1 den 5´e kadar. Toplam 5 Sayfa bulundu

Konu: Ekrem DUMANLI KÖşe Yazıları

  1. #1
    cokgen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Mar 2008
    Mesajlar
    2,384

    Thumbs up Hukuk da kazandi demokrasi de...

    Dün Anayasa Mahkemesi tarihî bir karara imza attı.

    AK Parti'nin kapatılmamasına; ancak Hazine yardımının kesilmesine karar verildi. Dengeli bir karar. Bu kararla hem demokrasi kazanmıştır hem hukuk.

    Bu karardan gerekli dersler çıkarılacak, gelecekte herkes daha dikkatli bir yol izleyecektir. Şayet AK Parti kapatılsaydı yapılanın tek bir açıklaması olacaktı: Yargı darbesi! Bu ülkenin yeni bir darbeyle sarsılması sadece Türkiye'deki demokrasiye değil, aynı zamanda dünya demokrasisine zarar verecekti. AYM, doğru bir karar vererek Türkiye'yi büyük bir utançtan kurtarmıştır.

    Bu karardan sonra herkes anlamalı ki ne askerî darbe ne de yargı darbesi modern Türkiye'ye yakışmaz. Maalesef bunu Türkiye'de bazıları kabul edemiyor; hâlâ "iyi darbe"den bahsedebiliyor, kışkırtıcılık yapabiliyor.

    Ahmet Hakan'ın yönettiği Tarafsız Bölge programında Oral Çalışlar yakın zamanlı bir hatırasını dile getirmiş. Cumhuriyet'in başyazarı İlhan Selçuk, gözaltına alınmadan on gün önce Çalışlar'a demiş ki: "İyi darbe var, kötü darbe var; sen her türlü darbeye karşısın." Bu anekdotu stüdyoda dinleyen Cumhuriyet yazarı Ali Sirmen itiraz etmiş anlatılana. Çalışlar da bunun üzerine "İnanmıyorsan gel birlikte gidelim soralım." deyivermiş. Sirmen buna gerek olmadığını söyleyip susmayı tercih etmiş. Canlı yayında meydana gelen bu tabloyu bir kenara kaydetmek gerekiyor ki bir kesimin darbeci zihniyeti tastamam anlaşılabilsin.

    Ne demek iyi darbe, kötü darbe? İyi darbe kimin işine yarar, kimin ekmeğine yağ sürer, kimi âbâd eder? Ve en önemlisi, kendine gazeteci, yazar, aydın, işadamı gibi sıfatlar yakıştıran bir kısım zevata "bu darbeye darbe demem, darbe benim olmadıkça" dedirten özellikler nelerdir? Belki tâ baştan darbelere bu gözle bakmak gerekiyor. Mesela 60 darbesi kimi berbâd etti kimi âbâd etti? Vakıa atalar boşuna söylememiş "Zulm ile âbâd olanın sonu berbâd olur" diye. Darbecilerin sonu hep rezil rüsva olmak; tarih buna şahittir. Ancak "iyi darbe" peşinde koşanların 28 Şubat'ta nasıl bir hortumculuk sistemi kurduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin nasıl 80 milyar dolar soyulduğunu biliyoruz.

    Meselenin bir de ideolojik pencereden yapılan iyi-kötü ayrımı var. Sistemi/rejimi korumak maksadıyla bazı kişiler bazı darbe çeşitlerine çanak tutuyor. Ergenekon soruşturması sırasında dinlenen telefonlardan İlhan Selçuk'un söylediği laflar yenilir yutulur cinsten değil. Aynen tekrar ediyorum Selçuk'un cümlesini: "Bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir umut doğabilir." Sebep ne İlhan Bey? Cevap "Çünkü normal yollardan bunlar mümkün değil yani". Normal yol dediği demokrasi. Adamların gözü öyle dönmüş ki "iyi darbe" için ekonomik kriz istiyor, Türkiye karışsın istiyor... Bizim medya da "İlhan Abi"sine nerdeyse secde edip toz kondurmuyor; bir de kalkıp birilerine "biat medyası" deme cüretinde bulunuyor.

    Kişiler önemli değil. Konum İlhan Selçuk'un şahsı da değil. Aslolan duruştur. Demokrasiyi basit bir güç oyunundan ibaret görenlerin Türkiye'ye yaşattığı utancı ancak bu ülkeyi yürekten sevenler bilir. Anayasa Mahkemesi'nde AK Parti'yi kapatma davası açılıyor. Dava açılmadan kayıtlara şu cümleler giriyor: "Davayı açtırıyoruz. İddianame hazırlanıp dava açılacak. Bugüne kadar Türkiye'de ekonomik kriz çıkmadı, ama kapatma davasından sonra mutlaka kriz çıkar. Bunlardan kurtulmak lazım."

    Şimdi başsavcı kükrüyor ve kimsenin mahkemeler üzerinde baskı kuramayacağını söylüyor. Kamu vicdanı bu tumturaklı laflardan tatmin oluyor mu? Hayır! Ergenekon çetesinden çıkan dokümanlar ulusalcılık kisvesi altında "iyi darbe" yapmayı planlayan "Türk Ortodokslarının" mahkemeleri baskı altında tuttuğunu ortaya koyuyor. Adam İstanbul Üniversitesi gibi köklü bir eğitim kurumunda yıllarca rektörlük yapmış; yine de darbe diye yanıp tutuşuyor. Sarf ettiği cümleye bakar mısınız: "Kansız olmaz. Darbe lazım. Öncelikle bu davanın açılması lazım." Alemdaroğlu bu talihsiz cümleleri söylüyor; bizim medya Ergenekon yapılanmasını bir düşünce kulübü zannediyor. Çaktırmadan sahip çıktıkları adamların tek derdi var: İyi darbe.

    Mesele İlhan Selçuk'a mahsus değil ki! Alemdaroğlu gibi düşünen cübbeli bir sürü cahil ahkâm kesiyor ekranlarda. Bir siyasî parti lideri, Gladyo'ya arka çıkıyor ve örgüt için "Avukatıyım" diyebiliyor. Mesela CHP lideri Deniz Baykal Ergenekon savcısına seslendi ve dedi ki: "Sırtındaki cübbeyi çıkar da bu iddiaları gel söyle bana." N'oldu? Hani yargının bağımsızlığı/dokunulmazlığı üzerine CHP saflarından yargının her kararını (tabii ki işine geleni) kutsayan söylem? Baykal böyle kükrüyor kükremesine de Savcı Bey de çıksa dese ki: "Sen sırtından ebedî genel başkanlık ceketini ve milletvekilliği dokunulmazlığını çıkar da çık karşıma" ne yapar Sayın Baykal! Ve halktan yüz bulamayan küçük ve marjinal gruplar parti kapatma davaları açtırıyor, insanları, kurumları zan altında bırakıyor. Gözlerini öyle bir kin bürümüş ki ne yapacaklarını bilemiyorlar. Geçenlerde Yalçın Bayer, kendisi mektup nâşiri, Fethullah Gülen'le teröristbaşı Apo'yu aynı karede naklediyor. Anladığım kadarıyla adamlar bir zamanlar çalıştığı yerli Pravda'da iflah etmez bir virüs kapıyor. İnsaf denen bir şey var; hiç mi nasibiniz yok bu güzel duygudan?..

    Darbenin iyisi kötüsü, faydalısı zararlısı vs. yoktur. Yargı darbesi de askerî darbeden farksızdır, hatta daha kötüdür. Çünkü adalet duygusunu yok eder. Yargının siyasallaşması vahim bir hatadır ve telafisi mümkün değildir. Darbelerin tamamı kanun dışıdır, insanlık dışıdır. Vatandaşların vergisiyle alınmış silahları ideolojik sebeplerden dolayı millete yöneltmek suçtur. Orduyu darbe yapmaya zorlayanlar milletle devleti karşı karşıya getirmek isteyenlerin ta kendileridir ve insanlık suçu işlemektedirler.

    --Ekrem DUMANLI--
    Uzaktan sevmek nedir? Gidin Hz. Vahşi (r.a)'ye sorun.

    Görmeden sevmekten başka bir şey bu.
    Görmek fakat yaklaşamamak,
    Bakmak ama konuşamamak.
    Sadece uzaktan seyretmek ve ağlamak,
    Ağladığını, sevdiğini söyleyememek.
    Zor olan budur.
    Görmek ama dokunamamak...


  2. #2
    cokgen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Mar 2008
    Mesajlar
    2,384

    okk Ekrem DUMANLI KÖşe Yazıları

    Bir kere daha uçurumun kenarından...
    Türkiye bir uçurumun kenarından döndü aslında. Anayasa Mahkemesi (AYM), AK Parti ile ilgili kapatma kararı verseydi bu, uzun yıllar telafi edilemeyecek zararlara yol açacaktı. Yargı darbesi denilen vahim kuşku doğru çıkacak, kamuoyunun beklentisinin aksine bir partinin faaliyetleri yasaklanacaktı.

