadüfi ya da şans eseri gerçekleşmez. Her biri de insanın yaratılışı ile birlikte Allah tarafından özel olarak belirlenmiş ve insanın hayatındaki yerini almıştır.
    Allah, "Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır." (En'am Suresi, 59) ayetiyle, toprağın ya da okyanusların kilometrelerce derinliklerinde meydana gelen olaylardan tutun da tek bir yaprak tanesinin düşüşüne kadar evrende meydana gelen her hareketin belirlenmiş bir kader üzerine gerçekleştiğini bildirmiştir.
    "Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır." (Hadid Suresi, 22) ayetiyle, karşılaşılan her olayın her detayın Allah tarafından özel bir hikmet ve akıl ile planlanmış olduğu bildirilmektedir.

    Dünyadaki her varlığın kaderi sonsuz akıl ve bilgi sahibi olan Allah tarafından belirlenmektedir. Dolayısıyla her ayrıntı, olabilecek en mükemmel şekilde planlanmakta ve olabilecek en hikmetli şekilde yaratılmaktadır. Bu gerçeğin şuruna varan bir insan artık hayatın her anından; olumlu görünenler kadar aksilik gibi görünen anlardan da fazlasıyla hoşnut olacaktır. Çünkü Allah'ın salih kulları için kaderi en güzel şekilde yarattığını bilecektir. Allah'ın güzel gördüğü birşey için, insanın olumsuz bir zanna kapılmasının büyük bir gaflet olduğunu fark edecektir. Bu imani kavrayış, olaylara hayır gözüyle bakmasını ve olaylardaki hayır ve hikmetleri fark etmesini sağlayacaktır.
    İnsanın olumsuzluklarla karşılaştığında başına gelen olayın Allah tarafından yaratılmadığını, bir başkasının buna sebep olduğunu sanması ise kişinin kaderi anlayamamış olmasındandır. Çünkü olumsuz gibi görünen her olay aslında birer "kader dersi"dir. Mutlaka hikmet ve hayır gözüyle değerlendirmek gerekir. Büyük, orta derecede önemli ya da önemsiz gibi görünen her olay kaderde hikmet ve hayırla yaratılmıştır. İnsanlar sık karşılaştıkları, istemedikleri şekilde gelişen olaylara aksilik derler. Oysaki aksilikte de hayır ve hikmet vardır. İnsan aksi zanneder halbuki en doğrusu kaderde o olayın o şekilde gerçekleşmesidir.



    Gün içinde insanları üzen, rahatlarını kaçıran, onları kızdıran, sıkan, aksilik, terslik olarak adlandırılan olayların hikmet ve hayırlarını Allah bir anda toplu olarak gösterse, kişi üzülmesinin ne kadar yanlış olduğunu hemen anlar. İman eden bir insan bu hayırlar karşısında değil hüzünlenmek tam tersine büyük bir sevinç ve neşe içinde olur. Bu nedenle insana düşen görev, kaderde yani Allah'ın kusursuz yaratışının hikmetli bir detayı olan olaylarda hep hayır ve hikmet aramak ve bu kavrayışa sahip olmanın sevincini yaşamaktır.
    ... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)


    İnsanın gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren karşılaştığı her olayı, duyduğu her sözü, muhatap olduğu her detayı yaratan Allah'tır. Allah sonsuz kuvvet, sonsuz akıl, sonsuz adalet ve sonsuz hikmet sahibidir. "Hiç şüphesiz, Biz herşeyi kader ile yarattık." ayetiyle de bildirildiği gibi Allah herşeyi belirli bir plan ve hikmet doğrultusunda yaratmaktadır (Kamer Suresi, 49). Allah'ın bu sonsuz güç ve üstünlüğüne karşılık insan ise son derece sınırlı ve aciz bir varlıktır. Hayatta kalabilmek için Allah'ın kendisine imkan tanımasına ve nimet vermesine muhtaçtır. Aklı ve anlayışı, ancak Allah'ın kendisine öğrettiği kadarını kavramaya yeterlidir. Bu durumda Allah'ın sonsuz aklına ve sonsuz hikmetlerle dolu yaratışına teslim olmak insan için büyük bir ihtiyaçtır. Her yaşadığı olayda Allah'ın tüm evrenin ve tüm varlıkların hakimi olduğunu bilecek, kendisinin göremediği, bilemediği olayları Allah'ın görüp bildiğini, kendisinin duyamadığı sesleri O'nun duyduğunu, yine kendisinin habersiz olduğu geçmişteki ve gelecekteki tüm gelişmeleri O'nun bildiğini düşünecek ve böylece de Allah'ın her olayı olabilecek en hikmetli ve en hayırlı şekilde yarattığını görecektir. Bu gerçeğe iman etmek de ona, hayatın her anına şükredebilmeyi bilen üstün bir ahlak kazandıracaktır. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, insan yaşadığı bu iman ile duyduğu her sese, gördüğü her görüntüye, yaşadığı her olaya, kısacası hayatın her anına "hayır gözüyle bakacak" ve böylece hayatı en gerçek ve en doğru şekliyle yorumlayabilmiş olacaktır.
    İnsanın iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz gibi görünen tüm olayları her ne olursa olsun mutlaka hayra yorması, Allah'a karşı duyulan samimi imandan kaynaklanan önemli bir ahlak özelliği ve yine imanın getirdiği bir yaşam şeklidir. Ve bu gerçeğin farkına varmak da insana dünyada ve ahirette tüm nimetlerin kapısını açan, kişinin hayatına huzur ve esenlik getiren önemli bir konudur.
    Gün içinde müminin hiçbir şeye üzülüp meyus olmaması, imanı doğru anladığının bir göstergesidir. Karşılaşılan olayları hayır gözüyle değerlendirememek, sürekli tedirginlik, korku, ümitsizlik, aksilik beklentisi, hüzün, duygusallaşmak ise, tertemiz, açık bir imanı puslu anlamanın alametleridir. Bu pus hemen kaldırılmalı, kesintisiz iman neşesi sabit hayat özelliği haline getirilmelidir. Allah'a iman eden bir insan terslik veya hata gibi görünen bir olayla karşılaştığında, aslında bunun kendisi için mutlaka en hayırlısı olduğunu bilmelidir. "Aksilik", "terslik", "keşke" gibi kelimeleri ise ancak ders almak, ibret çıkarmak amacıyla kullanmalıdır. Yani, "bu olay hikmetli ve hayırlı, fakat bir dahaki seferde aynı hatayı yapmayayım, şu an öğrendiğim şekilde doğrusunu yapayım" şeklinde bir bakış açısı içinde olmalıdır. Tekrar aynı zorlukla karşılaşırsa veya aynı hataya düşerse, yine hayır ve hikmetle yaratıldığını aklından asla çıkarmamalı ve "bir dahaki sefere doğrusunu yapayım" diye niyet etmelidir. Hatta aynı olay defalarca tekrarlansa, yine müslüman için bunun hayır olduğunu bilmelidir; çünkü bu, Allah'ın kanunudur ve Allah'ın kanunu asla bozulmaz.



    Bir insanın nefsinin mutmain, dengeli hale gelmesi, ancak Rabbimiz'den gelen hayır ve hikmetin kesintisiz devam ettiğini bilmesi ile olur. Bu hakikati kavramak dünyada mümin için büyük bir nimettir. Dinden uzak, inkar içindeki insan kesintisiz azap içindedir; her olayı kendi aleyhinde yorumlar. Ve bundan dolayı da sürekli sıkıntı içindedir. Mümin ise sürekli hikmet ve hayrın sevincini yaşar.
    Ortalı bir tavır içinde olmak; karşılaştığı olayları hem hayra hem şerre yorarak azap içinde kalmak ahirette mümine büyük utanç verebilir. Bu kadar açık ve kolay olan bir gerçeği tembellik ve gafletle anlamazlıktan gelmek, vicdana ve akla tam kabul ettirmemek ahirette ve dünyada azaba sebep olabilir. Bilinmelidir ki, Allah'ın hazırladığı kader bütün olarak kusursuz yaratılmıştır. Milyonlarca olaydan oluşan bu bütünde, hayır gözüyle bakan insan için sadece güzellikler, hayırlar ve hikmetler vardır. İmanlı bir mümin irade ve akıl ile gün içinde hiçbir olayda şeytanın tuzağına düşmez. Olayın şekli, kişileri, günü, yeri ne olursa olsun aynı hayır hükmünde olduğunu asla unutmaz. Kendisi o an bu hayrı göremiyor olabilir; ama önemli olan herşeyin hayırla yaratıldığına kesin olarak inanmaktır.
    İnsan belki bir olayın hayrını seneler sonra öğrenebilir veya hiç öğrenmeyebilir. Belki de Allah, karşılaştığı zor bir durumun hayrını ona ahirette gösterecektir. Sonuç olarak tevekküllü ve kadere teslim olmuş bir insanın yapması gereken, her olayı - kendi hikmetini kavrasın veya kavramasın- hayır gözüyle değerlendirmek ve herşeyden razı olmaktır.

    Kimi insanlar Allah'ın varlığını bilir, tüm evreni ve insanı yaratanın Allah olduğunu idrak ederler. Yağmuru yağdıranın, şimşeği çaktıranın ya da güneşi doğduranın Allah olduğunu bilirler. Aksi bir düşünceye asla ihtimal dahi vermezler. Ancak günlük hayatta karşılarına çıkan olayların ya da küçük gibi görünen detayların Allah'tan bağımsız olarak geliştiğini sanırlar. Oysa ki evlerine giren bir hırsızı, ayaklarına takılan bir taşı, yağan bir yağmuru, ürün veren ya da çoraklaşan bir araziyi, rast giden ya da zarara uğrayan bir işi, unutulup yanan bir yemeği de yaratan hep Allah'tır. Bu konuda insanın düşünce ufkunu alabildiğince genişleterek tefekkür etmesi gerekir. Çünkü hiçbir olay, hiçbir detay yoktur ki Allah'ın bilgisi dışında var olmuş olsun. Her olay çok ince bir plan üzerine Allah tarafından sonsuz akıl ve hikmet ile tasarlanmış ve yaratılmıştır. İnsanın ayağına sıçrayan bir çamur damlasından tutun da, patlayan bir lastikten, ciltte oluşan bir pürüzden, bir hastalıktan, yolunda gitmiyor gibi görünen bir işe, yazılan bir yazıdan söylenen en ufak bir söze kadar herşey özel bir plan üzerine Allah tarafından insanın karşısına çıkarılmaktadır.
    İnsanın gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren karşılaştığı iyi ya da kötü gibi görünen her olayı Allah yaratmaktadır. Yaşam bir bütün olarak yeryüzünün tek hakimi olan Allah tarafından kontrol edilmektedir. Allah kusursuz, mükemmel, hikmetli ve en güzel şekilde yaratandır. Bu, Allah'ın yaratmış olduğu kaderdir; Allah'ın yarattığı kaderdeki olaylar arasından bir kısmını ayırıp bir kenara almak ve bunlara iyi diğerlerine ise kötü gibi bir yakıştırma yapmak mümkün değildir. Öyleyse insana düşen bu mükemmelliği görüp takdir etmek ve Allah'ın aklının olabilecek en kusursuz sonuçları yaratacağını bilerek her olayı hayra yormaktır. Zira Allah'a iman eden ve imanı ile her olayı hayır gözüyle değerlendirip, hayra yorumlayan bir insan dünyada da ahirette de hep hayır ve güzellikle karşılaşacaktır.



    Kader müslüman için baştan sona kusursuz hazırlanmış, hikmet ve hayırlarla dolu bir cennet hazırlığıdır. Müminin bu dünyada karşılaştığı her zorluk cennette sonsuza kadar alacağı zevklerin, neşenin, huzurun kaynağıdır. "Zorlukla birlikte bir kolaylık vardır" (İnşirah Suresi, 5) ayeti de aslında bir yönü ile bu gerçeğe işaret etmektedir. Müminin gösterdiği bir parça sabır ve cesaret, çok güzel nimetlerle sonsuza kadar mükafatlandırılmış halde kaderde yazılıdır.
    Bir mümin gün içerisinde bazı olaylara üzülebilir, tedirginlik hissedebilir. Ancak bu üzüntü ve tedirginliğin sebebi, karşısına çıkan olayın kaderde olduğunu, Allah tarafından yaratıldığını unutmuş olmasıdır. Ona, "bu olayı Allah hayırla yarattı" dense eğer o anda gafil değilse hemen açılır ve rahatlar. Bu yüzden müslüman an an her olayın kaderde olduğunu daima hatırlamalı ve hatırlatmalıdır. Allah'ın sonsuz evvelden hazırladığı olaya saygı gösterip, Allah'a tevekkül edip, hayır ve hikmetle meydana gelen olayın güzelliklerini, hikmetlerini anlamaya çalışmalıdır. Dileyen insan için, Allah'ın dilemesi dışında, bu gerçeği anlayamama diye bir şey yoktur. Belki bu olaydaki sayısız hayır ve hikmetin tamamını tespit edememe olabilir; ama eğer bir olay gerçekleşmişse bilinmelidir ki o zaten müslüman için Allah'ın yarattığı hayır ve hikmetle birlikte gerçekleşmiştir.
    Müminler her olayı en ince detayına kadar Allah'ın yarattığını ve hepsinin kaderde önceden takdir edilmiş olaylar olduğunu bilerek, büyük bir teslimiyet içerisinde yaşarlar. Elbette inananlar da yaşamları boyunca pek çok zorluk ve çeşitli imtihanlarla karşılaşırlar. Ama asla "keşke şöyle olsaydı", "böyle yapsaydım daha hayırlı olurdu" gibi sözler söylemez ve böyle kuruntulara kapılmazlar. Olayların özünde belki de hiç bilmeyecekleri bir hikmet ve hayır olduğuna kesin olarak iman ederler. Böylece hoşlarına gitmeyen, sıkıntılı görünen durumlarda bile son derece huzurlu bir yaşam sürerler.
    İnsanın tek kurtuluşu, tüm olayları Allah'ın mutlaka bir hayır ve hikmet üzerine yarattığını bilerek yaşamaktır. Mümin, istisnasız karşılaştığı her olayın Allah tarafından, bir hayır ve hikmetle yaratıldığını bilirse, Allah'a gerçek manada tevekkül eder. Tahammülle değil, güzel bir sabırla sabrederse kulluk görevine uygun davranmış olur. Güvenlik, huzur ve güç sağlamak Allah'ın gücü ile oluşan bir şeydir. Dua ve tevekkülle hep Allah'ın yanında olmak ve herşeyi Allah'tan beklemek müminin vasfıdır.
    Biz Allah'ın varlığını gözlerimizle algılayamayız. Ama Allah bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi tam olarak kuşatmıştır. O'nun bilgisi dışında biz tek bir söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız.

