Sayfa 1 Toplam 4 Sayfadan 123 ... SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 40 Sayfa bulundu

Konu: Ruhat MENGİ Köşe Yazıları

  1. #1
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart AKP göbek atmakta haklı mı?

    AKP için kapatılmama kararı çıkmasına çok kişi memnun oldu, karar açıklandıktan sonra AKP milletvekillerinin düğün bayram yaptıklarını da gördük, duyduk.
    Tabii ben de, akıllı değerlendirmeler yapan herkes de bu memnuniyeti “AKP’nin bundan sonra daha dikkatli, rejime, yasalara saygılı bir siyaset izleyeceği, yaşadığımız sıkıntılı günlere son vereceği” ümidine bağlıyoruz öncelikle. Yani Mahkeme Başkanı’nın da vurguladığı gibi “ihtarı doğru anlayacağına, ders çıkaracağına”...
    Çünkü her ne kadar iktidar medyası aksini iddia etse de, “Laikçi kesim 6’ya 5 oranından hareketle iddialarını sürdürecek” gibi yanlış ve yanıltıcı yorumlara şimdiden başlamış olsa da bu konu “laikçi kesim”, “6’ya 5 oranı” filan değildir.
    Anayasa Mahkemesi, içerden ve dışardan aylardır sürdürülen tehditlere, şantajlara rağmen (her ne kadar sonuç “çelişkileri açısından” tartışmaya açıksa da) cesur ve tarafsız şekilde karar vermiştir ve aylardır yargıya, hukuka saygısızlık yapan gazetecileri ve siyasetçileri de utandırmıştır.
    Ayrıca Independent utanmazlığının belirttiği gibi Ergenekon’la kapatma davası arasında bir pazarlık olması da söz konusu bile değildir.
    Başta yüksek yargı olmak üzere hiç şüphesiz Türkiye’de her kesim kesin kanıtlarıyla ortaya konduğu takdirde tüm çetelerin, hukuk ve demokrasi dışına çıkmayı düşünenlerin cezalandırılmasını ama bu süreçte de kapatma davasında söylendiği gibi yargıya, hukuka saygı gösterilmesini istiyor. Yani Independent’la tıpatıp aynı ağzı kullanan ve “AKP kapatılmadı iyi oldu, böylece Ergenekon’un ardındaki siyasi irade sürecek” diyenlerin yalan söylediği kesindir. Yargıdaki bir olayda “siyasi irade” ne demek (acaba hakimlerin Adalet Bakanlığı’yla olan bağımlılıklarından mı söz ediyorlar? Eğer öyleyse önce HSYK kanununun değişmesi için çaba harcasınlar.)
    AKP’nin karardan sonra düğün bayram yapma konusu ve Başbakan Erdoğan’ın yaptığı konuşma çok önemlidir.
    Erdoğan “Doğru olan neyse onu yapmaya devam edeceğiz. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da memleketin iyiliği için çalışacağız” benzeri sözler söyledi.

    ÖZELEŞTİRİ ÇOK MU ZOR!

    Bunları dinlerken ve gösterilen aşırı sevince bakarken insan “Acaba Anayasa Mahkemesi’nin verdiği mesajı anlamadılar mı? 11 üyeden 10’unun partinin laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğuna karar verdiğini fark etmediler mi” diye düşünüyor. “Laikliğe aykırı eylemlerin odağı” ne demektir din siyasete karıştırılmış, rejime zarar verecek eylemler yapılmış demektir.
    Üzerine yemin ettikleri Anayasa’ya uyulmamış demektir, bu sevinecek veya “Aynı yolda yürümeye devam edeceğiz” diyecek bir sonuç mu?
    Aynı yolda yürüdükleri takdirde (eğer o zamana kadar yüksek yargı ve hukuk da halledilmezse) bütün ülkenin ve kendilerinin aynı olayları tekrar yaşayacağı gün gibi ortada değil mi?
    AKP iyi bir özeleştiri yapmak, hatalarını görmek ve tekrarlamamak, dava sürecinde yargıya da ciddi bir saygısızlıkta bulunduklarını (daha ilk gün “yargı darbesi” demişlerdi) kabul etmek, bundan sonra yasalara, rejime, topluma karşı daha dikkatli olacaklarını anlatmak zorundadır.

    HAYDİ PEHLİVAN!

    Dün rastladığım Milliyet Gazetesi Yazarı Güngör Uras bugünkü yazısının konusundan söz etti. Uras “Artık AKP’nin şikayet edeceği veya mazeret olarak öne süreceği tüm sorunlar halledildi. Demokrasinin, hukukun varlığına da inandınız. Şimdi pehlivanın mindere çıkma zamanı. Bakalım esas sorunlar nasıl çözülecek” diyor.
    Çok haklı kapatma olayı bitti, “Ergenekon çetesi” içerde, darbe marbe yok, medya “tamam”, sivil toplum kuruluşları, iş dünyası “tamam”, dış destek sınırsız, para pul desen denizde kum misali...
    Odak olmalarına rağmen Hazine yardımı bile var.
    Bundan iyisi can sağlığı... Bakalım terörden ekonomiye, işsizlikten yolsuzluğa tüm sorunlar çözülecek, sıkıntılar bitecek mi? Umuyoruz!


    *****


    Mark Parris, basın ve borsa kehaneti!

    Her şey iyi, güzel, hoş da ben hâlâ ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris’in Anayasa Mahkemesi’nden kararın “Ağustos bitmeden” çıkacağını ve bunun “kapatma olmayacağını” haftalar öncesinden nasıl bildiğine takmış vaziyetteyim.
    N-a-s-ı-l b-i-l-d-i-i?
    AYM Başkanı bile “Ben dahil kimse bilemez” dediğine, kapatma davaları Türkiye’de ve her ülkede çok daha uzun sürdüğüne göre hem zamanı, hem de sonucu kahin gibi nasıl söyleyebildi?
    Karar gününden önce hakimlerin 6’ya 5 oranında kapatma isteyeceğini bizde bazı gazeteler nasıl yazabildi?
    Borsa karar günü nasıl yükselebildi?
    Bunları çok merak ediyorum, keşke Parris ve diğerleri anlatsa da öğrensek.


    *****


    Hakimlerin ismi şart mı?

    Demokrasilerde her şey açık olmalı, şeffaflık olmalı vs, vs. ama bizde nedense asıl açık ve şeffaf olması gereken konular son derece gizli kapaklı, olmaması gerekenler ise tabak gibi açık vaziyette.
    Anayasa Mahkemesi Başkanı karar açıklandıktan sonra hemen kapatma isteyen, yardımın kesilmesini isteyen hakimlerin isimleriyle şemayı çiziverdi.
    Dün karşılaştığım vatandaşların çoğu kararın doğru çıktığında hemfikirdi ama hakimlerin isimlerinin “güvenlikleri ve mesleki gelecekleri açısından” gizli tutulması konusuna da değinmeyen yoktu.
    Hatta şöyle de demek mümkün açıklanmasına sinirlenen çoktu.
    Düz mantık onlara hak vermeyi gerektirmiyor mu sizce de? Şart mıdır yani bu işgüzarlık?

    01.08.2008

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  2. #2
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Bize 7-8 Haşim Kılıç lazım!

    Biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç kapatma davasının sonucunu açıklarken, benim hemen ertesi gün üzerinde durduğum çok önemli bir siyasi mesajı araya sıkıştırdı ve: “Siyasi aktörlere sesleniyorum, parti kapatma kararı vermeyi hiçbir üye istemez, biz uzlaşma içinde parti kapatmayı zorlaştıracak, çağdaş-demokratik ülkelerle beraberlik sağlayacak Anayasa değişikliğinin yapılmasını arzu ediyoruz” dedi.

    Haşim Kılıç, Mahkeme’nin 11 üyesinden 10’unun verdiği kararla ters düşen bir başkandır (ki bu üyeler arasında daha önce birçok davada kendisiyle aynı görüşte olanlar da var, burada ayrılmışlar).

    Bu söylediği ise, üyelerin verdikleri kararlara bakılınca gayet açık görünüyor Mahkeme’nin değil, kendisinin kişisel görüşüdür.

    Ve tabii o “mesajı” verir vermez ertesi gün Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın bile dahil olduğu büyük bir koro “Anayasa değişikliğinin hemen yapılmasından söz etmeye, çoğu hem parti kapatma zorlaştırılsın, hem de laiklik yeniden tanımlansın” şarkısını çığırmaya başladı.

    Onlara göre “Mahkeme böyle demek istemiş”...

    Oysa Haşim Kılıç hukukçu filan olmamasına rağmen çağdaş ve demokratik Avrupa ülkelerinin çoğunun hukukunda “parti kapatma veya farklı yaptırımlar uygulama”nın mevcut olduğunu biliyor. 2000’li yıllarda o ülkelerde de “parti kapatma”ların, “seçime katılmaktan men etme”lerin olduğunu biliyor, bilmesi gerekir. Öncelikle bu noktada tepeden bir yanıltmaca var.

    Sonra... Yine demokratik ülkelerin çoğunda bulunan Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’unun “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğuna” karar verdiği bir parti kapatılmamışsa daha nasıl bir zorlaştırma beklenmektedir?

    DAHA NASIL ZORLAŞTIRACAKSINIZ?


    Kapatılsaydı bu söylenebilirdi belki ama bu durumda istenen nedir? Dünya ülkelerine şimdi de “Türkiye’de parti kapatmanın çok kolay olduğunu” empoze etmek mi?

    Ve duruma bakın ki, beğenilmeyen Anayasa’ya ve Mahkeme’ye bakın ki “Anayasayı ihlal ettiği tescillenmiş bir parti bundan sonra da isterse Anayasayı ve laikliğin tanımını değiştirebilecek!”.. Hem de devletin Hazine’sinden 1/2 oranında para yardımı alarak...

    Bu aynen, büyük suç işlemiş bir sanığa ağır hapis cezası vermek için “jüride 7 üye yerine 6 üye oy verdi, o zaman serbest bırakalım, üstüne de para yardımı yapalım” demek gibi bir şey... O kadar orantısız bir yaptırım yani ama yine de yeterli bulunmuyor.

    Laikliği “yeniden ve daha demokratik olarak” tanımlamaya gelince... Eğer Türkiye’deki laiklik tanımı ve ilgili yasalarda hata varsa (ki burada kastedilen öncelikle yine türban konusu, buradan başlayarak dinin siyasallaştırılması, siyasete, devlete taşınmasıdır) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konularda neden hep Anayasa Mahkemesi kararlarını desteklemiştir?

    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne 9. Madde neden konmuştur?

    3 YIL SONRA NE OLUR?


    Parti kapatmanın daha da zorlaşması partilerden önce şahıslara yaptırım uygulanmasıyla olur.

    Yoksa, partilere yasal yaptırım tümüyle kaldırılır, Özbudun taslağında olduğu gibi önümüzdeki birkaç yıl içinde AYM üye sayısının çoğunluğunu da iktidarın seçmesi sağlanırsa, kısacası oraya 7-8 tane daha Haşim Kılıç gelirse o zaman güçlü bir iktidarın hatalarını kim ve nasıl demokratik yolla durdurabilir?

    “Medyanın, YÖK’ün, yargının” sırayla dönüştürüldüğü, sivil toplum kuruluşlarının, iş dünyasının bile susturulduğu bir ülkede asıl düşünülmesi gereken budur. Geri dönüşü imkansız bu adıma yardımcı olacak partilerin de bunun sorumluluğunu paylaşacaklarını bilmeleri gerekiyor.

    02.08.2008

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  3. #3
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Gerçekleri susturmanın dayanılmaz ağırlığı!

    Konya’da kaçak Kur’an kursu olarak kullanılan kız öğrenci yurdundaki patlamada sorumluları suçlayanlara bile kızanlar çıkacaktır biliyorum.
    Tahmin değil bu, eminim çünkü bugüne kadar dinle bağlantılı birçok olayda örneklerini gördük.
    Bizler elbette olay depremle de, “sel”le, orman yangınlarıyla da ilgili olsa, kaçak ve çürük yapılarla, hızlı tren faciasında olduğu gibi ihmalle de ilgili olsa yine aynı tepkiyi (ve her hükümet döneminde aynı şekilde) gösterip sorumluların cezalandırılmasını, devletin, hükümetlerin görevini yapmasını istiyoruz. Ama son yıllarda gazetecilerin olayları yorumlaması bile zorlaştı.
    Konu bir şekilde dinle ilgili olduğu anda diğer konularda eleştiri yapılmıyormuş gibi bu tepkilere bile kulp takılabiliyor.
    Oysa Türkiye’de trafikten tutun, açık bırakılmış kanalizasyon çukurlarına düşüp ölenlere kadar her tür kayıp bir ihmalin veya gerçeklere duyarsızlığın, uyarılara kulak tıkamanın ürünüdür.
    Hükümetler asıl ve öncelikli ve de acil sorunları, sorumlulukları bırakarak oy uğruna yarattıkları yapay gündemlerle, karşılıklı atışmalar, polemiklerle ve bunlardan “galip çıkmak üzerine kurdukları siyasetleriyle” ülkeye zaman kaybettirmekten vazgeçmediler, geçmiyorlar.
    Örneğin “yasa dışı Kur’an kursları açanlara ve buralarda çalışanlara verilen cezayı mümkün olduğunca hafifleten, bir anlamda bu kurslara serbestlik tanıyan, onları neredeyse yasal statüsüne sokan” kanunu o dönemde Cumhurbaşkanı Sezer veto etmiş ama daha sonra yasa Meclis’ten aynen tekrar geçirilerek kabul edilmişti.

    “DİKKAT EDİN, DİNSİZ DERLER”

    O günlerde TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı’nın “yasadışı kurslara hoşgörüyle bakılması” na gösterdiği tepkiye Başbakan Tayyip Erdoğan şu cevabı vermişti: “Dikkat edin, böyle konuşursanız size dinsiz derler.”
    Bu son derece haksız ve “toplumu din üzerinden bölmeye en açık örneklerden biri olan cümle” beni çok etkilediği için hiç unutamadıklarımdandır. Zaten 23.07.2005 tarihinde yazdığım yazıda bu olayı değerlendirmiş, yanlışlığını vurgulamışım.
    Durum böyle olup da, konuşması, uyarması gerekenler “dinsiz denmesin diye” susunca, “gerçekler, çıkarlar”a yenilince sonuç buralara varabiliyor işte... Acaba bu kayıplar yaşandığında o yanlışların farkına varılabiliyor mu inanın artık bundan da hiç emin değilim.
    Şimdi “17 öğrenci ile bir öğretmenin öldüğü”, 29 kişinin de yaralandığı (ve Diyanet İşleri’nden izni olmadığı gibi, deprem ve itfaiye raporları da olmayan ama ne hikmetse Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından denetlenmiş) kaçak Kur’an kursundaki patlamada yaralı öğrencileri ziyaret edip fotoğraflar çektiren Nimet Çubukçu’nun “kaçak Kur’an kurslarını cezadan kurtaracak yasa değişikliği önergesinde” imzası var. Diğer gidenlerin ve başsağlığı dileyip üzüntü bildiren “devlet büyükleri” nin de değişiklik Meclis’ten geçerken oyu...
    Türkiye’de böyle oluyor bu işler, hem felaketlere siz önayak oluyor, hem de sonunda siz üzüntü bildirebiliyor, ziyaretinizin takdirini bekleyebiliyorsunuz. Kimse de çıkıp size “Sorumlusunuz, bunun hesabını verin” diyemiyor... Demiyor... Yolunuza aynen devam ediyorsunuz.
    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, milyonlarca öğrencisi olan 7 bin 367 yasal, denetimli Kur’an kursu, 11 bin 682 eğitimcisi varken ve bu kurslar yaz-kış çalışırken, sanki bunlar yokmuş gibi “halkımız dinini öğrensin, kaçak kurslar açılsın” popülizmi yaparak kanun çıkaranlar ve bu yolla cemaatlerin, tarikatların oyunu kazananlar, uyaranları da “size dinsiz derler” diye susturanlar değilse kimdir bu facianın sorumlusu?
    Her soruya “inandırıcı” bir kıtır bulanlar, buna da cevap bulacaklardır hiç şüphe yok.
    Gerçekleri göremeyen ve her duyduğuna inanmaya hazır bekleyen “milyonlar” olduktan sonra...

    03.08.2008

    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  4. #4
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Arrow Türkiye’ye saygısızlığın cevabı böyle mi verilir?