    Demokrasi tarihimize büyük bir ayıp, silinmez bir leke olarak girecekti kapatma cezası. Çünkü bahsi geçen parti, daha bir yıl önce neredeyse her iki seçmenden birinin oy verdiği partiydi. Halkın önemli bir kısmını da zan altında tutacak böyle bir kararın sadece Türkiye'de değil; dünyada da yankılanması Türkiye açısından negatif sonuçlar doğuracaktı. İslam dünyasında radikal söylemler güçlenecek, öteden beri demokrasiyi vahşi kapitalizmin oyuncağı sayan güçler 'demedik mi, demokrasi kuralları işlediğinde iktidar olmaya yürürseniz, kurumlar aracılığıyla sürece el konur ve böylece alaşağı edilirsiniz' diyecekti. Dünya kamuoyu ise Türkiye'deki demokrasinin lafta kaldığını, statükonun aldığı kurumsal tedbirlerle kendi hükümranlığını koruduğunu söyleyerek Türk demokrasisinin vesayet altında olduğunu savunacaktı.
    AYM'nin şu anki kararı çok mu olumlu? Hayır. Ama kendine göre bir denge kurduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Partiyi kapatmayarak dünyaya rezil olmamızın önüne geçildi. 'Kapansın' diye tezahürat yapan grupların da memnun ve mesrur edilmesini sağlayacak bir karara imza atıldı ki ayrıca iş bu noktaya geldikten sonra bundan daha pozitif bir karar verilemezdi. Daha açıkçası 'kapatılmayacak' demek suretiyle AK Parti'nin kapatılmasına karşı çıkanlar memnun edildi. 'Hazine yardımının yarısından mahrum edilecek' demek suretiyle de kapatılmasını isteyenler mutlu edildi.
    AYM'nin kararından hemen sonra demagoji faslı açıldı. Kimine göre AK Parti esir alındı ve bundan sonra bu karar 'Demoklesin kılıcı' gibi iktidar partisinin başında sallanıp duracak. Kimine göre AYM üyeleri partiyi laiklik karşıtı odak olarak tanımladı ve iktidarın alanını sınırladı... Laf çok. Konuşanların bir kısmı da -maalesef- konuşmacı olmanın sorumluluğunu taşımıyor.
    Aslında Türkiye topyekûn bir zincirleme kazanın eşiğinden döndü. Demokrasi, ekonomi, sosyal ahenk, ülkenin imajı, iç barış... Her şey kapatılma kararı üzerine altüst olacaktı.
    Tabii ki Türkiye kendine bir çıkış yolu bulacak, bir şekilde bu enkazın arasından çıkıp yeni bir yol haritası çizecekti. Ancak demokrasimiz de ekonomimiz de on yıl geriye gidecekti. Hatta kapatma kararından en büyük zararı da yüksek yargı organları başta olmak üzere adalet mekanizmamız alacaktı. Özellikle de AYM. Zira AYM, son yıllarda çok kritik kararlar aldı ve bu kararlar nedeniyle kendine yanlış bir imaj çizdi. CHP'nin hemen her meseleyi AYM'ye getirmesi halk nezdinde "Yüksek yargı ile CHP arasında acaba bir ilişki mi var?" şüphesine yol açmıştı. Yanlıştı; ama algı buydu. Çünkü 367 kararı ile başlayan zor bir süreçte toplum bir yanlış algıya doğru sürüklendi ve yapının siyasallaşması konusunda şüphe duymaya başladı. Bu imajda bazı CHP yetkililerinin AYM'ye noter muamelesi yapmasının da payı büyük. Üstelik AYM, Meclis'te 411 milletvekilinin oyuyla yapılan anayasa değişikliğine 'içerik' olarak müdahale etti ki bunun hukukî sınırları aştığı ortadaydı. Her neyse... AYM, kendine dair 'taraflı' imajını da temelden sarsarak kapatmama kararı aldı ve yargı hakkında oluşan ezberi belli bir oranda bozdu...
    Şimdi herkes AYM'nin kararını esas alarak neredeyse bir çetele tutuyor ve bazı nasihatlerde bulunuyor. İktidar partisinin daha makul olması, kendisinden endişe duyan kitleleri daha çok dikkate alması, kritik konularda daha 'uzlaşmacı' hale gelmesi vs. isteniyor. Arada bir akla geliyor ki son beş aydır yaşanan kâbusta sadece iktidar değil, pek çok siyasî-gayri siyasî unsurların da payı var; onlara da nasihatler ediliyor. Özellikle gazeteciler, yazarlar AYM'nin kararını analiz ediyor ve beyaz sayfa açmak üzerine birtakım telkinlerde bulunuyor. Yazılan ve konuşulanların önemli bir kısmı doğru ve yerinde tespitler içeriyor. Bu duruma rağmen eksik bir şey var: Herkese akıl vermeye bayılan Türk medyası, bugün gelinen krizde payının olup olmadığını düşünecek mi? "Biz nerede hata yaptık?" sorusu her kesimden yükselirken acaba Türk basını da aynaya bakma lüzumunu hissedecek mi?
    Artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz; olmamalı da. Bir yandan Türkiye'yi uçurumun eşiğine getiren yanlışların giderilmesi gerekiyor diğer yandan da özeleştiri kapılarının ardına kadar açılması. Siyasetçiler, işadamları, askerler, sivil toplum kuruluşları, hukukçular... Herkes bir özeleştiri sayfası açarak Türkiye'nin yaşadığı son büyük krizi fırsata dönüştürmenin yollarını aramak zorunda. Peki ya medya?
    İtiraf etmek zorundayız ki Türkiye'deki krizin temelinde toplumsal kutuplaşmalar bulunuyor... Tehlikeli olan da budur. Bu ülke neredeyse her dönemde kamplaşma süreci yaşadı ve çok ağır faturalar ödedi. Sağcı-solcu çatışmaları askerî darbelere sebep oldu ve Türkiye'nin onlarca senesini kaybetmesine sebep oldu. Alevî-Sünnî kamplaşması toplumu derinden sarstı, bu ülkenin düşmanlarına büyük avantaj sağladı. Türk-Kürt kavgası onlarca yıldır körükleniyor; kayıpların envanterini tutmak bile mümkün değil. Laik-antilaik kutuplaşması da cinnet sınırını çoktan aşmış durumda. Bu kamplarda mevzileri sağlam tutmak için insanlar öldürüldü; suikastlar yapıldı, cenaze törenleri sabote edildi, kirli propagandalarla masum insanlar itham altına alındı.
    AK Parti iktidarından sonra psikolojik harp cambazları yalanın, iftiranın dozunu iyice artırdı. 'Vatan elden gidiyor, ülke satılıyor' gibi deli saçması propagandalar yerine bu hükümetin sağlıkta, eğitimde, kalkınmada, temel hak ve özgürlükler alanında yaptığı icraatlar adam gibi eleştirilseydi; bu durumdan hem muhalefet kazanacak hem de iktidar partisi gerçek anlamda hizaya çekilmiş olacaktı. Oysa AK Parti, inanç değerleri üzerinden dövülmek istendi ve bu medya üzerinden yapıldı. Yalan yanlış bilgiler, eksik gedik haberler, kırık dökük yorumlar yapıldı ve iktidar partisini dövelim derken çoğu kez halk aşağılandı, küçümsendi, incitildi...
    AYM'de açılan davaya müdafaa yazan partinin hukukçuları iddianame için "Google davası" adını yakıştırdı. Bir anlamda doğruydu bu tanım. Çünkü Başsavcı Bey, Google'dan kelimeler yazarak taradığı bazı bilgileri (-ki çoğu gazetelerdeydi ve önemli bir kısmı tekzip edilmişti) iddianameye koymuştu. Ardı arkası tam araştırılmamış, gerekli kontrollerden geçirilmemiş, ciddi manada redakte edilmemiş, editör sorgusundan geçirilmemiş bazı haberler Türkiye'yi geriyor. Açık söylemek gerekirse Türkiye'deki gerginliğin sebeplerinden biri Türk basınıdır! Gözünü kapayan biri, bir çırpıda on yalan haber sayabilir. Aynen böyle; yalan haber. Eksik bilgiler ışığında yazılmış, alelacele servis edilmiş, kapalı kapılar ardında pişirilmiş, ideolojik yaklaşımlarla bezenmiş onlarca haber var ki tekzip yazılarına rağmen toplumdaki kutuplaşmayı had safhaya çıkarmıştır. Artık yeter! Türk medyası herkese verdiği aklı biraz da kendisi için kullanmak zorunda. 'Sorumlu yayıncılık' yerine 'sorunlu gazetecilik' yapmakta direnmenin hiç kimseye faydası yok ki! Toplumdaki ahengi altüst etmeye, güvensizlik duygusunu yaymaya, çatışma doğuracak atmosfer oluşturmaya hiç kimsenin -özellikle de medyanın- hakkı yok!

    04 Ağustos 2008, Pazartesi
    Uzaktan sevmek nedir? Gidin Hz. Vahşi (r.a)'ye sorun.

    Görmeden sevmekten başka bir şey bu.
    Görmek fakat yaklaşamamak,
    Bakmak ama konuşamamak.
    Sadece uzaktan seyretmek ve ağlamak,
    Ağladığını, sevdiğini söyleyememek.
    Zor olan budur.
    Görmek ama dokunamamak...


  3. #3
    cokgen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Mar 2008
    Mesajlar
    2,384

    Standart Kim, ne yapmalı?

    Anayasa Mahkemesi (AYM) beklenen kritik kararını verdi ve AK Parti'yi kapatmamaya; ancak Hazine yardımından mahrum bırakmaya hükmetti. Bu tarihten itibaren herkes yeni bir dönemin başladığını; artık hiçbir şeyin eskisi gibi sürdürülemeyeceğini görmek zorunda. Şimdi herkes soruyor:
    "AYM bir mesaj verdi mi?" Verdi ya da vermedi; ne değişir. Önemli olan, bu büyük krizden ders çıkarmak değil mi? Türkiye, kutuplaşmanın dibe vuracağı, kamu vicdanının yara alacağı, dünya nezdinde rezil rüsvay bir duruma düşeceği bir uçurumun kenarından döndü. Demokrasimiz üzerine düşen gölgeye rağmen yaşıyor. Yargı yoluyla da olsa darbe teşebbüsünün yanlış olduğunu, acı bir tecrübe olarak bir köşeye kaydetmek gerekiyor. Ve ayrıca bundan sonrası için "Ne yapmak lazım?" sorusunu yöneltme mecburiyeti vardır. Aksi takdirde bu krizden fırsat pencereleri açılmadığı gibi, dar bir alana sıkışan insanımızın nefes alması da mümkün değil. Kim, ne yapmalı ki Türkiye bu badireden kurtulmuş olabilsin?
    AK PARTİ: Yüzde 47 ile iktidar koltuğuna oturan parti bir yıl gibi kısa bir sürede iç çekişmelerin içine çekildi. Rejim tartışmalarıyla yıpratılmak istenen partiye ısrarla "İcraatlarından ve söylemlerinden kuşku duyan bir kitle var" deniyor. Bu iddialar doğru da olsa yanlış da olsa; partinin daha doğru bir iletişim ortaya koyması ve algı yanlışlarını gidermesi gerekiyor. Rejim tartışmalarından sıyrılıp ülkenin ortak akılla ortak hedefe yöneleceği yeni ufuklar çizmek de iktidarın ana görevlerindendir. Avrupa Birliği yolunda atılacak demokratik adımlar genel bir mutabakat için önemli fırsatlar sunuyor. Yargı reformuna ne kadar ihtiyaç duyulduğu ortada. 1982 Anayasası'nın Türkiye'yi taşıyamadığı da aşikâr. Temel ve köklü reformlar ancak büyük tıkanmalar ve krizlerden sonra yapılabilir. Toplumun bütününü kucaklayıcı bir söylem geliştirilmesi gerekiyor. Parti kapatma davası yüzünden oluşan ekonomik kayıpların telafisi bir yana; iş hayatındaki durgunluğun giderilmesi de şart. Hükümetin yeniden ekonomiye odaklanması, bölgesinde oynayacağı etkin rolü de güçlendirecektir...
    CHP: Son yıllarda CHP ile AYM arasında sıkı fıkı bir ilişki varmış gibi bir imaj oluşmuştu. Hükümet ne yapsa Önder Sav eşliğinde bir ekip her defasında tıpış tıpış mahkemenin yolunu tutuyordu. Bu manzara o kadar sık yaşandı ki AYM'yi noter pozisyonuna itiyordu CHP. Mahkeme, AK Parti'yi kapatmamakla CHP'ye adeta şöyle dedi: "Yeter be kardeşim; hep bana geleceğine biraz da halka git." İşin şakası bir yana; CHP'nin de artık halkla bütünleşmesi, iktidarı devletin kurumları aracılığıyla dövme yerine, icraatlarının denetimiyle eleştirmesi gerekiyor. Muhalefet böyle yapılır zaten. Ayrıca CHP'nin, artık bir an önce hırçın muhalefet üslubunu bırakması ve rejim bunalımı üretme yerine olgun bir muhalefet üslubuyla memleket meselelerine çözüm yolları göstermesi gerekiyor. MHP: Mahkeme kapatma kararı verseydi bundan en büyük zararı AK Parti değil MHP görecekti. Çünkü parti kapatmanın en büyük delili başörtüsü ile ilgili anayasa değişikliğiydi ve bu değişikliğin arkasındaki parti MHP'ydi. Ayrıca yeni bir isimle kurulacak parti AK Parti'nin mağduriyetini de kullanarak halkın sempatisini toplayacaktı. Kapatma davası açıldıktan sonra MHP'de yaşanan derin sessizliğe "AK Parti'ye tuzak kurduk" gibi bir sözün yakıştırılması MHP'yi çok zor durumda bıraktı. Bazı yetkililer farkında değildi, ama sokaktaki durum böyleydi. Ergenekon davası nedeniyle gözaltına alınanlar, tutuklananlar ve bu örgütü destekleyenler, MHP üzerine yoğun bir baskı oluşturmuştu. Keskin ve aşırı ulusalcı söylemlerle partiyi AB gibi, Kıbrıs gibi konularda sıkıştırıyor; MHP'nin müspet muhalefet yapma imkânını elinden almaya çalışıyordu. Ergenekon davası en çok MHP'yi rahatlatmalı ve köklü bir maziye sahip bu parti yeniden halkla bütünleşmeli... Sözün özü şu: Türkiye büyük bir siyasi krizin içinden çıktı. Bu kaotik ortamdan bir an önce kurtulmak şart. Adres belli: Aklıselimle yola çıkılacak; parti menfaatleri bir kenara bırakılacak, dünya standartlarında bir demokrasi için kollar sıvanacak. Bu saatten sonra saç saça baş başa siyaset yapmayı düşünen hata eder ve ilk seçimlerde çok ağır bir fatura öder...

