Sayfa 5 Toplam 7 Sayfadan BirinciBirinci ... 34567 SonuncuSonuncu
41 den 50´e kadar. Toplam 65 Sayfa bulundu

Konu: Yaşar Nuri ÖZTÜRK Köşe Yazıları

  1. #41
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Kur'an'daki İslam' üstüne

    ‘Kur'an'daki İslam', benim kitaplarımdan birinin, bazılarına göre en önemli kitabımın adı. Dünyanın birçok yerinde Yaşar Nuri adı o kitabın adıyla birlikte anılmaktadır.

    Sadece bir kitabın değil, bir anlayışın, bir tavrın, bir karşı çıkışın ve nihayet, dünyanın birkaç ülkesinde hâlâ devam eden bir konferanslar dizisinin adı oldu Kur'an'daki İslam...

    Bir kitap olarak Kur'an'daki İslam, Ekim 1992'de yayınlandı ve bir ayda bitti. Hürriyet Gazetesi'nin üç yüz küsur bin dağıtılan promosyonunu bir kenara koyarsak şu anda kırk birinci baskısı vitrinlerde.

    Kitapla ilgili olarak bugüne kadar bize ulaşan mektup ve e-maillerin sayısı binlerle ölçülmelidir. Bunların hemen tamamı, kitapta sunulan ve Kur'an dininin hurafelerle örtülmüş herhangi bir yanını aydınlığa çıkaran tespitlerle ilgilidir.

    Kitabın yayınından bugüne değin verdiğimiz konferanslardan seksen altı tanesinin başlığı da Kur'an'daki İslam'dır. Bu konferansların yarıya yakını ABD ve AB ülkelerinde verilmiştir.

    Ne getirmiştir Kur'an'daki İslam?

    Bu sorunun en açık ve anlamlı cevabı, dosyalarımızda, belge olarak değerlendirileceği günü bekleyen yüzlerce mektubun içindedir. Ancak o mektuplar bizim dışımızda bir el tarafından değerlendirilecektir. Çünkü onların hemen her satırında, Kur'an'daki İslam yanında biz de varız. Bizim işimiz ve gayemiz ise kendimizi anlatmak değildir.

    İşte bu şuur ve niyetle ve insanımız açısından çok kritik bir devrede bir hayatî zorunluluk ve iman borcu olarak şunu bir kez daha ifade edeceğiz:

    Kur'an'daki İslam “kader noktasına, olmak ya da olmamak noktasına parmak basmaktadır.”

    Şunu bilmek borcundayız:

    İslam diye bir gerçek varsa -ki kuşkusuz vardır- bunun esası, olması gerekeni tüm çıplaklığıyla ortaya konmalıdır. İnsanlık onurundan nasibi olanlar, çağların önümüze yığdığı Arap-Acem-Şaman karışımı bir hurafe yığınını ‘İslam' diyerek övgülerine veya yergilerine konu edinmemelidir. Ne yazık ki, dünyada ve özellikle ülkemizde yapılan budur. O halde, samimi ve onurlu insanlar, gerçek İslam'ı ortaya koymak, tanımak borcundadır. Bunu yapmak, mucizeler yaratmaya bağlı bulunmuyor. Kur'an'a başvurmak yeterlidir. Bu başvurunun beklenen sonucu vermesi için şu üç şeye muhtacız: İyi niyet, yeterli gayret ve bilgi.

    Kur'an'daki İslam, bu ‘üç kaçınılmaz'ın birlikteliğinden doğmuştur. Kırk yılın birikimi, uzun gecelerin uykusuzluğu, gözyaşları, yakarışlar, çileler kucaklaşmıştır böyle bir ürün vücut bulsun diye...

    Geçmiş yılların ıstırabıyla gelecek yıllara uzanan ümitleri barıştıran gönlümüz istemiştir ki, insanoğlunun sahip olabileceği en güzel din, insan yaradılışının asla ısınamayacağı karanlık, yalan, hurafe, inat, kin ve egoizmden arındırılsın.

    Bu arındırma yapılsın ki, saf ve berrak benlikler Yaratıcı'nın yolunda sevinç, direnç ve coşkuyla kanatlanabilsinler.

    İslam'a fatura edilen ilkelliğe bakarak İslam'a sırt dönen insanların şeytan ellerde telef olmasına isyan ediyor ve insanımıza şunu söylüyoruz:

    Kur'an'daki İslam, yarınları oluşturacak kaderin belirlenmesi için mutlaka tanınması ve tanıtılması gereken bir eserdir, bir olgudur. İslam diye bir meselesi olanlar bu olguya kayıtsız kalamazlar.

    Yıllar ve yıllar, İslam patenti altında sergilenen şuculuk-buculukla, ümitlerimiz ve alın terimiz heder edilmiştir. Şimdi insanımız, bir ‘gerçek din mutluluğu' aramaktadır. Bu mutluluğun biricik yolu ise Kur'an'daki İslam'ı tanımaktır, şucu bucu olmak değil.

    Eğer din meselesinde mutlaka ‘bir şeyci' olacaksak, neden Kur'ancı olmayalım?

    Ondan daha emin sığınak, onu gönderen kudretten daha güvenilir dost mu var?




    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  2. #42
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Türk aydınlanma devriminin omurga cümlesi: 'Kur'an ile hatırlatmak'

    Başlığımızdaki ‘Kur'an ile hatırlatmak' tâbiri Kur'an'ındır.

    Ve tâbir, Türk-İslam tarihinde, devlet başkanı düzeyinde ilk kez Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kullanılmıştır. Hem de İzmir İktisat Kongresi gibi hayatî bir platformda…

    Benim tespitlerime göre, Atatürk'ün hayatında yaptığı en uzun süreli konuşma, 2 Şubat 1923'te İzmir Kordon'da, İzmir İktisat Kongresi toplantılarından birinde yaptığı konuşmadır.

    Gazi, “Kur'an ile hatırlatmak istiyorum ki…” tâbirini de ilk kez o konuşmada kullanmıştır.

    İzmir İktisat Kongresi, bana göre, bizim aydınlanma devrimimizin fikrî ve fiilî oluşum toplantısıdır.

    Türk Bağımsızlık Savaşı'nın başlangıç tarihi 19 Mayıs 1919 ise Türk Aydınlama Savaşı'nın başlangıç tarihi de İzmir İktisat Kongresi münasebetiyle yapılan o uzun konuşmanın tarihi olan 2 Şubat 1923'tür.

    Ve Atatürk'ün erişilmez dehası, bu aydınlanma savaşını o bağımsızlık savaşının içine sokmuş, ikisini birleştirmiş, böylece tarihin önüne bir benzerini görmediği büyük bir diriliş örneği koymuştur.


    BAĞIMSIZLIĞIN İKİ AYAĞI

    Misak-ı Millî sınırlarını değişmez kılmak için verilen askerî mücadeleye, İzmir İktisat Kongresi ile ‘Misak-ı İktisadî' eklenmiş ve Müdafaa-i Hukuk iradesinin esas aldığı ‘istiklal-i tam' (tam bağımsızlık), Atatürk'ün ruhunda temellenen iki ayağı üstüne oturtulmuştur.

    İşte, başlığımıza vücut veren konuşma o kongrede yapılmış ve aydınlanma savaşımızın manevî-kültürel manifestosunu oluşturmuştur.

    Halkın da dinlediği ve ‘Halâskâr Gazi'sine ‘İslam'ın kurtarıcısı' diye tezahürat yapmanın yanında zaman zaman canlı sorular sorup anında yanıt aldığı bu destanî konuşmada Atatürk'ün kullandığı bir cümle vardır ki, Kur'an'ın bir ayetinde aynen geçen bu cümle, bana göre, sadece Türkiye'nin değil, tüm İslam dünyasının aydınlanma manifestosunun özü olan cümlenin ta kendisidir. Ve o cümle şudur:

    “Kur'an ile hatırlatmak istiyorum ki…”

    İzmir Kordon'daki manifesto konuşma, kitaplık çapta, hayatın hemen her meselesine el atan müthiş ve muhteşem bir konuşmadır. Müslümanlar ve Müslüman Türk milleti için bir dirilişin şafak konuşmasıdır. Aydınlanma tarihimizde o konuşmanın yerine koyabileceğimiz başka bir konuşma veya eserin olmadığına inanmaktayım. ‘Teneffüs' adıyla verilen aralarla bölünmesi gerekli görüldüğü için uzun saatler sürmüş bir konuşmadır. Başlı başına bir fikir devrimi, bir diriliş ihtilalidir.


    TARİHİMİZİN EN UZUN KONUŞMASI

    Orta boy puntoyla tam 53 büyük sayfa tutan bir konuşmadan söz ediyoruz. Puntosu biraz büyük tutulursa bir kitap olacak genişliktedir.

