Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 20 Sayfa bulundu

Konu: Geçmiş zamanlara Yolculuk Mümkün mü?

  1. #1

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart Geçmiş zamanlara Yolculuk Mümkün mü?

    Zamanda yolculuk teknolojisi Dünya'dan yıldızlara doğru uzanan daha kestirme yollara açılan kapıların anahtarlarını kendi içinde taşır.Bu anahtara sahip olanlar uzak yıldızlarında sahibi olurlar.Sınırlı düşünen toplumlar daima sınırsızı düşünen toplumların onlara verdikleri kadarla yetinmek zorundadırlar.Ufkun ötesini göremeyen toplumlar geri kalmaya ve köle olmaya mahkumdurlar


    Bu Hazırlamış Olduğum Sitede Zaman Yolculuğunu Bilimsel, Felsefi, Bilimkurgusal, Metafizik ve bu konudaki Spekülatif bir takım söylencelerle olabilecek en geniş çerçevede ele almaya çalıştım.Umarım kendi düşüncelerimlede genişlettiğim bu derlemeyi beğenirsiniz.

    Zaman içerisinde yolculuk mümkün mü?
    Zaman içerisinde yolculuk olasılığı artık tamamen bilim-kurgu sayılmıyor. Bu fantazi yıllar boyunca sayısız bilim-kurgu roman ve filmlerinin vazgeçilmez ilgi odağıydı. En ünlü bilim adamları da bu konu üzerinde uzun zaman kafa yordular. Günümüzde ise Einstein'in genel ve özel görecelik kuramlarını kullanarak bu olasılığı kanıtlamak mümkün.
    Yapılan deneylerden elde edilen sonuçlar son derece hızlı hareket eden uçakların zaman kavramı içerisin de geleceğin içine uçtuğunu kanıtlamış durumda. Bu olay, 'zaman genişlemesi' denilen bir kavrama bağlı olarak, zamanın çok hızlı hareket eden bir cisim için durağan bir cisimden daha yavaş olarak geçmesi sonucu oluşuyor. Zaman içerisinde yolculuk 'solucan deliği (wormhole)' ve 'kapalı zamansı eğriler' denilen fenomenler vasıtası ile gerçekleşebilir. Prof. Kip Thorne bu yolculuğun olası olduğunu öne sürmektedir.

    Ancak, yapılan hesaplara ve öne sürülen teorilere göre geçmişe yolculuk geleceğe yolculuktan çok daha zor başarılabilecek bir olay. Geçmişe yolculuk için 4 boyutlu uzay-zaman (space-time) senaryoları çerçevesinde ışık hızına yakın hızlarda hareket etmek gerekiyor. Bunu başarabilecek teknolojiden ise henüz çok uzaktayız. Ancak, zamanla bunun da başarılması pekala olası. Eğer 1900 yılından önce doğmuş olsaydınız o günlerde insanların birgün uçaklara binerek yolculuk edeceklerini kendi yaşam süreciniz içerisinde göreceginizi hayal bile etmeniz zor olurdu. New York Üniversitesi'nden Profesör Michio Kaku'ya göre çok uzak olmayan bir gelecekte gerçekleştirilebilecek bir uzay gemisi zaman ile ilgili sırları da açıklığa kavuşturabilecek. Buna göre, saniyede 200 milyon metre, yani saatte 12 milyon km hızla gidebilecek kapasitede bir uzay gemisi inşa edilmesi gerekiyor. Böylece ışık hızına yakın bir hıza ulaşmak mümkün olabilecek. İşte o zaman Einstein'in teorilerinin gösterdiği gibi zaman genişlemesi oluşacak ve geminin içindekiler için zaman daha yavaş geçmeye başlıyacak. Teorik olarak, eğer böyle bir uzay gemisinin bizden uzaklaşarak ışık hızına ulaşmasını dünyadan teleskop ile takip edebilseydik gemide bulunanlar için zamanın donmuş olduğunu görürdük. Ancak, onlara göre ise zamanda herhangi bir değişiklik olmazdı.

