+ Konu Cevaplama Paneli
Sayfa 1 Toplam 3 Sayfadan 1 2 3 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 22 Sayfa bulundu

Konu: Mine KIRIKKANAT Köşe Yazıları

  1. #1
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Niyete ceza, kısmete vefa!

    Türkiye, birkaç gün arayla üç katliama sahne oldu.
    Eğer ülkenin ciğerlerini yakmak demek olan ve zaten kuruyan Türkiye’nin çölleşme sürecini ateşin üstüne benzin döker gibi hızlandıran Antalya Manavgat’taki doğa cinayetini saymazsak...
    İstanbul Güngören ve Konya Balcılar’daki patlamalarda ölen insan sayısı 35’tir.
    Her iki patlamada da bazıları ömür boyu sakat kalacak, bazıları öyle dengir mırmır işi değil, kallavisinden gerçek travma yaşayacak yüzü aşkın yaralı da cabası.
    Bu telefat, gerek Irak, gerekse Afganistan’daki bir haftalık savaş bilançolarıyla rahatlıkla aşık atacak düzeydedir.
    Güngören ve Balcılar’daki patlamalarda, yarısı çocuk 35 insandan “öldüler” diye söz edilemez.
    Onlar öldürüldüler.
    Birinci yarıyı terör öldürdü, ikinci yarıyı cehalet. Her iki olayın sorumluları da belirlendi, yakalandı, gözaltındalar ya da tutuklandılar.
    Ancak mahkemeler kurulup davalar görülünce, teröristler ağır cezalara çarptırılacak, ama cahiller, işledikleri cinayeti ya esamesi okunmayan para cezasıyla atlatacak ya da hiç cezalandırılmayacak.
    Neden?
    Çünkü Güngören patlaması ‘kasıtlı cinayet’, Balcılar patlaması ‘ihmal sonucu ölümcül kaza’ sayılacak.
    Çünkü hukuk, “niyeti” sorumlu tutup yargılar, “kazara” olanı görece bir cezayla geçiştirir.
    Bir anlamda “sorumsuzluğun hafifletici neden” sayıldığı, bazen facialara yol açan “kazara” ya karşı hukukun takındığı bu hoşgörür tutum, insanın genetik belleğinde var olan hakkaniyet duygusuna tamamen ters düşen, hatta kendi içinde bile bir paradoks olup, zaman zaman adalete isyan ettirir.
    Ama sadece Türkiye’de değil, evrensel hukukta da teamül (eğilim) budur.
    Başka bir deyişle hukuk, ‘Hatice’ye değil neticeye’ orantılı adalet isteyen hakkaniyet mantığının tersine, neticeye değil ‘Hatice’ye bakar.
    Yasaların öngördüğü birbirinden komik para cezaları sayesinde, yargının “sorumsuzluğu” adeta cezalandıramadığı Türk hukukunda, suç sorumluluğunun ‘niyet’e yüklendiği açıktır.
    Adaletin cezalandıramadığı sorumsuzluk suçunun adını da halkımız koymuştur: Kısmet.

    ***

    Anayasa Mahkemesi’nin, AKP’yi kapatmama kararına şahsen çok memnun oldum. Çünkü demokrasilerde, muhalefetin savunamadığı rejim, yargı tarafından korunamaz. Muhalefetin oluşturamadığı alternatif, Anayasa Mahkemesi’nde aranmaz. 75 milyon nüfuslu bir ülkede, son kale Anayasa Mahkemesi kalmışsa, laik cumhuriyet 11 kişinin ne lehte, zaten ne de aleyhte kararıyla kurtarılır! Kısacası Anayasa Mahkemesi, muhalefet boşluğunu dolduramaz. Dolayısıyla, “challenger”ı olmayan bir iktidarı boşaltmak, halefi bulunmayan bir selef yaratmak, kronik bir krizi akuta çevirmekten başka bir şey olamazdı ve zaten çözüm değildi.
    Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkındaki kararı mevcut Anayasa’ya uymaktan çok, iç koşulları ve dış baskıları gözeten “pragmatik” bir yaklaşım yansıtmaktadır.
    Neden mi?
    Çünkü hukuk, yukarıda örneklediğim gibi “kasıt” arar, yani “niyeti” sorumlu tutar ve cezalandırılmasını öngörür.
    Anayasa Mahkemesi, 1’e karşı 10 oyla aldığı “AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağı” kararıyla, iktidar partisine bir kasıt, bir niyet yüklemiştir. Böyle bir niyetin müeyyedesi de bellidir.
    Oysa aynı mahkeme, bu tespite karşın müeyyideyi uygulamayı reddetmiş ve iktidar partisine yapılan Hazine yardımının yarısının kesilmesine karar vermekle, sanığın niyet sorumluluğunu değil, sanki laiklik kazara, ihmal sonucu ihlal edilmiş gibi “kasıtsız suç”a öngörülen tali yaptırım, para cezasına çarptırmıştır.
    Eğer Anayasa Mahkemesi’nin Hatice’yi değil neticeyi cezalandıran bu yaklaşımı hukuksa, aynı hukuk mantığının Balcılar’daki kaçak Kur’an kursunun gaz kaçağı patlamasının sorumlularını da “kasıtsız ölüme sebebiyet vermekten” değil, ölüm bilançosuna göre yargılayıp cezalandırmalıdır.
    Yoksa ortaya birbirine zıt iki adalet anlayışı çıkar. Anayasa Mahkemesi “kısmeti” kovuştururken, diğer mahkemeler kastı yargılayıp “niyeti” cezalandırıyor olur.
    Bence Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı daha doğrudur. Çünkü Türkiye’de niyetten çok kısmet can almakta, yakmakta, hatta yıkmakta zaten bütün felaketlerin nihai sorumlu ve bir türlü yakalanamayan suçlusu, “kısmet!”tir.

    05.08.2008

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  2. #2
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Arrow Tahttan tabuta, ya da tersi...

    Uygarlığın karşıtı barbarlıksa eğer, uygarlık ve barbarlık arasında elbette saymakla bitmeyecek farklar vardır. Ancak uygarlığın barbarlıktan yola çıktığı, ya da uygarlıktan barbarlığa rahatça dönüldüğü düşünülecek olursa, toplam farklılık, aynı düzlemin iki ucu arasındaki ayrılık mesafesinden ibarettir.

    Bu saptamadan yola çıkan sadık yazarınız, hayatın götürdüğü yere tıngır mıngır gideriken, sanırım yolun yarısına doğru, uygarlıkla barbarlığı ayıran en önemli özelliğin, ’ölüm’ karşısındaki tutum olduğuna hükmetmiştir.

    Ve o gün bugündür, hükmünde ısrarlıdır: Uygarlık yaşama saygı duyar ve yüceltir, ölümden korkar ve önlemeye çalışır.

    Barbarlık ise, yaşam ve ölüme hayvanca bir içgüdüyle yaklaşır. Yaşamak için çok kolay öldürür. Öldürmek, yaşamın bir parçasıdır barbarlıkta. Dolayısıyla ölmek de basitleşir. Yaşam ve ölüm, iç içedir böylesi toplumlarda. Birine asılırken, ötekinden de pek çekinilmez.

    ***

    Ünlü mucit ve sanayici George Westinghouse’un aynı adı taşıyan şirketi, dünyada ilk kez elektrikli iskemle tasarımıyla, idam piyasasında yeni bir çığır açtığında, Etiyopya olmadan önce Habeşistan diye anılan ülkede İmparator Menelik hüküm soruyordu.

    Menelik’in mülkünde durum çok karışık ve çokça adam öldürmek gerekiyordu.

    İmparator, Westinghouse’ın ünü yepyeni infaz icadını duymuştu. İdamlıklar iskemlenin üstüne oturunca sarsıla sarsıla ölüyor, kan görülmüyordu. Hemen Amerika’ya iki elektrikli iskemle sipariş etti, Menelik.

    Sipariş iskemleler, heyula gibi geldi ABD’den.

    Menelik ve saray erkânı, görünüşlerinden çok etkilenmişlerdi. Artık nasıl çalıştırmaya kalktılar, üstüne kimi oturttular da ölmedi bilmiyorum, ama sonunda Menelik ve adamları, iskemlenin durup dururken infaz yapmadığını anladılar.

    İskemlenin çalışması için elektrik gerekiyordu.

    Oysa Habeşistan’da henüz elektrik yoktu...

    Bu arada, iskemlelere dünya kadar para ödenmişti. İmparator Menelik, adamlarına emir verdi: İskemlelerden biri derhal Westinghouse’a geri gönderilecek, ikincisini ise kendisi... Taht olarak kullanacaktı!

    Ve krallar kralı Haile Selasiye’ye kadar, hatta bir süre daha Habeşistan İmparatorluğu’nun iktidar tahtı bir elektrikli iskemleydi, sevgili okurlar!

    Kanlı iç çekişmeler sonucu Haile Selasiye’nin yetkilerini elinden alıp iktidara geçen Marksist Leninist yüzbaşı Mariam Mengistu, Haile Selasiye’nin ailesindeki tüm erkek bireyleri öldürttü, kalabalık haremini ise sarayın yedi kat dibindeki zindanlara tıktı.

    Ancak bununla da yetinmedi ve yetkisiz imparatorun 1975 yılında ölümünden (ya da katlinden) sonra, tahtından ettiği selefi, krallar kralı Haile Selasiye’nin cenazesini, bir daha dirilmeyeceğinden emin olmak ister gibi, saraydaki çalışma odasının tabanına, çalışma masasının altına gömdürdü!

    Ve ülkenin Marksist Leninist diktatörü Mariam Mengistu, yıllarca bir mezarın üstünden yönetti Etiyopya’yı!

    ***

    Yıllar önce, uluslararası çap ve değerde bir Türk gazeteci, arkadaşım Sinan Fişek’ten dinlediğim bu Etiyopya tarihçesini hiç unutmam ve zaman zaman okurlarıma da hatırlatmayı yararlı bulurum.

    Çünkü durum hiç değişmedi: Uygarlık yolunda ilerlemeye çalışan barbar toplumlarda ölümle iç içe yaşamak, yalnız dikta rejimlerinde değil, demokrasilerde bile olağan sayılıyor. Demek ki sorun iktidarda barbar mı var, değil. Bir toplumun uygarlığını ya da barbarlığını, tabanın yaşama ve ölüme bakışı belirliyor.

    Galiba vatan, din, iman, namus vb. için ölmeye hazır olmak, aynı gerekçelerle öldürmeyi de olağan kılan tutum. Ya da tersi. Gerçek uygarlık, bu halkalardan birisini kırmaktan geçiyor aslında. O zaman, ötekisi de kadük oluyor.

    Türkiye’de ölmeye hazır, hatta istekli oldukları için kolay cana kıyabilenlerin çokluğuna bakılırsa, kısır döngünün kırılması ne yakın, ne de kolay.

    Ülkemizin ne dikta, ne de demokrasiyle aşabildiği bu kısır döngünün barbarlığı mı, yoksa uygarlığı mı kuşattığına siz karar verin.

    06.08.2008

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  3. #3
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Ulusal şantiye, yerel rantiye

    Bir ülkenin tansiyonunu görsel değil, yazılı basın ölçer. Çünkü televizyon bir kez satın alınır. Hangi kanalın kaç kişiyi ekran başına çektiği hesabı, ancak örnek aracılar, tepki dönüşleri vb. gibi dolaylı yollardan yapılır.

    Oysa yazılı basının önüne her gün düşen satış sayısıyla tablo nettir. İnternet baskıları ise bu netliği ayrıntılandırır. Okurun neyi okuduğu, en çok hangi konuyla ilgilendiği bellidir.

    Sadece Türkiye’de değil, dünyada yazılı basını bir tansiyon aleti olarak düşündüğümüzde, yurt çapında dağıtılan gazetelerin büyük, yerel gazetelerin de küçük kan basıncını ölçtükleri söylenebilir.

    İşte bu anlamda Türkiye’nin tansiyon aletinde bir eksiklik vardır. Aletin ekranında, ülkenin sadece sistolik, yani büyük tansiyonu okunabilmekte, küçük kan basıncı (diastolik) verilerine ulaşılamamaktadır. Çünkü yerel basın, yok gibidir.

    Yerel basının yokluğu, bencileyin ulusal basını olduğu kadar kitap sektörünü de vurmakta, çünkü okuma alışkanlığının yayılmasını birinci derecede engelleyen ögedir.

    Ne güzel ki son zamanlarda ülkemizde bir kıpırdanma var. Kültürlü, bilinçli ve ilkeli gazeteciler tarafından hazırlanmış yerel gazeteler geçiyor elime. Örneğin Sakarya’da “cesur gazete” şiarıyla çıkan Yenihaber’de (Sakarya YeniHaber Gazetesi - Sakarya Haber - Adapazar Haber - Gncel Haberler) bölge kadar tüm Türkiye’yi, çünkü hepimizin içtiği bir su “marka”sını ilgilendiren şu haberi okudum:

    ***
    “SIRMA SU’YUN KAÇAK FABRİKA İNŞAATI’nda yaşananlar skandallar dizisine dönüştü:

    AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Sakarya Milletvekili Şaban Dişli’nin amcaoğlu Davut Dişli’nin sahibi olduğu Sırma Su’nun Mahmudiye deresindeki (ruhsatsız) fabrika inşaatı nedeniyle 2 dönüm orman arazisi kaydı. Kayma sırasında yüzlerce ağaç toprak altında kaldı.

    Orman Bölge Müdürlüğü komisyonu, inşaatın yol açtığı çökmeyi ‘doğal afet-heyelan’ şeklinde yorumlayan bir rapor tuttu. Sırma Su fabrikasının inşaatı sırasında ayrıca 4 dönümlük Hazine arazisi işgal edildi. Milli Emlak Müdürlüğü’nün işgalle ilgili tutanağının ardından arazinin Sırma Su’ya düşük bir bedelle kiralanması için çalışma başlatıldı.

    Sırma Su tarafından 3 milyon Euro harcanarak tamamlanan fabrikada şişelenecek su, henüz kiralanmadı. Özel bir arazideki su kaynağıyla ilgili 3 saniye/litrelik başvuru, henüz sonuçlanmadı. İzin için 11 kurumun onayı gerekirken, 4 kurum henüz onay vermedi. Özel İdare tarafından ruhsatlandırılmayan kaynaktan izinsiz su alınması ise, yasalara göre büyük suç.

    Öte yandan, siyasi kulislerde Sırma Su fabrikasının bulunduğu alanın imara açılması için AKP’li Şaban Dişli ile Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Duran’ın anlaştığı, belediye meclisinin ağustos ayı içinde imar değişikliğine gideceği belirtiliyor. (Ruhsatsız) Su fabrikasının ise en geç bugün (4 Ağustos) yıkılması gerekiyor.”

    ***
    AKP içinde çatlak arayanlara, işte mikro yanıt. Sözü edilen kaçak su fabrikası, boru değil, AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin amcaoğlunun. Suyu yok, ruhsatı yok, yıkım kararı var, aslında yıkılmaz da, ne olur ne olmaz diye, amcaoğlu milletvekili AKP’li Belediye Başkanı’yla anlaşmış, eğer yıkılırsa, amcaoğlu sucunun kaçak fabrikayla girdiği zarar, AKP’li sacayağının “imara açılacak su havzası”ndan edineceği kazançtan düşülecek.

    Uzun sözün kısası, Türkiye susuzluktan şahrem şahrem çatlayabilir, imara açılan su havzalarından b.klu sular içebilir, ama AKP çatlamaz. Çünkü şantiyesi rantiye, iskelesi nepotizm, sıvası rant!

    08.08.2008

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  4. #4
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Gerçekaltı Türkiye

    İstanbul Conrad’ın başarılı şefi Batuhan Zeynioğlu, biraz da bizim oğlumuzdur, çünkü ruhumun sarışın ikizi Donatella Piatti’nin oğludur.

    Eşim Daniel Colagrossi’nin yarım yüzyılı devirmesi nedeniyle doğum günü pastalarından konuşuyorduk, aklıma geldi, birkaç yıldır internette dolaşan bir fıkrayı anlattım.

    Batuhan şaşırdı.“Bu fıkra değil ki” dedi. “Ben aynısını yaşadım!”

    Conrad’dan önce şeflik yaptığı büyük ve çok turistik otelde bir gece Mr. Ini diye bir konuğun doğum günü partisi varmış.

    Siparişi aldığında, otelin 7 restoranından birinde meşgul olan Batuhan, doğum günü partisinin yapılacağı restoran mutfağını telefonla arayıp, pasta ustasına nasıl bir pasta hazırlayacağını tarif etmiş ve “Üstüne Happy Birthday, altına da Ini yazarsın” demiş.

    Usta şefine sormuş: “Ne inisi?”

    “Ini, konuğun adı” demiş Batuhan. “Kodluyorum: İstanbul, Niğde, İstanbul.”

    Gece, müzik ve alkışlar arasında Mr. Ini’nin önüne konulan doğum günü pastasının üstünde aynen şöyle yazıyormuş:

    Happy Birthday

    İstanbul Niğde İstanbul

    ***

    Bizler, Batuhan’ın mutfak anısına katıla katıla gülerken, Daniel eğlencemizin kültür düzeyini derhal yukarı çekti ve edebiyatta gerçeküstücülüğün babası, şair André Breton’un yaşadığı bir fıkrayı anlattı.

    1938 yılında Paris, Alman işgalindedir. André Breton, hem Almanlardan, hem de savaşan Avrupa’dan uzaklaşıp biraz soluk almak için “sürrealizm” konulu bir dizi konferans vermek bahanesiyle dört aylığına Meksika’ya gider.

    Veracruz’da Diego Rivera’nın evine yerleşir.

    Ev ferahtır, ancak André Breton’a tahsis edilen yazı masası yeterince büyük değildir. Breton, kendisine bir masa yaptırmaya karar verir. Yakınlardaki bir marangoz atölyesine giderek, İspanyolcası yeterli olmadığından, marangoza derdini çizerek anlatır.

    Breton şairdir, ressam değil. Dolayısıyla oracıkta bir kâğıdın üstüne çarpık çurpuk bir masa resmi çizer, boyutlarını da yazar, “Mümkün mü?” der.

    Marangoz modeli şöyle bir gözüyle tartar, çenesini kaşır, “Mümkün” der sonunda. “Gelecek haftaya biter.”

    Ertesi hafta teslim almaya gittiğinde, marangoz gururla masasını gösterir Breton’a.

    Marangoz, şairin masanın enini boyunu belirtmek için çizdiği kargacık burgacık modelin tıpkısının aynısını yapmayı başarmış, biri topal, öteki dışa, beriki içe kaymış bacakları, ne düz, ne de boyutları eşit tablasıyla masayı gerçekleştirmek için çok uğraştığı bellidir!

    André Breton, hayatının neşesini yaşadığı manzarayı, o günden öteye, “Meksikalılara sürrealizmi anlatmaya gerek yok, onlar zaten sürrealist!” diye açıklar.

    ***

    Yanarım yanarım, André Breton’un Türkiye’ye yolu düşmediğine yanarım. Meksikalıların özene bezene, uğraşarak vardığı gerçeküstücülük, bizim uşaklarda doğaçlama oluyor. Bugünlerde Cihangir Akyol’a döşenen kaldırımları görseydi, gerçeküstücülükle yetinmez yeni bir ekol yaratırdı André Breton: Gerçekaltüstçülük!

    Kullanılan taşlara baktım, nereden ithal bilinmez, ama pembe pembe, mükemmel kesimli taşlar. Gel gör ki, döşenen kaldırımda taşların aynı düzeyde birleştirildiği tek bir metre kare bulanın alnını karışlarım. Adamlar düz kaldırım değil, engebeli arazi ustası!

    Altın kaplama susuz çeşmeler bizde...

    Bursa Ordu Kastamonu akan sular bizde...

    O suların aktığı denizde, kara çarşaflı zevceyi kıyıda bırakıp, şişme kadınla yüzmek bizde...

    Zaten yat yüzdürüp haşema çimdirmek de bizde...

    Drape başlıklı Hayrünisanım bizde...

    Esma Esad yanındaki Eminanım bizde...

    Çünkü altın üste çıktığı yüzde 47 gerçeği bizde!

    Bu gerçeğin yarattığı estetik akımı tarife ise, kelimeler yetmez, absürd orantılı sesler gerekir.

    Beğenen ciyaklar, beğenmeyen kaba homurtularla duygularını ifade edebilir. Caizdir.

    12.08.2008

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  5. #5
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart İskemle üstünde fikir tüttüren masa

    Bizim ev, iki haftadır personeli pasaklı bir iş yerine benziyor. Aslında evden, evin içindeki evi, yani ailemden kalan yüzyıllık yemek masasını anlamak gerekir.

    Boyum kısa sayılmasa da erişkin yaşımda bile her oturduğumda bana “alçakgönüllü” olmayı empoze eden masadan uzun süredir kurtulmalıydım.

    Üstüne yastık koyarak ancak yetişip, yetiştiğim zaman da hâlâ ayaklarımın yere basmadığı bir lenduhayı, çoktan atmalıydım başımdan.

    Bu masa, benim kâbusum.

    Ama her seferinde kâbusu sürdüren bir bahane buluyor ve masayı kurtarıyorum.

    Sonuncu bahanem: “Aman satmayalım, çok sağlam, deprem olursa altına gireriz!”

    Oysa altındaki tablayla üstündeki tablayı birleştiren beş sütunlu tiyatro sahnesine, bir tek ben sığabilirim.

    Eskiden, Rengin’le birlikte sığınırdık.

    Orada evcilik oynar, çevresine dizilen konukların dizlerinden çektiğimiz peçetelerle tiyatro sahnesi kurardık, Rengin’le...

    Sonra o sıkılıp çıkar, ben yalnız devam ederdim.

    Masama hiç olmazsa, “klostrofobi”ye karşı şerbetlilik borçluyum.

    Onun altını, ana karnı gibi bir korunak algılardım.

    Sanırım bugün “deprem olursa...” bahanesinin altında bu korunak duygusu yatıyor.

    Köşesine oturduğumda beni hâlâ küçük bir çocukmuşum gibi hissettiren ulaşılmazlığını da “baba otoritesi” olarak algılıyorum.

    Üstünde yemek yediğimi ve yazı yazdığımı düşünecek olursanız, babamın ölümüyle bıraktığı boşluğu, onun otoritesini simgeleyen masayla doldurduğum söylenebilir.

    ***

    Her neyse, bu masanın rüyalarım ve kâbuslarımla, benim hayatımın vazgeçilmez bir parçası olduğunu anlamışsınızdır.

    İşte BU masayı iki haftadır on iki kişilik pozisyonuna getirdik, bir ucunda Daniel’in devasa bilgisayarı, ötekinde benimki, çiftlerin kahvaltı masasında telefon aracılığıyla irtibat kurduğu İngiliz karikatürlerindeki gibi günde en az 12 saat, karşılıklı çalışıyoruz.

    Daniel yeni kitabını yazıyor, ben Vatan yazılarımı ve yeni romanımı.

    Masanın hali berbat: Gazeteler, kitaplar, sigara filtreleri, izmaritler, ekmek kırıntıları, tütün zerreleri, uçuşan küller, simit susamları, orasına burasına not alınmış kağıt parçacıklarıyla günübirlikçi sahiline benziyor. Mangal eksikliğini printer’la gideriyoruz.

    Masanın bir ucundan bir ucuna, ekranların arkasından kafaları uzatıp konuştuğumuz oluyor, bazen.

    Dünkü Vatan’ı okurken, Daniel’e, otoyolda lastiği patlayınca arabayı emniyet şeridine çekmeden inip bakmak isteyen sürücünün, arkadan gelen bir arabanın arabasına çarpması sonucu telef olan 4 kişilik ailesi’ne dair haberi aktardım.

    Daniel, bizler kadar başarılı bir “cık cık” sesi çıkardıktan sonra, “Türkler sadece önlerine bakıyor,” dedi, “Arkadan gelene aldıran yok! Sanki hepsi sonuncu, arkası boşmuş gibi davranıyor...”

    Eşimin, Türklerin trafik reflekslerine dair yaptığı bu basit saptama, gazetenin sayfasını çevirince gözüme takılan haberle özgün bir anlam kazandı: Bir İngiliz dergisi, Bodrum’da “18 pound verilen erkeklerin, kapanın elinde kaldığını” iddia ediyordu.

    Küresel sektör trafiğinde, önüne bakıp arkasını kollamayan nüfus epeyce kalabalık.

    ***

    Geçen haftaki “Ulusal Şantiye, Yerel Rantiye” başlıklı yazımda AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin Sakarya’da amcaoğlu Davut Dişli’nin üzerine kaçak Sırma Su fabrikası inşa ettiği kamu arazisini imara açmak üzere, AKP’li Belediye Başkanı Aziz Duman’la anlaştığını müjdelemiştim. Meğer Şaban Dişli, AKP’nin Sakarya’dan Silivri’ye imar değişiklik tezgâhının haznedarıymış!

    CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu, Şaban vekilimizin Silivri’de yalnız ‘bir’ arsanın imar durumunu değiştirmek karşılığı lüplettiği 1 milyon dolarlık ‘ücret’i belgeledi.

    Vekilimiz Şaban ve diğer şabaniye ümmeti, Türkiye’nin nesine darbe vuruyor sizce, milletin ardından mı geliyor, yoksa önünde mi gidiyor?

    Bence trajedi, bu sorunun cevabında yatıyor. Herkes sonuncu olmak peşinde, oysa arkadan hep birileri geliyor!

    13.08.2008

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  6. #6
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,712

    Standart

    14 Ağustos Cuma gününden beri favorilerime katılan bir köşe yazarı:..artık burdan daha kolayca takip ederim....tşkler canımcım



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  7. #7
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Onlara kısmet, sizlere ahiret

    Elektronik posta ile Allah yoluna çağıranlara, surelere ayetlere alıştım. Ancak bazıları, ahirette vereceğim hesabı gözlerinde büyütüp, cezamın çoğalmaması için uyarıyorlar. İyi niyetlerine inanırsam, kendilerini biraz olsun gülümsetebilecek yanıtlarla yatıştırıyorum.

    İşte “bir hatırlatma” başlığını taşıyan son örnek:

    “Sayın Kırıkkanat, Gazetede resminizi gördüm de, siz de çok yaşlanmışsınız. Çökmüşsünüz. Sizin de eceliniz yakın. Orada hesabınızı hazırladınız mı?” ([Sadece Üye Olanlar Ve Aktif Edilmis Nickler Linkleri Görebilirler.. ])

    Her kimse, beni yaşlanmak ve çökmekte ayak direyen ‘normal’ bir kadın ve ahiretle korkutulabilecek bir ölümlü sanan bu okurumun içini rahatlattım:

    “Merak etmeyin, bomba gibiyim. Öteki tarafta bana manzaralı bir süit ayırmışlar. ‘Pahalı olmaz mı?’ diye sordum. ‘Aman efendim, size hesap ödemek düşmez, konuğumuz olacaksınız...’ diye yanıtladılar.

    Sizin için ayrılan yeri sordum, maalesef peşin ödemek zorundaymışsınız. ‘Aptallığın ceremesi çok, rezervasyona gerek yok!’ diyorlar.”

    ***

    İnsan ömrü dediğiniz, her şeyi bırakın, ortalama 100 yıl ve çoğu daha uzun yaşayan kargaların ömründen kısa.

    Bu kısacık süreyi, ölümden sonrasına imrenerek geçiren zihniyeti anlamakta zorlanıyorum.

    Yaşamı kendilerine, çocuklarına zehir, ‘nasılsa geçici’ diye hiç özen göstermedikleri dünyayı da berbat edip ahirete hazırlanmak olgusunu, cehalet diye geçiştiriyoruz.

    Oysa değil.

    Cehalet bilgi yokluğuna denir.

    Bunca kitaplı, kurallı, okullu bir öğretinin, sistematik olarak gerçek yaşamı tali belletip, esasa ölümü oturtması cehalet değildir. Tam tersine: Gözümüzle gördüğümüz, elimizle tuttuğumuz, içinde yaşadığımız gerçeği izafileştirerek, ölümden sonrasını önemli kılmak, inanmak ve inandırmak için özel çaba gerektiren bir fikirdir.

    Kitleleri ölüme hazırlamak, ahirette verilecek hesabın ödül ya da cezasını, bu dünyadaki sınavın iyi ya da kötü sonuçlarına bağlamak, teorik olarak hiç de fena fikir değildir.

    Zaten bu fikir, istisnasız bütün dinlerin kaynağı ve varlık nedeni olup, insanlığın ölüm korkusuna karşı bulabildiği en iyi cevaptır. Üstelik, öteki tarafta ödüllendirilmek için bu dünyada iyi olmaya özendirir.

    Daha doğrusu, özendirmelidir.

    Ne var ki bu fikir, özellikle inancı bilgiyle desteklemeyen cahil toplumlarda, ölümden sonrasının yaşam sırasından daha öne çıkarılması bir manipülasyon aracına da dönüşmüş, hemen her din, zaman zaman egemenlerin halk yığınlarını kolay ölmek ve kolay öldürmeye koşullamasına yaramıştır.

    Genelinde İslamiyet, özelinde Türkiye, halen işte böyle bir süreçten geçiyor.

    Ülkemizdeki egemenler, ahireti, cenneti, şehadeti niçin bu kadar övüyorlar sanırsınız?

    Onların çocuklarına Albayrak’lı iş akitleri, halkın çocuklarına albayraklı şehit tabutları...

    Onların çocuklarının Albayrak’lı istihdamı “şans” oluyor, sizin çocuklarınızın işsizliği, “kader.”

    Kadere inanmanızı, mütevekkil olmanızı neden bu kadar hararetle tavsiye ediyor, kadere isyanı Allah’ı inkâra denk tutup, ‘tövbe’ye çağırıyorlar, dersiniz?

    Çünkü kaderiniz onlar ve değiştirmeye kalkarsanız, onları değiştirmek durumundasınız.

    Halk kitlelerini, ‘Allah’ın dediği olur...’ diye rıza göstermeye koşulladıkları kader ve kısmeti, sosyal yardımlarla hafifletmeye çalıştıklarına bakılırsa, kendilerini Allah yerine koyduklarını söylemeleri abartılı olmaz!

    ***

    Eh, ölüm Allah’ın emri ve ölümden sonrası da öve öve bitirilemeyince, giden için de, kalan için de kolaylaşıyor.

    Bir de bakıyorsunuz ki, kum torbası insan canından daha pahalanmış...

    Kum torbası yerine canlı denekle test edilen filika kazasına bakınız, ne diyor ölen işçilerin yakınları:

    “Kader...”

    Ne demiş, her ölü yakınını markaja alan patronun adamları? Tahmin etmek zor değil: “Susarsan, çok para veririz.”

    Susuyor halkım. Çünkü biliyor: Hem ölümden sonraki hayat daha güzel, hem de bir kerecik bile olsa, ölüsü dirisinden daha çok para eder.

    Bu arada Bayram Meral, Türk İş’i sendikacılığın biteviye kaderi olarak, kendisine dünyalık, işçilere ahiretlik, daha çoook kısmet biçer!

    15.08.2008

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  8. #8
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Acının tatlısı

    Başkasına acı çektirerek zevk alan “sadist”lerin isim babası Marquis de Sade, yetmiş dört yıllık ömrünün otuz yılını düşünceleri yüzünden zindanlarda geçirdi. Kapsadığı şiddet, vahşet ve cinsel sapkınlıklar yüzünden, yazdığı kitapların yarısı, 18. yüzyıl Fransa’sında yakılarak yok edildi. 1791 Büyük Fransız Devrimi sırasında, devrim liderlerinden Marat için bir oyun yazan Sade, Cumhuriyetçiler tarafından hapisten çıkarıldı ve Brutus Sade lakabıyla donatılarak Kral yanlılarının yargılanıp, genellikle giyotine gönderildiği devrim mahkemelerinden birinin başına getirildi. Oysa Sade’ın kendisi, “sadist” değildi. Ölüm cezasına karşıydı ve devrimci dostlarına, “Ey dürüst insanlar, bir insanı başka bir insanı öldürdüğü için ölüme gönderiyorsunuz. Bir yerine iki cinayet işlemek anlamına gelmez mi bu?” diyordu.

    Devrim mahkemesi başkanı, Sade’ın karşısına, baş düşmanı ve kendisini 13 yıl Bastille zindanlarında çürüten adam, Yargıç Montreuil getirildi günün birinde. Montreuil, eski hükümlüsünün başkanlık ettiği mahkeme heyetinde görev almak istiyordu. Marquis de Sade’ın değil ona görev vermek, giyotine göndermek olanağı bile vardı. Sade, Yargıç Montreuil’ün yanına giderek elini sıktı, sırtını sıvazlayarak cesaret verici sözler söyledi ve kendisini mahkeme heyetine dahil etti.

    ***

    İnsandaki kötülük dürtüsünün, iyilik dürtüsünden daha güçlü olduğuna inanan Marquis de Sade, Napolyon tahta çıkınca yine içeri tıkıldı ve zindanda öldü. Ama sadizme yaşam veren Sade öldü diye, insanlar daha iyi olmadı.

    Sade’nin isim babası olmakla yetindiği sadizmi, bir de şöyle düşünün:

    İnsanların yarısı acı çekmekten zevk almasaydı, eziyetten, baskıdan, zorunluluktan, çaresizlikten, edilgenlikten gerçekten rahatsız ve şikâyetçi olsaydı, öteki yarısı sadist olabilir miydi?

    Hayır.

    Çevrenize bir bakınız, çektiği çileye ağlaya sızlaya razı olan, ancak acı vereni ya da acıya neden olan olguyu ortadan kaldırmak için hiç bir şey yapmayan mazoşistlerle doludur. İşte sadizmin gönülsüz kurbanı gibi görünüp, aslında “dertleri zevk edindim kendime, bende neş’e ne arar” modunda keyif üretmek demek olan mazoşizm, insan ruhunda sadizm kadar güçlü ve köklü bir dürtü.

    Başka bir deyişle, yeryüzü nüfusunda ne acı vermek, ne de acı çekmekten zevk alan çok az sayıda “sağlıklı” insan var. O kadar azlar ki, güçleri sadist/mazoşist dengesi üstüne kurulu dünya düzenini değiştirmeye yetmiyor.

    ***

    Oysa insanlığın en köklü kültürü, din olgusu, hemen her türünde çoğunluğa yaygın bu “acıdan damıtılan tat” dengesinden epeyce yararlanıyor. Allah adına konulan yasaklara boyun eğiş, kaderine rıza, bu dünyada çekilen çilenin öteki dünyada ödüllendirilmesi, acının sonunda vaat edilen zevkten başka nedir?

    İnsanları, daima birey haklarından, çoğunlukla dünya nimetlerinden ve bazen yaşamından fedakârlık etmeye koşullayan dinsel ya da ideolojik iman da aynı sadist/mazoşist eğilimin bir sonucudur.

    Ama en uç örneğini, “öldürerek intihar” olgusunda gördüğümüz bu eğilimin, insanların toplumsal psikolojisine yaptığı en büyük kötülük, günümüzde sayısı çığ gibi artan “canlı bombalar” bile değil!

    Marquis de Sade: “Pişmanlık, alışkanlığın öldürdüğü geçici bir duygudur. İşlenilen tek bir cinayet, vicdanımızı sızlatabilir. Ama cinayet çoğalınca, onlarca, yüzlerce kez tekrarlanınca, vicdan susar” der.

    Televizyonların karşısında, gazetelerimizin ardında binlerce hırsızlık, işkence ve cinayeti kılımız kıpırdamadan izlemenin, bundan daha anlamlı bir yorumu olabilir mi?

    Sadist/mazoşist alışverişte, insanı insan olmaktan çıkaran asıl bu işte: Kanıksamak.

    Yolsuzluktan haksızlığa, dayaktan cinayete, Türkiye de kanıksadığı için bu noktada.

    Alışkanlık mazoşizmin acı eşiğini yükselttikçe, bu ülkede sadistlere daha çook gün doğar.


    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  9. #9
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Faşist ahlak, demokrat muğlak

    ABD’nin ilk, etkin, yetkin ve gerçek sansür bürosu New York Society for the Suppression of Vice, 1872 yılında bir posta memuru, Anthony Comstock tarafından kuruldu.

    1873’te yasallaştırılarak devletin resmi sansür kurumu statüsüne kavuşan New York Cürüm İtlaf Kurumu, bir yıl sonra, yani takvimler 1874’ü gösterdiğinde 194 bin ahlaka aykırı resim ve illüstrasyonu, 134 bin “pounds” ağırlığında kitabı, 14 bin 200 taş plak ve 60 bin 300 tüketim eşyasını yasaklayıp toplatarak, yakmış bulunuyordu. Comstock, başsansürcülüğü kimselere bırakmadığı kurumun 1915 yılına değin gösterdiği performansı, ölümünden iki yıl önce verdiği son söylevde şöyle açıkladı:

    “Burada görev yaptığım 41 yıl boyunca mahkûm ettirdiğim suçlular, her biri 60 yolcu alan 60 tren vagonunu doldurur ve 61’inci vagon halen yoldadır. Bu süre içerisinde yok ettiğim ahlaksız yayınların ağırlığı ise 160 bin tondur...”

    Mr. Comstock’un gurur tablosunda açıklamadığı tek ayrıntı, imanlı mücadelesi sırasında yalan yanlış suçladığı ve töhmet altında bıraktığı 15 kişinin intiharıdır...

    ***

    Nazi propaganda bakanı Joseph Göbbels, 10 Mayıs 1933’te Berlin’de 100 bin kişilik bir kalabalığın ve kameraların karşısına geçip, birkaç dakika sonra ateşe atılacak 20 bin kitabın önünde şöyle diyordu: “Bu gece, geçmişin ahlaksızlıklarını yakmakla iyi ediyorsunuz. Eyleminiz büyük, eyleminiz simgesel ve güçlü. Tüm dünyaya eski düşüncenin öldüğünü, bittiğini müjdelemekte. Bu küllerden yeni düşüncenin Anka kuşu doğacak!” Külleri savrulan “eski” düşünce kitapları arasında Freud, Steinbeck, Marx, Zola, Hemingway, Einstein, Proust, Heinrich, Mann ve Brecht’in yapıtları vardı. (Bkz. Christophe Courau, Historia dergisi, Eylül 2001)

    Katolik Papalığa bağlı Engizisyon üst kurulunun yasakladığı kitaplara ilişkin ilk listesi 1559 yılında yayımlanmıştır. Bu liste ne zaman yürürlükten kaldırıldı, biliyor musunuz? 1966 yılı haziran ayında... Ve iptal edildiği gün Katoliklere yasaklı kitaplar listesinde Graham Green’in yapıtları da vardı!

    Ama 1981’de Şili diktatörü Augusto Pinochet, salt Lenin’in başucu kitabıydı diye, Cervantes’in 1605 yılında yazdığı Don Kişot’un bile yayınlanmasını, dağıtılmasını ve okunmasını yasakladı!Demokrasi tarihi epeyce uzun ülkelerde bile, fikir suçları adi suçlara oranla daha şiddetli olmasa bile daha yaygın ve etkili cezalandırılmış, bugün ABD ve Avrupa’daki düşünce özgürlüğünün yerleşmesi için 1968 isyanlarını beklemek gerekmiştir. Tek farkla: Bütün bu ülkelerde, henüz demokrasiden söz edilemeyecek dönemlerde, fikir sansürlenir ve kovuşturulurken bile mali suçlar da en ağır biçimde cezalandırılmıştır.

    ***

    İşte Türkiye’ye, bu açıdan baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor: Ülkemizde kadın, alkol, cinsellik üzerinde toplumsal bir sansür var. Bu toplumsal sansürü besleyen fikri eleştirmek de sansürleniyor, çünkü tehlikeli sayılıyor. Cezası linç olmazsa, kim vurduya gitmek olabiliyor. İktidarı yazarak, konuşarak eleştirmek de yürek istiyor... Mahkemelerde süründüremediklerinin üstüne maliyeyi sürüp işini bitiriyorlar. İş alanında ise yalaka ve yandaş olmayana da ihale mihale vermiyorlar.

    Buna karşın, Maliye’nin asıl kovuşturması gereken yolsuzluk serbest. Rüşvetçilik olağan. Rantçılık, sansürsüz.

    İktidarın rant tezgâhının önemli bir dişlisi, Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli de zaten dokunulmaz.

    Sorarım size, askere gitmeden önce veda etmek istediği sevgilisiyle yattı, kalktı diye değil, “konuştu” diye bir delikanlının köy gençleri tarafından linç edilerek öldürüldüğü bir ülkede, Şaban vekilimizin dokunulmazlığını kaldırmayan, zaten hiçbir yandaş yolsuzluğunu tınmayan iktidar sistemine ne denir?

    Demokrasi mi, faşizm mi?

    Demokrasiyse neyin demokrasisi, faşizmse neyin faşizmi?

    Bu ahlakın okunmasından geçtik, dokuması nedir? Pötikare mi, piyedöpul mu? Bu soruların yanıtını karada türbana mı sormak gerekir, denizde haşemaya mı?

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  10. #10
    This user has no status.
     
    I am:
    ----
     
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,712

    Standart

    İman değil, imar



    Göller, nehirler kuruyor. Yeraltı suları çekiliyor. Türkiye çoraklaşıyor. Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerin tatlı suyu bitti. Oradan buradan sağlanıp akıtılan su, arıtıldıktan sonra bile çamurlu, pis, bazen arsenikli, nehirlere akıtılan kanalizasyonlar sayesinde çoğu kez b.klu ve salgın hastalıklara yol açmasın diye içine basılan (kanserojen) klor oranı, zaten doğrudan zehir düzeyinde.

    Politika, genelinde bir ülkenin geleceğini çizmek, özelinde ileriyi düşünerek önlem almak işlevidir.

    Yukarıda saydıklarıma “yıkıcı” bir deprem beklentisini, Türkiye’nin en büyük nüfusunu ve ekonomik atardamar işlevini ekleyecek olursanız, geleceği en karanlık bölge, kuşkusuz İstanbul.

    Hiç olmazsa ivedi ve en korkunç sonuçları verecek tehlikelerin odağındaki İstanbul için rasyonel bir politika üretmek gerekir, değil mi?

    Ne gezer...

    ***
    Suyu kalmayan bir kente, yağmur sularını emecek ve barajlara su getirecek yeşil alanlar yaratmak, kent merkezinde deprem sonrası çadır kurulabilecek yeşil alanlar açmak gerekirken, olanlar talan ediliyor, imara, betona, ranta açılıyor.

    Boğaz ve denizlerle sınırlı, dolayısıyla narin bir coğrafyaya, ne yer üstünde, ne de yer altında kaldırabileceği bir nüfus yoğunluğu, üzerindeki betonlar arttıkça yığılıyor.

    Bu narin coğrafya, mezarlıklara şimdiden üst üste gömülen ölüleri, sindiremediği için kokan kanalizasyonları, katısından sulusuna açık çöplükleriyle altına üstüne binen yükü taşıyamıyor artık.

    Dünkü Vatan’da, Öge Demirkıran’ın (Bravo, Öge!) İstanbul Belediye Meclisi’nde AKP’nin rant çarkı Dişli’sinin sadece TESCO operasyonuna dair “imar tadilatı”na yegâne muhalif üye, CHP’li Hüseyin Sağ’la röportajı vardı.

    Aralarında 74 CHP’linin bulunduğu 347 üyeli İBB meclisinden, TESCO operasyonuna “hayır” diyen biricik babayiğit, Hüseyin Sağ’ın yaptığı saptamalar kanımı dondurdu.

    İstanbul’un bir başına birkaç ülke kadar ürettiği çöplerini ayıracak, işleyecek, başta enerji, tekrar kullanılacak ham madde üretecek ve toprağı işgal etmeden yok edilecek TEK bir fabrika kurmayan bu meclisten, 4 yılda 4 bin rant dosyası geçmiş.

    ***
    Hüseyin Sağ’ın “kanlı cuma” adını taktığı bir cuma, hazretler 230 dosyayı ellerini indirmeden oylayıp geçirmişler... 74 CHP’li üyeyi kastederek, “Hepimiz itiraz etseydik, hiçbirinin oylamasına sıra gelmezdi,” diyor Sağ. Haklıdır.

    İBB’yi dolduran 347 kişi, İstanbul halkını temsil ediyor orada. Görevleri, kenti bugün yaşanılır kılmak, yarın yaşanılmaz hale gelmesini önlemek.

    Oysa tersini yapıyorlar. Depremde daha çok insanın ölümünü hazırlıyor, kentin mahvına, doğanın katline, bu coğrafyanın er geç hastalık, ölüm, yıkım olarak kusacağı kirlenmeye yol açıyorlar.

    Söyleyin bana talan eden, kentini ve temsil ettiği halkı seviyor mudur? Yaşadığı kenti korumayan, vatanı mı korur, insanı mı?

    Bir dürüst adam, Hüseyin Sağ’ın “kanlı cuma”sını düşündüm de...

    Muhalif olanlar dışında, 230 dosyayı ellerini indirmeden geçiren AKP’li üyeler ve diğer partilerden rantçı yandaşları, o gün cuma namazına gittiler mi acaba?

    Yağmaladıkları ve felakete hazırladıkları bir kenti, Allah’a mı emanet edip rahatlattılar içlerini?

    Nasıl ve niçin şükrettiler Allah’a? Her şeyi Allah’tan belleyip beklediklerine göre, kendilerine meclis üyeliği nasip eyleyip ceplerini doldurduğu için mi?

    Bizzat kendi çocukları zehirli havadan, zehirli sulardan yakında susuzluk ve pislikten, depremden çok patlayan kanalizasyonların içinde boğulacak bir bölgede ölür ya da mahsur kalırken, kim yazmış olacak kaderlerini? Allah mı, yoksa onların bu kenti betona boğan 230 dosyayı hiç inmeden geçiren elleri mi ?

    Bugün imar gücüyle kalkan bu eller, hazırladıkları enkazı da iman gücüyle kaldırır, herhal!


    Vatan



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







+ Konu Cevaplama Paneli

Thread Information

Users Browsing this Thread

There are currently 1 users browsing this thread. (0 members and 1 guests)

     

Benzer Konular

  1. Bekir COŞKUN Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 25.10.09, 00:55
  2. Ruhat MENGİ Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 39
    Son Mesaj: 25.09.08, 12:28
  3. Rauf TAMER Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 25.09.08, 12:27
  4. Ertuğrul ÖZKÖK Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 42
    Son Mesaj: 25.09.08, 12:26
  5. Ekrem DUMANLI KÖşe Yazıları
    By cokgen in forum HaberLer
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 02.09.08, 14:27

Tags for this Thread

Bookmarks

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459