    Efendim haber şöyle İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad Türkiye’yi ziyaret edecekmiş ama eğer resmi ziyaret olursa Anıtkabir’e gitmesi gerekeceğinden buna itiraz etmişler. Ve sonunda Türkiye çare bulmuş (!) bizim Cumhurbaşkanı İstanbul’a gidecek, orada buluşacaklar ve görüşme böylece “çalışma ziyareti” olacakmış.
    Olmasın, neden oluyor?
    Bizim değerlerimize, bu ülkenin kurucusuna, önderine saygı göstermeyen, saygısızlığını da açıkça dayatmaktan çekinmeyen biri hiç gelmesin, ya onun memleketinde görüşsünler veya bir başka yerde... Verilecek cevap, yapılması gereken “onurlu duruş” budur.
    Ama yapılmıyor. Türkiye bu saygısızlığa da boyun eğiyor ve kendi liderliğindeki baskı rejiminin kurallarını “3-5 cm” esnetenlerin (bu etek, kol, saç boyu ya da renkli türban, renkli tesettür kıyafeti olabilir örneğin) coplu polislerle kovalandığı ülkeye benzemeyen komşusuna da zaten kurucusu kadar gıcık olan adam için özel programlar hazırlanıyor, özel yer ve saat bildiriliyor.
    Sizi bilmem ama ben haberi okur okumaz utanç duydum... Önüne gelene taviz veren, yargısına, hukukuna bile yapılan saygısızlıklara sesini çıkarmayan bir devletin hiç değilse bu kadarına izin vermeyeceğini zannederdim, orada da yanılmışım.
    Yoksa sade bir vatandaş, bu ülkenin bir yazarı olarak hissettiğim samimi duygulara da ulusalcılık, yok bilmemnecilik diye isim mi takarlar?
    Valla ne takarlarsa taksınlar hissiyat budur. Aynı duyguyu onurlu her vatandaşın taşıdığına da hiç şüphem yok!
    (Not: Türkiye’de Atatürk’e bile dil uzatan, ona gösterilen saygıya ‘Kemalizm’ diye ideoloji etiketi yapıştıran veya Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekçi gibi ‘Cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine bağlılık gösterenlerin Hz. Muhammed’le Atatürk’ü ayırt edemediğini iddia edenler’ Ahmedinecad gibilere bu cesareti veriyor. Yalanlarını, öylesine söylenmiş gibi beyinlere kazıyorlar.)

    *****

    Kavrulunca anlayacaklar!

    Antalya’da 4-5 gündür söndürülemeyen yangında 16 milyon ağaç yanmış, binlerce hektar verimli alan yok olmuş. Maddi kayıp ise 1 milyar YTL...
    Bu ormanların eski haline dönmesi için ise 50 yıl gerekiyormuş.
    Para bol nasıl olsa (!) onu düşünmek gerekmez, kapı kapı dolaşır buluruz icabında... İktidarların yandaşlarına denizde kum misali yağdırdığı bir ülkede paranın lâfı mı olur?
    Borçla, harçla, başkasının parasıyla har vurup Harman savurur, keyf eder, geleceğimizi, torunlarımızın hakkını yerken lâfı mı olur?
    Ama çok hayati bir kayıp daha oluyor bu yangınlarda, hele böyle “bugüne kadar görülmemiş çapta” orman yangınlarında...
    Tabii yalnız yangınlar da değil, orman arazilerini bin çeşit dalavereyle kesip kırpıp bilinçli olarak katletmelerde de...
    Ormanın yok olması bölgede su ve yağmuru azaltıyor. Yani zaten küresel ısınma nedeniyle en çok ve en önce zarar görecek, susuzluktan, sıcaktan çölleşecek ve kuruyacak ülkelerin başında gelen Türkiye’deki bu tehlikeyi daha da, daha da hızlandırıyor. Ve işe bakın ki teknoloji hızla en üst düzeye varmışken, yangın söndürmede bile Türkiye aynı hızla geriye gitmekte... Her yeni yaz bir öncekine göre kat kat daha fazla ormanı, seçme ağaçları ve bir o kadar da yaban hayvanı kaybediyoruz. Ve doğanın dengesi altüst oluyor.
    Örneğin Antalya yangınında 8 helikopter, 7 uçak kullanılmış ve yangın günlerce söndürülememiş... O zaman rüzgârı buhane edeceklerine 16 helikopter, 14 uçak kullanmamalarının sebebi nedir?
    Herşeye, sultanların sarayı gibi altın tokmaklı, musluklu parti binaları yaptırmaya, resmi konutları trilyonlar harcayarak dekore etmeye, özel uçaklarla dünyayı turlamaya para var da yangın uçağına mı yok?
    Bu sorumsuzluklarda muhatap kimdir, kim olmalıdır söyler misiniz?
    Söyleyin de yalnızca bize bozulmasınlar!

    *****

    Niye “herkese” görev düşüyormuş?

    Başka eğlenceye gerek kalmıyor.
    Konuşulanlara, yazılanlara bakınca insan yeterince gülüp eğlenebiliyor. Siyasetçiler bir yandan, yıllanmış “ağır abi” gazeteciler -bile- öbür yandan “Anayasa Mahkemesi’nden çıkan karardan herkesin, muhalefetin de gereken dersi almasını” söylüyorlar. Veya “Bu durumdan çıkmak için herkese görev düştüğünü”...
    “Neden herkes ders alacakmış” diye sorsanız cevabı yok. Herkes mi Anayasa’yı ihlâl etti, herkes mi laik rejime aykırı eylemlerin odağı haline geldi?
    Gerçekten de bıraksınlar bu yanıltmaca ayaklarını da hiç değilse “uygun görülen garabet yaptırım”ın da yardımıyla (10 hakimin “odak” dediği partiye Hazine yardımından söz ediyorum) ülkeyi düzlüğe çıkaracak gelişmelere önayak olsunlar. Sorumlu partinin özeleştiri yapabilmesini sağlasınlar.
    Yoksa gerçekten güldürüyor yaptıkları, bir kısmı gözü kapalı desteğe devamla, geri kalanı “ U” dönüşleriyle...
    İnsanda sıkılma olur biraz!

    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  5. #5
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Ölen öğrenciler “şehit” mi, ulemaya sorsunlar!

    Kaçak Kur’an kursunun, kaçak binasında ölen öğrencilerin yoksul ailelerin çocukları olduğunu, ailelerin kursa ikna edilmesinde “bedava yemek ve yatacak yer” bulmuş olmalarının, çocukların Kur’an öğrenmesi kadar önemli rol oynadığını bilmeyenler bile günlerdir yapılan yayınlardan öğrendiler.
    Ben konuyla ilgili yazımda “Hiç değilse bu felaketler, acaba zamanında yapılan uyarılara kulak tıkayanlara gerçeği anlatıyor mu, bundan bile emin değilim artık” demiştim. Dün gazetede ölen çocukların ailelerinin konuyu yazan, ihmalleri ve “kanunda yapılan kaçak Kur’an kursu değişikliği”ni eleştiren, sorumluları suçlayan gazetecilere: “Bizim çocuklarımız şehit. Dansta, balede ölmediler ya, size ne oluyor” sözleriyle kızdıklarını, kızacak hedefi şaşırdıklarının da farkında bile olmadıklarını görünce öyle düşünmekle yanılmadığımı anladım.
    Dinci (yani köktendinciliği, İran, Suudi Arabistan benzeri bir din devletini isteyen) gazetelerin yazdıkları, kaçak kursları korumak için yasa çıkaranların konuşmaları beyinlerine öyle işlemiş ki gerçeği görmeleri, yalanlardan kurtulmaları çok zor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ülke çapında denetimli, düzgün 7300’den fazla Kur’an kursu varken kaçak kurslara destek verenlerin bu olaydaki büyük sorumluluğunu, hatta suçunu anlamaları çok zor...
    Dün Hürriyet’te eski Diyanet İşleri Başkanı ve eski AKP milletvekili Tayyar Altıkulaç’ın konuşması vardı. Doğal olarak dinin ve dini öğrenmenin önemini en iyi bilenlerden biri olması yadsınamayacak (Başbakan’ın “ulema” dediği kişilerden biri olan) Altıkulaç: “Kaçak Kur’an kursları açanlara verilecek cezayı hafifleten TCK değişikliğinin yapılmaması için çok ısrarcı oldum, ancak arkadaşlara dinletemedim. Bu vesileyle izinsiz Kur’an kursları, pansiyonlar ülke gündemine getirilmeli, elinizi vicdanınıza koyarak gereken yapılmalıdır” demiş.
    Konunun dinden çok “siyasi çıkarla ilgili bir dayatma” olduğunu yeterince anlatıyor değil mi?