    Ne kadar hızlı hareket edilirse zamanın o kadar fazla yavaşlayacağı bundan 25 yıl önce Maryland Üniversitesi'nden Profesör Carol Allie tarafindan iki atomik saat kullanılarak kanıtlandı. Bu çok hassas saatlerden biri bir jet uçağına konurken diğeri yerdeki hava üssünde kaldı. Uçağın birkaç saatlik uçuşu sonrası saatlerin zamanları karşılaştırıldığında uçaktaki saatin çok az miktarda yavaşlamış olduğu görüldü. Artık, bu olayın uydular ve uzay istasyonu için daha belirli oranlarda olduğu biliniyor, çünkü bunlar uçaklardan çok daha hızlı ve uzun süreler uçuyorlar.

    Hızın artması ile geleceğe yolculuk etmenin olası olduğunu bildiğimize göre bundan sonraki sorun yıllarca bir uzay gemisi içinde oturmadan nasıl geçmişteki bir zaman dilimine yolculuk edilebileceğini çözebilmek olacak. Teorik olarak bu problem kapalı zamansı eğriler ve solucan delikleri ile çözülebilir. Einstein'in relativite teorileri bildiğimiz 3 boyutlu evrene zaman kavramını da ekleyerek 4 boyutlu bir uzay-zaman oluşturuyor. Buna göre uzay-zaman, her noktanın ve olayın belirli bir yerde ve zamanda temsil edilmesinden oluşuyor. Yani, şu anda bütün yaşamınız uzay-zaman içerisinde bir nevi kıvrık solucan gibi yer oluşturmakta. Bu solucanın kuyruğunda doğduğunuz an kafa kısmında ise öleceğiniz an bulunmakta. Solucanın vücudu ile oluşan çizğiye nesnenin yerel çizgisi deniyor. Einstein'a göre bu çizgiler kara delikler gibi çok büyük oluşumların yerçekimi kuvveti tarafindan saptırılabiliyor. Gene teoriye göre, eğer bir nesnenin yerel çizgisi çok fazla saptırılabilirse kendi etrafinda bir döngü oluşturabilir ve kafa ile kuyruk kısımları birleşerek geçmişe bir koridor yaratabilir.

    Bilim adamları bu şekilde yaratılacak koridorlara solucan deliği adını veriyor. Ancak, bu delikler bağlantılar oluşturmalarına karşın, uzayın değişik yerlerinde ve değişik zamanlarda oluşuyor. Bu şu tipik örnekle daha kolay anlaşılabilir. Elinizde bir kağıt olduğunu ve parmağınızı bunun bir ucundan öbür ucuna sürüklemek istediğinizi varsayalım. Yapılacak tek işlem boydan boya kağıdı katetmek olacaktır. Ancak, şimdi kağıdı ikiye katladığınızı ve başladığınız yerden bir delik açtığınızı varsayalım. İşte o anda parmağınız kağıdın varmak istediginiz diğer ucundan çıkacaktır. Böylece hem mesafe hem de zaman olarak daha farklı bir sonuç elde etmiş oldunuz. İşte solucan delikler de buna benzer şekilde uzay zaman içerisinde bir noktadan diğerine kısa yoldan çabucak varılmasını sağlayabilecek unsurlar. Bu olay bir bakıma Alice Harikalar Diyarında masalını anımsatıyor. Alice'in evindeki ayna bir bakıma bir solucan deliği gibi gerçek dünya ile fantazi dünyasını birleştiriyordu ve Alice aynanın içerisinden geçerek diğer dünyaya varıyordu. Ancak, gerçek yaşamda bir solucan deliği yaratarak iki ayrı noktayı birleştirebilmek o kadar kolay bir iş değil. Bunu başarabilmek için önce iki benzer enerji makinesi yapılması gerekiyor. Eğer bu makineler inanılmaz miktarlarda, yaklaşık bir patlayan yıldızın verdiği kadar, elektrik enerjisi ile yüklenebilirlerse birbirlerine belirli bir uzaklığa getirildiklerinde uzay-zamanda bir delik açabilirler ve böylece bir solucan deliği oluşturulabilir.
    Böyle bir sistemin yaratılabilmesinin olanaksız olmadığı laboratuar deneyleri yolu ile gösterilmiş durumda. Makineler yolu ile solucan delik yaratılmasını takiben yapılacak iş bu makinelerden birini yukarıda bahsettiğimiz ışık hızına yakın hıza ulaşabilen uzay gemisine koyarak uzaya yollamak. Böylece, deliğin bir ucu hala dünyada iken diğer ucu uzaya açılmış olacak ve solucan delik aracılığı ile başka yer ve zamanlara geçiş mümkün olabilecek.Şimdi bu teorik yaklaşımları biraz daha karmaşık hale getirelim. Geçmişe doğru yolculuk etmenin bazı sınırları var. Teorik olarak bahsettiğimiz makinelerin yaratıldığı andan öncesine geri dönmek olanaklı değil. İşte bu alanda kuantum mekaniği ile ilgili teoriler işin içine girerek çözüm önerileri getiriyor. 1957 yılında Hugh Everett birden fazla evren önerisini bilim dünyasına sundu. Bu öneriye göre eğer bir olay fiziksel olarak oluşabiliyorsa herhangi bir evrende oluşuyor. Yani, mevcut olan tek bir evren (universe) değil, bir seri evrenler (multiverse) ve her multiverse'de her varlığın, objenin ve atomun bir kopyası var. Bu biraz da akıl karıştırıcı yaklaşıma göre her olası olay için olası her sonuç bir baska evrende oluşuyor. İşte kuantum mekaniğinin multiverse yaklaşımı ile geçmişe yapılacak yolculuktan kendi evrenimize ve zamanımıza geri dönmek teorik olarak mümkün. Geçmişe yolculuk konusunda ABD Princeton üniversitesinden fizik profesörü Richart Gott' ın bir teorisine göre ışık hızı ile hareket edebilen bir uzay gemisi uzayda kozmik ışınların çevresinde bir tur atabilirse geçmişe yolculuk yapabilir.Burda kozmik ışınların çevresinde derken kastedilen şey bir karadelik tekilliğinin yakınından bir bir daire çizerek konik bir açıyla turlayıp geçmektir.
    Ancak, geçmişe yolculuk yapabilmek ve buradan geri dönebilmek fikrinin beraberinde getirdiği bazı sorunlar da yok değil. Bunun en tipik örneği 'dedemi nasıl öldürüp doğdum' yaklaşımı. Geçmişe yolculuk yaparak dedenizin çocuk olduğu zamana gittiğinizi düşünün. Burada dedeniz ile tanışıp onu ya yok ettiğinizi veya anneanneniz ile evlenmesini engellediğinizi varsayın. Sonuçta, anneniz hiçbir zaman doğamayacak ve o andan itibaren geçecek olan zaman günümüze geldiğinde artık bu dünyada sizin var olmanız olası olmayacak. Böylece, teorik olarak geçmişten tekrar günümüze yolculuk ettiğinizde artık var olmuyor olacaksınız. Peki o zaman, var olmadığınız bir dünyadan nasıl olup da ilk başta geçmişe yolculuk edebildiniz? İşte bu gibi teorik ve felsefi paradoksal soruları ancak kuantum mekaniğinin multiverse yaklaşımı yanıtlayabiliyor. Yani, bir evrende siz varolurken diğer birinde dedeniz anneanneniz ile evlenmediğinden hiçbir zaman varolmadınız.
    Zaman içerisinde yolculuğun olası olup olmadığı yapılan deneysel laboratuar araştırmaları ile gelecek yıllarda daha iyi anlaşılabilecek. İnsanlığın teknolojik gelişmesinin artan bir hızla devam ettiğini düşündüğümüzde bugün için bilim-kurgu sayılan fantazilerin yakın bir gelecekte gerçek olması hiç de garip bir düş değil. Bazılarımız 70'li yıllarda Uzay Yolu (Star Trek) dizisini izlerken Kaptan Kirk ve ekibinin ellerindeki küçük bir kutunun kapağını açıp veya gögüslerindeki rozete basıp nasıl telefon gibi iletişim kurduklarını hatırlarız. Acaba o zaman kaçımız cep telefonlarının 25 sene sonra bu kadar normal ve yaygın kullanılan bir araç olabileceğini tahmin edebilirdik?
    GELECEĞE DÖNÜŞFİLMİNDE İŞLENEN ''ZAMANDA YOLCULUK '' TEMASI BİR GÜN GERÇEĞE DÖNÜŞEBİLİR Mİ?