    "Hayatımız boyunca karşımıza çıkan tüm olayları seyrederken, bize en yakın olan varlık, herhangi bir algı değil, Allah'ın Kendisi'dir. Kuran'da yer alan "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız" (Kaf Suresi, 16) ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. Bir insan kendi bedeninin "madde"den oluştuğunu zannettiğinde bu önemli gerçeği kavrayamaz. Çünkü örneğin "kendi" zannettiği yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30 cm gibi belirli bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bir şeyin var olmadığını, herşeyin hayal olduğunu kavradığında, artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır. Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır.
    Allah insanlara "sonsuz yakın" olduğunu, "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım..." (Bakara Suresi, 186) ayeti ile de bildirir. Bir başka ayette geçen, "muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" (İsra Suresi, 60) ifadesi de yine aynı gerçeği haber verir.
    İnsan kendisine en yakın olan varlığın yine kendisi olduğunu sanarak yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden bile daha yakındır. "Hele can boğaza gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz." (Vakıa Suresi, 83-85) ayetiyle Allah bu gerçeği bize hatırlatmıştır. Ancak ayette de bildirildiği gibi insanlar gözleriyle görmedikleri için bu olağanüstü gerçekten habersiz yaşarlar.



    "Sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır" (Saffat Suresi, 96) ayeti yaşadığımız tüm olayların Allah'ın kontrolü altında gerçekleştiğini gösterir. Kuran'da bu gerçek bildirilmekte ve "... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..." (Enfal Suresi, 17) ayetiyle, hiçbir fiilin Allah'tan bağımsız olmadığı vurgulanmaktadır. İnsan Allah'ın tecellisi olan gölge bir varlık olduğu için atma eylemini yapan kendisi olamaz. Ancak Allah bu gölge varlığa kendisinin attığı hissini vermektedir. Gerçekte ise tüm fiilleri gerçekleştiren Allah'tır. Bu durumda kişinin yaptığı işleri kendisine ait fiiller olarak kabul etmesi, açıkça kendini aldatmasıdır.
    Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün tüm tıp fakültelerinde öğretilen bilimsel bir konudur.


    Kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları "tek bir an" içinde yaratmış olmasıdır. Bu da, Allah Katında evrenin yaratılış anından kıyamete kadar olan her olayın yaşanmış ve bitmiş olması demektir. İnsanların önemli bir bölümü, Allah'ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini, Allah Katında geçmiş ve gelecek tüm olayların nasıl yaşanıp bittiğini ve kaderin gerçekliğini bir türlü kavrayamazlar. Oysa "yaşanmamış olaylar" bizim açımızdan yaşanmamış olaylardır. Çünkü biz Allah'ın yarattığı zamana bağlı olarak yaşamımızı sürdürürüz ve hafızamıza verilen bilgiler olmadan hiçbir şey bilemeyiz. Allah, dünyadaki imtihan ortamı gereği "gelecek" olarak isimlendirdiğimiz olayları hafızamıza vermediği için, gelecekte ne olacağını da bilemeyiz. Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir, zaten bunların tümünü yoktan yaratan Kendisidir. Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir. Allah bir olayın sonunu görmek için beklemez. Zaten bir olayın başı da sonu da O'nun katında tek bir anda yaşanır. Örneğin Firavun'un nasıl bir sona uğradığını Allah daha Hz. Musa'yı Firavun'a göndermeden. Hz. Musa daha doğmadan, hatta Mısır devleti daha kurulmadan önce bilir ve tüm bu olaylar Firavun'un sonu ile birlikte Allah Katında tek bir an olarak yaşanmıştır. Geçmiş ve gelecek hazır olarak Allah'ın daima sonsuz hafızasındadır, hepsi aynı anda mevcuttur.
    Bir insan tüm hayatını bir film şeridi olarak düşünürse, biz bu şeridi video kasetten seyreder gibi seyrederiz ve kasedi ileri almak gibi bir imkanımız yoktur. Allah ise, bu film şeridinin tamamını aynı anda bilir. Zaten bu filmi tüm detaylarıyla yaratmış olan Allah'tır. Biz nasıl bir cetvelin başını, ortasını ve sonunu bir kerede görebiliyorsak, Allah bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak sarıp kuşatmıştır. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaşayıp, Allah'ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar. Bu, dünya üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu şekildedir. Bugüne kadar yaratılmış ve bugünden sonra da yaratılacak olan bütün insanların dünya ve ahiretteki hayatları, her anları ile Allah'ın Katında hazır ve yaşanmış olarak bulunmaktadır. Allah'ın sonsuz "hıfzı"nda, milyarlarca insanla birlikte tüm canlıların, gezegenlerin, bitkilerin, eşyaların kaderinde yazılı olaylar da hiç eksilmeden veya kaybolmadan durmaktadır. Kader gerçeği, Allah'ın Hafız (Muhafaza eden, Koruyan) sıfatının, sonsuz gücünün, kudretinin ve büyüklüğünün tecellilerinden biridir.
    Biz, bize verilen telkinden dolayı, geçmiş, şu an ve gelecek gibi bölümlere ayrılmış zaman dilimlerini yaşadığımızı zannederiz. Oysa, "geçmiş" gibi bir kavrama sahip olmamızın tek nedeni, hafızamıza bazı olayların verilmesidir. Örneğin, ilkokula kaydolduğumuz an hafızamızda bulunan bir bilgidir ve biz bu nedenle bunu geçmiş bir olay olarak algılarız. Gelecekle ilgili olaylar ise hafızamızda bulunmaz. Bu nedenle biz henüz haberdar olmadığımız bu olayları "yaşanacak", "gelecekte meydana gelecek" olaylar olarak kabul ederiz. Oysa geçmiş nasıl bizim için yaşanmış, tecrübe edilmiş, görülmüş olaylar ise, gelecek de aynı şekilde yaşanmıştır. Ancak bu olaylar bizim hafızamıza verilmediği için biz bunları bilemeyiz.
    Eğer Allah, gelecekle ilgili olayları da hafızamıza vermiş olsaydı, o zaman gelecek de bizim için geçmiş olurdu. Örneğin, 30 yaşındaki bir insanın hafızasında 30 yıllık hatıralar, olaylar bulunur ve bu nedenle bu insan 30 yıllık bir geçmişi olduğunu düşünür. Eğer bu insanın hafızasına 30 ile 70 yaş arasındaki geleceğine dair olaylar da verilecek olsa, o zaman 30 yaşındaki bu insan için hem 30 yılı hem de 30 ile 70 yaşı arasındaki "geleceği" geçmişi haline gelir. Çünkü, bu durumda geçmişi de geleceği de hafızasında mevcut bulunacak, her ikisi de onun için yaşanmış, görülmüş, tecrübe edilmiş olaylar olacaktır.
    Ancak Allah, bize olayları belli bir sıra içinde, küçükten büyüğe doğru akacak şekilde, sanki geçmişten geleceğe akan bir zaman varmış gibi algılattığı için, bize geleceğimizle ilgili olayları bildirmez, bunların bilgisini hafızamıza vermez. Gelecek bizim hafızamızda yoktur, ancak Allah'ın sonsuz hıfzında, tüm insanların geçmişleri ve gelecekleri bulunmaktadır. Bu, bir insanın hayatını, zaten mevcut olan bir filmden izlemesi gibidir. Film, zaten çekilmiş ve bitmiştir. Ancak, bu filmi ileri sarma imkanı bulunmayan insan, kareleri teker teker seyrettikçe hayatını görür. Henüz seyretmediği karelerin ise geleceği olduğunu zannederek yanılır.



