![]()
Her insan dünyanın esiri olarak doğar, bir sürgündür Adem’den beri. Yalnız Rabbini bilenler hür olmanın gizli yollarını bulur. Esasında o hiç esir olmamıştı ki� Esaret, dünyanın ona giydirdiği kabuktu. Oysa Rabia Öz’de, Rabbini bulduğu kalbin ülkesinde yaşıyordu.
Mutluluğu balçıkta değil ruh’ta arayanlar için bir kılavuzdu Rabia.
Gerçek esaret nedir? Asırlar geçtikçe daha fazla özgürleştiği kanaatinde olan insanoğlunun, aslında artan esareti midir? Caddelerde mutsuz yüzlerle yürüyen insanların kollarında, görünmeyen sayısız kelepçe olmadığını kim iddia edebilir? İç sesiyle yüzleşme cesareti bulamayan metropol insanı bu sesi dindirmek için, dış gürültüye sığınmıyor mudur? Münire Daniş, Aşk ile Hû kitabında İlahi aşk’ın meşhur kahramanı Rabiatü’l Adeviye’nin biyografisiyle gerçek hürriyeti ve zâhirin arkasındaki gizli esareti sorguluyor. İnsanın özgürlüğünün ya da esaretinin kendi eseri olduğunu hatırlatarak. İç sesini bastırmama cesareti olanlara�
Asırlar geçtikçe insanoğlunun zaman-mekan algısı da değişmektedir. Bakılan ile görülen bakanın algılama şeklinden dolayı farklılık göstermektedir. Bu bağlamda bir yazar için öykü şahsiyetini tarihin sayfalarından seçmek zor değil midir?
Tarihi, ruhani bir kahramanı yazmanın bir takım özel şartları gerektirdiğine inanıyorum. Evvelâ muhabbet, kurbiyet, samimiyet� En azından yazmanın amacı bunlara bağlı olmalı. Bilgelerin izlerinde gezinen, ama bir arayış, bir susayışla ve bir mana derinliğinde “bulmak”, “ermek” niyetiyle yola çıkmış olmak gerekiyor. Veliler, sanki Yaratıcı’nın elinden çıktığı gibi kalmış, ilk günaha bulaşmamış ideal insanı temsil ediyorlar. Onların dünyasına girmek, hatıralarına dikkat çekmek zor olduğu nisbette gerekli de. Hele de onların ışığına, öğretici rehberliğine her şeyden ziyade muhtaç olduğumuz günümüz dünyasında� (Bilgelerin biyografisinin ya da hatıralarından derlemelerin edebiyata aktarılması da, edebiyatımızı zenginleştiren bir geleneği ihya etmek olarak ayrıca önemli.) Doğrusu Rabiatü’l Adeviye’yi yazmaya belkide cesaret edemezdim. Ondan ve onunla aynı çağda yaşamış, bir rivayete göre zikir halkası içindeyken aşk cezbesiyle vefat etmiş olan Meryem el Basriye’den söz açılsa içimin titrediği doğru. Ama böyle bir çalışmanın niyeti içinde değildim. Sonra zor, sıkıntılı bir zamana sıkışmış, bunalmış bir vetirede iken ben, Rabiatü’l Adeviye içime düştü, yakın dostu olduğu rivayet edilen Meryem el Basriye ile birlikte. Rabiatü’l Adeviye bir yıldız gibi içime aktı, ardına düştüm. Kitaplar arasında onu aradım. Şaşırtıcı bir serüvendi. Kitabın yazılmasından yayımlanacağı noktaya kadar, Aşk ile Hû kendini beni vesile kılarak oluşturdu diyebilirim.
Öyleyse bu kitabın okuru da özel olmalı?
Olabilir. Bütün bilgeler gibi Rabiatü’l Adeviye de mükemmel kulluğu, insanlığın zirvesini temsil ediyor. Modern zamanın kaosuna, bu kaos içinde dağılan, yiten insana hem çok uzak hem çok yakınlar. Eğer bulunduğunuz noktada durarak (modern algıyla) zirveye (zamandan ve mekândan uzak makama) bakarsanız bu mesafeleri görürsünüz. Ancak yakınlaşmak için muhabbet enerjisiyle modern algıyı, engelleri terk ederek sefer başlatırsanız, samimiyetle adım attıkça onlardan uzak olmadığınızı hissedersiniz. Yani bu yola merak duyanlar, kendini bilmek için yola çıkanlar, çıkmak isteyenler, “bulmak”, “ermek” derdini taşıyanlar daha ziyade ilgilenecektir kitapla.
Rabiatü’l Adeviye ilahi aşk makamının en meşhur kahramanlarından. Bu günün insanı için ilahi aşk nasıl bir bahis olabilir?
Anlaşılmaz bir bahis değil ama erişilmesi zor bir bâb olduğu söylenebilir.
