Eski ve yeni Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile İlker Başbuğ’un devir teslim törenindeki konuşmalarını okurken iki noktada ‘ZINK’ diye durakladım.
Birincisi Org. İlker Başbuğ’un “endişe” ile ilgili cümlesiydi
“Toplumun bir kesimi yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dinî düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden endişe duymaktadır.”
Öncelikle Sayın Başbuğ’un yeni görevini kutlarım ve onun döneminde de TSK’nın “en güvenilir kurum” olarak kalmasını dilerim ama yukardaki cümlenin anlatmak istediği durumu yanlış ifade ettiğini düşünüyorum. Ki bu, zaten doğruların bile tepetaklak edilerek yanlış hale getirildiği günlerde son derece önemli bence... Türkiye’de yaşanan şey, doğal bir “yeni kültürel kimlik” aşaması değil... Necmettin Erbakan döneminde bilinçli olarak ve siyasi rant amacıyla başlatılan bir Araplaştırma, Arap örf ve adetlerini Türkiye’de yaygınlaştırma, oy uğruna toplumu din ekseninde bölme sürecidir.
Yaşanan, Humeyni’ye, yaptığı devrime, kurduğu dikta tarzı dinî yönetime hayranlık duyanların İran, Suudi Arabistan, Malezya gibi ülkelerdeki yaşam tarzını Türkiye’de görmek isteyenlerin bu isteği sanki Türkiye dini, inancı yeni keşfetmiş, dindarlık yeni bir kavrammış gibi cumhuriyete, laik rejime ve bu rejimin korunması gerektiğine inanan kurum ve kesimlere tepki göstererek, onları “dine, dindarlara karşı” gibi empoze ederek uygulamaya koymasıdır.
Yoksa bu ülkede “dini düşünceler”in yeri her zaman ayrıdır, din her zaman önemli ve ağırlıklı olarak yaşamda yerini almıştır. Ama tabii her vatandaşın dinini, inancını (hangi din ve inanç olursa olsun) devletten bağımsız olarak yaşaması, belli bir kitlenin belli bir dini (çoğunluğun dini olsa bile) devlete ve devlet tarafından dayatmasına izin verilmemesidir temel olan... Bunun aksini uygulayan rejimlerde gelinen noktayı sık sık duyuyor, görüyoruz.
KAYGILARI TSK GİDEREMEZ
Kısacası, konunun özeti Sayın Başbuğ’un vurguladığı “dinî düşüncelere ağırlık verilmesi” değil. Dinî baskı rejimlerindekine benzer uygulamaların yavaş yavaş, belediyelerden, siyasetçilerden, kadrolaşmalardan, kanun değişikliklerinden başlayarak yaygınlaştırılmasıdır.
Yaşar Büyükanıt’ın veda konuşmasında “Her fırsatta TSK’ya ve onun mensuplarına karşı seviyesiz saldırılar yapılmaktadır. Bunlar bizi belki incitebilir ama hiçbir şekilde Türk ulusunun TSK’ya beslediği güveni sarsamaz” girişiyle başladığı cümle ise şöyleydi: “Yarınlarımız için kaygılanmanız da yersizdir. TSK, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olan TC’nin sonsuza kadar teminatı olmaya devam edecektir.”
İşte bu da yanlış bir cümle (daha doğrusu 2 cümle)... Türkiye’nin yarınlarının teminatı artık daha büyük ölçüde sivil irade, vatandaşların kararı, gayreti, iradesi olmalıdır. Kaygılanacak bir durum varsa, bırakın kaygılansınlar ve doğru kararı vermelerinin, siyasi yalanlara, propagandalara, din üzerinden yapılan polemiklere inanmak yerine gerçeği görmelerinin gelecekleri açısından ne kadar önemli olduğunu fark etsinler.
Asıl teminat budur. 22 Temmuz öncesi yapılan tek bir yazılı açıklamanın “muhtıra” gibi alındığını ve seçim sonuçlarını etkilediğini kendileri de gördüler.
Umarız İlker Başbuğ gereksiz konuşma ve açıklamalarla TSK’nın tartışılır hale getirilmeyeceği bir dönemin Genelkurmay Başkanı olur, bunu bekliyoruz.
*****
30 Ağustos törenine neden katılmadım
Genelkurmay’ın 30 Ağustos davetine katılması için davetiye alan meslektaşlarımızdan “akredite oldum” diye sevinerek törene katılanlar olmuş.
Ben de davetiye aldım, çok teşekkürler ama gitmemeyi tercih ettim. Canları istediğinde beni “ordu karşıtı yazarlar” listesine alan ve akreditasyon listesinden çıkaran, istediği zaman da bunun aksini yapan Genelkurmay’ı benim de kendi listemden çıkarmam doğaldır diye düşünüyorum.
Bundan sonra böyle listeler hazırlamazlarsa belki zaman içinde ben de TSK’yı yeniden akredite edebilirim.
Bu arada TSK’nın “en güvenilir kurum” olmasından mutluluk duyduğumu ve yıpratılmasına her zaman karşı çıkacağımı bir kez daha tekrarlamış olayım.
*****
“Çok çocuk” böyle doyar!
Ne AKP’lisi, ne CHP’lisi, ne DTP’lisi... Hiçbir belediyenin “en yoksul aileler” dışındakilere Ramazan’da erzak dağıtma, lüks iftar çadırları kurma hakkı yok.
Neymiş efendim “yerel seçimlere hazırlanan belediyeler kesenin ağzını açmış”... Hangi kese bu benim, senin, onun, emeğiyle çalışan, kazanan insanların paralarından oluşan kese... Ama belediyeler sanki babalarından miras kalmış gibi, partilerinin parasıymış gibi keseyi “bol keseden” dağıtıyorlar.
Bu lüks çadırlarda hiç de yoksul olmayanların da ailece iftar açtığı, evlerindeki masrafı kısmak için çadıra koştuğu defalarca yazıldı. 3 büyük kentte 6 milyon 204 bin kişinin bir ay doyurulmasının, yüzbinlerce erzak paketi dağıtılmasının faturası sadece İstanbul için 4 milyon 205 bin YTL imiş.
Bir ayda yiyecek olarak dağıttıkları trilyonları iş sahası yaratmak için yatırım olarak kullansalar, yandaşlara peşkeş çekmeden dürüstçe “halka dönmesini” sağlasalar, ülkeyi kalkındırsalar milletin iftar paketine, çadırına ihtiyacı kalmazdı.
Ama işte milyonlarca işsizi, yoksulu olan ülkede çözüm yaratacağınıza hâlâ “çok çocuk doğurun” deyip durursanız sonunda o “çok çocuklara” iftarlık dağıtarak göz boyama, oy kazanma fırsatı ortaya çıkıyor.
Biz de milletçe buna aldanıyoruz. Biz aldandıkça onlar “işi büyütüyorlar”.
Gerçekleri görelim artık...
Hepinize hayırlı bir Ramazan diliyorum.
Vatan



LinkBack URL
About LinkBacks




Alıntı ile Cevapla

Bookmarks