    Kaynak

    Kader Konusu ile ilgili Kur'an Ayet'lerinl asagidaki mesajda bulabilirsiniz..
    Konu MeVSiM tarafından (17.09.09 Saat 23:57 ) değiştirilmiştir.






  2. #2
    MeVSiM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    3,690

    download Kader Konusu ile ilgili Kuran Ayetleri

    Hiç şüphesiz, Biz her şeyi kader ile yarattık.
    (Kamer Suresi,49)

    Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır.
    (Kamer Suresi, 52)

    Küçük büyük herşey satır satır (yazılı)dır.
    (Kamer Suresi, 53)

    De ki: "Allah'ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiç bir şeye) malik değilim.
    Her ümmetin bir eceli vardır.
    Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler.
    (Yunus Suresi, 49)

    Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım.
    Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz.
    Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.
    (Yunus Suresi, 61)

    "Hani kız kardeşin gezinip; "Onu(n bakımını) üstlenecek birini size haber vereyim mi?" demekteydi. Böylece, seni annene geri çevirmiş olduk ki, gözü aydın olsun ve hüzne kapılmasın.
    Sen bir insan öldürmüştün de, biz seni tasadan kurtarmış ve seni 'esaslı bir denemeden geçirip-denemiştik.' Medyen halkı arasında da yıllarca kalmıştın, sonra bir kader üzerine (buraya) geldin ey Musa."
    (Taha Suresi, 40)

    Allah'ın izni olmaksızın hiç bir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır.
    Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz.
    Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz.
    (Al-i İmran Suresi, 145)

    Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu.
    Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Alah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı.
    De ki: "Şüphesiz işin tümü Allah'ındır.
    " Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik" diyorlar.
    De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti.
    (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
    (Al-i İmran Suresi, 154)

    Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel, O'nun Katındadır.
    Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz.
    (En'am Suresi, 2)

    Her ümmet için bir ecel vardır.
    Onların ecelleri gelince, ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.)
    (A'raf Suresi, 34)

    Biz kendisi için bilinen (takdir edilmiş) bir kitap olmaksızın hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmadık.
    (Hicr Suresi, 4)

    Hiç bir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler. (Hicr Suresi, 5)

    Gökte ve yerde gizli olan hiç bir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın.
    (Neml Suresi, 75)

    Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır.
    (Hadid Suresi, 22)

    Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve adı konulmuş (belirlenmiş) bir süre (ecel) olmasaydı muhakkak (yıkım azabı) kaçınılmaz olurdu.
    (Taha Suresi, 129)

    İnsanlar, tek bir ümmetten başka değildi; sonra anlaşmazlığa düştüler.
    Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu.
    (Yunus Suresi, 19)

    De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiç bir şey isabet etmez.
    O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

    Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur.
    Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur.
    Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir.
    O, bağışlayandır, esirgeyendir.
    (Yunus Suresi, 107)

    "Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz.
    O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."
    (Hud Suresi, 34)

    Ümmetlerden hiçbiri, kendisine tesbit edilmiş eceli ne öne alabilir, ne erteleyebilir.
    (Mü'minun Suresi, 43)

    Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir.
    Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir, yücedir.
    (Kasas Suresi, 68)

    ... Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir.
    (Ahzap Suresi, 38)

    Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir.
    (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır.
    (Hud Suresi, 6)

    "Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur.
    Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)"
    (Hud Suresi, 56)

    İnkâr edenler dediler ki: "Kıyamet-saati bize gelmez." De ki: "Hayır gaybı bilen Rabbime andolsun o muhakkak size gelecektir.
    Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz.
    Bundan daha küçük olanı da daha büyük olanı da istisnasız mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
    (Sebe Suresi, 3)

    Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet (hiç kimseye) isabet etmez. Kim Allah'a iman ederse, onun kalbini hidayete yöneltir.
    Allah, herşeyi bilendir.
    (Tegabün Suresi, 11)

    Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır.
    (En'am Suresi, 59)

    İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır.(İsra Suresi, 83)

    İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye'se düşen bir umutsuzdur.
    (Fussilet Suresi, 49)

    Gerçekten, insan, 'bencil ve haris' olarak yaratıldı.
    (Mearic Suresi, 19)

    Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.
    (Mearic Suresi, 20)

    İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir.
    O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır.
    (Hac Suresi, 11)

    Doğrusu, uydurulmuş bir yalanla gelenler, sizin içinizden birlikte davranan bir topluluktur; siz onu kendiniz için bir şer saymayın, aksine o sizin için bir hayırdır.
    Onlardan her bir kişiye kazandığı günahtan (bir ceza) vardır. Onlardan (iftiranın) büyüğünü yüklenene ise büyük bir azap vardır.
    (Nur Suresi, 11)

    İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan, pek acelecidir.
    (İsra Suresi, 11)

    Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz.
    (Enbiya Suresi, 35)






  3. #3
    LAViNYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    3,995
    Blog Entries
    7

    okk Ezeli Sır: Kader

    Bir olaylar okyanusunda yaşıyoruz. Kainatın her köşesinde bir oluşma, yapılaşma, kaynaşma, bütünleşme ve ardından dağılış, çözülüş, sonra yeniden kuruluş hareketleri var. Sürekli birileri geliyor ve gidiyor; fakat âlemdeki âhenk, asla bozulmuyor. Her varlık ve her yokluk, kurulu nizamın yıkıcısı değil, tamamlayıcısı oluyor. Bu âhenk ve intizam, bir ilmin mi sonucudur, rastlantıların mı?

