1 den 3´e kadar. Toplam 3 Sayfa bulundu

Konu: Anzaklar'in Gözünden Mehmetçik

  1. #1
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart Anzaklar'in Gözünden Mehmetçik





    Çanakkale’ye savaşmaya getirilen Anzaklar, Mehmetçiğin büyük fedakarlığı karşısında adeta şaşkına dönmüş.


    Dünya savaş tarihinde özel bir yeri olan Çanakkale Zaferi, vatanı uğruna kanını, canını tereddüt etmeden feda etmeye hazır evlatlara sahip bir milletin, sonsuza kadar şerefle yaşayacağının katını olarak anıtlaştı.

    Bu destansı savaşta, Türk’ün gücünü ve vatan sevgisini tüm dünyaya kanıtlayan Mehmetçik, İngilizler’e destek amacıyla Birinci Dünya Savaşı’na katılan Anzaklar’ın hafızalarında da derin izler bıraktı.

    Savaş sırasında yaralı askerlerini, Türk siperine yakın ve açık bir araziden geçirerek taşımak zorunda kalan Anzaklar, Türk siperlerinden hiçbir müdahaleye ve atışa maruz kalmadı. Siperlerden başını çıkararak Anzaklar’ı izleyen Mehmetçik’in bu davranışı, savaş sırasında gösterilen tam bir insanlık örneğiydi.

    AA muhabirinin, bir dönem Türkiye’nin Avustralya Büyükelçiliği görevinde bulunan Baha Vefa Karatay’ın, Çanakkale Savaşları’na katılan Anzaklar’ın anılarını anlattıkları mektuplardan yola çıkarak yazdığı ’’Mehmetçik ve Anzaklar’’ adlı kitabından derlediği bilgiye göre, Gelibolu Yarımadası’nda 93 yıl önce 14. Sahra Hastanesinde er olarak görev yapan E.H. Darby, önce düşman, sonra dost olduğu ülkenin kahramanları Mehmetçiklerle ilgili düşüncelerini, ’’Türk askerleri yalnızca dünyanın en cesur, en iyi savaşçıları değil, aynı zamanda en centilmen askerleridir’’ sözleriyle dile getirdi.

    Savaş başladığında henüz 17 yaşında olan, ancak askere alınmak için yaşını 21 olarak büyüten Darby, mektubunda, görev yaptığı hastanenin yakınına yanlışlıkla düşen üç mermi için Türk komutanlığının açıklama yaparak, özür dilediğini ifade etti.

    Çanakkale Savaşları’na Yeni Zelanda 28. Topçu Taburunda katılan Üsteğmen George D. Shawe da savaştan 44 yıl sonra geldiği Gelibolu Yarımadası’nda, çarpışmalarda kıl payı kurtulduğu mevziyi bir kez daha görebilme arzusuyla gerçekleştirdiği gezisinde, farklı duygular içindeydi.

    ’’Türk askeri, Gelibolu’daki kahramanlığını Kore Savaşları’nda, Birleşmiş Milletler kuvvetleri içindeki mümtaz durumlarıyla yine göstermişlerdir’’ diyen Shawe, Gelibolu ziyaretinde Mehmetçikler’in torunlarının, kendisinin Avustralyalı bir Anzak olduğunu öğrendiklerinde gösterdikleri yakınlık ve konukseverliğin, hayatı boyunca unutamayacağı derin izler bıraktığını belirtti.

    -MEHMETÇİKLE EL ELE VEREN ANZAK ASKERİ-

    1 Mayıs 1915’te 1. Avustralya Tümeninin 2. taburuna takviye için gönderilen askerler arasında yer alan çavuş L.H. Barlett ise bu savaştan belki en duygusal şekilde ayrılan askerlerden biriydi.

    Barlet, Mehmetçik’in 19 Mayıs günü başlattığı büyük taarruzda, Türkler’in gösterdikleri cesareti ve ’’Ya zafer ya ölüm’’ yönündeki inancını takdirle izlediklerini ifade etti.

    Bu savaştan 5 gün sonra, taraflar arasında yapılan 9 saatlik ateşkeste ölülerin gömülmesine çalışıldığı sırada, Mehmetçik ile temas etme imkanı bulduklarını ve onlara samimi bir şekilde ’’Coni Türk’’ diye hitap ettiklerini anlatan Barlet, 6 Ağustos tarihinde Anzaklar’ın yaptığı taarruzda bacağından yaralandı.

    Yaralı bir subayın çantasında bulduğu elektrik fenerinin ışığında yarasını sarmaya çalışan Barlet, yanına gelen kendisi gibi bacağından yaralı Türk askeriyle birlikte el ele vererek bulabildikleri sargılarla diğer yaralıların yaralarını sardılar, kurumuş dudaklarına mataralarda kalan suları damlattılar.

    Barlet ve Mehmetçik, savaşlarda düşman tarafların askerleri arasında az rastlanabilecek bir centilmenlikle el sıkışarak ayrıldılar.



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  2. #2
    Bir GüLsen Yeter hAkAnN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    2,315

    Standart

    Ne Tür zorluklarla simdiki Yasantimizin temeLi atilmis. keske bunu bizler gibi suan üLkeyi yönetenlerde okuyabilse Ya...

    evet türk askeri kadar yardim sever sicakkanli bi ordu yok yeryüzünde

    Örnek koresavasi..: Nato Ya Bagli olmadigimiz halde 5000 Bin askerimizi göndermedik mi Kaybimiz 700 kusurdu Sanirim.. Bu bizim Ulusun yüceligini TemsiL Ediyor..

    Bu aniyi bize karsi Cephe almis birinDen duymak Gercekten duygulandirdi Beni Ya..

    paYlasimin icin tskler Nar.
    Hayat Mucizelerle Dolu Bir Cizgi !!!
    Ve Bu Cizgideki En Büyük Mucizemsin ...


    i Love you ALemim



  3. #3
    Siyah&Beyaz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    BiZim mahalleden:)
    Mesajlar
    2,171

    Standart

    Emegine sagLik n@r´cim bende bu yazi hakkinda buRada COpy paste yaparak sizlerle paylasmak istiyorum..Gecmisteki yasanilan Onlarca kan akitilan canakkale savasi hakkinda bilgilenmemizde fayda vardir..

    Çanakkale Cephesi şüphesiz, Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden birisidir. Sekiz ay süren bu savaşlarda, dünyanın dört bir köşesinden gelen bir milyona yakın asker,[1] Gelibolu Yarımadası kıyılarında ve sarp yamaçlı tepelerinde mertçe ve kahramanca çarpışmış, inandıkları ilke ve değerler uğruna kanlarını ve canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir. Gerçi ilk bakışta Çanakkale Savaşları’nın diğer savaşlardan pek farkı yokmuş gibi görünür. Ancak konu biraz yakından incelendiği zaman, Çanakkale Savaşları’nda bazı ilginç özellikler ve farklı yönler sergilendiği hemen anlaşılır. Aradan seksen yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, bugün de bu savaşları konu alan araştırmalar yapılıp, dünyanın değişik yerlerinde çeşitli dillerde eserler yayınlanmasının bir sebebi; Çanakkale Savaşları’nın bu farklı yönleri ve özellikleridir.
    Çanakkale Savaşları’nın sosyo-politik ve diplomatik sebeplerini aşağıdaki maddeler halinde toplayabiliriz:
    * Yeni Zelanda ve Avustralya’da, ANZACs (ANZAKLAR) olarak bilinen iki ülke askerlerinin, Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptıkları 25 Nisan 1915 günü her yıl, coşkuyla hatırlanıp büyük törenlerle kutlanmaktadır. İki ülkenin de aslında binlerce gencini yitirdiği böylesine acı bir günü “Ulusal Anzak Günü” olarak benimsemiş olmaları çok ilginçtir. Hem de onca büyük can ve mal kaybına karşılık, hedeflerine ulaşamamış bir savaşın başladığı günü…
    * Çanakkale Savaşları’nın daha da ilginç ve önemli başka bir yönü, çok zor şartlar altında yürütülen kanlı çarpışmalara ve tarafların yüz binlerce kayıp vermesine karşılık, özellikle ANZAK’ ların ve Türklerin o gün olduğu gibi bugün de, birbirlerine karşı nefret ya da düşmanlık duymayışlarıdır. Aksine, yaşanan onca şiddet, kan, acı ve ıstırap dolu günler boyunca, taraflar arasında karşılıklı takdir ve saygıya dayanan bazı olumlu izlenim ve duyguların, ilginç bir dostluk havasının geliştiğini gözlüyoruz. Kabul etmek gerekir ki, insanlık tarihinde buna benzer durumlara çok ender rastlanmaktadır. Gerçekten nasıl olmuştur da sırasında süngülerini aynı anda saplayıp, birbirlerine sarılmış bir şekilde can verecek kadar güçlü bir hırs ve inançla boğaz boğaza boğuşan bu insanlar arasında, böylesine güzel duygular gelişebilmiştir? Hangi sebeplerledir ki, ANZAK askerleri gün gelmiş, Mehmetçik için, “Düşmanımız, Arkadaş Türk” diyebilmiştir. Hiç dinmeyen şarapnel ve mermi yağmuru altında çürüyen insan cesetlerinden yayılan dayanılmaz ağır kokular altında, nasıl olmuştur da, normal şartlarda kolay, kolay yetişemeyen, saygı, takdir ve dostluk çiçekleri yeşerip açabilmiştir? Üzerinde düşünülmesi gereken mühim bir konudur.
    * Mehmetçik yıllardır cepheden cepheye koşmaktan yorgundur. Ama düşman Çanakkale’yi işgâle gelmiştir. Çanakkale bir Galiçya, Süveyş Kanalı ya da Yemen ülkesi değildir. Onun gözünde Çanakkale, öz vatan Anadolu’nun giriş kapısıdır, hemen ardında ise başkent İstanbul vardır. Çanakkale geçilirse memleket tümüyle elden gidebilecektir. Bu sebepledir ki, bedeli ne olursa olsun Çanakkale savunulacak ve işgâlci düşmana geçit verilmeyecektir.
