Sayfa 2 Toplam 5 Sayfadan BirinciBirinci 1234 ... SonuncuSonuncu
11 den 20´e kadar. Toplam 43 Sayfa bulundu

Konu: Ertuğrul ÖZKÖK Köşe Yazıları

  1. #11
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Dördüncü uçak ne oldu

    PAZARTESİ sabahı Tiflis’te mahsur kalmış bir arkadaşım aradı."Sabah iki bomba sesi duyduk. Yakınlarda bir yerler bombalandı" dedi.

    Ancak nerenin bombalandığını bilmiyordu.


    Bu sorunun cevabını iki saat sonra ben öğrendim.

    Öğrendiğim şeyin hikáyesi, dünya ekonomisinin yeni gerçeğini de bütün açıklığıyla gözler önüne seriyordu.

    * * *

    Önceki gün Irak’tan 4 uçak havalandı.

    Bunlar "C-17" nakliyle uçaklarıydı.

    Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait bu 4 uçağın rotası Tiflis Havaalanı’ydı.

    İçinde 2000 Gürcü askeri vardı.

    Bu askerler Amerikan ordusu tarafından eğitilmişti.

    Üniformaları, son 3 gündür Osetya cephesinden gelen Gürcü askerlerinkinden çok farklıydı.

    Modern bir ordunun bütün teçhizatı ve dış görüntüsüne sahipti.

    Uçaklardan üçü, hiçbir sorunla karşılaşmadan Tiflis Havaalanı’na indi.

    Ancak 4’üncü uçağın durumu farklıydı.

    Irak’tan biraz geç havalanan uçak, Gürcistan semalarına girdiğinde hiç beklemediği bir şey oldu.

    Tiflis Havaalanı’nın radar sistemi Rus uçakları tarafından vuruldu.

    O nedenle dördüncü uçağın akıbetini öğrenemedim.

    Daha sonra Tiflis’e mi indi, yoksa Irak’a geri mi döndü?

    Veya Türkiye’de bir havaalanına mı indi bilgi alamadım.

    * * *

    Havada bu heyecan yaşanırken, aşağıda başka şeyler yaşanıyordu.

    Tiflis ve Batum havaalanları bir süredir Atatürk Havalimanı’nı işleten TAV Grubu tarafından işletiliyordu.

    Havaalanının pisti dahil bütün yönetimi bu şirkete geçmişti.

    Bütün havaalanında TAV’a ait olmayan tek bir köşe vardı.

    4 metreye 4 metre ebadındaki bu bölge havaalanının bir köşesinde bulunuyordu ve 16 metrekarenin yönetimi TAV’a değil, Gürcistan Devleti’ne aitti.

    Bu bölge, havaalanının "VOR" tabir edilen sisteminin bulunduğu bölgeydi.

    VOR, bugün modern havalimanlarında kullanılan ve uçakların her türlü hava şartında inmesini sağlayan ILS sisteminin bir önceki nesliydi.

    Yani bir uçağı belli mesafeden alıp havalimanına otomatik olarak indirme kabiliyetine sahipti.

    TAV, Gürcistan hükümeti ile "management" anlaşması yaparken, bu sistem TAV’ın yetkisi dışında bırakılmıştı.

    Büyük bir ihtimalle, Gürcü hükümeti bunu askeri amaçlarla böyle yapmıştı.

    * * *

    Irak’tan gelen birlik, Amerikan ordusu tarafından yetiştirilmiş elit bir birlikti.

    Rus Genelkurmayı’nın bu elit birliğin gelişini engellemek istemesi son derece mantıklı ve anlaşılabilir bir şeydi.

    Bunun için askeri açıdan ilk akla gelecek şey ne olabilirdi?

    Havaalanının pistini bombalamak değil mi?

    Ama hayır.

    Rus uçakları pisti değil, VOR sistemini bombaladı.

    Bunu neye yorumlayacağız?

    Ben şuna yorumladım:

    Rusya artık küresel bir ekonominin parçası.

    Küresel şirketlerin ne demek olduğunu iyi biliyor.

    Ayrıca Tiflis ve Batum havaalanlarını işleten TAV, bir Türk şirketi.

    Onu uyarıp, sadece Gürcistan Devleti’nin sorumluluğundaki bir bölgeyi vurarak, küresel ekonominin dokunulmazlık alanını da belirliyor.

    Bu şahsi bir yorum olabilir.

    Ama benim gördüğüm manzara budur.

    * * *

    Ben, Hürriyet’in Moskova temsilciliğini yaptığım 1980’li yıllardan beri hep şunu savunuyorum:

    Türkiye, Rusya ile çok güvenli ve yapıcı ilişkiler kurmalıdır.

    Bu, Türkiye’nin de Rusya’nın da menfaatinedir.

    Türkiye’nin Gürcistan’la ilişkilerinin de çok iyi olması gerektiğine inanıyorum.

    Bu da hem Türkiye’nin hem Gürcistan’ın lehinedir.

    Ama bu olayda, Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili’nin çok yanlış ve tahrik edici işler yaptığına inanıyorum.

    Dünyanın bu bölgesindeki küçük ülkeler, güçlü devletlerle ilişkilerinde çok dikkatli ve yapıcı politikalar izlemelidirler.

    Bu, Rusya karşısında Gürcistan için de geçerlidir.

    Türkiye karşısındaki Irak için de...

    Kafkasya’dan çıkarılacak en büyük ders budur.


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  2. #12
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Lütfen bir kadeh sayın Başbakan

    BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan’ı, Rixos Oteli’nin balkonunda gösteren fotoğraf altında şu ifade vardı.

    "Başbakan şortlu görünüyor."

    Bir insanın tatilde şortlu görünmesinden daha normal ne olabilir?

    Öyleyse, Hürriyet de dahil olmak üzere gazeteler neden böyle bir tanımlama yapma ihtiyacı duyuyor?

    Bu basit bir yazı işleri refleksi değil.

    Çünkü, Türk siyasi elitinin büyük bölümünün tatil yapma alışkanlığı yoktur.

    Hele hele şortlu tatil yapmak hiç yoktur.

    Bir de şuna bakalım. Acaba bunu "alışkanlıkla" açıklamak doğru mudur?