    Biz insanlar, kâinata fırlatılmış birer taş mıyız? Tesadüfen mi doğuyor, çoğalıyor ve ölüyoruz?
    Her eser, bir plânın sonucudur. Mimar, bir bina yapacaksa önce planını hazırlar. Her makinenin ilk adımı, projedir. Şâir, şiirini; ressam, tablosunu ve romancı, romanını zihninde tasarladıktan sonra ortaya çıkarır. Kâinat ve içindeki her yaratık da hârika bir saraya, âhenkli bir edebî esere, mükemmel bir tabloya ve sanatlı bir makineye benzer. Bunların plansız, programsız ve projesiz yaratıldığını söylemeye imkân var mı? Basit bir mektup bile önce kişinin zihninde şekillenip sonra kağıda aktarılırken; çiçekleri,yaprakları, meyveleri ve dallarıyla hârika bir sanat şâheseri olan bir ağacın tesadüfen ortaya çıktığını söylemek mümkün mü?
    Bir ölçüye göre şekilleniyoruz. Gözün büyüklüğü, dilin uzunluğu, kafanın ağırlığı, belin inceliği ve diğer uzuvlarımızın biçimi, görünmez bir sınır öizgisine boyun eğiyor. Vücudumuzda görev alan atomları, belirli hudutlarında tutan bir kuvvet var. Atomların bir şuura sahip olmadığını biliyoruz. Bu işte bizim bir rolümüz yok. Hücreye genetik şifreyi kendimiz koymadık. Genlerdeki bilgileri okuyup da o plana göre vücudumuzu inşâ da etmedik. Bu ölçüleme ve ölçüye göre yaratma fiili, sınırsız bir ilmin, irâdenin ve kudretin sonucu. Peki bu sıfatlar, kime ait?
    Fen ilimlerinin ilerlemesi, kaderi anlamamızı biraz daha kolaylaştırdı. Artık hücrelerdeki genlerin harika bir plan örneği olduğunu biliyoruz. Yumurtalar, tohumlar, çekirdekler ve nutfeler, kaderin birer sâhibesi gibi. Ağaç, bu kaderî programa göre serpiliyor; hayvan, bu hârika programa göre şekilleniyor ve insan, o tek hücredeki ölçüler ışığında büyüyor.
    Tiyatroya gidenler, bilirler; oyunla ilgili sahne düzeni, rol dağıtımı, işlenen konu, gelişen olaylar, giyilen kostümler, kısacası her unsur, insana perde arkasındaki rejisörü hatırlatır. Bütün oluşların arkasında o vardır. Hayatı da gerçek bir oyuna benzetebiliriz. Yeryüzü sahnesine kendimiz gelmiyor; gönderiliyoruz. Benzer yönlerimiz yanında farklı özelliklerimiz de var. Rollerimiz, dağıtılmış. Fakat önemli bir noktada tiyatro oyuncularından ayrılıyoruz. Biz, rolümüzü belli sınırları aşmamak kaydıyla istediğimiz gibi oynuyoruz. Senaryonun nasıl bir yol izlediğini bilmediğimiz için, gelecekteki olayları bilmediğimiz için, gelecekteki olayları dileğimize göre yönlendirebiliyoruz. Bununla beraber, inceden inceye düşününce şu dünya sahnesini kuran, oyuncuları yaratan, ihtiyaçlarını temin eden, olacakları düzenleyen bir Zât'ın varlığını anlayabiliyoruz. O Zât, olayların akışını planlarken, bizim tercihlerimize de önem veriyor. İrâdemize bağlı işlerimizden dolayı bir mesuliyet yükleniyoruz. Bir gün gelecek, oyun bitecek, sahne kapanacak ve biz de hür irademizle işlediğimiz fiillerden dolayı hesaba çekileceğiz.
    Konuyu derinliğine düşünürsek, zihnimde üç kavram şekillenir: "Kader", "kaza" ve "irâde". Kader, Allah'ın her şeyi bilmesi ve yazması. Bir başka ifâdeyle, kâinatın plan ve projesi. Olmuşlar, olanlar ve olacaklar, "kader defteri"nde mevcut. "Kaza", yazılanın başa gelmesi; başka bir deyişle, kaderdeki hükmün bir infâzı. "İrade" ise, insandaki seçme kuvveti, önündeki şıklardan birini tercih kâbiliyeti. Misâl verirsek, benim nerede, ne zaman, ne yapacağım yazılmıştır. Şu okumakta olduğunuz satırları yazmak da kaderimde vardır. Yazdığım anda bu hüküm, infâz edildi ve "kaza" oldu. Yazmak veya yazmamak konusunda bir tereddüt geçirdikten sonra yazmaya karar verdim ki, bu da "irâde"mi gösterir.

    İki Türlü Kader

    Kaderi ikiye ayırabiliriz. "Izdırârî kader", "ihtiyârî kader". "Izdırârî kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen bizim irâdemiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kâbiliyetlerimiz, ızdırârî kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevî kaderimizden dolayı mesûliyetimiz yoktur. İkinci kısım kader ise, irâdemize bağlıdır. Biz, neye karar vereceksek ve ne yapacaksak; Allah, ezelî ilmiyle bilmiş, öyle takdîr etmiştir.
    Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan, biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler, devam ediyor. Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren, biziz. Zayıf da olsa bir irâdemiz var. Az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir kuvvetimiz var. Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu. Şu halde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verdiğimiz ve işlediğimiz bir suçu kime yükleyebiliriz?

    Kader, Güzeldir

    Çirkin isteklerimizle karıştırmasak, bozmasak, yıkmasak; kader, ne kader güzel! Dıştan çirkin gibi görünenler var; fakat onların da sonuçları güzel. Kışı soğuğu, kar fırtınası olmasa; baharın çiçeğini, yaprağını, kelebeğini görebilir miydik? Dünyaya gelmeden önceki halimizi düşünelim bir an. Her fiili kabul eden bir ham maddeydik. Dünyayı tanımıyor, nelere ihtiyâcımız olduğunu bilmiyorduk. Kendimizden bile haberimiz yoktu. Eğer söz anlayacak bir kâbiliyete sahip olsaydık da, bize "Kendine lâzım olan uzuvları seç ve yaşayacağın âlemin nasıl olmasını istiyorsun, söyle." denseydi, ne yapardık? Sanıyorum, her şeyden önce el, ayak, burun, kulak gibi zarûrî organlarımızı almazdık. Çünkü, anne karnındayken bunlara hiç ihtiyacımız yoktu. Gözü, lüzumsuz iki delik; saçı, gereksiz bir kalabalık; bacağı, rahatsız edici bir uzantı zanneder, kabul etmezdik. Kuracağımız dünyada ne suya, ne toprağa, ne Güneş'e, ne havaya, ne bitkilere ve ne de hayvanlara yer verirdik. Bunlar da bizim için bazı manasız kelimelerden ibâretti. Fakat kaderimizi yazan Allah, sonsuz merhamet sahibi olduğu için, bizi kendi hâlimize bırakmadı. Sınırsız ilmiyle hayatımız için gerekli şeyleri planladı ve yarattı. Kâinat, bize uygun, biz de kâinata. Başımıza zâhiren çirkin bir hâl gelirse, bilelim ki, ya bizim hatamızdan dolayıdır ya da İMTİHAN İÇİNDİR.

    Sınır Çizgileri

    Nefis, kazandığı başarılardan dolayı gururlanmayı sever. Medhedilmekten (övülmekten) hoşlanır. Şöhret delisidir ve alkışa meftûndur. Sahip olduğumuz nimetleri dâimâ kendisine mâletmek ister. Benlik davası güder, büyüklük sevdasıyla dolar ve sonunda firavunlaşır. İnsanı bu vartadan kurtarmak için kader çizgisi çekilmiştir. Bu gerçek, önünde dikilir, "Kibirlenme!" der. "Allah, takdîr etmeseydi; sen, hiçbir şeye sahip olamazdın. İlmini de, malını da, bunları kazanmak için gereken kâbiliyetlerini de yaratan O'dur. 'Benim' diye dört elle sarıldığın nimetler, O'nun eseridir." ihtârını eder.
    Nefsin bir başka özelliği ise, suçu kabul etmemek, başkasına yüklemek ve kendimizi temize çıkarmaya çalışmaktır. Ömrü hatalar yapmakla da geçse, kendini kusursuz bilir. Bahâneler, mâzeretler ve kaçamaklar aramakta eşsizdir. İşte, nefsin bu amansız hastalığından dolayı irâde verilmiştir. Bu temel kâbiliyet, insana mesûliyetini hatırlatır. "İyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, hak ile bâtılı bilecek, ikisinden birini seçecek kâbiliyete sahipsin. Hür irâdenle kötüyü seçtiysen, günâh işlediysen, suçunun cezâsını çekeceksin." der. Bu iki yönlü ihtâr karşısında; insan, doğru yola girer ve Cennet'e liyâkat kazanır.


