Geçen hafta, Kış Festivali kapsamında Saraybosna’daydım. Bugünkü uluslararası ortamda, doğruları söyleyen bir Kemalist olarak yaşamak tabii ki onurlu görevimiz, ama dünyanın en zor “meslek”lerinden biri. Çünkü, gerek AKP’nin yurt dışında hala “muhafazakar demokrat” parti sanılması, gerek Kemalistlerin “tutucu, faşist, anti-demokrat” olduğu yönünde, yıllardır satılmış medyanın yurt dışına pompaladığı fikirler yüzünden, sürekli olarak kendinizi bir sağırlar savaşının ortasında buluyorsunuz. Bir de bu zorlukları hiç yaşamayanlar var: AKP’yi “AB ilişkisi yürüten ılımlı hükümet” olarak tanıyıp, Ermeni, Kürt, şeriatçılık tehlikesi konusunda suçları “Kemalist devlet yapısı”na bağlayan “Pamuk-Altan-Karakaş” çizgisi...
France 24 kanalında, türban görüşmelerinin TBMM’de başladığı gün, canlı yayında “karşımda”, 2. Cumhuriyetçi Ahmet İnsel ve bir Fransız üniversitesinden Prof. Akgönül vardı. Onların da “yardımlarıyla”(!) ne CHP’nin faşistliği ve tutuculuğu kaldı, ne de Kemalizmin totaliter militaristliği! İşe, CHP’nin ideolojisinin bu şekilde tanımlanmasının kabul edilmezliğinden başlayıp, bu analizlerin sığlığını, sığdırabildiğim örneklerle verdim. AKP’yi, özgürlükçü modern AB’ci parti olarak gösteren kendi “ülkedaşlarımın” bu düşünceleri, kendileri inanarak anlatıp anlatmadıklarını merak ettiğimi aktardım. Sonunda bana düşen limitli katılım anlarında, üç kişiyle aynı anda söz düellosu yaparken, olsa olsa bazı insanların kafasında soru işaretleri uyandırabildiğimi ummakla yetindim.
Türk Kültür Merkezi’nde yer alan “9 Dragon Heads” sergisine, Türkiye’den Denizhan Özer ve Mehmet Kavukçu ile katıldım. “1968’in 40. Yılı” temalı panellere, davetlileri arasında 68 hareketinin simgesi haline gelen “Kızıl Dany” lakaplı, şimdilerin Avrupa Parlamentosu üyesi Daniel Cohn-Bendit de vardı.Üç yıl önce İstanbul’da Yeşiller Kongresi’nde yaşadıklarımızdan sonra bu panellerde onunla giriştiğimiz tatlı-sert polemiklerde yine önyargılarla karşılaşmak ana bir sorun haline geldi.
Cohn-Bendit, önce ekonomik olarak Batı, kapitalizminin hep büyük piyasalar aradığını söyleyip, ülkelerin parçalanışından hiçbir kârı olmayacağını söyleyince, ona “böl, parçala, yönet” teorisini ve globalizmin karşısında sağlam kararlar alabilecek güçlü ulus-devletler istemediğini hatırlatmak durumunda kalışıma şaşırdım. Söz bana geldiğinde, 68’in burada nostaljik bir özgürlük ve devrim arayışı olarak ele alındığını, halbuki şu anda Türk kadınlarının ve gençliğinin Ankara’da büyük bir sıcak eyleme hazırlandıklarını, bizim yine 68 ruhu ile yeniden örtüşen bir bahara girmekte olduğumuzu aktardım. Bu arada dünyada 68 hareketi ele alınırken, büyük bir Avrupa benmerkezciliğiyle irdelemenin hiçbir zaman Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına varamadığını, onların bu dönemi çok daha sert yaşadıklarını anlattım. Ayrıca, Cohn-Bendit’e yönelttiğim soru şu oldu: “Yıllardır AKP’yi ‘demokrat, AB’ci, muhafazakar/modern’ gibi tanımlamalarla Avrupalı siyasiler olarak destekliyorsunuz. Halbuki tüm anti-demokratik kadrolaşmacı, sansürcü, özgürlük düşmanı girişim ortada. Peki ne diyeceksiniz ilerleyen süreçlerde? ‘Özür dileriz, bunları hesaplayamamıştık hay Allah’ mı?” Cevap tabii ki “bekle gör politikası” ve “evet, bazı nahoş gelişmeler var” itirafı! Ama ardından Cohn-Bendit sözü Kemalizm eleştirisi üstünden Ermeni soykırımına getirerek “puan” yazmaya çalıştı. Kendisine, dünyanın en ilkel ülkesinde bile, biri hakkında hüküm vermeden önce kişinin yargılanıp, savunmasının alındığını, Nazilerin bile Nürnberg’te dinlenildiğini hatırlattım.
Günün sonunda Cohn-Bendit, tartışmaların bilançosunu çıkarırken benim bir soykırımdan “sözde” diye bahsedişime Bosnalıların tepki vermemesine şaşırdığını söyledi. Bu sefer oturduğum yerden müdahale ederek “kim bilir belki tezleriniz haklı, , ama Ermeniler bir kere bu konuyu açıkça tüm belgelerle demokratikçe tartışmayı kabul etmiyorlar ve bu bizim suçumuz değil” dedim. Sonunda orada “anlaşamadığımız konusunda anlaştığımız”ı söyleyen Cohn-Bendit’i, bu konuyu, 68’i, türbanı ve Türkiye-AB ilişkilerini açıkça tartışmak üzere Türkiye’ye davet ettim. Madalyonun öbür yüzüyle tanışması, Kemalist, sosyal-demokratların nasıl özgürlükçü ve barışçı olduklarını görmesi için...
Bu oturumlara katılmanın bedeli Cumartesi günü Ankara’da Sıhhiye Mitingi’nde olamamaktı. Tabii ki kahroldum. Cep telefonuma gelen her oylama haberinde, milletvekilliği yeminlerini çiğneyenler adına büyük bir utanç yaşadım. Türbanı özgürlük olarak sunup, onun üstünden bu Cumhuriyet’i çökertebileceğine inanan zavallıları geçelim. Onlar yanıtlarını en sert şekilde alacaklar. Ama hala bunu “demokratikleşme” sanan kişilerin saflık ve gafletlerinden uyanmaları için neler yapmak lazım, onu bulmaya çalışıyorum. Türkiye’nin tüm vidalarını sökmeyi bitirdiklerini sananları bundan sonra karşılaşacakları durak tabii ki Cumhurbaşkanlığı değil, Anayasa Mahkemesi. 1968’in köklerini aktaran
Jasna Samic ve Romain Goupil’in filmleri, bizim 2008 Mayısımızın da sinyalini şimdiden verdi. Bu işler kimi gafillerin sandığı gibi oldu bittiye getirilemeyecek...
Bedri Baykam
Konu Fidem tarafından (08.07.08 Saat 16:48 ) değiştirilmiştir.
♫ ♥ ♪ sadece müzik...
![]()
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks