Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığı Amerikan üniversitelerinde adeta moda. Herkes vur abalıya. O kadar ki ögrencilerin büyük bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti'nin aleyhinde konuşmaları gerektiğine, yoksa hocalarından iyi not alamayacağına inanıyor. Haksız da değiller


İLHAN BAŞGÖZ
Seçimlerden sonra işler ne güzel başlamıştı. Güzel gideceğine inanıyorduk... AK Parti büyük bir çoğunlukla Meclis'e girmişti. Başbakan yeni ve demokratik bir anayasa hazırlığı sözü veriyordu. Bütun vatandaşları kucaklayacak uzlaşmacı bir anayasa. Türkiye ümitli, ferah, rahat bir nefes alıyordu. Ben de ümitlenmiştim. Sonra, akıl almaz bir şey oldu. Kimin aklına esti, güzel güzel yol almaya hazırlanan idare gemisini götürdü, türban kayasına tosladı. Bu kesinlikle bir komplo. Bence yurtdışından kurulan bir tuzak. Tıpkı türban konusunu Türk toplumunun başına bela edenlerin Avrupa devletleri olması gibi.
Şimdi de Türkiye'nin başına öyle bir çorap ördüler ki, daha kötüsü olamazdı. Avrupa Birliği'ni unuttuk, Anayasayı unuttuk, uzlaşmayı unuttuk. 301'inci maddeyi unuttuk. İki aydır türbanla yatıp türbanla kalkıyoruz. Bu anayasa tartışmaları arasında beni en çok korkutan Sayın Cumhurbaşkanı'nın başı açıkların endişelerini ortadan kaldıracak düzenlemeler istemesi oldu. Demek 80 yıldır başı açık gezen kadınlarımızın başı gerçekten tehlikede ki, bu tehlike kanunla önlemek isteniyor.
Bu şuna benziyor: Her zaman mısır ekmeği yiyen bir Karadenizli vatandaşlara diyorsun ki, senin mısır ekmeği yemek hakkını kanunla koruyacağım... Nereden nereye gelmişiz? Bu türban çıkmazını diyelim Başbakan görmedi. AK Parti'nin aksakallıları arasından bir akıllı çıkıp da yahu memleketi nereye götürüyoruz diye sormadı da mı? Densizliğin bu kadarı Tanrı vergisi olamaz, yaman eğitim ister.


Kısır çekişme
Üç haftadır Amerika'dayım. İki aydır türbana takılıp kalan memleketimdeki kısır çekişmenin dışında, bir rahat nefes almayı umuyordum. Öyle olmadı. Üniversitedeki dostlarım burada da bana Türkiye'de dinin ve dindarların baskı altında olduğunu söylüyorlar. Bunun en elle tutulur delili üniversitemdeki türbanlı Türk kızları. Bunlar Türk üniversitelerinde okuyamadıkları için İndiana Üniversitesi'ne gelmiş oluyorlar. Oysa çoğunun daha iyi bir eğitim almak için buraya geldiğini ben biliyorum... Bir başka cemaat bu kızlar. Öbür Türk öğrencilere katılmazlar. Suudi Arabistan'ın yaptırdığı bir cami var. Kapısı bacası belli olmayan, çöl bozuna boyanmış, acayip sandık gibi bir yapı. Orada toplanırlar. Bir Arap imamın vaazlarını dinlerler. İmam efendi televizyon seyretmeyin, müzık dinlemeyin diyormuş. Çevrelerinde Malezya'dan, Suudi Arabistan'dan başı örtülü kızlar var... Her biri son model bir moda mecmuasından çıkmış gibidir... Benim bir aylık harcamama eşit marka ayakkabıları giyerler, en pahalı kokuları kullanırlar. En pahalı kremleri sürünürler. Hepsinin jean pantolonu var, üzerinden son moda bir gömlek sarkıtırlar. Cumhuriyet'le veya Atatürk'le ilgili toplantılara katılmazlar. Cumhuriyeti sevmezsiniz anlarım, Atatürk'ten nefret edersiniz anlarım. Ama bu insanların neden Suudi Arabistan'ın dört duvarı arasındaki çöl kültürüne sıkışıp kaldıklarını anlamıyorum. Bu çöl kültüründe ne bulduklarını anlayamıyorum. İnsan kendi kültürüne nasıl olur da bu kadar yabancılaşır, anlayamıyorum. Acaba yanık bir Anadolu türküsü duyunca gözleri dolmaz mı, burunlarının direği sızlamaz mı bunların? Veya bir çiftetelli havası duyunca içlerinden kalkıp oynamak gelmez mi? Hiçbirinin gidip o kadar benimsedikleri Suudi Arabistan'da yaşamak isteyeceğini sanmıyorum. Cumhuriyet'in kendilerine sağladığı haklardan kolayına vazgeçmeyeceklerini biliyorum.
Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığı Amerikan üniversitelerinde adeta moda. Herkes vur abalıya.
O kadar ki ögrencilerin büyük bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti'nin aleyhinde konuşmaları gerektiğine, yoksa hocalarından iyi not alamayacağına inanıyor. Haksız da değiller..

Baskı nerede?
Türkiye'de dinin ve dindarların baskı altında olduğuna inanan dostlarıma şunları söylüyorum:
Bugün Türkiye'de, sayısını bilemediğim kadar çok tarikat var... Adıyaman'da var, Malatya'da var, Konya'dan İstanbul'a kadar her yerde tarikat var. Bunların on binleri geçen üyesi var. Bir kısmının televizyon kanalları, gazeteleri var. İstedikleri şekilde toplanıyorlar, ibadetlerini ve zikirlerini yapıyorlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üyelerinden bir kısmını bu tarikatlar seçtiriyor. Hükümette Nakşibendi bakanlar var. Kanun tarikatları yasakladığı halde, kimse bunların üzerine baskı koymuyor. Her tarikatın cemaat evleri var. Binlerce öğrenciyi oralarda öğretmenler değil ablalar ve ağabeyler eğitiyor.
Ne eğitimi verildiğini hiç kimse bilmiyor. Kimsenin bu faaliyetlere karıştığı da yok. Memleketimde sayısı üç bini bulan Kur'an kursu var. Kanuna göre bu kurslara ancak 12 yaşına basan kızlar devam edebilir. Benim bulunduğum kentte ellerinde amme cüzleri, başları örtülü Kur'an kursuna giden kızların yaşı en çok yedi. Bu kurslar hükumetin kontrolünde idi. Bu kontrol kaldırıldı.
Hiç kimseye kızını Kur'an kursuna göndermeyeceksin dendiği yok.
Türkiye'de cami sayısı okul sayısından fazla. Her gün de yenileri yapılıyor. Cami yaptırma dernekleri vatandaştan harıl harıl para topluyor. Kimse kimseye cami kuramazsın demiyor. İslam inanışına göre kızlar imam ve hatip olamaz. İmam Hatip liselerinin sayısı düz liseler kadar neredeyse. Öğrencilerinin yarısı kız. Bütün orta öğretim kurumlarında din dersleri zorunlu. Kimse çıkıp da ben bu derse girmek istemiyorum diyemiyor. Kâfirlik damgası hazır. Herkes korkuyor. Her yıl on binlerce vatandaş hacca gidiyor. Memleketimiz boğazına kadar borç içinde. Batı'dan üç buçuk dolar çekeceğiz diye kırk takla atıyoruz. Hiç kimse bunlara etmeyin, eylemeyin demiyor. Milyonlarca doları götürüp Suudi Arabistan çölllerine gömmeyin demiyor. Oysa Hac'ın başka bir yorumu da var. Bundan 700 yıl evvel Anadolu erenlerinin o büyük Türkmen kocası Yunus Emre söylemiş bunu:
Çalış kazan ye yedir
Bir gönül ele getir.
Yüz Kâbe'den yeğrektir.(daha iyidir)
Bir gönül ziyareti.
