Göğüs Hastalıkları Hastanesi, Uludağ’ın hemen eteklerinde oksijenin bol olduğu bölgede konuklarını bekliyordu. Sabahın erken saati ve haftanın başı olması nedeniyle, kayıt önünde bekleyen kalabalığın çıkardığı öksürük, armoni gibiydi.
Evet, küçük yaşlarda merakla başlayan, daha sonra gençlik dönemlerimizde büyüklerimizden saklayarak, arkadaşlarımızın yanında ise, büyüdüğümüzü ispatlamak için hava olsun diye devam ettiğimiz ve sonunda hastane köşelerinde iflas eden ciğerlerimize şifa arattıran sigara ve onun yandaşları olan uyuşturucudan söz etmek istiyorum.
Sigara, içki ve diğer uyuşturucuların, insanlarımız üzerindeki olumsuz etkilerini çoğumuz biliriz. Her yıl, yüz binlere yaklaşan ve bir kasaba nüfusunu yok eden akciğer kanseri ardından gelen ölümleri de biliyorsunuzdur. Hele bir sigaranın içinde, Polonyum210 (Kanserojen), Metanol ( Füze yakıtı), Tolven ( Tiner) , Bütan (Tüpgaz), Hidrojen Siyanür ( Gaz odası zehri), Arsenik ( Fare zehri), Amonyak (Tuvalet temizleyicisi), Nikotin ve daha sayamadığımız üç bin sekiz yüze yakın toksin maddesinin bulunduğunu ve sigaranın kimya deposu olduğunu bilerek içmek, sizce, bilerek “Lades” demek değil midir? Alışkanlıklarımıza devam ederek, Tanrı’nın bize bağışladığı ve korumamızı emrettiği vücudumuza yaptığımız en büyük kötülük olsa gerek. Bundan önceki yazılarımda çocuklarımızdan bahsetmiştim. Onların bizim için ne kadar değerli olduklarını söylemiştim. Her içtiğiniz sigarının, sizleri sevdiklerinizden adım adım uzaklaştırdığını hiç düşündünüz mü? Bence, iyi düşününde, biran önce o kötü alışkanlıklarınızdan uzaklaşın ve sevdiklerinizle daha çok birlikte olun.
Hastanenin girişinde bir kadın. Saçları dağınık, üstü perişan ve yüzünde ezilmişliğin derin çizgileri var. Acı, sanki yüreğinde kemikleşmiş. Eşi ise, ondan aşağı değil. Dağınık saçları altında güçsüzlükten kesilmeyen sakalları, sağ koltuğunda, kesilen bacağına dayanak yaptığı kırık koltuk değneği. Adam bitkin, bakımsız ve ölümün kıyısında ikinci bacağının kesilmesini bekliyor. Kadının dalan gözlerini, eşim, “ merhaba “ sözcüğü ile dağıttı. Adı Şükriye, soyadı ise meçhul. Sizler ona, “ Fakir” de diyebilirsiniz. Dertlerini anlatmaya başladığında gözlerinden yaş damlacıkları durmak bilmiyordu. İki büyük oğlunun olduğunu, birisinin yıllar önce babasının emekli olduktan sonra açtığı birahanede alkolle tanıştığını ve halen devam ettiğini. Babasının ve fakirliğin hatırına patronlarının idare ettiğini, İkinci oğlunun ise, küçükken geçirdiği trafik kazasında beyinde meydana gelen hasar ile Şizofreni hastalığına yakalandığını, yıllardır eşinden yediği dayağın beynini delik deşik ettiğini, işçilikten emekli olan eşinin aldıkları az maaş ile kiraya bile gücü yetmediğini, kapanan işyerinden sonra evlerine icra geldiğini, evinde, oğlu ile babaları arasında her an çıkabilecek kötü olayları her gün beklemenin tedirginliğini, titreyen elindeki sigaraya rağmen anlatmaya devam ediyordu.
Gerçekten zor zanaattı fakirlik. Yarını bilmeden, umutsuzca ve bir o kadarda acıyla yaşamak. Şimdi, bu bütün acıların bütünleştiği ailede olup bitenleri öğrendikten sonra, çoğumuzdan, kendi hayatınızın kıyaklığı içinde “ Şükürler olsun” sözcüklerini duyar gibiyim.
Bu, sizce yeterli mi? Sanırım hayır. Peki, öyleyse neler yapmalıyız?
Siz, hiç okula giden çocuğunuzun kitaplarını incelediniz mi? Onunla bu güzel anları paylaştıysanız sayfalar arasında, Japonların çocuklarına okula başlamadan önce yaptığı şok testlerle milli şuuru nasıl aşıladıklarını işleyen bölümü görmüşsünüzdür. Görmeyenlere de ben anlatayım;
Japonlar, gençlerine ilkokula başlamadan önce uçak gibi hızlı giden trenlerine bindirip bir tur yaptırırlarmış. Çok katlı yollardan da geçen tren, onları hızla sarsarmış. Minicik çocuklar ise, teknolojinin baş döndürücü neticesini görerek şok olurlarmış.
Ya sonra?
Yaptıkları şokun ardından, çocukları doğruca Hiroşima’ya götürürlermiş. Bölgeyi de aynen bozmadan koruyorlarmış. Bombalanan bu bölge hakkında bilgilendirir, hiçbir şeyin yetişmediği ortamı gösterip, “ Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz, işte böyle düşmanlar tarafından bombalanır, hiçbir canlı yaşamayacak biçimde size bombayı bırakıp giderler. Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni vasıtalar yaparsınız. Gerisi sizin bileceğiniz iş” diyerek ikinci şoku yaşatırlarmış.
Peki bizler ne yapabiliriz?
Öncelikle çocuklarımıza, ülkemizin dış borçlarının ne kadar olduğunu, o borçlarımızın olmaması halinde onlarla birçok okul, fabrika, hastane vb şeyleri yapabileceğimizi, çalışmazsak, bu borçlanmanın gittikçe yükselerek devam edeceğini, 1980 öncesinde kirli siyaset sonucunda kardeşin kardeşi vurduğunu, birbirimizi ayağımızdan çekerek iyi şeyler üretemediğimizi, bankaların içini boşaltarak paraları yurtdışına kaçırıldığını ve yine fabrika yapmak için kredi alanların, fabrika yerine iki duvar örüp, paralarla kaçtıklarını, müteahhitlerin para hırsı ile malzemeden çalarak çürük bina yapıp, sonrada depremde binlerce kişinin ölmelerine neden olduklarını, alkollü araca binerek kazalara neden olduğumuzu ve yollarda pisi pisine ölen onlarca insanlarımızı, maganda kurşunu ile masum insanların öldüğünü, töre cinayetlerine kurban giden gelinleri ve daha bir çok bize has olan vazgeçemediğimiz özelliklerimizi slayt gösterileri ile anlatabiliriz, bunun ardından da ikinci şoku göstermek için, yukarıda bahsettiğim Fakir ailenin hayatını bizzat göstererek, çalışmazsanız sizlerde ileride böyle olursunuz diyebiliriz.
Bu yeterli mi?
Sanırım hayır. Öyle Japonların yaptığı gibi bize iki şok yetmez. Biz üçlemeliyiz. Bu birinci ve sonu gelmez şoklardan sonra çocuklarımıza, Japonların Hiroşima örneğinde olduğu gibi, metrekaresine altı bin merminin düştüğü, 300 metrekare için 50 ölünün verildiğini, emperyalist güçlerin ülkemizi parçalamaya geldikleri ve Çanakkale’de boğuldukları yerleri gösterebiliriz. Eğer çalışılmaz ve güçlü olunmazsa, yine bu güçlerin aynı emelleri için harekete geçebileceklerini ve bunun için de uyanık olunmasının gerekliliğini anlatabiliriz.
Ne dersiniz, belki fakirliği bu şekilde yok edebilir miyiz?
Yazımı, bir “eyvah!...” dizeleri ile noktalamak istiyorum.
“ Bugün, Şubat’ın on altısı,
Kışı görmeden bahar geldi,
Ağaçlar, çiçeklerini açtı,
Zamansız doğum gibi…
Sevinin insanoğlu
Bu sizin eseriniz… ”
Kaynak : Özgür Dost köse yazilari
♫ ♥ ♪ sadece müzik...
![]()
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks