Dünyaca tanınan ünlü ekonomist William K. Tabb, çağdaş dünya kapitalist sisteminin içine girdiği dört krizi ele aldı. Tabb, "dünya yeni güç merkezlerinin doğum sancısını yaşıyor" dedi.



Haber Merkezi / TİMETURK

Amerikalı ünlü ekonomist William K. Tabb, "Çağdaş Dünya Kapitalist Sisteminin Dört Krizi" adlı makalesinde dünyanın içinde bulunduğu krizi çok çarpıcı başlıklarla ele aldı. İşte Tabb'ın makalesi:

Çağdaş Dünya Kapitalist Sisteminin Dört Krizi


Bu yazıda amaçlanan küresel politik ekonominin ilerici iktidarlar ve toplumsal değişim hareketleri için önem taşıyan yönlerini incelemektir. Çağdaş dünya kapitalist sisteminin dört kriz alanı incelenerek, dünya kapitalist gelişiminin bugünkü konjonktürde sınırları ve fırsatları değerlendirilecektir. Bunlar çelişkili unsurlar olmakla beraber, aynı zamanda çağdaş konjonktürde en çarpıcı olanlarıdır.

İlk kriz noktası, Birleşik Devletler ekonomisine hakim olan ve geniş etkileri olan mali çalkantıdır. Bu Anglo-Amerikan iktisadına olan güvensizliği arttıran bir krizdir. Bunun kapitalizmin krizi olup olmadığı bilinmemekle beraber, böyle olması için hem daha fazla derinleşmesi, hem de bir sistem sorunu olarak etkilerinin daha dramatik hissedilmesi gerekir. En önemlisi, bu tür krizlerin kapitalizmin işleyişinin doğasına ait olduğunu açıklayabilen ve sosyalist bir alternatif öngörebilen kurulacak bir partinin, Güney Afrika’da ayrımcılığı (apartheid) bitiren hareket gibi bir hareketi başlatabilmesi gerekir. Bu sonuncusu olmadan derin ve can yakan bir kriz bile, bırakın kapitalizmin feshini, en iyi ihtimalle bir reform için fırsat olur.

İkinci kriz, güvenilirliğini hem rejim değiştiren savaşlar anlamında, hem de Washington Konsensüs’ü olarak bilinen uluslararası mali ve ticari rejime karşı gelişen etkili direnç anlamında yitiren ABD önderliğindeki emperyalizmin krizidir. Bugün neoliberalizm, vermiş olduğu ve vermeye devam ettiği devasa hasardan dolayı ideolojik olarak savunma halindedir. Üçüncü kriz noktası, eskiden kapitalist sistemin merkezinin dışında kalan yerlerin şimdi yeni güç odakları haline gelmiş olması ve bunun yarattığı gerilimin Birleşik Devletler’den uzaklaşmak isteyen ülkeler için bir manevra alanı açmış olması. Dördüncü kriz alanı kaynak kullanımı ile ilgilidir; hayat için gerekli olan şeylerin eşitsiz dağıtımı ve artık sürdürülemez hale gelen büyüme paradigması. Bu noktada, Güney Afrika’daki ve diğer yerlerdeki halk hareketleri, ezilenler ve sömürülenler için felaket demek olan özelleştirmelere ve bireyciliğin dayatılmasına direnen aktörlerdir.

Birinci Kriz: Malileştirme ve Mali Kriz (1)

Bugünkü mali çöküşün ne kadar zarar vereceğini bekleyip göreceğiz ama şu haliyle bile zarar oldukça büyük. Sistem krizi düzeyinde önemli olan sadece ödenen ekonomik bedel ya da vergi mükelleflerini kurtarma operasyonları değil, ama mali kapitalizmin kendini sürdürüp sürdüremeyeceğidir. Financial Times’ın kıdemli ekonomi yazarı Martin Wolf, kapitalizmin “20. yüzyıl ortalarındaki yönetimsel kapitalizmden, küresel mali kapitalizme dönüştüğünü” yazıyor.(2) Montly Review’in editörü John Bellamy Foster “sistemin malileştirme sonucu değişmesine rağmen, malileştirmenin, kapitalizmi ‘tekelci-finans sermayesi’ denebilecek yeni melez bir tekelci aşamaya getirdiğini” iddia ediyor.(3) Finans, insanların tüketebilecekleri gerçek mal ve hizmetleri üreten ekonomi olan üretken kapitalizmi yeniden yapılandırmayı başardı. Yeni bir yolla, dünya sisteminin hem merkezindeki hem de periferisindeki üretim sürecinde ortaya çıkan artı değere giderek artan oranlarla el koydu.

ABD ekonomisinde 2004 yılında, finansal olmayan ulusal sanayinin karı 534 milyar dolar iken finans alanındaki şirketlerin karı toplamda 300 milyar dolardı; bu da tüm ulusal şirketlerin toplam karının yüzde 40’ına eşittir. Bu oran 40 yıl önce sadece yüzde 2’ydi; malileştirmenin ABD’nin politik ekonomisindeki gelişiminin dikkate değer bir göstergesidir bu durum. Bu hem ekonomik hem de politik bir gelişme. Mali sektör ekonominin geri kalan kısmı için bir kaldıraç haline gelmiştir; dolayısıyla kendi önceliklerini borç alanlara, korunmasız şirketlere ve hükümetlere dayatabilecek bir güç kazanmıştır. Gücü arttıkça da, daha fazla gelişmesine izin veren ama ekonomik sistemin istikrarını da tehlikeye atan deregülasyonlar talep etmiştir.

Finans, gerçek üretimin müdahalesi olmadan, paradan para kazanabilen sihirli bir P-P devresi yaratmış gibi görünüyordu. Birikimin bu yeni sırrının, yüksek kazançlı ama yüksek risk taşıyan varlıklar satın almaya ve yatırımcının özsermayesinin mislince borç alabilmesine izin veren kaldıraçlıkta (leverage) ve risk yönetiminde olduğu düşünülüyordu. Böyle bir kaldıraçlanma sonucu, değerdeki küçük bir yükselme bile başlangıçtaki yatırıma yüksek kar olarak dönüyordu. Küresel piyasa ortamında, Japon yeniyle alınan düşük faizli borç para, yüksek kazançlı ABD mali varlıklarına, junk (çürük) tahvillere ve türevlerine yatırılıyordu.