    05 Ağustos 2008, Salı
    Uzaktan sevmek nedir? Gidin Hz. Vahşi (r.a)'ye sorun.

    Görmeden sevmekten başka bir şey bu.
    Görmek fakat yaklaşamamak,
    Bakmak ama konuşamamak.
    Sadece uzaktan seyretmek ve ağlamak,
    Ağladığını, sevdiğini söyleyememek.
    Zor olan budur.
    Görmek ama dokunamamak...


  4. #4
    cokgen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Mar 2008
    Mesajlar
    2,384

    Alarm Aynadaki aksine secde edenler hangi gerçeği görebilir ki!

    Gazetecinin kötüsü, bitiş çizgisinin görünmesiyle sağa sola saldıranıdır. Söyleyecek sözü kalmayan, saldırmaktan başka yol bulamaz kendine. Saldırdıkça bayağılaştığının farkına varamaz. Zavallı bir ruh haliyle tek istediği vardır: Dikkate alınmak, önemsenmek, değer verilmek. Oysa herkese çamur atarak dikkat çekmek mahallenin delisi rolüne soyunmak gibidir; etek de giyse, düdük de çalsa, amuda da kalksa hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.
    Adam gibi gazetecilik yapılan ülkelerde editörlük sistemi, kalem şehvetinin her gün işlediği zinaya müsaade etmez. Yani, eline kalem alan kimse, insanları, kitleleri rencide edecek yazılar yazamaz. Bunun adı sansür değil; yayıncı sorumluluğudur. Kimin haddine düşmüş ki bir gazetenin verdiği imkânı başkasına hakaret için kullanabilsin. Kimin haddine ki yazarlığı, oraya buraya salya saçmak derekesine indirgeyebilsin. Kimin haddine ki halkı aydınlatmak gibi kutsal bir gayenin etrafında odaklanmış bir mesleği kişiliksiz kavgalara aracı yapsın.
    Üzülerek kaydetmem gerekiyor ki Türkiye'deki gazetelerde neşredilen pek çok köşe yazısını yabancı bir dile çevirip muteber bir gazetede neşretmeye kalksanız devreye mahkemeler girer. Müsaade etmezler adama. Ayrımcılık (discrimination) yapmanıza, nefret suçu (hate crime) işlemenize izin vermezler. Maalesef bu ülkenin gazete ve televizyonlarında kendi yetki ve sorumluluğunun bilincinde olmayan çok sayıda editör var. O yüzden bazı köşe sahipleri derebeyi gibi davranmayı cesur yazarlık sanıyor; en azından öyle bir maskenin arkasına gizleniyor.
    Yazı yoluyla hakaret eden korkaktır