    DANSLA KUR’AN’IN NE İLGİSİ VAR?

    Ölen öğrencilerin şehit olup olmadığını Allah’tan başka kimse bilemez, günahsız küçük çocuklar olduklarına göre zaten herhalde yerleri cennet olacaktır. Ama acaba her ibadet yapanın ibadet esnasında (veya yolunda) ölmesinin şehitlik sayılacağını söylemek mümkün mü, öyle olsa bile bu “ölümlerin nedenini sorgulamamayı” veya “dansta, balede ölmediler” demeyi gerektirir mi bunlar anlaşılması gereken konulardır.
    Dans ve bale öğrencileri kaçak bir binada ölselerdi “Kur’an okumak yerine dans ediyorlar, iyi oldu” mu diyeceklerdi? “Kur’an okuyanlara dans yasaktır veya dans ediyorsan ibadet yapamazsın” diye bir din kuralı mı var? Kim yanıltıyor insanları, kimin işine yarıyor bu provokasyonlar? Bunların hepsi dini siyasete alet ederek toplumu bölen, oy uğruna acımasızca vatandaşların kafasına yanlış mesajlar yerleştirenlerin sorumluluğudur.

    DİN İLE ALDATMAK!

    Ulemanın, yani din bilginlerinin görüşlerine başvurulmasını türban nedeniyle söylemişti Tayyip Erdoğan, onun laik bir rejimde “siyasi kararlara dini, din adamlarını referans gösterme” hakkı yoktur ama biz gazeteci olarak din bilimcilerin görüşlerini alabiliriz. Ben Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk ile başka bilim adamlarının da görüşünü aldım.
    Hepsi aynı konularda birleşiyorlar. Bu olaylara çok üzüldüğünü, Türkiye’de gelinen noktanın çok acı olduğunu söyleyen Yaşar Nuri Öztürk olayı şöyle yorumladı:

    “Ailelerin acılarına iştirak
    ediyor, ‘şehitlik’ten söz etmelerini anlıyorum. Allah herkese istediğini verir ama şehitliğin yeri ve kıstasları vardır. İhmalle olmuş büyük bir acıyı dinin kavramlarına sığınarak kapatmak insaf, vicdan işidir. Din birilerinin kanun dışı olayları, ihmalleri mazur göstereceği bir oyuncak değildir, kim buna karar verebilir, Allah’a mı sordular? Kur’an dediğinizde bütün yanlışlar, kötülükler meşruluk mu kazanıyor?
    Bize düşen işimizi doğru yapmaktır. Diyanet İşleri ‘Bizde kaydı yok, kaçaktır’ derken, ülkenin Başbakanı ‘Ne demek kaçak, Kur’an’ın kaçağı mı olur’ diyor... Buna arka çıkmak adeta teşvik anlamına gelir.”
    Üzgün bir sesle bunları anlatan Öztürk “Bakın, yazık oluyor bu güzel dine ve ülkemize... Türkiye düşmanları bile bu noktadan, din üzerinden kolayca zarar verebileceklerini anladılar, Türkiye’yle oynuyorlar. Aklı egemen kılmak isteyen, tarihteki en güzel din olan dinimizle aklı yerlerde süründürerek tarihin en büyük günahını işliyorlar” diyerek bitirdi konuşmasını...
    Tarihin en büyük günahı!! Bu sözü çok iyi düşünmesi gerekenler var.


    Vatan
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  6. #6
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart “Ufak tefek” detaylar!

    Ahmedinecad’ın “Anıtkabir’i ziyaret etmemesi için değiştirilen program”ın üzerinde durduk, durulmayacak gibi değildi çünkü... Ama görülüyor ki “diplomasi”yi en iyi bilmesi gereken ve aslında böyle bir yanlışı önlemek de kendisine düşen Dışişleri Bakanı Ali Babacan devlet başkanlarının Anıtkabir’i ziyaret etmesini “ufak tefek bir detay” buluyor, bunu söylemekten de çekinmiyor.

    Yine yanıltmacalar yerine gerçeğe bakacak olursanız, hangi cumhurbaşkanı veya dışişleri bakanı döneminde olursa olsun bu olay bir ülke sorunudur. Hem de ciddi bir sorun...

    Bunun sorun olduğunu söylemenin de bir “izm”le filan uzaktan yakından ilgisi yoktur. Atatürk bu özgür ve demokratik ülkenin kurucusu, bu ülkeyi yoktan var eden, kuşatılmış, yanmış, yıkılmış, işgal edilmiş bir imparatorluk enkazından bir mucize çıkaran kahramanıdır. Göremeyenlerin ancak “kör” veya “nan-kör” olduğunu düşünebiliriz. Ve şimdi bir cumhurbaşkanı Türkiye’nin kurucusunu ziyaret etmeyi kabul etmeyen Ahmedinecad için program değiştiriyor, bir dışişleri bakanı ise “mecbur kaldık” demeye bile gerek duymadan bu durumu “ufak tefek detay” diye geçiştirmeye kalkıyor.

    KİM YUTAR BUNU?

    Babacan’a sormak gerekir: “Bir ‘devlet nişanı’nın bile nasıl takılacağı önemli olan diplomaside bu ufak detaysa büyük detay ne olabilir mesela?” Diplomasi kurallarının bir “detaylar demeti”, devletin ise yarısı şekil şartına dayalı bir yapı olduğunu bilmiyor mu?

    Bilmiyorsa, bakanlığı diplomat dolu, sorup öğrenmelidir. Çünkü bu “ufak tefek detay” masalını, her ülkeyi ziyaret eden devlet veya hükümet başkanlarının protokol gereği ziyaret etmek zorunda olduğu “eski kurucu liderlere ait anıtlar, anıt mezarlar” bulunduğunu bilen, hatta bu ziyaret fotoğraflarını da sık sık gören hiçbir vatandaşa yutturamazlar.

    Bugüne kadar Türkiye’ye gelen kralların, kraliçelerin saygı duruşunda bulunduğu, anı defterine saygı ifadeleri yazdığı koca Atatürk’e bugüne kadar kendi vatandaşlarından bile söylenmeyen kalmadı.

    Büyük önderimizin kabrini ziyaret etmeyi kabul etmeyen bir “saygısız yabancı”ya (yalnız O’na değil, Türkiye’ye saygısız) isteğine göre “ziyareti es geçen” özel programla da yetinmeyip, konuyu “ufak tefek detay” diye seslendirenlere seyirci kalamayız. Biz millet olarak O’na en büyük saygı ve sevgiyi duyuyor, bu ülkeyi yönetenlerin de hiç değilse saygısızlık etmem.elerini, hele de etmeye kalkan yabancılara gerekeni yapmalarını istiyoruz.

    Ali Babacan tarihe ve topluma ciddi bir özür borçludur!



    ***



    Arınç’ın konkencileri!

    Türbanlı kadınları “dindarlık”la, başı açık kadınları ise çıplaklık, içki, kumar ve daha canları ne isterse, ne ile kötüleyebilir, düşmanlık yaratabilirlerse onunla özdeşleştirenleri son yıllarda çok gördük.

    Başın açıksa “laik”sin, laiksen zaten ya dinsizsin, ya içkici ya dekolte... Bunları TV’lerde söyleyen ve beyinlere kazıyarak aldatmak isteyen kadın akademisyenler (Bkz. kendini Ali Mc Graw’a benzeten başı açık hanım), “dekolte” olmayı özellikle İzmir’li kadınlarla özdeşleştiren kadın köşe yazarları bile oldu.

    Okuyanların, dinleyenlerin bir kısmı “başı açık olmakla dindarlığın veya içkinin, çıplaklığın ne alâkası var, Halife’nin kızlarının bile başı açıktı. İran’da, Suudi Arabistan’da nasıl içki tüketildiğini bilmiyor muyuz” diye düşünmeden inanırlar bilirim. Onun için bu konuya tekrar döneceğim ilerde... Şimdi eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın aynı “özdeşleştirme gayreti”ni CHP Milletvekili Canan Arıtman’la ilgili olarak gösterdiğini duyuyoruz. “Anayasa Mahkemesi’ne güvenim kalmadı” diyen Arıtman için Manisa’da “Bir İzmir Milletvekili, çağdaş, laik bayan böyle konuşmuş, AKP kapatılsa Karşıyaka’da daha rahat konken oynayacak” sözlerini sarfetmiş. Yayınlanmasına rağmen de yalanlamadı.