    Yoksa doğru olanı şu mudur:

    Türk siyasi elitinin tatil yapma cesareti yoktur.

    Cumhurbaşkanı oluncaya kadar, Süleyman Demirel’i tatil yaparken hiç görmedik.

    Bülent Ecevit keza...

    Onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 7 yıl boyunca bırakın tatil yapmayı, Türkiye’nin turistik yörelerine bir kere dahi gitmedi.

    * * *

    Düşünün, yılda 20 milyondan fazla turistin geldiği bir ülkenin cumhurbaşkanısınız ve 7 yıl boyunca bir gün bile o bölgelere gidip, tesis sahiplerinin, çalışanlarının, turistlerin hatırını sormuyorsunuz.

    Samimi duygumu yazayım.

    Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşinin bir motor yatta tatil yaptığını öğrendiğim zaman mutlu oldum.

    Başbakan Tayyip Erdoğan ve eşini Bodrum’da bir otel odasının balkonunda gördüğüm zaman mutlu oldum.

    Hele hele şortlu gördüğüm için daha da mutlu oldum.

    Anlamadığım şey ise tatil yaptıklarını saklamaya, gizlemeye neden ihtiyaç duydukları.

    Türkiye Cumhurbaşkanı, Türkiye Başbakanı ve bakanları elbette tatil yapacaklar.

    Denize girecekler, şort giyecekler.

    * * *


    Rahmetli Turgut Özal’dan aklımda kalan iki fotoğraf var.

    İkisi de Hürriyet’te yayınlandı.

    Bunlardan biri, Okluk Koyu’nda omzunda papağanı Cabbar ile çekilen fotoğrafıdır.

    Hürriyet’te onun ölüm haberini bu fotoğrafı ile vermiştik.

    Bana göre o günün en güzel gazetesi Hürriyet’ti.

    * * *

    Bir de Ankara Büromuzdan Ümit Turpçu’nun çektiği bir fotoğraf var ki, onu da çok seviyorum.

    Yine tatil yörelerinden birindeydi.

    Gazeteciler peşini bırakmış, Ümit Turpçu ise ısrarla takip etmişti.

    Özal ve Semra Hanım, bir yere gitmişlerdi.

    Rahmetli Turgut Özal, çizgili bir tişört ve altına da aynı kumaştan şort giymişti.

    Fotoğraf önümüze geldiğinde, "Aa Arı Maya" dedim.

    Arı Maya o günlerin çok sevilen bir çizgi filmin kahramanı olan arıydı.

    Ertesi gün o fotoğrafı manşetten yayınladık ve Arı Maya dedik.

    Özal
    o fotoğrafı çok sevmişti ve yanılmıyorsam Ümit Turpçu’dan istemişti.

    Bir gün uçakla bir yere giderken Başbakan Erdoğan’a sormuştum.

    "Neden eşinizi alıp Boğaz’da bir restorana gitmiyorsunuz? Bir masaya oturup, elinize bir bardak alın.

    Hadi vişne suyu koymayın, şarap sanırlar. Ayran içmeyin rakı derler. Portakal suyu koyun kimse bir şey zannetmez. Yan masaya bir kadeh kaldırın, eminim bu ülkede çok şey değişir."

    Evet buna çok inanıyorum.O nedenle de hem Cumhurbaşkanı’nın hem Başbakan’ın tatil yapmasını, eskiden kapandıkları gettovari tatil yerlerinden çıkıp, Türkiye’ye karışmalarını gerçekten çok olumlu bir normalleşme işareti olarak değerlendiriyorum.

    Bu iki insan, eğer "Bütün Türkiye"nin cumhurbaşkanı ve başbakanı ise, "Bütün Türkiye"nin yaşadığı, tatil yaptığı, yemek yediği yerlerde görünmelidir.

    Demokrasi ancak bu manevi gettoların yıkılmasıyla normal sınırlarına kavuşabiliyor.

    Onun bunun yatına binmişler hiç ama hiç önemi yok.

    Herhalde üç beş günlük yat tatili uğruna memleketi satacak değiller.

    Ama tesettür gettolarından çıkmanın ülkeye kazandıracağı çok şey var.


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  3. #13
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Ali Vural ile Veli Dural


    GÜNLERDİR gazetelerin manşetlerindeki "Ergenekon" haberlerine bakıyorum ve şunu düşünüyorum:

    "Medya Ergenekon meselesini çözmeyi mi istiyor, yoksa içinden çıkılmaz hale getirmeye mi?"


    Bir süre önce bazı yazarlara bir mektup postalanmıştı.

    İçinden, "Ergenekon’u sulandırma planı" diye bir sözde plan çıkmıştı.

    Yayınlanan haberlere baktığımda, bu planın gerçekten uygulanmaya konulduğu izlenimine kapılıyorum.

    Ama işin tuhaf yanına bakın ki, Ergenekon konusunda en ısrarcı görünen yayın organları bu sulandırma işini yapıyor.

    * * *

    Mesela dün bir gazetede yayınlanan güya haber.

    Spot şöyle:

    "Dönemin BDDK Başkan Yardımcısı Ali Vural’ın, operasyondan önce Mesut Yılmaz ve Aydın Doğan’ı arayıp Pamukbank’a el koyduklarını haber verdiği ortaya çıktı."

    Vay beee...

    Biri Başbakan Yardımcısı, öteki Türkiye’nin en büyük medya grubunun sahibi.

    Bütün Türkiye bankalara el konulacağını konuşuyor, gazeteciler her şeyi biliyor, ama nasıl oluyorsa bu arkadaşlar bunu önceden haber veriyorlar.

    Neyse bunu bir yana bırakalım ve bu müthiş konuşmanın "kahramanlarına" bakalım.

    Telefonda konuşan kişiler kim?

    Biri BDDK Başkan Yardımcısı Ali Vural.

    O dönemde BDDK Başkanı Engin Akçakoca’ya soruyoruz. Üç yardımcısı var ama hiçbirinin adı Ali Vural değil.

    Peki BDDK’nın öteki yöneticileri arasında böyle biri var mı?

    Sabah haberi okuyunca onlar da merak edip araştırmışlar. Bu isimde bir yönetici yok.

    Gelelim telefonun öteki ucundaki şahısa.