Bir yoksulun gönlünü almanın Hac kadar kutsal olduğunu kimse söyleyemiyor.
Memleketimden manzaralar
Camiler özellikle cuma günleri dolup taşıyor. Sokaklar trafiğe kapanıyor. Kimse yolları trafiğe kapatamazsınız demiyor. Sabahın erkeninde her minareden dört mikrofon en yüksek perdeden ezan okuyor. Gece geç yatıp sabah uyumak isteyen vatandaşlara uyku haram oluyor. Ezan insan sesinden başka iletişim vasıtası olmayan bir toplumda önemli idi... Bilal Habeşi çıkıp Araplara, gür sesi ile "Namaz vaktidir, haydin namaza" diye bağırmasa kimse namaz vaktini bilmiyordu. Kendisini atılan taşlardan korumak için de Habeşi iki eliyle yüzünü kapatırdı. Bugün herkesin evinde saati var, çalar saati var, televizyonu var. İsteyen istediği saatte uyanır ve namazını kılar. Hayır ille hoparlörler her yanı çınlatacak... Buna da kimsenin karıştığı yok. Dindarlar ve din nasıl oluyor da baskı altında imiş ben anlamıyorum
Türkiye'de bir baskı var. Ama bu baskı dindarlar üzerinde değil. Baskı, dini başka türlü anlayanlar, dini sıyasetin dışında kendi vicdanlarında yaşamak isteyenlerin üzerinde ciddi bir biçimde var. Ben ders verdiğim doğu Anadolu kentinde Ramazan'da açık lokanta bulamıyorum. Kente inip yemek yiyemiyorum. Bir sandviç alıp yemek istersem ancak bir parkta kimsenin göremeyeceği bir ağaç gölgesine sığınıp yiyebiliyorum.
Zındık damgası hazır. Universitemin genç kızlarının başı açıksa kısa kollu bluzlarla kentin sokaklarından geçerken kokuyorlar. Sokakta sigara içemiyorlar. Sayıları milyonları bulan Alevi vatandaş Cemevlerine ibadet yeri diyemiyor. Ancak kültürevi diyebiliyorlar. Bir doçent, çalıştığım üniversitede bir kız öğrencisine soruyor. "Sen Alevi misin?" "Evet" cevabını alınca, "Çık dışarı yoksa abdestim bozulacak" diye kızcağızı sınıftan kovuyor. Bu doçent hâlâ Türkiye Cumhuriyeti'nin bir üniversitesinde ders vermeye devam ediyor. Pendik'te genç partililer cuma günleri dükkân dükkân dolaşıyorlar, dükkânı kapamayan esnafa iyilikle olmazsa tehditle dükkânlarını kapattırıyorlar. Osmanlı'da asesbaşı her Cuma çarşıyı pazarı dolaşır, dükkânı kapatıp camiye gitmeyeni hemen oracıkta falakaya çekermiş. Henüz şükür bu noktaya gelmedik. Ama, mayo reklamı yapan işyerinin reklamlarını çamurla sıvıyorlar. Kimsenin bunlara etmeyin, eylemeyin dediği yok.
Parti büyüklerinin politikası belki bu değil. Ama bunlar önlenmiyor...
Bütün bunlar yetmiyor olmalı ki, AK Parti Genel İdare Meclisi'nin önemli üyelerinden biri, Mir Dengir Mehmet Fırat birkaç hafta evvel Harvard Üniversitesi'nde bir konuşma yapmış. Konuşmasında, Anayasa'nın laiklik maddesini değiştiremiyoruz diye, bir defa değil iki defa esef etmiş ki bu haberi Radikal'de çıkan bir yazıdan öğrendim. Kimse çıkıp da o konuşmacıya sormamış. Memleketimizde din manzarası budur. Laiklik maddesi Anayasa'da iken bunlar olabildiğine göre bu maddeyi değiştirseniz acaba başka neler yapacaksınız? Yahut ne bekliyorsunuz da çifte çifte eseflerle laiklik maddesinden şikâyet ediyorsunuz? Ben bu çifte eseften gerçekten ürktüm