    Atatürk; orada dinin nasıl yanlış anlaşıldığını, nasıl saptırıldığını, Haçlı Batı tarafından tarih boyunca aleyhimize nasıl kullanıldığını, özellikle ilim ve kadın konusunda din kullanılmak suretiyle nasıl perişan edildiğimizi hayret ve hayranlık verecek bir ihtişamla anlatırken bir yerde, tek cümle ile bir büyük ihtilal daha yapıyor. Kur'an'ın mucizelerinin uzantılarından bir olarak görebileceğimiz (ve benim öyle gördüğüm) şu cümleyi kullanıyor:

    “Kur'an ile hatırlatmak istiyorum ki...” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 15/69)

    Bu cümle; Kur'an'ın açık bir emrinin bin küsur yıl sonra, Kur'an dini adına yalan ve saptırmalara teslim edilmiş ve sonunda İslam düşmanlarının işgaline uğramış bir millete, o milleti uyandıran büyük devrimler yapmış bir önderin dilinden tekrarıdır.

    Böyle bir cümleyi böyle bir zamanda, söyleyenden çok söyletene bakmak gerekmez mi?

    Çünkü söyleyen bir ilahiyatçı, din adamı, din filozofu değildir; asker yanı galip bir siyaset, ihtilal ve fikir adamıdır. Bir kumandandır, bir devlet kurucudur.

    “Kur'an ile hatırlatmak istiyorum” diyor ölümsüz Atatürk.

    Kur'an ne diyor? 50. sure olan Kaf Suresi'nin son ayeti aynen şöyle:

    “Benim tehdidimden korkanlara, sadece Kur'an ile hatırlat!”

    İşte Atatürk de bunu yapıyor.

    Din adına Kur'an ile hatırlatıyor, hurafe, yalan ve uydurmalarla değil… Çünkü onları yıkmak istiyor ve yıkmıştır. Onun ayakta tutmak ve din olarak yaşatmak istediği, Kur'an ile hatırlatılması mümkün olanlardır.

    Müslüman toplumları asırlardır yönetenlerin, dini, hesap ve hegemonyaları uğruna saptıranların neler söylediklerini yaşayarak görmüş bulunan Gazi Atatürk, nihayet Kur'an'ın söylediğini aynen yapıyor. Kur'an'ın verdiği emri, farkında olarak veya olmayarak (ki farkında olmaması olayın ihtişamını daha da büyütür) Türk halkına, dünyaya ve tarihe hatırlatarak diyor ki:

    “Kur'an ile hatırlatmak istiyorum...”

    Böyle diyor ve ardından, İslam adına öne çıkarılmış birçok yalanın maskesini düşürüp Kur'an adına söylenmesi gereken gerçekleri sıralıyor.

    İşte birkaç satır. Ve işte Mustafa Kemal Atatürk:

    “Hayat demek mücadele demektir, çarpışma demektir. Hayatta muvaffakiyet mutlaka mücadelede muvaffakıyetle mümkündür…”

    “Eğer Müslümanlardan, Kur'an'ı yüceltmek dinî bir vazife olarak talep olunuyorsa hiç şüphe yok ki, Müslümanlar ne kadar kuvvetli, kudretli ve bütün bu kuvvet ve kudret akılca ne kadar yüksek olur, ilmen, fennen gelişmiş bulunursa Kur'an'ı yüceltmeyi iyi yapmasını bilir ve Allah ancak bu mesai tarzından daha çok memnun olabilir. Bütün Müslümanlara da ne yapmak lazım geleceğine dair kuvvetli ve maddî bir misal gösterilmiş olur…”

    “Millî Mücadeleye karar verdiğimizde, ne yazık ki, en büyük düşmanımız, asırlardan beri bu milletin başında taç taşımış olan insanın kendisiydi. (Yani padişah)…. Hilafet ve padişahın irtica kuvvetleri Ankara'ya doğru yürüyordu…Osmanlı padişahı ve halife, çok mundar olan o taç ve tahtını koruyabilmek için en tehlikeli düşmanlarla el ele vermiş ve onların tesis edemeyeceği kuvvetleri tesis etmişti…Yunan ordusunun elinde, bu memleketi mahvetmek için fetva vardı, ferman vardı.”

    Tarih yaratan ve Türk-İslam aydınlanmasını başlatan bu manifesto konuşmadan alıntılar yapmaya yarın devam edeceğiz, sevgili okuyucularım.




    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  3. #43
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Kur’an ile hatırlatmak istiyorum ki…


    Nerede, ne zaman yapıldığına dün değindiğimiz büyük tarihî konuşmasında Atatürk aydınlanmanın önünü açmaya şöyle devam ediyor:

    “Daima ileri sürülen bir şey vardır ki o da din engellemesidir… Bunda büyük bir hata vardır. Bizim dinimiz hiçbir vakit böyle bir şey talep etmez… İlim ve irfanı aramaya mecburuz. Nerede bulunursa bulunsun oraya gitmek, onu bulmak, almak, onunla donanmak mecburiyetindeyiz. Allah’ın emri, kadın ve erkek bütün Müslümanların aynı derecede ilmen, fazileten her bakımdan olgunlaşmasıdır… Kur’an ile hatırlatmak istiyorum ki, bu nerede ise oraya kadar gidecektir. Kim? Hepsi gidecektir, kadın da gidecektir, erkek de gidecektir. Dinin bir engellemesi yoktur…”

    “Tesettür şekli, kadını hayattan, faaliyetten ve insanlıktan tecrit edecek, gayri meşru, aşırı mertebeye gelmiş olmasın!”

    “Biz elhamdülillah Müslümanız. Dinin hakiki esaslarını incelediğimiz zaman onun bize ifade edebileceği hükûmet şekli, yalnız ve yalnız bizim takip ettiğimiz hükûmet şeklidir… İlahî emirlerde hükûmet şekli yoktur. Şu veya bu şekil ifade edilmiş değildir. Yalnız hükûmetin nasıl olması lazım geleceğine dair esaslar ifade edilmiştir. Bu esaslardan biri şûradır. (Yani yönetenlerle yönetilenlerin birbirini denetlemesi sistemi). Bizzat Cenabı Peygamber şûrasız muamele yapmazdı. İkinci esas adalettir. Üçüncüsü ululemre (devlete, devleti yönetenlere) itaat etmektir. Ne yazık ki bu güzel hakikati, çok fena insanlar, yine din kisvesi altında çok fena yorumlamışlardır. Ve herkese tanıtmaya çalışmışlardır ki, emir demek, âmir demek padişah demektir. Bu şekilde başa geçen bir canavar demektir. Ve böyle bir canavara ne olursa olsun mutlaka itaat etmek lazımdır. Müstebit olsun, rezil olsun, itaat edeceksin.”

    “Millet ancak seçtiği insanlardan, vekillerden meydana gelen bir yönetime sahip olursa ve bu yönetim adalet üzere hareket ederse işte Allah’ın ve Kur’an’ın istediği hükûmet bu olur. Çok iftihara değerdir ki, milletimiz ancak 1300 küsur sene sonra Kur’an’ın bu hakikatini fiil halinde göstermiş oldu.”

    “Şahıslar gibi, meclisler de müstebit olur. Ve meclislerin istibdadı şahısların istibdadından daha tehlikelidir… Onun için, bilhassa bizim gibi canı yanmış olan bir milletin meclisi dahi her ihtimale karşı müddeti çok olmamalıdır... Meclisin yapacağı kanunun tasdikini bir adama vermek demek millî hâkimiyeti kökünden yıkmak demektir… Milleti daima aldatanlar, büyük tanıdığımız fakat çok küçük olan heriflerdir…”

    “Devletler yapan, büyük imparatorluklar yaratmak kudret ve kuvvetinde bulunan Türk milletini mahvetmek hususunda mevcut kanaat pek derindir. Bugünkü Avrupa diplomatlarının kafalarında hasıl olmuş bir görüş değildir. Bundan evvel, çok çok evvelkileri zamanında yerleşmiştir. Bu, âdeta babadan evlada intikal eden bir zihniyet, bir âdet, bir anane olmuştur… Türk milleti, intikamını zalimlerin zulmünü yıkıncaya kadar kalp ve vicdanından çıkarmayacaktır. Bu cihan bizim kalp ve vicdanımızda düşmanlık hissi bırakmak istemiyorsa bizim hakkımızda kalp ve vicdanındaki zulmü çıkarsın. Zulüm hissi bakı kaldıkça intikam hissi devam edecektir.”

    “İngilizler, en hasis maksatlarını temin edebilmek için dünyanın en alçak hislerini ortaya koymaktan bir an ayrılmıyorlar…”

    “Devlet serbest olmazsa, hariçten gelecek mal üzerinde tesirli olmazsa, el koyacağı gümrük vergisinde serbest olmazsa bu mesele kapitülasyon ruhundan hariç sayılabilir mi?... Barış istiyoruz, fakat tam bağımsızlık istiyoruz. Barışın anlamı budur.”

    “Arkadaşlar! On sene sonra, yirmi sene sonra, elli sene sonra ölmektense, sefil ve aşağılık derekeye indirildikten sonra ölmektense, kalp ve vicdanımız açık olarak bugün ölelim ve tarih bizi böyle yazsın… Milletimiz namusludur ve namuslu muhataplar ister…Asıl kurtuluşa ulaşmak, mücadeleyi tatil etmekle değil, ilelebet mücadeleyi sürdürmekle mümkün olacaktır.”

    “Türkiye halkı denildiği zaman, mukadderatını birleştirmiş olan ve hissen, dinen birbirine kalplerini bağlamış olan insanlardan meydana gelen halk demektir. Bunlar içinde ırken muhtelif olanlar vardır.”

    “Bizim dinimiz İslam, en makul, en doğal dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son dindir ve en mükemmeldir. Doğal olabilmek için akla uygun olması lazımdır. Akla, ferasete, muhakemeye, mantığa, ilme ve fenne, hepsine tamamen uygun olması lazımdır ki, uygundur…Bizim dinimizde ruhbanlık yoktur…”

    “Ben Arapça bilmem, fakat Arabistan’da bulunduğum için anladım ki müftü efendiden daha çok biliyorum…Nasara yansuru…(medreselerdeki Arapça fiil çekimi). Bilirsiniz ki bunu hepimiz okuduk, ben de senelerce okudum, hâlâ öğrenemedim. Ben mi öğrenemedim? Medreselerde okuyanlar da çok daha iyi bildiklerini iddia edemezler.”

    “Arkadaşlar! Milletten çok şey istemeye hakkımız yoktur. Millete vazife yapmaya mecburuz. Hizmet eden vazifesini, namus vazifesini yapmış olur.” (Bu seçilmiş sözler için bakınız. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, cilt: 15, sayfa: 50-103)



    HÜRRİYET



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  4. #44
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Bir tereddüdün romanı

    Romandan filan söz edecek değilim.

    Sözünü ettiğim tereddüt, Millî Mücadele sürüp giderken gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi'nde hayatının en uzun konuşmasını yapan Atatürk'e dinleyiciler arasından gelen müthiş bir sorunun yarattığı ve bugün kahırlı acılara dönüşen bir tereddüttür.



    Benim tespitlerime göre, Atatürk'ün hayatında yaptığı en uzun süreli konuşma, 2 Şubat 1923'te İzmir Kordon'da, İzmir İktisat Kongresi toplantılarından birinde yaptığı konuşmadır. O tarih yaratan ve kendisi de bir tarih olan konuşma, halkın da dinlediği, canlı sorular sorduğu ve cevaplar aldığı destanî bir konuşmadır. 2 Şubat 1923 günü birkaç oturumda tamamlanmış, saatlerce sürmüştür.

    Halk, konuşmaya zaman zaman tezahürat cümleleriyle, bazen de Gazi'ye sorduğu ve cevabını anında aldığı canlı sorularla katılıyordu.

    O konuşma bu yönüyle de eşsizdir, örnektir, tarihtir.

    İşte, zabıtlarda ‘hazır olanlardan biri' diye geçen bir yurttaşın uzun sorusundan ibret verici, keramet gibi cümleler. Parantez içi sözler bizim açıklamalarımızdır. Uzun sorunun özeti şu:

    “İslam'ın kurtarıcısı! Müsaade-i devletleri olursa bendeleri de memleketimin ve devletin mukadderatıyla alakadar bir noktadaki müşkülümün hallini zatı devletlerinden rica ediyorum. (Şu vakara, şu ciddiyet ve nezakete, şu öngörüye bakın). Köylüleri karşısına alıp büyük bir tevazu ile her türlü ihtiyaçlarını ve yaralarını dinlemek için lütfen teşrif buyuran yüce Gazi'den bütün köylü rica ve istirham eder ki, bu millî hâkimiyetin ebediyen bekasını temin edecek yollar ve bunlara ait hususlar tespit olunsun.”

    “Paşa Hazretleri! Devletlilerince de malumdur ki, halkımız eğitimsizdir ve masumdur. Bu cehalet ve masumiyetin neticesidir ki, (şimdi şu bilince, şu idrake bakın) memlekete dün mebus sıfatıyla o millet kürsüsünden hitap eden Mustafa Sabri (Damat Ferit ve İngilizlerle Bağımsızlık Savaşı aleyhine işbirliği yapan ve halkı Allah ile aldatan hain şeyhülislam) ve emsali bugün büyük felaketler getirmiştir. Yarını kim temin edecek ki, Mustafa Sabri veyahut o mayadaki adamlar memlekete girmesin. Gençlik bunda bütün ruhuyla, bütün mevcudiyetiyle tereddüttedir…” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 15/52)

    Şimdi de, aynı oturumdaki bir bürokratın sorusunu yine özetleyerek verelim. Maarif Müdürü Vasıf Bey soruyor:

    “Paşa Hazretleri! Çöken imparatorluğu teşkil eden saray ve o sarayın etrafındaki menfaatperestler zümresi ve o zümrenin menfaatini temin etmek için dini araç kabul eden zümre tamamen yıkıldı mı?”

    “Osmanlı İmparatorluğu yaşarken herkeste genel bir kanaat vardı: Padişaha karşı değil silah atmak, padişah konuşurken titrememek bile günahtır. Fakat görüyorsunuz ki, Anadolu halkı ve köylüsü üç yıldan beri padişahın hilafet ordusu diye gönderdiği kuvvetlere silahla karşı koydu. (Örtülü bir putperestlik olan bir anlayışın yıkılışına ilişkin ibret verici şu cümleye çok dikkat) Ruhlarda ve fikirlerde husule gelen bu değişikliğin sebebi nedir?” (Adı geçen eser, aynı yer)

    Türkiye seksen yıldır bu tereddüdün romanını yaşamaktadır. Kahırlanarak söyleyelim ki bu roman, bu tereddüdü duyan o büyük ruhlu dedelerimizin kaygılarını haklı çıkarmış, Allah ile aldatmanın Haçlı ile işbirliği yapan tezgâhı, onlarca Damat Ferit ve Mustafa Sabri üretip ülkenin subaşlarına oturtarak aydınlanmanın mirasını çürütmüştür.

    ABD'si, AB'si, yeni Damat Ferit ve Mustafa Sabrilerle işbirliği halinde o mirastan intikam alıyor.

    Son olarak, Atatürk'ün büyük eserlerinden biri olan Montrö sözleşmesini de deldiler.

    Hortlamış bir sürü Damat Ferit ve Mustafa Sabri ile bütün bunlar yapılır, bütün kaleler bir bir düşürülürken, ülke, aydınlanmanın önünü açanlardan biri olan adamın anıtlaşmış eserlerini yaratan açıktaki o büyük kafasını bırakıp fermuarının arkasındaki küçük kafasıyla uğraşıyor.

    Ne için?

    Velinimetlerine ihanet etmiş iki üç ağır ruh hastasıyla, aydınlık aleyhine kiralanmış politika bezirgânı birkaç namussuzun işbirliğinden doğan iğrenç çıkar değirmenine su taşımak için…

    Bu hale getirilmiş bir ülkenin akıbeti nasıl olabilir? Cevabı vicdanlarınız versin, sevgili okuyucularım!

    28.08.2008

    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  5. #45
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart Dahilerini boğan ümmet

    Dinler tarihi akla, sevgiye ve insan haklarına ihanetlerle doludur.

    Bu konuda en şanslı din olan İslam bile bu ihanetler tarihinin dışında kalamamıştır. Onun tarihi de akla ve aklı temsil edenlere ihanetlerle doludur.

    Bugünkü dünyada ise akla ihanetin neredeyse sembol ülkeleri, adına ‘İslam dünyası' dedikleri coğrafyanın ülkeleridir.

    Akla ihanet, aklı en ileri derecede işletenlere, daha net bir deyimle dahilere ihanetle eşanlamlıdır. Sokaktaki adamın aklına ihanet veya tasallut kimsenin aklına gelmemiştir, gelmez. Önemli olan aklı bir yaratıcı enerji olarak kullanıp boyut değiştirecek imkânları toplumun önüne koyanlardır. Yani dahiler.

    Hayatın ve insanın yükselmesini istemeyenlerin temel düşmanları dahilerdir.

    Her türden dehanın değişmez düşmanı ise dincilik yani Allah ile aldatanlardır.

    İslam'da bu tipe ‘yobaz', ‘mürteci' veya ‘mutaassıp' denir. Mürteci ve mutaassıp tâbirleri Kur'an kaynaklıdır.