    "Doğan Medya Kurulu Yönetim Kurulu üyesi" Veli Dural.

    Türkiye’de Doğan Medya Kurulu diye bir şirket yok.

    Doğan Yayın Holding var.

    Hadi diyelim adını yanlış yazmışlar.

    Ben, Doğan Yayın Holding’in kurulduğu günden beri İcra Kurulu Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu üyesiyim.

    Bizim yönetim kurulumuzda böyle bir kişi yok.

    Hiçbir zaman olmadı.

    Bunu araştırmak çok mu zordu?

    Doğan Yayın Holding halka açık bir şirket her yıl Faaliyet Raporları yayınlanıyor, orada hepimizin isimleri ve resimleri var.

    Bakmak çok mu zordu?

    Hadi diyelim ki, Veli Dural denilen bu arkadaşın görevi yanlış yazıldı.

    Doğan Yayın Holding İnsan Kaynakları servisi bütün mensuplarını taradı.

    Grubumuzda bu isimde biri yok.

    Hadi diyelim ki Doğan Yayın Holding değil de, Doğan Holding.

    Orada da yok.

    Hadi diyelim Veli Dural değil de, Kural veya Zural veya Oral veya Moral

    Hayır, o da.

    Ee, geriye ne kaldı?

    Veli değil de Deli.

    Bakın Deli Dural diye bir ismi aramak aklımıza gelmedi.

    Belki de bu isimde biri vardır ve bu konuşmayı o yapmıştır.

    İsimler bana, küçüklüğümde seyrettiğim Jerry Lewis ve Dean Martin’in birlikte oynadığı filmlerin Türkçe dublajındaki isimler gibi geldi.

    Filmin adı "Can Ciğer Kardeşler Paraşütçü".

    Kahramanlarının adı "Ali Can’la Veli Ciğer..."

    Bunlar kim:

    "Ali Vural’la, Veli Dural..."

    * * *

    Konuşmada adı geçen Mesut Yılmaz’a soruyoruz.

    "Ne benim böyle bir cep telefonum var, ne de olmayan bu numaradan böyle bir konuşma yaptım" diyor ve ekliyor:

    "Ne de Cevdet ön isimli bir başkanvekilim veya yardımcım var."

    Olaya bir yanından da Citibank girmiş.

    Oradan "Anderson" isimli biri konuşuyor.

    Citibank’a soruyoruz.

    Bir Türk şirketinde ne kadar Ahmet veya Mehmet varsa onlarda da o kadar Anderson var.

    Ama Başdanışman Yardımcısı Mr. Anderson diye biri yok.

    Yani Sarı Çizmeli Anderson Ağa.

    * * *Dün fark ettik ki, bu konuşmalar internette bir blog’ta 2003’te yayınlanmış, kimse ciddiye almamış.

    Ama demek ki her asparagasın bir tedavül günü varmış.

    Umarım, Ergenekon gibi çok ciddi iddiaların yer aldığı dava bu zırvalarla içinden çıkılmaz hale getirilmez.


    Hürriyet



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  4. #14
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Adamı tutturamadık, kod'unu verelim

    BUNCA yıldır gazetecilik yapıyorum, bu kadar pervasızca bir sahtekárlığa tanık olmadım.

    Sahte belge yayımlayanı gördüm.

    Sahte belgeye inananı da gördüm.


    Ama sahte belgenin üzerinde bile sahtekárlık yapacak kadar pespayeleşen bir gazetecilik anlayışını hiç görmedim.

    2002 yılında hangi amaçla, kimleri etkilemek için hazırlandığı çok iyi bilinen bir sahte konuşma kaydı Ergenekon dosyasına konunca bakın 24 saat içinde nasıl bir sahtekárlık kuyruğu oluştu.

    İlk gün ne dediler:

    "BDDK Başkan Yardımcısı Ali Vural ile Doğan Yayın Holding Yönetim Kurulu üyesi Veli Dural dinlemeye yakalanıyor."

    Amaçları ne?

    Pamukbank'a el konulduğunu Aydın Doğan'a haber verecekler.

    Pamukbank dediğiniz banka, neredeyse 20 yıldan beri bizzat sahibi tarafından hortumlanmış, batırılmış.

    Türkiye'de hortumlanan bankalara bir bir el konulurken, ona da el konulacağını bilmeyen kalmamış.

    * * *

    Belge mi?

    İşte bugün Hürriyet'te okuyun.

    Devletin banka denetlemesini yapan kuruluşunun kapı gibi belgesi.

    Var mı buna sahte diyecek biri?

    Bankayı hortumlayan sahibi, şimdi, bir sahtekárın evinde bulunan hayali konuşmaların Ergenekon dosyasına konulmasını bahane ederek oraya buraya çamur atmaya çalışıyor.

    İlk gün bu sahte belge, bir gazetede "Ortaya çıktı" diye yayımlanıyor.

    Gazetenin yönetimini arıyoruz, "Bizde çalışan Veli Dural diye biri yok" diyoruz.

    "BDDK yetkilileri, bizde de Ali Vural diye biri yok diyorlar" diyoruz.

    Önce bize, "Var, biz bulduk. Ali Vural, TMSF ayrıldıktan sonra orada çalışmış" cevabını veriyorlar.

    Yani BDDK Başkan Yardımcısı dedikleri kişi, bir anda TMSF çalışanına dönüşüyor.

    TMSF'ye başvuruyoruz.

    "Bizde bu isimde kimse yok" diyorlar.

    Kişiler hayali, telefon numaraları hayali, Amerikalı hayali, Türkler hayali.

    Hepsi hayali çıktı ya, bu sefer ikinci sahtekárlık geliyor.

    "Ali Vural ile Veli Dural kod adıymış."

    Üstelik utanmadan, yüzleri kızarmadan, sahte belgeyi bile tahrif ediyorlar.

    Sahte belgedeki Ali Vural ve Veli Dural isimlerinin yanına parantez açıp, "Rumuz" kelimesini ekliyorlar.

    Kin ve nefret gözlerini o kadar bürümüş ki, Ergenekon Savcısı'nın basına dağıttığı belgenin herkesin elinde olduğunu bile unutuyorlar.

    O sözde belgenin hiçbir yerinde, bu kişilerin "Rumuz" olduğunu gösteren tek kelime yok.