    * Gelibolu Yarımadası’ndaki siperden ailesine ya da sözlüsüne mektup yazan on yedi yaşındaki ANZAK askeri Johny ile, köyüne yazdığı mektupta eşinden, kendisi savaştayken doğup da yüzünü bile göremediği çocuğunu soran Mehmetçik, aynı kaderi, aynı acıları paylaşmaktadırlar. Aslında her ikisi de politikacıların kapalı kapılar ardında siyasî amaçlarla plânlayıp, uygulamaya koydukları ve adına ‘Büyük Savaş’ dedikleri trajik bir oyunda, kendilerine biçilen rolü oynamaktadırlar. Hem de kahramanca ve mertçe çarpışıp, kanları ve canları pahasına da olsa, başarmak için.
    * Avrupa’da I. Dünya Savaşı çıkınca İngiltere, denizaşırı kolonilerine genel bir çağrıda bulundu ve onlardan savaş için destek istedi. Anavatan’dan gelen bu yardım çağrısına Kanada, Güney Afrika ve Hindistan gibi denizaşırı kolonilerin yanı sıra Avustralya ve Yeni Zelanda hükûmetleri de müspet cevap verip İngiltere’nin yanında savaşa katılacaklarını ve her türlü yardıma hazır olduklarını bildirdiler. Aslında Avustralya ve Yeni Zelanda’nın hemen böyle bir karar alması gayet tabiî idi. Çünkü iki ülke halkı da, tarihî sebeplerle kendilerini İngiltere Krallığına bağlı saymakta, hattâ ülkelerinin varoluş sebebi olarak İngiltere’yi görmekteydiler. Bu tutumun temel sebebi, buralara ilk yerleşenlerin ve daha sonra belirli aralıklarla gelip yerleşmeye devam edenlerin, İngiltere’den gelmiş olmalarıdır. Başka bir deyişle, İngiltere ile olan bu insanî bağ hiç kopmamış, aksine güçlenerek devam edip gitmiştir.
    * Diğer yandan, Ağustos 1914’te I. Dünya Savaşı’nın çıkması Avustralya ve Yeni Zelanda’da sürpriz yaratmamış, epey zamandan beri beklenen bir olay olarak karşılanmıştır. Çünkü iki ülke de Avrupa’daki siyasî-askerî gelişmeleri yakından tâkip ediyor ve İngiltere’nin ileride çıkacak genel bir savaşa katılmasının kaçınılmaz olacağını görebiliyorlardı. Onun için de savaşın çıktığı haberi genelde geniş yankılar yaratmadığı gibi, bu iki halk da ülkelerinin İngiltere yanında yer almasını tabiî karşılıyordu. Aslında I. Dünya Savaşı’nda İngiltere yanında yer almaları, bu iki ülkenin kendi hayatî çıkarları ve güvenlikleri açısından da gerekliydi. Çünkü Güney Pasifik’teki Alman tehlikesini dengeleyen güç, İngiltere’nin bu bölgedeki askerî varlığıydı. Diğer taraftan –bu savaşta müttefik olmalarına rağmen- açıkça dile getirilmese de, Japonya’nın hızla silâhlanması da , Avustralya ve Yeni Zelanda’yı içten içe endişelendiriyordu. Japonya’nın ileride bölge için tehlike oluşturacağı düşünülüyordu. Bu sebeple de İngiltere’ye destek vermek bir bakıma kaçınılmazdı.
    * Bunun yanı sıra, 1914 yılına gelindiğinde Avustralya ve Yeni Zelanda’nın belirli bir iktisadî kalkınma seviyesine ulaştıklarını görüyoruz. Tarım ve büyük ölçüde yerli sanayi ile ticaret hızla gelişiyordu. İngiltere’den sağlanan malî destek ile hükûmetler geniş çaplı yatırımlara girişiyorlardı. Sosyal-kültürel hayat, özellikle büyük şehirlerde, Avrupa veya Amerika’dakinden çok da farklı değildi. Ancak, köy ve kasabalarda aynı gelişme hızına henüz ulaşılamamıştı. Buralarda hayat tarıma dayalı ve geleneksel toplum özelliklerini taşıyordu. İki ülkede de eğitim yaygın, gelişmiş ve oldukça başarılı bir seviyedeydi. Sayıları az olmakla birlikte üniversitelerdeki eğitim de belli bir seviyeye ve kaliteye ulaşmıştı. Her iki ülkede de okur-yazar oranı % 90’ı bulmuştu.
    * Diğer taraftan, her iki ülke de geçmişlerinde büyük bir savaş yaşamamışlardı. Gerçi gene İngiltere’nin talebi ile Güney Afrika ve Sudan’daki harplere asker göndermişlerdi. Ancak, çok sınırlı olan bu ilk savaş tecrübelerine rağmen iki millet de millî şuur veya ayrı bir millet olma duygusu henüz güçlenmemişti. Diğer bir deyişle, Avustralyalı veya Yeni Zelandalı olma şuuru, insanları bir araya getirip tek bir gaye etrafında birleştirecek ve insanları bu gaye için peşinden sürükleyecek kadar güçlü değildi. Aslında, iki ülkenin de arazisi geniş, nüfusu az, dağınık ve bu yüzden de yerleşim merkezleri birbirinden kopuk olduğu için, insanlar farklı şehirlerde oturanları ve oralardaki hayatı pek bilmiyorlardı. Halkı bir arada tutan temel güç İngiliz gelenekleriydi. İngiltere’den ilk gelenlerle birlikte aktarılan bu gelenekler, yeni gelenlerle birlikte yenilenip güçlenerek yaşatılmaktaydı. Bu sonuçta şüphesiz, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın coğrafî bakımdan diğer kıtalardan uzak, kopuk ve izole oluşlarının da önemli bir rolü vardı. Neredeyse, her iki ülkenin de dış dünya ile olan sosyo-politik ve kültürel ilişkileri, çok büyük ölçüde İngiltere aracılığı ile yürütülmekteydi. İngiltere ile olan manevî bağlar öylesine güçlüydü ki, 1914 yılına gelindiğinde, orta yaş üstü nüfusun önemli bir kısmı ya İngiltere doğumluydu ya da anne-baba gibi birinci derecede akrabaları halen orada yaşamaktaydı. İşte bu sebeple Avustralya ve Yeni Zelandalılar İngiltere’yi o dönemde ana vatan sayıyor ve kendilerine yakın hissediyorlardı.
    * Bu arada Osmanlı Devleti’nin Kasım 1914’te, o zamana kadar savaş dışı kalma siyasetini bırakıp Almanya’nın müttefiki olarak harbe katılmasıyla, Avrupa’da savaş içi dengeler değişti. İngiltere’nin Akdeniz’den Hindistan’a ve oradan da Avustralya, Yeni Zelanda ve Çin’e kadar uzanan stratejik çıkarlar zincirinde en önemli halka olan Süveyş Kanalı’nın, muhtemel bir Osmanlı saldırısına karşı savunulması meselesi birden bire öncelik kazandı. Ancak Süveyş Kanalı’nın savunulması için elde yedek kuvvet olmadığı gibi, Batı cephesinden yeterli sayıda asker kaydırmak da mümkün değildi ve riskliydi. Bu sebepledir ki, daha önce Batı cephesine gönderilmeleri plânlanan ve o sıralarda Mısır’da bulunan Hint birlikleri ile Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelmekte olan kuvvetlerin, Süveyş’in savunulmasında İngiltere’ye yardımcı olmaları kararlaştırıldı.
    * 1915 sonuna doğru, ne zamandır beklenen Süveyş Kanalı’na yönelik Osmanlı saldırısı da başladı. Balkan Savaşlarından yeni çıkmış yorgun, düzensiz ve silâh donanımı yetersiz Türk birlikleri, Kanal’daki çarpışmalarda daha ilk günden başarısız oldu, ANZAK’ lar karşısında ağır kayıplar vererek çekilmek zorunda kaldı. Türkler karşısında bu kadar kolay başarı kazanmaları, ANZAK’ ları da şaşırtmıştı. Daha ilk karşılaşmasında, böylesine kolayca “tepeleyiverdiği” Türk Askeri, artık onun için kolay bir lokmaydı, “çerez”di. Çanakkale Savaşlarının ilk günlerinde ANZAK’ lar, böyle zayıf bir düşmanla çarpıştıklarını sanacaklar ve böyle bir beklenti içinde olacaklardı.
    * Diğer taraftan İngiliz ve Fransız ortak donanmasının, Şubat 1915’ten beri aralıklarla Çanakkale Boğazı dış kalelerini bombaladığı ve 18 Mart’ta Müttefik Donanması’nın Boğaz’a karşı bir deniz harekâtı gerçekleştirdiği, ama istenen sonucun alınamadığı haberleri de bir süredir basında yer almakta ve geniş yankılar uyandırmaktaydı. Ancak ANZAK’ lar, Gelibolu Yarımadası’na yapılacak büyük kara harekâtı ve çıkarma için oraya gideceklerini Mart ayı sonuna kadar bilmiyorlar, Avrupa cephesinde harbe katılacaklarını düşünüyorlar, arkasından Avrupa’yı gezmeyi.plânlıyorlardı.
    Bu yüzden ANZAK’ ların, Avrupa’da değil de Gelibolu’da ve Türklere karşı harp edecekleri haberi, Avustralya ve Yeni Zelanda’da sürpriz ve şaşkınlık yarattı.
    * Bütün bu gelişmeler olup biterken, yani Osmanlı Devleti’nin Almanya yanında harbe girmesi, Kanal Harekâtı, Çanakkale Boğaz kalelerinin Müttefik Donanması tarafından bombardıman edilmesi ve Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapılacağı belli olunca Kahire, Sidney, Melburn, Welligton ve Londra gibi büyük şehirlerde yayınlanan bazı gazetelerde, birden bire “Türkler Hıristiyanları toptan öldürüyor. Kadınlara tecavüz ediliyor. Türk askerleri savaş esirlerine çok kötü işkenceler uyguluyorlar..” şeklinde haberlerin çıkmaya başladığını görüyoruz. Gazetelerde bunlara benzer haberlerin belirli aralıklarla ve sık, sık yayınlanışı dikkat çekicidir. Ancak kısa süre sonra bütün bu haberlerin, “Atina, Selanik” veya “İstanbul’daki güvenilir gizli kaynaklara” dayandırıldığı ortaya çıkınca, olayın aslı anlaşılır. “Komşu, Yunanistan”, tıpkı günümüzde olduğu gibi, Osmanlı Devleti aleyhine propaganda yaparak Avrupa ve Yeni Zelanda kamuoylarını etkileyerek Türklere karşı olumsuz düşünce ve yargıların gelişmesi için büyük çaplı diplomatik çabalar harcıyor ve aleyhimizde menfî propaganda yapıyordu. Her türlü menfî propagandaya rağmen, ANZAK’ lar başta olmak üzere, Çanakkale’de Mehmetçik ile çarpışıp, onu doğrudan doğruya tanıma fırsatı bulan bütün düşman askerleri, gerçeklerin çok farklı olduğunu Osmanlı tokadını yedikten sonra anlayacaklardır. Fakat bunun için, bütün dehşet ve acımasızlığı ile Çanakkale Savaşlarının yaşanması ve yüz binlerce insanın kan ve canlarını vermesi gerekecektir.
    * ANZAK birliklerinin ilk bölümünü Mısır’dan taşıyan gemiler, Mondros Limanına varırlar. Onlara kısa süre içinde arkadan gelenler ve Avrupa’dan getirilen diğer Müttefik kuvvetleri de katılır. Bunlar arasında Batı Cephesi’nden kaydırılan İngiliz Birliklerinin yanı sıra, Gurka ve Sih paralı askerlerinden oluşan Hintliler, Filistinli Gönüllü Siyonist Birlikleri ve Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerinden getirdiği bir kısmı Müslüman olan birlikler yer almaktadır. Siyonist Birliklerinin Çanakkale’de ne işi var diye hiç düşündünüz mü? İsrail’in temelleri, Çanakkale’de kendini ispatlayan Siyonist Birlikleri sayesinde atılmıştır. Zira İngiltere’nin Filistin’de Yahudi’ye yurt vaadi I. Dünya Savaşı öncesine rastlar. Türkiye’de bu gerçeği kaçımız biliyoruz?
    * İngiliz Binbaşı H.M. Alexander, çıkarma öncesindeki son geceyi, hâtıralarında şöyle anlatıyor: ”Fransız ve İngiliz gemileri birbirinin yanından geçerken, özellikle çok nazik bir şekilde selâmlaşıyorlardı!.. İngiliz gemileri geçerken baktım, birinin yan tarafına ve büyük harflerle şöyle yazılmıştı: “Önce İstanbul’a, sonra haremlere hücum!” İngiliz, niyetini, gemilerin yanına açıkça yazacak kadar pervasızdı.
    Komutanından askerine kadar bu duygularla dolu, dünyanın dört bir köşesinden toplanmış birlikleri taşıyan gemiler, Gelibolu Yarımadası’na doğru sessizce yol almaya başladı. Aslında askerler kendilerini bekleyen ve kaderin hazırladığı “korkunç ve hazin sona doğru” ilerliyorlardı. Belki de çoğu bunu hissediyordu. Askerlerin anılarından, duygularını açıkça anlayabiliyoruz.
    * Çıkarmanın ilk günü ve onu takip eden birkaç gün, gerçekten şiddetli, kanlı ve inanılmayacak boyutlarda can kaybına yol açan çarpışmalarla geçti. Durum, Müttefikler ve özellikle ANZAK’ lar açısından tam bir felâketti. Gerçi çıkarmanın ilk saatlerinde hâkim olan o şok ve şaşkınlık havası atılıp toparlanılmış, sahilde hemen kazılıveren siperlere sığınılmıştı. Arkadan yetişen destek kuvvetlerle tepelere doğru ilerleyerek, belli noktalara kadar da ulaşılabilmişti. Ne var ki, genel olarak bakıldığında durum hiç de iç açıcı değildi. Gerçek savaşın ne olduğunu bilmeyen genç, tecrübesiz, hayatın acı gerçeklerinden habersiz, umut ve macera beklentileriyle savaşa katılan ANZAK’ lar, tam bir şaşkınlık, panik ve şok içindeydiler. Kanal cephesinde kolayca haklayıp geri püskürttüğü Türk askerine burada ne olmuştu? Hani Türkler hiç direnmeden teslim olacaklardı?.. Müttefik donanmasının günlerdir ağır toplarıyla dövdüğü tepelerde, hani hiç Türk kalmamıştı?.. Hem çıkarıldıkları yer de, kendilerine daha önceden söylenildiği gibi düz ve kolay ilerlenebilecek bir kıyı da değildi. Bodur çalıların kapladığı düz ve daracık bir kıyı şeridi ile, hemen ardından başlayan sarp yamaçlı tepeler… Yamaç ve tepelerde de, ateş ve ölüm kusan silâhlarıyla Türk askerleri. Özellikle gizlendikleri yerlerden yaptıkları isabetli atışlarla her seferinde içlerinden birini “alaşağı eden” keskin nişancılar, tam dehşet saçıyorlardı…
    Aslında, durumun ciddiyetini ve işin zorluğunu açıkça gören Avustralyalı ve Yeni Zelandalı komutanlar, daha ilk günün akşamı toplanıp, boşaltma kararı alır ve bunu Amiral Hamilton’a önerirler. Ancak Hamilton, bu işin riskli olduğunu ve daha çok can kaybına yol açabileceğini belirterek birliklere, bulundukları yerlerde siperler kazıp tutunmalarını, arkadan destek geleceğini bildirir. Kaldı ki, “Türkler de çok zorlanmaktadırlar ve her an geri çekilebileceklerdir. Bu diplomatik yalan ve asılsız, gerçekle zerre kadar ilgisi olmayan değerlendirme savaşın uzamasına, yüz binlerce masum insanın ölmesine zemin hazırlamış, savaş süresini uzatmış, İngiliz sömürge askerlerini Çanakkale’de oyalamıştır. Böylece çarpışmalar, şiddetlenerek ve daha korkunç bir şekil alarak uzayıp gitmiştir.
    25 Nisan 1915’te başlayıp, 20 Aralık 1915’e kadar sürecek olan Çanakkale Savaşlarının kara harekâtı ile ilgili gelişmeler hayli ilginçtir.
    25 Nisan günü, Müttefik Kuvvetleri Donanmanın koruyucu ateşi altında, beş ayrı yerden Gelibolu Yarımadası’na ve Çanakkale’nin Anadolu yakasına çıkmaya başladılar. Çıkarma yapılan noktalar arasında; Sedd-ül bahir, Arıburnu, Anafartalar, Kumkale ve Beşige Koyu’nun hayatî önemi vardır. İngiliz ve Hint birliklerinin çıkarıldığı ilk hedef, güneyde Alçıtepe’yi ele geçirip Kilitbahir platosuna ilerlemek, oradaki merkez tabyalarını susturduktan sonra Boğaz’ın giriş bölgesini ele geçirmekti. 25 Nisan 1915’ten Ağustos 1915’e kadar dört ay, Conkbayırı-Kocaçimentepe-Kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı saldırı ve özellikle gece yapılan süngü hücumlarıyla, yakın boğuşmalar şeklinde ve çok kanlı çarpışmalarla geçti. Ağustos ile birlikte ise harp, tamamıyla siper çarpışmalarına dönüştü. Tıpkı Sedd-ül bahir’de olduğu gibi, ANZAK ordusu da Arıburnu Cephesi’nde taarruz hedeflerine varamamış, çıktıkları yerlerde 3-4 km.lik bir mesafe ilerleyip, tahliyeye kadar da o noktada kalmışlardır. Fransızlar Asya yakasında Kumkale ve Beşige Koyu’na çıkarma yapmışlardır.
    * Birinci Dünya Savaşı’nın temel stratejik hedefi, Türkleri Avrupa’dan tümüyle çıkartıp Osmanlı Devleti’ne son vererek sorunlara köklü çözümler bulabilmektir. Diğer taraftan Churchill’in ısrarla savunup uygulamaya koyduğu, Çanakkale Boğazı’nı donanmayla zorlayıp geçerek Osmanlı’yı teslime zorlamak projesi de, bu genel stratejinin önemli bir safhasını teşkil etmekteydi.
    Avustralya ve Yeni Zelanda’da hükûmetler, cepheden gelen ilk haberler karşısında şaşkın ve sessizdirler. Her iki ülkede de “Çıkarma Harekâtı” ile ilgili ilk haberler, ancak 30 Nisan 1915 tarihli gazetelerde yer almaya başlamıştır. Bunun hemen ardından da, 4 Mayıs 1915 günü mahallî gazetelerde, ilk kayıpların listesi yayınlanmaya başlar.
    Diğer taraftan, cephede iyice bastıran sıcaklarla birlikte, siperlerdeki şartlar giderek zorlaşmakta ve çekilmez hâle gelmektedir. Çıkarmanın yapılmasından iki-üç hafta sonra siperlerde hayat giderek monotonlaşır, durgunlaşır. Eksilmeyen yoğun Türk ateşi, sıcak, sinek bulutları, cesetlerden yayılan ağır koku ve hemen, hemen hiç değişmeyen yemekler, Çanakkale Cephesi’nde geçen savaş günlerinin değişmez olaylarıdır. Aslına bakılırsa, Mehmetçik için olduğu gibi, işgâl kuvvetleri için de Çanakkale’de hayat acı ve yalnızlık duygularının coştuğu anlarla doludur. Hepsi binlerce kilometre uzakta bırakıp geldikleri memleket ve ailelerine duydukları hasret içindedir. Her gün, birbiri ardına kaybettikleri arkadaşları ise, kalplerinde derin yaralar açmakta ve onları perişan etmektedir. Ölüm onlar için artık hayatın bir parçası hâline gelmiştir. Üstelik, çekilen bunca acı ve verilen bunca can kaybı karşılığı elde ettikleri, öyle önemli bir kazanç veya teselli olunacak bir şey de yoktur. Savaş Müttefiklerde de tam bir durgunluk kazanmış, çetin bir sinir ve sabır mücadelesine dönüşmüştür. Ayrıca Türklerin esir ve yaralılara eziyet ve işkence yaptığı yolundaki iddia ve dedikoduların yanlış ve haksız olduğu kısa süre içinde anlaşılacaktır. Bunu, resmî görevlilerin cepheden gönderdiği raporlardan ve ANZAK askerlerinin yazdığı hâtıralardan anlamak mümkündür.
    * Çanakkale cephesindeki gelişmeler, orada bizzat çarpışan ANZAK’ ların tarifiyle, “umutsuz” olarak nitelenirken, tüm harekâtın baş mimarı Churchill, henüz umudunu kaybetmemiştir. Gelibolu Yarımadası’nda çarpışan askerler için, 5 Haziran 1915’te yaptığı ünlü konuşmasında gene zaferden bahsetmekte ve müttefik askerlere moral vermeye çalışmaktadır. Politikacının hatasında ısrarına bundan daha iyi örnek olur mu?
    ANZAK askerlerinin moralleri giderek bozulmakta, fakat bunu kabullenmeyip, direnmektedirler. Bir tarafta siperlerdeki hayatın zorlukları ile öldürücü Türk ateşi, diğer tarafta memleket hasreti ve savaşla ilgili gelişmelerin yarattığı hayâl kırıklığı, boşa çıkmaya başlayan birtakım umutlar. Türk askerini kısa süre içinde yenip, Avrupa cephesine gitmek ve oradan da ana vatan İngiltere’ye geçmek, Londra, tatil… Tüm bu beklentilerin artık gerçekleşmeyeceği, çıkılması zor bir batağa saplanıldığı ancak yeni anlaşılmaktadır.
    Bu gelişmeler olurken, Ekim ayı ile birlikte, Gelibolu Yarımadası’nın tahliyesi de gündeme gelmiştir. Savaş siperlerde artık durgunluk kazanmış, büyük saldırılar kesilmiştir. Başka bir ifade ile, Churchill’in 5 Haziran 1915’te yaptığı ünlü konuşmasında tanımladığı, “… şu birkaç millik bayır ve fundalık”, İngiliz İmparatorluğu’nun ve diğer ortaklarının şanlı ordularınca bir türlü geçilememiş ve Çanakkale Boğazı’na arkadan inmek mümkün olamamıştır.” 23 Ekim 1915 tarihli The Egyptian Gazette’inde “Askerin Memleket Mektubu” başlıklı bir mektup yayınlanır. Yazının sonunda, Gelibolu Yarımadası’nda Müttefiklerin durumu , şöyle ilginç bir benzetmeyle açıklanmaktadır:
    Türklerin bir atasözü var: Eşeği dama kim çıkardıysa, oradan indirmek de onun görevidir. Atasözü durumu çok iyi anlatmaktadır.”
    Çanakkale Cephesi’nde şiddetli çarpışmalar kesilip, durgunluk kazanarak harp siper savaşı hâline dönünce, gerginlik de biraz olsun hafiflemiştir.
    Öte yandan, Çanakkale Cephesi’nde Müttefiklerin en çok çekindiği şeylerden biri, Türklerin zehirli gaz kullanma ihtimâliydi. Türkler, genel olarak yüksek noktaları tuttukları için, rüzgâr uygun şartlarda estiği zaman, zehirli gaz kullanılması çok büyük can kaybına yol açabilirdi. Almanların elinde bu gazdan bulunduğu biliniyordu. Batı Cephesi’nde Fransa’da kullanmışlardı da… Özellikle İngilizlerin zehirli gaz kullanımından endişe ettiği ve askerlere gaz maskesi dağıtıp, muhtemel bir tehlikede neler yapılması gerektiği konusunda özel eğitim verdiklerini öğreniyoruz.
    Ancak Türk subay ve komutanları, Almanların isteğine ve önerisine karşılık bu metodu, “mertçe ve âdil” bulmayıp, savaş kaidelerine de aykırı olacağı gerekçesiyle onaylamamış ve zehirli gazı, savaşın son gününe kadar kullanmamışlardır.
    Cephede bunlar olurken, Avustralya ve Yeni Zelanda’da gazetelerde çıkan yazılarda, Çanakkale Harekâtı’nın artık açıkça ve genel boyutlarıyla tenkit edildiğini görüyoruz. Ancak gene de savaşın süreceği ve nihaî başarının mutlaka alınması gerektiği belirtilmektedir. Oysa ki, Gelibolu Yarımadası’nda, tahliye için gizli hazırlıklar başlamıştır bile…
    Yeni Zelanda ve Avustralyalı askerler, Gelibolu Yarımadası’nı boşaltırken geride içki, yiyecek, elbise ve birçok takdir ve saygı mesajı bırakmışlardır. Bir kısmı şaka dolu olan bu mesajların, bir bölümü de Johny Turk veya ”Our Friend the Enemy” (Bizim Dost Düşmanımız) dedikleri kahraman bir savaşçıya duyulan, hayranlık ve saygı duygularını dile getirmektedir. Türk askerine karşı duyulan bu olumlu duygunun ve sergilenen tutumun, olağanüstü derecede şuurlu ve geniş kapsamlı olduğu da anlaşılmaktadır. Prof. Dr. A. Mete TUNCOKU’ nun Anzakların Kaleminden Mehmetçik isimli eserindeki belgelerden inceleme fırsatını bulduğum bu husus açıkça görülmektedir.[2]

    SONUÇ:
    Çanakkale Savaşları sırasında Gelibolu’yu yaşayanlar için hayat, tahliyeden sonra da, Gelibolu’ya rağmen, ama gene de Gelibolu’yla birlikte sürmektedir. Bunca can, mal kaybıyla iki tarafı da bitirip tüketen Çanakkale Savaşları, hiçbir savaşın mutlak kazançlısı olmayacağı hakikatini bir kere daha ispatladığı için, kaybedilen canlara değmedi. Türkler, dünyanın süper güçlerinin işgâline karşı vatanlarını kahramanca savunurken işgâlcilerden geriye kalanlar elleri boş ülkelerine geri döndüler. Aslında I. Dünya Savaşı’nın tamamı bir trajedidir. Hiç olmaması gerekirdi. Almanya ve İngiltere arasındaki savaşı önlemek üzere yeterince diplomatik çaba sarf edilmediği ve milletlerarası görüşmeler yapılmadığı için harp bütün dünyaya yayıldı. Türkler diplomatik baskılar sonucu bu savaşa girdiler. 1914-1918 yılları arası, bilinen dünya tarihinin en trajik dönemlerinden birisidir. Bu, kazananın da çok şey elde edemediği bir harpti. Bu dönem, İngiltere’nin dünyaya hâkim olduğu bir dönemin sona erişinin tescil edildiği ve II. Dünya Savaşı’nın temellerinin atıldığı bir dönemdir.
    Çanakkale Savaşları’nın bize öğrettiği bir başka hakikat de şudur: Türkiye’de az sayıda insan Çanakkale Savaşlarını biliyor ve neler olup bittiğinin farkındadır. Aslında bu savaşlar, Türk Tarihi’nde bir dönüm noktasıdır.
    Çanakkale Savaşları da şüphesiz, hiç olmaması gereken tarihin şâhit olduğu en kanlı savaşlardan biridir. Çanakkale de diğer savaşlar gibi, yol açtığı kan ve can kaybı yanı sıra, günümüze kadar uzanan sosyo-politik etkileriyle tarihî bir gerçek olarak önümüzdedir.
    Diğer taraftan, Çanakkale Savaşları’nın onu birçok savaştan ayıran önemli bir başka yönü de, savaşa fiilen katılanların genellikle Savaş Hukuku kaidelerine uygun hareket etmiş olmalarıdır. Savaşın her iki tarafında da, içinde bastırdığı canavarca duyguları, savaş ortamında ortaya koyan kötü örnekler şüphesiz vardır. Ortada, dünyanın o güne kadar belki de hiç görmediği büyük bir donanmayla Türk’ün üzerine çullanmış Müttefiklerin ezici gücüyle ve baskısıyla sürdürülen bir harp vardır. Her şeye rağmen Çanakkale’de yapılan savaş dürüstçe, mertçe ve kahramanca bir savaştır.
    Mustafa Kemal’in Anzakları; “Kahraman Askerler; onlar artık Mehmetçik gibi bizim de oğullarımızdır” sözleriyle onurlandıran değerlendirmesi de, aynı açıdan ele alınmalıdır. Bu yalın ama o derecede anlamlı güzel sözler, özellikle Conkbayırı ve Anafartalar’da göğüs göğse geçen çarpışmalar sırasında, düşmanın ne derece cesur ve kahramanca bir savaş sergilediğini gözlemiş büyük bir komutanın, onu içten kelimelerle takdir edişinin asil örneğini oluşturur. Tarihte acaba, kaç komutan, ülkesini işgâl için çarpışırken yendiği düşmanını böylesine açıkça överek onurlandırmıştır.
    Çanakkale Savaşları neresinden bakılırsa bakılsın, gerçekten tam anlamıyla tarihin kaydettiği en büyük insanlık dramı ve trajedilerinden biridir. Bu trajedide sahne, Gelibolu Yarımadası’nın kıraç tepeleri ve güzel kıyıları; arka dekor ise ışıl, ışıl sularıyla Çanakkale Boğazı ve mavi Ege Denizi’dir. Ancak bu sergilenen öyle bir dramdır ki, oyuncuların her biri yücelip devleşmiş, âdetâ birer destan kahramanına dönüşmüştür… Bu öylesine bir gerçek oyundur ki, oyuncular rollerini kanları ve canları pahasına, ama sonuna kadar büyük bir başarıyla sergilemişlerdir. Zaten yapacak başka bir şeyleri de yoktur.. Çanakkale’de kazanan Türk askeri olmasına rağmen I. Dünya Savaşı’nın sonunda vatanını kaybeden yine Türk Milleti olmuştur. Bu savaşın bir başka galibi dünyayı kan ve gözyaşına bulayan, hırsları bitmek tükenmek bilmeyen politikacılardır. On binlerce yetişmiş vatan evlâdını Çanakkale’de Müttefiklere kıydıran Osmanlı Devleti Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet kapısında çalıştıracak yetişmiş insan bulmakta zorlanmamıza sebep olmuştur. Dolayısıyla Churchill’in haklı olarak övündüğü gibi, Türkler, bir asır boyunca yokluğunu çekecekleri yetişmiş bir kadroyu, Liman von Sanders’ in sinsi emellerine teslim ederek harcatmışlardır. Tarih şeridi geriye sarılmıyor!... Çanakkale’yi yaşanmamış sayamazsınız ki!...
    Çanakkale’den ibret dersleri çıkartalım, o, bize yeter!...
    (Alinti)
    Ekrem YAMAN
    Mersin Vali Yardımcısı

Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Bir Japonun Gözünden TürkLer
    By Fidem in forum Hayatın İçinden
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 04.05.09, 09:51
  2. Mehmetçik Zor şartlar Altinda Boş Durmuyor...
    By _Kirmizi_Baslikli_Kiz_ in forum Haber Arşivi
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 05.03.08, 07:25
  3. Mehmetçik vuruyor peşmerge 'çık' diyor
    By BoDrUmLu1905 in forum Haber Arşivi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.02.08, 07:26

Eklenmis Olan Tag'lar

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372