Varlık değerleri, CDO’lu (collateralized debt obligations – teminatlı borç mektubu) mortgage paketleri veya daha egzotik ürünler şeklinde yükseldikçe, yatırımcılar iyi para kazandılar. Bu diğerlerinin de bu stratejiyi benimsemelerine ve varlık fiyatlarını arttırmalarına yol açtı. Bu varlıkların artan değerleri, öyle ya da böyle patlayacak balonlar üreten bir spiral şeklinde, daha fazla satın almak için daha fazla borçlanmaya ve fiyatların yükselmesine neden oldu. Bir birikim stratejisi olarak malileştirme, hem finansal marketlerin çökmesi gibi ağır bir krize yol açtı, hem de Birleşik Devletler’i borç içindeki fakir uluslara benzeyen bir duruma soktu; kurdaki düşüş, elitleri destekleyen ticaret politikaları olan, mali sisteme para aktarmak için vergilerin arttırılmasını talep eden, zenginlerden ve şirketlerden daha az vergi alan bir devlet.

Toksik teminatlı borç mektuplarının adı çok geçse de, malileştirmenin en önemli tarafı borcun büyümesidir; devlet borcu (çoğu askeri harcamalarda, vergi indirimlerinde ve zenginler ve şirketler için ‘teşviklerde’ kullanılan), her tür tüketici borçları ve şirket borçları gibi. Borçlanmadaki bu patlama durgunluğa girmeye meyilli bir ekonomi yarattı. Sınıfsal olarak bölünmüş bir toplumun irrasyonelliği, şirketlerin elde ettiği karların toplumun ihtiyacı ve talebi olan şeylere yatırılmamasında yatmaktadır. Bunun nedeni ise, işçi sınıfının alım gücünün sınırlı tutulması ve şirketlerden devletin kamu yatırımı yapabilmesi için gerekli olan verginin alınmamasıdır.

Yeterli alım gücüyle desteklenmeyen taleplerin önemsenmediği bu irrasyonel toplumsal yapıda kullanılamayacak bir yatırım fazlası vardır. Karşılanmamış toplumsal ihtiyaçların varlığı ve üretim-fazlalığının bir arada olması sistemin karakteridir; aynen sermaye sınıfının gücü ve işçi sınıfını birbirine düşürebilme yeteneği sayesinde, daha az tazminat alması için işçi sınıfının üzerinde kurduğu baskı gibi. Sermaye tarafından el konan artı değer, üretimde bir çıkış bulamayıp bir şekilde patlayacak olan spekülatif balonlarca emildiğinde mali spekülasyon ortamına girip ekonomik bir karmaşa yaratıyor.

Bu tür genel eğilimlerin dışında, malileştirme ile artan eşitsizlik ve ısınma, yakıt, sağlık ve gıda harcamaları gibi temel ihtiyaçlardaki fiyat artışları yüzünden işçi sınıfının yoksullaşması arasındaki bağlantı da çok önemlidir. Hissedar bazlı kapitalizmin zaferinin tartışılmaz olduğu Birleşik Devletler’de (işçiler, cemaatler ve kamu gibi çıkar sahiplerinin fikirlerinin ve ihtiyaçlarının göz önünde tutulduğu paydaş kapitalizmine karşıt olarak) en fazla ezilenler işçilerdir.

Bush’un başkanlık döneminde malileştirme ve küreselleşmenin bir parçası olarak imalat sanayindeki işlerin beşte biri yok oldu. Ücretler ve emeklilik gelirleri düştü, işçilerin ve ailelerinin sağlık giderleri arttı, çalışanlar kovuldu ya da yarı-zamanlı ve geçici işlerde çalışmaya zorlandı. Bunların hepsi kar hedeflerin tutturulması ve şirketlerin şirket alımlarını finanse etmek için altına girdikleri borçlanmayı finanse etmek için yapıldı. Artık daha fazla insan yarı-zamanlı veya geçici işlerde çalışıyor ve bu insanlar çocuklarının geleceği konusunda kötümserler. Devletlerinin şirketler ve zenginler tarafından zaptedildiğini düşünüyorlar.

Üç eğilimin kesişimi ABD’de yaşayanların çoğunluğunun geleceğini kötü hale getiriyor, bu da yaygın kötümserliği haklı çıkarıyor. Bunlardan birincisi mal ve hizmet üretiminin küreselleşme sonucu düşük-ücretli yerlere taşınmasıdır. Vasıf gerektirmeyen işler artık daha ucuza başka yerlerde yapılabiliyor. Ayrıca eğitim düzeyi, Hindistan, Çin, Doğu Avrupa ve diğer yerlerde eğitimli işçiler tarafından yapılabilen işler için artık bir garanti değil. İkinci olarak, teknolojinin işçi başına düşen ürün çıktısını yükseltmesi, her işçinin daha fazla üretmesi, çıktı talebinin üretkenlik kadar hızlı artmaması ve dolayısıyla daha az işçinin çalıştırılması anlamına gelir. Bunu, bir zamanlar çok daha fazla üretim işçisi çalıştıran otomobil ve çelik gibi temel sanayilerde görebiliriz. Üçüncü olarak, bugün sunulan işler çoğunlukla düşük ücretli ve sendikasız Mc-işlerdir. Ayrıca, Ronald Reagan döneminde hava trafik kontrolcüleri sendikasını dağıtılmasıyla başlayan sendikalar üzerine amansız saldırılar (grev kırıcılığı gibi) ve patronların, Ulusal Emek İlişkileri Kurulu’nun göz yummasıyla, işçi kovmadaki rahatlıkları ortadadır.

Maliye konusundaki Anglo-Amerikan uzmanlığının bir tür kaldıraç görevi görerek bu ekonomilerin geleceğini garanti altına alacağı düşünülüyordu. Sermaye sınıfı, kendi ekonomilerinde malileştirme sürecinin gelişmesinin öncüleri olarak, yüksek miktarda borçlanmayla yarattığı gelişmeyle, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası aracılığı ile kendi mali rejimini ve kurallarını gelişmekte olan ülkelere dayatmasıyla, mali operasyonlarını yükselen piyasalar denilen yerlere de yayıyor. Bugünlerde Wall Street’teki düşüşü ve yabancı devlet fonlarının ve diğer yatırımcıların ABD mali imparatorluğunun temel direklerini kurtarmaya çalışmasındaki ironiyi yaşıyoruz. Bu tür çelişkili gelişmeleri nasıl değerlendirmeliyiz? Bu politik bir sorudur. Küçük bir elitin, çoğunluğa rağmen yarar sağlamasının söz konusu olduğu diğer tüm ekonomik sorunların yanıtlandığı gibi yanıtlanması gerekir. Çözüm, bu elitlerin nasıl böyle yapmaya devam edebileceğinde değil, yeni sosyal düzenlemelerle onların nasıl sınırlanacağındadır.

