"Ahmet Türk'e Yapılan Irkçı Saldırı" / Ters Köşe



Geçtiğimiz günlerde Samsun’da bir adliye çıkışında eski DTP Genel Başkanı ve siyasi yasaklı Ahmet Türk, ırkçı bir saldırıya maruz kaldı biliyorsunuz. Ahmet Türk hakkında toplumda genel anlamda bilinmeyen şeyler var. Kimdir bu Ahmet Türk? Neden soyadı Türk’tür de, Kürt haklarını savunmaya kalkışan biridir? Siyasi geçmişi nedir? Siyasi arenaya yeni mi çıkmıştır? gibi anlamsız ama cevapları çok basit sorular.

Tarih hafızası yerine oturmamış ve çabuk unutkan olan bir toplumda yaşadığımız gerçektir. ‘Ne güzel yaptı Kenan Paşa, bir darbeyle anarşiyi durdurdu’ diyenler de mevcuttur. Bunu düşünenler de aksini düşünenler de olacaktır elbet. Ancak bu düşüncenin oturması toplumsal hafızanın bilerek ve tamamen kasti olarak felce uğratılması kampanyasından kaynaklanmaktadır. Askeriyeyi bütün hatalarıyla birlikte sahiplenmek neredeyse darbeleri haklı çıkartmaya ve ‘o dönem öyle olması gerekiyordu’ türündeki anlamsız kanı, halk nezdinde kabul ettirilmeye çalışılmaktadır.

Ahmet Türk’te bu durumda siyasi geçmişi ve anlayışı bilinmeyenler listesinde yer almakta ve radikal kesimlerin nefretini kazanmaktadır. Önce Ahmet Türk’ün soyadının neden Türk olduğuna göz atmamız, Ahmet Türk’ün doğru biçimde algılanmasına faydalı olacaktır. Hüseyin Kanco adındaki bir Kürt komutanın İbrahim Paşa’dan devir aldığı serveti, ismi Türkiye olan kızı ile Hacı Sinan’ı evlendirmesinin bir sonucu olarak Hacı Sinan’a devretmesiyle Ahmet Türk’ün öyküsü başlamıştır. Ahmet Türk’ün babası olan Hacı Sinan, Türkçe bilmeyerek gittiği askerlik görevinden Türkçe bilerek dönmüş ve doğduğu köyün Türkçe konuşan ilk bireyi olmuştur. Bunun üzerine kendisine Türk soyadı verilmiştir. Ahmet Türk, bölgesel politikaların neticelerinden sadece biridir.

Ahmet Türk, 1980 askeri cuntası öncesinde CHP’nin başarılı olarak sayılabilecek tek halka indiği yıllar olan 1974’te, CHP Mardin Milletvekili olarak TBMM’ye girmiştir. Siyasi hayatına çeşitli sol partilerde devam eden Ahmet Türk, şuanda çizgisini değiştirmediğini ve sol olduğunu iddia eden bazı MHP’lileşen CHP’lilerden daha da CHP’li hatta darbe öncesinin halka inen gerçek CHP’lilerindendir.

Askeri cuntanın ardından insanlık tarihinin utandığı sistematik işkence ve asimilasyonun odağı olan Diyarbakır Askeri Cezaevinde akıl almaz işkencelerden geçtiği, dışkıların zorla yedirilip idrar içirildiği, yazın camlarının tamamen kapatılıp kışın açıldığı, dışkılarla dolu olan hücrelere insanların tıkıştırıldığı, mahkûmlardan bir dağ oluşturup üstlerinde postallarıyla gezen askerlerin Mustafa Kemal’in Kocatepe’ye çıkışını canlandırdıkları, yaşı küçük mahkûmların yaşlarının askeri mahkemelerde yükseltilerek asıldığı, mahkûmların makatlarına cop sokulduğu ve diğer mahkûmlara yalatıldığı, insanlara Türklükle ilgili zorla 160 marş ezberletildiği, ‘kuyruklu Kürt’ adı konulan utanç verici işkencelerin yapıldığı, içeride cinayet işlediklerinde mahkûmlara zatürree ve kaza raporlarının yazılıp diğer mahkûmlara ‘doğal yollardan ölmüştür’ ifadeli kâğıtların imzalatıldığı temeli asimilasyona dayanan faşist bir cezaevinde geçirmiştir hayatının bir bölümünü, Ahmet Türk.

O utanç verici yerden tahliye olduktan sonra bile çoğunun hayatlarına devam edemediği, psikolojik olarak mahvoldukları, gençlerinin ise içlerindeki nefretle yaşananların öcünü almak için dağa çıkmasına ve bölgesel Kürt Milliyetçiliğinin de güçlenmesine sebep olan bu korkunç yerden içinde nefretle değil, demokrasi adına bir şeyler yapmak için çıkmıştır. Siyasi atmosfer ve bunun ağır sonuçları Türk’ü etnik siyaset yapmaya yönlendiren doğal bir sürecin sonucuydu.

Ahmet Türk, Saddam Hüseyin’in 10 binlerce Irak Kürt’ünü kimyasal silahlarla yok ettiği katliamlara karşı 1989’da Paris’te Kürt Konferansına katıldığı için SHP’den (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) ihraç edilmiş, ırkçılığın ve savaşın her zaman karşısında duran biri olmuş, ama bunların karşısında durduğu için yine cezalandırılmıştır.