    Hakaret ile cesaret, yeryüzü ile gökyüzü kadar uzaktır birbirine. Yazı yoluyla insanlara hakaret eden korkaktır! Başkasını aşağılayan, aslında kendini aşağılamış olur. Kendine gazeteci deme cüretini gösteren fakat hiçbir meslekî başarısı bulunmayan muhterislerin başkasının gazeteciliğini sorgulama hakkı olabilir mi? Fakat nedendir bilinmez Türk gazeteciliğinde kariyerini hakarete bağlayan pek çok isim var. Başlı başına bir araştırma konusudur bu. Bir insanın özel hayatında bazı dengesizlikler olabilir, adamın ağzı bozuktur, kalbi bozuktur vesaire. Ancak yazı yazmanın ya da bir televizyonda program yapmanın kendine mahsus bir ciddiyeti, nezaketi ve nezaheti vardır. Bu çerçeveye riayet etmeyen, başkasına zarar veriyor gibi gözükse de, kendine de zarar verir gazeteciliğe de.
    Kalem savaşları bu mesleğin cilvelerindendir. Geçmişte de yapılmıştır, bugün de yapılır; yarın da yapılacaktır. Kalem savaşları bilgi ve görgüyle yapılır, derin analizler içerirse tadına doyum olmaz; okur için de (seyirci için de) aydınlatıcı olabilir. Bu bakımdan tesadüm ü efkar denebilecek üsluplu tartışmalardan kamu yararı bile çıkartılabilir. Ne var ki Türkiye'de bilgi ve görgüsü itibarıyla çıtası, yüksek tartışmalara yetmeyenler kendilerine de, mesleğe de ülkeye de zarar veriyor. Bir adam kendine foseptik rolü biçiyor ve üzerine taş atılması için yanıp tutuşuyorsa, bazen satır aralarından bir bahane uydurup birilerinin üzerine kendinden bir şeyler sıçratmaya çalışıyorsa bu kişinin ciddiye alınmasını beklememek lazım. Çünkü çoğu zaman tekebbür kokan salvolar, şahsî kapris ve kişilik bozukluğuna dayanır.
    Medya sektöründe çalışan bazı insanlar, yaptıkları işin sorumluluğunu idrak edeceklerine bir süre sonra kibre kapılıyor. Kendilerini dev aynasında gören pek çok insan, çalıştığı kurumun marka değerini ve kendisine muvakkaten verilmiş bir sıfatı kerameti kendinden menkul vehimlere teslim ediyor. Ele geçirdiği köşeden insaf ve izan sınırlarını aşabiliyor. Ve işin daha kötüsü, temel ve evrensel yayıncılık ilkeleri açısından denetim görevi yapması gereken yetkililer bu vahim duruma dur demiyor ya da diyemiyor. O zaman editör kadrosu niçin çalıştırılıyor ki, genel yayın yönetmenleri ne işe yarıyor ki! Ona buna küfredip sonra da söylediklerine genel yayın felsefesiyle itiraz edenlere "sansür" suçlaması yapanlar, 'yavuz hırsız ev sahibini bastırır' taktiğiyle kendi hatalarını örtbas etmek istiyor. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar serserice yayın yapılmıyor. Öyle adamlar var ki Türk basınında, yalanı tescilli, iftirası herkesin malumu, çirkefliği herkesin marufu...
    Madalyonun bir de aydınlık bir yüzü var. Türk medyasında çok değerli gazeteler, yazarlar, analizciler çalışıyor. Hatta bilgi ve deneyim açısından Türk medyasının fikir işçileri dünya medyasında mûtena bir yere sahip. Ne var ki toplam kaliteyi aşağıya çeken bazı kişiler mesleğe de leke sürüyor. Kim iyi gazetecidir, kim kötü gazetecidir? Hangi gazete(ler) daha kalitelidir? Bu soruya kim cevap verebilir? Hemen baştan söyleyeyim ki kimin iyi gazeteci olduğuna öncelikle kamu vicdanı karar verir. Sizi beğenir ya da beğenmez, takdir eder ya da etmez, okur ya da okumaz, seyreder ya da seyretmez... Bunun dışında söylenen her söz laf ü güzaftır, bühtandır. Hele adam kendini otorite ya da duayen vehmediyorsa ve bir de kalkıp "o gazeteci değildir; bu gazetecidir; filan gazete gazeteciliği bilmiyor" gibi ahkam kesiyorsa ortada şizofrenik bir ruh hali var demektir. Beyefendiye/ya da hanımefendiye sorarlar: Sen kimsin? Hangi tevehhümle kendini nerede görüyorsun?
    En güzel cevap sükût...

    Ölçü şudur: Gazetecilik şerefli bir meslektir; onun şerefi ancak mesleğini doğru ve sorumlu yapanlarca korunabilir. Bir de çürük elma(lar)ın bu meslekteki namuslu insanları çürütmesine boyun eğmemek gerekiyor. Çürükler istiyor ki herkes kendilerine benzesin. İstiyorlar ki hakarete hakaretle cevap verilsin. Oysa zifiri karanlık dehlizlerden homurtular yükseltene verilecek en güzel cevap sükûttur. Bir de kendi işine odaklanan insanların ufuk turunda sürekli kanatlanıp durması gerekiyor. Gazeteciliği en kutsal emanet olan bilgi taşıma sanatı olarak görenler, paçalarından tutup da seviye düşsün diye debelenenlere dönüp bakma lüksüne sahip değil. İşini doğru yapanların odaklandığı ufuk, evrensel gazetecilik kalitesiyle kesişiyor; beyhude dalaşmalarla değil! Kimin doğru gazetecilik yaptığı ya da hangi gazetenin doğru bir çerçevede yayın yaptığını anlamanın bir başka yolu daha var: Bir gün herkes bugünkü emanetlerini bırakıp gidecek ve herkesin arkasında geriye bıraktığı eserler kalacak. Yazdığı yazılar, yaptığı gazeteler, düzenlediği programlar, hazırladığı haberler... Bir gün mesleği de bırakıp gideceğiz... Bırakın mesleğimizi bir gün bırakıp gitmeyi, bir gün hayata veda edip gideceğiz. Arkamızdan konuşulan her şey zanna dayanır; hüsn ü zan eden, sizi hayırla yâd eder, su-i zan yapan, sizin hatalarınızı sayıp döker. Asıl önemli olan, hayatını yazıya bağlayanların geride bıraktığı eserlerdir. O eserler arasında küfür, hakaret, aşağılama gibi icraatlar yer alıyorsa sizin iyi bir gazeteci olduğunuzu söylemeniz basit bir hüsnü kuruntudan öteye geçemez. Geriye kalan eserleriniz, sizi sadece ferdî bir değerlendirmeye tabi tutmaz; çalıştığınız kurumu da bağlar. Seviyesi düşük haber ve yorumlara izin verenler seviyeli bir yayın bırakamaz arkasından. Daha açık söyleyeyim: Gazetesinde aşağılık yazılara yer veren ya da televizyonunda paçasından çamur damlayan programlara müsaade eden yöneticiler de tarihe hak ettikleri bir şekilde kaydedilirler. Türk medyası yarınlara dair tarihin ahkâmını beklemeksizin bir iç muhasebesi yapmak zorunda; çünkü ağzı bozuk üslubun prim yaptığı günler maziye karışıyor. Yeni gelen nesiller enformatik özelliği ağır basan neşriyattan bilgi, belge, yorum, analiz vs. isteyecek. O zaman kendi cehlini hakaretlerle kapamak için aynadaki aksine secde edenler çok zor günler yaşayacak! Kehanet saymayın lütfen; istikbale dair bir keskin gerçeği söylemek zorundayım: Yarının medyasında yazı veya görüntü yoluyla kendine hakaret kariyeri yapan küfürbazlara, saldırganlara yer yok! Onlar küflü mağaralarından yine insanlara sataşacak; ama bulamadıkları ilgi yüzünden hezeyanlara kapılacak...

    18.08.2008 ----Zaman---
    Uzaktan sevmek nedir? Gidin Hz. Vahşi (r.a)'ye sorun.

    Görmeden sevmekten başka bir şey bu.
    Görmek fakat yaklaşamamak,
    Bakmak ama konuşamamak.
    Sadece uzaktan seyretmek ve ağlamak,
    Ağladığını, sevdiğini söyleyememek.
    Zor olan budur.
    Görmek ama dokunamamak...


  5. #5
    cokgen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Mar 2008
    Mesajlar
    2,384

    Standart Çatışma değil, barışma vesilesi

    Bugün mukaddes Ramazan ayının ilk günü. Rahmetin sağanak sağanak yağacağı bu güzel zaman diliminde insanlar, Allah'ın emrine uyarak aç kalacak, susuz kalacak; nefislerini terbiye edecek.
    Daha açıkçası insanlar melekleşecek, insanî zaaflardan sıyrılacak, sevgiyle, saygıyla, paylaşım duygusuyla dolup coşacak. Sahurlar ayrı bir zevk, teravihler ayrı bir heyecan, iftarlar ayrı bir coşkuya dönecek. Bütün insanların kardeş olduğu, açlık-susuzluk gibi ortak mahrumiyetlerle bir kez daha yâd edilecek, eşitlik duygusu en derin duygularla bir kez daha yaşanacak...
    Rahmet ve şefkatin dalga dalga toplumu kucakladığı bu muhteşem mevsime medyanın bigane kalması düşünülemez. Nitekim kalmıyor da. Ramazan sayfaları hazırlanıyor gazetelerde. İftar ve sahur programları düzenleniyor televizyonlarda. Yapılan çalışmalar boşa gitmiyor; okunuyor, seyrediliyor. Bu açıdan bakıldığında medyanın Ramazan boyunca halkla iyi iletişim kurduğunu söylemek bile mümkün. Hele bir de doğru ve güvenilir insanlar bilgi ve tecrübeleriyle programlara katılıyor, yazılar yazıyorsa, tadına doyulmuyor Ramazan sofralarının / programlarının...
    Ne var ki Ramazan boyunca insanlara ıstırap çektirenler de yok değil. Bazı medya kuruluşları ya da bazı medya mensupları halka Ramazan'ı zehir edecek bir şeyler yapmaya bayılıyor. Mesela "din adamı" sıfatıyla birilerini allayıp pullayan sonra da abuk sabuk mevzularla insanların ibadetteki huşu ve ta'zimini hafife alanlar çıkıyor.
    Yıllardır yazılıp çizilir; denize girmek orucu bozar mı diye. Ya da sakız çiğnemek oruca zarar verir mi diye bir soru atılır. Şimdi de bilmem ne bandını koluna yapıştıran ve böylece zayıflayan (!) birisinin orucunun bozulup bozulmadığını soranlar var. Hatta oruç gibi, tutmayan insanlarda bile saygı uyandıran bir ibadet için cinsel içerikli sualler üretiliyor ve medya palyaçosu haline gelmiş birileri sahneye sürülüyor...
    Ayıp oluyor! Ramazan, kutsal bir ay. Oruç saygı gerektiren bir ibadet. Tutmayanı kınamak, onunla alay etmek, onu küçük düşürmek ne kadar büyük bir hata ve günahsa, oruçlu insanları taciz edecek, onları rencide edecek şekilde yayınlar yapmak da o kadar büyük bir yanlıştır. Sonuçta bu ülkede yüzlerce yıldır beraber yaşıyor insanlar. Saygıyla, sevgiyle, anlayışla, empatiyle hayatı sürdürmek gerekiyor...
    Medyada bir başka yanlış yaklaşım daha var: Ramazan boyunca irtica haberi derlemek. Hastalık derecesinde bazı meslektaşlarımızın içine sinmiş bu habercilik (!) anlayışı. Birileri ne yapıp ediyor, oruçlu insanların oruçsuz insanlara "baskı" yaptığını, hatta dövdüğünü söylüyor. Ve maalesef bunların neredeyse tamamı yalan haber çıkıyor. "Sahurda adam dövdüler" diye oruçlu insanlar hedef gösterildi. Sonra anlaşıldı ki gece kulübünden çıkanlar kendi aralarında kavga edip karakola düşmüşler. Falan üniversitede oruçlu gençler, oruçsuzları dövdü, dereye attı diye feryadı bastı bazı gazeteler. Sonra ortaya çıktı ki kavga "kız meselesi"nden dolayı yapılmış. Örnek çok...
    Öteden beri şunu ısrarla söylüyoruz: Ramazan ayını irtica haberine dair bir zaman dilimi olarak görmek çok vahim bir hatadır. İstenmedik bir olay yaşanamaz mı? Tabii ki yaşanabilir. Densizin biri "ham yobaz, kaba softa" tabirini hak edecek bir şekilde oruç tutmayan insanlara karşı saygısız bir davranışta bulunabilir. Bunu genellemek, oruç tutmayı "tehlikeli bir gelişme" gibi göstermek vs. yanlış! Çünkü bu güzel toplumdaki karşılıklı saygı kültürünü yok etmemek gerekiyor. Ayrıca, yukarıda bahsettiğim saygı fukaralığı oruçsuz insanlardan oruçlu insanlara karşı da sergilenebilir. Nitekim oluyor da. Oruç tutmayan bir adam kalkıp kaba saba bir davranış gösterdi diye bütün insanları taciz etmenin bir anlamı var mı?
    Ramazan boyunca insanlar birbirini daha yürekten tanıyacak; açlığın, susuzluğun, mahrumiyetin tadını hep beraber hazzedecek ve yokluğun bağrında varlığın lezzetini duyacak. Böyle insanî bir yükselişin eteklerinden tutup aşağıya doğru çekmeye çalışan, bütün ruhanî tırmanışlardan mahrum kalır. Ramazan, bağışlama, affetme, barışma, hoş görme, sabretme mevsimidir; ona gölge düşürmeye çalışan kendi kendini karanlık bir dehlize hapseder. En iyisi böyle güzel bir dönemde duyarlı yayınlar yapmak, toplumsal barışın zirve yaptığı bu güzel sürece katkıda bulunmaktır. Bu nedenle medya Ramazan ayını çatışma değil barışma vesilesi olarak görmeli; barışmak, önce kendisiyle barışmakla başlayan, sonra toplumla devam eden bir süreçtir. Kaçırmamak lazım bu tarihî fırsat(lar)ı...
    Ramazan sayfası yetmeyince...
    Her yıl Ramazan'a mahsus sayfalar hazırlıyoruz. Hepsi de cıvıl cıvıl. İçinde itikat ve ibadete dair aydınlatıcı bilgiler bulunuyor. Ramazan boyunca karşılaşılan sorulara da cevaplar veriliyor. Yıllardır o sayfaların nasıl bir iştiyakla okunduğunu; hatta kesilip arşivlendiğini biliyoruz. Ancak bu kadar değer verilen Ramazan sayfalarının az geldiğine dair şikayetlere geçmiş yıllarda karşılık verememiştik. Bu sene yeni uygulama yaparak sizden gelen talepleri karşılamaya çalışacağız. Ramazan'daki yayınlarımızın daha doyurucu ve kalıcı olması için hummalı bir çalışma ortaya koyan arkadaşlarımız, sadece bu mübarek ayda yayınlayacağımız bir ilave hazırladı. Cuma günleri yayınlanacak olan Ramazan Zamanı adı verilen bu güzel ekte, mukaddes dinimiz İslam'a dair aydınlatıcı bilgiler, günlük hayatta karşılaştığımız sorulara pratik cevaplar, hatıralar ve röportajlar bulunuyor. Serhat Şeftali başkanlığındaki ekibimize yayın servislerimizden büyük destek geldi ve karşımıza şirin bir ek çıktı. Seveceğinizden eminim. Emeği geçen arkadaşları kutluyorum...
    Hiç olmazsa bu kadarcık hassasiyet Türkiye Gazeteciler Cemiyeti hafta içinde üyelerine bir duyuruda bulundu. ICFJ (International Center For Journalist) adlı kuruluş önemli bir proje davetinde bulunuyormuş. Uluslararası Gazeteciler Merkezi (ICFJ) İstanbul'da 14-16 Aralık tarihlerinde bir program yapacakmış. "Medyada İnanç; İslam ve Diğer Dinlerle İlgili Haberlerin Kalitesini Artırmak" başlıklı konferans için Türkiye'de proje başvuruları beklediğini söylüyorlarmış. İstanbul'da yapılacak konferans için seçilen dört projeye fon sağlanacağını, proje sahiplerinin Amerika'da gazetecilerle bir araya geleceğini, iki kişilik proje ekipleri oluşturacağını bizim Gazeteciler Cemiyeti'nin duyurusundan öğreniyoruz. Başlığa bir daha bakar mısınız lütfen: "Medyada İnanç: İslam ve Diğer Dinlerle İlgili Haberlerin Kalitesini Artırmak". Neden böyle bir konu seçiliyor dersiniz? Çünkü bu konularda yapılan haberlerde "kalite" eksikliği gözden kaçmıyor. Dünyada bu böyle de, Türkiye'de farklı mı? Maalesef hayır! Dinî konularda yapılan haberlerin paçalarından cehalet damlıyor. Medyanın belli bir bölümü ne farz biliyor ne sünnet! Mekruhu, haramı, mendubu, müstehabı zaten bilen çok az. Tarikat nedir, hakikat neye dair, tasavvufun inceliği ile spiritüalist akımlar arasındaki büyük farklar nelerdir?.. İşin özünde bilgi eksikliği olunca, dinî konular ya siyasileştiriliyor veya magazinleştiriliyor. Ve maalesef hâlâ koca koca gazete ve TV'ler dinî konuda uzman bir editör bile çalıştırmıyor. İslamiyet'le ilgili haberin kalitesi dünyada artırılmalı; ama en çok bu ülkede çıta yükseklere konulmalı!..

    1 Eylül 2008-ZAMAN
    Uzaktan sevmek nedir? Gidin Hz. Vahşi (r.a)'ye sorun.

    Görmeden sevmekten başka bir şey bu.
    Görmek fakat yaklaşamamak,
    Bakmak ama konuşamamak.
    Sadece uzaktan seyretmek ve ağlamak,
    Ağladığını, sevdiğini söyleyememek.
    Zor olan budur.
    Görmek ama dokunamamak...


Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Bekir COŞKUN Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 25.10.09, 00:55
  2. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 64
    Son Mesaj: 29.08.09, 05:37
  3. Yiğit BULUT Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 30
    Son Mesaj: 25.09.08, 12:28
  4. Rauf TAMER Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 25.09.08, 12:27
  5. Ertuğrul ÖZKÖK Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 42
    Son Mesaj: 25.09.08, 12:26

Eklenmis Olan Tag'lar

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372