    Kaderimde Varsa...

    Sanıyorum, kader konusunda en çok sorulan soru şudur: "Allah, bir insanın günah işleyeceğini bildi ve yazdıysa, insanın ne suçu var? Nasılsa yazılan, başa gelecek; kaderin hükmü, kaza olacaktı."
    Bu hassas konuyu dikkat ve titizlikle tahlil edelim. Yukarıda da söylediğimiz gibi; Allah, ezelî ilmiyle olacakları bilmiş ve yazmıştır. Bunda garip bir taraf yoktur. Çünkü zamanı yaratan Allah'ın, onun her ânını bilmesi, Güneş'in doğması kadar normaldir. Bilmese, yaratmazdı. O'nun sonsuz ilmi, zamanı da mekanı da kuşatmıştır. "Dün", "bugün" ve "yarın", bizim içindir. (Ama Allah için, dün, bugün ya da yarın yoktur. O, zamanın dışındadır. ) Biz, (sadece) yaşadığımız zamanı biliriz. Çünkü âciziz, kuluz, geleceği de kuşatan bir ilme sâhip değiliz. Yaradan ise, yarattığına asla benzemez. "Ben, olacakları bilemiyorum, şu halde Allah da bilemez." diye düşünmekten daha saçma ne olabilir?

    Ezel Fikri

    Kainat yaratılmadan önce zaman yoktu. Çünkü zaman, maddenin ve hareketin ürünüdür. "Ezel" ise, hiçbir zaman parçası değildir. Ezeli, geçmişten uzayıp gelen bir ip gibi tasavvur edip, zamanı bu ipin ucuna eklemek ve gelecekteki düğüm noktasına da o düğüm noktasından bakmak, hayâlin bir oyunudur. Peki nedir ezel? Gerçek mahiyetini bilemiyoruz. Fakat şunu biliyoruz; Ezel, geçmişi, hâli (şimdiyi) ve geleceği aynı anda gösteren bir aynaya benzer. Bizim için mâzî (geçmiş) ve istikbâl (gelecek) olan hâdiseler, ezel bakımından hâldir.
    Bunu bir misâlle açıklamaya çalışalım: Sakarya'da bulunan bir adam için Ankara'dan hareket eden bir tren, mâzîdir. İstanbul'a yaklaşan bir tren ise istikbâldir. Bu adam ile İstanbul'daki tren arasında yaklaşık 2 saatlik zaman farkı vardır. Bu iki saatlik yolu kat etmedikçe o trenin hareketini izlemesine imkân yoktur. Bir başka adamın da 100 kilometre yukarıdaki bir uçaktan aşağıya baktığını varsayalım. Yüksekten bakan bu adam için durum, değişir. O, üç treni birden görür ve hareketlerini aynı anda takip eder. Yani onun için geçmiş, şimdiki durum ve gelecek diye üç ayrı zaman dilimi yoktur. Bunların üçü birleşmiş ve "şimdiki durum" olmuştur. İşte, Allah'ın ezelî ilmine bu misâlle bir derece bakılabilir. İlâhî ilim için kâinatın bütün zamanları, bütün anları, bütün gelecek, hâl ve geçmişleri, "şimdiki durum"dur.


    İrâde Gerçeği

    Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek "Benim ne suçum var?" diyen kişinin, irâdeyi yok saydığı görülür. Bu fikrin Batı felsefesindeki adı, "fatalizm"dir. İrâdenin varlığını ve oluş sebebini söylediğimizden bir daha o konuya dönmeyeceğiz. Eğer insan, "rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprak" ise, seçme kâbiliyeti yoksa, yaptığından mesûl değilse, o zaman SUÇ'un ne mânâsı kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman, mahkemeye müracât etmiyor mu? Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi; "Bu adam, benim evimi yaktı, nâmusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü; ama mâzurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın zavallı! Başka türlü davranmak, elinden gelmezdi." Hakkı çiğnenenler, gerçekten böyle mi düşünüyor?
    İnsan, yaptığından sorumlu olmasaydı, "iyi" ve "kötü" kelimeleri, mânâsız olurdu. Kahramanları takdîre, hâinleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü her ikisi de yaptığını İSTEYEREK YAPMAMIŞ olurdu.

    "Bilmek", "Yapmak" Demek Değildir

    Soruya dönelim. Evet, Allah, herkesin ne yapacağını bilir. Fakat irâdeyi yaratan da O'dur.İnsana irâde hürriyeti vermiştir. Kaderi takdîr ederken, insanın neyi tercih edeceğini bilmiş, ona göre yazmıştır. "Bilmek" ise, "yapmak" demek değildir. Bir hareketin olması için ilmin yanında irâdenin ve kudretin de bulunması gerekir. Eğer Allah, insanın kaderindekileri bilirken irâde de etseydi, o zaman kulun yapabileceği bir iş kalmazdı. Ama hakikat, böyle değildir. Meselâ, biz, mektup yazmayı biliyoruz; fakat mektup, hemen yazılmıyor. Harflerin kağıda yerleşmesi için yazmayı istememiz gerekir. Bu da yetmez, kuvvetimizi kullanmalı, bir iş yapmalıyız.
    Alimler, bu konuda; "İlim, mâlûma tâbidir." derler. Yâni, bir konu gerçekte nasılsa; biz, onu biliriz. Mesela cebimizde 1000 liramız varsa, 1000 liramızın var olduğunu biliriz. Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorsak; bu, dünya, yuvarlak olduğu içindir.Eğer, tersi olsaydı; biz, dünyayı silindir şeklinde bilirdik, dünya da öyle olurdu.
    (...)
    Müslüman, yeri gelince kaderim böyleymiş demeyi de bilir. Başına bir bela geldiğinde, hadiseler olup bittikten sonra, başka bir deyişle elinden hiçbir şeyin gelmediği, sonucu asla değiştiremeyeceği durumlarda "İlâhî takdîr" der, kadere teslim olur. Bu teslimiyet, ümitsizliğin, karamsarlığın ve üzüntünün ilacıdır. Yoksa günah işleyen bir adam, "Kaderimde günah işlemek varmış, ne yapayım, ben hep böyle yaşamaya mecbûrum." diyemez. Çünkü insan, geleceği önceden bilemez.
    Sözün kısası Müslüman, kader ve irâdenin tarifi gereği, "kaderci" değildir; ancak "kadere iman etmiş"tir.

    Tevekkül

    İstismar edilen bir konu da tevekkül konusudur. İslâm'dan nasibi olmayanlar, Müslümanları kadere itimat edip tembel tembel oturmakla itham ediyorlar. Böyle yapan Müslüman varsa, kaderi yanlış anlıyor demektir. İnancımıza göre kul, üstüne düşen görevleri eksiksiz yaptıktan sonra kadere itimat edebilir. Derse çalışmayan bir öğrenci, "Allah, kâdirdir." deyip (çalışmadan) imtihana girerse, sınıfta kalmaya mahkûmdur. Çünkü Allah, her neticeyi bir sebebe bağlamıştır. Dersi geçmenin yolu da çalışmaktır. Keza, çocuk isteyenin yapacağı iş, evlenmektir. Başka türlü davranan, kaderi yanlış anlamıştır. Tevekkül, tembellik değil, çalıştıktan sonra Allah'a güvenmektir. Çünkü; "Her çalışan, muvaffak olur (başarır)" diye bir kanun yoktur. Hayat, sürprizlerle dolu. Elimizden geleni yapmak, fakat sonucun yine İlâhî irâdeye bağlı bulunduğunu bilmek ve O'na sığınmak: İşte gerçek tevekkül (budur). "Her şey, kader ile takdîr edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin."