    Bu sözle anlatılan aynen bir AKP’li belediye başkanının “CHP’liler Atatürk’le Hz. Muhammed’i karıştırıyorlar” demesi kadar büyük bir ayıp ve yalandır.

    “Çağdaş ve laik bayanlar konken oynar, kumarcıdır” demek istiyor ve bunu yine özellikle İzmir’le özdeşleştiriyor. Peki kendi partisindeki kadın milletvekilleri “çağdaş” değil mi, “hepsi laikliğe karşı” mı? Önce bunu cevaplasın. Sonra da çağdaş ve laiklerse hepsi kumarbaz mı?.. Yeter artık bu milleti böldükleri, hiç değilse şimdi kessinler yahu!


    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  7. #7
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Kim saçmalıyor hele bir bakalım!

    İngiliz The Guardian gazetesi “Türkiye, Ahmedinecad’ın devletin kurucusunu hiçe saymasını önemsiz gösteriyor” sözleriyle haber yapmış.

    Yazının devamında ise “İran cumhurbaşkanının ‘laiklik ile özdeşleşen’ Mustafa Kemal Atatürk’e saygı sunması konusunda her zaman bir probleminin olacağı, Atatürk’ün ‘dindar’ İranlı Cumhurbaşkanı’nın temsil ettiği her şeyin antitezi olduğu, Türk yetkililerin de ‘olağanüstü düzenleme’yi perdelemek için ziyareti ‘çalışma ziyareti’ haline dönüştürdüğü” anlatılmış. Ali Babacan’ın bu konuyu ‘detaylarla uğraşmayın’ sözleriyle geçiştirmesi de “Türkiye’nin Ahmedinecad’ın Atatürk’ü hiçe saymasını hafife alması” olarak değerlendirilmiş.

    Guardian’ın haberinde birkaç hata var, önce onu düzeltelim. Birincisi Mustafa Kemal yalnızca “laiklikle” değil laikliğin eksik olduğu ve insanların dinî baskılara, din ayrımcılığına uğradığı bir demokrasi, demokrasi olamayacağı için demokrasiyle, demokratik rejimle özdeşleşmiştir. Bağımsızlıkla, ulusal onurla özdeşleşmiştir.

    “Dindar” bir cumhurbaşkanının temsil ettiği her şeyin antitezi olduğu söylenemez. Ahmedinecad’ın tarifi nasıl ki “dindar cumhurbaşkanı” değil, “baskıcı bir din devletinin başkanı” ise Atatürk’ün tarifi de “dindar bir liderin antitezi” değildir. Kimseninkini bilemeyeceğimiz gibi Atatürk’ün de dindarlığının ölçüsünü bilemeyiz. O kişisel bir konudur. Bildiğimiz konuşmalarında bir toplum için dinin önemini sık sık vurguladığı, toplumun ibadet özgürlüğüne önem verdiğidir.

    “TÜRKİYE” HAFİFE ALMIYOR

    Uzun lafın kısası Ahmedinecad’ın “bir antitez, bir karşıtlık olarak bile” O’nunla karşılaştırılması mümkün değildir.

    Şeriat kurallarıyla yönetilen, köktendinci ülkelerle O’nun kurduğu rejimi özgürlük açısından, demokrasi açısından karşılaştırabilirler tabii, o başka... Karşılaştırınca da farkı ortaya çıkar zaten.

    Birde... Guardian “Türkiye bu konuyu hafife alıyor” demiş. O da yanlış, “Türk Hükümeti, Dışişleri Bakanı hafife alıyor.” Çünkü medya olayı yeterince eleştirdi.

    Şimdi artık Ahmet Hakan’ın “Türkiye’yi ziyaret edecek olan İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad Anıtkabir’e çıkmalıdır diye tutturanlar saçmalıyor” demesine gelebiliriz.

    Aynen böyle “çıkmalıdır” diyenler var mıydı bilmiyorum ama benim haberin hemen arkasından yazdığım yazılardan sonra birçok köşede üzerinde durulan noktalar “Resmi ziyaretin bu saygısızlık nedeniyle İstanbul’a alınarak şeklinin değiştirilmesi” ve Ali Babacan’ın yapılanı “ufak tefek detay” olarak adlandırmasıydı. Onun için ortada bir saçmalık filan yok.

    The Guardian’ın da vurguladığı gibi “devletin kurucusunun hiçe sayılması önemsiz gösterilemez.” Düşüncesi buysa Türkiye’ye gelmesi şart değil, bizi yönetenlerin Ortadoğu’daki planları açısından onun her dediğini kabul etmesi de şart değil. Böyle birinin Anıtkabir’e gitmesi ise hiç mi hiç şart değil.

    Ama Abdullah Gül Filistin’e gittiğinde Yaser Arafat’ın, Mısır’da Enver Sedat’ın, Azerbaycan’da Aliyev’in, Tayyip Erdoğan Bosna’da İzzet Begoviç’in vb. mezarlarını ziyaret ettiklerine, Türkiye’ye gelen devlet başkanları Anıtkabir’e gittiğine göre bu diplomatik kurala, o topluma gösterilen nezakete de “ufak tefek detay” denemez.

    Denemeyeceğini İngiliz gazetesi gayet iyi anlatmış zaten (hiç değilse bu konuda gerçeği görebilmişler...)

    Ahmedinecad Bey’e İran’da görüşme teklif edilse bu saygısızlığa izin vermemiş olacaklardı. Çok mu zor acaba?

    *****
    Ne destan böyle, bravo size!

    Antalya tarihinin en büyük yangını ancak 6. gününde söndürülebiliyor. Binlerce hektar değerli ağaç, binlerce yaban hayvanı kaybediliyor. Yanarak hayatını kaybeden vatandaşlarımız var.

    Zarar milyar dolarlarla ölçülüyor ve o ormanların ancak 50 yıl sonra eski haline dönebileceği bildiriliyor. Orman Genel Md. Yardımcısı “yangının bölgeye atom bombası gibi zarar verdiğini”, doğanın dengesini bozduğunu vurguluyor.

    Orman Genel Müdürü Osman Kahveci ise “Orman teşkilatının bu yangında destan yazdığını” söylüyor.

    Böyle bir kabus ve kayıptan sonra “destan”dan söz edebiliyorlarsa aferin onlara doğrusu. Orman memurlarının canlarını tehlikeye atarak ellerinden geleni yaptıklarına hiç şüphe yok. Ama yine de Orman Müdürünün veya bir başkasının bu sözü söylemeye de hakkı yok.

    “Var” derseniz, demek ki bu ormanlar milyar dolarlarla ve 50 yıl sonra yerine konduğunda yine yakılsa ve söndürülemese, yine aynı kayıp olsa o zaman da destandan söz eden birileri çıkabilir derim ben de.

    Teknolojinin artık her şeye çözüm bulduğu bir devirde “9 helikopter, 2 uçak kullanıldı, rüzgar da vardı” açıklaması komiktir. 49 helikopter, 20 uçak kullanabilir, rüzgarı da mazeret göstermez, yangını 6 gün yerine 1 günde söndürürsünüz.

    Yapamıyorsanız da susarsınız. Susmayı bilen yok mu bu ülkede?


    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  8. #8
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Başbakan’ın Sezer’le “ailecek yemek” isteği!

    Ertuğrul Özkök’ün Başbakan Tayyip Erdoğan’la yaptığı röportajda enteresan vurgular vardı.

    Bunlardan biri “Paris’teki toplantıda hiç yadırganmadıklarını, yabancılık çekmediklerini” söyleyerek başlıyor, şöyle devam ediyordu:

    “Ama ben kendi ülkemde 5,5 yıl boyunca cumhurbaşkanımın misafiri olamadım. Oysa ben onunla ailecek, baş başa oturup yemek yemeği isterdim. Rahat ortamda memleketimizin meselelerini konuşmayı arzu ederdim.”

    Paris’teki Akdeniz Liderleri Toplantısı’nda eşinin türbanı nedeniyle yadırganmadığını kastediyor. Sözlerinin devamı da yine “türban”la ilgili...

    Türbanın bundan sonra da hiçbir konuşmada gündemden düşürülmeyeceği, toplumun yine “türban temel alınarak” bölünmeye devam edeceği anlaşılıyor... Bununla birlikte Başbakan Paris’te neden yadırganmayı beklemiş ve yadırganmayınca şaşırmış orası anlaşılmıyor bence...

    Konu Avrupalıların türban görünce veya Türkiye’yi artık “toptan türbanlı” görünce şaşırmaları değil. Türkiye’nin bu yeni imajına alıştılar artık, türban veya bir başka dinî-siyasi kıyafet de onları kendi laiklik kuralları çerçevesinde, kendi ülkelerinde ilgilendiriyor. Biz Suudi Kralı’nın kıyafetine şaşırıyor muyuz? Kendisini ilgilendirir.

    Türkiye’de de olay “yadırgamak, yadırgamamak” değil, türban artık en tepeden başlayarak her yerde mevcut.

    Bu karşılaştırmayı yapan Başbakan da biliyor ki konu “türbanın sırayla üniversite, kamu kuruluşları ve okullar yoluyla kısa sürede tüm topluma dayatılacak hale gelmesi, gelecek olması”dır.

    Fazla şaşırmaya gerek yok, bunun yaşandığı ülkelere bakmak yeter.

    Cumhurbaşkanı Sezer’den önceki cumhurbaşkanlarının kaçı başbakanlarla eşli, ailecek yemek yediler, onu da merak ediyor insan... Memleket meselelerinin aile yemeklerinde konuşulup konuşulmadığını da...

    Âdet böyle midir acaba?

    Sezer mesafeli bir cumhurbaşkanıydı, siyasetçilerle de, medyayla da konuları daha resmî çerçevede görüyordu, ilişkilerini de ilk günden böyle düzenledi.

    Mesela biz Bayan Sezer’in bir yabancı devlet başkanı eşinin beline sarıldığını, kol kola girdiğini de görmedik. Onlar her şeyi protokol dahilinde yaptılar (Ahmedinecad’a İstanbul’da özel program da hazırlanamazdı şüphesiz...)

    Şimdi “siz bize çaya gelin, biz size kahveye” tarzı oluyor diye ilişkiler, onlara kızamayız. İşi yine getirip türbana da bağlayamayız.

    Ama Başbakan’ın bu sözleri bana “Acaba neden kendi medyaları ve gazetecilerinden başka hiçbir gazeteci memleket meselelerini konuşmak üzere onlar tarafından asla davet edilmiyor, isteyenler yok mudur Başbakan gibi” sorusunu hatırlattı.

    Örneğin bugüne kadar görülmemiş şekilde bazıları Köşk’te sık sık ailecek yemek yiyorlar... Demek ki bu konu “tercih meselesi” imiş. Kapatalım, sızlanır görünmeyelim o zaman!

    *****
    Suudi’den daha Suudi’yiz vesselam!

    Eski Meclis Başkanı “çağdaş ve laik kadın” deyişiyle genelde türban takmayan kadınları konkenci yapsa da (önemlidir bu, küçümsemiyorum), iktidar yağcısı akademisyen ve yazar kadınlar (özellikle) sıkılmadan başı açık olmakla veya laiklikle “dekolte”yi bağlamaya çalışsa da insanların ne giyip ne taktığı Türkiye’de saygılı, akıllı vatandaşları hiç ilgilendirmez.

    Yalnızca gerçek bir demokrasinin de özü olan laiklik gereği devlete ait alanlar dışında... Onun da büyük ölçüde “hizmet veren”lerle sınırlanması tamamlanmış durumda zaten...

    Okullar ve üniversiteler dışında... (Görüldüğü gibi Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, resmî temsil görevleri türbanlı eşlere tümüyle serbest, sorun yok.)

    Bununla birlikte insanın gözü Suudi’lere, Suriyelilere takılıyor ister istemez, bir karşılaştırma yapılıyor.

    Beşar Esad’ın eşinin Bodrum sıcağına da, kendi konumuna da aykırı olmayan yazlık elbisesiyle, Emine Hanım’ın 45 derece sıcakta bir tek eldiveni eksik bayıltacak tesettür kıyafeti karşılaştırılıyor mesela... Hz. Peygamber’in soyundan gelen Ürdün Kralı’nın eşinin kıyafetlerinde olduğu gibi... Diğer Arap ülkelerinin lider eşleriyle olduğu gibi... Onlar Müslümanlığı bizim kadar bilmiyorlar mı acaba, yoksa bizim İran usulünü mü izlememiz gerekiyor diye düşünüyor insan...

    Ama sonuçta kime ne, herkes devlet alanları dışında istediği gibi giyinir...

    Şimdi Nazlı Ilıcak Ege sahillerini içkiyle, dansla eşleştirir ve “AKP’li zevatın ilgi alanı değil, çünkü onlar umumi yerde denize girmiyor, içki içmiyor, dans etmiyor” derken (Erbakan yıllardır Altınoluk’ta dans edip içki mi içiyor), Suudi Prensi Al Saud tatilini geçirmek için kızları ve eşiyle Bodrum’a gelmiş.

    Müslümanlığın doğduğu ülkenin Prensi’nin yanındaki kadınlar şortlu, mini etekli, başı açık şekilde teknede görülüyorlar. Etrafta çok sayıda erkek var.

    Prens’in eşinin jet ski üzerindeki fotoğrafları ise açıkçası “sade seksi”yi de geçmiş, vahşi bir seksapel sergiliyor (her başı açık kadının harcı değildir bu kadarı... Çoğu kendi halinde, köşesinde denize girer.)

    Hem de çevre gazetecilerle doluyken eğlendikleri için fotoğrafları Çarşamba gününden beri internette yer almakta...

    Bırakın “şimdi bunlara dinsiz mi demeli” veya “dinsiz mi diyecekler” sorusunu ben Bülent Arınç’ı merak ediyorum.

    Prensin karşısına da geçip “Sizin çağdaş eşiniz kumarbaz ve içkici mi” diye sorar mı acaba?

    Onlar bizimkilerin “deniz ortasında bile bir tek eldiveni ve kar şapkası eksik tesettür mayolarına” bir şey demediğine göre sormaması lazım.

    Suudi’ler hiç değilse Türkiye’de özgürlüğü tadıyorlar. Bizde ise 20 erkeğin bulunduğu kuaförden girerken türbanını çıkarıp, giderken takanlar var. Kulaktan duyma değil, kaç kez gözlerimle gördüm.

    *****
    4 eşe doğru doludizgin...

    Tekbir Giyim’in sahibi “3 karımla çok mutluyuz, kime ne” demiş ve hakkında dava açılmıştı biliyorsunuz.

    Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı “Resmî nikah olmadan dinî nikahın yasaklandığını ama çok eşli yaşamayı kısıtlayan yasal bir hükmün bulunmadığını” bildirmiş ve bu nedenle kovuşturmaya gerek görülmediğine karar vermiş.

    Demek ki Mustafa Karaduman “imam nikahlı eşi olmadığını” söyledi, aksi takdirde cezalandırılması gerekecekti. Aslına bakarsanız milletvekilleri arasında bile imam nikahlı eşleri olduğunu çekinmeden söyleyenler varken artık bu konunun sonu gelmez.

    Yakında erkeklerin “4 karı almaya hakkı olduğunun” açık açık yazılıp çizildiğini de duyabiliriz. Yine ‘Başbakan’ diyeceğim ama elimde değil hatırlıyorum Erdoğan Avrupa’da kendisine konuyu soran gazetecilere “Bazı özel durumlarda, örneğin eşi hastaysa erkek yeniden evlenebilir” demişti.

    Belki Karaduman’ın da eşi -veya eşleri- hastadır kim bilir?

    Hukukçular “dinî nikahın da resmî nikah gibi belgeyle, kayda geçilerek kıyılmasının çözüm olabileceğini” söylüyorlar.

    Ben ise Başbakan’ın o sözünü geri almasının, din gerekçe gösterilerek çok eşliliğin savunulamayacağını topluma anlatmasının çözüm olabileceğini düşünüyorum. Ama belki de çözüm isteyen bile yoktur artık, belki kadınlar 1400 yıl geriye giderek din adına bunu da kabullenmişlerdir, ne dersiniz?

    Haydi hayırlı olsun!


    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  9. #9
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Ergenekon belgelerinde çok garip cümleler!

    Dün Radikal’de Ergenekon soruşturmasında ortaya çıkan belgelerde “TSK’nın üst düzey komutanlarının konuşmaları” vardı. Tam yanında ise Hasan Celal Güzel’in bir kısmı yine Ergenekon’la ilgili yazısı.

    İkisini arka arkaya okuyunca “insanların, kurumların Ergenekon’la ne kadar kolay ilişkilendirilebileceğini” düşündüm.

    Öncelikle “birilerinin kendi doğrularına göre demokrasi dışı yöntemler kullanabileceğine, demokrasi dışı yollara sapabileceğine”, böyle çetelerin, çeteleşmelerin Türkiye’de bugüne kadar da hep olduğuna, bazen devlet tarafından da desteklendiğine inandığımı söyleyeyim. İnanıyorum ama bir hukuk devletinde insanların suçlanabilmesi için çok kesin, kabul edilir kanıtların olması gerektiğine de inanıyorum.

    AKP’ye yakınlığıyla bilinen Metropol Araştırma Şirketi’nin yaptığı son ankete göre halkın çoğunluğunun da aynı duyguyu paylaştığı görülmüş.

    Ergenekon’un “darbeci örgüt veya terör örgütü” olduğuna inananların oranı yüksek olmasına rağmen, “Ergenekon iddianamesi sizi tatmin etti mi” sorusuna “Hayır” cevabı verenlerin oranı da çok yüksek: yüzde 58.9...

    Yani örgütün varlığına ve demokrasiye karşı bir eylem için var olduğuna inanıyorlar ama bu örgüte dahil edilecek -veya edilmeye çalışılan- insanlar hakkında “çok daha kesin kanıtlar”, adil yargılama ve kararlar istiyorlar.

    Haksız da değiller, daha yargı işi ele almadan, iddianame bile açıklanmadan, tutuklanıp aylarca cezaevinde kalanlar, orada hastalanıp ölenler bile neyle suçlandığını bilmeden maşallah medyanın işgüzarları kendi iddianamelerini yazmış, suçlu listelerini çarşaf çarşaf yayınlamış, buna itiraz edip “kapatma davasında olduğu gibi burada da yargıya saygı” isteyenleri “Ergenekoncu” ilan etmişlerdi.

    Bu hukuk dışı olduğu kadar insanlık dışı suçlamalar ve Ergenekon davasını AKP’ye açılan kapatma davasıyla ilişkilendirme gayretleri (yine aynı ankette yüzde 45.6 böyle bir bağlantıya inanmadığını söylemiş) toplumda da hak ettiği tepkiyi görüyor tabii...

    Mesela Hasan Celal Güzel yazısına “Türkiye’de varlıklarını ve etkinliklerini krizlere bağlamış kriz üretim merkezleri var (...) Bu KÜM’lerin bir legal kısmı var başrolde CHP ve türevleri, jakoben zorbalar ve bir kısım medya... KÜM’lerin illegal kısmında ise darbe planları hazırlayan Ergenekon çetesi...” cümleleriyle başlamış.

    Tek bir paragrafta Ana Muhalefet Partisi’yle birlikte jakoben zorbalar dediği kesim (büyük ihtimal üniversiteler, yargı, sivil toplum kuruluşları başta geliyordur) ile “bir kısım medya”yı Ergenekon çetesiyle benzer (veya aynı) eylemler içinde gösteriyor Hasan Bey.

    Okur okumaz sormak istiyor insan hangi medya kesimidir bu yoktan kriz üreten veye Ergenekon’la ilişkilendirilebilen?

    Onlara KÜM derken, onların zamanında yaptığı doğru eleştirilere tek bir kez bile kulak asmayanların Mahkeme kararıyla GÜM diye “rejim karşıtı eylemlerin odağı” olmasına ne diyorsunuz? İnsan sormak istiyor bunları doğrusu...

    Radikal’de yayımlanan Ergenekon belgelerinin TSK’da bazı komutanların 2003-2004 yıllarında yaptıkları darbe hazırlığıyla ilgili olduğu belirtilmiş. Detaylara, kimin evinden hangi yazılı bilgi, hangi CD çıkmış konusuna girmeye gerek yok çünkü “kanıtların sağlamlığı” bizim değil, yargının işi... Ama bu hepsi üst düzey komutanların (aralarında Hilmi Özkök de var ama adı geçmeyen tek komutan da o) aralarında yaptıkları değerlendirmelerde, okurken birdenbire “Aaa, bu kadarı olmaz” dedirten cümleler değinmeyecek gibi değil.

    Örneğin “Başbakan ile özel görüşmelerde hakaret etmek lazımdır”... Pes yani, yanına ‘olmaz yahu kim der bunu’ yazmışım okurken.

    “YÖK Başkanı, İstanbul Üniversitesi Rektörü gibi laik kesimin önde gelenleri ziyaret edilmelidir”... Yanına yine ‘yok artık, tek tek isim bile veriyor ve ordu ziyarete gidiyor’ yazmışım. O anda okur okumaz gelen tepki...

    “Medya patronları denetim altına alınmalıdır. Basının içinde iyi olanları kullanmamız gerekir.” Ordu şimdi de medya patronlarını ve iyi basını kullanacak. Nasıl olacakmış bu peki?

    Hani örgüte inanırsın da aradaki bu garabete de inanmazsın. Biraz “aptal işi” görünüyor çünkü... Hele Zeyno Baran konusu tam öyle... Onu da yarın yazarım.


    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  10. #10
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Tayyip Bey anketleri yanlış okuyor

    Başbakan Erdoğan bir araştırmada partisinin oy oranının yüzde 48 civarında olduğunu belirterek: “AK Parti’nin halkımızın gönlündeki yeri güçlenerek devam ediyor. Kararsızlarda ciddi artış var. Muhalefet kan kaybediyor” demiş.

    Oysa AKP’ye yakınlığıyla bilinen ve AKP’nin anlaşmalı olduğu ANAR ve POLLMARK’la aynı kişiye ait olan “Metropol”ün yaptığı ankette AKP’nin oyu yüzde 48 değil, yüzde 41.9... Yani “oy kaybı” var. Muhalefetin kan kaybettiği doğru ve zaten AKP’nin Mahkeme tarafından “rejim karşıtı eylemlerin odağı” olduğuna oy çokluğuyla karar verilmesine rağmen hâlâ yüzde 42 oy alabilmesini de buna borçlu.

    Ana Muhalefet’in kan kaybetmesine, geriye kalan oyların bölük pörçük olmasına ve KARARSIZLARA borçlu...

    Bu kararsızlardan payına düşeni ekleyip AKP’yi yüzde 47’nin üstüne çıkarabilirler, yapılan da budur. Ama acaba her zaman aynı sonucu verir mi? Cuma günü ben de anketi görünce deneyimli bir kamuoyu araştırmaları uzmanlarıyla konuştum.

    “Kararsızlar”ın oyunun Metropol’ün sonucu olan yüzde 12.5’dan çok daha yüksek, AKP’nin ise daha düşük çıkması gerektiğini söyleyerek şöyle devam etti: “Geçen seçimde AKP’nin yüzde 47 alacağını bilen AG Araştırma Şirketi’nin 4 gün önce açıklanan anketinde AKP: yüzde 33, Kararsızlar: yüzde 29.4 çıktı. Bu sonuç Metropol’ün sonucundan çok farklıdır. Ayrıca kararsızları oran olarak diğer partilere bölüştürmek, sanki kararsız bir kitle yokmuş ve oylarını nereye verecekleri biliniyormuş hesabı yapmak son derece yanlıştır. Yüzde 29.4’ün yüzde 25’i tek bir partiye de gidebilir ve bu tüm tabloyu değiştirir. Bu anketler kamuoyunu etkilemek için yapılıyor ve çok da başarılı oluyor. ‘Yüzde 47’i yüz kez tekrarladığınızda kararsızları güçlü olana yönlendirmek oldukça kolaydır ve geçmişte örneği de görülmüştür.”

    HALK MEMNUN DEĞİL

    Şimdi, AKP’nin oyu AG’nin sonucu gibi yüzde 33 müdür, yoksa AKP’ye yakın Metropol’ün dediği gibi yüzde 41.9 mudur bilemeyiz. Ama aynı şekilde kararsızların ne yapacağını da Tayyip Bey dahil kimse bilemez.

    Bilinen bir şey varsa o da Metropol anketinde bile, AKP’ye 41.9’u veren kesim içinde olmak üzere halkın yüzde 73’ü “AKP’nin politikalarından memnun olmadığını” bildiriyor. Aynı halk en güvendiği kurum ve şahıslarda AKP Genel Başkanı’nı “ordu, polis, yargı, Anayasa Mahkemesi”nden sonra alt sıralara koyuyor.

    Aslında Erdoğan’ın da söylediği gibi kararsızlardaki ciddi artış da gösteriyor ki (o herhalde AG’deki 29.4’ü daha doğru bulmuş) bu sonuçların en somut yorumu, “toplumun çaresizlik, alternatifsizlik içinde bir tercihe zorlanması”dır.

    Başbakan’ın övüneceği, özellikle “aynı yolda devam” diyebileceği bir durum hiç mevcut değildir.

    Tam aksine “aynı yolda devam” hatasına düşmesi ve özeleştiri yapmaması bu tabloyu bal gibi değiştirebilir.

    Tarih “tekerrür de edebilir”. Benden söylemesi...



    ***



    İstenen kurum ve kişileri kolayca yıpratan senaryolar!

    “At izi, it izine karışmış” sözünü tam doğrulayan bir ortama itildi Türkiye... Bundan sonra herhangi bir vukuat durumunda olayın kimin başının altından çıktığını hiçbir babayiğit anlayamaz. İsteyen beğendiği yöntemlerden birini seçerek güzelce manipülasyonunu yapar, suçu da kimi veya hangi kurumu hedeflemişse onun üstüne yıkar.

    Hatta bu zahmete bile gerek yok, belli medya kuruluşları senaryoyu yazar, anlatır, inandırır.

    Benim görüşüm budur. Çünkü “işte bu adamın notları, şu kurumun belgeleri” denilen bir takım not ve belgeler, o kişi veya kurumlar tarafından yalanlanıyor ama bu yalanlama gerçeği yansıtıyor mu, yansıtmıyor mu artık o bile anlaşılamıyor. Senaryo aynen devam...

    Hangi dava yargıda ise, daha yargı gerçekle yalanı, düzmeceyi ortaya çıkarmadan söz konusu bilgi ve belgeler gerçeğin ta kendisiymiş gibi yerli Sherlock Holmes’lar tarafından meydana yayılıveriyor.

    Dün “Ergenekon belgeleri” olarak verilen belgelerde göze kulağa daha ilk bakışta son derece anlamsız gelen cümlelerden söz etmiştim...

    Söz konusu belgelerden biri ordunun üst düzey komutanlarının (aralarında Hilmi Özkök, Aytaç Yalman, Özden Örnek gibi isimlerinin bulunduğu) bir toplantıda yaptığı konuşmaları anlatıyor.

    BUNA KİMSE SUSMAZ!

    Düşünün şimdi, bunlar yılların generalleri, orgeneralleri, TSK’nın üst düzey askerleri... Ve şöyle konuşmalar geçiyor toplantıda:

    “Başbakan ile görüşmelerde hakaret etmek lazımdır, YÖK Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Rektörü gibi laik kesimin önde gelenleri ziyaret edilmeli, medya patronları denetim altına alınmalı, basının ‘iyi olanları’ kullanılmalıdır.”

    Bırakın bu komutanlar toplantısını, üç tane gazeteci veya diyelim ki muhalefet partisi milletvekili konuşurken biri “Başbakan’a hakaret etmek lazımdır” dese diğerleri anında “Bu ne saçma bir söz” diye itiraz eder veya güler.

    Söylenecek söz müdür, bir komutanın -değil “üst düzey”, en düzeysiz olanı bile- bunu söylemesi mümkün müdür, akıl mantık kabul ediyor mu? Diğer vurguladıklarım da öyle...

    Sonra, ABD’deki düşünce kuruluşu Hudson Enstitüsü’nün Türkiye uzmanı Zeyno Baran’la ilgili, “Özel Rapor” başlıklı belgedeki cümle var, o da dikkat çekici...

    Zeyno Baran’ı bugüne kadar genellikle doğru gözlemleri, yorumlarıyla tanıdık. ABD medyasını kıskaca alarak onları da “taraflı basın” haline getirenlerin aksine daha dürüst, Türkiye’nin çıkarları yönünde samimi bir bakış açısı olduğunu düşündük...

    Gönderdiği raporun “ABD’nin ılımlı İslâm projesinden ve AKP’yi desteklemekten vazgeçirilip, Kemalizme nasıl ikna edileceği sorunu üzerine” hazırlanmış olduğu ifadesi... Daha sonra “Kemalizmin anlatılması ve ılımlı İslâm modelinin taşıdığı riskler konusundaki bilgi paylaşımı ikna edici olabilir” denmesi... Hele de bunun “emekli ve muvazzaf askerlerle yapılmasının” önerilmesi, inandırıcı olmayı bırakın komik geliyor.

    Onun gibi bir uzmanın sanki bir tarafta “Kemalizm ideolojisi, karşısında siyasi İslâm olduğunu” düşünme yanılgısına düşmesi, durumun bir rejim endişesi ve tehlikesi olduğunu bilmemesi, dikkati sürekli olarak iktidara yakın basının yaptığı gibi “Atatürk’ün kurduğu laik demokrasi yerine Kemalizm ideolojisine bağlaması” olacak şey değil!

    Bütün bu karmaşa yerine belgelerin gerçekliğini anlama işini yargıya bırakmak neden bu kadar zor, medya yargı yerine mi geçti, ben de bunu anlamakta çok zorlanıyorum işte!


    Vatan

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Bekir COŞKUN Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 25.10.09, 00:55
  2. Rauf TAMER Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 25.09.08, 12:27
  3. Ertuğrul ÖZKÖK Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 42
    Son Mesaj: 25.09.08, 12:26
  4. İskender Pala Köşe Yazıları
    By cokgen in forum HaberLer
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 02.09.08, 14:28
  5. Ekrem DUMANLI KÖşe Yazıları
    By cokgen in forum HaberLer
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 02.09.08, 14:27

Eklenmis Olan Tag'lar

abd, acele, adalet, aile, almak, alman, almanya, alternatif, ambulans, anayasa, ankara, anlamı, araba, arzu, aslan, ata, bal, bana, banka, bayram, bebek, belge, belirli, belirsiz, benim, beyaz, biber, bilgiler, bilgileri, bilinci, bilmiyorum, biri, bizde, borsa, böyle, bulut, büyük, cami, cevap, cezalar, cinayet, çok, cumhuriyet, cumhuriyeti, cümle, darbesi, dava, davasi, denetim, deniz, deprem, ders, devir, devlet, dikkat, dili, dinle, dizi, dönüş, dümdüz, dünya, duygu, düşünmek, ekim, emre, engel, erk, erkek, estetik, etme, filistin, fransa, fırsat, garip, gazete, gelin, gerekli, geri, git, görmek, göz, gücü, günler, haber, hafta, haftalar, hakan, hakim, hapis, hasan, hasta, hata, hedef, helikopter, hepsi, hesap, hizmet, hoca, hsyk, hukuk, hukuku, hüseyin, iddia, ihanet, iki, ikinci, ikna, ilgili, imar, imza, internet, iptal, ithal, itiraf, iyilik, izinsiz, kabak, kamera, kararlar, kavga, kaya, kendi, kimi, komik, konu, konuyu, korku, kova, kredi, kriterleri, kriz, kül, kültür, kurumu, madde, mahkeme, mahkemede, malzeme, mangal, meslek, meyve, mi?, milletvekili, milli, milliye, mini, mutfak, mutluluk, müzik, namus, nasil, neden, neler, nimet, öfke, okul, okulu, okumak, olarak bu, olaylar, öldürmek, olsun, ölüm, önemli, onlar, orman, öyle, oynayan, oyuncu, özel, para, parti, peynir, polis, programlar, radyo, raki, ramazan, rapor, reklam, resmi, saat, sağlık, sebze, sen, sevgili, sizin, sonrası, soru, sorular, sözler, sözleri, takip, takım, tansu, tarif, tarifi, tarih, taze, tehlike, tekerlemeler, teklif, teknik, teknoloji, temmuz, tepki, terk, terör, tesadüf, tiyatro, torba, trafik, türkiye, tutmak, uçurum, ülke, ümit, üniversite, üretim, uzman, uzun, vadi, var, vergi, verir, yangın, yanlış, yardım, yasak, yasal, yazar, yemek, yemekleri, yeni, yerli, yoksulluk, zaman, zarar, zeka, zeyno, zorluk, şehit

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372