    Çünkü taassup ve irticadan en çok şikâyeti olan kitap Kur'an'dır. Bütün mürteci ve mutassıplar, öncelikle Kur'an'ın düşmanı olarak bilinmelidir.

    Türkiye'deki sözde aydınlar, laiklik ve aydınlık adına bu gerçeği anlatacakları yerde, taassup ve irticayı sadece kendilerinin düşmanı gibi göstererek halt ettiler. Ve sonuçta kendi başlarına da çorap ördüler.

    Taassup ve irticaya son yüzyılda iki bela daha eklendi:

    1. Siyaset dinciliği,
    2. Haçlılarla işbirliği dinciliği.

    İşin bu kısmını biz, ‘Yakın Tarihimizde Papaz-Molla İşbirliği' adlı eserimizle tarihin ve milletin önüne koyacağız.

    Gelelim şimdiki zamana:

    Hurafeciler ve siyaset dincileri, Kur'an'ın ismini zikrederek saygınlık elde etmektedirler ama ‘adres' olarak Kur'an'ın gösterdiği adresleri değil, Emevî-Taliban fıkhını göstermektedirler. O fıkıhla gidilecek yer ise çağın dışıdır, Taliban cehennemidir. Kur'an ise çağın üstüne çağıran bir kitaptır.

    Kur'an'ın, çağın üstüne çağıran beyyineleriyle, tarihsel (geldiği zamanla bağımlı) beyyinelerini birbirinden ayırmak siyaset dincisiyle hurafecilerin ne işidir ne de niyetlerinde olan. Onu ancak akla pranga vurmayan Kur'an erleri yapabilir. Ne yazık ki İslam dünyası o erlere asırlardır nefes aldırmıyor.

    Müslüman geçinen halkların akılcı din bilginlerine yaptıkları kötülükler Allah'ın gazabını harekete geçirmiş ve Cenabı Hak, bu tabucu Müslüman halkların meselelerinin çözümünü Kelimei Şehadet düşmanı Haçlıların insafına bırakarak akla ihanet eden İslam dünyasını ağır biçimde cezalandırmıştır.

    Allah âdildir ve ceza amel cinsindendir.

    Can alıcı örneklerden birini verelim:

    İslam fıkıh tarihinin akılcı iki büyük dehası, Şafiî fakîhi Kadı Abdülcebbar (ölm. 415/1024) ile Hanbelî fakîhi Necmuddin Tûfî (ölm. 716/1316) asırlar önce şunu ilan etmişti:

    “Kur'an'daki amaç değerler, zaman üstü değerler, temel ilkeler dışındaki bütün hükümler tarihseldir. ‘Maslahat ilkesi', yani kamu yararı ilkesi öne çıkarılarak, yeni hukukî düzenlemeler buna göre yapılmalıdır.”

    Tûfî ve Abdülcebbar'ın fıkıh tarihindeki bu hayatî tezleri akıl düşmanı hurafe saltanatları tarafından saklanmış, Müslüman kitlelerin bahtını aydınlatacak bu tezler etkisiz kılınmıştır. Bu tezlerin Müslümanların hayatına girmesi, Abdülcebbar'dan bin küsur, Tûfî'den ise yedi yüz yıl sonra, Türk-İslam aydınlanmasının önünü açan Gazi Mustafa Kemal'in Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı sayesinde mümkün olmuştur. Atatürk bu fıkıh dehalarının söylediklerini aynen söylemekle kalmamış, söylenenleri hayata geçirmiştir.

    Mustafa Kemal'in yirminci yüzyılda Türkiye'de yaptıkları, Abdülcebbar, Tûfî ve benzeri İslam fıkıh düşünürlerinin yapmak istediklerinin ta kendisiydi. Ben, İslam imanının bir evladı olarak şuna inanmaktayım:

    Müslümanlar, Mustafa Kemal'le ilgili şu tespitimizin önümüze koyduğu gerçeği görüp onun gereğini yaptıkları gün, İslam dünyası tıpkı ilk akılcı dedeleri gibi, insanlık kervanının önüne geçeceklerdir.

    İslam düşmanı emperyalist Batı bütün bunları biliyor. Bildiği içindir ki, bütün gayretini Mustafa Kemal mirasını yok etmeye uyarlamıştır.

    Abdülcebbar ve Tûfî'ye göre, Kur'an'ın araç (vesâil) hükümlerdeki bütün tespitleri tarihseldir.

    Bugün, insanlığın geldiği yere bakıp Kur'an'ın gönderdiği beş temel adrese giderek, yeniden yapılanmak gerekmektedir. Bu yapılanmanın yolunu açmada, imkânlarını, atmosferini yaratmada en güvenilir çare ve en büyük şans laikliktir.

    Türkiye, Kur'an'ın gösterdiği adreslere giderek dinle çağı ve aklı kucaklaştırmak için, hem Allah'ın adını kullanarak aldatanların kıskacından hem de dini hor gören inkâr kıskacından kurtulmak zorundadır.

    Türk insanının, ‘Allah' diyeni ‘laiklik düşmanı' ve ‘laikim' diyeni ‘din düşmanı' ilan eden bu iki ahmak kıskaçtan kurtarılması lazımdır. Bu, üniversite koridorlarında atılan nutuklarla olmaz. Felsefî omurgası olan yepyeni bir siyaset projesi ve bu proje etrafında kümelenmiş yeni bir kadroya ihtiyaç vardır.

    Ve o kadroya vekâlet verecek ‘canı yana yana bilinçlenmiş' bir halka ihtiyaç vardır.

    Türkiye'nin, hava ve su kadar muhtaç olduğu temel iki değer budur. Türkiye, bunu süratle gerçekleştirmelidir. Aksi takdirde, önündeki dönem çok ıstıraplı bir zaman olacaktır.

    Batı'nın bu noktadaki tavrı son derece tehlikelidir.

    Batı, Türk halkının kendine ve geleceğine sahip çıkmasını asla istememektedir. Sürekli bir biçimde Atatürk'e karşı çıkmaları bu yüzdendir.

    Atatürk, İslam dünyasında ‘prangalanan akla karşı, işletilen akıl'ı temsil ediyor.

    Batı'nın, Türkiye ile ilgili olarak geliştirdiği politikalar, laikliğin dibini oyarak Müslümanların işletilen aklı yakalamalarına engel olan politikalardır.

    Batı biliyor ki, işletilen akıl devreye girmeden Kur'an'dan zerre kadar hayır göremezsiniz. Çünkü “Allah, aklı işletmeyenler üzerine pislik atar” diyen kitap Kur'an'dır. (Yûnus, 100)

    Özetlemek gerekirse, gerçek İslam'ın, modern hayatla sorunu olması mümkün değildir. Sokaklarda örneği verilen ve camilerden bize din olarak anlatılan anlayışın ise, değil modern hayatla, insanı insan yapan hiçbir değerle bağdaşması mümkün değildir.

    Bu ‘uydurulmuş İslam', sırtımızda bir kamburdur. Bunu sırtımızdan atıp, Kur'an'ın aydınlık dünyasıyla tanıştığımız zaman, Tanrı ile de doğa ile de kendi benliğimizle de barışma imkânını elde edeceğiz.



    29.08.2008


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  6. #46
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart İslam'da din adamı olur mu?

    Hayır, olmaz! Ne Kur'an'da ne de hadislerde (uydurma olanları dahil) ‘din adımı' tâbiri yoktur.

    Neden? Çünkü Kur'an din adamı, din sınıfı, din kıyafeti tâbir ve kurumlarının tümünü yıkmıştır.
    Din ilimleri âlimi olur ama din adamı asla olmaz. Eğer din adına İslam'dan söz ediyorsak gerçek budur. Gerisi Hıristiyanlıktan aktarılmış kabul ve kurumlardır.
    Batı insanı, din adamı ve mâbet (kilise) denince, ister istemez engizisyonu da hatırlar.
    Engizisyon, ortaçağdaki kilise hegemonyasının amansız ve acımasız din mahkemelerine verilen addır.
    Ruhbaniyeti, yani din sınıfını kabul eden bir sistemde, engizisyon kaçınılmazdır.
    İnsanoğlu, kendine üstünlük ve farklılık sağlayan kavram ve kurumların, değil silinmesine, aşınmasına bile izin vermez. Bu silinme ve aşınma kaçınılmaz olmuşsa o zaman hileye, aldatmacaya başvurur; o da yetmezse şiddete gider. Engizisyon, bu maceranın şiddet aşamasını temsil etmektedir. Tanrı adına hayatı cehenneme çeviren kahredici bir şiddettir bu...
    Kur'an, engizisyona giden yolları tıkamıştır.
    Her şeyden önce, ruhbaniyet denen din sınıfını kabul etmez. Ruhbaniyet, Tanrı adına bir uydurmadır. (Hadîd Suresi, 27)
    Din sınıfı olmayınca, din kisvesi de yoktur. Vahyin muhatabı olan Hz. Peygamber bile, hitap ettiği insanların herhangi birisi gibi giyinmiştir.
    Sarık ne İslam'ın ne de Hz. Peygamber'in alâmetidir. Hz. Ali'nin buyurduğu gibi, “Sarık, Arapların alâmetidir.” Sarık, Hz. Peygamber'in en yakın dostu Ebu Bekir tarafından taşındığı gibi, en kötü düşmanı Ebu Cehil tarafından da taşınmıştır. Çünkü Ebu Bekir de Ebu Cehil de Araptı. Ve sarık İslam'ın değil, Arabın alâmeti idi.
    Arap, kendi alâmetini bize ‘İslam'ın alâmeti' diye kabul ettirdi ve onun kalkanı altında yapay bir din sınıfı ensemize bindirildi. Yani Kur'an'ın yıktığı bir baskı sınıfı, Kur'an'ın dini adına kutsallaştırıldı.
    Sarık gibi, daha onlarcası var.

    İSLAM NASIL YOZLAŞTIRILDI?

    Ömür sermayemin en değerlilerinden biri saydığım ‘İslam Nasıl Yozlaştırıldı' adlı kitabım İslam'ın yıktıklarının İslam diye hayatımıza nasıl musallat edildiğinin 700 sayfalık belgesi ve din adına uydurulan yalanların bir tür dökümüdür. Mutluluğum odur ki, bu ‘devrim eser', sadece yazıldığı Türkiye'de değil, tercüme edilip yayınlandığı Almanya'da da ‘best seller' satmıştır.
    Kur'an, engizisyona giden yolların tıkanması işini, din sınıfını hayatın dışına atmakla da bitirmez. Kur'an, resmî mâbet kavramına da yer vermemektedir.
    Mâbet başkadır, resmî mâabet başkadır. İkisi çok farklıdır. Resmî mâbet varsa (Hıristiyanlıkta olduğu gibi), ibadeti başka bir mekânda yapamazsınız. İslam ise bütün yeryüzünü mâbet ilan ederek, her yeri secgâh yapmıştır. Eğer, bir ‘Allah'ın evi'nden söz edeceksek, o bütün yeryüzüdür.
    Ölümüne yakın günlerde, kendisine, “Türbenizin üstüne yapacağımız kubbe nasıl olsun?” diye soranlara şu cevabı veren büyük Mevlâna Celaleddin (ölm. 1273), bu Kur'ansal gerçeği en güzel anlayanlardan biridir. Diyor ki soruyu soranlara:
    “Mezarımın üstüne gök kubbeden daha güzelini yapabilir misiniz? O halde, bırakın üstümde gök kubbe kalsın!”
    Kur'an bu anlamda mâbetsiz bir din getirmiştir. Başka bir ifadeyle, Kur'an'a göre, bütün yeryüzü mâbet, bütün meşru fiiller ibadettir.
    Cami, resmî mâbet değildir. Esasında cami mâbet değil, toplantı yeridir. Adının anlamı da odur. Cem evinin adının anlamı da odur: Toplantı yeri. Herhangi bir toplantı yeri gibi oralarda da namaz kılınır. Camide kılınır da cem evinde kılınmaz kavgası yapanların cehaletlerine şaşarım.
    Cami de cem evi de ‘Allah'ın evi' falan değildir. Allah'ın evi olur mu? Evi olan bir varlık Allah olur mu?
    Kur'an şunu getirmiştir: Yaratılanın Yaratan'a secde ettiği her yer mescittir, mâbettir. Ve Kur'an'ın tebliğcisi Hz. Peygamber bu gerçeği şu sözüyle ölümsüzleştirmiştir:
    “Bütün yeryüzü bana mescit yapılmıştır. Temizliğini yapan her insan, bulunduğu yer nere ise ibadetini orada yapar.”
    İbadet için özel yere ihtiyaç olmadığı gibi, bir lidere de ihtiyaç yoktur. Resmi imam, geleneğin bir kabulüdür, dinin emri değil. İbadet için toplananlardan biri imamlık üstlenir veya herkes ibadetini tek başına yapar.
    Namaz, imamlığı para ile yapan birisinin arkasında kılınmışsa geçersizdir; iadesi gerekir. Bütün bunlar Müslüman kitleden saklanarak, mesela, Türkiye'de, iki katrilyon lira ile kotarılan bir ‘namaz kıldırma sanayii ve sektörü' oluşturulmuştur. Böyle bir olguyu İslam'a kabul ettirmeniz asla mümkün değildir. Ne yazık ki bu açık İslamdışılık, Türkiye'de ‘'İslam'ın bir icabı' gibi yutturulmakta ve sürdürülmektedir.
    Gerçek olansa şudur: Bu sektör ve sanayi, kendisini ‘laik' diye tanımlayan Türkiye'yi dünyanın en büyük din devleti haline getirmiştir.
    Din ilimleriyle uğraşan ilim adamları da elbette ücret alacaktır ama bu ‘ancak bir eğitim hizmeti karşılığı olur. İmamlar da eğer namaz kıldırma dışında bir eğitim hizmeti veriyorlarsa aldıkları ücret bunun karşılığı olarak geçerlidir. Ama Türkiye'de 84 bin ‘namaz memuru'nun (deyim halkındır) eğitim hizmeti verdiklerini söylemek inandırıcı olabilir mi? O zaman okuldan çok caminin varlığı nasıl açıklanacaktır?
    İslam tarihinin yozlaşma öncesi devrine-buna yaratıcı fikirlerin oluşum devresi de diyebilirsiniz- baktığımızda, dinden saltanat ve nimet devşiren bir sınıfın olmadığını görürüz. Geleneğin ‘din büyüğü, Allah adamı veya din adamı' diye andığı o devir insanları hizmet, bilgi, fedakârlık, feragat ve insan sevgisi ile yücelen aydınlardır.
    Evet, onların tek sıfatı ‘münevver' yani aydındı. Din adamı diye bir sıfat İslam'da yoktur ve olamaz. Çünkü ‘din adımı' sıfatını geçerli kıldığınız anda arkasından din sınıfı ve din kisvesi gelir. Bunun varacağı yer ise engizisyondur.

    ENGİZİSYON TÜRLERİ

    Engizisyon bazen açık-kurumsal olur, bazen de, Türkiye'de olduğu gibi, örtülü, maskeli. Maskeli engizisyon olmasaydı, başkentin bir semtinde bir bakkal, alkollü içki sattığı için, resmî memurlar tarafından çivili coplarla ölesiye dövülebilir miydi?
    Engizisyonun varlığını kabul için ne bekleniyor? Meydanlarda odun yığınlarının üstünde, ‘din adına' birilerinin yakılması mı? Vakıa, onun bir örneğini de yaşadı bu ülke: Sivas'ta günün ortasında 38 insan benzin dökülerek diri diri yakıldı.
    Ve onları savunanlar ‘din' adına avukatlık yapan Allah ile aldatma simsarları oldu.
    Belli ki Türkiye'nin kulağı, akıl almaz biçimde paslanıp tıkanmış. Hiçbir sesi, hiçbir uyarıyı duymuyor.
    Evet, tekrar söyleyelim: En zehirli engizisyon örtülü-maskeli engizisyondur. Ve o da Türkiye'de uygulanmaktadır.
    İslam'ın din alanındaki yaratıcı dehalarının hiçbirinin ‘din adamı' diye bir sıfatları, unvanları olmamıştır. Bakın, İslam ilimlerinin babaları sayılan İslam büyüklerine.... Hemen hepsi, tarihe, geçinmek için seçtikleri bir el sanatı veya meslekten kaynaklanan lakaplarla geçmişlerdir: Camcı, dokumacı, çömlekçi, iplikçi, hamamcı, fırıncı vs. gibi... Onların seçkinlikleri, oluşturdukları bir ‘din sınıfı'na değil, ilim ve düşüncedeki üstünlüklerine dayalı idi. Çünkü Kur'an, ilmi, bir üstünlük sebebi, hatta tek üstünlük sebebi saymaktadır. Bilen konuşmalı ve bilen saygı görmeli.
    Yaratıcı devre bitip miras yeme süreci başlayınca, kıyafet ve dini sömürmek üzere bir ‘kutsal sınıf, din sınıfı' oluşturma ihtiyacı, daha doğrusu illeti ortaya çıktı. Bu yapay sınıf, yeni fikirler üretmek ve yaratıcı hamleler ortaya koymak yerine politikayla, vakıflarla, saltanatla koklaşarak yapay bir din sınıfı, daha sonra da örtülü bir engizisyon yarattı.
    İslam'ın ruhuna ters bir gelişmeye vücut verdi. Yozlaşma ve bilgisizlik arttıkça, bu kemirici gelişme de hızlandı.
    Ve günümüze geldik...Günümüz, eski engizisyonun çocukları emperyalist Batılılarla, yeni- engizisyonun temsilcileri ‘saltanat ve hurafe dincileri'nin işbirliği içinde aydınlık ve bağımsızlığı boğma günü olarak belirginleşmektedir.