Bu zor süreçlerin ardından DTP macerasına koyulan Ahmet Türk, askeri operasyonların çözüm olmadığını terörün sonlanması için her şeyi yapabileceğini, Türk ve Kürt halkının çift taraflı acı çektiğini savunmuştur. Bu anlamda Kürt halkına da bir öz güven aşılamış, kendisine ve siyasi geçmişindeki duruşuna saygı duyan sol ve sağ kesimin çeşitli isimlerinde diyalog çağrısı algısını kuvvetlendirmiştir. Birçok tartışma programına katılmış, bazen insanları duygudaşlık yoluyla düşünmeye sevk etmiş, bazen ölüm tehditleri almış bazen de haklı ve haksız yönlerde eleştirilmiştir. Fikirlerine katılmayıp normal yollardan eleştirmeyi seçmeyenler, her zaman yıkıcı eleştiriler yapmış, kendisini 'vatan haini' ilan etmiş ve Ahmet Türk'ü dinlememişlerdir bile.

Ahmet Türk kendi ifadesiyle günün birinde Türk ve Kürt halkının silahsız çözümlerle barış yolunda birleşeceği ve kucaklaşacağı günleri görme hayaliyle bu yola çıkmış olan silahlı yola başvurmamış birisidir. Her zaman eleştiriye açık olmuş, öz eleştiri yapmış ve partisinin yaptığı hataları da üstlenmiştir, her siyasi lider gibi. Kendi partisindeki bazı vekillerin barış umutlarına zarar veren sert söylemlerinin aksine Ahmet Türk, her zaman olumlu, iki kesimi ve barışı zedelemeyecek tavrını sürdürmüştür. Buna rağmen kapılar daha baştan Ahmet Türk'ün yüzüne kapanmıştır.

Bu siyasi yüz ile aynı fikirleri paylaşmak zorunda değilsiniz, ama dinlemek ve sadece bakmak değil bazı realiteleri de görmek zorundasınız. İşte bütün bu sürecin ve siyasi geçmişin bir sonucu olarak karşımıza çıkan Ahmet Türk, kendini bilmez biri tarafından saldırıya uğradı ya da uğratıldı. Herkesin kendiniz gibi düşünmesini istediğiniz anda ortaya faşizan bir sonuç çıkar. Bu durum ancak üçüncü dünya ülkelerine ve az gelişmiş demokrasilere aittir. Yeryüzündeki en iyi sistem değildir elbette demokrasi, sadece 20.yüzyılın insanoğluna ders verdiği faşizan sürecin sonucu olarak geliştirilen alternatif bir sistemdir. İleride belki daha da iyi bir sistem çıkacaktır, bilinmez. Ama demokrasi tahammül ve karşınızdakini dinleme rejimidir. Kimse aynı düşünemez ve düşünmemelidir de.

Bir olaya bakarken ‘acaba karşımdaki benim göremediğim bir şeyi mi görüp bana muhalefet ediyor?’ diye sorduğunuz anda bilin ki siz gerçekten adil ve demokrasiye inanan bir insansınız. Belki karşınızdakinin bakış açısını bilmediğinizden dolayı onunla aynı baktığınız olayda, siz bir şey kaçırıyor karşınızdaki görüyordur. Aynısı tersi içinde geçerlidir. Sizin gördüğünüzü karşınızdaki göremiyordur belki de. Karşınızdakinin söylediklerini kabul etmek zorunda değilsiniz, ama dinleme lüksünü göstermeli eğer haksızsa, haksızlığını ancak diyalogla ortaya koymalısınız. Karşınızdakinin siyasi yaşamını, ideolojisini ve fikirlerini bilmeden, okumadan, araştırmadan kişileri sadece sizin gibi düşünmüyor diye yaftalamaya, hedef göstermeye hatta fiziksel şiddete başvurmaya kalkarsanız, kimseyle oturup konuşamazsınız bile. Unutulmaması gereken şey ise kimsenin tam anlamıyla doğru olamayacağı gerçeğidir.

İşte gerçek diyalog eksikliği buradan kaynaklanmaktadır. Bu eksikliği de körükleyenler medya’nın bir bölümüdür. Bu ırkçı saldırıyı normal karşılayıp neredeyse ‘adalet’ olarak görüp alkış tutan Hürriyet gazetesi gibi yayın organları bu utançla ilerleyen yıllarda nasıl devam edeceklerdir yayın hayatlarına. Ama şaşırtıcı değildir. Hürriyet, 1980 darbesinin ardından cezaevlerindeki işkenceleri görmezden gelen, 28 Şubat 1997’deki post modern darbede tankların geçişini görüntüleyemediği için askeriyeden rica ederek tekrar geçirtip canlı bir olaya tanık olduğu algısını yaratmaya çalışan, Ahmet Kaya’ya karşı yapılan linç kampanyasında ‘Vay Şerefsiz’ başlığı atıp sonradan bilgisayar hilesi olduğu ortaya çıkan Ahmet Kaya ve Kürdistan bayraklı resimleri basına servis edip kişileri hedef gösteren bir yayın çizgisinde ilerlemiştir. Bu geçmişten çekinmeyen ve ders almayan bir yayın organı tabi ki böyle bir saldırıyı da ‘adalet’ olarak nitelendirebilir.

Tarihin her zaman diliminde ve her coğrafyasında görülmüş bu utançlardan ancak öz eleştiri, tahammül ve geleceği barış içerisinde kurma idealleriyle kurtulabilinir.

Basın yoluyla bu saldırılara çanak tutan ve kendi sözde adaletini halka aşılamaya kalkanlar bu ideallerin hiçbir zaman yerleşemeyeceği odaklar olarak yaşayacaklardır.

Ama kazanan barışı savunanlar olacaktır.


Sami Mert EĞİLMEZER