Sayfa 1 Toplam 5 Sayfadan 123 ... SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 43 Sayfa bulundu

Konu: Ertuğrul ÖZKÖK Köşe Yazıları

  1. #1
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Bir akşam önceki mesaj

    GEÇEN perşembe, siyaset kültürümüzde pek alışık olmadığımız bir olaya tanık oldum.

    O gün, Aydın Doğan Vakfı tarafından yaptırılan ve Sema Doğan Kültür Merkezi’nin açılışı vardı.

    Çağdaş bir mimari tarzla, tamamen ahşap üzerine kurulu mükemmel bir kültür merkeziydi.

    Açılışa Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli de katıldı.

    Gümüşhane Belediye Başkanı Mustafa Canlı MHP’den seçilmiş.

    Bir gün önce Bahçeli Gümüşhane MHP örgütünü arayarak şunu söylemiş:

    "Yarın Kültür Merkezi’nin açılışında tek parti flaması, posteri istemiyorum. Parti lehine slogan atılmasını da istemiyorum."

    Türkiye’de bir liderin bu siyasi nezaketi ve ihtimamı göstermesi pek rastlanan bir davranış değildir.

    Bahçeli’nin ihtimamı orada da bitmedi.

    Daha sonra belediyenin yaptırdığı bir park ve iş merkezinin açılışı vardı.

    Oraya giderken Aydın Bey’e şu mesajı verdi:

    "Açılışı belediye yapacak. Dolayısıyla orada siyasi slogan da atılabilir. Aydın Bey bunu kendisi açısından sakıncalı görür ve gelmek istemezse, bunu anlayışla karşılarım."

    Aydın Bey, "Hiçbir sakınca görmüyorum. Belediyenin hizmetidir" deyip o açılışa katıldı.

    Devlet Bey, genel başkan seçildiği günden beri kendine özgü bir siyasi kültür oluşturdu.

    Şimdi gazetelerde, iş dünyasına açılım yapmaya hazırlandığı haberlerini okuyorum.

    Umarım TÜSİAD; TOBB gibi kurumlar Bahçeli’yi dinleyecek fırsatları yaratırlar.

    * *Ê *

    Ama o gün beni heyecanlandıran asıl olay başkaydı.

    Doğan Grubu geçen yıl Gümüşhane’de bir "Çağrı Merkezi" açtı.

    Bu fikri ortaya atanlardan biri de bendim.

    Ancak açıldığı günden beri gidip gezememiştim.

    Perşembe günü öğleden sonra gidip o merkezi gezdik.

    Avrupa veya Amerika’daki en iyi örneklerinden tek eksiği olmayan, mükemmel bir çağrı merkezi kurulmuş.

    Mekán çok modern.

    İçerde 80’e yakın genç kız ve erkek, kendilerine ayrılan küçük bölmelerde gelen çağrılara cevap veriyorlar.

    Hepsi diksiyon dersi almış, mükemmel ve aksansız bir Türkçe’yle konuşuyorlar.

    Hepsi bölgenin çocukları.

    İçlerinde türbanlı kızı da var, başı açığı da.

    Erkek çocukların hepsi modern.

    Birlikte müthiş bir ahenk içinde çalışıyorlar.

    Mekán bir borsa salonunu veya televizyon stüdyosunu andırıyor.

    Her yerde ekranlar var.

    Aldıkları sonuçlar anında o ekranlara işleniyor.

    Müşteri ikna performanslarının, İstanbul’daki çağrı merkezinden yüksek olduğunu söylüyorlar.

    Bu başarı şimdi büyümeyi getiriyor.

    Binanın hemen yanına ikinci bir bina yapılıyor.

    Çalışan sayısı ilk aşamada 200’e çıkacak.

    İlerde Kelkit’e de bir çağrı merkezi açılması planlanıyor.

    Aydın Bey, "Hedefimiz 1000 kişinin çalışacağı bir çağrı merkezi kurmak" diyor.

    * * *

    Gümüşhane ve Kelkit gibi bir yerde 1000 kişiye istihdam yaratmanın ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz?

    Anadolu’da iki ayrı yerde daha çağrı merkezleri var.

    Biri Erzurum, öteki Erzincan’da.

    Enformasyon devrimi, taşranın unutulmuş bölgelerinde işte böyle heyecan verici fırsatlar yaratıyor.

    Bu imkán o bölgelere çalışma fırsatı getirmekle kalmıyor.

    Aynı zamanda modern hayat tarzının kültürünü ve imkánlarını sunuyor.

    Gümüşhane’den işte böyle güzel umutlarla döndüm.

    Hem siyasette, hem ekonomide hem de hayat tarzlarımızda...

    İnanıyorum ki, geleceğin Türkiye’si bu umut üzerine kurulacaktır.


    Ertuğrul ÖZKÖK

    01.08.2008



    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  2. #2
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Gün 1 olay 1

    ANAYASA Mahkemesi’nin başta başkanı olmak üzere bütün üyelerini candan kutluyorum.

    Türkiye’nin geleceği için, tarihi önemde bir karara imza attılar.


    Daha da açık yazayım.

    "Kapatılsın" diyeni, "Kapatılmasın" diyeni de.

    Çünkü benim için önemli olan "kurumsal karar"dır.

    Aldıkları kurumsal karar, Türkiye’de "ortak aklın" yansımasıydı.

    Yani ne "hukukun zaferi", ne "demokrasinin zaferi" demektense, "ortak aklın zaferi" demek en doğrusudur.

    O yüzden ülkemizin ortak aklını mükemmel şekilde okuyan Anayasa Mahkemesi gözümde iyice büyüdü.

    Ve bir kere daha şuna inandım.

    İyi ki böyle, iktidarların keyfi kullanılan gücünü dengeleyen güçlü anayasal kurumlarımız var.

    Yeni anayasa hazırlanırken, bunu hepimiz çok iyi düşünmeliyiz.

    Evet tamamen hukuki davranmadılar.

    Kararlarında siyasi mülahazalar da rol oynadı.

    Ama Anayasa Mahkemesi’nin bizatihi tarifi budur.