Denilir ki, aşk kelimesinin aslı sarmaşıktır. Bu sarmaşığın “uşuk” isimli hem tatlı hem acı bir meyvesi vardır. Bu mecaz çok çarpıcı. Meyvenin tatlı olanı aşk-ı ilahi ise, ekşi acı olan tadı da beşeri aşk olmalı. İnsanlar beşeri aşka aşina. Fakat beşeri aşktan maksadın hakiki aşka yol bulma, aşkın sırrını keşfetme olduğunu anlayabilene aşk olsun. Anlamak, keşfetmek de yetmez, aşk-ı hakikiyi hâl eylemek her beşere nasip olmayacak kadar ulvi bir makam. Şehidi Hallac-ı Mansur, yıldızı Rabiatü’l Adeviye� Varlıktan uzaklaşma, kendi hiç’liğini dahi aşma yani O’ndan başka geriye bir varlığın kalmaması hâli. O’nun; insanın gören gözü, konuşan dili, yürüyen ayağı olması. O’nda kaybolma hâli� Onların makamını seyre çıktığınızda hayran olup kalıyorsunuz. Çünkü aşk ile teslimiyet, aşkın iştiyakı, hasreti bütün teslimiyet ve hasret yaşantılarından başkadır. Sırlıdır. Etkisi küllidir. Nasiplenmeye gelince, bu meseleler etrafında, insanı, bu günün insanı, dünün insanı diye ayırmanın doğru olmadığını düşünüyorum. İnsanın yaradılış ve yeryüzüne indiriliş sebebi belli.
“Ben bir gizli Hazine idim, bilinmek istedim” kudsi hadis ifadesiyle anlamaya çalışırsak, dünün insanı da bu günün insanı da, Yaratıcı’yı bilmek, her şeyden herkesten, dahi kendimizden ziyade O’na yakın olacağımız bir “bilmek” marifetine sahip olmak sorumluluğundan aynı derecede sorumluyuz. İnsan fıtratı iyiyi kötüyü, doğruyu yalanı, hakkı batılı bir arada taşıyabiliyor. Kendinde yaşarsan (bu karışıklık içinde)kendini bulursun, O’nda yaşarsan O’nu�Hakkı batıl’dan ayırma ve tekamül her insanın ödevi. Yaratıcı’ya yakınlık her insanın amacı olmalı. Her insan gayreti, ameli ve samimiyeti nisbetinde kemalat bulabilir, aşk-ı ilahiye muhatab olabilir.
Beni çok etkileyen bir anektodu hatırlıyorum, Efendimiz Hira’da inzivaya çekildiği zamanlarda Mekke’li müşrikler “Muhammed Rabbine aşık oldu” diyorlarmış. Efendimiz, dünyalık denilen ne varsa, o dünyalık içinde insanın kendinden alacağı ne kadar zevk mutluluk varsa terkediyor ve bir mağaranın ıssızlığında, “bilmek” marifetine ermek için çabalıyordu. Müşriklerin eğlenmek için sarfetiği bu sözler hakikatti aslında. Yani Efendimizin terk’i aşk-ı ilahi çekimiydi� Her insan kendinde değil O’nda yaşamanın yolunu bilmeli, yordamını öğrenmeli. İlahi aşk bunun en derin manası�
Rabiatü’l Adeviye’nin aşk çoşkusu kadar hüznü de dikkat çekici. Hüzün onun kalbinin süsü. Aşk’la hür, hüzünle rahat o. Kalp hüzünle nasıl olur da feraha kavuşur. Akıl nasıl hür bırakılır?
“Hüzünlü olmalısınız, çünkü hüzün kalbin anahtarıdır” diyor Efendimiz. Kalbin esrarına bakalım; kutsi ifade, “âleme sığmadım, kulumun kalbine sığdım” buyuruyor. Yani O, orada. Demek ki kalbinden, kalbin esrarından habersiz kalan ziyandadır. Yaratıcı’yı tanıyan kalp, O’nu, nasibince seviyor. O’nu razı etmek, O’nun verdikleriyle hoşnut olmak, O’na yakın olmak için iştiyak duyuyor. Amellerde bulunuyor. Hasret çekiyor.
Fakat gayretinden razı mı O? Hoşnut mu? Emin olamıyor. Hem indirildiği fena yurdunda, çevresi olan fenâ içinde ne kadar huzurlu olabilir insan? Adem’in uzaklaştırıldığında başlayan hüznü bu. Yani başına gelenlerin farkında olma hâli. Uzaklaştırılmış olmanın, yeryüzüne indirilmenin derdiyle başlayan ve yaşadıkça derinleşen, insanın geri dönme arzusunu, hasretini canlı tutan bir hüzün. Yani kalbin uyanık hali. İnsanın kendini bilme teyakkuzunun işareti. Yani dünyaya gelmekle şımarmamış, keyf ve gaflet denilen şarhoşluğa kapılmamış, hakikatten haberdar kalbin hasletidir hüzün. Rabiatü’l Adeviye’nin hüznü, onu kalbinin hakikatine taşıyor. Yaratıcı’ya duyduğu aşk, teslimiyet de, onu Rabbin’den gayrı bütün bağlardan, engellerden uzaklaştırarak sonsuzlukla tanıştırıyor. Rabiatü’l Adeviye öyle bir aşka sahip ki, ne cennet umuduyla, ne cehennem korkusuyla kulluk edilmesini yakıştırıyor Sevgili’ye. Yaratıcı sevilmeye layık olduğu için sevilendir, diyor. Yani sebepler değil, O’nu “bilmek”, tanımak, kulluk için yeterlidir.
Kitapta en ilginç ayrıntılardan biri Abde- Rabia dostluğu. Abde; kendisine gelenleri “Sen Allah’a itaat et ve niyazda bulun; ben kimim ki aracı olayım. O, bir aracı olmadan da imdadına yetişir, şüphen olmasın” cevabıyla karşılayan Rabia’yı bir öğretmen, yoldaş edinir. Nefsin tekamülünde bir öğreticiyi dost edinmek� bu ilişki şeklinden bahsedelim mi?
Bilge sözü, “ Veliler, Allah’ın arz üzerindeki reyhanıdırlar (kokusudurlar)” diyor. “Sadık olan kullar bu kokuyu koklar, koku kalplerine vasıl olur, bu sayede Mevlalarına iştiyak duyarlar ve bu sayede ibadetleri ziyadeleşir.” Abde binti Şevval kuvvetli bir rivayetle Rabiatü’l Adeviye’nin öğrencisi ve yardımcısıydı. Yani Rabiatü’l Adeviye’den gelen ruhani miski duymuş ve onun yanında kalarak bu kokudan nasibini arttırmak böylece Rabine yakın olmak istemişti. Rabiatü’l Adeviye’nin, bu istek karşısında kusursuz tevazusuyla dile getirdiği nazik bir ikaz sözkonusu; “ben kimim ki�” İbn Arabi, “Arifler duygularını başkalarına nakledemezler” diyor. “Ancak onları, benzeri şeyleri tecrübeye başlayanlara sembolik olarak anlatabilirler.” Veliler peygamberlerin varisleridir. Yani Allah’ı en çok “bilen”, peygamberlerden sonra Allah’a en ziyade yaklaştırılmış kişilerdir. İnsanları din ile irşad etmek, Allah’ı bildirmek, manevi tekamül yolunu yordamını öğretmek, bize bizi öğretmek için en marifetli kılavuzlardır. Ancak bunu bizim adımıza amelde bulunarak, bizim adımıza istiğfar ederek, bizi kendi iradelerine bağlayıp irademizi tembelleştirerek değil, hakkı batıldan ayıklayacağımız, zahirimizi ve batınımızı aşkla kavileştirilmiş bir irade ile irşad gayretine tabi tutarak sağlarlar.
İnsan yaradılışta kendini bilmek, Rabbini bilmek üzere proğramlanmıştır. Mürşid öğretici, bu proğramın içeriğinin, prensiplerinin, harcının mimarlığını yapıyor. Işığıyla bu proğramın anlaşılır, hatırlanır olmasını sağlıyor. Sırat-ı müstakim’de doğru adımlarla yürümenin bilgisini, tecrübesini canlandırıyor. Sen dur, ben senin adına yürürüm, demiyor. Nasıl adım atacağını, takip edeceğin izleri gösteriyor.
Siz Aşk ile Hû’dan evvelki Kalp Süvarileri isimli çalışmanızda yine velilerin, kutsal kişilerin biyografilerinden derlenmiş hatıraları hikaye etmiştiniz. Şüphesiz bu hatıraların, biyografilerin edebiyatımıza kazandırılması bir zenginlik. Ancak bu güne ait hikâyeler yayımlamaya da epey ara verdiniz�Ne dersiniz?
Aslında dergilerde hikaye yayımlamaya ara verdim. Aşk ile hû’nun akabi yeni hikaye çalışmalarımın kitabı olacak, nasip olursa. Hikayelerin çoğu tamamlandı. Kitaba ismi dahi verildi. Dış şartlar beni yıldırmaz, hırpalamaz ise inşaallah 2009’un ilk aylarında neşretmek mümkün olur. Görelim mevlâ neyler�
Haber7
Sert ilklimin Mert Genci 66
"Ayriligin Firaki Düsmeli Sineye,
Dudaklar Küsmeli Kahkahaya Gülmeye!..
_____________________
Dügümlenirken Uzun Yollarin Ufukta Ucu,
Bugünde Gelmedi Hasretle Beklenen Yolcu!
N.F.K
Ben Mahkum Olmusum Kirecli Dört Duvara,
Gözyasi Dökme Yusuf Kirli Mektuplara!..
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks