Sayfa 2 Toplam 3 Sayfadan BirinciBirinci 123 SonuncuSonuncu
11 den 20´e kadar. Toplam 22 Sayfa bulundu

Konu: Mine KIRIKKANAT Köşe Yazıları

  1. #11
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Kandır ve yönet!



    Bilgi, insan bilincine iki yoldan ulaşır: Öğrenerek ya da “malum olma”yla... Bilimsel ve dinsel bilgiler arasındaki farkın temelinde bu yol ayrımı vardır. Üç tek tanrılı dinden yalnızca Yahudilik’te, Hz. Musa’nın okuma yazma bildiği kesin. Çünkü Musa’nın Firavun’a olan yakınlığı, kendisine eğitim alma olanağı sağlamıştı.

    Hz. İsa’ya değgin yaptığım araştırma, tartışmasız bir sonuç vermedi. Ancak Hz. İsa’nın içinden çıktığı sosyal çevre ve Hristiyanlığın kutsal kitabı İncil’in kendi ölümünden çok sonra, dört müridi tarafından yazıldığı düşünülecek olursa, büyük olasılıkla okuması yazması yoktu.

    Hz. Muhammed de okur yazar değildi ki, Tanrı’nın kelamına vakıf olduğunda, “Allah’ın adına oku!” emri kendisine bu yüzden verildi.

    Ancak peygamberler ister okuryazar olsun, ister olmasınlar, tek tanrılı üç dinin pek çok ortak noktalarından biri, inanç bilincini ‘malum olma’ yoluyla aktarmaları ve aynı yoldan iman talep etmeleridir.

    Malum olan bilgi, içe doğandır, mantıksal açıklama aranmayan sezgiye dayanır.

    ***
    Hristiyanlık dininin hiyerarşik yönetimi, tüm Orta Çağ boyunca okuma ve yazma olanağını papazlara, papaz okullarına tanıyarak “günahkârlar” diye genellediği sade müritlerini eğitim ve bilgiden uzak tutmaya özen göstermiştir. Böylece siyasal iktidarını, halkın cahil kalıp, halka egemen güç, yani kilisenin bilgeliği üzerine kurmuştur. Özellikle Papalığın temsil ettiği Katolik Kilise, düzen kurucu olarak yaptırımlarının halk tarafından eleştirilmesini ve yeni bir düzen arayışını, bu yöntemle engellemiştir.

    Zaten matbaanın icadı ve halkın okuryazarlık düzeyinin artması, kilise hegemonyasında sonun başlangıcı olmuş, bu tarihten öteye Katolik dogma parçalanmış, Protestanlık ortaya çıkmış, dinin devlet ve toplum üzerindeki etkisi erimeye başlamıştır.

    Dolayısıyla din dogmalarının ‘malum olma’ yoluyla kabulü, bu dogmaları irdeleyip ufalayacak ‘öğrenim’ kanalıyla bilinmesine tercih edilir. Malum olan bilincin tartışması yoktur, çünkü temelinde sorgulamaya direnecek bilgi yoktur, mantık ölçüsüne vurulamayan psikolojik bir kanıya dayanır.

    Sorbonne Üniversitesi Dil Bilimleri öğretim üyesi Alain Bentolila, doğduğu ülke Fas’ta üniversite öğrencilerine verdiği bir konferansta: “Allah’ın kelamını doğru anlayıp, doğru iletmenin önemi”nden söz eder. Molla bozması bir öğrenci karşı çıkar: “Haksızsınız Profesör, Allah kelamını anlayıp yorumlamaya gerek yoktur! Çünkü tüm Müslümanlar, Kur’anı bilir!”

    Ve hocayla öğrenci arasında ilginç bir tartışma başlar:

    - Tüm Müslümanların Kur’anı okuduklarını mı söylemek istiyorsunuz?

    - Evet.

    - Peki ama Fas’ta her yüz kişiden altmışı okuma yazma bilmiyor, Kur’anı nasıl okurlar?

    - Hz. Muhammed de okuryazar olmadan Kur’ana vakıf olmuştu. Kur’anı okumak için Müslüman olmak yeter!

    Aslında öğrenci, Kur’andaki bilginin malum olma yoluyla geçtiğini söylemektedir, profesöre.

    Oysa...

    Kadın sesi günah diye mükemmel okuduğu ilahileri dağıtılmayan Serpil Özkasap örneğinde olduğu gibi, Mekke’ye uzatma günah, Medine’ye uzatma ayıp diye zavallı kadın ayaklarını nereye uzatacağını bilmeden “uyuyarak” geçirilen 22 yıllık bir yaşamı, sadece ve sadece Kur’anı anlayarak okumakla edinilen bir bilginin bile değiştirmesi mümkündür!

    ***
    Bugün şeriatla yönetilen ya da şeriatçılığın yayıldığı ülkelerde okuryazarlara bile Kur’anda olmayan hurafeler hazırlop yutturulsa da, zaman içinde öğrenim yoluyla bilgi, malum olma sistemine karşı tıpkı Hristiyanlıkta olduğu gibi İslami köktendinciliği de çatlatacaktır.

    Arap ülkelerinde, Kur’anı okuyabilse, ne okuduğunu anlayabilecek kadının, en azından halk tabanında eğitimden özenle uzak tutulması bir raslantı değildir. Pakistan ve Afganistan gibi dili Arapça olmayan Müslüman ülkelerde, hem kadına okuma yazma öğretmemek, hem Kur’an’ı illaki Arapça okutmak gayreti de aynı özenin ifadesidir.

    Ne yazık ki İslamiyet’te bir aydınlanma çağına, Kur’an’ın Türkçe okutulmadığı ve Allah kelamıyla kul arasına giderek daha çok aracının girdiği Türkiye’den önce, kadınların, gördükleri bütün baskıya ve eziyete rağmen kutsal kitabı kendi dillerinde okudukları İran ulaşacaktır.



    Vatan



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  2. #12
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Çetesi bile dökülüyor



    Türkiye topraklarında yaşayan halklar için “devlet”, yüzyıllarca tartılarak söylenen, dolu dolu bir sözcüktü. Tartılırdı, çünkü ağırlığı altında ezerdi “devlet.”
    Beş bin yıllık bir geleneği taşıyordu sırtında, elbette ki okkalıydı. Ve bu gelenekle doğup ölen insanlar, kendilerini aile içinde pederşahi otoritesiyle ezen, itaatle yükümlü oldukları babalarına benzettikleri kuruma, “Devlet Baba” dediler. Otoritesine sığındıkları zaman ise, kendilerine evde arka çıkan anneleri gibi, “Devlet Ana...”
    Devlet sözcüğünü kimse sevmiyordu. Ama sayıyordu. Sayıyordu, çünkü korkuyor, çekiniyordu. Türk milleti, binlerce yıldır yalnız korkup çekindiğine saygı duyardı çünkü. Bin yıllar geçti, yüzyıllar geçti, kimse devletin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini sorgulamadı, sorgulamayı düşünmedi, düşünen de yok edildi.
    Cumhuriyet rejimi ve demokratik devlet bile, zorla, tepeden inme kuruldu Türkiye’de. Başka türlüsü zaten olamazdı. Bu toprakların insanları, biri çıkıp “Hayda bre...” demeden, geniş yığınları koyun sürüsü gibi gütmeden hiçbir yere varamazlardı kendiliklerinden. Çünkü birey değil, tebaa olmaya alışıktılar. Düşünmeye değil, itaate. Emre, komutaya, hota zota.
    Ne var ki cumhuriyet rejimi ve demokratik sistem, bireyin yurttaşlık bilinci üzerine kurulan devlet biçimleriydi. Tebaa üzerine kurulunca ve 19. yüzyılın sonundan kalan “devletçi” birkaç idealist ölünce, kimsenin sahip çıkmadığı devlet de ortada ve kendisini yemlik olarak kullanan eğitimsiz, birikimsiz alaylı kurnazların, düpedüz hırsız ya da rüşvetçi, oportünist ve popülist politikacıların eline kaldı.
    Her anlamda içi boşaltıldı.
    Bugün gelinen noktada Türkiye devleti, boş bir kabuktan ibaret olup, kabuğun sertliği, içini boşaltanların çıkarını korumak için kullanılan bir bekçilik nöbetidir.

    ***

    Sonuncu bekçinin nöbetine denk gelen Ergenekon davası, suçluyu suçsuzdan ayıracak mı, ayırabilecek mi, zaman gösterecek. Ama çapı şimdiden belli: İtalyan mafyasından “Godfather” romanı çıkar, filmi çıkar, ünü dünyaya yayılır, bizim Ergenekon’dan ancak Kurtlar Vadisi yapılır, ABD’de çekildiği zaman bile Türkiye’de tutar ancak...
    Oysa güdük haydut ve katillerden oluştuğu anlaşılan bu çete, Soner Yalçın’ın (Hürriyet, 24.08.2008) yazdığına göre, ki doğrudur, Susurluk Çetesi’ymiş. Tarihinin de NATO tarafından “komünist” avlamak için kurulan Gladio’ya uzanması ihtimali var.
    Bu demektir ki, Türkiye’de binlerce insanı, yeri doldurulamayacak yüzlerce aydını öldürten cürüm organizasyonu, üçüncü sınıf bir mafyadan ibaretmiş. Bu döküntüye, “devletin içindeki çeteleşme” diyorlar. Doğruysa, bir sorum var: Devlet koflaşmasaydı, böyle bir çete yerleşebilir miydi içine? Devlet çürümeseydi, yem olur muydu bu kurtçuklara?
    Atatürkçü Düşünce Derneği’nden, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne ve hatta cumhuriyet mitinglerine katılan halkı bile “Ergenekon çetesi”ne yamayan ve muhaliflerini, aynı tehditle sindiren bir iktidar döneminde, Susurluk’tan Ergenekon’a gerçek çeteleşmeyi ortaya çıkaracak ve bırak devletin içindekini, dışındaki mafyalaşmayı temizleyecek bir siyasal iradeden söz edilebilir mi?

    ***

    Bana öyle geliyor ki, Ergenekon çetesine dair yapılan ve hiç ilgisiz kurumları, hiç ilgisiz iktidar muhaliflerini böyle bir çeteleşmenin içinde gibi gösteren yasa dışı yayınların suflör ve tetikçileri de başka bir organizasyonun hizmetlileri: Devleti bir çeteleşmeden kurtarmak değil, yıkmak ve Türkiye’yi çoktan hazırladıkları haritaya göre bölüp parçalamak için kolları sıvayan dış cephe, Neocon Çetesi...
    Cumhuriyet’in dünkü manşetiydi: AKP’nin iktidara geldiği 2002’den beri 1018 müfettiş hakkında soruşturma açılmış, 138’i ceza almış.
    Devletin içindeki asıl mafyalaşmayı, yolsuzlukları, kayıt dışılığı kim denetlemeye kalksa açığa alınıyor.
    Devletin içini asıl kim kemiriyor, asıl kim boşaltıyor?
    Elinde çekiç, dışarda bekleyen efendilerine boş kabuk hazırlıyorlar.
    Ama bu kabuk, ya boşken bile sertse, kolay kırılmazsa?


    Vatan



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  3. #13
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Splendid Palas’ta “Gecenin Nefesi”

    “Gece almış başını gitmiş. Gece geç-miş. Kimi bir örtünün çekildiğini söylese de üstümüze, örtüyü delip yaşamak da var. Karanlık olduğu kadar, aydınlık geceler de var.

    Siz hiç, siyahların içindeki parıldamayı gördünüz mü?

    Ve o parıltıdan çıkan yansımayı?

    Sabahın ışıltılarının aksine seçemediğiniz, soluklaşan, hafifleyen renklerin ne kadar güzel göründüğünü bildiniz mi?

    Siz hiç bir gecede eflatunu fark ettiniz mi?

    Nefesinize hiç baktınız mı? Daha derinden gelmiyor mu? Oysa daha dört saat öncesine kadar, vücudunuzun ritmi ile nefesiniz uymuyordu. Şimdi her şey daha güzel, yerli yerini buldu. Kanınız, bu ritmin akışına uydu mu?

    Ya aynalar... Bu soluk yüz neden geceleri bu kadar ışıyor, diye sordunuz mu? Yoksa... Yoksa siz başka biri misiniz? Oysa öğleyin, iş yerindeki lavabonun önünde, ‘Kimsin sen ya’ dediğiniz görüntü bir başkasının olabilir mi?

    Ya siz, hiç gece kavuştunuz mu sevdiğinize, onu bir gece havaalanından aldınız mı? Gece yarısı ne kadar rahatsız etmekten korksanız da, ‘Ben buradayım canım!’ demek için telefonunu sadece bir kere çaldırdınız mı?

    Siz geceye âşık oldunuz mu? Ay’ı yeniden, ama durmadan doğurdunuz mu? Ona neden bu gece bu kadar güzelsin, diye sordunuz mu?

    Gecenin kokusunu duydunuz mu siz? Duyduysanız, o kokuyu aklınıza getirdiğinizde yine o geceyi, gecelerinizi buldunuz mu?

    Korkulmaz geceden, karanlıktan korkulmaz! Gün ışığı kimi zaman daha korkutucu ve hain, hiç farkına vardınız mı? Bu durumu hiç tattınız mı?

    Derin derin nefes alın şimdi. Gözlerinizi kapayın.

    Derin derin nefes alın yine... Ve tüm kayıplarınızı aklınızdan çıkarın.

    Vazgeçin gece ölmekten, unutun geceleri ihanete düşmekten.

    Silin gözlerinizden tüm çalıntı geceleri.

    Yok edin zihninizden, yanınızdaki yastığı boşuna ıslattığınız geceleri.

    Yeniden yaratın siz gecenizi. Bildiklerinizi unutarak.

    Sabahı terk etmeden geceye uyanarak. Bilin ki, geceleriniz gününüzün başlangıcı.

    O zaman sığınmanın bir anlamı yok. Tadına varın, içinize çekin...

    Sönmeyin, sövmeyin, yeter!”

    NERHAN HEPŞEN / kenarDA köşeDE, Pal FM (99.2)

    ***

    Bir çarşamba gecesi, Splendid Palas’ın bembeyaz balkonundan Büyükada’yı sarmalayan Marmara’nın lacivert sularına doğan ayı seyrediyordum. Yanımdaki minicik radyodan, yukardaki satırları okuyan ses yükseldi. Ses mi güzeldi, metin mi, her çarşamba gecesi olduğu gibi Nerhan mıydı konuşan, yoksa Splendid Palas’ın duvarları mı dile gelmişti, bilmiyorum... Ama Adalar’ın büyüğünde mehtaba çıktım, yeryüzünü Ay’dan seyrettim o gece.

    Gece bağışlayıcıydı. Karanlığı, gündüzün gözlerimi, kulaklarımı, ruhumu taciz eden çirkinliklerini gizliyor, aslolanı, ışık olanı, aşk olanı, güzeli gösteriyordu yalnızca.

    Splendid Palas’a baktım, çıktığım mehtaptan. Çirkinlikler denizinde kaybolanlara güzelliğin yolunu gösteren bir fener gibiydi. 1908 damgalı “art nouveau” mimarisiyle, zamanı ve mekânı yaşanmaz kılan zevksizliğe karşı ışıltısını saçmaya devam eden, içine girene muhteşem bir tarihi fısıldayan, koruyan, sakınan, kale gibi sağlam bir fener.

    Büyükada’ya düşerse yolunuz, adaların hafta sonu işgallerinde bile sizi dışarının çirkinliklerinden koruyacak arka bahçesi, havuzu, leziz mutfağı ve Marmara’ya açılan teraslarıyla Splendid Palas’a sığınabilirsiniz. Hele bir çarşamba gecesi, televizyonu boşverip, radyoda Nerhan’ın kenarda köşede kalmışları hatırlattığı şarkılarla mehtaba bile çıkabilirsiniz!

    Splendid Palace Hotel (0216.382 69 50)

    29.08.2008

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  4. #14
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Kafkasya taburesinde tepişen filler

    Oğlum, “Ben Kafkasya’da olanları anlamadım,” dedi. “Güney Osetya Gürcistan’ın sınırları içinde değil miydi? Gürcistan kendi topraklarına girdiyse, Rusya nereye girdi? ABD’nin oralarda işi ne? Ya AB, niye miyavlıyor?”
    Bizimkinin değil uluslararası, ulusal çerçevede bile politikayla arası pek yoktur.
    Bendeniz üç yaşında gazete okur gibi yapıp, zaten okumayı da ‘Ali top al, at tut...’ kalıplarını aptalca bulduğumdan, siyasal makalelerle söktüğüm için, anasına benzesin diye çok uğraştım, başaramadım. Baba da olmayınca... Bizimki mühendis çıktı.
    Hatırıma Vatan Gazetesi okuyor, bir de bilim kitapları, romanları, dergileri... Kendisiyle irtibat kurabilmek için bilim konuşmak gerekiyor. Ben de zaten son romanımı, oğlumdan öğrendiklerimi oğluma beğendirmek için yazdım. Bu ay sonunda çıkacak bir “bilim kurgu” romanı...

    ***

    Düşündüm de, oğlumun Kafkasya hakkındaki açmazı, küçükken sorduğu “Hava renksizse, gökyüzü niçin mavidir?” sorusu kadar temel olmasına karşın, nedenlerden çok sonuçların ayrıntısında boğulan pek çok kişinin akıl etmediği sorgulama olabilir.
    “Gürcistan lideri Saakaşvili, Asya’daki ülkesinin tarih ve coğrafyasını Amerika’daki eğitimi sırasında unuttu,” dedim oğluma. “Daha da kötüsü, ABD’nin bir zamanlar Irak lideri Saddam’ı da Körfez ülkelerine saldırtmak için verdiği gaza geldi, dünyanın öteki ucundaki Amerikalılara güvenip burnunun dibindeki Rusya’ya kafa tutabileceğini sandı. Şimdi ne olacak biliyor musun? Ya bir dünya savaşı çıkacak, ya da... Bush yönetimi, Rus ayısını iyice azdırdıktan sonra, Putin’e, ‘Tamam Kafkasya senin arka bahçen, Gürcistan’ı sana bırakır, hatta Ukrayna’yı da Rusya’ya karşı kışkırtmaktan cayabiliriz. Sen de buna karşılık İran’dan elini ve desteğini çek, biz de İran’da ne yaparsak yaparız, ister bombalar, ister yıkarız,’ diyecek... ”
    Aklı yattı bizim oğlanın. Ama bilir ki teori başka, pratik başka olabilir.
    “Rusya’nın böyle bir pazarlığı kabul edeceği ne belli?” diye sordu.
    Yanıtım yoktu. Çünkü durum, muğlaktan öte meçhul...

    ***

    Abhazya, Osetya ve Gürcistan, Yeni Çağ’ı atlayarak Orta Çağ’dan Yakın Çağ’a geçen, köklü devlet geleneği geliştirecek ne zaman, ne de ortam bulabilmiş derebeylikleri.
    SSCB, Stalin döneminde Gürcüleri öne çıkararak, Abhazya ve Osetya’yı Gürcüleştirmeye kalkıştı, milyonlarca insanı oradan oraya tehcir ederek her üç bölgenin halklarını tek kimlikte eritmeye çalıştı.
    SSCB yıkıldıktan sonra Gürcistan bu yakın geçmişe sahip çıkarak Abhazya, Acaristan ve Güney Osetya’yı kendi toprakları saydı, ancak kendi topuğuna (şimdilik) iki diken batırmaktan öteye geçemedi: Abhayza 1993’te tek taraflı bağımsızlığını ilan etti, Güney Osetya hiç bitmeyen bir isyan bölgesi oldu.
    İşte yavaş yavaş kendisinden kopan Güney Osetya’daki “ayrılıkçıları” yola getirmek için kendi topraklarına operasyon düzenleyen Gürcü Saakaşvili, biraz tarih bilseydi, Abhazların Osetlerle hep birlikte hareket ettiklerini akıl ederdi. Ve kendi topraklarında saydığı Güney Osetya’ya saldırısının ardından, çoktan yitirdiği öteki bölge halkı Abhazların, fırsattan istifade işgal gücü saydıkları Gürcü ordusunu kovalayacaklarını, dolayısıyla yaktığı ateşin Kafkas bacasını saracağını düşünürdü.
    Tuhaflığa bakınız ki, Gürcü Saakaşvili Güney Osetya’ya saldırı nedenini, “Osetler, Amerikan değerlerine uymuyorlar!” diye açıklayabildi!
    Öteki tuhaflığa bakınız ki, bir zamanlar Abhazların, Osetlerin canına okuyan ve bu halkları zorla Gürcüleştirmeye kalkışan Ruslar, bu sefer “Abhaz ve Osetlerin Gürcülere karşı korunması” rolüne soyunmuş bulunuyorlar!
    Kafkasya’da karşı karşıya gelen Rusya ve ABD, bir sirk taburesinde tepişen iki fil.
    Peki filler tepişirken ayak altında gezinen farelere ne olur dersiniz?

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  5. #15
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Anıların emanetçisi

    Gencecik bir gazeteciydi Guillaume Moingeon. Büyük umutlarla başladığı mesleğinde işsiz kaldı bir gün. Zordu, gazetesi olmayan gazeteci olmak. Genç Guillaume, iyi ya da kötü, yazmak için eğitilmişti. Boş durmayı içine sindiremiyordu.
    Tuttu, aile tarihini yazmaya başladı. Nineleriyle röportaj yaptı, dedelerinin savaş anılarını not etti ve ortaya bir günce çıktı. Yazdığı kitap, ailesi tarafından çoşkuyla karşılandı, ama yayıncılar burun büktüler.
    Guillaume’un cesareti kırılmadı. Ailesinin kitaba gösterdiği ilgi, işsiz gazeteciye fikir vermişti. Fransa’da, kitaplarını kendileri yazmayan ‘ünlü yazar’lar vardı. Yazmayanlara ‘kalemlik’eden yazarlara da ‘zenci’ deniyordu. O da niçin ünsüz yazamayanların ‘kalemlik zencisi’ olmasındı ki?
    Ve Guillaume, kulağını ve kalemini, hayatlarının romanını yazdırmak isteyenlere kiraladı. Vizitesini, bir anlatı seansının kağıda dökümü dahil, saati 20 YTL’den belirlemişti.
    Unlarını elemiş, çocuklarını büyütmüş, yapayalnız yaşayan emekliler artık iki laf edebilmek, ‘hayatım roman’ inancını kâğıda dökmek ve deneyimlerini, acılarını, mutluluklarını, torunlarına tosunlarına bir kitap olarak bırakabilmek için Guillaume’un yolunu gözlüyorlardı.
    Guillaume, anılarının kitabını bitirip teslim ettikten sonra, bir çekmecede tek nüsha olarak saklamak ya da ceplerinden ödeyip bir matbaada bastırmak, onların bileceği işti.
    Gazeteciyken asgari ücretle çalışan genç adam, birdenbire CEO gelirine kavuşmuştu. Üstelik yeni işi çok hoşuna gidiyordu. Yaşlı bir kadın müşteri, işsiz gazetecinin kendisine icat ettiği iş hakkında: “Çocuklarım elli yaşlarını devirdiler, evleri var, mobilyaları var. Benim olan hiçbir mala ihtiyaçları yok artık. Ama yazdırdığım bu kitap kalıcı. Bitince onu deri kapakla bastıracağım. İçine kendi annemin yüz yıl önceki giysilerle fotoğrafını, asker üniformalı babamı, merhum kocamın Hindiçini seferinde çekilmiş resimlerini koyacağım. Ve bütün torunlarıma

    ***

    Guillaume Moingeon, anıların emanetçisi olarak yıllar önce Fransız medyasına geniş geniş, uzun uzun haber konusu olduğunda, acı acı gülümsemiştim: İşsiz, genç bir gazeteci, istihdam edilmeyi hayal bile edemeyeceği Le Monde Gazetesi ve onu izleyen televizyonlar tarafından ‘şöhret’ yapılmıştı...
    Bir de, aynı meslek Türkiye’de icra edilse... diye düşünmüştüm.
    Hayatı roman Fransızlar, yazdırdıkları kitabı ortalama 100 vizitede bitirseler, ederdi sana 2 bin YTL. Baskı parası falan, her kitap yazdıranın demek ki en az 4-5 bin YTL’yi gözden çıkarması gerekti.
    Türkiye’de böyle bir tutarı, torunlarına bir kitap bırakmak için harcayabilecek kesim belliydi.
    Acaba neyi anlatırlar, anlatabileceklerinden ne kadarını yazdırabilirlerdi?
    “Sonra abicim, dişli bir milletvekili geldi. Bak oğlum, dedi. Belediyecilikten kaç para kazandığın belli, çak imzayı şuraya, açalım şu arsayı imara, çoluk çocuğun yüzü gülsün, dedi. İşte ufaktan başlayıp, han hamam sahibi böylece olduk” mu diye aktarırdı anılarını?
    Yoksa... “Efendime söyleyeyim bir gün, sayın bakanım telefon etti. Abi, bu ihale senin, dedi...” diye başlar mıydı köklerini anlatmaya ve bırakmayı düşünür müydü, ‘hayatının romanını’ ailesinin gelecek kuşaklarına?
    Ya da... “Allah için bir Kur’an kursu kurduk, çocukları fakirlerden, paraları Almanya’dan topladık, sonra bir gün kurs binası çöktü. Kısmet işte. Fukara çocukları telef oldu, ama bizim villalar sağlam, oğlumu da zaten eltimin amcaoğlu Amerika’da okuttu...” diye mi yazdırırlardı başarı öykülerini?

    ***

    Türkiye’de hayatı gerçekten roman olanlar var. Trablusgarp’tan Rus cephesine, Sina çöllerinden Güneydoğu Anadolu’ya, Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ına taş çıkaracak romanların kahramanı onlar.
    Onlar, kana doymayan bu toprakları anlatacakları çocuklarının yarını olmayanlar. Onların, hayatlarını yazdıracak paraları asla olmayacak.
    Paraları olanların da, yazdıracak hayatları.

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  6. #16
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart

    Yürütülüyoruz, çürütülüyoruz...


    “Uzun yıllar önce, yoksul ve muhtaçlara yardım edebilmek amacıyla, kimdir, nedir bakmadan Deniz Feneri Derneği’nde gönüllü olarak çalıştım. Sonra rahatsızlık duymaya başladım ve koptum.

    Almanya’daki ‘ak holding’ haberlerini okudukça, yüzüm kızarıyor... Derneğin gönüllü çalışanı olduğum yıllarda, öylesine muhtaç, öylesine çaresiz insanlarla karşılaşmıştım ki, zaman zaman dışarı çıkıp ağladım...

    Deniz Feneri, eğer iyi niyetle kurulup iyi niyetle devam ettirilseydi gerçekten yüzyılın insanlık hareketi olacak bir çalışma olur, böyle çamura bulanmazdı.

    Almanya’daki davada derneğin itirafçı muhasebecisi tarafından kuryelikle suçlanan RTÜK Başkanı Zahid Akman’ı zaman zaman TV’lerdeki şov programlarında boy gösterirken seyrediyorum: Ense kulak yerinde, sanki kuaförden 3 dakika önce çıkmış gibi, semiz, sevimsiz, dünyaları ben yarattım diye gerinen bir erk sahibi.

    Kendisini seyreder ve dinlerken sanırsın ki, memlekette ne yoksulluk var, ne de herhangi bir sorun.

    Beş çocuk babası olmak, çocuklarından utanmak hasletini de vermelidir insana.

    Biliyorum, it ürür kervan yürür, deniyor. Ama aç, perişan ve umarsız zavallılara tanınacak şans, dağıtılacak yardımlar, çıkarcı, harsız ve bencil insanlarca engelleniyor.

    Nasıl bir memleket olduk biz?

    Bu zanaatı bu kadar iyi bilirdik de, neden Makyavelli bizden çıkmadı?

    Kazanacaksınız o ‘ulvi’ zaferinizi, beyler... Kazanacaksınız, ama Pirus zaferi sayılacak. Ötesi değil.

    Memleketi bitirdiniz, insanlığı katlettiniz. Yazıklar olsun!”

    ***

    Bu satırların adı bende saklı yazarı, kendisini: “Sade vatandaş X: O güruhtan biri. Emeği yok edilen, aşağılanan, horlanan, sizin gibileri tarafından ezilen, üstüne basılan, bir zavallı” olarak tanımlıyor, sevgili okurlarım.

    Ben de son günlerde, “o güruhu” hesaplamaya çalışıyorum.

    Acaba Türkiye’de emeği yok edilen, aşağılanan, horlanan, ezilen zavallılar nüfusun kaçta kaçını oluşturuyor onları ezen, onların kanını iliğini emerek, onların hakkını yiyerek beslenen gaddarlar, hırsızlar ve yolsuzlar kaçta kaçını?

    Korkum, Türkiye ağacının köklerinden tepesine, gövdesinde salim hücrelerden çok parazit bulmak.

    Başka bir deyişle özsuyundan fazla sülük, yapraklarından fazla asalak, meyveden çoook daha fazla kurtçukla kapanacak bir hesap.

    ***

    Ne gariptir ki, “yürütmek” sözcüğünün hırsızlık yapmak, çalmak anlamına geldiği tek dil, Türkiye Türkçesi. Dolayısıyla, baş erkimizin pek çok kez yinelediği “it ürür kervan yürür” demeleri, siz, ben, bizim oğlan “Yapmayın!” diye bağırdığımız zaman, onların hem kervanı, hem de zaten deveyi hamuduyla “yürütmeleri.”

    Eğer Türkiye’yi yürütenler, it gibi çalışıp, elimizden alınana ürümekten başka tepki veremeyen biz itlerden daha çok olmasalardı... Almanya’dan mı öğrenirdik Deniz Feneri yolsuzluğunu? Alman mahkemesine mi düşerdi, Türkiye’deki yoksullara yardım için toplanan paraların kuryeliğini yapan, televizyon kanalı kurup yat, kat, tesettür oteliyle semiren yolsuzları deşifre edip peşine düşmek?

    Demek ki tepeden tırnağa çürümüşüz...

    ***

    Dün Can Ataklı’nın yazısındaki Business Channel ibretliğine bakılırsa, Türkiye’yi kemiren asalaklar arasında, apoletli kurtçuklar da var!

    Halen Kadıköy Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk’ü, alkışlanması gereken girişimi düşük gelirli halkı daha ucuza tedavi ettiriyor diye kovuşturanların, yoksullara dağıttığı 11 milyon koli yemek, kömürdü, mercimekti sus payının, hangi düzenin sadakası olduğu açık değil mi?

    Üstelik, sadakalarını bile bizim cebimizden veriyorlar.

    Onların serveti ağırlaştıkça, içi boşalıyor, hafifliyor Türkiye.

    Ne var ki, yürüte yürüte çürüttükleri bu gövdenin üstünde oturuyor onlar da. Çöktüğü gün, hafifleyen uçar, ağırlaşan çakılır!

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  7. #17
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Örsle çekiç arasında gazetecilik

    Araştırmacı gazeteci Tuncay Mollaveisoğlu, bugünlerde Türk medyasında yer alan Deniz Feneri Derneği’ne ilişkin yolsuzluk iddialarının hepsini, hatta daha fazlasını tam bir yıl önce belgeleriyle açıklamış, Kanaltürk’teki Yolsuzluk ve Yoksulluk programında defalarca gündeme taşımıştı, sevgili okurlar.

    ForumVadisi sitesine bakın, Mollaveisoğlu’nun Yolsuzluk ve Yoksulluk programında belgeleriyle kanıtladığı Kanal 7 ile Deniz Feneri tezgâhında, daha sözü edilmeyen neler var neler. Örneğin, kanal yedicik de bir gemicik almış, meğer: Atlas 1. Almanya ile Türkiye arasında taşımacılık yapan bu gemicikle, kimbilir neler neler, ne bavulcular, ne kuryeler ve yükte hafif, pahada ağır eşya taşındı...

    Taksi şoförlüğü yaparken Kanal 7 Avrupa’nın başına getirilen Mehmet Gürhan’ın Frankfurt Ticaret Odası’na kayıtlı şirketinin adı, şiir gibi: Weiss Handels, yani Ak Ticaret... Ne anlamlı, değil mi?

    ***
    Başbakan Tayyip Erdoğan, bir yıl önce Deniz Feneri’ni ‘yakan’ Kanaltürk’ü bitirdiğinden beri, kimse olayın üzerine gidemez sanıyordu. Gerçekten de gidemezdi kimse... Eğer Alman Mahkemesi ve Alman medyası öne düşmeseydi!

    Türk medyası, hem sağlamcıdır, hem de temkinli... Deniz Feneri’ndeki muazzam tezgâhın haberini, bekledi, bekledi, Alman mahkeme kayıtlarına ve Alman medyasına dayanarak vermeyi tercih etti.

    Çok da iyi etti.

    Çünkü Sayın Erdoğan’ın bam telinin, ‘Deniz Feneri’ne gerili olduğu ortaya çıktı! Neden mi?

    Almanya’da Türklerin karıştığı pek çok yolsuzluk davası vardır, olur. Bunların hiçbirine Türkiye Başbakanı’nın muhatap olması gerekmez, zaten de olmamalıdır. Eğer Deniz Feneri davasının bir sanığı, Sayın Erdoğan’a haksız bir itham yöneltmiş ve bu itham basında yer almışsa, Başbakan’ın yapacağı tek iş, düzeyli ve soğukkanlı bir açıklamayla yalanlamaktır. Başka türlüsü düşünülemez.

    Oysa Sayın Başbakan’ın tepkisi, hem çok mantıksız oldu, hem de çok ayıp. Anti demokratikliğini geçiyoruz, çünkü kendisinden zaten çok uzun süreden beri demokrasi beklemiyoruz ki, demokratik yaklaşım ve olgunluk bekleyelim.

    Sayın Başbakan’ın tepkisi, ‘misilleme’ tehdidi oldu. Mantıksız, çünkü Vatan Gazetesi ya da Doğan Grubu’na ait başka bir medyada yayınlanan herhangi bir habere karşı tepki Hilton Oteli üzerinden verilmez.

    Doğan Holding’in bambaşka alanda bir yatırımı, hükümetle iş ilişkileri, talepleri ya da şikâyetleri, Doğan Medya Grubu’nun üzerinde baskı aracı olarak kullanılamaz.

    Kullanılırsa, ne Türkiye devlet sayılır, ne de zaten kullanan devlet adamıdır.

    ***
    Ayıp oldu, çünkü Alman belgelerini yayınlayan Türk medya yöneticilerini tehdit edilecek kadar önemli, özgür ve bağımsız saymayıp, kısaca adam yerine koymayıp, doğrudan patronu, Sayın Aydın Doğan’ı hedef aldı.

    Demek ki Başbakan, Doğan Grubu’nun da kendisinin AKP’yi yönettiği gibi yönetildiğini sanıyor. Çok yanılıyor. Doğan Grubu’nda demokrasi vardır, ifade özgürlüğü vardır ve imtiyaz sahibimiz Doğan ailesinin, tasvip etmese bile sineye çektiği pek çok gazeteci ve haber vardır. 2005 yılında, Doğan Grubu’nun bir gazetesinden TEK bir yazı yüzünden atılmış bir gazeteci olarak, gerçeği söylediğime güvenebilirsiniz: Aydın Doğan ve ailesi, kendilerine ait iki gazetede on dört yıl çıkarlarına ters düşen onlarca yazıma göğüs gerip, siyasal baskıya rağmen varlığımı kolladı. Atılmama neden olan yazı siyasal ve Aydın Doğan’ın üzerinde siyasal baskı olsaydı, yine korurdu.

    Dolayısıyla Sayın Başbakan’a kötü bir haberim var: Baltayı taşa vurdu. Aydın Doğan, tehdide hiç gelmez.

    Biz dürüst gazeteciler de, “soğan soyduğumu söylersen, sarımsak yediğini söylerim,” türünden misillemelere alışkınızdır. Patrona da kafa tutmayı biliriz, kelle vermeye de hazırızdır!

    Başbakan’ın elinde çekici var, vurur. Ama örs bizim, örs dürüst gazetecilik. Bu örs üzerinde çok çelik dövüldü, çok çekiç eskidi.

    Dayanmaya alışkınız.

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  8. #18
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart

    Nasıl bir baro başkanı istiyoruz?

    Bir devletin bekası, eğitim ve hukukla sağlanır. Eğitimin cinsi, hukukun türü, devletin niteliğini de belirler.

    Türkiye’de laik eğitime sızıldı. Ve sızıntı, fikri ümmi, vicdanı şer’i kuşaklar devleti devralana kadar akacak, kadroları dolduracak.

    Hukuk kalesi de kuşatma altında. Anayasa Mahkemesi’nde görev süresi dolan her yargıcın yerine “başkanın adamları”ndan birer numune yerleştirilince, kalenin burcu, hangi zihniyetin eline geçecek, belli. Yargıtay, Danıştay da sırada...

    Atatürk, “Köhne hukuk erbabı Cumhuriyet’in baş düşmanıdır” sözünü boşuna söylememiş...

    Herkes bilmelidir ki, Türkiye’nin ivmesi, (şimdilik) kansız bir karşı devrim sürecidir.

    Oysa Türkiye’de azımsanmayacak bir nüfus, uygarlık ve çağdaşlık devrimlerinin tehlikede olduğunu fark etmeyecek kadar bilinçsiz, aldırmaz ve aymaz olsa da, yumurta kapıya gelip takke önüne düştüğünde laik cumhuriyete karşı hazırlanan devrime de, mücahitlerine de direnecektir.

    Tehlikeyi şimdiden görenler ise, en azından sahip çıkabilecekleri kurumları kolay kolay vermemelidirler.

    ***
    Bu kurumlardan en önemlilerinden biri, avukatlık baroları. İnanın bana, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay kadroları el değiştirip, iktidara biat edenlere teslim edildiğinde, laik, çağdaş ve etkin savunma hukukçularına, yani barolara çook ihtiyacımız olacak.

    Yakında İstanbul Barosu Başkanlık seçimleri var. İstanbul’un Türkiye’nin siyasal coğrafyasında tuttuğu yer düşünülünce, İstanbul Barosu zaten önemli. Ama Türkiye’nin girdiği siyasal yönde ‘biat eden yargı’ oluşumu, çağdaş hukuku savunacak bir baronun önemini “hayati” kılıyor.

    Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu, 20 Eylül’de, İstanbul Baro Başkanı adayını saptamak için kendi üyeleri arasında bir seçim yapacak. Belirledikleri adayın, İstanbul Baro Başkanlığı seçimlerini kazanması, yüksek olasılık.

    İnandığım hukuk değerlerini savunan Çağdaş Avukatlar Grubu’nun bir aday adayı var ki, tarafsız kalmam mümkün değil: Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu üyesi Av. Başar Yaltı.

    Yaşam sınavlarından geçerken ihaneti görmüş, kanatları kırılmış, ama kuyruğu dik tutmuş olanların, bir dosta bile güvenmeleri zor, kefil olmaları daha da zordur. İşte bu ahval ve şeraitte, bendeniz kendim gibi bildiğim, kendimden bile daha çok güvendiğim, eğilmeyecek, bükülmeyecek tek kişiye kefil olurum: Avukatım Başar Yaltı’ya.

    Hem de sadece, kristal gibi saydam, lekesiz, gölgesiz, “iyi” insanlığına değil, zekâsına, birikimine, düşündüğüne ve mücadele gücüne kefil olurum!

    Yaltı ailesi, on dört yıldır kötü günlerimde sığındığım, iyi günlerimi birlikte kutladığım bir yuvadır, benim için. Bazıları Türk basın tarihinde “ilk” olan davalarımda, en beklenmedik hukuk zaferlerinin altında onun imzası vardır. Bu sütunda yayınlanan birkaç “hukuk makalesi”nin altında da...

    ***
    Başar Yaltı, bir analiz yapıyor: “Dünyanın tek kutuplu hale dönüşmesi sürecinde, ulus devletin değerleri olan ‘demokratik devlet ve hukuk devleti’ kavramları, çok uluslu sermayenin hedef ve çıkarlarına göre biçimlenmeye başladı. Bu durumun örnekleri, her gün dökülüyor önümüze. Demokrasi ve hukuk, bir amaç olmaktan çıkarıldı, araç olarak kullanılıyor. Son dönemlerde Türkiye’de yaşananlara bakılırsa, yargı üzerinden yürütülen mücadelenin bir hukuk mücadelesi olmadığı, karşıt siyasal güçlerin iktidar çekişmesi olduğu, anlaşılır.” Doğru değil mi, sizce de?

    Avukat Yaltı, düzenin hukukun denetiminde değil, hukukun “yeni” düzenin emrinde bir araç haline getirildiği ortamda, “Barolar ya meslek mensuplarının ihtiyaçlarını karşılayan yöresel derneklere dönüşecek, ya da sadece siyasal tutum takınarak üyelerine yabancılaşacaktır” örgörüsünde bulunuyor.

    Çareyi, “yeni bir paradigma”da görüyor: “Barolar hem avukatların haklarını etkili biçimde koruyan, hem de toplumun hukuk adına sırtını dayayabileceği güven kurumları olmalıdır!”

    Aynen katılıyorum. Yargının dişlene dişlene kemirildiği Türkiye’de halkın, hukuka güvenini koruyacak ve hukuku savunacak barolara “yaşamsal” ihtiyacı var.

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  9. #19
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart

    Kehanet tamam, beddua yolda


    Kitabın adı, İstanbul Risaleleri. 1995 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi yayınlamış. Belediye Başkanı, Milli Görüşçü Recep Tayyip Erdoğan. Refah Partisi’nden seçilmiş.

    Kitabın 158. sayfasında, “Allah’ın gazabına uğrasınlar” başlıklı risale şöyle :

    “Fatih (1453 yılında) İstanbul’u alıp Ayasofya önüne geldiği zaman derinden derine bir inilti işitti. Sesin geldiği tarafa bir adam gönderdi. Hali perişan bir keşiş getirdiler. Huzura çıkardılar. ‘Niçin hapsedildin?’ diye sordular. Keşiş fala da baktığını ve muhasara (kuşatma) hazırlıkları sırasında (Bizans İmparatoru) Konstantin’in kendisini çağırıp İstanbul’u Türklerin alıp almayacağını bildirmek için remil atmasını (fal açmasını) söylediğini, remilde İstanbul’un Türklerin eline geçeceğini bildirmesi üzerine Konstantin’in kızarak onu zindana attırdığını hikaye etti ve ‘Şimdi karşınızda bulunuyorum, demek falım doğru imiş,’ dedi.

    Bunun üzerine Fatih de İstanbul’un kendi elinden çıkıp çıkmayacağına dair remil atmasını ve doğruyu söylerse mükafatlandırılacağını bildirdi. Keşiş remil attı ve şöyle dedi:

    ‘İstanbul Türklerin elinden harp ve darp ile çıkmayacak. Ancak öyle bir zaman gelecek ki, elinizdeki emlak ve arazi azalacak. Bu suretle İstanbul, Türk malı olmaktan çıkacak.’

    Bu falın bildirdiği neticeden müteessir olan (üzülen) Fatih, ellerini kaldırarak, ‘İstanbul’da edindiği yerleri ecnebilere (yabancılara) satanlar Allah’ın gazabına uğrasınlar’ diye beddua etti.”

    ***
    Yukardaki satırlar, Tuncay Mollaveisoğlu’nun Görünmez Holding / Bir Yolsuzluk Belgeseli (Siyah Beyaz Yayıncılık, 2008)kitabından alıntıdır.

    Ne gariptir ki, haraç mezat satılan Türkiye’de, İstanbul’un fethiyle en çok övünenler, İstanbul’u en doymaz, en arsız iştihayla pazarlayanlar oldu. Sonuncu talan, dişlinin kemirdiği Silivri, TESCO. Bıraksaydık, Galataport. Dubai kulesine arsa, Sevda Tepesi’ne imar, yasal direniş aşılınca, tamam. Boğaz köprülerinin satışı yolda, otoyolların eli kulağında. Boğaziçi’nde Paşabahçe, Tekel fabrikalarının arsaları sırada... Ve daha neler neler, ne stratejik mevziler, ne taktik mevkiler satıldı, satılıyor, satılmayı bekliyor.

    Ben ne özelleştirmeye karşıyım, ne de yabancı sermayeye. Ancak bu ne özelleştirme, ne de yabancı sermaye. Bu bir yağma! Bu, hiçbir ülkede benzeri görülmemiş, yaşanmamış, olamayacak bir talan...

    Bizlerden çaldıkları sadece mülkümüz değil, kimliğimiz, kültürümüz.

    ***
    Sadece İstanbul’u örnek alırsak, 6 AB ülkesi büyüklüğündeki bu kentin Türkiye’de olduğu, abartmıyorum, bir yabancı gözüyle baktığınızda artık sadece oraya buraya asılan bayraklardan anlaşılıyor. Başka bir deyişle, İstanbul’un Türklüğü bayrak sallamaya indirgendi. Durumun herkes farkında olmalı ki, yerli yersiz asılan bayrak sayısı ve büyüklüğünde patlama var.

    Eğer bu sözlerim sizi şoke ediyorsa, şöyle bir bakın yaşadığınız yere: Türkçe isimli kaç tabela, kaç dükkân, kaç marka var çevrenizde? Yemek, içmek, giyinmek için aldığınız kaç ürün Türkçe isim taşıyor? Kimi Arapça, kimi İngilizce, ama Türkçe değil. Artık değil...

    Fatih’ten Maslak’a geçtiğinizde, Arabistan’dan Manhattan’a gelmiş gibi olmuyor musunuz?

    Küreselleşme, bütün dünyayı birbirine yaklaştırdı, çok uluslu bir kültür yarattı her yerde, doğru. Ama Türkiye’deki dil kirlenmesi, gösterge dediğimiz sembol yozluğu, hiçbir yerde yok. Her kültür, öykündüğünün yanısıra özgünlüğünü de yaşatıyor. Oysa bizim ellerde, Türk olduğumuzu gösterecek tabela kalmadı: Ya Arapça, ya İngilizce. Türkçe tu kaka.

    Bu yozlaşma, “babalar gibi” satılan mülke eklenince ortaya çıkan tablo çok açık: Türkiye el değiştirirken, yamanma kültürü de ahaliyi “yeni sahipleri”ne alıştırıyor. En çabuk alışan, en hızlı yabancılaşan İstanbul elbet.

    Bizanslı keşişin kehaneti doğrulanıyor. Fatih’in bedduası ne zaman tutar, bilemem. Ama nasıl tutacağını, o kadar iyi biliyorum ki... Bir başka yazıda anlatabilirim.

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  10. #20
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart

    Tarihin dersiyle tersi


    Yıl 1920.

    Kurtuluş Savaşı olanca hızıyla sürmekte, Anadolu hükümetiyle Türklerin “yenilemeyeceğini” ilk anlayan Fransa hükümeti arasında bir yıl sonra Ankara Antlaşması’yla sonuçlanacak gizli görüşmeler başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın Paris’e gönderdiği heyet ile Fransız hükümet yetkilileri arasındaki bu görüşmeler sırasında, Fransa başkentinde birbirini “Tanımayrum!” diyen iki Türk delegasyonu vardır: Osmanlı Sefareti ve Anadolu Hükümeti Temsilciliği.

    Nabi Bey’in maslahatgüzar kaldığı Osmanlı Sefareti’nin her şeyi tamam, ancak kapısını çalan yoktur. Oysa Ferit Teke’nin başkanlığındaki heyetin yerleştiği Anadolu Temsilciliği’nde, her şey savaşırken olduğu gibi eksik, Fransa ile barışın biçimlendiği art arda toplantılar yapılmaktadır. Paris, Osmanlı Sefareti ile Anadolu Temsilciliği arasında tuhaf ve hummalı bir “taşınma” ya sahne olur: Hemen her gece Sefaret’in arka kapısından tencere, tava, gümüş çatal bıçak, altın yaldızlı (ve tabii Osmanlı tuğralı) tabak, kristal bardak takımları taşıyan sandıklar çıkmakta, ertesi sabah yıkanmış paklanmış olaraktan aynı sandıklarla geri dönmektedir.

    ***
    Osmanlı 3. Ordu Komutanı Mandil Paşa’nın oğlu ve Tilda Kemal’in ağabeyi Leon Mandil, o sıralar Paris’te mahalli kâtip olup, Sefaret ile Anadolu Temsilciliği arasındaki “gece taşınma”larını organize eden kişidir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı kazanılıp Cumhuriyet kurulduktan sonra, Paris’teki “barış” görüşmelerinde henüz gayrıresmi Anadolu Hükümeti Temsilciliği’nin düşman bir devletin yetkilileri karşısında “fıkara” görünerek küçük düşmesini önleyen Leon Mandil’e “ataşe spesiyal” unvanını verir.

    Emekli Büyükelçimiz Tanşuğ Bleda, Osmanlı Sefareti’nden “hasım” Anadolu Hükümeti Temsilciliği’ne gönderilen demirbaş eşya kayıtlarını, 1960’lı yıllarda genç bir diplomat olarak atandığı Paris Büyükelçiliği arşivlerinde buldu.

    Tanşuğ Bleda’yı çok duygulandıran ve 1990’lı yıllarda Büyükelçi olarak geri geldiği Paris’te bizzat kendisinden dinlediğim zaman beni de sarsan bu tarih dersini, yaşamakta olduğumuz tarih tersi düşürdü aklıma...

    ***
    Yıl 2008.

    Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, meclis lokantasının servis takımlarının Deniz Feneri Derneği’ne verildiğini doğruladı. “Çalışmalarını çok başarılı bulduğumuz için TBMM Üstün Hizmet Ödülü de verdim,” dedi. Bülent Arınç’a göre, buradaki Deniz Feneri’nin Almanya’daki dernekle ilgisi yokmuş. “Almanya’dakiler şaşırıp yoldan çıktılarsa, Allah belalarını versin!”miş... Nereden nereye gelmişiz?

    Osmanlı tuğralı yemek takımlarının “ödünç” verildiği Anadolu Hükümeti Temsilciliği’nden, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir numaralı temsilciliği TBMM yemek takımlarının bağışlandığı Deniz Feneri’ne varabilmişiz, ancak.

    Bir yanda parasız ve soylu insanlar, bir yanda bizim sırtımızdan paralanan soysuzlar... Bir yanda Osmanlı Leon Mandil’in Türk milliyetçiliği, öte yanda TBMM’nin Manisalı Başkanı Bülent Arınç’ın İslami ümmetçiliği...

    Osmanlı tuğralı mutfak ve yemek takımlarını kullanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyaya kabul ettirenlerin birincil dayanakları TBMM’ydi. Zafer ve Cumhuriyet’in ilanıyla, gerek büyükelçiliklerdeki, gerekse meclisteki servis takımlarının üzerinden Osmanlı tuğraları kalktı, altın ay yıldızlar basıldı. Osmanlı Leon Mandil, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atanlara “ödünç” verdiği yemek ve mutfak takımlarını tek tek saymış, arşive kaydetmişti. Çünkü Mandil, soylu olduğunca dürüsttü. Kendisine emanet edilen demirbaşı, gönlünü koyduğu Anadolu Hükümeti’ne bile “veremezdi.”

    Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilciliği TBMM’nin eski Başkanı Arınç, meclis mutfağının damgalı demirbaşını, babasının malıymış gibi, (hem de kimlere!), bağışlayabildi. Deniz Fenercileri yoldan çıkmışlarsa, Allah belalarını versinmiş. Yok yav?

    Atatürk, Leon Mandil’e “ataşe spesiyal” unvanını kendisi vermişti.

    Deniz Feneri’nin Türkiye’deki ’attach’larını da Almanya veriyor. Senin ödüllendirdiğini Allah cezalandırırsa, bu işte bir terslik var sayılmaz mı?

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Bekir COŞKUN Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 25.10.09, 01:55
  2. Ruhat MENGİ Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 39
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:28
  3. Rauf TAMER Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:27
  4. Ertuğrul ÖZKÖK Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 42
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:26
  5. Ekrem DUMANLI KÖşe Yazıları
    By cokgen in forum HaberLer
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 02.09.08, 15:27

Eklenmis Olan Tag'lar

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351