    Onlar görevlerini, tarihe geçecek şekilde yaptılar.

    Şimdi sıra sivillerde.

    Bizler, artık bu ortak aklı, yani makul olanı içimize sindirebilecek miyiz?

    * * *

    Buyurun gün 1, olay 1.

    Konya’da bir Kuran kursu binası çöktü.

    Çocuk yaşta 16 kızımız ile bir hoca hayatını kaybetti.

    Şimdi bu olayı nasıl ele alacağız.

    Klasik dinci bakış açısıyla, Kuran kursu olduğu için, bu sistemin arkasındaki yanlışlıkları görmezliğe gelmeye devam edecek miyiz?

    Üzerini örtecek miyiz?

    Veya klasik laik refleksle, olayın sadece kaçak Kuran kursu tarafına kilitlenmeyi, din eğitimini nasıl hepimizin üzerinde anlaşabileceği bir sisteme oturtabiliriz konusunu tartışmak için iyi bir fırsat haline getirebilecek miyiz?

    Daha ilk günden önümüzde bir turnusol káğıdı var.

    Merakla bekliyorum.

    Bakalım bu faciayı kavga konusu haline mi getireceğiz, yoksa ortak aklı önümüze koyup, bu sorunu makul bir çözüme doğru mu götüreceğiz?

    * * *

    Mesela şunu yapabilecek miyiz?

    Ben ve benim gibi düşünen insanlar, belki de hayatlarında ilk defa, "Yahu bu kuran Kurslarını hep eleştiriyoruz ama, acaba oralarda çocuklara neler öğretiliyor? Öğretenler ehil mi? Hangileri ehil? Her imam istediğini istediği gibi mi anlatıyor, yoksa onlar da eğitimden geçiyor mu?" diye merak edip bakacak mıyız?

    Başbakan Erdoğan ve onun gibi düşünenler ise "Yahu biz bu Kuran kurslarını, din öğretiliyor diye hep destekliyoruz. Acaba orada gerçekten iyi şeyler mi yapılıyor, yoksa isteyen imam kendi kafasına göre istediğini mi yapıyor" deyip, ciddi bir şekilde konuya eğilecek mi?

    Eğer ortak aklı, makul olanı bu ülkede iktidara getireceksek, yapılması gereken budur.

    Allah turnusol káğıdını elimize verdi.

    Şimdi onu Konya’daki olaya batırıp, rengine bakacağız.

    "Taze sayfa" mı, yoksa "Ben bildiğimi okurum" mu, göreceğiz.

    * * *

    Dış basında en merakla beklediğim şey, Wall Street Journal ve Financial Times’ın tutumuydu.

    Bu iki gazete, Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkında vereceği karara nasıl bakacaktı?

    Niye bu iki gazete?

    Çünkü onlar, dünyanın en küresel olgusunu yani ekonomiyi temsil eden iki gazete.

    Haber Wall Street Journal’ın Avrupa baskılarının manşeti oldu.

    Manşet, olabilecek en nötr şekilde verilmişti:

    "Türkiye’nin iktidar partisi kapatılmaktan kurtuldu, uyarı aldı."

    Aşağı yukarı Hürriyet’in manşetiyle aynı çizgideydi.

    Buradan da ikinci ortak akıl dersine geliyorum.

    Türkiye artık küresel ekonominin çok önemli aktörlerinden biri.

    Ülkemizin gidişatıyla herkes ilgili, burada herkesin menfaati var.

    Böylesine küresel bir aktör, artık ne keyfi zihniyetle, ne dini, ne de siyasi misyon duygularıyla yönetilebilir.

    Ancak küresel akılla yönetilebilir.

    Bir de şu var:

    Bu ülkede artık darbe marbe olmaz.

    Buna kimse cüret edemez, cüret eden biri çıkarsa sonu hüsran olur.

    Dolayısıyla bazılarını "şeriat paranoyası" ile suçlayanların da, artık "darbe paranoyasından" kurtulması gerekir.

    Bir gazetecinin olay yeri raporu


    GÜNGÖREN’deki terör saldırısından sonra, Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın Atatürk Havalimanı’nda birbirlerine el uzatmamalarını eleştiren bir yazı yazmıştım.

    Bu yazı üzerine Baykal, Milliyet Gazetesi’nden Fikret Bila’ya konuştu ve "Aynı anda havalimanında değildik" dedi.

    Bunun üzerine, bir dinci gazetede benim yalan yazdığım konusunda haber çıktı.

    İşte size, o gün Atatürk Havalimanı’nda görevli gazeteci arkadaşım Faik Kaptan’ın hazırladığı bilgi notu:

    "Sayın Ertuğrul Özkök,

    Güngören’de meydana gelen patlamadan sonra Başbakan Erdoğan ve Deniz Baykal’ın Atatürk Havalimanı VIP salonunda 10 m. arayla iki salonda olmalarına rağmen bir araya gelme.meleri konusundaki olayın detayları şöyledir:

    Sayın Baykal Güngören’deki incelemelerini tamamladıktan sonra THY’nin TK-120 sefer sayılı uçağı ile Ankara’ya gitmek için havalimanına geldi. Ancak geldiği saat 11.10 olduğu ve uçak kaçtığı için VIP kapısında araçtan inip kendisini bekleyen gazetecilere ayaküstü olayla ilgili bir açıklama yaptı ve bir sonraki sefer olan TK-124 ile saat 13.00’te uçmak için yer ayırtıp şehre yemeğe gitti.

    Bu sırada Başbakan Tayyip Erdoğan da incelemeler yapmak için Ankara’dan İstanbul’a hareket ediyordu. Başbakan Erdoğan saat tam 12.23’te Başbakanlığa ait özel uçakla İstanbul Atatürk Havalimanı’na geldi. Ve İstanbul Valisi’nden brifing almak için Başbakanlık Kabul Salonu’na geçti. Başbakan Güngören’e hareket etmeden önce içeride olayla ilgili brifing alırken saat tam 12.48’de Deniz Baykal da VIP salonundan içeriye girdi. Baykal kendisini Ankara’ya götürecek olan uçağa binmeden önce salonun gidiş istikámetinde sağ tarafta bulunan DHMİ Protokol Müdürlüğü odası önünde beraberindekilerle kısa bir görüşme yaptı. Daha sonra arka tarafa geçti ve iki dakika sonra da uçağa binmek üzere aprondaki minibüse bindi. Bu sırada Başbakan büyük salondaydı ve aralarında tam 10 metre vardı.