    Öyle Olmasaydı...

    Devrilen bir otobüs, otobüsün yanında kanlı bir ceset, cesedin etrafında kalabalık bir topluluk... Ve konuşmalar... Biri, "Binme şu otobüse dedim, dinlemedi. Sözümü tutsa, şimdi hayatta olacaktı." diyor. Diğeri, ilâve ediyor; "Bütün suç, şoförde." Farklı yorumlar; "Şoförün ne suçu var kardeş, kaderinde bugün ölmek varmış. Otobüse binmese, başka yerde, fakat yine aynı saatte ölecekti." Yükselen itirazlar; "Olmaz öyle şey! Ne demek kaderinde varmış? Şoförün sarhoş bir halde yola çıkıp direksiyon başında sızmasına ne demeli?" Ve uzayıp giden tartışmalar... Bu tür sözlerin söylenmesi için ille de büyük bir kaza olması gerekmiyor. Hemen her yerde, her konuda; "Şöyle olmasa böyle olmazdı." veya "Şu olsa, bu olurdu." türünden konuşmalara şahit olmak mümkün.
    Uluorta yapılan her yorum, kaderin ince bir meselesine temas ediyor. Nerede İslâmî ölçülere aykırı bir fikir varsa, orada ya bâtıl bir mezhebin veya çürük bir felsefenin kokusu vardır. Şuurlu veya şuursuzca yapılan her yorum, bir fikir sisteminin uzantısı. Şimdi, yukarıdaki olayı ve konuşmaları değerlendirelim:
    Otobüs, devrilmeseydi; adam, ölür müydü? Şoförün kabahati var mı? Bu olay için "kader" hükmünü verebilir miyiz?
    Mutezile, "otobüse binmese veya kaza olmasa, adam ölmezdi." diyor.Bunlar, "Kul, fiilini yaratır." diyen, kaderi reddeden, ve sebeplere hakîkî tesir veren bir anlayışa sahip. Cebriye ise; "Otobüse binmeseydi veya otobüs, devrilmeseydi bile; adam, başka bir yerde, başka bir sebeple aynı saatte yine ölecekti." hükmünü veriyor. Bu anlayışa göre otobüsün kaderi ayrı, adamınki ayrıdır; insanın irâdesi yoktur, o, denizde yüzen bir ceviz kabuğu gibidir. Bu durumda şoförün suçlu olduğundan söz edilemez elbet. (Fakat) bilindiği gibi, Mutezile ve Cebriye, YANLIŞ FİKİRLERİYLE İSLAMİYET DAİRESİNDEN ÇIKAN İKİ BATIL MEZHEBİN ADLARIDIR.
    Hak mezhep âlimleri ise, derler ki; "Geçmişte kalan olaylara ve musîbetlere kader nazarıyla bakılabilir. Allah, otobüste ölüm olayını önceden biliyordu. Bilmeyen, bizdik. Olayın vukuundan (meydana gelmesinden) sonra biz de öğrenmiş olduk. Gelecekteki olayları bilmiyoruz. Kaderim böyleymiş deyip tembellik ve TEDBİRSİZLİK edemeyiz." Sözgelişi, bir fakir, geçmişe bakarak, "Kaderimde fakirlik varmış." diyebilir. Ama gelecek hakkında; "Fakir olmak, istikbalde de benim kaderimdir, ne yapsam nafile (boş)!" deyip de yatamaz. Bu misalden de anlaşılacağı üzere; biz, otobüs ve kaza olayına "kader" diyebiliriz. Şoför meselesine gelince; o, sarhoşken araba kullandığı ve kazaya sebep olduğu için elbette suçludur. Mâlûm kazanın kaderde yer alması, onu kurtaramaz. Bu hususu daha önce genişçe açıkladığımızdan, sözü burada kısa kesiyoruz.
    Gelelim asıl soruya: Otobüs devrilmeseydi, adam ölür müydü? Bu hususta âlimlerimizin cevabı, gayet kısa ve nettir: "BİLEMEYİZ!" Bazen bilememek de en büyük ilim oluyor, burada da öyle. ÇÜNKÜ SEBEP İLE SONUCUN KADERİ TEKTİR, AYRI AYRI KADER DEĞİLDİR. Kaderde biri, diğerine ayrılmaz şart olmuştur. Burada otobüs kazası, sebep; adamın ölümü ise sonuçtur. Bu hususta kaderin hükmü, "Adam, otobüs devrilmesiyle ölecek." şeklindedir. Otobüsün devrilmediğini farz edersek, öleceğine veya ölmeyeceğine ne ile hükmedeceğiz? Sebebi yok sayarsak, bu meselede kaderin hükümsüzlüğünü varsayıyoruz ki, o zaman biz, neye dayanarak ölürdü veya ölmezdi diyeceğiz? Allah, aynı gün ve saatte başka bir sebep yaratıp adamı öldürebilir veya tersine öldürmeyebilir. Bu, onun sonsuz ilmine kalmış bir konudur.

    Kader, Değişir Mi?

    Kader, değişir mi? Sorular zincirinin bir halkası da budur. Bir iş yaparken, âniden o işi bırakıp başka bir iş yapmaya başlayarak, "İşte kaderimi değiştirdim." diyenleri gördüm. Her defasında güldüm ve dedim ki; "Sen, kaderi değiştirmiyor; yaptığın işi değiştiriyorsun. Kader okyanusunda yüzen bir gemi gibisin.Rotanı ne yöne çevirirsen çevir, yine okyanusun içindesin. Yazı yazan adam, türkü söylemeye başlarsa; kader, değişmez. Anlarız ki onun kaderinde önce yazı yazmak, sonra da İŞTE KADERİMİ DEĞİŞTİRİYORUM deyip türkü söylemek vardır. Fiilller, başkalaşır; fakat kaderden ne bir mânâ silinir, ne de bir başka mânâ yazılır. Bir ağacı gösteren ayna yer değiştirmekle ağaç da yer değiştirmez ki?"

    Hayır ve Şer

    İslam'a göre hayrı, iyiyi, güzeli yaratan da Allah'tır. "Allah, şerri (kötülüğü) nasıl yaratır?" diyenler var. Güya bunlar, şerri yaratma fiilini Rabbimize yakıştıramıyorlar. Hemen soralım; "Allah yaratmıyorsa, kim yaratıyor?" Bu soruya verilecek her cevapta ŞİRK KOKUSU vardır. Yaratmak, Allah'a hastır ve O'nun eşi, benzeri, yardımcısı, ortağı yoktur. Bu, meselenin bir yüzü. Bir de konunun İMTİHAN YÖNÜ var. Eğer Allah, sadece hayrı yaratsaydı; şer, hiç olmazdı. O zaman imtihanın da bir anlamı kalmazdı. Harama girmek, günah işlemek, inkâr etmek mümkün olmazdı. Herkes, mecbûren melek gibi olurdu.Oysa Rabbimizin murâdı, bu değil. O, kulun kendi isteğiyle hayra yönelmesini arzu ediyor. Bu sebeple, irâde neyi tercih ederse, onu yaratıyor. Mesela ayaklarla câmiye de gidilir, meyhâneye de. Birincisi hayır, ikincisi şerdir. Allah, kulun dileğine göre yaratır. Meyhaneye yönelen ayaklar, taş kesilseydi; harama meyleden gözler, kör olsaydı; ibadet etmeyenler, belli bir hastalığa yakalansaydı, kulun iradesi kalmazdı. Şu halde iyilerle kötüleri ayırmak için hayrın yanında şerri de yaratmak, hikmetin ta kendisidir. Sanıyorum bu açıklama, "Allah, şerre niye mâni olmuyor?" sorusunun da cevabıdır.[1]

    Kaynaklar

    [1] Ömer Sevinçgül, "Kader", Zafer Yayınları, Temmuz 1994 İstanbul, s.1-6, 11-13, 15-16.
    Bir el tutmak istersin ya bazen, yada birine sarılmak. Malesef izin vermez buna hayat. Kendine sarılmalısın sen de hayata inat !!
    Can Yücel

  4. #4
    LAViNYA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    3,995
    Blog Entries
    7

    okk Kader Konusunun Kuantum Anlayışı Açısından Yorumu

    "Kader belli mi, değişebilir mi?" sorusu insanın aklından hiç çıkmaz. Bir uçağın düştüğünü rüyasında görebilenler olabilir, bir ön his olarak bunu hisseder ve beyinlerindeki görüntülerle birleştirip, rüyalarında bunları görebilirler. Ya da içinde bir huzursuzluk hissedip, sonra olumsuz bir olayla karşılaşmak da mümkün. Ama eğer bir kişi, herhangi bir olayı bütün ayrıntıları ile aynen görüyorsa (rüyasında ya da uyanıkken bir vizyon olarak), bunun tek bir açıklaması olabilir: Bu olay, önceden yaşanmış ve bitmiştir. Bu şekliyle de evrensel akashik kayıtlara, yani görüntü arşivine girmiş ya da kaybolmuştur.Tıpkı Newton Fiziği ile Kuantum Fiziği arasındaki fark gibidir bu. Makro planda neden-sonuç yasaları, mikro planda ise bütünsellik yasaları geçerlidir. Gerçi asıl temel, holografik alemdeki zaman ve mekandan yoksun düzendir (ve oradaki yaşanıp-bitmiş tek bir andır) ama, onun bir dışa vurumu olarak neden-sonuç yasalarına uygun bir düzen alan dünya planı da, onu algılayanlar (biz insanlar ve diğer bütün yaratılmış olanlar) olduğu sürece, kendi içinde bir gerçeklik düzeyi oluşturmaktadır.

    Ama işin bir de başka boyutu var. "Kader" diye adlandırdığımız. Sen ne kadar iyi bir kişi de olsan, kaderinde "değişmez" olarak yazılan bazı olayları "kaçınılmaz" olarak yaşamak zorundasındır. "Alın yazısı" denir böyle şeylere. Mistik bilimlerde ise, kainatın varoluşundan yok oluşuna kadar olacak her şeyin, Tanrı katında saklı duran "Levh-i Mahfuz" da yazılı olduğu belirtilir. “Kader" konusu tıpkı evrenin düzenlenişi gibi iki farklı düzeyde, iki farklı şekilde işlemektedir. Gelişmeleri bu türlü ele alınca, yaşanan olaylardan kimi sorumlu tutmak gerektiği de ilginç bir hal alıyor. Aslında herkes, bir diğerinin planının işlemesi için aracılık ve katalizatörlük rolünü üstlenmiş durumda. Diyelim ki, bir otomobil aşırı hız nedeniyle kaza yapıyor ve karşı şeride geçerek iki kişinin ölümüne neden oluyor! Tavrınız ne olurdu? Suçlu kişinin cezalandırılması, hızın zararlarının anlaşılması, yolların daha iyi yapılması gibi bir sürü çıkarılacak ders vardır bu olaydan. Bir çok kişi, bu olay nedeniyle sorumlu olabilirler. Çünkü onlar da, olayın oluşumuna çeşitli derecelerde etkide bulunmuşlardır. Sürücünün ana-babasından, aldığı eğitime, karayollarının o yolu kontrol eden memuruna kadar bu sorumluların sayısı artırılabilir. Ders alınması gereken noktaları belirlemek ve böylece insanların onları deneyimleme imkanı bulmaları sonucunda, evrim kazanmaları gerçeğinden yola çıkarak olayları değerlendirmek, olağan dünyasal plan için gereklidir ve doğrudur. Ama olaya bir de kuantum perspektifinden bakarsak, şöyle bir durumla karşılaşırız: Aslında o kişiler kuantum bilinç düzeyinde bu şekilde ölmeyi seçmişlerdir. Belki de çok sayıda kişiye ibret olması amacıyla böyle bir senaryo işlerlik kazanmıştır. Neticede bütün sorumlular, aslında olayın gerçekleşebilmesi için görev yapan "katalizatörler" dir. Bu şekilde düşününce, suç da yoktur, suçlu da. Her şey "olması gerektiği gibi" olmuştur. Böyle olacağı da zaten bellidir ve bilinmektedir. Nitekim çok küçük ipuçları ile bazı kişilere bu "gelecek" gösterilmekte ve sistemin işleyişi hakkında bilgi verilmektedir. Aslında " gelecek "herkes için bilinebilir bir nitelik taşımaktadır. Çünkü herkes potansiyel olarak bütün evren bilgisine sahiptir. Ama sistemin işleyebilmesi için, "geçmişi" unutmak, "geleceği" de bilememek gerekmektedir.

    Dünyasal planda yaşanan olaylara, tıpkı fizik biliminin yaptığı gibi, iki farklı düzlemde bakmak doğru olacaktır. Nasıl ki fizik açısından dünyadaki oluşumlar belirli yasalara bağlıysa ve onları önceden belirleyebilmek ve bilmek mümkünse; kuantum düzeyinde de şans, rastlantı, düzensizlik ve kaos gibi dünya insanı için "anlaşılamayan" konuların düzenlendiği başka bir gerçeklik düzlemi vardır. Onlar da bu düzlemde, dünya planının fizik yasaları gibi, belirli bazı yasalara bağlıdırlar. Bu nedenle onları da önceden bilmek, görmek ya da tahmin etmek mümkündür. İşte size bilimsel açıdan "kader" konusunun yorumlanması. Gerisi size kalmış
    Bir el tutmak istersin ya bazen, yada birine sarılmak. Malesef izin vermez buna hayat. Kendine sarılmalısın sen de hayata inat !!
    Can Yücel


LinkBacks (?)

  1. 02.01.12, 07:02

Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Kader
    By TUGBA in forum Rüya Tabiri - K -
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 20.08.09, 00:08
  2. Kaza ve Kader
    By TUGBA in forum Rüya Tabiri - K -
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.07.09, 19:02
  3. Kader...
    By senem_38 in forum Sizden Gelen Şiirler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.05.09, 21:43
  4. kader hakkında üç soru
    By Palästina in forum Merak edilen sorular ve cevapları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.02.09, 21:58
  5. Kader Değişirmi? Duanın Faydası Nedir...
    By Fidem in forum iLmihaL BiLgiLeri
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 19.03.08, 16:03

Eklenmis Olan Tag'lar

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372