Sayfa 3 Toplam 5 Sayfadan BirinciBirinci 12345 SonuncuSonuncu
21 den 30´e kadar. Toplam 43 Sayfa bulundu

Konu: Ertuğrul ÖZKÖK Köşe Yazıları

  1. #21
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Oranın bir başka müdavimi daha var

    DÜN sabah erken saatlerde Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan aradı.

    "Abi, sen Balıkçı Kahraman'a hiç gitmedin mi? Ben seni mutlaka götüreyim" dedi.

    Asıl mesajı arkadan geldi.

    "O restoranın bir başka müdavimi daha vardır. Kim biliyor musun" diye sordu.

    Hayır, bilmiyordum.

    "Deniz Baykal" dedi.

    Baykal da sık sık o restorana gidermiş.

    Ne güzel diye düşündüm.

    Havalimanında bir araya gelememişlerdi, belki bir gün Balıkçı Kahraman'da birbirlerine rastlarlar.

    Arkasından Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu'nun mesajı geldi.

    "Balıkçı Kahraman'ı yarın ben yazacaktım. Haber elimde patladı."

    Ben de ona şu mesajı attım:

    "Elinde haber varsa tutmayacaksın."

    Tabii yanına "" işareti koymayı unutmadım.

    * * *

    İsmet Berkan, Başbakan'ın gittiği restoranın hikáyesini anlattı.

    Balıkçı Kahraman, Rumelikavağı'nda seyyar midyeciymiş.

    Midyesi çok meşhurmuş.

    Onu ilk keşfeden rahmetli Turgut Özal olmuş.

    Özal, "Bu böyle olmaz. Sen bir dükkán aç" diyerek teşvik etmiş.

    Ondan sonra işleri çok iyi gitmiş.

    Özellikle kalkan mevsiminde çok değişik bir mönüsü varmış.

    Duvarlarında çok sayıda politikacının fotoğrafı asılıymış.

    Berkan, "Başbakan'ı oraya herhalde Sarıyer Belediye Başkanı alıştırmıştır" dedi.

    * * *

    Dün arayanların bir bölümü, Başbakan'ın benim yazım üzerine mi oraya gittiğini soruyordu.

    Başbakan Erdoğan'ı İstanbul Belediye Başkanlığı yıllarından beri tanırım.

    "Ben veya herhangi birisi yazdı diye" bir iş yapmaz.Dün de belirttiğim gibi, büyük bir ihtimalle daha önce de gidiyordu.

    "Lütfen Bir Kadeh Sayın Başbakan" yazıma, bazıları kötü niyetli ve önyargılı, bazıları iyi niyetli ama yine önyargılı tepkiler gelmeye devam ediyor.

    Tabii burada yine başıma o ağır Doğu sembolizmi çıkıyor.

    En iyi niyetlileri bile "kadeh kaldırma" jestine takılıyor.

    Dünkü Zaman Gazetesi'nde Hüseyin Gülerce, Başbakan kadehini kaldırınca bunun "uzlaşma değil, boyun eğme" anlamına geleceğini yazıyor.

    Kadeh kaldırmanın o cenahta bu kadar ağır bir sembolik anlamı olduğunu bilmiyordum.

    Oysa ben Çankaya'daki resepsiyonlarda hem Cumhurbaşkanı'nın, hem Başbakan'ın ellerindeki su veya vişne bardağını kaldırdıklarını çeşitli defalar görmüştüm.

    Gazete arşivlerinde bunu görmek mümkün.

    Yani onların bu jeste o kadar ağır bir anlam yüklediklerini sanmıyorum.

    Yine de böyle bir algılama varsa saygı duymak gerekir.

    Gülerce bu yazıyı, uzlaşma girişimlerini desteklemek amacıyla yazmış.

    Beni de, sabah namazında cami cemaati içinde görmek istediğini söylüyor.

    Yani, bu durumda, bir balıkçıda kadeh kaldırmanın muadili sabah namazı mı oluyor?

    Babam her gün rakısını içer, her cuma namaza gider, her ramazan orucunu tutar ve teravih namazını kılardı.

    Ama hiçbir zaman bizi ne içki içmeye teşvik etti, ne de namaz kılmaya, oruç tutmaya zorladı.

    * * *

    Bazıları bu kültürü, iyi bir "Müslümanlık" olarak görmeyebilir.

    Bana göre ise babam, inançlı bir insan, çok iyi bir vatandaştı, çok iyi bir babaydı.

    Günlerdir anlatmak istediğim şey budur.

    İyi bir Müslüman, aynı zamanda iyi bir demokrat, hoşgörülü bir insan olmalıdır.

    Dinleri yüceltecek olan da, Ortadoğu dini despotizmi değil, bu hoşgörülü davranıştır.

    Tahmin ediyorum, bu konuda Gülerce ile mutabıkızdır.

    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  2. #22
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Anadilde sevişmek

    REFİK Halid Karay "Nilgün" romanında, gerçek sevişmenin ancak "anadilde" mümkün olabileceğini söylüyor.

    Bu sözleri, daha önce başka kişilerden de dinlemiştim.


    İtiraf edeyim, benim de kafamı zaman zaman kurcalar.

    Dikkat ediniz, burada insan "anadilini konuşan biriyle sevişebilir" değil, "anadilinde sevişebilir" deniyor.

    Demek ki kafa yorduğumuz şey, insandan çok, dille ilgili.

    Öyleyse, insanın, sevişirken ancak anadiliyle ifade edebileceği şey veya şeyler nedir?

    * * *

    "Seni seviyorum" mu?..

    "Sagapo" da en az onun kadar kuvvetli bir cümle.

    "Je t'aime" de, "I love you" da...

    O zaman anadilin gerçek hizmetini verdiği başka bir şey olmalı.

    Mesela, Sezen Aksu'nun o şarkısında söylediği şu söz:

    "Açık saçık konuş bana..."

    Acaba anadilin aşkta kendini en güçlü hissettirdiği duygu bu mudur?

    Her şeyi anadilde adıyla konuşmak...

    Refik Halid'in şu cümlesi, sevişmenin büyük gerçeğini en kuvvetli şekilde ifade ediyor:

    "Aşk son haddini bulursa, her şeyi uygun görür."

    Kimdir o her şeyi uygun görecek áşık?

    Onun cevabını da veriyor:

    "Gerçek sevgili olduğu zaman."

    Bir alt satırda da gerçek sevgili olabilmenin formülü yazılmış:

    "O, ancak inadı kırıldıktan ve iradesi ezildikten sonra bir sevgiliye dönüşecek."

    Çünkü aşk ne onur tanır, ne de irade.

    Aşk bir tapınmadır.

    Aşk iki kişilik bir tarikat, sevişme ise o tarikatın tek kutsal ayinidir.

    * * *

    Aşk bu kadar marazi, böylesine hastalıklı bir şey midir?

    Yoksa böyle bir aşk, 19'uncu yüzyılda bitip tüketilmiş bir tutkunun ifadesi midir?

    İnsan gerisinde epey yıl, epey bitip tükenmiş şeyler bıraktığı zaman ister istemez böyle derin muhasebelere dalıyor.

    Geriye baktıkça da, Refik Halid'in yıllar önce söylediği o sözün çok doğru olduğuna olan inancı artıyor.

    Sevişmenin tek dili vardır ve o da anadildir.

    Sezen Aksu da avaz avaz "Açık saçık konuş benimle" diyorsa bilin ki bu hakikat, bir roman kahramanının sırf ilginçlik olsun diye söylediği sözün çok ötesine geçiyor.

    İnsan üç dili anadili gibi konuşabilir.

    Ama sevişmenin tek anadili vardır.

    Eminim herkes o dilde sevişir.

    Nilgün romanının kahramanı, aşkın geldiği bu noktayı şöyle anlatıyor:

    "Aşkın kin şeklini almış, coşkunluğunu küfür ve hezeyanla belirten bir devresindeyim.

    Külhanbeyini bıçak kullanmaya sürükleyen sevda faslı böyle başlar."

    Tabii bütün bunlar da bizi şu soruya götürür:

    Sevişmenin marazi olmayan, yani normal bir hali yok mudur?

    Bu sorunun muhatabı toplum olamaz.

    Eğer samimi olacaksak, herkese tek tek sorup cevabını almalıyız.

    O da ancak anadilde mümkündür.

    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  3. #23
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Sünnet midir, farz mı

    DÜNKÜ Hürriyet'in manşetindeki ifadeyi ben verdim."Yeni Türkiye'nin sünnet düğünü."

    Başlığı verdikten sonra üzerinde çok düşündüm.


    Acaba, bir sünnet düğününden yola çıkarak böyle genelleyici bir başlık vermek doğru olur mu?

    Çok dar bir açıdan bakarsanız tabii ki doğru değil.

    Sonunda bu bir aile ve düğün, sadece o ailenin kültürünü yansıtan bir şey diyebilirsiniz.

    Ama olaya sosyolojik açıdan baktığınız zaman bu manşetin tam yerine oturduğunu da söyleyebilirsiniz.

    Çünkü bu düğün ve bu fotoğraf, Türkiye'nin yeni sosyolojik olgusunu mükemmel bir şekilde yansıtıyor.

    * * *

    Ben fotoğrafa uzun uzun baktım.

    Eminim çoğunuz da aynı şeyi yapmışsınızdır.

    Fotoğrafta dikkatimi çeken birden çok unsur var.

    Önce arka plandaki helikopterden başlayayım.

    Helikopterle bir yere gitmek çok pratiktir.

    Ama bunu aşan bir anlamı olduğu da açık.

    Helikopter, 600 Mercedes'in kesemediği yeni zenginliğin mobilizasyon simgesi haline geldi.

    Dikkati çeken ikinci unsur, iki kadının giysileri.

    Zevksiz diyemem, çünkü fena değil.

    Anneninki biraz gelinliği andırsa da, iyi taşındığı söylenebilir.

    Türbanda mümkün olduğunca stilize etme çabası açıkça görünüyor.

    Ablalardan birinin başı açık.

    Öteki, annesine göre daha muhafazakár bir tarzı benimsemiş.

    Yani anne, iki kızı arasında ortada bir yerde duruyor.

    Oğulları ise, Türkiye'nin yeni delikanlı tipinin tipik prototipi.

    Sünnet çocuklarının standart aksesuvarı papyonu takmamış.

    Kravat da yok, tam aksine gömleğin ön düğmeleri açık bırakılmış.

    * * *

    İkinci fotoğraf ise daha çarpıcı.

    Hüner Coşkuner şarkı söylerken anne oynuyor, oğlan ise yerdeki paraları topluyor.

    Yani eğlenmeyi seven, bunu göstermekten de kaçınmayan bir aile.

    Peki sizce bu fotoğrafta iğreti duran bir şey yok mu?

    Bence var.

    Türban...

    Belki iğreti duran değil de, standart dışı kalan dersek daha doğru olur.

    Çünkü elbiselerin altı ile üstü arasında bir uyuşmazlık var.

    Asıl uyuşmazlık da, oynama sahnesinde.

    Bunu nasıl değerlendireceğiz?

    Baba, hayatını arsa işinden kazanıyor.

    Yani arsa alıp bunun değerlenmesini sağlıyor ve onun rantını alıyor.

    O zaman insanın aklına şu soru geliyor:

    "Acaba o türban, biraz bu işe mi yarıyor?"

    * * *

    Hayır, sandığınızın aksine bunu söylemeyeceğim.

    Ben yine işin sosyolojik boyutunda kalıp onu görmeye çalışacağım.

    Anadolu'da yeni bir varlıklı sınıf doğuyor.

    Kendine liberal diyen aydınların çoğu, bunu Türkiye'de demokratikleşmenin motoru olarak görüyor.

    Bense hiç öyle görmüyorum.

    Tam aksine, güçlü bir demokratik uzlaşma geleneği oluşturamazsak, bunun ciddi bir faşizm tehlikesi barındırmasından endişe ediyorum.

    Dolayısıyla işin siyasi yanına girmeyeceğim.

    Sadece şu iyimser yorumu yapacağım:

    Yeni sınıfın varlığı arttıkça, eski çevresinin standart uygulamalarından uzaklaşma eğilimi gösteriyor.