    Deniz Baykal orada arkadaşlarıyla konuşurken Başbakanlığın korumaları da kendisini izliyordu. Sayın Baykal Başbakan’ın orada olduğunu bilmiyordum diyormuş. Ancak kendisi arabadan indiği zaman 5 metre önündeki Başbakan’ın makam aracını, bir sürü koruma aracını, motosikletli polisleri de mi görmemiş?

    Tüm bu olaylar olduğu sırada Hürriyet Gazetesi’nden Ardıç Aytalar, Şenol Coşkuner, Sefa Özkaya ve Doğan Haber Ajansı’ndan Murat Çakır kamera ve fotoğraf makineleriyle bu olayı belgeliyordu.

    Belgeler:

    1. Başbakan’ın salona giriş saati olan 12.23 Devlet Hava Meydanları kayıtlarında, 2. Deniz Baykal’ın salona giriş saati olan 12.48 foto muhabiri Sefa Özkaya’nın dijital fotoğraf makinesinin kartında, 3. Deniz Baykal’ın THY’nin uçağı ile gidişi ise TK-124 uçağı yolcu listesi kayıtlarında.

    Bilgilerinize.

    Saygılarımla

    Faik KAPTAN"


    Hürriyet

    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  3. #3
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    yazılarını severek okuduğum bir köşe yazarıdır Ertuğrul Özkök..paylaşım için tşkler canım....



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  4. #4
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Sizce kim daha kıllı

    GEÇEN sabah yazı işleri toplantısında arkadaşlara sordum:

    Bir alt satıra geçmeden aynı soruyu size de soruyorum.


    Lütfen hiç etki altında kalmadan cevap veriniz.

    Soru şu:

    "Sizce insan mı daha kıllıdır, yoksa maymun mu?"

    Önce bir sessizlik oldu.

    Sonra içlerinden biri "Bu soruyu sorduğunuza göre, bu işte bir cinlik var" dedi.

    Baktım kimse "Elbette maymun daha kıllıdır" deme cesaretini gösteremiyor.

    Oysa mantık bize çok net şekilde ne diyor:

    "Elbette maymun daha kıllıdır."

    Aynı soruyu bir gün önce telefonda bir arkadaşıma sorduğumda, hiç düşünmeden "Elbette insan" diye cevap vermişti.

    Ancak bir dakika sonra soruyu "Hangisi daha kıllı değil, hangisi daha akıllı" şeklinde anladığı için bu cevabı verdiğini anladım.

    * * *

    Boş zamanlarımda malum hayvan kitabımla eğlenmeye devam ediyorum.

    Kitabın adı neydi?

    "The book of animal ignorance", yani "Hayvan cehaleti kitabı".

    Kitabın bir bölümünün başlığı da şöyle:

    "İnsan"

    Altında da insan şöyle tarif ediliyor:

    "Hikáye anlatan maymun."

    İnsanın DNA’larının yüzde 97’si gorillerle aynıymış.

    Şempanzelerinkine benzerlik ise yüzde 98.

    Ama geriye kalan yüzde 2 her şeyi değiştiriyor.

    Mesela kılları...

    Bu noktada sorunun cevabına geliyorum.

    İnsan mı daha kıllıdır, maymun mu?

    Kim derdi ki, insan maymundan daha kıllı bir hayvandır diye.

    Ama gerçek bu.

    Evet insanın vücudundaki kıl sayısı maymununkinden fazlaymış.

    Başucu kitabım böyle yazıyor.

    Ve bu noktada maymuna yapılan müthiş bir haksızlık var.

    Maymunun kılları daha kalın ve uzun olduğu için, bu zavallı mahluk, gözümüze kıllanan adam gibi görünüyor.

    Tabiat anadan hiç beklenmeyecek kadar büyük bir haksızlık.

    Bunu okuyunca insan isyan ediyor.

    Yok mu bu haksızlığı giderecek vicdan sahibi bir insan?

    Yüzde 2’lik farkın verdiği akılla, izanla, vicdanla çıkıp iki cümle edecek bir babayiğit?

    * * *

    Maymunun hakkını maymuna, insanın hakkını insana verecek, elinde terazi, gözleri bağlı bir adalet abidesi.

    Yok mu...

    Var.

    Recep İvedik.

    Paradigma kıran adam.

    İnsanlığın bütün tarihi boyunca nesilden nesile aktardığı bu büyük yalana son veren adam.

    İnsanın hakkını insana, maymunun hakkını şempanzeye veren vicdanın sahibi bir iyilik meleği.

    Yüzde 98 benzerliğin, yaşayan hamisi.

    Kıllanan adam, kıllandıran adam.

    Buradan herkese sesleniyorum.

    Artık onun velisi benim...

    Çünkü ona her baktığımda, maymuna yapılan tarihsel haksızlığı gideren ilahi adaleti görüyorum.

    Recep İvedik...

    Kıllanan ve kıllandıran adam...


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  5. #5
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart

    Alıntı n@r_cicegi´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    yazılarını severek okuduğum bir köşe yazarıdır Ertuğrul Özkök..paylaşım için tşkler canım....
    Rica ederim Canım artık bu köşeden rahatlıkla okuyabilirsin
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  6. #6
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart İlker Paşa sizden

    ÖNCEKİ cumartesi sabahından itibaren mesajlar akmaya başladı.


    Anayasa Mahkemesi kararını açıkladı, şimdi sıra sende.

    Önce anlayamadım.

    Sonra fark ettim.

    "İkinci Dolmabahçe kriterlerinin" açıklanmasını bekliyorlardı.

    Hani "Başbakan’ın beni kabul ettiği, görüşmenin benim talebim üzerine yapıldığı" şeklindeki haberlere konu olan mülakattan arta kalanlar.