Birleşik Devletler’de demokratlar, Avrupa’da sosyal demokratlar ve her yerdeki üçüncü yolcular, yani sadık muhalefet, sermayenin gücünü kabul ederek, işçi sınıfının saygısını yitiriyorlar. İşçi sınıfı bugün, eğer kendi çıkarlarını savunacaksa ve sömürüden başka hiçbir şey vaat etmeyen bu toplumsal ilişkileri değiştirecekse, anti-kapitalist partiler kurarak kendini örgütlemelidir. Die Linke’de, giderek ülke politikalarında bir güç haline gelen Almanya’da sosyal demokratların solunda yer alan bir partileşme hareketi, bunun başarılı bir örneğini görüyoruz. Sonra da değinileceği gibi, neoliberalizmin en çok zarar verdiği kıtalardan biri olan Latin Amerika’da kitleler şu ya da bu oranda kapitalist toplumsal ilişkileri değiştirmeyi vaadeden sol partileri destekliyorlar.

İkinci Kriz: ABD Emperyalizmi, Kaybeden Hegemonya

Son zamanlarda ABD emperyalizminin iki başarısızlığı var: neoliberal Washington Konsensüs’ne karşı duyulan güvensizlik ve Washington’un küstah militarizminin şokuna ve dehşetine karşı tepki. Bence bu mahkûmiyet kararları, hegemonyanın uygulanmasında ve yönetici sınıfın tek taraflı olarak dünyayı yönetebileceği varsayımındaki krizi nitelemektedir. Irak ve Afganistan’daki başarısızlıklardan sonra Bush’a ve yeni-muhafazakarlara karşı güvensizlik artmış, savaş ve fetih politikaları sorgulanmış ve çoğu Amerikalı tarafından reddedilmiştir.

Yönetici sınıftaki gruplardan biri, ABD sermayesini destekleyen uluslararası ticareti ve mali rejimi kilit nokta olarak görüyor. Başka bir kanat, ABD hegemonyasının yeniden kurulmasında askeri eylemin gerekliliği konusunda oldukça hızlı. ABD yönetici sınıfı her zaman bu iki stratejiyi de uygulamıştır, ama bu stratejilerle dünyanın durumu ve iç politika arasındaki dengeyi gözetmek kaydıyla(4). Bu sınıfın baskın ideolojik hiziplerinden ikisinin karakteri, en güçlü kabine figürlerine ve son iki başkanın politikalarına bakarak anlaşılabilir. Bill Clinton yönetimindeki kilit isim Hazine Bakanı Robert Rubin’di, Bush yönetiminde ise Savunma Bakanı Donald Rumsfeld.

Tabii ki yönetimdeki en baskın figür, kendini emperyal başkanlığa ve küçük elite adamış, içerdeki ve dışarıdaki muhalefeti sindirmek ve yok etmek için hiçbir şeyden kaçınmayan Başkan Yardımcısı Cheney. Clinton döneminde güç projeksiyonu ve şiddet kullanımı önemli olsa da, Washington Konsensüsü’nün yayılması esas dış politikayken, Bush döneminde şok ve dehşet temelli bir dış politika izlenmiştir. Bugün bu iki stratejinin de büyük ölçüde başarısız olduğu ortadadır. Gelişmeyi amaçlayan Washington Konsensüsü’nün başarısızlığı kabul edilmiştir. 80’ler ve 90’larda pek çok ülkeye dayatılmış olmasına rağmen bugün dünya çapında bir dirençle karşılaşmıştır, ama iki politika da hala büyük zarar vermeye devam etmektedir.

Şimdi, kısaca ABD militarizmi ve daha ayrıntılı olarak Washington Konsensüsü’nün terkedilmesi üzerine yorumda bulunmak istiyorum. Amerikalılar yalanlar üzerine Irak’ta bir savaşa sürüklendiler ve bugün Irak’a saldırının kötü bir şey olduğu konusunda epey ikna olmuş durumdalar. Artık, Birleşik Devletler’in hem Irak’ta savaşı kaybettiği konusunda hem de Afganistan’daki durumun, rejim değişikliğine zorlama ve emperyalist istikrarı sağlama konusundaki yeteneksizliği ortaya serdiği yönünde yeni bir farkındalık doğmuş durumda. Bu tür bir maceraperestliğin ülkeyi iflasa sürüklediği ve sağlık politikası ile iyi ücretlendirilmiş istihdamın iç politikadaki önceliği konularındaki farkındalık, emperyal Amerika’yı daha önce görülmemiş bir biçimde zorluyor.

Pek çok Amerikalı, hala ulusal gücün zayıf düşmanlara karşı alınan kolay zaferlerle kendini ispat çabasını destekleseler de, uzun süreli ve pahalıya mal olan maceralardan sıkılmış durumdalar. “Görev tamamladı” zırvalığı, rahatsızlıktan kolay manipüle edilenlere karşı nefrete kadar bir dizi tepki doğuruyor. Birleşik Devletler’in Irak’taki emperyal hırsı, pek çok eliti bir iç sorgulamaya sokmuş durumda. Demokrasi yayma ve gelişmeyi teşvik etme söylemleri iyice aşındı. Hem dışarıda, hem içerde kitlesel bir muhalefet doğdu. Bu desteksiz iddialara küresel düzeyde bir güvensizlik var. Dünya sisteminde ABD’ye ve onun hegemonyasına karşı yeni bir güvensizlik var.

Doğu Asya mali krizinin 10. yıldönümü olan geçen sene iki nokta vurgulandı. Birincisi, sermaye piyasasının liberalleştirilmesinin büyümeye değil, istikrarsızlığa yol açtığı idi. IMF ekonomistleri bile çalışmalarında bu sonuca vardı. IMF ekonomistlerinin beraber yazdığı bir makalede, diğer faktörler göz önüne alındığında, mali bütünleşme ve ekonomik büyüme arasında ikna edici bir bağlantının kurulmasının zor olduğu sonucuna varılıyor. Sermaye girişinin aniden kesilmesinin etkileri çok yıkıcı olabilir. İkinci olarak, neoliberal politikalar tamamen yanlıştır. Neoliberal ideologlar ve Wall Street’teki baskı grupları, borç alan ülkelere zarar veren politikaları desteklediler. Bu arada sermayedarlar mali liberalleşmeden kazanç sağladılar. Bu neoliberal fikirleri benimsemeyenler artık sadece radikal solcular değil(5).

Washington Konsensüsü’nün neoliberal politikalarını uygulamaya zorlanan ülkelerde mülkü zapt yolu ile birikim denen bir süreç yaşadı. David Harvey’in kurduğu bir yapı. Bu süreç işçi sınıfının servetine ve haklarına el konulmasıdır. Harvey’in kafasında su, sağlık hizmetleri ve eğitim gibi hakların özelleştirilmesi vardı. Bu tür şeylerin özel piyasalarda satılmaya başlanması, bunları, hakları olmasına rağmen karşılayamayan insanların mülksüzleşmesine neden oldu. Bu terim, mali krizlerin arkasından yaşananların adı oldu. Küresel devlet ekonomisi yönetimi kurumları, yapısal düzenleme programları ve çeşitli şartlılıklar yoluyla kamu varlıklarını özelleştirme, borç geri ödemeleri, devlet yan ödemelerinin kesilmesi, yerel ekonominin yabancı yatırımcıların ve iç elitlerin menfaatine liberizasyonunu dayatarak insanları mülksüzleştirdi.

2007’de Birleşik Devletler’in başı belaya girdiğinde, diğer ülkelere dayattığı acı reçeteyi kendinde uygulamak yerine, finansal kurumları kurtardı. Faiz oranlarını düşürdü ve krizin sorumlularını kurtardı. Yıllarca üçüncü dünyanın banka yapılarını ve faaliyetlerini, ahbap-çavuş kapitalizmini suçladıktan sonra, Birleşik Devletler’in kapitalizminin yetersiz olduğu ortaya çıktı. Banka risk değerlendirme modellerinin sözde sofistikasyonunun beş para etmediği gösterildi. Subprime piyasasındaki sahtekarlığın hiçbir gelişmekte olan ülkede görülmediği kadar geniş olduğu ortaya çıktı. Finansal varlıkların değerinin şeffaf marketlerde bir dengeye gelmesine izin vermek yerine, ABD Hazinesi, bir kartel kurarak bunun olmasını engelledi. Diğer ülkelere önerdiğinin aksine Hazine konut piyasasını destekledi, teminatlı borç enstrümanlarını kurtardı. Martin Wolf’un yazdığı gibi “Artık insanlar ABD yetkililerinin serbest mali piyasaların erdemi üzerine verdiği derslere güvenmeyecekler.”(6) Birleşik Devletler farklı politikalar izlerken, Güney Afrika gibi devletler ağır borç yükleriyle ve Mbeki hükümetinin benimsediği neoliberal politikalarla baş başa bırakıldı.

Washington Konsensüsü’nde kimlerin menfaatinin olduğunun ortaya çıkmasındaki etkilerden biri, batılı liderlerin, giderek önemli hale gelen gelişmekte olan ülkelerin Bretton Woods kurumlarında daha fazla rol üstlenmesi, daha fazla oy hakkına sahip olması ve daha güçlenmesi konularında gösterdikleri isteklilik. Gelişmekte olan ekonomilerin dünya ekonomisinden giderek daha fazla pay aldıkları ve dünya ekonomik rejimini domine eden zengin ülkelere göre daha hızlı büyüdükleri bir yıl olan 2007’de, İngiltere Merkez Bankası genel müdürü Mervyn King’in söylediği gibi “IMF radikal bir reform olmadan, karanlığa karışabilir.”(7) Ya da küresel nüfusun yüzde 15’ini oluşturan gelişmiş ülkelerin IMF’de ve Dünya Bankası’nda oyların yüzde 60’ına sahip olmasının adil olmadığı gibi ifadeler duymaya başladık.

Diplomatik cephede, G-8’in genişletilmesine yönelik teklifler vardı. Financial Times’ın baş politika yorumcusu Philip Stephens, IBSA ülkelerinin (Hindistan, Brezilya, Güney Afrika) ve Meksika’yla Çin’in eklenerek G-8’in G-13’e dönüşmesini önerdi. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick’e göre bu genişlemenin ardında yatan fikir bu ülkelerin “sorumlu paydaşlar” haline gelmesi.(8) Yani devlet fonları ve daha da önemlisi mülkiyetin küresel düzeyde çeşitlenmesi ve elitler arasında artan etkileşim yoluyla küresel düzeyde nüfuz sahibi olan daha katılımcı ulus üstü bir kapitalist sınıfın yaratılması ve böylece dünya ekonomisinin yeniden örgütlenmesi.(9)

Aynı zamanda, büyüyen eşitsizlikten, yabancı ve yerel sermayenin kibrinden doğan hoşnutsuzluk, Dünya Sosyal Forumu gibi yerlerde temel bir değişiklik talep eden ve başka bir dünyanın olanaklı olduğunun farkındalığına sahip olan yerel hareketler ortaya çıktı. Güneyin iktidarları üzerinde, içerdeki sermayeden, kitlelerden, yabancı sermayeyi temsil eden yabancı hükümetlerden ve uluslararası aktörlerden gelen çeşitli ve birbirleriyle çelişen baskılar oluştu. Bugün bu iktidarların geleneksel emperyal güçlerin kaderini paylaşacağı düşünülse de, buna karşı yükselen bir baskı da var.

Tabii ki, artı-değerin büyük bir kısmını el koyan bankaları ve diğer mali kurumlarıyla (çoğu yabancıların olan) Kuzey merkezli malileştirmenin, Güney ülkelerinde de gelişmesi gibi bir olasılık var. Emperyalist finansın Güney ülkelerine girişi gibi bir tarihi şablonun tekrarı, hiç şüphesiz yeni ve daha ciddi krizler yaratacak ve bunun faturasını halk ödeyecektir. Bunun alternatifi sermayenin toplumsal kontrolüne geçiştir. Neoliberalizme karşı çıkarken öğrendiğimiz şeyleri uygulamamız ve yüksek riskli finansa ve doğurduğu zararlara hayır dememiz gerekir.

Olumlu olarak, bazı üçüncü dünya ülkeleri, bazen yerel sermayenin pazarlıkta elini güçlendirmek, bazen de samimi toplumsal kaygılarla ve çoğunlukla da çıkarların uzlaşması sonucu, ilerici bir tarafa geçtiler. Latin Amerika’da, yıllarca süren askeri rejimler ve neoliberal politikaların egemenliğinden sonra, Brezilya liderliğindeki Mercosur (Latin Amerika Pazar Birliği) ABD’nin Serbest Ticaret Alanı kurma girişimlerini engelledi. Tek bir piyasa olarak, Mercosur şu anda dünyanın en büyük 6. ekonomisi. 260 milyonluk nüfusuyla ve toplamda 4 trilyon dolarlık yurtiçi hasılasıyla güçlü bir gelişmeyi temsil ediyor.

Daha radikal olan Latin Amerika için Bolivya Alternatifi (ALBA) bölgesel bir dayanışmanın dışında sosyalist hedefler ve idealler üzerine kurulu bir toplumsal dönüşüm de öneriyor. 2007 yılında Mercosur ve ALBA ülkeleri, alternatif bir gelişme için ve mali bir enstrüman olarak dayanışma temelli ve Washington düşünme tarzını ve kontrolünü tamamen reddeden Banco del Sur’u (Güney Bankası) kurdu.(10) Üye ülkelerden bazıları IMF ve Dünya Bankası’ndan çekildiler. Banco del Sur tek ülke-tek oy prensibiyle ve Venezüella Ekonomik ve Sosyal Gelişme Bankası’nın öncelikleri üzerinden hareket eden, kooperatifleri ve ortak mülkiyeti destekleyen, toplumsal ve kamusal girişimlere düşük faizler öneren bir banka. 7 milyarlık sermayelendirmesiyle ABD kontrolündeki Bretton Woods kurumlarına ve Washington egemenliğindeki neoliberal Inter-American Bank’a ciddi bir rakip.

Solcu hükümetlerin iktidara gelmesiyle ortaya çıkan bölgedeki değişimler oldukça dramatik. 2005’te Güney Amerika, IMF’nin verdiği borcun yüzde 80’ninden sorumluyken, bugün bölge IMF’nin borç portfolyosunun yüzde 1’ini oluşturuyor. Banco del Sur’un yanında, karşılıklı ticaretin yerel para birimleriyle yapılabilmesini sağlayacak ve nihai hedef olarak ortak para birimini öngören bölgesel para sisteminden de söz ediliyor.

Toplumsal hareketler, Banco del Sur’u, daha kitlesel olmaya ve (Brezilya tarafından önerilen) agrofuel (ayçiçeği yağı bazlı yakıt) içeren monokültürleri destekleyen mega altyapıları reddetmeye ve bunun yerine yiyecek ve enerji egemenliğini destekleyen yerel altyapıları finanse etmeye, patent dışı ilaçlar üretmeye ve üyeliği diğer Güney ülkelerine de genişletmeyi zorluyor. Her zaman içinde dönüşümsel ve reformist unsurları bir arada bulundurmuş bu tür oluşumlar önemli bir tarihsel bir ivmenin örnekleridir. Washington Konsensüsü’nün başarısızlığı ve giderek güçlenen alternatif güç odakları, hem sol hem de ulusalcı sağ, dünya politik ekonomisini yeniden şekillendiriyor. ABD dolarındaki hızlı zayıflama da, ki eski gücü ABD’nin gücünün hem sonucu hem de kaynağıydı.

Bugün, uluslararası kurun belirleyicisi olmasından kaynaklanan, Charles DeGaulle’ün ABD’nin “aşırı imtiyazı” dediği şeyi kaybetmesine tanıklık ediyoruz. George Soros 2008’deki Dünya Ekonomi Forumu’nda yaptığı bir konuşmada “60 yıllık rezerv kuru olarak dolar temelli kredi genişlemesi periyodunun sonuna geldik” diyordu. (11) ABD kendi para birimiyle borçlanabilmesinin getirdiği avantajı, suiistimallerle, ölçüsü kaçmış cari açık ve yabancıların elindeki dolar yığılmalarıyla kaybetmiş görünüyor. Bu durum, Federal Rezerv’in mali çöküşü önlemek için uyguladığı para yaratma ve düşük faiz politikalarının kurun değerini düşürmesi ve dolardan kaçışa yol açması noktasına kadar geldi.

Dolardaki bu ciddi düşüş düşünüldüğünde, kısa dönemde değiştirilemez olduğu gerçeği olmasaydı, bir serbest düşüş korkusu yaşanabilirdi. Şu anda, dünya para rezervinin dörtte biri Euro ve üçte ikisi Amerikan Doları’nda iken, saygın kaynaklar, on yıl içinde Euro’nun rezerv para birimi olarak daha önemli hale geleceğini öngörüyor. Bu öngörüler, Birleşik Devletler’deki yüksek enflasyon, büyük cari açık, emperyal güç olmanın maliyeti ve önde gelen ekonomistlerin geliştirdiği taklit modellere dayanıyor.(12) Elbette ekonomik durum her yerde kötü; Avrupa ciddi ekonomik problemlerle karşı karşıya ve daha büyük bir krizle karşı karşıya olduğumuzu gösteren “yükselen piyasalar”daki yavaşlama söz konusu. Dolardaki yeni bir yükseliş Birleşik Devletler ekonomisinin iyileştiğinin değil, başka bir yerdeki belanın yansıması olurdu.

Mali sermaye parazit biçiminde genişledi. Güney’deki kitlelerin çektiklerinin dışında, zengin ülkelerin çalışan kesimine de “bankalarını” ve diğer mali kurumlarını kurtarmaları gerektiği anlatılıyor. Bu yeniden dağıtım modelinin sınıfsal bileşkeni giderek daha açık hale geliyor. Uluslararası politik ekonomi çok kutuplu hale geldikçe, ABD hegemonyası, bu kur meselesi yanında, daha pek çok alanda sarsılacak.

Üçüncü Kriz: Yeni Güç Merkezleri

Şimdi de, Batı-dışı ekonomik ve politik oyuncuların bir tarihi fenomen olarak ortaya çıkışına bakalım. 2006’da, ilk defa olarak, yükselen piyasalar dünya üretim çıktısının yüzde 50’sini oluşturdular. Bu düzeyde gelişmeye devam ederlerse, yüzyılın ortalarında çok farklı bir dünya öngörülüyor. Bu gelişme 19. yüzyılının sonlarındaki Almanya, Rusya ve Japonya’nın gelişmeleri kadar önemlidir. PriceWaterhouseCoopers’ın 2006’da yaptığı bir çalışmaya göre, 2050 yılında Çin ekonomisi dolar bazında ABD ekonomisi kadar büyük olacak ve Hindistan ekonomisi üçüncü sırada olacak. Bir yıl sonra, Goldman Sachs araştırmacıları, Çin’in 2027 yılında Birleşik Devletleri geçeceği ve Hindistan ekonomisinin 2050’den önce Birleşik Devletler ekonomisinden büyük hale geleceği tahmininde bulundular. Yatırım bankacıları Brezilya ekonomisinin 2050’de Japonya ekonomisi kadar büyük olacağını ve Endonezya ve Meksika ekonomilerinin, Birleşik Krallık ve Almanya ekonomilerinden daha büyük olacağını düşünüyorlar.

PriceWaterhouseCooper araştırmacıları ‘E-7’nin (Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Rusya ve Türkiye) bugünkü G-7’den yüzde 25 daha büyük olacağı ve küresel ekonomik gelişimin itici gücü olacağını umuyorlar. Bu tür projeksiyonların ayrıntıları konusunda ne düşünülürse düşünülsün, yakın bir gelecekte ulus-devlet ekonomileri sıralamaları ciddi ölçüde değişecek. Bu yeni ekonomik güçlerin uluslararası politik ekonomideki rolleri çok daha önemli hale gelecek. Yüksek malileştirme sonucu Birleşik Devletler’in başına bela olan kriz gibi krizlere açık olup olmadıkları da önemli bir soru. Yüksek malileştirme ve kırılganlık yeni bağımlılıklar, dolayısıyla küresel krizler için yeni zeminler yaratıyor.

Çin’in önemini gözardı etmek imkansız. Daha şimdiden dünyanın çeşitli yerlerinde atılımlar yapmış durumda. Örneğin, Hu Jintao, kırk sekiz Afrika ülkesiyle yaptığı bir zirvede, kıtaya çifte yardım yapılacağı, otuz üç ülkenin borcunun silineceği ve beş milyar dolarlık ayrıcalıklı kredi verileceği konusunda söz verdi. Ayrıca Çinli başkan ticaretini giderek Asya’ya çeviren Latin Amerika’ya da geziler düzenliyor. Bölge maliye bakanlarının ortak para birimi yaratma çabaları gibi Asya’daki diğer hareketlenmeler de dolar için önemli gelişmeler.

Asya’da tarihi değişimler oluyor. Geçenlerde yayımlanan bir Foreign Policy makalesi şöyle başlıyor: “Kuzey Asya dönüşüyor. 60 yıllık ABD hakimiyetinden sonra bölgedeki güç dengesi değişiyor. Birleşik Devletler düşüşte, Çin yükselişte, Japoya ve Kore ise değişken. Bunların Washington için önemi büyük.”(13) Egemenliğe saygı ve karşılıklı ekonomik çıkara dayalı ‘Pekin Konsensüsü’nün, cruise füzeleriyle ve ekonomik tehditlerle demokrasiyi ve “serbest” piyasayı yayma amaçlı Washington versiyonuna alternatif olarak çok daha çekici. Yine de, Çin işçi sınıfına karşı baskıcı ve sömürgeci bir güç. Çin, sosyalizmin yenilgisinden sonra partinin yüksek görevlilerinin çocuklarının toplumsal servete el koyduğu dönüşüm içindeki bir kapitalist ekonomi.

Burada önemli olan nokta, bu yükselen güçlerin ilerici olup olmamaları değil ama böyle çok kutuplu bir dünyanın diğer ülkelere, Birleşik Devletler hegemonyasının sorgulanmadığı zamanlarda sahip olmadıkları bir hareket alanı sağlamasıdır. Conn Hallinan’ın “elverişlilik birliği” dediği Çin, Hindistan ve Rusya arasında ortaklık amaçlayan bir akım ortaya çıkmıştır. (14) Bu akım olgunlaşırsa küresel gücü Washington’dan kaydırabilir. Rusya, Hindistan ve Çin’e gelişmiş askeri sistemler satmakta ve enerji konularında işbirliği yapmakta. Daniel Drezner, Dış İlişkiler Konseyi’nin yayını olan Foreign Affairs’te, Arjantin’den Pakistan’a ve Nijerya’ya uzanan devletleri ve anti-Amerikancı bağlantısızlar hareketini tekrar canlandırmayı içeren “şüphecilerin koalisyonu”’ndan bahsediyor.(15) Yani artık ilerici devletlerin manevra alanlarının genişlediği bir döneme giriyoruz.

Çin, Rusya ve “istan”ları (Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan) içeren, 2001’de kurulan Şangay İşbirliği Örgütü’nün (Shanghai Cooperation Organization, SCO) arkasında Hindistan ve Çin’in enerjiye ulaşım ihtiyaçları vardı. Hindistan bu örgüte katılırken İran, Pakistan, Moğolistan ve Afganistan’a gözlemci statüsü verildi (Birleşik Devletler’in gözlemci statülüğü reddedilmişti). SCO, NATO karşıtlığını ortaya koyarak Birleşik Devletler’in Orta Doğu’dan çekilmesi gerektiğini ilan etti.(16) Hindistan gibi ülkeler küresel manevralarında her tarafa oynuyor, Hindistan onlarca milyarını İran petrollerine yatırmış durumda. Enerji ihtiyacından kaynaklanan bu tür hareketler ABD’nin olası İran saldırısı ve Türkmenistan, Kırgızistan ve Azerbeycan’daki ABD askeri üslerinin üzerinde etkisi var. Birkaç yıl içinde dünyanın en büyük enerji tüketicisi haline gelecek olan Çin, enerji kaynaklarına ve diğer mallara erişim konusunda da oldukça etkin.

Bugün yeni bir “Yedi Kız Kardeşler” (Enrico Mattei’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu’daki petrolü kontrol eden yedi Anglo-Amerikan şirketini betimlemek için ortaya attığı bir terim) ortaya çıkmış durumda. Artık yedi devasa üretici, ExxonMobil, Royal Dutch Shell ve diğerleri değil, Rus Gazprom, Çin’in CNPC’si, Venezuella’nın PDVSA’sı, Brezilya’nın Petrobras’ı, Suudi Aramco ve Malezyalı Petronas’tır. Bu devlet şirketleri Anglo-Amerikan şirketlerini ödün vermeye zorladıkça, kaynak ulusalcılığının önemini giderek arttıracağı söylenebilir. Bu yeni Yedi Kız Kardeşler’in politikaları elbette çeşitli; en güçlüsü sadık ABD müttefiki Suudiler’inki. Ulusunu 21. yüzyıl sosyalizmine götüren Chavez rejimi Venezuella petrolünü kontrol etmesi önemli bir gelişme, tıpkı Ekvador, Peru ve Bolivya’daki yeni ulusallaşma hareketleri gibi. Putin’in Gazprom’u eline geçirmesi ise Rus ayısının yeniden uyanışını sembolize ediyor.

Dördüncü Kriz: Kaynaklar ve Sürdürülebilirlik

Sonuncu ve belki de en büyük kriz; petrol, yiyecek ve su gibi yaşamsal önemdeki kaynaklara ulaşım ve bunların dağıtımında yaşanan krizdir. İnsan yaşamının sürdürülebilirliği ve doğası, müsrif kapitalist büyümeyle çelişmektedir.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın yayını World Energy Outlook, 2030’da 2005’te kullanılan enerjiden yüzde 50 daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulacağını (verimlilik iyileştirmelerinden sonra) ve bu yeni talebin dörtte üçünün gelişmekte olan ülkelerden geleceğini (sadece Çin ve Hindistan bu talebin yüzde 45’ini oluşturuyor) söylüyor. 2015’ten sonra Çin’in, Birleşik Devletler’in önünde, gezegenin en büyük karbon dioksit yayıcısı olacağı, Hindistan’ın ise üçüncü sırada geleceği tahmin ediliyor (Başka çalışmalar ise Çin’in daha şimdiden sera gazlarının en büyük sorumlusu olduğunu gösteriyor).

Burada önemli olan iki politik konu var. Birincisi, Birleşik Devletler ve diğer zengin ülkelerin uzun zamandır dünya kaynaklarında aslan payına sahip olması. Toplumsal adalet, gelişmekte olan ülkelerin yenilenemez kaynaklarının kullanımındaki istihkaklarının verilmesini ve bu tür bir el değiştirmenin maliyetinin çoğunun çoktan beri fazla tüketen ülkelerin karşılamasını gerektirir. İkinci olarak, ekolojik ve toplumsal kaygılarla hareket eden bir insan gelişim modeli bulunmalı ve bu kaygılar, bugünlerde tek önemsenenin terör olduğu uluslararası konseylerde daha öncelikli hale getirilmeli. Bugün dünya nüfusunun altıda biri enerji-yoğun bir hayat tarzına sahip. Bu tip hayat tarzı daha fazla insan arasında kabul gördükçe, gezegenin problemleri de artacak. Amerikan rüyası daha pahalı ve sürdürülemez bir hale gelecek. Bugünkü üretim ve tüketim modelleriyle Amerikan rüyası herkesçe paylaşılamaz. Milyarlarca insanın küresel kapitalizmden faydalanamamasını bir yana bırakın, bundan faydalananlar da dünya kaynakları üzerinde baskı oluşturmaktadır.

Bugün, dünyadaki tüm ölümlerin dörtte biri bir şekilde çevresel faktörlere bağlı ve kurbanların çoğu kötü beslenmeden muzdarip ve sağlık güvencesinden mahrum fakir insanlar. Kötü beslenme, yiyecek fiyatlarının artması yüzünden, giderek daha ciddi bir sorun olacak gibi gözüküyor. Dünyadaki fakir insanların yüzde yetmiş beşi köylerde yaşıyor ve tarıma bağımlılar. Hayatı buralardan kazanmak zor olduğu için, gelişmekte olan ülkelerin şehirlerine yoğun bir göç var. Bir milyar insan bu büyüyen şehirlerin varoşlarında yaşıyor ve çöp karıştırma ve işportacılık gibi işlerle marjinal bir hayat sürüyorlar. Tarım uzmanları, neredeyse her ülkenin halkına yeterince yiyecek sunabilecek toprak, su ve iklim kaynaklarına sahip olduğunu söylüyor. Ama çok az yerde böyle politikalar uygulanıyor ve yiyecek güvensizliği insanlığın neredeyse yarısını etkiliyor.

Daha umutlu bir yerden bakıldığında, bazı ülkelerin Dünya Bankası’nın tarımı desteklememedeki ısrarını reddettiğini görüyoruz. Yıllarca açlığın kenarında dolaşmış ve 2005’teki felaket mısır hasadından sonra 13 milyonluk nüfusunun 5 milyonunun acil yiyecek yardımına ihtiyaç duyduğu Malai, çiftçilerini destekleme kararı aldı; bu destek sonucu üründe gözle görülür bir artış görüldü ve yüz binlerce ton mısır ihraç edilmeye başlandı. Birleşik Devletler, kendi tarımsal artı değerinden (çiftçilere verilen büyük federal destek sonucu oldukça fazla) yiyecek yardımı yapmakta istekli olsa da, fakir ülkelerdeki çiftçileri desteklemeyi reddediyor. Serbest piyasayı savunduğunu söylese de, Birleşik Devletler, üçüncü dünya ülkelerinin rekabet olanağını, düşük maliyetli tarım ürünlerini bu ülkelere ihraç ederek yok ediyor.

Yeni zenginlerin et tüketme arzularının yanında, etanol üretiminde mısır ve dizel yakıt üretiminde soya fasulyesi kullanımı giderek artmakta. Giderek, tahıllar insanları değil hayvanları besliyor. Örneğin, Çin’in et tüketimiyle aldığı ortalama kalori miktarı 1990’dan beri ikiye katlandı. 1 poundluk domuz eti üretmek için 10 poundluk tahıl (dana eti için iki katı) gerektiği düşünüldüğünde, bu artan talebin, hayatta kalmaları için temel gıda ürünlerini çok pahalı bulanlar için çeşitli sonuçları var. The Economist’in hesapladığı yiyecek fiyat endeksine göre, 2007’de yiyecek fiyatları yüzde 30 arttı ve 2008’de daha da fazla artacak. Gerçekten de, Birleşmiş Devletler Dünya Yiyecek Programı, 23 Mart 2008’de, seksen ülkede 73 milyon insanı beslemenin artan maliyetini fonlayabilmek için hükümetlerden ortak bağışlarını en az yarım milyar dolar arttırmalarını talep etti. Petrol fiyatlarının nakliye fiyatları üzerindeki etkisinin yanında, sadece üç hafta içinde yiyecek maliyetlerindeki yüzde 20’lik artış not ediliyor. Tahıl fiyatları yıllık olarak yüzde 80 ile 90 arasında yükseliyor. Mart 2008’in sonlarında, pirinç fiyatları bir gün içinde yüzde 30 arttı. Üç aydan kısa bir süre içinde pirinç fiyatlarının ikiye katlanması, pirincin günlük beslenmenin vazgeçilmez parçası olduğu bazı Asya ülkelerindeki fakirler arasında protestolara neden oldu.

Aynı zamanda beyaz un, mısır tatlandırıcıları ve mısırla beslenen hayvan yağları içeren Amerikan beslenme tarzının giderek dünyadaki diğer geleneksel beslenme biçimlerinin yerini aldığını görüyoruz. Rafine edilmiş şekerin, geleneksel beslenme tarzlarının zengin besin öğelerinin yerini alması, obezite ve diyabet gibi hastalıklara yol açıyor. Kontrolsüz kar hırsı, müşterilerini bu tür sağlıksız yiyeceklerle zehirleyerek sağlığı bozuyor ve sağlık giderlerinde dramatik bir artışa neden oluyor. Bu geniş kriz alanlarının her biri, maliyeti ne olursa olsun kar hakkını meşru gören bir sistem içinde hareket eden kapitalistlerin normal hareketlerinin sonucudur. Yaygın medya ve politik sistem, halkın bu tür sistem önceliklerinin insanlık üzerinde oluşturduğu büyük yükü fark etmemesi için elinden geleni yapıyor.

Sonuç

Bu yazıda, çağdaş dünya sisteminin dört kriz alanını vurguladım: (i) mali kriz, (ii) Birleşik Devletlerin gücünün zayıflaması, (iii) diğer güç odaklarının ortaya çıkışı ve (iv) kaynak tüketimi ve ekolojik kriz. ABD, petrolü ve diğer kaynakları askeri güçle kontrol etme stratejisine devam ediyor. Mali araçlar yoluyla artı değere el konulması tek taktik olmasa da, resmin diğer bir parçası. Microsoft Windows’tan, insan genomunu sahiplenen Big Pharma’ya uzanan, maddi olmayan mülkiyet haklarını koruma amaçlı uluslararası patent ve lisans rejimiyle tekel rantlarının korunması da bir diğer konu. Mülkiyet haklarının genişlemesi ve ortak bilimsel değerlerin dışarıya kapatılması, aşırı lisans harçları ödeyen ve eskiden olsa ortak bilgi mirası olarak kabul edilebilecek şeyleri kullanmasına izin verilmeyen gelişmekte olan ülkeler tarafından karşı çıkılmalı ve karşı çıkılıyor.

Aynı yüksek riskli finansın sınırlandırılması ve toplumsal olarak kontrol edilmesinde olduğu gibi bilim de özgürleştirilmeli. Böylece teknolojik gelişme yapay olarak sınırlandırılmamış olur ve tekelci rant talep edilemez hale gelir. Burada gelişmekte olan ülkeler için emperyal güçlerin bu tür stratejiler ortaya serildi.

Verdiği zarar devam etse de, Washington Konsensüs’üne artık güvenilmiyor ve bu konsensüs amaçlarına ulaşamamış görünüyor. Dünyanın büyük bölümünün katıldığı bir “isteksizler koalisyonu”ndan söz edilebilir. Eğer solcu hükümetler Güney ülkelerinin çoğunda iktidara gelebilirlerse, küresel politik ekonominin yeniden inşası mümkün olabilir. Ancak bu ülkelerdeki iktidarlar devrimci değiller. Bu elitlerin maruz kaldıkları baskılara göre, işbirliği, dayanışma ve mücadele unsurları beklenebilir. İlerici bir Güney Afrika, Anglo-Amerikan kapitalist dünya sistemine bir alternatif geliştirebilir ve Küresel Güney’in çıkarlarını temsil eden yeni güç odaklarını etkileyebilir. Bir gün bu gerçek olabilir.

Notlar:
1. Bu bölümde William K. Tabb, “The Centrality of Finance,” Journal of World-Systems Research, XIII (2007), 1.’den yararlanılmıştır
2. Martin Wolf, “Unfettered finance is Fast Reshaping the Global Economy,” Financial Times (June 18, 2007).
3. John Bellamy Foster, “The Financialization of Capitalism,” Monthly Review (April 2007): 1.
4. William K. Tabb “The Two Wings of the Eagle,” John Bellamy Foster and Robert W, McChesney, eds., Pox Americana: Exploring the American Empire (New York: Monthly Review Press, 2004).’in içinde
5. Kenneth Rogoff, Eswar Prasad, Shang-Jin Wei, and M. Ayhan Kose (2003) “The Effects of Financial Globalization on Developing Countries: Some Empirical Evidence,” http://www.imf.org/research.
6. Martin Wolf , “Why the Sub-Prime Crisis is a Turning Point for the World Economy,” the Globalisation and Economic Policy Centre’de sunulan makale, Nottingham University, March 5, 2008, Home - The Leverhulme Centre for Research on Globalisation and Economic Policy - The University of Nottingham. İnternetten ulaşılabilen Powerpoint sunumu faydalı grafikler ve tablolar içeriyor
7. Krishna Guha and Chris Giles, “IMF wants more say for rising economies; Asian countries would have greater influence,” Financial Times, April 5, 2008.
8. Philip Stephens, “A Table for Thirteen,” Foreign Policy (January/February, 2008): 65.
9. Willaim K. Tabb, “Globalization Today; At the Borders of Class and State Theory,” Science & Society (January 2009).
10. Mark Engler “Latin America Banks on Independence,” In These Times (February 2008): 43.
11. Craig Karmin and Joanna Slater, “Dollar’s Dive Deepens as Oil Soars,” Wall Street Journal, February 29, 2008.
12. Jeffrey Frankel, “The Euro Could Surpass the Dollar Within the Next Decade,” (March 18, 2008), Front Page | vox. 2008. 13. Jason T. Shaplen and James Laney, “Washington’s Eastern Sunset; The Decline of U.S. Power in Northeast Asia,” Foreign Policy (November-December 2008): 82.
14. Conn Hallinan, “Challenging a Unipolar World,” Foreign Policy in Focus, January 21 2008, Foreign Policy In Focus | Challenging a Unipolar World.
15. Daniel W. Drezner, “The New New World Order,” Foreign Affairs (March/April 2007).
16. William K. Tabb, “Fumbling Through the Great Game in Eurasia: the British and U.S. spreading ‘Freedom’ through Invasion, Occupation, and Regime Change,” Z Magazine (November 19, 2006).
17. Fred Magdoff “The World Food Crisis,” Monthly Review (May 2008).

Çeviren: Özgür Sert / Ekopolitik.org

(ZNet, 15 Ekim 2008, William Tabb, Four Crises of the Contemporary World Capitalist System)



William K. TABB Kimdir?:
Queens Kolej'de ekonomi, New York Üniversitesi Graduate Center'da ise siyaset bilimi profesörü olarak çalışmaktadır. "Ahlaksız Fil Yirmibirinci Yüzyılda Küreselleşme ve Sosyal Adalet Mücadelesi" adlı kitabı Türkçe'ye çevrilen yazarın diğer kitapları şunlardır: Savaş Sonrasında Japon Sistemi: Kültürel Ekonomi ve Ekonomik Dönüşüm (1995), Politik Ekonominin Yeniden Yapılandırılmaı: Ekonomik Düşüncede Büyük Bölünme (1999
).