    Ama pespayeliğin, alçalmanın da sınırı yok.

    Herkesin ismi açık.

    Mesut Yılmaz, Kemal Derviş, Aydın Doğan, Engin Akçakoca...

    Nedense asıl konuşmayı yapan iki kişinin hayali olduğu anlaşılınca, ertesi gün Babıáli Goebbels'leri tarafından o isimler "Kod"a, "Rumuz"a çevriliyor.

    Üstelik aralarında da bir anlaşmaya varamamışlar.

    Bir "Kod" diyor, öteki "Rumuz".

    Olaya sonradan müdahil olan üçüncüsü ise, henüz "Kod" aşamasına geçememiş, ilk günkü gerçek sandığı isimlerden devam ediyor.

    Bir de telefonda konuştuğu iddia edilen ANAP Genel Başkan Yardımcısı Hayali Cevdet Bey var.

    Sahtekárlık telaşından onun yanına rumuz yazmayı da unutmuşlar.

    * * *

    Yine de bu sahtekárlıkların ortaya çıkmasının bir yararı var.

    Ergenekon dosyasına konan yüzlerce sahte belge bize şunu gösterdi.

    Bu ülkede, sahte belge üretme çeteleri varmış.

    Bence savcı bu çetelerin üzerine de gitmeli.

    Böyle yapmadığı takdirde, iğrenç bir iftira yöntemi yaygınlaşacak.

    Önüne gelen çete, sahte konuşmalar, sahte MİT raporları, imzasız ihbar mektupları ile kafasını bozan herkesi ihbar etmeye, karalamaya başlayacaktır.

    Bu ülkede böylesine aşağılık iftiraların üzerine atlamaya, sahte belge üzerinde bile ikinci sahtecilik yapmaya amade gazeteci müsveddeleri de bulunduğuna göre, artık Allah sonumuzu hayretsin.

    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  5. #15
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    O evde neler bulunmuştu


    Türkiye’de herkesi, her siyasetçiyi, her işadamını, her vatandaşı çok yakından ilgilendiren bir ipucuna ulaştık.

    Bunun peşini bırakmamalıyız.


    Ergenekon Savcısı’nın dava dosyasına koyduğu hayali telefon konuşmaları nerede ele geçirildi?

    Ahmet Kuy isimli bir şahsın evinde.

    Peki o şahsın evinde başka neler ele geçirildi?

    Buyurun tutanaklardaki çeteleyi birlikte inceleyelim.

    Sahte tapu belgesi

    Sahte diploma

    Sahte polis kimliği

    Sahte avukat kimliği

    Sahte ehliyet.

    Evindeki "malzemeye" el konulan kişinin şeceresi bu.

    Bir de her şeyi, her unsuru hayali olan telefon konuşmaları kayıtları.

    İsimler sahte.

    Telefon numaraları sahte.

    Türkiye’de aklı başında kimse inanmıyor, ama hortumculuk yüzünden bankasına el konulanlar inanıyor.

    Oysa eminim o düzmece belgeyi hazırlayanların kim olduğunu kendileri çok, ama çok iyi biliyorlar.

    İftirada altına inemeyecekleri bir çizgi olmadığını her gün ispatlıyorlar.

    * * *

    Hayatım boyunca PKK’sıyla, mafyasıyla, terör örgütüyle mücadele ettim.

    Aldığım ölüm tehdidinin sayısını bile unuttum.

    Sedat Simavi’nin mezarı başında anma yapacağımız yerde bomba patladı.

    Arabamın lastiği kaydığı ve 2 dakika geciktiğimiz için, başta başyazarımız Oktay Ekşi olmak üzere kılpayı kurtulduk.

    Ama mücadele edemeyeceğim bir şey varsa, o da iftiradır.

    İftiraya iftira ile cevap veremeyeceğimize göre, yargıdan başka sığınabileceğimiz bir yer yok.

    Hukuk ağır işlese de, sabırla bekleyeceğiz.

    İşte bu nedenle, sahte belgeleri üreten çetelerin üzerine gitmemiz gerektiğine inanıyorum.

    Artık anlaşılıyor ki, önümüzdeki dönemde iftira için kullanılacak en etkili araçlardan biri, sahte belgeler, sahte telefon konuşması zabıtları olacak.

    Ergenekon davası bu bakımdan çok önemli bir görevi yerine getirebilir.

    İddianameyi ve eklerini okuduğum zaman kendi payıma iki çok tehlikeli çeteleşmenin varolduğu sonucuna varıyorum.

    Biri, içinde bazı asker emeklilerinin de bulunduğu, kendilerine "misyon" yüklemiş kişilerin oluşturduğu bir çete.

    Bunların darbe falan yapabileceklerine inanmıyorum.

    Ama daha önce yazdığım gibi, bu kişiler, topluma nifak sokacak cinayetleri işleyebilecek tıynette insanlar.

    Dikkatimi çeken ikinci nokta ise bu kişilerin kurdukları çetelerin zaman içinde mafyalaşması ve menfaat çeteleri haline dönüşmesi.

    Hiç şüphesiz bu da çok tehlikeli bir şey.

    Belli ki, bir zamanların "ülkücü-çek senet mafyası" tarzındaki örgütlenmeler gibi, şimdi de kendine "Kuvvacı", "ulusalcı" misyon yüklemiş, bu maske altında resmen mafyavari para toplama işlerine girişmiş çeteler oluşmuş.

    Devlet Bahçeli, ülkücü çek senet mafyalarını partisinden söküp attı.Türkiye şimdi bu ikinci çete türünü de ortadan kaldırmalıdır.

    * * *

    Baştaki çeteleye dönüyorum.

    Evlerde bulunan çok sayıda sahte belge, MİT raporu, fişleme bu çetelerin en etkili silahıdır.

    Bu sahtecilik, Türkiye’de sadece kişilerin değil, kurumların itibarını sarsacak bir dezenformasyon şebekesinin varlığını ortaya koyuyor.

    Hepimiz bununla mücadele etmezsek, sonunda birimizin başına gelen, yarın başkalarının başına gelecektir.

    Unutmayalım.

