Bir gün dedi ki annem: "Sana bütün haklarımı helal ediyorum, hepsini. Yalnız bir tek hakkım var sende, ne biliyor musun? Sevme hakkı... Seni seviyorum, hep seveceğim!" Ne diyebilirdim... Sustum, yalnızca sustum. Annelerle oğulları susarak anlaşırlar en çok.
O uzun süren tedavi günlerimizde, hastaneden dönüyorduk. Allah'tan gözlerine bakmıyordum, yoksa dayanamazdım. Öyle bir sevinç kapladı içimi, anlatamam. Yaşımı unuttum, çocuk oldum. Güneşli uykulardan anne sesiyle ve okşamasıyla uyandırılan mesut bir çocuk. Dünyada başka hangi saadeti arzulardım artık!..
'Anne'nin bendeki karşılığı, bol güneşli bahar günlerinin verdiği tarifsiz mutluluktur; yoksul ama güzel bir çocukluktan arta kalan sevinç yumağı... Taze bir meyve serinliğiyle içimde saklayıp durduğum o sevinçtir ki hayatın bunaltan, kurutan, eksilten bütün kederlerine, dayanma gücü verir, şefkatle gülümsetir. Bir anne şiiri yazabilseydim, herhalde mutlu bir çocuğun şükrünü anlatırdım. Buna gerek duymadım hiç, o yazılmamış şiiri yaşayıp durdum, sonsuz...
Geçen gün bir okul gecesine katıldım. Çocuklar 'anne' şiirleri okudu. Ağlamaklı bir sesle, hıçkırarak... Ağıt gibi şiirler seçmiş öğretmenleri. Ve belki de bilerek, ağlatmak için, ağlayarak okumasını istemişler. Neden? Niçin bütün anne şiirleri acıklı olsun, annenin çocuktaki karşılığı her zaman, mutlaka acı, hasret, ayrılık ve ölüm müdür? Anneyle çocuğun paylaştığı güzel duygular, çocuğun anneye söyleyeceği başka şeyler yok mudur? Mutlu, neşeli anne şiiri olamaz mı?
Sanırım kötü bir alışkanlık bu. Televizyonlarda kimi zaman rast geliyorum. Birileri sözüm ona 'anne' şiiri (!) okuyor. Ama ne okuma! Hıçkırıklar, böğürtüler... Gözyaşları sel oluyor, tahammül edemiyorum. O akşam, o çocukların şiirlerine de tahammül edemedim. İsterdim ki o güzel çocuklar annelerine sevgi dolu, umut dolu çocukların şiirini okusunlar. 'Anne' deyince aklımıza yalnız ölüm, ayrılık ve keder gelmesin...
O geceden sonra 'Niçin anne şiirleri hep ağıt dolu?' sorusunu gezdirip durdum zihnimde. Bir yığın şiir okudum. Gördüm ki edebiyatımızdaki 'anne' şiirlerinin hemen çoğu ağıt. Ölüm ve ayrılık günlerinin hatırasıyla yazılmışlar. Savaş yıllarında ve Cumhuriyet'in ilk döneminde 'vatan' ile özdeşleştirilmiş 'anne'. 'Vatan' ağlıyor, anne de ağlıyor. "Yüzünde gölgesi var gül yüzlü bayrağımın / Anavatan diyorlar adına toprağımın / Sen vatanlaştırırsın bastığın yeri anne" (Halide Nusret)... "Teselli edemiyor beni ne gül, ne bahar/ Şu öksüzlük acısı derin, çok derin anne/ En sonra işte çıktı söylediklerin anne!" (Ömer Bedrettin Uşaklı)
Çoğu zaman da bir 'dertleşme' oluyor anne şiirleri. Hayat yükü dayanılmaz olduğunda, annesini düşünüyor şair ve ona içini döküyor: "Sorma ki başımdan çok şey geçti mi? / Ah, eğer anlatsam sergüzeştimi! / Nasıl terk edildim, nasıl atıldım." (Orhan Seyfi)... "Bir gün sılaya geldiğimde/ Bir şeyler sezersen halimde/ Hiç şaşmayasın anacığım./ Başımı koyup dizlerine/ uzun uzun ağlayacağım/ Bütün insanların yerine." (Cahit Sıtkı) Bazen korkularda sığınılacak liman oluyor: "Korkuyorum anneciğim ellerin nerde/ Okşa benim saçlarımı dünyaya bedel" (Dağlarca). Bizdeki bu anne algısı, yaşadığımız toprakların ve mizacımızı yapan tesirlerin hatırası olmalı. Yoksa niçin bir şair, Necip Fazıl, "Ak saçlı başını alıp eline/ Kara hülyalara dal anneciğim/ O titrek kalbini bahtın yeline/ Bir ince tüy gibi sal anneciğim." desin? Anneler neden hep ağlasın, bahtları neden hep 'kara' olsun, neden kara hülyalara dalsınlar? Öyledir, çünkü onlar, 'Doğunun kadınları'dır. "Onlar hüznü bir çeyiz/ çileyi ince bir nergis/ ve gülerken bir dağ silsilesi/ taşırlar/ ve birer acıdan ibârettirler/ kayıtlarımızda" Çünkü onlar, "... birer hasretten ibarettirler/ mektuplarımızda" (Hilmi Yavuz) Galiba, niçin mutlu aşklar yoksa ve mutlu aşk şiirleri; mutlu anne şiirleri de onun için yok... Oysa ben, içi güneş dolu, bahar dolu taze bir meyvenin dalındaki ışıltısıyla büyüyen anne şiirleri okumak isterdim...![]()
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks