Çetesi bile dökülüyor
Türkiye topraklarında yaşayan halklar için “devlet”, yüzyıllarca tartılarak söylenen, dolu dolu bir sözcüktü. Tartılırdı, çünkü ağırlığı altında ezerdi “devlet.”
Beş bin yıllık bir geleneği taşıyordu sırtında, elbette ki okkalıydı. Ve bu gelenekle doğup ölen insanlar, kendilerini aile içinde pederşahi otoritesiyle ezen, itaatle yükümlü oldukları babalarına benzettikleri kuruma, “Devlet Baba” dediler. Otoritesine sığındıkları zaman ise, kendilerine evde arka çıkan anneleri gibi, “Devlet Ana...”
Devlet sözcüğünü kimse sevmiyordu. Ama sayıyordu. Sayıyordu, çünkü korkuyor, çekiniyordu. Türk milleti, binlerce yıldır yalnız korkup çekindiğine saygı duyardı çünkü. Bin yıllar geçti, yüzyıllar geçti, kimse devletin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini sorgulamadı, sorgulamayı düşünmedi, düşünen de yok edildi.
Cumhuriyet rejimi ve demokratik devlet bile, zorla, tepeden inme kuruldu Türkiye’de. Başka türlüsü zaten olamazdı. Bu toprakların insanları, biri çıkıp “Hayda bre...” demeden, geniş yığınları koyun sürüsü gibi gütmeden hiçbir yere varamazlardı kendiliklerinden. Çünkü birey değil, tebaa olmaya alışıktılar. Düşünmeye değil, itaate. Emre, komutaya, hota zota.
Ne var ki cumhuriyet rejimi ve demokratik sistem, bireyin yurttaşlık bilinci üzerine kurulan devlet biçimleriydi. Tebaa üzerine kurulunca ve 19. yüzyılın sonundan kalan “devletçi” birkaç idealist ölünce, kimsenin sahip çıkmadığı devlet de ortada ve kendisini yemlik olarak kullanan eğitimsiz, birikimsiz alaylı kurnazların, düpedüz hırsız ya da rüşvetçi, oportünist ve popülist politikacıların eline kaldı.
Her anlamda içi boşaltıldı.
Bugün gelinen noktada Türkiye devleti, boş bir kabuktan ibaret olup, kabuğun sertliği, içini boşaltanların çıkarını korumak için kullanılan bir bekçilik nöbetidir.
***
Sonuncu bekçinin nöbetine denk gelen Ergenekon davası, suçluyu suçsuzdan ayıracak mı, ayırabilecek mi, zaman gösterecek. Ama çapı şimdiden belli: İtalyan mafyasından “Godfather” romanı çıkar, filmi çıkar, ünü dünyaya yayılır, bizim Ergenekon’dan ancak Kurtlar Vadisi yapılır, ABD’de çekildiği zaman bile Türkiye’de tutar ancak...
Oysa güdük haydut ve katillerden oluştuğu anlaşılan bu çete, Soner Yalçın’ın (Hürriyet, 24.08.2008) yazdığına göre, ki doğrudur, Susurluk Çetesi’ymiş. Tarihinin de NATO tarafından “komünist” avlamak için kurulan Gladio’ya uzanması ihtimali var.
Bu demektir ki, Türkiye’de binlerce insanı, yeri doldurulamayacak yüzlerce aydını öldürten cürüm organizasyonu, üçüncü sınıf bir mafyadan ibaretmiş. Bu döküntüye, “devletin içindeki çeteleşme” diyorlar. Doğruysa, bir sorum var: Devlet koflaşmasaydı, böyle bir çete yerleşebilir miydi içine? Devlet çürümeseydi, yem olur muydu bu kurtçuklara?
Atatürkçü Düşünce Derneği’nden, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne ve hatta cumhuriyet mitinglerine katılan halkı bile “Ergenekon çetesi”ne yamayan ve muhaliflerini, aynı tehditle sindiren bir iktidar döneminde, Susurluk’tan Ergenekon’a gerçek çeteleşmeyi ortaya çıkaracak ve bırak devletin içindekini, dışındaki mafyalaşmayı temizleyecek bir siyasal iradeden söz edilebilir mi?
***
Bana öyle geliyor ki, Ergenekon çetesine dair yapılan ve hiç ilgisiz kurumları, hiç ilgisiz iktidar muhaliflerini böyle bir çeteleşmenin içinde gibi gösteren yasa dışı yayınların suflör ve tetikçileri de başka bir organizasyonun hizmetlileri: Devleti bir çeteleşmeden kurtarmak değil, yıkmak ve Türkiye’yi çoktan hazırladıkları haritaya göre bölüp parçalamak için kolları sıvayan dış cephe, Neocon Çetesi...
Cumhuriyet’in dünkü manşetiydi: AKP’nin iktidara geldiği 2002’den beri 1018 müfettiş hakkında soruşturma açılmış, 138’i ceza almış.
Devletin içindeki asıl mafyalaşmayı, yolsuzlukları, kayıt dışılığı kim denetlemeye kalksa açığa alınıyor.
Devletin içini asıl kim kemiriyor, asıl kim boşaltıyor?
Elinde çekiç, dışarda bekleyen efendilerine boş kabuk hazırlıyorlar.
Ama bu kabuk, ya boşken bile sertse, kolay kırılmazsa?
Vatan



LinkBack URL
About LinkBacks







Alıntı ile Cevapla

Bookmarks