    01.09.2008

    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  7. #47
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart 'Müslümanların militan Lideri'ni tanıyalım!

    ‘Müslümanların Militan Lideri’ unvanı, Kurtuluş Savaşı günlerinde, o savaşın ölümsüz önderi Gazi Mustafa Kemal’e verilen unvandır. Bu unvanı daha çok İngilizler kullanmaktaydı.

    O günlerde Mustafa Kemal’e bir unvan da Müslümanlar tarafından verilmiştir:

    ‘İslam’ın halaskârı Gazi’

    Halaskâr, kurtarıcı demek.

    Atatürk’ün ‘kurtarıcı’ unvanı, dinci iftiracıların söyledikleri gibi, sonraki zamanlarda ‘Atatürk’e tapan bazı dalkavuklar’ın verdiği bir unvan değildir. Elinde tüfek, koltuğunun altında seccade, kurtuluş mücadelesi veren Müdafaa-i Hukuk öncülerinin ‘Allah tarafından teyit edilmiş komutan’larına verdikleri unvandır.

    O günlerde, Müslüman kadınlar, İzmir’e giren ‘Halaskâr Gazi’nin çizmelerini, şükranlarını göstermek için diz çöküp ayaklarına kadar eğilerek siliyorlardı. Ve tam o sırada gözlerinden akan yaşlar ‘Halaskâr Gazi’nin çizmelerinin üstüne dökülüyordu. (tabloyu, Halide Edip naklediyor) Çünkü o kadınlar, işgal paryalarının ne demek olduğunu ve Halaskâr Gazi’nin onları nelerden kurtardığını yaşayarak öğrenmişlerdi.

    O günleri bu millete unutturdular. O günleri Müslüman kadına unutturdular.

    Evet, o günleri ve o günlerin Halaskâr Gazisi’ni unutturuyorlar.

    Çünkü işbirliği yaptıkları emperyalist kodamanlar böyle istiyor.

    O günler unutuldu.

    O günler, anamıza-avradımıza Haçlı paryaların musallat olduğu günlerdi. Süleymaniye Camii’nin minaresine haç takılmak üzere hazırlık yapıldığı günlerdi.

    ‘Müslümanların militan lideri’, işte o günlerin Türkiyesinden, topraklarında yüz bin minarenin yükseldiği bugünkü Türkiye’yi yarattı. Ne yazık ki, bu yüz bin camiyi, Müslümanların militan liderini İslam dışı göstermek ve onun mirasını yok etmek için kullanmaya kalkan ‘haçlı ile işbirliği yapmış fesat dincileri’ o günleri unutturuyorlar.

    Milletin beyni oyulup o günlere ait kısımlar kazınıyor.

    O günleri en iyi bilenlerden biri olan ve Şu Çılgın Türkler kitabını yazan Turgut Özakman, 30 ağustos akşamı, Mustafa Kemal Türkiyesi’nin ‘en büyük’ kanallarında değil, ‘kıyıda-köşede kalmış’ bir kanalında konuşma imkânı buluyor.

    ‘Müslümanların Militan lideri’, tarihin en namussuz nankörlüklerinden birine maruz bırakılıyor.

    ‘Müslümanların Militan Lideri’ni bu ülkenin çocuklarına tanıtmadılar, sadece dayattılar.

    Dayatılan kişi ve kavramlar ne kadar değerli olurlarsa olsunlar, ürküntü ve soğukluk yaratırlar.

    Bu gerçeği bilen ve ‘Müslümanların Militan Lideri’nden rahatsız olan iç ve dış odaklar Müslüman çocuklarına ‘Müslümanların Militan Lideri’ni ‘olmasa da olur’ türünden biri gibi tanıtmak istiyorlar.

    Hayır! ‘Müslümanların Militan Lideri’ olmasa da olur türünden biri değildir. Bunu bütün dünya er geç anlayacaktır ama gecikmenin faturası insanlık için de Türkiye için de çok ağır olacaktır.

    ‘Müslümanların Militan Lideri’ni anlatmak yerine dayatanlar, bu dayatmayla bir yandan ‘kof Atatürkçüler’ ile ‘tören Atatürkçüleri’ni afsunlayıp kandırdılar, bir yandan da ‘Müslümanların Militan Lideri’nin o muhteşem mirasının altını oydular.

    ‘Müslümanların Militan Lideri’ne, Müslümanların düşmanı olanlar tuzak kurdular. Ve ‘kof Atatürkçüler’ ile Allah ile aldatmanın kahrına uğramış halkı bu tuzağa düşürmeyi başardılar.

    Ey ehli iman!

    Sözüm sanadır ve sözüm çok hayatîdir. ‘Müslümanların Militan Lideri’ni tanıyalım! Bu tanımaya hava ve su kadar muhtaç olduğumuz günlerdeyiz.

    Ve asla unutmayalım:

    Müslüman dünya, o arada Türkiye, Müslümanların militan liderine yakın zamanlarda yeniden muhtaç hale gelecek. Allah’a yemin olsun ki, bu aynen böyle olacak… Ama o günler geldiğinde, Müslümanların militan liderini Müslümanlara unutturanların pişmanlıkları hiçbir işe yaramayacak.

    02.09.2008

    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  8. #48
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart İslam, hıyanet aracı olmasın!

    Sadece Türk halkına değil, tüm Müslüman halklara şunu duyurmayı bir vicdan borcu sayarız:

    Müslümanların işe yarar ekip ve bireylerini etkisiz kılmak için kullanılacak stratejiler, lakaplar, itham ve iddialar, yirminci yüz yılın başlarından beri Batı gizli servislerince belirlenmektedir.

    Tipik örneklerden biri, Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik dinci ithamların İngiliz Gizli Servisi tarafından bulunup İslam halkları arasına salınmasıdır. Bu konuda ibret ve dehşet verici bilgilere ulaşmak isteyenlere, değerli diplomatımız (ve aynı zamanda bir düşünce adamı olarak gördüğümüz) Bilal Şimşir’in büyük mesaisinin ürünü olarak yayınlanan ‘İngiliz Belgelerinde Atatürk’ adlı sekiz ciltlik dev eserini okumalarını öneriyorum. (Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları)

    Ama herkesten önce, bu kitabı, Atatürk’e saldırmayı ‘din’ sanan Allah ile aldatma ekiplerine öneriyorum. İçlerinde bir zerre vicdan ve hak duygusu kalmışsa bu eseri okusunlar da İslam’ın büyük düşmanı İngilizlerin Atatürk’ten nasıl ve niçin rahatsız olduklarını, onunla Müslümanların arasını açmak için neden bu kadar can havliyle çalıştıklarını görsünler.

    Atatürk'e ‘deccal’ veya ‘İslam'ı yıkan adam’ gibi sıfatları yakıştıran ve bunları Müslüman coğrafyalarda yayarak, İslam tarihinin en dirayetli ve başarılı antiemperyalisti olan Atatürk'le Müslümanların arasını açan Batı, Müslüman dünyadaki en tehlikeli düşmanını bizzat Müslümanların elleriyle etkisizleştirmeyi başarmıştır.

    AB gibi bir Batı kulübünün ha bire "Atatürk'ten vazgeçin ki sizi içimize alalım" anlamında ihtarlarda bulunması, Müslümanların ibretle değerlendirmeleri gereken bir olgudur.

    Dünyanın dört bir yanındaki Kur'an dışı ve mandacı dincilik hareketlerinin tümü Batı tarafından beslenmekte, geliştirilmekte, yönlendirilmektedir. Yeşil Kuşak İslamı adı altında Demir Perde'ye karşı oluşturulan stratejinin Müslüman dünyayı yıllar ve yıllar, geleneksel hurafe dininin batağında nasıl uyuttuğunu birçok insan bilmektedir.

    Batı, İslam konusunda artık, Türkiye dışındaki Müslüman dünya ile uğraşmak gereğini duymuyor. Çünkü bunların, ‘şampiyon’ geçinenleri de dahil, hepsinin işini bitirmiştir.

    Türkiye'de Müslümanları çok değişik bir siyasetle çökertmek gerektiği kanısına varılmıştır. Çünkü Türkiye'de, İslam dünyası genelinde olmayan bir gerçek, daha doğrusu Batı için bir engel var:

    Atatürk veya laiklik gerçeği...

    Son yıllarda Batı, Türkiye'yi, bu gerçek dikkate alınarak geliştirilen stratejilerin bir deney alanı gibi kullanmaktadır. Siyaset dinciliğinin sürekli desteklenmesinin hikmeti de budur.

    Batı, İslam'ın sahneden uzaklaştırılması stratejisinin uygulanmasında Türkiye'yi ciddî bir engel görmektedir. Bu engeli mutlaka ve muhakkak aşmak istiyor. Bunda kararlı. Allah ile aldatmanın saltanat kurumuna dönüşen AKP’yi her ne pahasına olursa olsun Türkiye’nin başında tutmak istemesi bu yüzdendir.

    Haçlı Batı, laik-Müslüman Atatürk Türkiyesi’ni çökertme operasyonunda AKP gibi bir yardımcıyı bir daha asla bulamayacağını çok iyi bilmektedir.

    Bu yardımcıyı iş başında tutmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır ve yapmaktadır.


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  9. #49
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart

    Haram lokma ve siyasetin çöküşü


    Benim fikir ve siyaset sözlüğümde haram lokma, öncelikle, kamu kaynaklarının talanından elde edilen servet ve nimet anlamındadır.

    Türkiye'nin en büyük sıkıntısı, haram lokmadan kaynaklanan sıkıntıdır.

    Basın dünyamız, güncel tablolara kendi tarzı içinde bakıp bu haram lokma olumsuzluğunu vurgun, soygun, çeteleşerek Türkiye'yi soymak, kamu haklarını ihlal etmek, emeğe ve alın terine ihanet... şeklinde değişik ifadelerle vermektedir. Adı anılmayan daha onlarca haram lokma sektörü var bu ülkede...

    Bazı örnekleri, ATO'nun kamuya mal olmuş raporlarından izleyelim:

    1971-99 yılları arasında hükûmetlerin bütçe dışı harcadıkları paranın toplam rakamı 116 milyar dolar. Aynı rapora göre, kaçak kullanım, vatandaşlar kadar kamu kuruluşlarında da olmaktadır.

    Türkiye genelinde kaçak elektrik kullanımı % 23.5'tir.

    Yatırıma ayrılan her 3 liranın 1 lirası, rüşvete gitmektedir. Kamu İhalesi Kanunu, bir yandaş kollama ve haramı teşvik kanunu gibi çalışmaktadır.

    Yarım kalmış yatırımlara harcanan paranın 2004 itibariyle yekûnu 130 milyar dolar.

    Her 3 CD'den birinin, her yüz kitaptan 40'ının, her yüz bilgisayar yazılımının 58'inin korsan, yani haram kazanç olduğu tespit edilmiştir.

    Türkiye, dünyada eşi görülmemiş bir korsan kazanç cennetidir. Bu demektir ki Türkiye, helal lokma yemek isteyenler için bir cehenneme dönüşmüştür. ATO'nun araştırmalarını kamuoyuna açıklayan raporların önümüze koyduğu tablolardan biri de şudur:

    Özetleyelim:

    %99'u ‘Müslüman’, yüz bin camili Türkiye, tam bir haram lokma cenneti veya cehennemi görünümü arz ediyor. Türkiye, bir ‘emeğe ihanet ülkesi’...

    Bu tablo dikkate alınarak Türkiye'nin durumu yeniden değerlendirilmelidir.

    Haram kazanç, emeğiyle geçinmeye çalışan kitleleri değil, kayıt dışı ekonomiyi beslemektedir. Kayıt dışı ekonominin oranı ABD, İsviçre ve Avusturya'da %8, İngiltere, Hollanda, Fransa, Almanya, Kanada ve İrlanda'da %13 ila 15, Danimarka, Belçika, İtalya ve Yunanistan'da %18 ila 28, Türkiye'de ise % 66'dır. Bunun anlamı, Türkiye'de, emeğe ihanetin, erdemli insanı cezalandırma kurumuna dönüştüğüdür.

    Kamu malını çalıp çırpanlar, insanlık suçlarının en ağırını işlemektedirler. Türkiye'ye hıyanetin öncüleri de bunlardır.

    Haram lokma zulmünün açtığı yara, insanımızın seçkinliklerinden biri olan ‘hak duygusu ve hakka saygı’ ruhunu öldürmüştür.

    Türkiye'de en tehlikeli tehditlerden biri de insanımızdaki hak duygusunun zayıflaması ve neredeyse yok olma noktasına gelmesidir.

    İnsanımızın hak duygusunu süratle hayata döndürerek tatlı yalanla uyuşmayı beceri sanan kitleleri, acı gerçeği yeğleyecek ruh yapısına kavuşturmak borcundayız.

    “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” şeklindeki zehirli sloganı şu şekle getirmek borcundayız:

    "Devletin malı deniz, bir lokmasını yiyen domuz!"

    1980 sonrasının siyasal iktidarları haram lokmayı meşrulaştıran politikalarla bu ülkenin ahlak ve vicdan yapısını büyük bir yıkıma uğratmışlardır. Bu yıkım durdurulmadıkça bu ülkenin iflahı ve bu kitlenin refahı mümkün değildir. İstisnalar, her alanda olduğu gibi burada da kuralı bozmuyor, bozamıyor.

    İşte bütün bu sebeplerledir ki, haram lokmaya bir biçimde koruma sağlayan veya sağladığı kamuoyunca düşünülen ‘Milletvekili dokunulmazlığı’nı sınırlamayı hayatî önemde görmekteyiz.

    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




  10. #50
    KaCaK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    3,494

    Standart 'Kur'ansız İslam' arayışları ve 'Kur'andaki İslam'a sataşmalar

    Baş*lı*ğı, "Kur'an'dan ra*hat*sız mı olu*yor*su*nuz?" ve*ya "Kur'an'a rağ*men din mi?" şek*lin*de at*ma*yı da dü*şün*düm. Çün*kü Kur'an*sız İs*lam ara*yı*şı içi*ne gi*ren*le*rin en çok ra*hat*sız ol*duk*la*rı ve di*ni sü*rek*li kar*şı*sı*na dik*tik*le*ri kaynak, Kur'an-ı Ke*rim'dir.

    Kur'an*sız İs*lam ara*yış*la*rı*nın, Mu*ham*med üm*me*ti*nin pe*ri*şan*lı*ğın*da te*mel se*be*bi oluş*tu*ra*ca*ğı, bi*zim ve*ya bir*bir*le*ri*nin yo*ru*mu, sez*gi*si de*ğil*dir. Kur'an, ken*di*si*ni teb*liğ eden pey*gam*be*rin, Al*lah hu*zu*run*da üm*me*tin*den şikâyetini ve*rir*ken şu*nu söy*lü*yor:

    "Re*sul di*ye*cek*tir ki, 'Ey Rab*bim! Şu be*nim üm*me*tim, bu Kur'an'ı ha*ya*tın dı*şı*na itil*miş, terk edil*miş bir hal*de tut*tu." (Fur*kan,30)

    ‘Kur'an'da*ki İs*lam’ ve ‘İslam Nasıl Yozlaştırıldı’ kitaplarımızdan ra*hat*sız*lık*la*rı*nı ya*zı di*zi*le*riy*le di*le ge*ti*ren*ler, far*kın*da ola*rak ve*ya ol*ma*ya*rak, "Kur'an'ı dış*la*yan*lar züm*re*si"nin ele*ma*la*rı ara*sı*nda yer aldıklarını göstermişlerdir.

    Kur'an, di*nin bi*ri*cik da*ya*na*ğı olan vah*yi "ki*tap" di*ye de an*dı*ğı*na gö*re, Kur'an-ı dış*la*yan*la*ra ‘ki*tap*sız din ara*yan*lar’da di*ye*bi*li*riz. Al*lah'ın za*man ve mekân üs*tü di*ni*ni, bel*li bir dev*rin ve coğ*raf*ya*nın örf ta*la*nı*na mâ*ruz bı*ra*ka*rak in*san*lı*ğı akılcı di*nden so*ğu*tan*lar ve bu zul*me ka*tıl*ma*yan*la*rı ‘dinde reform’ yapmakla suç*la*yan*lar Fur*kan Su*re*si 30. aye*tin gün*de*me ge*tir*di*ği şikâyetten na*sıl bir sa*vun*ma ya*pa*rak kur*tu*la*cak*lar*dır?

    Kur'an, da*ha ikin*ci say*fa*sın*da ken*di*si*ni, ‘çe*liş*me, tu*tar*sız*lık ve kuş*ku*dan arın*mış ki*tap’ ola*rak an*mak*ta*dır. (Ba*ka*ra, 2) Kur'an'ı dış*la*yan*la*rın da*yan*dık*la*rı Emevî kaynaklı ri*va*yet*ler ise bir çe*liş*me ve tu*tar*sız*lık yı*ğı*nıdır. Bun*la*rın bi*ri*nin ak de*di*ği*ne bir baş*ka*sı ka*ra di*ye*bil*mek*te*dir.
    Kur'an'ı dış*la*yan*lar bu rivayet malzemesinden nak*let*ti*le*ri sözlerin he*men ar*ka*sın*dan şu*nu söy*le*mek ih*ti*ya*cı*nı du*yar*lar: "Bu ri*va*yet*ler, fa*lan*ca*ya gö*re sa*hih*tir."

    Ama işin esa*sı*nı bi*len*ler bi*lir*ler ki, o ri*va*yet*ler fi*lan*ca*ya gö*re de sa*kat*tır. Ya*ni, bu "ri*va*yet*ler mal*ze*me*si"nin eli*ne dü*şen bir kav*ra*mın, ye*ri*ne otur*ma*sı ebedi*yen müm*kün de*ğil*dir. Bu mal*ze*me*nin or*ta*ya koy*du*ğu bil*gi, zannî ya*ni sa*nı*ya da*ya*lı bil*gi*dir. "Zannî" bil*gi ile helâl-ha*ram hük*mü ve*ri*le*me*ye*ce*ği ise tar*tış*ma*sız*dır.

    ‘Çe*liş*me ve tu*tar*sız*lık*tan uzak’ bir ki*ta*bın di*ni, zan*na tes*lim edi*le*mez.

    Geleneksel-Kur’an dışı-Emevî İslamı’nın ih*ti*laf*lar are*na*sın*da bi*ri*le*ri*nin ‘si*ka’ (gü*ve*ni*lir ki*şi) de*di*ği*ne baş*ka bi*ri*le*ri ‘gay*ru si*ka’ (gü*ve*nil*mez ki*şi) di*ye*bil*mek*te*dir. Dü*şü*nül*sün ki, İs*lam'ın inanç ilkelerini, el-Fık*hul Ek*ber ile ki*tap*laş*tı*ran ilk ki*şi olan İma*mı Âzam (ölm. 150/767), ken*di*sin*den yüz al*tı yıl son*ra öl*müş Buharî (ölm. 256/869) ta*ra*fın*dan ‘gay*ru si*ka’ (gü*ve*nil*mez ki*şi) ola*rak tescçil edi*le*bil*mek*te*dir. (Ko*nu*nun dayrıntıları ve kay*nak*la*rı için Kur'an'da*ki İs*lam ki*ta*bı*mıza ba*kı*nız).

    Buharî, eserinde İmamı Âzam’dan tek söz rivayet etmemektedir. Çünkü Buharî için İmamı Âzam, ‘güvenilmez adam’dır.

    Peki, kendisinin ‘güvenilir’ olduğunun kanıtı nedir? Cebrail7in tanıklığı mı? Tarihin tanıklığı ise, İmamı Âzam, Buharî’yi çok gerilerde bırakır.

    Ri*va*yet*ler ko*nu*sun*da İma*mı Âzam da "gay*ru si*ka" ise vay ha*li*mi*ze!

    Şöyle veya böyle, bütün bunlardan bize ne? Biz, tartışmalar üstü bir kaynağa sahip değil miyiz? 604 sayfalık bu kaynak kendisini ‘bütün ayrıntıları veren kitap’ olarak tanıtmıyor mu?

    Evet, evet! O halde bizim derdimiz ne? Peygamber evladının katili Emevî’nin önümüze yığdığı rivayetleri din yapacağız diye Kur’an’la bu kavga, bu çelişme niye ve niçin?

    Kur'an'ı dış*la*ma iş*tah*la*rı*nı tat*min için Kur'an'da*ki İs*lam'a sa*ta*şan*la*rın tüm ser*ma*ye*le*ri, bu ih*ti*laf*lar mal*ze*me*si ve bol*ca kul*lan*dık*la*rı afo*roz*dur. Dış*la*ma tut*ku*la*rı on*la*rı ba*kar–gör*mez ha*le ge*tir*miş*tir.

    ‘Kur’andaki İslam’dan rahatsız olan bahtsızlara, bir eğitimci olarak şunu söyleyeceğiz:

    Benîisrail ve Emevî uy*dur*ma*la*rı*na har*ca*dı*ğı*nız za*ma*nı Al*lah'ın ki*ta*bı*nı oku*ma*ya har*ca*say*dı*nız, bu hal*le*re düş*mez*di*niz. Si*zin ser*gi*le*di*ği*niz ka*o*sa ba*ka*rak Kur'an di*ni*ne sırt dö*nen mem*le*ket ev*lat*la*rı*nı gör*dük*çe içim sız*lı*yor.

    Ben on*la*rı Kur'an'a dön*dür*me*ye uğ*ra*şır*ken siz de bir yandan bana söv*me*ye, bir yandan da İslam düşmanı Evangelistlere uşaklığa de*vam edin.

    Al*lah müstahakınızı el*bet*te ve*re*cek*tir!


    Hürriyet
    Kimse bir şeyler ima etmesin, Kininiz Varsa Suratıma Kusun, Kusamıyorsanız Susun






    Bacımın Örtüsü Batmakta Rezilin Gözüne; Acırım Tükürüğe Billahi Tükürsem Yüzüne!..

    M.Akif Ersoy




Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Bekir COŞKUN Köşe Yazıları
    By KaCaK in forum HaberLer
    Cevaplar: 48
    Son Mesaj: 25.10.09, 00:55
  2. Yaşar nuri öztürk’e
    By alaraa-- in forum Merak edilen sorular ve cevapları
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 12.07.08, 16:09
  3. Öztürk - Yeni Albüm
    By n@r_cicegi in forum Müzik Haber
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 11.07.08, 18:20
  4. Köşe Bebek Yataklari
    By n@r_cicegi in forum Ev & Dekorasyon
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 09.04.08, 06:41
  5. El Yapımı Köşe Yastıkları
    By Fidem in forum HobiLer
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 01.04.08, 17:09

Eklenmis Olan Tag'lar

2008, abd, acele, adalet, afganistan, almak, alman, almanca, almanya, alternatif, anlamı, arapça, arzu, asker, ata, bakan, bana, banka, baska, bebek, belge, belirli, belirsiz, benim, berlin, beyaz, bilgiler, bilgileri, bilgisayar, bilmek, biri, bitirmek, bizde, bizler, böyle, boza, bulundu, bush, büyük, cami, cekmek, cevap, cevaplar, cezalar, cilt, cinsel, çok, çorap, cumhuriyet, cumhuriyeti, damat, darbesi, dava, degis, deniz, deprem, ders, dersleri, devir, devlet, dikkat, dili, dinle, dönem, dönüş, dümdüz, dünya, dünyada, duyuru, düşünmek, edebiyat, edebiyatı, edilmek, ekim, elif, endonezya, enerji, engel, erk, erkek, etme, evet, evlenme, eylül, facia, fatura, filistin, fransa, fırsat, garip, gasp, gelin, gercek, gerekli, geri, git, görmek, göz, gözlerinde, gücü, gündem, haberler, hafta, hain, hakan, halide, hapis, hasan, hasta, hata, hayal, hayat, helal lokma, hepsi, hesap, hizmet, hoca, hukuk, hukuku, hükümler, hunting, hüseyin, icra, iddia, ihanet, iki, ikinci, ilgili, indir, internet, iptal, itiraf, izinsiz, izle, kader, kafa, kalp, kapi, kavga, kendi, kendimize, kimi, kitabi, kitap, klasik, komutan, konu, korku, kriz, krizi, kül, kültür, kurban, kurumu, madde, mahkeme, malzemesi, masal, melek, melekler, meslek, mevzuat, mi?, milletvekili, milli, milliye, model, mutluluk, nasil, neden, nefes, neler, nimet, nisan, niyet, ocak, ödeme, okulu, okumak, olsun, ölüm, önemli, onlar, öyle, oyunlar, özel, özgü, para, parti, peygamberimizin, plaka, proje, radyo, raki, ramazan, rapor, resmi, ruhu, saat, sayfa, sayisi, sağlık, sen, seni, servis, servisi, severler, sevgi, sevgili, sevmek, sivas, sizin, slogan, sonrası, soru, sorular, sözler, sözleri, sır, takip, tarif, tarifi, tarih, tasdik, taze, tehdit, teknik, telefon, terk, terör, tesekkür, ticaret, topluluk, türkiye, tutmak, ücre, ülke, ülkeler, üniversite, unutmak, uzun, var, vergi, verir, yangın, yanlış, yaprak, yaratıcı, yardım, yasak, yazar, yedek, yemek, yeni, yoksulluk, yüceltme, yunan, ışık, zaman, zamanda, zarar, zorluk, şehit

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372