    Yani Türk toplumunun standart eğlenme biçimine doğru yöneliyor.

    Bu bence çok iyi bir şey.

    Bir süredir "kaynaşma", "gettolardan çıkma" dediğim şey işte bu.

    O nedenle ben bu fotoğrafta kötü değil, iyi bir gelişmenin işaretini görüyorum.

    * * *

    Peki işin abartma yanı?

    E tabii o da var.

    Ama o Türk toplumunun hangi kesiminde yok ki...

    Böyle bir şey sünnet midir, farz mıdır diye sorarsanız ona vereceğim cevap şu olabilir:

    Herkesin kendi kültürüdür...

    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  4. #24
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Bu yazı medya patronlarına


    AŞAĞIDA anlatacağım olay çok ilginç.Olayın dört kahramanı var.

    Biri, tuğgeneral rütbesinde bir emekli asker.

    Öteki, tanınmış bir gazeteci ve televizyon sahibi.


    Üçüncüsü, büyük bir medya grubunun patronu.

    Dördüncüsü ise eski bir başbakan yardımcısı.

    Anlayacağınız tam "Ergenekon şeytan üçgeni".

    Olaya karışan kişilerin adlarını vermiyorum.

    Neden vermediğimi de birazdan açıklayacağım.

    * * *

    Olay şu:

    Jandarma’nın eski İstihbarat Dairesi Başkanı Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, odasına gelen gazetecileri gizlice kayda alıyor.

    Kayda aldığı kişilerden biri, büyük bir medya grubunun eski üst düzey yöneticisi.

    Bu yönetici, o işten ayrıldıktan sonra Ersöz’ün odasına geliyor ve tanık olduğu çok ilginç bir olayı anlatıyor.

    Buna göre eski patronu, el konulan bankasının işini takip etmek üzere, dönemin başbakan yardımcılarından birine 500 bin dolar rüşvet vermiş.

    Rüşvet verdiği bakan o sırada, BDDK’dan sorumlu başbakan yardımcısı.Sizce bu, manşetlere taşınacak muazzam bir skandal iddiası değil mi?Düşünün, içinde büyük bir medya grubunun patronu var.

    Bir başbakan yardımcısı var.

    Eski bir gazete yöneticisi var.

    Emekli bir asker var.

    Daha başka ne unsur olacak?

    Ama bakın ne oldu.

    * * *

    Bu olay, geçen haftaki Yeni Aktüel Dergisi’nde yayımlandı.

    Dergi bunu birinci sayfasından duyurdu.

    Zannedersiniz ki ortalık birbirine girecek değil mi?

    Aradan bir hafta geçti, tek bir gazete bundan tek satır söz etmedi.

    Onlar söz etmediği için, iddiada adı geçen kimse de çıkıp yalanlama ihtiyacı bile duymadı.

    Oysa daha bir hafta önce, Ergenekon dosyasına konulan ve fabrikasyon olduğu her satırından belli sahte telefon konuşmaları yüzünden bize atılmadık iftira kalmamıştı.

    İsimler sahte, numaralar sahte, konuşmalar saçma sapan.

    Bütün bunlar alenen ortada olduğu halde, bizi karalamak için ellerinden geleni yaptılar.

    Diyeceksiniz ki, siz niye Aktüel Dergisi’ndeki iddiayı yayımlamadınız.

    Bizimle ilgili o kadar saçma sapan şeyler yazılıp çizildi ve öyle haksızlıklar yapıldı ki, aynı haksızlığı başkalarına yapmayalım diye belgeleri kendimiz görüp ikna olmadan yayımlamak istemiyoruz.

    * * *

    Bir başka örnek daha vereyim.

    Geçenlerde Mehmet Yılmaz da yazdı.

    Danıştay saldırısının sanıklarından Osman Yıldırım, Ergenekon davasının gidişatını değiştirecek yeni bir ifade verdi.

    Veli Küçük’
    le beraber bir fabrikaya kanunsuz yollardan ipotek koydurmuşlar ve bunun karşılığında 50 milyon dolar almışlar.

    İddiasına göre, bu paranın 45 milyon doları, Veli Küçük, Çevik Bir ve eski İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir arasında paylaşılmış.

    Düşünebiliyor musunuz, 45 milyon dolar...

    Bunu söyleyen adam, ya para saymayı bilmiyor ya da hiç dayak yememiş.

    Böylesine mantıksız, saçma sapan sözler.

    Ama bakın bu saçmalıklar en az üç gazetenin manşeti oldu ve Çevik Bir ile Hasan Özdemir mağdur edildi.

    * * *

    Şimdi geliyorum işin en ilginç yanına.

    Osman Yıldırım’ın o sözlerinin hemen altında üç cümle daha vardı.

    Orada da yine büyük bir medya grubunun patronundan söz ediliyordu.

    Yine adını vermeyeceğim.

    Osman Yıldırım şunu söylüyor:

    "Bu işten benim payıma 5 milyon dolar düştü ve getirip elden verdiler. Ben de gidip o parayı (büyük medya patronu) ...’a verdim ve ... televizyonuna (4 büyük kanaldan biri) gizli ortak oldum."

    Çevik Bir ve Hasan Özdemir’i manşete çeken gazetelerin hiçbiri nedense hemen alttaki bu cümleyi görmediler.

    Bana göre doğru olanı yaptılar.

    Çünkü bu sözler tam bir deli saçması.

    Ama o zaman adama sorarlar.

    Birinci bölümdekileri niye manşete taşıdınız?

    Dediğim gibi her şeyin, ciddi olanla deli saçmasının birbirine karıştığı bir davada, sözde belgelere bakarken ve kullanırken herkesin başvurması gereken bir şey var.

    Vicdanı ve mesleki namusu...

    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  5. #25
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Bir fincan kahvenin hatırı

    GÜRCİSTAN'ın içine düştüğü durumu görünce, aklıma yıllar önce New York Times'ta okuduğum bir cümle geldi.

    Gürcistan Devlet Başkanı Şevardnadze, devrilmeden bir yıl önce Amerika Birleşik Devletleri'ne gitmişti.


    Orada yaptığı konuşmada şöyle şaşırtıcı bir şey söylemişti:

    "Biz Rusya'nın güney ucu değil, Türkiye'nin kuzey ucuyuz."

    Eski Sovyet ülkelerinde böyle krizler ortaya çıktığı zaman bu bölgenin eski büyük liderlerini düşünürüm.

    Azerbaycan'da Haydar Aliyev.

    Kazakistan'da Nazarbayev.

    Gürcistan'da Şevardnadze.

    Her üçü de Sovyet dönemini yaşamış, o rejimde üst düzey görevler almış tecrübeli kişilerdi ve büyük bir siyasi dehaları vardı.

    Saakaşvili daha demokratik bir insan olabilir.

    Ama Gürcistan'ın, bu geçiş döneminde Şevardnadze'nin tecrübesine ve diplomatik maharetine ihtiyacı vardı.

    Çünkü o, Rusya'yla dans etmenin sınırlarını çok iyi bilen bir devlet adamıydı.

    Azerbaycan için ise böyle bir tehlike yok.

    Çünkü İlhan Aliyev, babasının ortaya koyduğu denge politikalarını aynı maharetle sürdürüyor.

    Türkiye'nin Rusya ile ilişkilerini de yıllar boyunca Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in belirlediği gerçekçilik politikası belirledi.

    Çünkü Demirel de, yukarıda adlarını saydığım büyük liderler kuşağının bir üyesiydi ve bölgenin bütün aktörleriyle şahsi ilişkileri vardı.

    Öyle ki, Ankara'da bazı sorumsuz kişilerin Bakü'de yapmaya çalıştıkları darbeyi, Aliyev'e bizzat o haber vermişti.

    Orada da kalmamış, tereyağından kıl çeker gibi, bu kişilerin Türkiye'ye getirilerek iki kardeş ülke arasında ilişkilerin bozulmadan devamını sağlamıştı.

    * * *

    Buradan şu noktaya gelmek istiyorum:

    Karadeniz'de durum sandığımızdan daha tehlikelidir.

    Bugün manşette Rus askeri yetkilinin sözlerini okuyacaksınız.

    Karadeniz'deki yabancı gemiler 21 gün içinde çekilmediği takdirde, "İlk sorumluluk Türkiye'nin olacaktır" diyor.

    Bizim değerlendirmemize göre, Montrö Sözleşmesi Türkiye'ye böyle bir sorumluluk yüklemiyor.

    O nedenle bu sözlerin daha iyi formüle edilmesini arzu ederdim.

    Çünkü Türkiye ve Rusya'nın bugünkü durumda birbirlerine karşı mümkün olduğunca nazik bir diplomasi yürütmelerinde yarar var.

    * * *

    Türkiye ne yapmalıdır?

    Bu konuda çok yaratıcı olmaya gerek yok.

    Demirel
    politikalarının aynısını izlemek yeterli olabilir.

    Çünkü Rusya, bizim için hem ekonomik hem stratejik açıdan, sandığımızdan çok ama çok daha önemli bir ülkedir.

    Allah için son 20 yılda en zayıf yerimiz olan PKK terörü konusunda bizi rahatsız edecek davranışlardan özenle kaçındı.

    O nedenle bu olayda ABD'ye ve Rusya'ya eşit mesafede durmak bile yeterli olacaktır.

    Yani, son zamanların modası alan "aktif politikaya" burada hiç ihtiyaç yok.

    Tam aksine bundan kaçınmakta yarar bile var.

    Sonunda bu olay, bölgesel gerçekleri tanımamakta direnen tecrübesiz Saakaşvili'nin tarihi hatasının sonucudur ve bunun vebalini ödemek de öncelikle ona aittir.

    Dolayısıyla, kimsenin bizden Saakaşvili'den daha çok Gürcistan'ı düşünmemizi isteme hakkı yoktur.

    Ben başbakan olsam, bugünlerde gider Demirel'in bir kahvesini içerdim.

    Bu ziyaret ne Demirel'e şan, ne de Başbakan'ın gücüne zaaf getirirdi.

    Bazen bir fincan tecrübe kahvesinin hatırı, hem memleket hem bölge için çok çok yararlı olabilir.

    * * *

    Görüyor musunuz, o şişkin egom yine kendini tutamadı.

    Kendi kendine mırıldanıp ahkám kesmeye başladı.

    Ama ne yapayım. Dört yıl boyunca Hürriyet'in Moskova Temsilciliği'ni de yaptım ve bu konuda benim de biraz tecrübem var.

    Bu tavsiyeleri ona verin...

    28.08.2008

    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  6. #26
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Haber atlama psikolojisi

    GAZETE yöneticiliği insanda tuhaf bir psikoloji yaratıyor. Bir haberi atladığınız zaman garip bir mekanizma devreye giriyor.

    Önce içinizden "İnşallah yalanlanır" diye bir duygu geçiyor.

    Yalanlanmaz ve doğru çıkarsa bu defa o habere soğuyorsunuz.

    Hürriyet'te bu psikolojiden kurtulmak için çok çaba harcadığımız halde, bazen bir haber kaynayıp gidiyor.

    Keçiören Belediyesi'ndeki dayak olayı, bunun en çarpıcı örneklerinden biri.

    Bugüne kadar Keçiören Belediyesi'nin çok iyi işler yaptığını duyuyordum. O yüzden bu olay benim için şok oldu.

    Maalesef bu haber, yazı işlerindeki psikoloji yüzünden gürültüye gitti.

    Başta ben olmak üzere kolektif ayıbımız.

    * * *

    Başkentin bir ilçesinde, yani Başbakanlığın, İçişleri Bakanlığı'nın, Adalet Bakanlığı'nın 5-10 kilometre ötesinde, eli sopalı zabıta, bir dükkána giriyor.

    Dükkánın sahibini dakikalarca dövüyor.

    Adamın yüzünü gözünü darmadağın ediyor.

    Görüntülere baktığınızda gördüğünüz şahıslar, belediye zabıtasından çok bir mafya çetesinin tetikçileri.

    Bu görüntüler herkesin gözü önündeyken, belediye başkanı çıkıp, "Memurlar o çivili sopayı dükkán sahibinin elinden almış" diyecek kadar, insanla alay edercesine konuşuyor.

    Yüz ifadesine bakıyorum.

    Memurlarının yediği halttan utanmak yerine sanki gurur duyuyormuş havada konuşuyor.

    Ankara, yani devletin başkenti suspus.

    Sanki mafyanın sindirdiği bir kasabadasınız.

    Şahit yazarlar diye herkes önüne bakıyor. Kimse "bulaşmak" istemiyor.

    Sanki onları ilgilendiren bir mesele yokmuş gibi herkes kendi işinde.

    Kafalarda "Bana dokunmayan yılan" atasözü çınlıyor.

    * * *

    Bizlerin atladığı habere soğuması, o haberi görmezlikten gelmesi elbette büyük bir mesleki yanlıştır.

    Yine de bir bahane uydurabiliriz.

    İyi ama devletin bu meydan dayağını atlama, görmezden gelme hakkı var mı?

    Amerikan Büyükelçiliği, yüzü gözü patlatılmış adamdan rahatsız olup harekete geçiyor, ama İçişleri Bakanlığı'nda rahatsız olan kimse yok.

    Öyleyse bu sessizlik niye?

    Yüzü gözü dağıtılan adam, ruhsatlı dükkánında içki sattığı için mi?

    Yoksa işin ucu partiye uzandığı için mi?

    Öyle ya, kimin adamları dövüyor?

    "Evet, ilçemde benden önceki başkan zamanında içkili restoran vardı. Şimdi yok" diyerek övünen belediye başkanının adamları.

    O başkan hangi partiden?

    İktidar partisinden.

    Yani meydan dayağını atanlar "bizim çocuklar".

    O zaman gelin biz de işin ucunu biraz daha yukarı götürelim.

    Bu olay nerede meydana geliyor?

    Avrupa Birliği'ne tam üyelik için atağa kalkmaya hazırlanan Türkiye'nin başkentinde.

    Ne zincirleme reaksiyon, ne demokrasi atağı değil mi?..

    Bu olay da gösterdi ki, demokratikleşmeyi türban ve Ergenekon davasından ibaret sayan bir zihniyetle bırakın Avrupa Birliği'ne girmeyi, Keçiören'e bile giremeyiz.

    Başkanın eli sopalı içki ve ahlak muhafızları, pasaportunuzu elinin tersiyle iter.
    Hani adrese teslim ihaleydi
    BİRAZ hafızanızı yoklayıp neler yazmışlardı, ne manşetler atmışlardı hatırlayın.
    Spor Toto yönetimi, İddaa ihalesinin şartlarını değiştirip daha çok firmanın katılımını sağladığında ne demişlerdi?
    "Adres belli. İddaa ihalesi Doğan Grubu'na verilecek."
    Kapalı zarf usulüyle yapılacak bir ihalenin nasıl birine verileceğini sorduğumuzda, bilgiç bir edayla, "Biz biliyoruz. Doğan Grubu'na verilecek" diyecek kadar önyargılıydılar.
    Buyurun zarflar açıldı.
    Kazanan Çukurova ve Yunanlı ortağı.
    Hani nerede o kehanet?
    Sonuç ortada.
    Çukurova yüzde 11 pay alma teklifi verdi.
    Doğan Grubu yüzde 6.
    Daha ilk zarfta devletin 5 puan kárı vardı.
    Sonra ihale devam etti.
    Çukurova yüzde 1.4'e kadar indi.
    Doğan Grubu ihaleyi kaybetti.
    Kim kazandı?
    Devlet ve spor kulüpleri.
    Hem de öyle az buz değil. 10 yılda 2-3 milyar YTL.
    Bir Telekom ihalesinin yarısı kadar para.
    Şimdi ben o haberleri yapanlara, o manşetleri atanlara soruyorum.
    Siz kimin sözcüsüydünüz ve ihaleye başka şirketlerin de katılmasına neden mani olmaya kalktınız?
    Yoksa ihaleye tek şirket girebilseydi sizin payınıza düşecek bir mano da mı vardı?
    Bu cevabı bize değil, ihalesiz verilen İddaa yüzünden 4 yıldır komik paralarla yetinmek zorunda kalan devlete ve spor kulüplerine verin.

    29.08.2008

    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  7. #27
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Yaptıkları ahlaki ve hukiki değil

    BUGÜN söz sırası, Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok'ta.

    Önce onun sözlerini aynen aktaracağım.

    Sonra da düşüncemi yazacağım.

    Dün öğle saatlerinde aradı ve "Ertuğrul Bey, önce bu olayla ilgili görüşümü söyleyeceğim. Sonra başka bazı bilgiler vereceğim" diye söze girdi.

    Şöyle devam etti:

    "Bu olayı kesinlikle tasvip etmiyorum. Olaya karışan iki elemanımızı açığa aldım. Kendilerine şunu açıkça söyledim: Yaptığınız iş ahlaki değildir. Etik değildir. Hukuki değildir. Şu an haklarında gerekli işlem yapılıyor."

    Kendisine, "Başkan, bugüne kadar Keçiören'de yaptığın işler hakkında hep övücü şeyler işitiyordum. O nedenle seyrettiğim görüntüler hem bende hem çevremde şok yarattı" dedim.

    Altınok, bu olayın başında, belediyenin iki adamının sopayı büfecinin elinden aldığını söylemişti.

    Dün konuşurken, belediye elemanlarının yaptığı işi tasvip etmediğini söyleyerek, dayak olayını doğrular biçimde konuştu.

    "Keşke daha ilk günden bu tavrı benimseseydiniz. Ne olay bu kadar büyürdü, ne de bu kadar eleştiri alırdınız" dedim.

    * * *

    Konuşmanın devamında ise başka bazı ilginç şeyler söyledi.

    Dayak yiyen büfeciyi kastederek, "Bu arkadaş da o kadar masum değil" dedi ve devam etti.

    "Bir kere burası içki satan büfe değil, bir bakkal. Bugüne kadar belediyeye 27 dava açmış, 25'ini kaybetmiş. Mahkeme masraflarından dolayı belediyeye 7.5 milyar borcu var ve ödemiyor."

    "Bütün bunlar, adamı mafyavari yöntemlerle dövmelerini haklı çıkarır mı?" dedim.

    "Kesinlikle haklı çıkarmaz. Yaptıkları yanlış. Gidip polise bildirmeleri gerekirdi. Ancak orada da şöyle bir durum var. Bundan önce 5 kere gelmişler, bu arkadaş hepsinde olay çıkarmış. Polis 5 kere müdahale etmiş. Ama dediğim gibi, bütün bunlar şiddetin mazereti olamaz."

    Bu arada büfecinin kişiliğiyle ilgili başka bir örnek veriyor.

    "Bu kişinin sadece bizimle sorunu yok. Daha önce Türkiye'nin iki büyük bira üreticisini de dava etmiş. Şişelerinin içinden izmarit çıktı deyip uydurmuş. Bira şirketinin temsilcileri bana geldiler, hayret içindeydiler."

    Anlattığına göre dayak yiyen Metin Şahin, bakkal dükkánının arkasına kaçak inşaat yaptırmış.

    Onun yıkılması dolayısıyla da epey hadise çıkmış.

    "Başkan, bu kadar iyi işler yapıyorsunuz. Neden bu içki meselesiyle bu kadar uğraşıyorsunuz? Benden önce burada içkili lokanta vardı, benim zamanımda yok diye övünüyormuşsunuz" dedim.

    "Ben kesinlikle böyle bir şey söylemedim" dedi.

    Peki parklarda yan yana oturan erkek ve kızlara müdahale eden "A Takımı" meselesi?

    "Öyle bir şey yok."

    Önceki gün gazetelerde vardı.

    Parkta oturan bir aileye sakallı bazı kişiler müdahale etmiş.

    "Keçiören Belediyesi'nde çalışan sakallı tek bir kişi yok. İçkili restoran meselesine gelince. Hep söylüyorum. Gelip bana ruhsat için başvurup da alamayan tek kişi varsa gelsin."

    Bu arada Keçiören'de açılacak yeni bir alışveriş merkezinin genel müdürü gelip, "Başkan biz içerideki restoranlarda içki servisi yapmak istiyoruz. Bir sıkıntı olur mu" diye sormuş.

    Başkan da, "Ne sıkıntısı olabilir" diye cevap vermiş.

    * * *

    Tabii her olayın iki yanı oluyor.

    Ben yine dünkü görüşümde ısrar edeceğim.

    Büfecinin hataları da olsa, bütün Türkiye'nin seyrettiği o görüntüleri açıklamak mümkün değil.

    Eli sopalı o iki görevli, Avrupa Birliği'ne tam üye olmaya hazırlanan Türkiye'ye yakışmıyor.

    Böyle durumlarda yöneticilere düşen, bu vandallığı yapan görevlileri daha ilk andan itibaren cezalandırmak, hatta uzaklaştırmaktır.

    Böyle insanların kamusal görevlerde asla yeri olmamalı.

    Bu arada, büfeyi işleten Şahin ailesine de bir çift sözüm var.

    Bu olayı, Sünni-Alevi meselesi haline getirmeyin, çünkü inandırıcı olmuyor ve kendi savunmanıza zarar veriyorsunuz.

    30.08.2008

    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  8. #28
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Yeşil parka, filtreli izmarit

    "YÜZBAŞI Corelli'nin Mandolini" filminde çok sevdiğim bir sahne var.

    Corelli ile Penelope Cruz'un oynadığı Rum kızı Pelagia arasında şöyle bir konuşma geçiyor.


    Pelagia, onun adanın öteki kızlarıyla eğlenmesine içerlemektedir ve öyle bir anında kızgınlıkla şuna benzer sözler söyler:

    "Siz hayatta şarkı söylemekten başka bir şey bilmez misiniz?"

    Bu sözün, Corelli için hakaret olduğunu sanmaktadır.

    Corelli hiç kızmadan bakar ve "Biz çocuk doğduğunda şarkı söyleriz. Eğlenirken şarkı söyleriz. Düğünlerde, bayramlarda şarkı söyleriz. Ölünün arkasından da şarkı söyleriz" der ve devam eder:

    "Ben hayatımın her anında şarkı söylemeye değer bir şey bulurum..."

    * * *

    Yeşil parka, camdan bir fanusun içinde, sıradan bir sandalyenin üzerine asılmış duruyordu.

    Yakasında taklit kürkten pelüş vardı.

    Sandalyenin arkasında, 35 yıl önce herhangi bir devlet dairesinde rastlayacağınız cinsten bir masa duruyordu.

    Üzerinde resmi dosyalar ve iki gazete konmuştu.

    Biri Hürriyet, öteki Cumhuriyet.

    Her ikisi de aynı tarihi taşıyordu.

    5 Mayıs 1972.

    Masanın üzerindeki küllükte bir filtreli sigara izmariti.

    Camın arkasındaki bu masa, sandalye ve üzerine asılmış yeşil parka, Türk gençlik tarihini anlatan en iyi postmodern enstalasyon olarak orada duruyor.

    O günü anlatıyor.

    5 Mayıs 1972 gününü.

    Yani 24 saat öncesini.

    * * *

    6 Mayıs 1972 sabahı, Paris'in 17'nci bölgesinde bulunan Dobropol Sokağı'ndaki odamda RTL Radyosu'nun haberiyle uyandım.

    Bir gece önce, sabah 3'e kadar Quartier Latin'de bildiri dağıtmış, umutsuz da olsa bir şeyler yapabiliriz diye uğraşmıştım.

    Kahve kokusundan önce, ölümün sesi geldi.

    Darağacının...

    1950'li yıllarda İzmir'in Montrö Meydanı'nda bir katilin asıldığı darağacını seyreden çocuğu, yani kendimi gördüm.

    Yıllarca gece uykularımı kaçıran darağacının reçineli kereste kokusunu ilk defa o sabah aldım.

    Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan asılmışlardı.

    Tıraş bile olmadan sokağa fırlamış, köşedeki kafede bir masaya oturmuş ve garsona seslenmiştim:

    "Un express et un calvados s'il vous plait..."

    O saatte başlamış, devrilinceye kadar içmiştim.

    O üç çocuğun ne fikriyle, ne eylemiyle hiç mutabık olmadığım halde, o gün çok ağlamıştım.

    Paris muhteşem bir mayısa giriyordu.

    Kuzeyli güzel kızlar, sokakları doldurmaya başlamıştı.

    Bense, Adnan Menderes'in asıldığı sabahki gibi yine rüyalarıma girecek bir darağacının karşısında sallanıyordum.

    Yüzbaşı Corelli'nin o harika sözlerini henüz işitmemiştim.

    Artık şarkı söylemeye değer hiçbir anımızın kalmadığına inanıyordum.

    Allah'tan ki, hayatın kendi kaideleri var.

    Ve Allah'tan ki hayat unutturuyor.

    * * *

    Dün Bedri Baykam'ın Taksim'de açtığı 1968 sergisini gezdim.

    Deniz Gezmiş'in yeşil parkası, hayatımızın bir döneminin ikonası olarak orada duruyordu.

    ***** Çelenk'in ailesinin izniyle ilk defa sergileniyormuş.

    Bedri Baykam, "Bu parka aslında Sinan Cemgil'inmiş. O yüzden Deniz'in üzerinde küçük duruyor" dedi.

    Demek ki o parka, bir ölümden ötekine devredilen bayrak haline gelmiş.

    Masanın üzerinde Deniz Gezmiş'in babasına yazdığı son mektup duruyordu.

    Mektubun o nahif ve düşük ilk cümlesini okudum:

    "Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum..."

    Küllükteki filtresi kalmış izmaritin hikáyesi ise başkaydı.

    5 Mayıs günü cezaevinin müdürüne, "Hayatımız boyunca hep filtresiz sigara içtik. Bugün bir tane filtreli yakalım" demiş.

    Cam fanusun hemen arkasındaki duvarda ise Ergin Konuksever'in çektiği fotoğraf duruyor.

    Yan yana kazılmış üç mezar.

    O da aynı tarihi taşıyor.

    Üç taze mezar, bir filtreli izmarit, dökülen bir sandalyenin sırtına asılmış yeşil parka, infaz dosyaları...

    O gün 5 Mayıs 1972'ydi.

    Ankara, darağacı sabahına hazırlanıyordu.

    Aynı saatlerde ben Paris'te bildiri dağıtıyordum.

    24 saat sonra ise devrilinceye kadar içecek, bütün gün ağlayacaktım.

    * * *

    Aradan 40 yıl kadar geçti.

    Hayat unutturuyor.

    Ve artık Yüzbaşı Corelli gibi, hayatımın her anında şarkı söylemeye değer bir şey bulabiliyorum.

    (*) Bedri Baykam'ın "68 Mayıs"sergisi bu hafta kapanıyordu. Birlikte gezerken o kadar heyecanlandık ki, 15 gün daha uzatmaya karar verdi. Olağanüstü bir sergi hazırlamış. İçimden, "Keşke imkán olsa da bu sergi bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı'na götürülebilse" dedim. Bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı'nda Türkiye yılı. 1968 sadece Fransa ve Almanya'da yaşanmadı. Bunu göstermek çok ilginç olurdu. (Piramid Sanat Evi, Feridiye Caddesi, No: 23, Taksim, İstanbul)

    31.08.2008

    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  9. #29
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart İçkiye takan kimmiş bakalım

    İSTANBUL Belediye Başkanı Kadir Topbaş göreve geldiğinde kendisine şu soruyu sormuştum.

    Belediyenin elindeki köşklerde veya başka yerlerde içki yasağı uygulaması İstanbul gibi bir dünya şehrine yakışıyor mu?


    Topbaş bu sorulara hep kaçamak cevap verdi.

    Bunu Başbakan Tayyip Erdoğan’a sorduğumuzda ise her defasında şakayla karışık aynı cevabı aldık:

    "Sen de içkiye taktın..."

    Kadir Topbaş
    bir gün yine bu konuyu konuşurken şunu söyledi:

    "Bu konuda formülü bulduk. Belediyenin elindeki bu yerlerin işletmesini özel şirketlere vereceğiz. Onların yaptığına da karışmayacağız."

    Bence de iyi bir formüldü.

    "Güzel formül bulmuşlar" deyip uygulamayı beklemeye başladım.

    * * *

    Topbaş’ın o sözlerinin üzerinden neredeyse 4 yıl geçti.

    Bakın ne oldu.

    Belediye bırakın elindeki tesisleri özel işletmecilere devretmeyi, tam aksine neredeyse Türkiye’nin en büyük restoran ve kahvehane zinciri haline gelmeye başladı.

    Bunun son örneklerini Üsküdar’da ve Moda iskelesinde gördük.

    Yani İstanbul Belediyesi elindeki yerlerde içki yasağını kaldırmayı bırakın, tam aksine kendisi içki satmayan restoranlar, kafeler açmaya başladı.

    Sizce burada AKP açısından büyük bir ikiyüzlülük yok mu?

    Bir yandan devletin elindeki bütün işletmeleri özelleştirmek için elinizden geleni yapacaksınız.

    Yaptığınız da çok doğru.

    Öte yandan ise elinizdeki belediyelerde kendi ideolojinize uygun işletmeler açmaya hız vereceksiniz.

    Devlet düzeyinde özelleştirme.

    Partinize ait belediyelerde kamulaştırma.

    Sizce bu siyasi ikiyüzlülük değil de nedir.

    * * *

    Nazlı Ilıcak, görüşlerine saygı duyduğum, mücadeleciğini bazen gıptayla izlediğim bir yazar.

    Dünkü yazısında o da benim "içki meselesine taktığımı" söylüyor.

    Değerli okuyucularım, size şunu bütün samimiyetimle söylüyorum.

    Benim içkiye taktığım falan yok.

    Kimseye de içki içme tavsiyesinde bulunmuyorum.

    Tam aksine içki içmeyen insanlara iyi yapıyorsun diyorum.

    Benim taktığım, kişilerin, kurumların, siyasi partilerin kendi meşrebine ve ideolojisine uygun biçimde insanların hayat tarzlarına müdahale etmesi, ideolojik gettolar yaratması.

    Onlara zorla bazı davranış biçimlerini empoze etmesi.

    Moda gibi, Türkiye’nin en Batılı semtlerinden birinde, denizin kenarında güzel bir iskeleyi, elindeki gücü kullanarak "içkiden arındırılmış bölge" ilan etmek bu muhteşem şehre yakışıyor mu?

    Ben yıllardır balıkçılara, restoranlara gidiyorum.

    Hayatımda bir kere bile içki içen insanların yan masada içki içmeyene müdahalede bulunduğuna, rahatsız ettiğine tanık olmadım.

    Nedir bu, "Topbaş ideolojisini" damga gibi şehrin her yerine vurma merakı.

    İçkiye takan ben değilim, onlar...

    * * *

    Neyse, yine de umutsuz değilim.

    Dün Nazlı Ilıcak da yazısında bu uygulamanın yanlışlığına değinmiş.

    Hadi bizleri "kafasını içkiye takmış" insanlar olarak görüyorsunuz, buyurun size daha iyi gelecek bir referans.

    Peki içki satmak istemeyen restoranlar veya marketler?

    Onlara hiç, ama hiç itirazım yok.

    Dükkán kendilerinin.

    İstediğini satar, istemediğini satmaz.

    Ama bazı şehirlerde olduğu gibi, kamusal yönetim elindeki gücü kullanıp insanlara satmaması yolunda baskı yapıyor, eli sopalı adamlarını bu insanların üzerine gönderiyorsa, ben orada karşılarındayım.

    11 ay da karşılarındayım.

    Ramazanda da karşılarındayım.


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  10. #30
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Bakan var da gören olacak mı

    FRANKFURT Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde süren "Deniz Feneri" davası ile ilgili haberleri okurken, aklıma yine o fotoğraf geldi.

    Kayseri’de bir cenaze namazı sırasında çekilen fotoğraf.


    Hatırladınız mı, hani Hürriyet’te "Dört bakan var bir gören yok" manşeti ile çıkmıştı.

    Yurtdışında para toplayarak insanları dolandıran şirketin yöneticisi cenaze namazında, hükümetin 4 bakanı ile birlikte saf tutuyordu.

    Şimdi buna benzer başka bir olayla karşı karşıyayız.

    Üstelik bu defa durum insani açıdan çok daha vahim.

    Güya felakete uğrayanlara yardım amacıyla kurulmuş bir dernek Almanya’da para topluyor.

    İnsanların vicdanlarına, yardımseverlik duygularına yönelik kampanyalar düzenleniyor.

    Bazı sanatçılar, siyasetçiler iyi niyetle bu kampanyalara katılıyor.

    Sonra toplanan paralar, kuryeler aracılığıyla Türkiye’ye gönderiliyor.

    Meğer yardım toplama kisvesi altında neler oluyormuş neler.

    Türkiye’de kimlerin cebine paralar giriyor, kimlere ne maaşlar ödeniyor, ne yayın organları finanse ediliyormuş.

    Yani para her yere gidiyormuş da, gitmediği tek yer, felakete uğrayan insanlar oluyormuş.

    * * *

    İddia sahibi biz değiliz.

    Alman yargısı.

    Bunları anlatan, bu dehşet itirafları yapan kişi herhangi bir insan değil.

    Almanya’daki derneğin en üst yöneticileri.

    Tek tek isim vererek anlatıyor.

    Kime ne maaş verildiğini kuruşuna kadar söylüyor.

    Parayı kimin nasıl taşıdığını, adres belirterek veriyor.

    Ortada, Mercümek olayından beter bir durum var.

    Hocayı hapislere kadar götüren finansal dalavereler bunun yanında tinerci çocuk vakası kalır.

    Tabii hepimiz soruyoruz.

    Şimdi ne olacak?

    Yimpaş olayındaki gibi "Görmedim, işitmedim, söylemedim"i mi oynayacağız?Hadi Alman yargısı bunu yanlarında bırakmayacak.

    Orada içimiz rahat.

    Ya kendi ülkemizde?

    Bunların uzantıları, kuryelerin adresleri? Onlar ne olacak?

    Yine cenaze namazlarında birlikte saf mı tutulacak?

    Merak ediyoruz, bekliyoruz.

    * * *

    Dün merak ettim sordum.

    Frankfurt’ta görülen davaya Türk medyasının ilgisi neymiş?

    Hayret.

    Hürriyet ve Milliyet gazetelerinden başka muhabir gönderen gazete yokmuş.

    Almanya’da afra tafra atan gazetelerin hiçbiri nedense ilgi göstermemiş.

    Neden?

    Konuşan dernek yöneticisinin Ergenekon davasını başlatan sözde haham kadar kıymeti yok mu?

    Yoksa çocuklar "bizim mahalleden" olduğu için görmezden mi geliyoruz.

    Oysa tam aksini yapmak lazım.

    Binlerce insanın duyguları insafsızca sömürülmüş.

    Hem de nasıl günlerde?

    Bir yerde deprem olduğunda, bir yerleri sel götürdüğünde, bir köy, beş on mahalle toprak altında kaldığında.

    Yani ülkenin bir köşesinden "Orda kimse var mı" feryatları yükselmeye başladığında ortaya çıkan baykuşlar, işte o vicdanları yiyip bitirmiş.

    Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kimseye yedirmeyeceğini söyleyen Başbakan’dan, acısı, vicdanı hortumlanan insanlarımızın da hakkını aramasını bekliyoruz.

    Yimpaş olayında, "Bize ne, paranızı verirken bize mi sordunuz" dedik.

    Eh, hadi öyle olsun.

    Ama burada kimseye böyle bir şey söyleyebilir miyiz?

    * * *

    Dün baktım, Almanya’da inanılmaz itiraflar yapılıyor.

    Vicdan sömürücüsü bir çetenin marifetleri tek tek ortaya dökülüyor.

    Ama Türkiye’de yine ses yok.

    Acaba bunu da mı Ergenekon savcısına yollasak?

    Ne dersiniz...


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Bekir COŞKUN Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 25.10.09, 01:55
  2. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 64
    Son Mesaj: 29.08.09, 06:37
  3. Yiğit BULUT Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 30
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:28
  4. Rauf TAMER Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:27
  5. Gençliğin Gözyaşları - ***** Ertuğrul
    By CaTLaQQQ in forum Kitap
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.03.08, 21:04

Eklenmis Olan Tag'lar

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351