Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin
belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner
kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur
teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler,
yavukluya armağan olur, hasreti, yasaların, hatta kutsal kitapların
dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da,
eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiç bir
ideolojinin ya da toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı
çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi iyileştirir.
Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati,
ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre
ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı
hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların
da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve
uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik)
yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde,
eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır.
Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.
Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir. Toplumunkuralların inşa ettiği
dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif,
yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa
olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. "Ağlarsa ana ağlar
gerisi yalan ağlar" olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı
minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların
(fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.
Hint'in kutsal metinlerinde, "doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır" kadın. "İman
yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç
arzuları temsil eden" bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için
kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah
dualarından biri, "Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı
Efendimize hamdolsun." Adem'i mennu meyveyi yemeğe ikna ederek, insanlığın
cennetten kovulmasına neden olan Havva ile ilişkilendirilmiyor olmasına
şükretmektedir. Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük,
ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir. Erkek, ruhani, akla yatkın ve
tanrısal olan İsa'nın alanının temsilcisi sayılırken, kadın, Sezar'ın ten ve
madde dünyasıyla bütünleştirilir. Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları
erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları
gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri
talep edilir. İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva
olayında "aldanarak
suça düşen" kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: "Kadın
tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim
olmasına izin vermem..."(2) Hıristiyan kadınların günahlarının bağışlanması,
cinsiyetlerinin dayattığı rolü canı gönülden kabullenip çocuk doğurmaları,
cinselliklerini kontrol altında tutmaları, erkeğe tabi olmalarına bağlıdır.
İslam'da, "Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını
bilmiyorum" mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed'e ait olduğu
bildirilir. "Allahım
bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten
koru" mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının
yansıması olarak belirir.
*Öte yandan, 1900'lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her
ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı
saran değişimden nasibini alacaktır. "Yeni kadın" erkeğin bir refleksinden
ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait
bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir
başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların
her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi
mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir,
mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de,
hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el
değmemiş "iyi" kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan
evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya
kalkışanlardan da değillerdir. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan
yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe
kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin,
sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan
kadın. *
**
*Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en
duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne
anlarlar, ne de ayırt ederler. Kendilerini geliştirmeye adanmış, yeni
yollar, yeni renkler, yeni dünyalar keşfetmeye çalışan yazarlar, yeni
kadının yanından geçip giderler. Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş,
acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz,
renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de
sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir.
Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler. Yeni
kadının hekimlikten yargıçlığa, sanayicilikten mühendisliğe, müzikten
edebiyata, tiyatrodan öğretmenliğe kadar hemen her çağdaş uğraşta rastlanan
muhteşem örneklerine gelince, onlar istisna sayılır; olağandışı psikolojik
fenomenler olarak tanımlanıp, uzak durulur. Yaşı ne olursa olsun, erkeğin
kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne
olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç
olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi.*
*Oysa, cinsellik, yeni kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece
birisidir; meğer ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı
değil. Keza, doğurma eylemi, kadın hüviyetindeki ömrünün sancılı bir
safhasından ibarettir, bütününü şekillendiren bir fenomen değil. Doğum
yapmış, yani, kadın olmaktan ana olmaya terfi ettirilmiş olmak, yeni kadın
tarafından cinsine atfedilegelen fıtrî kötülüklerden arındırıldığı gösteren
bir ibraname olarak da önemsenmez. Yeni kadın, evlâd sahibi olmanın
hormonlarının desteğindeki koruma içgüdüsünü körükleyeceğini,
doğurduklarını yaşatabilmek için elinden geleni ardına koymayacağı ruh
halinin "fitne potansiyeli"ni de güçlendirebileceğinin bilincindedir.
Kediler ana olmasın derler, doğrudur; en narinimiz bile tırnaklarını
çıkaracak, aslan kesilecektir. Bu çerçevede, "haram helâl ver Allahım/çoluk
çocuk yer Allahım" yakarışının bir kadın duası olduğunu hatırlatayım. Tekvin
ve Kur'an'da yer alan İsmail kıssasında biricik oğlunu kurban etmeyi
düşünebilenin çocuğun anası değil, babası olmuş olması, yeni kadının
gözünde erkeklerin çocuklarına ilişkin eğreti tutumlarının
teyidimahiyetindedir; erkeklerden oluşan hakim sınıfının
hükümranlığını
yasallaştıran çağların pederşahi toplum sistemlerinde oğullarını esirgeme
çabası içindeki anaların feryadlarının şeytanın iğvaları olarak
yorumlanmasını da ciddiye almayacaktır. *
**
*Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla
ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil. Cinselliğin iletişimle mümkün
olduğu şeklindedir, şiddetle değil. İmanın akılla güçlendiği şeklindedir,
dayatmayla değil. Ruhaniyatın saygı ile beslendiğidir, seçkinci
ayırımcılıkla değil. Erkeklere nasip olmamış gibi duran işbu tecrübe, fitne
vb. suçlamalara karşın kadınların/anaların yasaların dışında ve üstündeki
konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık bilgisidir.
Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara
mahsus bilginin
kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin
bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak
algılanabildiği için korkutur. *
**
*Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini
dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin
şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu
gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü
türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi
lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için
korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme
kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten
yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası
yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.*
**
*Bana sorarsanız, türban sorunu işbu "kadının kadına ihaneti" olarak ifade
ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle
kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir
kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül
yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her
halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi
çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm
kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil. Bu aşamada gerçek tehlike
arzeden bir şey varsa, o da tarafların içtenlikle konuşacakları yerde
birbirlerini basmakalıp sıfatlarla takdim ve itham etmeyi sürdürmeleri olsa
gerek. Rahmetli Meriç'ten mülhem bir ifadeyle, kavga, kadın ile kaderi
arasında olmalıdır, kadın ile kelimeler arasında değil. *
ALEV ALATLI
aLINTI: Google Gruplar
Konu Fidem tarafından (08.07.08 Saat 15:49 ) değiştirilmiştir.
♫ ♥ ♪ sadece müzik...
![]()
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks