Belki herkes onu Binbir Gece dizisindeki 'kayınvalide Nadide' karakteri ile daha yakından tanıdı. Ama o aslında tam bir tiyatro insanı. Tiyatroyu ve sevgiyi o konuşurken gözlerinde görmemek mümkün değil. Kırktan fazla senedir sahne üzerinde ve aynı heyecanla Şehir Tiyatroları’ndaki görevine devam ediyor. "Leonce ile Lena” , “Ölümsüz Öykü” ve “Divane Ağaç” rol aldığı oyunlar arasında. Gittim ve “Leonce ile Lena” oyununun matine, suare arasında sanatçının kulisinin kapısını çaldım. Tomris İnceer, bakın neler anlattı
"RUHUNUZU TEMİZLER TİYATRO. AŞK ACISINI, ÖLÜM ACISINI UNUTTURUR. HEM FİZİK HEM DE RUHSAL OLARAK İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ VAR"
Hem tiyatro dalında hem de sinema dalında ödüllü bir oyuncusunuz, ama bir ödül var ki adı “Sürekli Mükemmeliyet” ödülü. Bu ödül size ne hissettirdi?
Onurlandırmışlar beni, layık görmüşler ama o ödül beni ürküttü açıkçası. Çünkü çok ağır, sıkıştırıcı hatta boğucu bir ödül bence. “Bundan sonra kötü bir iş yapma.” diyorlar bana. Ben de dedim ki 'Tamam artık sahneye çıkma, gördük seni mi?' demek istiyorlar. Hayır, ben çıkacağım sahneye. ( Gülüyor) İlk ekran deneyiminizden bu yana tam 30 yıl geçmiş, o dönemden beri hem sektör açısından hem de sizin açınızdan neler geldi neler geçti?
Sektörü tam olarak bilemem. Dizi sektörü için konuşamam. Bu benim ikinci dizim. Anladığım tek şey dizide de oyunculuk, sahnede de oyunculuk. 1966–1967 sezonundan beri oyuncuyum. 40 küsur seneyi bitirmişim. Oyunculuk giderek oyuncuyu daha titizliğe iten bir iş. Yıllar geçtikçe “Aman yaparız, cepte mendil nasıl olsa” diyeceğin bir şey değil. Sanat da sanırım böyle oluyor. Sorumluluk arttıkça heyecan da artıyor. Ne kadar çok şey daha bilmen gerektiği çıkıyor ortaya. Cahil cüretiyle yaptığımız birtakım işlere dönüp baktığımda, “Şimdi olsa daha farklı oynardım” dediğim oluyor. Sanat biten bir şey değil. Ben başladığımı biliyorum ve nerede biter bilmiyorum. Geçmişe dönelim, “Gönlümdeki Köşk Olmasa” filminde Danimarkalı yönetmen Elisabeth Rygard ile çalıştınız. Yabancı yönetmenle çalışmak nasıl bir deneyimdi?
Şöyle bir rahatlığı var; çok profesyoneller. Çalışma saatleri belirgin. Benim çalıştığım Türkiye’deki yönetmenlerden de gördüğüm bir şeydir bu. Oyuncuya çok saygılılar. Buradakiler de öyle. Tek farkı çalışma saatleri. Çünkü sendikalara bağlılar. Sette mutlaka bir sendika yöneticisi oluyor ve altı saatten fazla çalışmıyorsunuz. Onun dışında bir farkı yok. Bir de çok disiplinliler. Saat üçle dört arası arası çalışacağız demiyorlar. Size verdikleri saat dörde kırk üç kala da olabiliyor. Geç kalındığı takdirde “Beklettim, kusura bakmayın” deniliyor. Ama onun dışında çok büyük bir farklılık görmedim. Bugün izlediğim “Leonce ile Lena” oyununda da genç yönetmen Yiğit Sertdemir ile çalıştınız ve danışmanlık yaptınız sanıyorum.
Bana danışılmasa da ben fikrimi söyleyen biriyim her zaman. Evet, Yiğit Sertdemir’le çalıştım. Bu proje geçtiğimiz mayısta ‘Genç Günler’ için hazırlanmış bir projeydi. Ve gönüllülük esasına dayanıyordu. Yiğit Sertdemir benim çok beğendiğim bir tiyatro yazarı ve oyuncusu. “Altıdan Sonra” adını verdiği özel tiyatrosu da var. Yaptığı bütün işleri çok beğeniyorum. Yiğit’ten böyle bir teklif gelmeseydi zaten ben atlardım. Daha sonra yaptığımız iş beğenildi ve repertuara alındı. Bu da bizi çok mutlu etti. Genç yönetmenin dinamiği size de geçiyor. Ben memnunum. Çağan Irmak'la çalıştığınız bir kısa film de var;“Bana Old and Wise Çal”. Gençlerle çalışmayı seviyorsunuz.