    Başbakan o günkü sohbette konuştuğumuz iki konuyu Anayasa Mahkemesi kararını açıkladıktan sonra yazmamı istemişti.

    Şimdi o bölümü "açıklamam" isteniyordu.

    Birazdan açıklayacağım.

    Aslında öyle çok renkli ve aman aman dedirtecek şeyler yoktu.

    Ama Erdoğan bu konuda çok hassas olduğu için, içinde "türban" ve "cumhurbaşkanlığı seçimi" geçen her cümleye uzak duruyordu.

    Belki haklıydı, ben yayınlayalım diye ısrar ettim.

    Son sözü o söyledi.

    AURELIO’NUN YERİNE HAMİT ALTINTOP’U GÖRMEYİ ARZU ETMİŞ

    İşte o gün konuşup yayınlamadığım bölümler.

    Fakat isterseniz, klasik televizyoncu numarası ile "Az sonra" deyip, o günkü konuşmada yayınlanmayan bir başka anekdodu aktarayım.

    Bir ara konu Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’a geldi.

    Ben de, "Geçmişte kendisi ile iki defa konuştuğumu, bende sessiz, konuşmayı pek sevmeyen bir komutan izlenimi bıraktığını" anlattım.

    Ben bunu anlatırken Erdoğan hiç beklemediğim bir şey söyledi:

    "Tanırsın elbet, o da sizden" dedi.

    Tabii ben iyi bir Türk olarak, bu cümlenin arkasındaki mesajı anlamaya çalışırken, zaman kazanmak için "Anlamadım" dedim.

    "Canım o da Fenerbahçeli demek istiyorum."

    Tabii bu cümleyi işitince ben de altında kalmadım ve tamamladım:

    "Yani bizden demek istiyorsunuz..."

    Erdoğan benden daha fanatik bir Fenerbahçe taraftarı olduğuna göre, "bizden" ifadesinin benden çok ona yakışacağını söylersem herhalde yanlış olmaz.

    Bu arada Avrupa Şampiyonası’nda Türk Milli Takımı’nda en beğendiği futbolculardan birinin Hamit Altıntop olduğunu söyledi.

    Anladığım kadarı ile Fenerbahçe’den ayrılan Aurelio’nun yerine onu görmeyi arzu etmiş.

    Bu kadar geyik yeter diyorsanız, ciddi meseleye gelelim.

    CUMHURBAŞKANLIĞI İÇİN DANIŞTIĞI 3 KİŞİ KİMDİ

    Başbakan o gün Dolmabahçe’de cumhurbaşkanlığı seçimi ve türban konusunda ne söyledi?

    Konuyu ben şu soru ile açtım:

    "Tekrar 22 Temmuz 2007’e dönme imkánınız olsaydı, cumhurbaşkanlığı seçiminde farklı davranır mıydınız?"

    Birçok insanda şu yaygın görüş hákim.

    AKP’nin hatalar zinciri cumhurbaşkanlığı seçiminde başladı.

    Hatta Başbakan’ın Gül’ün yerine bir başkasının seçilmesini istediği de Ankara’da herkesin bildiği bir sır.

    Erdoğan "Mesela?" diye sormuştu ve ben de "Mesela cumhurbaşkanlığı seçimi" demiştim.

    Çünkü Türkiye’de ve dışarıda hatırı sayılır derecede insan, bütün gerginliğin, cumhurbaşkanlığı seçiminde Gül adının üzerinde ısrar edilmesiyle başladığına inanıyor.


    BÜLENT ARINÇ GÜL OLSUN DİYE BASKI YAPTI MI


    Ben de soruyorum.

    "Elinizde olsa, uzlaşma yoluyla bir cumhurbaşkanının seçilmesini ister miydiniz?"

    Şu cevabı veriyor:

    "Ben istişareyi seven bir insanım. Partimin tabanından tavanına kadar herkesi dinler, görüşünü alırım. O günlerde yaptığımız bütün istişare, kamuoyu anketleri beni veya Abdullah Bey’i işaret ediyordu. Kendinizi benim yerime koyun. Bir siyasetçiyim. Ben o istikamette yürümezsem siyasi geleceğimi nasıl garanti ederim? Benim ismim üzerinde de, Abdullah Bey’in ismi üzerinde de ittifak vardı."

    O noktada söze giriyorum:

    "Bazı gazetelerde Abdullah Bey’i istemediğiniz, ama Bülent Arınç’ın baskısı ile bunu kabul etmek zorunda kaldığınız yazıldı."

    Erdoğan devam ediyor:

    "Evet, Bülent Bey dayattı falan dendi. Yok böyle bir şey. Abdullah Bey uluslararası camiada tanınmış bir arkadaşımız. Dışişleri Bakanlığı’nda büyük tecrübe edindi."

    "Bu olayı kimlere danışmıştınız?"

    "Ben genellikle Abdullah Bey’le, Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Bey’le ve Bülent Bey’le istişare ederdim."

    BAZI KİŞİLERE "TAYYİP BEY GÜL’Ü İSTEMİYOR" MESAJI

    Peki gelelim, 22 Temmuz seçimi sonrasına.

    "O günlerde etrafa sizin, cumhurbaşkanını uzlaşma ile seçme niyetinde olduğunuz izlenimi hákimdi. Hatta yakın çevrenizden bazı kişiler, medyada tanıdıklarına, ’Tayyip Bey Abdullah Bey’i istemiyor’ mesajını verip, yardım istediğinizi bile söylediler" diyorum.

    Bu söze müthiş tepki gösteriyor ve "Kimmiş onlar, söyleyin de kime vekalet verdiğimizi bilelim" diyor.

    Ben de, "İkisini bizzat biliyorum. Ama isim veremem" diye cevap veriyorum.

    Ya bunu söylemek işine gelmiyor, ya da çevresinden bazı kişiler onun adına işgüzarlık yapmış diye düşünüyorum.

    Bu konuyu fazla uzatmak istemiyormuş gibi bir havası olduğunu seziyorum.

    O nedenle son soruyu sorup kesiyorum:

    "Abdullah Bey kendisi aday olmaktan vazgeçseydi ne olurdu?"

    Cevabı aynen şöyle:

    "O ayrı konu. Elbette onu da Abdullah Bey’le konuşurduk. O dönemde Abdüllatif Bey’le de konuşurdum. Bülent Bey’le de konuşurdum."

    Paris’te bizi kimse yadırgamadı


    Karardan sonra yazılmak kaydıyla anlattığı ikinci konuya, yani türban meselesine gelince...

    "O konuda bir şey söyleyemem. Çünkü Anayasa’nın 138’inci maddesi var. Dava sürüyor. Yargı süreci devam ediyor, sen bana bu soruyu soruyorsun. Dava bittiğinde bu soruyu sorarsanız cevabını bütün samimiyetimle veririm" demişti.

    Tabii karardan sonra bu soruyu sorma fırsatım olmadı.

    Ama karardan önce, türban meselesini açtığımda, Hürriyet’te yayınlanan bir fotoğraftan söz etti.

    Akdeniz liderleri toplantısına katılan liderlerin eşlerinin fotoğraflarını yayınlamıştık.

    Belli ki kendisi de, eşi Emine Hanım da bu fotoğrafları dikkatle incelemiş.

    "Hürriyet’te yayınlanan fotoğraflara baktım. Sadece üç liderin eşinin başı örtülüydü. Benim, Dışişleri Bakanımız Ali Bey’in, bir de Katar liderinin."

    Ben, "Katar liderinin eşinin başındaki tam türban değildi. Boynu açıktı ve stilize edilmişti" diyorum.

    SEZER’LE OTURUP AİLECEK YEMEK YEMEYİ İSTERDİM

    "Evet doğru" diyor ve devam ediyor:

    "Biz orada bütün liderler arasındaydık. Orada hiç yabancılık çekmedik. Kimse de yadırgamadı. Ama ben kendi ülkemde 5.5 yıl boyunca cumhurbaşkanımın misafiri olamadım. Oysa ben onunla ailecek, baş başa oturup yemek yemeyi isterdim. Rahat ortamda memleketimizin meselelerini konuşmayı arzu ederdim."

    Başbakan Erdoğan’la yaptığımız ve bazılarının neredeyse "Dolmabahçe kriterleri" şeklinde esrarengiz havaya soktuğu sohbetimizin yazılmayan bölümü de buydu.

    Dediğim gibi bir Fenerbahçe geyikleri vardı, o kadar...


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  7. #7
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Onlar şimdi eşit

    DOĞAN Hızlan’ın en sevdiği mısralardan biri şudur: "Çünkü asıl şiirler Bekler bazı yaşları..."

    Geçen akşam Stanley Kubrick’in Barry Lyndon filmini üçüncü defa seyrederken bu mısraları hatırladım ve kendi kendime şöyle dedim:

    Demek ki, "Beklermiş bazı filmler bazı yaşları".

    * * *

    İlk seyrettiğimde galiba Paris’te öğrenciydim.

    O gün bir yerlere gelmek için her türlü yolu mubah gören genç bir İrlandalı seyretmiştim.

    Çıkardığım ders şuydu:

    İnsan bazen her şeye evet diyerek yükselebilir.

    Bazıları böyle bir karakteri kişilik deformasyonu olarak görse de, bunun kimseye zararı olmaz.

    Hele hele kendi tayin ettiğiniz bir istikamette, kendi bildiğiniz yolda gidiyor ve hedefinize yaklaşıyorsanız mesele yok demektir.

    Bu davranış şahsiyetinizde yaralar açsa da bir gün tedavisi mümkündür.

    Gençlik yıllarımın Barry Lyndon’ı kafamda böyle bir tipti.

    Bir İrlanda köyünde, sevdiği kızı elinden almaya kalkan İngiliz subayını düelloya davet edip öldürdükten sonra, hep kaçarak, hep evet diyerek, bazen yalanlar söyleyerek yükselmesi kafamı karıştırsa da şu utangaç soruyu sormaktan kendimi alıkoyamamıştım.

    Acaba Barry Lyndon’dan alınacak küçük bir hayat dersi var mıdır?

    Bu cüretkár soruya, İzmir’in Kahramanlar semtinden çıkmış bir varoş çocuğuna yakışır biçimde, "Evet olabilir" cevabını vermiştim.

    Birçok insan için "itirafı çok zor" olan bu duygu, yıllarca yakamı bırakmadı.

    Ne yalan söyleyeyim, yaptığım bir şeyden dolayı kendimden şüpheye düştüğüm anlar oldu. Öyle anlarda Barry Lyndon imdadıma yetişti.

    Hatta şöyle bir hayat felsefesi bile geliştirdim.

    "Meydan okumak isteyen, hayata düello ile başlayan her varoş çocuğunun içinde bir Barry Lyndon yatar."

    Yükseldiğiniz anlarda ona minnet duyarsınız.

    * * *

    Dibe vurduğunuz anlarda ise, bu defa siz Barry Lyndon’ı düelloya davet edersiniz.

    Vakit çok geç de olsa, arkanızda bir şahsiyet enkazı bırakmış da olsanız, asla kazanamayacağınız bu düelloya girersiniz.

    Eldiven şaklar, piştov patlar ve pat diye kendinizi yerde bulursunuz.

    İşte öyle anlarda, gençlik yıllarında kim bilir hangi sinematekte seyrettiğiniz "Leylekler Geçerken" filminin son sahnesi aklınıza gelir.

    Vurulup düşmüş askerin gözlerinden, gökyüzüne bakarsınız.

    Leylekleri görürsünüz. Uçup gitmektedirler.

    Akhisar’da üzüm bağlarının arasına, zeytin ağaçlarının altına uzanırsınız.

    İki elinizi başınızın altına koyup, Ege’nin yıldızlarına bakarak hayale dalarsınız.

    Neydi o hayaller, onlara ulaşmak, yıldızlara ulaşmaktan daha mı zordu, o hayalleri yakalamak için ille de her şeye evet demek, eğilip bükülmek gerekli miydi?

    Barry Lyndon olmak mecburiyeti mi vardı?

    * * *

    Ey şahsiyet sahibi, bükülmez karakterli, çelik gibi prensip sahibi kardeşlerim.

    Durun hemen ateş etmeyin.

    Her varoş Barry Lyndon’ının içinde "altına inilmeyecek" bir şahsiyet çizgisi de vardır ve hayatının bir anında, şahsiyetinin o tek övünülecek yanını, imza olarak bir yerlere basar.

    Mutlaka basar.

    Barry Lyndon’ın kaçışı bir düelloyla başlar, bir başka düelloyla kaçmaktan vazgeçip kendisiyle yüzleşir.

    İlkinde, öldürmek için ateş eder.

    İkincisinde ise ıskalamak için.

    Birisi "Evet" diyen yanıdır.

    Onu yükseltir.

    Öteki "Hayır" diyen yanıdır.

    O da yükseltir.

    Ama o son yükseliş, artık kaybolmaktır, silinmektir.

    Kimse Barry Lyndon’ın nereye gittiğini bilemez.

    Hayata meydan okuyarak başlayan varoş çocuklarının son düellosu kendileriyledir.

    Artık son bir iddianız kalmıştır ve silahınızı ona doğrultursunuz.

    Hayatın şeyleri, bütün hoyratlıklar sizi keskin bir nişancı yapmıştır.

    Asla ıskalamazsınız.

    Çünkü bu, şahsiyetinizin, yani altına inmeyeceğiniz bir çizginin bulunduğunun ispatıdır.

    Onu da ispatlar ve defteri kapatırsınız.

    * * *

    Yıllar önce Barry Lyndon’ı seyrettiğimde, filmin sonundaki yazıyı atlamışım.

    Meğer film şu cümlelerle bitiyormuş:

    "Onların hepsi Üçüncü George döneminde yaşadı. Kavga ettiler. İster zengin olsunlar ister yoksul; ister yakışıklı olsunlar ister çirkin, şimdi hepsi eşit..."

    Kahramanlar’dan çıktıysanız, döneceğiniz yer yine orasıdır.

    Kasımpaşa’dan da, Yozgat’ın bir mahallesinden de, ne bileyim, Ankara’nın Çinçin Bağları’ndan da...



    (*) Komplo teorisyeni arkadaşlarımdan rica ediyorum. Lütfen bu yazıya yine gidiyor midiyor gibi manalar yüklemeyin. Sadece şahsiyet ve kavga üzerine düşüncelerimi yazmak istedim. Bu yazıda geçen şahsiyetlerin hepsi hayalidir. Ben bu kavgayı sadece aynada gördüm.


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  8. #8
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Selimiye'de genç bir kadın

    HİLAL Çoban, 1983 doğumlu genç ve güzel bir kadın.Bugün size onu anlatacağım.

    Neden mi?

    İsterseniz önce nedenini yazayım.

    Bundan 5-6 yıl önce Türkiye’nin en güzel bayraklarını yazmaya başlamıştım.

    Gittiğim gördüm yerlerdeki güzel Türk bayraklarını anlatıyordum.

    Son yıllarda güzel Türk bayraklarının sayısı arttı.

    Ne zaman karayoluyla İstanbul’dan Ankara’ya gitsem, yol boyunca fabrikaların önünde dalgalanan Türk bayraklarını görüyorum.

    Heyecanlanıyorum.

    Bu güzel bayrakların dikilmesine benim de küçük bir katkım oldu diye gurur duyuyorum.

    * * *

    Bu yıl ülkemin heyecan veren insanlarını ve yaptıkları güzel işleri anlatmaya başladım.

    Önce Gümüşhane’deki çağrı merkezini yazdım.

    Şimdi size genç bir kadını ve onun kocasını anlatacağım.

    Sadece şunu söyleyebilmek için.

    Türkiye’nin dört köşesinde, adı sanı bilinmeyen ne heyecan verici insanlar var.

    Önceki akşam Datça yakınlarındaki Selimiye koyundaydık.

    Limanda küçük bir restorana girdik.

    Adı "Kaptan".

    Deniz kenarında yalının üzerine küçük masalar koymuşlar.

    Ters çevrilmiş tabakların üzerine mor çiçekler koyulmuş.

    Küçük cam fanuslar içinde mumlar yanıyor.

    Bizi iskelede genç bir kadın karşılıyor.

    Sempatik, güler yüzlü bir kadın.

    Restoranın sahibi Kemal Çoban’ın eşiymiş.

    Sonra onun hikáyesini dinliyoruz.

    * * *

    Selimiye Köyü’nde doğmuş.

    Liseyi Marmaris’te, üniversiteyi Hatay’da okumuş ve sınıf öğretmeni olmuş.

    İlk görev yeri Ağrı’nın Patnos İlçesi’ne bağlı Tanyeli Köyü ilköğretim okulu olmuş.

    Köy, Patnos’tan 11 kilometre dışarıdaymış.

    Her gün toprak yoldan köye gidip ders veriyormuş.

    Bir Çalıkuşu Feride yani.

    Kocası Kemal Çoban, yakışıklı, tipik bir Ege çocuğu.

    Yazları ikisi, ailelerine ait Kaptan restoranda çalışıyorlarmış.

    Okullar açılınca, kocası da Patnos’a, eşinin yanına gidiyormuş.

    "Zor olmuyor mu?" diye soruyoruz.

    "Bu kadar okuyup eğitim aldığına göre işini yapması lazım. Ona destek olmak için elimden geleni yaparım" diyor.

    * * *

    Muhteşem bir gece.

    O kadar tekne var ama etrafa muazzam bir sessizlik hákim.

    İçerden çok hafif bir klasik Türk müziği sesi geliyor.

    Yemekler mükemmel.

    Türkiye’de yediğim en güzel kalamar tavalardan biri geliyor.

    Sıra balığa gelince, taze orfoz var diyorlar.

    Ben ızgara balık severim.

    Hilal, "İsterseniz aşçımıza bırakın. Çok güzel buğulama yapıyor" diyor.

    Biraz isteksizce, sırf onu kırmamak için peki diyoruz.

    Biraz sonra yaygın bir tencere içinde orfoz buğulama geliyor.

    İnanın, abartmıyorum, bütün kalbimle söylüyorum.

    Hayatımda bugüne kadar böylesine güzel soslu bir balık yemedim.

    Sanki karşımda üç Michellin yıldızlı, Zagat ratingi almış bir aşçı duruyor.

    "Kimdir bu büyük şef?" diyoruz.

    Çağırıyorlar.

    Karşımızda Vanlı bir genç adam.

    Ailesi 10 yıl önce Bodrum’a taşınmış.

    Orada aşçılığı öğrenmiş.

    Hilal öğretmen görevi için Patnos’a gidiyor.

    Vanlı çocuk Bodrum’a geliyor.

    Selimiye’ye giderseniz, mutlaka bu genç çiftin restoranına uğrayın.

    İnanın reklam falan yapmıyorum.

    Sadece büyük bir heyecanı dile getiriyorum.

    * * *

    Bir ara yanımıza Kemal’in babası geliyor. Ona "Kaptan" diyorlar.

    Yanında bir köpek. Bir İngiliz turist bırakmış.

    Tam o sırada köyün camiinden ezan sesi yükseliyor.

    Kaptan, "Aziz Allah" diye yerinden kalkıyor.

    Tam arkamızdaki masada genç bir çift oturuyor.

    Balıktan biraz da onlara gönderiyoruz.

    Genç kadın da bize kendi hazırladığı cin toniki sunuyor.

    Gece tekneye dönerken keyfim iyice yerine geliyor.

    İçimden bir ses haykırıyor.

    İşte benim ülkem.

    İşte doğduğum, büyüdüğüm ve öleceğim güzel ülkem.


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  9. #9
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart İmama rakı ikram edilir mi

    HİKÁYEYİ anlatan ben değilim.Bir yabancı.Adı John Laughland.

    Yıllar önce Fethiye’nin bir köyüne yerleşmiş.

    Yaşadığı köyün eski imamını anlatıyor.

    Köyünde yaşadığı değişimi o kadar güzel ve samimi anlatmış ki, bugün köşemi ona bırakıyorum.

    * * *

    "Köyün eski imamı ile aramız çok iyiydi.

    Oturduğumuz kafeye geldiği zaman sırf takılmak için ona bir kadeh rakı veya bira ikram ederdik.

    Tabii ki kabul etmezdi. Ama o hiç sinirlenmez, hep birlikte gülerdik.

    Bir tarlası, yaşlı bir keçisi ve tavukları vardı.

    Hoş bir kadınla evlenmiş, yaramaz, gürültücü çocuklar yetiştirmişti.

    Bizler gibi giyinirdi, bizim kadar sık tıraş olurdu.

    Köyümüze turistler geldiği zaman onu mutlaka imamla tanıştırırdık.

    Onların İslam karşısındaki korkularını, imamın gülen yüzüyle gidermeye çalışırdık.

    Böylece dünya barışına katkıda bulunduğumuza inanırdık.

    11 Eylül faciasının etkisini Türkiye’de ve bizim vadimizde çok az hissettik.

    Arkadaşlarla denizdeydik ve komşu evden çok yüksek sesli bir televizyon gürültüsü geliyordu.

    Komşumuz Cengiz’den televizyonun sesini biraz kısmasını rica ettim.

    Sesi kısmak yerine, ’Buraya gelsen iyi olur’ cevabını verdi.Önce bir aksiyon filmi sandım.Sonra işin aslını anlayınca, dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını anladım.

    Daha sonra olanları hepimiz biliyoruz.

    Dünya bir anda kutuplaştı.

    Ama bizim küçük köyümüz hiç değişmeden aynı kaldı.

    Köylümüzün yüzde 5’i düzenli olarak camiye giderdi.

    Batılıların yarıya yakını dinini inkár ederken, bizim köyümüzde kimse dinini inkár etmezdi.

    Hayat her zamanki gibi devam etti.

    Eski imamımız çok özel bir insandı.

    Turistler gelince onlara camiyi gezdirirdi.

    Kafasında uyumlu bir dünya fikri vardı.

    Aynı zamanda dünya ticaretini de düşünüyordu.

    Karısı caminin kapısında turistlere başörtüsü satardı.

    Çok iyi iş yaparlardı.

    Şimdi söyleyeceklerim ise eskisiyle çelişkili görülebilir.

    Eskiden köyümüzde daha az başörtülü kadın vardı.

    Elimizde doğan kız çocukları, jeanler ve tişörtlerle büyüdüler.

    Altı ay önce köyümüze yeni bir imam geldi.

    ZZ Top’unkine benzer bir sakalı var.

    Koyu siyah elbise giyiyor.

    Köy caminin hoparlörünün sesi tahammül edilebilir seviyeden, tahammül edilemez seviyeye çıkarıldı.

    Ve biz artık imamı çayhanede hiç görmüyoruz."

    * * *

    Fethiyeli yabancı, köyün eski ve yeni imamı arasındaki farkı anlattıktan sonra soruyor:

    "Acaba denge mi değişiyor? Yoksa ben mi paranoyak oluyorum?"

    Cevabını da kendi veriyor:

    "Umarım ikincisidir. Ama lütfen bu gözlemlerimi aklınızda tutun ve eğer kendisini iyi tanımıyorsanız, köyünüzün imamına asla rakı veya bira teklif etmeyin."

    * * *

    Artık bu soruları biz de kendimize sormuyor muyuz?Şimdi bazılarının itirazlarını işitmeye başlıyorum.

    "Yine maraza mı çıkarmak istiyorsun?"

    Böyle düşüneniniz varsa hemen uyarayım.

    İtirazın muhatabı ben değilim.

    Bu yazıyı, Fethullah Hoca’ya yakınlığıyla bilinen "Zaman" Gazetesi’nin yayımladığı İngilizce "Today Zaman" Gazetesi’nin 5 Ağustos tarihli nüshasında okudum ve çok hoşuma gitti.

    Bence Türkiye’yi düze çıkaracak zihniyetin oluşması, böyle samimi "iç bakışlarla" mümkün olabilir.

    O nedenle Today Zaman yöneticilerini kutluyorum.


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  10. #10
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Boğulmuş müminlerin hikayasi

    BUNDAN 2000 yıl önce Çiçero şu hikáyeyi anlatmıştı:Tanrıtanımaz Diagoras’a bazı resim tabletleri gösterilir.

    Bunlar, bir deniz kazasında dua edip kurtulan müminlerin resimleridir.

    Diagoras şu çok basit soruyu sorar:

    "Peki dua edip sonra boğulanların resimleri nerede?"

    O günden 2000 yıl sonra bu sözleri hatırlatan bir başkası şunları yazacaktı:

    "Boğulmuş müminler öldüklerinden, denizin dibinden kendi deneyimlerinin reklamını yapmakta epey zorlanmış olmalıdırlar."

    Evet mezarlar sessiz tanıklarla doludur ve tarih, sağ kalanların yazdığı postmortem bir başyapıttır.

    * * *

    İki ay kadar önce Londra’da, Harrods’un içindeki kitapçının alt raflarından birinde 12 ciltlik bir kitap gördüm.

    Üzerinde "History of my life" yazıyordu.

    Tarihe, en ünlü baştan çıkarıcı olarak geçen Casanova’nın hayat hikáyesini anlatan bu 12 cilt, rafta yan yana duruyordu.

    İtiraf edeyim, kitabın beni etkileyen tarafı içeriğinden çok, ciltlerinin üzerindeki kadın resmiydi.

    Ciltler yan yana konunca, raf boyunca çırılçıplak uzanmış çok güzel bir kadın resmi ortaya çıkıyordu.

    Bu kitap, kütüphanemde mutlaka bulunmalı diye düşünmüştüm.

    Ama taşımanın çok güç olacağını düşünüp vazgeçmiştim.

    * * *

    Geçen hafta Türkçesi yayımlanan "Siyah Kuğu" kitabını okurken Casanova merakım yeniden depreşti.

    "Siyah Kuğu" aslında riskler üzerine yazılmış bir ekonomi kitabıydı. Yazarı Nassim Nicholas Taleb de 2007 bankacılık ve emlak krizini önceden fark eden ilk iktisatçıydı.

    Siyah Kuğu kitabını da ekonomide ve hayatta "risk alma faktörü" üzerine yazmış.

    Yukarıdaki boğulan müminler hikáyesini orada okudum.

    Kitabın en ilgimi çeken kısmı, 8’inci bölümü oldu.

    Bu bölüm Casanova’ya, yani dünyanın en büyük risk alıcısına ayrılmıştı.

    "Talihsizlik Casanova’nın yakasına yapışmıyordu" diyor.

    Biyografisinde baştan çıkarma üzerine "son derece faydalı" derslerin yanı sıra, talihin bir anda nasıl döndüğünü anlatan hikáyeler var.

    Casanova için hangi sıfat kullanılabilir?

    "Çapkın!"

    Hayatta en nefret ettiğim kelime.

    "Kadın avcısı!"

    Ondan da felaket.

    Galiba en iyisi, kendi adını sıfat haline getirmek.

    "Kazanova..."

    Efsanevi baştan çıkarıcı.

    * * *

    Peki böyle bir insan için, "talihin döndüğü an" nedir?

    Terk edilmek, yakalanmak...

    Tabii en beteri de "aldatılmak"...

    Ama Siyah Kuğu’ya bakarsanız, Casanova, talihin her döndüğü an, altında doğduğu şanslı yıldızın onu koruyacağına inanıyordu.

    İşin tuhafı, koruyordu da.

    O hayatının hiçbir döneminde "boğulmuş bir mümine", sessiz bir tanığa dönüşmemişti.

    "Her defasında karşısına birileri çıkıyordu. Ölüm döşeğinde kendisine finansal alışveriş teklif eden biri, daha önce ihanet etmemiş olduğu yeni bir hami ya da geçmiş ihanetleri unutacak kadar zayıf hafızalı, cömert bir diğeri. Casanova, talih tarafından her güçlükten kurtulmak üzere seçilmiş biri olabilir miydi?"

    Nassim Nicholas Taleb, "Bizler ayakta kalan Casanovalarız"
    diyor.

    "Çok sayıda maceraperest Casanova ile birlikte yola çıktığınızda içlerinde ayakta kalan biri mutlaka olacaktır."

    Ama nereye kadar?

    Şanslı yıldız altında doğan Casanova’nın talihi hiç mi dönmez?

    * * *

    Galiba daha önce de yazmıştım.

    Bir gün birileri şunu anlatmıştı.

    Ayakta kalan her Casanova’nın sonu aynıdır.

    Kadınları baştan çıkarır, sonunda karşısına öyle bir kadın çıkar ki roller altüst olur.

    Bu defa kadın onu baştan çıkarır.

    Her Casanova’nın son durağı burasıdır.

    Şansı varsa, o kadın hayatının sonuna kadar her gün onu baştan çıkarır.

    Yok şanslı yıldızı ona ihanet eder, onu terk ederse, son kadın da onu terk eder.

    Casanova’nın artık gideceği hiçbir kadın kalmamıştır.

    Son kadın, geçmişteki kadınlarını imha etmiş, geleceğini ise silip süpürmüştür.

    İşte o gün, Casanova’nın boğulmuş mümine döndüğü gündür.

    Geride bıraktığı 12 cilt kitabın tek cazibesi ise, rafta yan yana konduğunda ortaya çıkan o muhteşem son kadın tasviridir.



    (*) Nassim Nicholas Taleb: "Siyah Kuğu",Çev: Nazan Arıbaş, Redaksiyon: Osman Deniztekin, Varlık Yay. 2008


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Bekir COŞKUN Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 25.10.09, 01:55
  2. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 64
    Son Mesaj: 29.08.09, 06:37
  3. Yiğit BULUT Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 30
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:28
  4. Rauf TAMER Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:27
  5. Gençliğin Gözyaşları - ***** Ertuğrul
    By CaTLaQQQ in forum Kitap
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.03.08, 21:04

Eklenmis Olan Tag'lar

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351