    Türkiye’de herkesin bir düşmanı vardır ve ne yazık ki, bazı düşmanların tıyneti, sandığımızdan da felakettir.

    Popülizm

    dersi


    HİÇ hazzetmediğim bir şeydir ama şunu itiraf edeyim.

    Popülizm de zeká ister.

    Ve İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad da bu zeká var.

    Liderlik, zekásını "kriz yönetimi" sırasında gösterir.

    Türkiye’yi ziyaret eden Ahmedinejad da dün Türk gazetelerinin birinci sayfalarını görünce her halde kendi kendine şunu söylemiştir:

    "Bu tam bir kriz."

    Düşünebiliyor musunuz 12 milyonluk bir şehirde yollarda tıkanıp kalan en az 2-3 milyon insan sizden nefret ediyor.

    Böyle bir durumda kendinizi kurtarmak için ne yaparsınız?

    Ahmedinejad mükemmel bir popülist.

    İktidara böyle bir popülizmle gelmiş.

    Böyle bir insan. İmajını kurtarmak için ne yapılması gerekiyorsa onu yapar.

    Yolları kapayanları satmak.

    Ne dedi Ahmedinejad:

    "Ben Tahran’da buna izin vermezdim."

    Böyle bir lafın altından nasıl kalkılır.

    Bu benim meselem değil. İzin verenler düşünsün.


    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  6. #16
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart 2006 yazında tuhaf bir olay

    2006 yılının yaz aylarında bir gün Paris’in Champs-Elysees caddesinde çok ilginç bir şey oldu.

    O gün olup biten şeylere inanılabilir mi bilmiyorum.

    Ben anlatılanların tanığıyım.

    İnanıp inanmamayı size bırakıyorum.

    * * *

    O gün 60’lı yaşlarında bir kadın, caddenin Concorde tarafına doğru yürüyordu.

    Virgin Megastore’a gidip, yaz tatili için birkaç kitap ve DVD film almayı planlıyordu.

    Tam Marignan sinemasının önünde tanıdığı bir yazara rastladı.

    Yazar, cep telefonu ile biriyle konuşuyordu.

    Kadını görünce eliyle işaret yapıp, "Mireille, bir dakika" dedi.

    Telefonu hálá elindeydi.

    "Telefonda bir arkadaşım var. Mutlaka seninle konuşması gerektiğini söylüyor."

    Kadın merakla "Neden" diye sordu.

    "Sana verilecek çok önemli bir mesajı varmış."

    Kadın daha da büyük bir merakla sordu:

    "Anlamadım, kimmiş bu arkadaşın?"

    "Adı Patricia... Lütfen bana güven ve kendisini ara."

    Caddedeki kadın biraz isteksizce, "Peki" deyip, telefondaki hiç tanımadığı kadının numarasını alır.

    * * *

    Alışverişini yapıp evine giderken gözü, bir kenara not ettiği telefon numarasına takılır ve biraz da içinden gelen sesle numarayı çevirerek "İyi günler, ben Mireille" der.

    Karşıdan samimi bir kadın sesi gelir:

    "Ben de sizin telefonunuzu bekliyordum. Çünkü size birinin mesajını iletmem gerekiyor."

    "Ne mesajı, kimin mesajı"
    diye hayretle sorar.

    Kadın, sesindeki samimiyeti hiç kaybetmeden cevap verir:

    "Lütfen hiç endişe etmeyin. Ben taşralı bir ev kadınıyım. Kocam avukat. 10 yaşında bir çocuğumuz var."

    Kendini tanıttıktan sonra devam eder:

    "10 yıla yakın bir süredir bazı mesajlar alıyorum. Bende böyle bir yetenek var. Size iletmem gereken de bir mesaj var."

    Mireille
    biraz ürpererek sorar:

    "Ne mesajı, kimden"

    "Annenizden."

    Mireille
    hayretler içinde kalır.

    Çünkü annesi öleli 10 yıl olmuştur.

    Kadın devam eder:

    "Annenizin öldüğünü çok iyi biliyorum. Ama sizinle ilişkiye geçmek istiyor."

    * * *

    O gece bir araya gelirler ve Mireille, Patricia aracılığı ile annesiyle ilişki kurar.

    "Anne sen misin" diye sorar, o "Evet Mireille" der, "Seninle baban hakkında konuşmak istiyorum."

    Mireille: "Anne biliyorsun, babam hakkında bilmek istediğim tek şey var. O adam benim gerçek babam mı değil mi?"

    "Evet yavrucuğum, seninle bunun için konuşmak istedim. Senden özür dilemek ve gerçeği söylemek istiyorum."

    O an orada, Mireille’in yıllardır kafasını meşgul eden gerçeği söyler.

    Annesinin yıllar önce evlendiği ve hálá evli olan kocası, Mireille’in gerçek babası değildir.

    Oysa Mireille ölümünden bir yıl önce annesine bu soruyu sorduğu zaman, çok sert bir cevap almış ve annesi ona bir daha böyle terbiyesizce bir soru sormaması gerektiğini söylemişti.

    * * *

    Mireille’in gerçek babasını araması işte bu olayla başlar ve inanılması güç şeyler olur.

    Size anlattığım bu şey, bir hikáye değil.

    Kahramanı gerçek bir insan.

    Bu kadın 19 yaşımdayken benim idolümdü.

    Önüne doğru düşen sarı saçları, bir neslin sembolüydü.

    Bu kadın, Mireille Darc...

    Fransız yeni sinemasının başkaldıran kadını.

    Alain Delon’un efsanevi sevgilisi.

    Bu olay onun başından geçmişti.

    Ve Mireille Darc, başından geçen bu olayı kitap haline getirip geçenlerde yayımladı.

    İnanırsınız veya inanmazsınız.

    Bu size kalmış bir şey...



    (*) Mireille Darc: "Mon Pere", XO Editions, 2008


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  7. #17
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Öteki Türkiye kadehi bekliyor

    GEÇEN cumartesi akşamı, içimi karartan Türkiye’den çıkıp iç açıcı Türkiye’ye göç ettim.

    Alaçatı’da Pegasus Hava Yolları’nın sponsorluğunu yaptığı Dünya Rüzgár Sörfü yarışmasının ödül törenine katıldım.

    Kendimi mikro boyutta bir "Woodstock" Festivali’ne katılmış gibi hissettim.

    Dünyanın her yerinden gelmiş sörfçülerle sohbet ettim.

    Bu kadar güzel erkek ve kadını çok az yerde gördüm.

    Sportmen insanlar; medeni şekilde yarışıp sonra eğlenen insanlar tanıdım.

    Power FM’in hazırladığı sahnede müthiş bir Türk hip hop şarkıcısını dinledim.

    Onu, mükemmel bir rock topluluğu izledi.

    Yıllardır dinlediğimiz şarkıları inanılmaz güzel yorumlarla çalıyor ve söylüyorlardı.

    Gece dolunay çıktığında sıkıntı verici Türkiye’yi içimizden tamamen atmış, havaya girmiştik.

    Sonra mohitolarımızı içerken, hep birlikte ay tutulmasını izledik.

    Alaçatı tıklım tıklımdı ve bir mutlu insanlar seli, kasabanın bir ucundan ötekine akıyordu.

    Orada anladım ki, bu ülkenin sağlam bir "öteki yanı" da var.

    Ben Türkiye’nin, sayısı azınlıkta kalsa da, bu modern yüzüne güveniyorum.

    * * *

    İki gün boyunca çok kişiyle konuştum, sohbet ettim.

    Geçen hafta Başbakan Tayyip Erdoğan’a seslendiğim, "Lütfen Bir Kadeh Sayın Başbakan" başlıklı yazımın çok tartışıldığını gördüm.Birçok kişi yolda durdurup bu konudaki fikrini söyledi.

    Anladım ki, insanlar Başbakan’dan böyle bir davranış bekliyorlar.

    "Kadeh kaldırmayı" sembolik bir anlamda söylemiştim.O sembolik jest ağır geliyorsa, sadece o mekánlarda bulunmak bile yeterli.

    Ama gözlemlediğim başka bir şey daha var.

    Konuştuğum insanların çoğu, Bekir Coşkun’un görüşündeydi.

    Yani, "Başbakan katiyen böyle bir şey yapmaz" diyorlardı.

    Ben de merak ediyorum.

    Yapmaz mı, yoksa yapamaz mı?

    * * *

    Tatilde şort giyebilen bir Başbakan, bana göre bu jesti hayli hayli yapar.

    Yapabilir.

    Yapmalıdır.

    Türkiye, yaşayan bir ülke.

    Yaz boyunca kıyı şeritlerinde muazzam bir elektrik akıyor.

    İstanbul cıvıl cıvıl bir şehir.

    Böyle bir ülkeyi, Ahmedinejad popülizmi ile yönetmek doğru olur mu?

    Ben, görgüsüz bir gösterişçilik yapılsın demiyorum.

    Hayatı keyifle, öteki insanlarla paylaşarak yaşamaktan söz ediyorum.

    "Başkalarının hayat tarzlarına karışmamak", onların arasına hiç karışmamak anlamına gelmez.

    Zaten böyle yaparsak, başkalarının hayat tarzlarına tolerans göstermiş olmayız.

    Tam aksine, hoşgörüsüz gettolar yaratmış oluruz.

    * * *Bir dönem, "Öteki Türkiye" tartışması yaptık.

    Bu kavramla, Türkiye’de ezilen, yönetim dışında kalan, horlanan, "zenci muamelesi" gören insanları kastediyorduk.

    Şimdi, kendini Öteki Türkiye’nin temsilcisi olarak gören bir iktidar işbaşında.

    Bu defa "Öteki Türkiye"nin coğrafyası değişti.

    Kendini azınlık olarak hisseden başka insanlar oluşturuldu.

    Ne var ki, bu insanlar toplumun iyi eğitim almış, Batı’ya açık, ekonomiyi ayakta tutan kesimlerinden geliyor.

    O yüzden diyorum ki, Başbakan artık, "Öteki Türkiye"nin yeni sakinlerine de sahici bir şekilde "Merhaba" demeli.

    Sizce bu "egosu şişmiş" bir gazetecinin megalomanisi mi, yoksa bir uzlaşma anayasasının ancak "Öteki" bırakmayan bir zihniyetle mümkün olabileceğine inanan bir insanın temennisi mi?


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  8. #18
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Siyasetsiz Türkiye daha güzel

    İÇİMDEN şunu söylemek geliyor:"Siyasetsiz Türkiye çok daha güzel."

    Bir adım daha ileri gideceğim, daha da beterini söyleyeceğim.


    Siyaset, Türkiye’nin içine ediyor.

    Orada da durmayacağım.

    İnsanlar siyasetten uzaklaştıkça, insan sevgisini, hayvan sevgisini, hayatın keyfini çok daha güçlü şekilde keşfediyor.

    Evet son günlerde bunu düşünüyor, bunu hissediyorum.

    Çünkü siyaset, insanları sahicilikten, yani kendilerinden bile uzaklaştırıyor.

    Tabular yaratıyor.

    Ve içinde büyük coşkular olan insanları bile tornadan geçirip, "başkalarının görmek istediği cüceler" haline getiriyor.

    * * *

    İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Tahran’dan geliyordu.

    Üzerinde, çulsuz hissi veren bir pantolon, bir gömlek ve ceket vardı.

    Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül nereden geliyordu?

    Bodrum’da yatta geçirdiği tatilden.

    Ya Başbakan Tayyip Erdoğan?

    O da, Bodrum’da beş yıldızlı bir tatil köyünde yaptığı tatili yarıda kesip geliyordu.

    Gazeteciler onu şortlu haliyle fotoğraflamışlardı.

    Gidip Ahmedinejad’a sorsanız:

    "Tatilinizi nerede geçirdiniz?"

    Tatil mi, asla.

    İranlı bir işadamının yatına biner miydiniz?

    Yat mı? Haşa...

    Ya güzel bir gömlek, Frank Mueller bir saat?

    Kata... Şort? Sormayın bile...

    * * *

    Peki Sultanahmet Camii’nde kim alkışlandı?

    Ahmedinejad... Üstelik bir de "Ben Tahran’da yol kestirmezdim" diyerek yaptı yapacağını.

    Bizim coğrafyamızda, siyaset dediğimiz şeyin önümüze koyduğu rol modeli budur:

    Çulsuz bir Fransisken keşiş ruhu.

    O nedenle bana sorsanız, Tayyip Erdoğan’ın alternatifi kimdir?

    Beklentim şudur:

    Ahmedinejad tarzı yeni bir rol modeli.

    Yani görünüşte Tayyip Erdoğan’dan fukara, inançta Ecevit’ten mutaassıp yeni bir lider.

    Bir soru daha...

    Türkiye’de Ahmedinejad tarzına en yakın devlet figürü kimdir?

    Dini dışarı çıkar, bir de kravat ekle, geriye kalan Ahmet Necdet Sezer.

    * * *

    Türkiye, böyle bir liderlik profili, böyle dar bir dünya görüşü ve böylesine ağır bir popülizmle yönetilebilir mi?

    En önemlisi, sürekli olarak birilerinin hoşuna gitmek, onların onayını almak için hayat gustosunu, yaşama keyfini iğdiş eden liderlerle bu cıvıl cıvıl ülkeyi yönetmek mümkün mü?

    Bu ülkenin gözlerindeki feri söndürerek, damarlarında akan kanı yavaşlatarak, vücut ısısını sürekli düşürerek, onu uyutarak nereye gidebiliriz?

    O yüzden, sırf şahsi arzusunu tatmin için, Robin Gibb’in evinde tatilini geçirmeye giden, bunu yaptığı için en ağır hakaretlere maruz kalmayı göğüsleyebilen Tony Blair gibi cesur liderler özlüyorum.

    Hiç kimseden, hiçbir cemaatten, hiçbir mahalle baskısından korkmadan, güzel yaz gecelerinde kıyılarda eğlenen insanlara karışabilecek siyasetçileri hasretle bekliyorum.

    "Bırakın cami cemaati, Ahmedinejad’ları alkışlasın. Benim ülkem hayattan keyif alan insanların, daha iyi yaşamak isteyen, modern dünyaya daha çok katılmak isteyen insanların ülkesidir" diyebilecek liderlik vizyonu bekliyorum.

    Ama ne yazık ki, siyaset bizi korkaklaştırıyor.

    Cumhurbaşkanı olsak bile, bir yatta rahat rahat gezebilmeye, şortla poz vermeye cesaret edemiyoruz.

    Neden?

    Çünkü her cami avlusunda bizleri bekleyen bir Ahmedinejad vardır ve o daha çok alkışlanır diye korkuyoruz.


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  9. #19
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Ukala uzmana şarap dersleri

    ZÜLFÜ Livaneli geçtiğimiz günlerde çok güzel bir yazı yazdı.Başlığı şöyleydi:

    "Yeni şeyler düşünmek lazım."


    Yeni şeyler düşünmek için önce var olan düşünce kalıplarını kırmak gerekir.

    Son zamanlarda hep böyle kitaplar okuyorum.

    Düşünce kalıplarımı kıracak, bana yeni şeyler söyleyecek, aykırı egzersizler yaptıracak düşünceleri arıyorum.

    Bunun bir örneğini geçen hafta Hürriyet’in Cumartesi ekinde buldum.

    * * *

    Gary Vaynerchuck 32 yaşında, Rus asıllı bir Yahudi.

    Ailesiyle birlikte 1978 yılında Rusya’dan Amerika’ya göç edip New Jersey’e yerleşmiş.

    Kısa sürede, Robert Parker’dan sonra, adından en çok söz edilen şarap uzmanı haline geldi.

    Bir insan, dünyanın en muhafazakár düşüncelerinin hákim olduğu bir ürün pazarında, bu kadar kısa sürede nasıl şöhret haline gelebilir?

    Cevabım şu:

    "Paradigmaları, yani yerleşmiş düşünce kalıplarını kırarak."

    Ezgi Başaran, şarabın bu yeni ilahı ile mükemmel bir söyleşi yapmış.

    Kısa, direkt sorular; kısa, direkt cevaplar.

    Mesela şu soruyu sormuş:

    "Nasıl bu kadar popüler oldunuz?"

    Cevap bütün psikoloji ve pedagoji fakülteleri için ders gibi:

    "Çünkü asla kendini beğenmişlik taslamıyorum. Şarapla ilgili hiçbir şey bilmeyen ortalama birinin anlayacağı dilden konuşuyorum. Degüstatörlerin jargonunu kullanmıyorum, kendi jargonumu yarattım. Kimseyi eğitmeye çalışmıyorum."

    Babasının küçük içki dükkánı, yılda 3 milyon dolar ciro yapıyormuş. Bunu kendi işletmecilik dehası ile 50 milyon dolara çıkarmış.

    Nasıl mı? Bu sorunun cevabı da işletme ve pazarlama derslerinde örnek olarak anlatılacak kadar çarpıcı.

    Soruya, önce "Risk alarak" cevabıyla başlıyor ve devam ediyor:

    "Evet risk aldım. 2000’de kazandığımız paranın tamamını Wine Spectator ve New York Times’a ilan vermek için harcadım. Babam reklamlarla birlikte işlerin 14 ayda 3 milyondan 10 milyona fırladığını gördü ve tabii ki beni destekledi."

    Yazılı medyanın gücüne inanmayan reklamcılar için de iyi bir örnek değil mi?

    İyi seçilmiş bir dergi ve bir gazete ile nasıl mucizevi sonuçlar alınabileceğini daha güzel nasıl anlatabiliriz?

    * * *

    Şarap son yıllara kadar biraz "ukala uzmanlık" gerektiren bir ürün gibi kabul edilirdi.

    Bunda şarap kadehinin içine burnunu sokup bardağı çeviren, sallayan ve burnundan kıl aldırmayan uzmanların etkisi büyüktü.

    Bu basmakalıp uzmanlığın iktidarını kıran ilk insan Robert Parker oldu.

    Şimdi Vaynerchuck da aynı yolda gidiyor.

    "Şarap seçerken damağınıza güvenin" diyor.

    Peki ama "Ya benim damağım ucuz bir şarabı beğenmişse ve ben sofrada rezil olursam?"

    "Ah... İşte bu şarabın statü sembolü olmasıyla ilgili bir korku. Ucuz şarabı beğeniyorsanız çok şanslısınız, az vererek mutlu olacaksınız demektir."


    Son yıllarda şarap konusunda okuduğum en umut verici cümle bu.

    Çünkü, şarabın Fransa ve İtalya’dan ibaret olduğunu sanan yerleşik düşünceyi paramparça edecek daha güzel bir cevap olamazdı.

    Vaynerchuck daha da ileri giderek, "Bugünlerde kötü şarap bulmak zor. Çünkü teknoloji çok gelişti" diyor ve şarapla ilgili en büyük yalanı açıklıyor:

    "Şarap ne kadar pahalıysa o kadar iyidir."

    Geçen yıl tekneyle Türkiye’ye gelmiş ve çok güzel Türk şarapları içmiş.

    Kendisine gönderildiği takdirde onları da tanıtacağını söylüyor.

    * * *

    Bu mülakatı okurken, aklıma Bozcaada’da mükemmel bir bağ ve şarap üretim merkezi kuran Reşit Soley geldi.

    Türkiye’nin yüzünü ağartacak kalitede ürettiği ve mükemmel estetik şişeleme ile pazarladığı şaraplarının üzerine "gururla Türk yazdığı ve bir ay yıldız koyduğu" için ceza yediğini düşündüm.

    Acaba üzerine "gururla Tenedos ürünü" yazsaydı, kızan, ceza vermeye kalkan olur muydu?

    Tenedos ne mi?

    Bozcaada’nın Yunanca’daki adı...


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  10. #20
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Kadeh olayında önemli gelişme

    13 Ağustos Çarşamba günkü yazımın başlığı şöyleydi:"Lütfen Bir Kadeh Sayın Başbakan."

    Yazımın amacı, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "yeni öteki Türkiye'ye" karışmasının, onlarla aynı masaya oturmasının yaratacağı yumuşamayı anlatmaktı.

    Bu yazının çıkışından iki gün sonra ilginç bir olay olmuş.

    "Olmuş" diyorum; çünkü olayı, bir okuyucumun telefonuyla öğrendim.

    * * *

    Rumelikavağı'nda "Balıkçı Kahraman" isimli bir restoran var.

    Ben hiç gitmedim, ama gidenlerden hep dinledim.

    Müşterileri arasında Mustafa Koç var.

    Hıncal Uluç, Şansal Büyüka gibi isimler de müdavimleri arasındaymış.

    Bu restoran hakkında son bir ayda 13 makale yayımlanmış.

    15 Ağustos Cuma akşamı saat tam 21.00'de işte bu restorana 8 kişilik bir müşteri grubu geliyor.

    Şimdi sıkı durun.

    Kapıdan giren müşterilerden biri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan.

    Yanında, eşi Emine Erdoğan, oğlu Bilal ve gelini Reyyan da bulunuyor.

    Başbakan, masaya oturmadan önce restorandaki bütün masaları ziyaret edip herkesin elini sıkmış ve "Afiyet olsun" demiş.

    Sonra diyetine uygun bir yemek siparişi vermiş.

    Öğrendiğime göre, oranın özel yemeği olan kalkan tandırdan 2 porsiyon istemişler.

    Ayrıca organik domates, salatalık ve soğandan özel sosla hazırlanan bir salata siparişi vermişler.

    * * *

    Tabii siz de benim gibi şu sorunun cevabını merakla bekliyorsunuz.

    Bu restoranda içki servisi yapılıyor mu?

    Evet yapılıyor.

    Müşterilerinin çoğu da içki içiyor.

    Başbakan'ın masasına ısmarlanan içkilere gelince...

    Meyve suyu ile su istemişler.

    Bir küçük ayrıntı...

    Bir de Fanta istemişler.

    Fanta sarı renkli portakallı bir gazozdur.

    Son bir soru daha.

    Hesap ne kadardı ve kim ödedi?

    İstihbarat servisinden bir arkadaşımız bunu restoranın sahibine sordu.

    Şu cevabı aldı:

    "Hesabı içlerinden biri ödedi. Ama ne kadar hesap ödediklerini söyleyemeyiz. Bu müşteri politikamıza aykırı. Bu uygulamamız bütün müşterilerimiz için geçerli."

    Bence de doğru bir politika...

    İki haftadır söylemek istediğim işte buydu.Belki Başbakan eskiden beri bunu yapıyor, ama biz bilmiyorduk.

    Bence ülkenin bütün vatandaşlarının bilmesinde yarar var.

    Başbakanlarının, kendi itikadına ait gettolarda yaşamayı tercih ettiği duygusundan kurtulmak, emin olun en çok Erdoğan'ın işine yarar.

    Dolmabahçe'deki sohbetimizde içki konusu da açılmıştı.

    Ben, Türk şarapçılığının çok iyi bir gelişme trendi yakaladığını, engellenmediği takdirde, önümüzdeki 10 yılda Avrupa'nın ilk 5'ine rahatlıkla girebileceğini söyledim.

    Başbakan yine benim "içki takıntım" olduğunu söyledi.

    "Hayır yok" dedim.

    * * *

    Kimseye içki içmesi tavsiyesinde de bulunmam.

    Eşim neredeyse hiç içki içmez.

    Babam içerdi, annem içmez.

    Rahmetli kayınpederim içmezdi, kayınvalidem içer.

    Yani ailemizde içki takıntısı yoktur, ama kimse kimseye baskı yapmaz.

    O gün Başbakan'a, "İsterseniz gelin, Hürriyet'te birlikte içkinin zararları konusunda mesaj verelim" dedim.

    Ben, gettolaşmaya karşıyım.

    Şunu da belirteyim.Bir marketin veya restoranın içki satmaması hiç umurumda değil. Dükkán onun, istediğini yapar.

    Umurumda olan, içki satmak isteyenin baskıyla engellenmesidir.

    Evet maruzatım budur.


    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Bekir COŞKUN Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 25.10.09, 01:55
  2. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 64
    Son Mesaj: 29.08.09, 06:37
  3. Yiğit BULUT Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 30
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:28
  4. Rauf TAMER Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 49
    Son Mesaj: 25.09.08, 13:27
  5. Gençliğin Gözyaşları - ***** Ertuğrul
    By CaTLaQQQ in forum Kitap
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.03.08, 21:04

Eklenmis Olan Tag'lar

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351