Çağan’ın ilk kısa metraj filmiydi. Sektörde çok yeniydi. Çok içten sordu “Bir kısa metraj film çekersem sizinle çalışmak çok istiyorum” dedi. Ve ben de “Seve seve” dedim. Çok beğendiğim bir senaryoydu. Senaryoyu okuduğumda ağladım. İlk gençliğim aklıma geldi. Çağan gerçekten çok duyarlı bir insan. Sinema mı yoksa tiyatro oyunculuğu mu yaparken daha mutlu oluyorsunuz?
Tiyatro. Çünkü tepkiyi anında görüyorsunuz. Sinema biraz oyuncu için pişmanlık sanatı. Çünkü prova yapsanız bile, çekiliyor ve bitiyor. Eve gidince, “Keşke şöyle oynasaydım” dediğim oluyor. Ama tiyatroda, yönetmenle konuşup, kısa bir provayla içinize sinmeyen yeri değiştirebiliyorsunuz. Sinema nerden bakarsanız bakın, yönetmen ve montaj sanatıdır. Gerçekten er meydanı olan yer ise sahne. Sinemada performans çok iyi olmayabilir. Ama önüne arkasına iyi bir müzik koyarsınız ya da başarılı bir montaj yapılırsa, yaptığınız iş içinize siniverir. Ben tiyatroda başladım oyunculuğa ama sinemada da aynı performansı gösteriyorum. “Sinemadır boşver, elimin tersiyle oynayayım” diyemiyorsun. Aslında oyunculuk her yerde oyunculuk. Peki deneyimli bir oyuncu gözüyle, yeni nesil oyuncuları nasıl görüyorsunuz?
Çok iyileri var. Sahne üstünde de, kamerada da. Ben televizyon izleyemiyorum. Üç oyun, bir dizi. Mümkün olmuyor benim televizyon seyredebilmem. Gece on ikiden sonra ne varsa izleyip öyle yatıyorum. Rastladığım çok iyi oyuncular var. Ama isim bilemiyorum.

Oyuncularımız iyi ama ya seyircilerimiz?
Ne yazık ki biz seyirciye ekmek gibi, su gibi sanatın gerekliliğini anlatamadık sanırım. Yine biz iyiyiz, 200–250 kişi seyirci buluyoruz. Bazı özel tiyatrolarda çok az seyirci var. Her oyunumuz dolmuyor. Biz istiyoruz salonlar dolsun, taşsın hatta makyaj sandalyemizi verelim. Ama televizyonlarda çok kanal olması, çok dizi olması ve İstanbul'daki ulaşım sorunundan dolayı insanlar evden çıkmıyor artık. Aslında Şehir Tiyatroları ve Devlet Tiyatroları’nın oyunları hep dolu görünüyor?
Evet, ama ben daha çok seyirci istiyorum. Kuyruklar olsun ve her oyun dolsun istiyorum. Gençler çok az geliyor. Mesela şimdi konservatuarlarda ödevler ocak ve şubatta başlar. Hocalar talebelere ödev verir, “Gidin bir tiyatro izleyin ve sonra da röportaj yapıp fotoğraf çektirin, gelin” derler. Bizim o zaman gençlerimiz gelir. Ben de diyorum ki sezon açılıyor 1 Ekim’de. Gelin işte. Hafta sonu gelin. Biletlerimiz ucuz. Haksız bir rekabet belki ama kamu kuruluşu kültür hizmeti veriyor. Pahalı değil. Özellikle genç nüfus... Niye sanattan bu kadar uzaklar? Eskiden konservatuardayken birbirimize sorardık “Sen şu kitabı okudun mu” diye. O anda okumasak bile okudum derdik ve hemen gidip o kitabın araştırmasını yapardık, kitabı okuyup bitirmesek bile iki laf edelim diye. Birbirimizi teşvik ederdik. Kitap okunmasa bile, biz size dünya edebiyatından, Türk edebiyatından, modern, çağdaş, klasik edebiyattan bir eseri iki saatte sunuyoruz ve bunu canlı sunuyoruz. Bundan daha iyi bir fırsat var mı? Belki ilk başta anlaması zor gelir ama sonrada alışılır.
Evet, sonra yapmadığınız zaman eksikliğini hissetmeye başlarsınız. İkinci Dünya Savaşı’ndan sora, Almanya’da inşa edilen ilk binalar, tiyatro, opera, bale salonları. İnsanları oraya toplamak ve moral vermek için. Hoş, biz yıkıyoruz o binaları. Eminim sizinle aynı sahneyi paylaşmak isteyen birçok oyuncu vardır, peki sizin birlikte çalışmak istediğiniz isimler var mı?
Var tabi. Tiyatroyu meslek edinmiş herkesle çalışmak istiyorum. Orada bayrak tutmaya hazırım ben. Örneğin Murat Daltaban özel tiyatro açtı. Dedim ki “Ben de geleceğim”

Ben de özel tiyatrodan gelen biriyim ve özel tiyatroda tiyatronun her şeyiyle ilgilenirsiniz. Dekor taşırsınız, kostümünüzü ütülersiniz, tiyatronun her şeyinden sorumlusunuzdur. Ödenekli kurumlarda daha rahatız tabi. Ama ben arada bir özel tiyatroda çalışmayı çok seviyorum. Bu beni tazeliyor. Murat’a gittim ve söyledim. Burada bir projede olmak istiyorum dedim ve “Tamam” dediler. Emre Koyuncuoğlu’nun rejisinde “Far Away” (Çok Uzak) oyununda oynadım ve çok mutluydum. İnşallah böyle özel tiyatrolardan teklif gelir. (Gülüyor) Oyun bittikten sonra seyirciye selam verirken gözlerinizde beliren o heyecan, tiyatro hakkında konuşurken de gözlerinizde. Bu nasıl bir sevgidir böyle?
O heyecan olmazsa zaten sanatçı hiçbir şey yapamaz. Ressam resmini yapamaz, keman virtüözü yorumunu yapamaz. Hele tiyatroda bu mümkün değil. Her yaptığınız iş, eğer o heyecan yoksa, çok sıkıcı, monoton ve tahammül edilemez bir iş olur. Bir de seyirci bolsa ve alkış güzelse bu bizim en büyük mutluluğumuz. Üç adet fotoğraf kalacak zihnimizde, bir de kulaklarımızda seyircinin, alkışın sesleri o kadar. Sevilmeden yapılacak iş değil. Diyaframını çalıştırman gerekir. Özel yaşantınızda kendinize bakmak zorundasınız. Oyun vardır, matine vardır. Prova vardır. Çok kıskanç bir sevgilidir tiyatro. Emek ister hep. Bencildir. "BEN OYUNDAN ÖNCE SAHNEYE ÇIKARIM VE TÜM AKSESUARLARIMI TEK TEK KONTROL EDERİM. KULLANACAĞIM SANDALYEYE GİDER, BAKAR, DOKUNURUM"

En çok nerededir kıskançlığı?
Bir kere çok disiplin ister. Vücudumu yeteri kadar açmazsan, yeterli besin vitamin almazsam, sesime vücuduma iyi bakmadıysam, performansım hep düşük olmuştur. Ben oyundan önce sahneye çıkarım tüm aksesuarlarımı tek tek kontrol ederim. Kullanacağım sandalyeye gider, bakar, dokunurum. Kostümümü asarım. Geldiğimde her şeye bakarım. Kostüm, ayakkabı, aksesuar... Bir güven gelir ve rolümü düşünürüm. Bu seyirciye ve kendinize saygıdır. Seyirci bilet alıp geliyor. O gün hasta mı oldunuz, annenizi mi kaybettiniz, babanızın cenazesinden mi geldiniz, onu bilmez. Siz sahneye adım attığınızda her şey biter. Çünkü profesyonelsinizdir. Hıçkırık tutar ama sahneye adım atın geçer. Mesela şimdi gribim, sahnede iyileşiyorum. Çünkü ter atıyorum. Toksinler gidiyor. Ve ruhunuzu da temizliyor, tiyatro. Aşk acısını ölüm acısını unutturuyor. Hem fizik hem de ruhsal olarak iyileştirici gücü var. Bunu fark edince de çok özen gösteriyorsunuz. Biraz duygusal anlam taşıyan bir soru belki... Gözlerinizdeki o samimiyeti görüp de sormadan edemiyorum. Bazen öyle oyuncularla karşılaşıyoruz ki, aslında seyirciye çok ihtiyaçları var, ama onlara karşı öylesine soğuk ve ukalalar ki...
Bunun sebebi utangaçlık olabilir. Ego da olabilir. Mesela bir şey anlatayım. Bir oyuna 1,5 ay, 2 ay, 3 ay çalışırız. İlk gün oyuncu çok heyecanlıdır. Düşün bu kadar zaman çalıştın, seyirci ile ilk kez buluşuyorsun. Benim heyecandan dilim damağım kurur. Sonra kendime “Aman ya Allah Aşkına! Kim ki onlar? Ben bir prova yapacağım. Hiç de umurumda değil” der, geçerim. Bunu kendime söylemezsem heyecandan ne ağzımdan bir laf çıkar, ne de titremekten bir adım atabilirim. Her kişinin, her oyuncunun heyecanını geçirmek için yaptığı bir yöntem vardır. Sahne üzerinde her şeyi yapabiliyoruz belki ama ben topluluk karşısında çok rahat konuşabilen bir insan değilim, utangaçımdır. Yırtık değilimdir mesela. Hani soğukluk gibi gördüğünüz şey belki de bu olabilir. Ama tabii hava atanlar da var. Hava atmamayı yıllar geçtikçe öğreniyorsun. Çünkü hava atmak senin hiçbir işine yaramıyor ya da nereye kadar yarar ki bu? BEN EVİME KALORİFER YAPTIRMAK İÇİN DİZİYE "EVET" DEDİM. DİZİ BENİM VAKTİMİ ALIYOR. ÜÇ KİTAP DAHA FAZLA OKURUM. AMA PARA LAZIM.
Devlet kurumunda çalışmayı size de sorayım...
Zorluklarını değil. Konforunu yaşıyoruz. 12 ay maaşımız garanti. Artık oyuncu günümüzde bazı şeyleri düşünmemeli. Belli bir asgari geçim için para gerekli. O yüzden ödenekli kurumun konforunu yaşıyorum. Ama benim idealim şudur. Türkiye çapında bir işsizlik sigortası olmalıdır. Bir bireyin tek başına yaşayabileceği konforlu, konfordan kastım kaloriferli bir dairesi olmalıdır. Ölmeyecek kadar geçinecek bir parası olmalıdır ve performansa göre ücretlendirme olmalıdır. Testiyi götüren de, kıran :da aynı parayı alırsa olmaz. Orada kalite düşer. Benim ideal ölçüm odur. Benim bir yetkim olsa, ödenekli kurumlarda memur sanatçı istemem. Kalitenin yükselmesi, sizin bireysel ahlakınıza kalan bir şey. Bireysel ahlak da kaygan bir zemindir. Ekonomik bir bilinç ve mesleki bir bilinç vardır. Bunu çok iyi hamur etmek lazım. Ben 61 yaşındayım, üç oyunda oynuyorum ve bedenime iyi bakmama rağmen yoruluyorum. Ve şunu deme hakkım var. “Beni rahat bırakın, ben bu sene dinlenmek istiyorum.” Ama benim oynayacağım bir rol geldiğinde, 25 yaşındaki bir kız saçlarını beyazlatıp oynayacaksa buna gönlüm razı olmuyor. Bunda da ben bayrak tutmalıyım. Ama dediğim gibi bu, Türkiye’nin sorunu. Yoksa aldığımız paralar yetiyor mu? Hayır. Ben evime kalorifer yaptırmak için diziye evet dedim. Dizi benim vaktimi alıyor. Ben oturup üç kitap daha fazla okurum. Ama para lazım. Yani bu benim ayıbım değil, devletin ayıbı. Aldığım parayla ben insanca yaşayabileceğim ortamı finanse edemiyorsam bu devletin ayıbıdır. Gerçek yaşantınızda dizideki kadar sabırlı mısınız?
Yok canım olur mu, mümkün değil. Ama diziyle ilgili şunu söyleyebilirim. Nadide karakterini ben çok iyi tanıyorum. Benim teyzem de öyleydi. Diziye girmeden önce dört beş bölüm okuduk ve “Ben bu kadını tanıyorum” dedim. Aslında Türkiye’nin unuttuğu bir aile yapısının karakteri. Ben 61 yaşındayım ve benim çevremdeki bütün kayınvalideler öyleydi. Ankara Bahçelievler’de anneme gelirlerdi. Gelini ve kayınvalidesi birlikte gelirdi ve gayet tatlı ilişkileri vardı. Yani ben bunları aynen yaşadım.

ALINTI