    GEÇMİŞ ZAMANLARA YOLCULUK MÜMKÜN MÜ ?
    Geçmişe yolculukdüşüncesi fizikçiler dışında, hepimizin sağduyusuna ters geliyor. Fizikçiler uzay-zamanda kestirme yollar bularak, bunlara, tırtılların, yüzeyden dolaşmamak için, toprakta açtıkları yollara benzediğinden ''Tırtıl Yolları''adını vermişlerdir. Böylece, acaba, uzay-zamanın ''kıvrımları'' (bir uçağın yeyüzüne yansıyan gölgesi gibi), arasından dümdüz gitmek (uçağın uçuş yolu gibi); hatta, kendimizi geçmişteki yaşantımızda bulmak mümkün olabilecek midir ?

    ABD'li teorik fizik profesörü Kip Thorne, "kurtdeliği" adı verilen uzay eğrilmeleri yardımıyla zamanda yolculuğun mümkün olabileceğini kanıtladı.

    ÜNLÜ astrofizikçi ve yazar Carl Sagan, 15 yıl önce kaleme aldığı, 1997 yılında Jodie Foster tarafindan filme çekilen "Contact (Temas)" romanında ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldı. Sagan, romanın kurgusu gereği baş karakteri Ellie Arroway'yi bir "karadelik" aracılığıyla Dünya'dan 26 ışık yılı uzaklıktaki vega yıldız sistemine gönderiyordu. Ancak böyle bir yolculuğun fizik kanunlarına aykırı olup olmadığı sorusu, Sagan'ı rahatsız ediyordu. Alman Focus dergisinin son sayısında, Sagan'ın bu sorunun yanıtı için yardım istediği ABD'nin California Teknoloji Enstitüsü Teorik Fizik Profesörü Kip S. Thorne'un, roman sayesinde müthiş bir buluş gerçekleştirdiği yer aldı.
    Karadelik kabusu
    Sagan'ın sorusuna yanıt arayan Thorne, zaman yolculuğunun "karadelikler" yardımıyla yapılamayacağını belirledi.Karadelikler "tek taraflı"ydı. Ayrıca karadeliğe giren cisme "santimetrekarede milyarlarca ton" olmak üzere akılalmaz bir çekim kuvveti biniyor du ki, bu Arroway'in anında moleküllerine ayrılması demekti.
    Alternatif arayan Thorne, sonuçta bilim adamlarının bugüne kadar üzerinde ciddiyetle durmadığı "kurtdelikleri"ni farketti. "Kurtdelikleri" üzerine araştırmalarını derinleştiren California'lı bilim adamı, fiziğin en büyük dehalarından sayılan İngiliz Profesör Stephen Hawkingin'in "karadelikler"le ilgili teorileri, Albert Einstein'in "görecelik (izafiyet) kuramı" ve kuantum fiziği yardımıyla yaptığı hesaplarında, zamanda yolculuğun matematik olarak mümkün olduğunu kanıtladı.

    Tek soru kaldı
    Uzay/ zamanın akılalmaz kuvvetler nedeniyle (iki karadeligin, iki galaksinin çarpışması gibi) eğilmesiyle oluşan kurtdeliklerinin "çift taraflı" oldugunu belirleyen Thorne, böylece bu deliklerin bir tarafından girilip, zamanda yolculuk edilerek diğer taraftan çıkılabileceğini formüle etti. Ancak bu deliğe giren bir cismin, hiç zarar görmeden diğer taraftan çıkıp çıkmayacağı üzerindeki soru işareti halen çözülemedi. Harıl harıl bu sorunun çözümünü arayan Thorne, "Eğer kurtdeliklerinin zararsız olduğunu kanıtlayabilirsek, yüzlerce yıl önceye gidip dedelerimizin elini öpebileceğiz" diye konuştu.
    Gizli LIGO projesi
    ZAMANDA yolculuk şimdilik yalnız filmlerde yaşansa da, ABD hükümeti bu fikre ciddi anlamda önem veriyor. ABD Hükümeti, çogu bilim adamının "mümkün değil" dediği zamanda yolculuk araştırmaları için son olarak tam 365 milyon dolarlık bir projeye "olur" verdi. Laser Interferometer Gravity - Wave Observatory (LIGO) adı verilen projeyle, "çekim dalgalarının" görünür yapılması amaçlanıyor. 2002 yılında tamamlanması öngörülen proje sayesinde, çarpışan karadeliklerin, patlayan yıldızların oluşturduğu çekim dalgalarının resmi çekilebilecek. Böylece uzay -zamandaki eğilmeler hakkında çok ciddi araştırmalar yapılabilecek.
    Işık eğilir mi?
    ALBERT Einstein'in 1915'de açıkladığı "görecelik kuramı (izafiyet teorisi)", kainatla ilğili o güne kadar bilinenleri bir anda yerle bir etti. Einstein, kuramı ile düz bir çizği halinde yol aldığı sanılan "ışığın" aslında "eğilip büküldüğünü" kanıtladı. Einstein'in hesaplarına göre, ışık, uzayda bir yıldızın yakınından geçerken çekim kuvveti nedeniyle "yolunu değiştiriyor", dev kütleler yakınında "zaman yavaşlıyor"du. Astronomik anlamda ağır ve dönen cisimler, eksenleri çevresinde hareket ederken "zamanı" büküyor ve çevrelerine "doluyordu". Einstein bu kuramıyla, zamanda yolculuğun mümkün olabileceğini kanıtladı.
    YAŞAYAN EN BÜYÜK FİZİKÇİ KABÜL EDİLEN STEPHAN HAWKİNG, DÜNYAYI AYAĞA KALDIRAN AÇIKLAMASINDA ''UZAY-ZAMANDAKİ EĞRİLMELERLE OLUŞAN GEÇİTLER ZAMANDA SEYAHAT ETMEYİ MÜMKÜN KILABİLİR. BU GEÇİTLER, UZAYDA BİR TÜP GEÇİT GİBİDİR. VE BU SEYAHAT BİR GÜN YAPILACAK'' DEDİ.
    Stephen Hawking,1995 yılında, Oxford Üniversitesi’nde yapılan bir konferansta, zaman yolculuğu konusunda şunları söylemiştir : “Sizi temin ederim ki, henüz yapan birini görmememize ve olduğunu kanıtlayamamıza rağmen, zamanda yolculuk mümkündür. Evrendeki karadelikler, zaman yolculuğunu mümkün kılabilir. Çünkü, karadeliklerin, gelecekteki uygarlıklar tarafından kullanılabileceği yolunda “ciddi iddialar” ve “bulgular” var.”
    Hawking’in bu sözleri, bir çok araştırmacının, “Gelecekten gelen zaman gezmenleri Dünya tarihini değiştirmiş olabilirler” tezini destekler, hatta doğrular niteliktedir. Çünkü, Hawking, bu konuda “ciddi iddialar” ve “bulgulardan” söz etmektedir.
    Aynı konferansta, “Zamanda yolculuk mümkünse, niçin kimse gelecekten gelip, bize bunun nasıl olduğunu göstermiyor?” sorusuna, Hawking şu cevabı vermiştir: “İnsanoğlunun doğası gözönüne alındığında, gelecekten bir insanın günümüze gelmeyeceğine ve biz zavallı, geri kalmış atalarına, zamanda yolculuğun sırlarını anlatmayacağına inanmak çok zor.”
    Dünyanın en ünlü teorik fizikçilerinden biri olan Profesör Stephen Hawking, birkaç yıl önce söylediklerinden vaz geçti.The Physic of Star Trek(Uzay Yolculuğunun Fiziği) başlıklı yeni bir kitaba yazdığı önsözde, zamanda yolculuk mümkün olabilir, dedi. The Guardian gazetesi bilim editörü Tim Radford'un bununla ilgili yorumunu(1 Ekim) dikkatinize getiriyoruz.
    Zamanın iki yönlü ya da tek yölü bir yolculuk olup olmadığı konusu, Aziz Agustin'in ''zaman geçici bir şey midir, yoksa her zaman mevcut olmuş mudur'' sorusunu ortaya atmasından bu yana 1500 yıldır insanların kafasını kurcalamayı sürdürüyor.Bundan tam 100 yıl önce H.G.Wells, The Time Machine/ Zaman Makinası adlı romanında bu konunun fizikçilere araştırılmasını önermişti.Mekanda (gerçekte mekan-zaman) istenen yönde yolculuk yapılabildiğine göre, acaba ''zaman içinde de istenen yönde seyahat edilebilir mi'' proplemi teorik fizikçilerin zihinlerini kurcalıyor.Ama başkaları ''büyükbaba paradoksu'' da denilen şeyi hatırlatıyor: Eğer zaman içinde geriye doğru yolculuk mümkün ise, o zaman büyükbabanı öldürebilir ve böylelikle kendi doğumunu, dolayısıyla geçmişe seyahatini önleyebilirsin.
    Cambridge Üniversitesi' ndeki Isac Newton kürsüsü profesörü Stephan Hawking, daha önce, eğer evrenin genişlemesi sona erer ve küçülmeye başlarsa, zamanın geriye doğru işleyebileceği fikrini ortaya atmıştı. Ama soru şuydu: Bu nasıl bilinebilirdi?Çünkü, bu taktirde, düşünce de geriye doğru işleyecekti.Fakat 1980'lerin sonlarında, Hawking'in A Brief History of Time/Zamanın Kısa Tarihi adlı, yalnızca ciltli baskısı 6 milyon adet satılan kitabının ilk yayınlandığı sırada, bu tartışma kızışmaya başladı.Hawking'in argümanı yalın ve katıydı.Fizik kanunları zamanda yolculuğa izin vermiyordu.Uzayda, evrenin çeşitli parçalarını birbirine bağlayan ''solucan delikleri'' vardı, ama bunlardan zamanda yolculuk için yararlanmak mümkün değildi. Başkaları, buna ikna olmadı.Hawking'in California Institu of Technology'deki dostu Kip Thorne Hawking'in haksız olduğu kanısındaydı.Thorne, geçen yıl yayımlanan Black Holes and Time Warps/karadelikler ve Zaman Boşlukları adlı kitabında, genel relativiteye ilişkin öndeyimlerin, uzaydaki bir solucan deliğinden zamana seyahat etmeyi mümkün kıldığını öne sürdü.Ancak bunun için bu deliklerden birini açık tutmak ve buradan bir insanı geçirmek gerekeceğini yazdı.''Solucan delikleri'', Einstein'ın varlığını öngördüğü, hipotetik(varsayımsal) uzay boşlukları.Eğer uzayda boşluklar varsa, o taktirde zamanda da boşluklar olması gerekir.Ne var ki bu boşluklar bir atomdan milyar kere daha küçük ve hayal edilemeyecek kadar kısa bir süre ile varoluyor.Dolayısıyla, bu boşluklardan birini yakalamak, açık tutmak ve insanın geçeceği kadar genişletmek hayli güç olabilir.Başka bir bilim adamı, Princeton Üniversitesi'nden Richart Gott'a göre de, evrenin başlangıcı olan patlamadan, Big Bang'den arda arda kalan, sonsuz uzunlukta ve hayli gizemli şeyler olan ''kozmik ipliklerden'' iki tanesinin alınıp, aynı hızla birbirlerinin yanından geçmeleri sağlanabilirse, teorik bir zaman makinası yapmak mümkün olabilir.Ne var ki bugüne kadar kimse kozmik ipliklerden, sonsuz uzunlukta iki tanesi bir yana, tek birini dahi görmüş değil. [ Richart Gott: Geçmişe Yolculuk ]
    Paul Davies: << Bundan yüzyıl önce bazı insanlar, insanın dış uzaya yolculuk yapabileceğine inanmıştı.O zamanlar uzay yolculuğu da aynen zaman yolculuğu gibi bilim kurgusal bir şeydi.Bugün ise uzay yolculuğu gayet olağan bir şey haline gelmiş durumda. Peki zaman yolculuğu da bir gün gayet olağan bir şey haline gelebilir mi? >>
    Albert Einstein'dan sonra dünyaya gelen en büyük teorik fizik dehası olarak görülen ünlü İngiliz fizikçi Stephan Hawking bir başka bilimsel dergiye verdiği demecinde ''Zamanda yolculuk yapılabileceği konusunda önemli ip uçları olduğunu açıkladı.'' Yüzlerce oxford'lu öğrenci tarfından dikkatle izlenen bir konferans sırasında Hawking, kendisinin de aralarında bulunduğu konuyla ilgili önde gelen bilim adamlarının, ''Uzay ve zamanın, eğrilerek sapmalar yapabildiği'' konusunda deneylerle kanıtlanmış ciddi bulgulara sahip olduğunu belirtti.Konuşmasına, ''Şu anda kafaları kurcalayan tek soru, zamanda yolculuğa izin verecek kadar sapma olup olmadığı'' cümlesi ile devam eden ünlü fizikçi, ''Elde edilen bulgular, bunu kanıtlamaya tam olarak yetmiyor.Ama yine de benim düşüncem, insanlar tarafından deli muamelesi görmemeye dikkat ederek, bu yönde araştırmaların derinleştirilmesi'' dedi.Hawking konuşması sırasında, ''Solucan Tünelleri'' olarak anılan ve ''uzayda kıvrılmış tüp geçitler'' olarak tanımlanabilecek ''uzay-zaman eğrilmeleri''ne dikkat çekerek, ''işte bu geçitler, zamanda yolculuğu mümkün kılabilir.Ve solucan tünellerinin, gelecekteki uygarlıklar tarafından kullanılabileceği yolunda ciddi iddialar ve bulgular var'' dedi. Konuyla ilgili son derece karışık ve anlaşılmaz fiziki olayları herkesin anlayabileceği basit örneklerle açıklamaya dikkat eden Stephen Hawking, ''zamanda yolculuğun'' nasıl mümkün olabileceğini açıklayabilmek için de, enerjiyi paraya benzetme yolunu seçti.

    Bu konuda, ''Bir an için, enerjiyi para olarak düşünün.Eğer bankadaki hesabınızda para varsa, bu parayı değişik şekillerde dağıtabilirsiniz.Ama klasik yasalara göre, bankadaki hesap mevcudunuzdan fazla para çekemezsiniz.Ancak, fiziğin en en engin ve genişlemeye müsait kolu olan Kuantum Teorisi'nde yer alan kuramlara göre, bu mümkündür. Yani bir veya daha fazla hesabınızdan, hesabınızdaki mevcudun üzerinde para çekebilirsiniz.Başka bir deyişle, kuantum teorisi yardımıyla mevcut olan enerjinin üstünde bir enerjiyi kullanabilirsiniz'' ifadesini kullandı.Bu sözlerin ardından, ''Zamanda yolculuk mümkünse, niçin kimse gelecekten gelip bize nasıl olduğunu anlatmıyor? sorusuna cevap veren Hawking, ''İnsanoğlunun doğası göz önüne alındığında, gelecekten bir insanın günümüze gelmeyeceğine ve biz zavallı geri kalmış Ataları'na zamanda yolculuğun sırlarını anlatmayacağına inanmak çok zor'' diyerek sözlerini bitirdi.Bilim dünyası, zamanda yolculukta, geri gelen kişinin tekrar eski boyutuna dönmesiyle oluşabilecek sorunları tartışıyor.
    Zaman ve Genel Görecelik Kuramı:
    Zamansızlık gerçeğini anlamamıza yardımcı olacak önemli bir konu,yüzyılın en büyük bilim adamı sıfatını taşıyan Albert Einstein’in geliştirdiği Genel Görecelik Kuramı’dır. Görecelik, zamanın evrenin farklı noktalarında farklı hızlarla aktığını, hatta durabildiğini göstererek, mutlak bir kavram olmadığını, değişken bir algı olduğunu ispatlar.
    Öncelikle, zamanın ne anlama geldiğini düşünmeye çalışalım. Zaman; duyu organlarımız tarafından art arda gelen birtakım olaylar neticesinde hissedilen, tarifi son derece güç olan bir tür algıdır. Zamanın akışını, etrafımızda gözlemlediğimiz hareket değişikliklerini birbirlerine kıyaslayarak anlarız. Örneğin; bardak yere düşer ve kırılır, kömür yanar ve kül olur, yürürüz ve bir an önce odanın bir ucundayken bir an sonra odanın diğer ucunda oluruz. İşte sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde meydana gelen tüm bu olaylar, çevremizde gözlemlediğimiz tüm bu hareketlilik bize zamanın geçtiğine dair bir izlenim verir. Ama zamanı ölçmek için kullandığımız kavramlar, çok değişkendir. Yarım saat dediğimiz süre, eğer sıkıcı bir bekleme içindeysek, saatler kadar uzun gelebilir. Aynı yarım saati, çok eğlenceli ve bitmesini istemediğimiz bir durumda, üç-beş dakika kadar kısa bir süre gibi algılarız. Yani aslında zaman algısı, bizim için farklı hızlarda akabilmektedir.
    Zamanın akış hızı hakkında bir fikre sahip olmamıza neden olan etken ise, zaman için kullandığımız referanslardır. Güneş doğar ve batar ve ertesi gün tekrar doğduğunda bir gün geçti deriz. Bu olay 30-31 kez tekrarlandığında bu kez 1 ay geçti deriz; ama sorulduğunda bu bir ayla ilgili fazla detay hatırlamadığımızı, geçen zamanın sanki sadece bir an gibi olduğunu düşündüğümüzü itiraf ederiz. Eğer gündüz geceyi, gece gündüzü takip etmese ve elimizde zamanın geçtiğini gösterir bir saatimiz olmasa, belki de geçen zamanın ne kadar olduğuna, bir günün ne zaman başlayıp ne zaman biteceğine dair doğru bir tahminde bulunmamız mümkün olmayacaktı. Bu açıdan zaman, bizim için belirli referanslar olmaksızın, ne hızla aktığı konusunda kesin bir yargıya varamayacağımız bir algıdan ibarettir. Ama önemli olan bu referansların değişmez ve sabit olmamasıdır. Bu gerçek bizi Genel Görecelik Kuramı’na götürür.
    Einstein'ın Görecelik teorisi, hıza ve konuma göre uzayda farklı zaman dilimleri olduğunu göstermiştir. Karadelikler ise zamanın durduğu zamansızlık ve sonsuzluk boyutunun meydana geldiği fiziksel olaylar olarak karşımızda durmaktadır. Tüm bunlar, Kuran'da bahsedilen zamanın göreceliğinin bilimsel açıklamalarıdır.
    Hız ve Zaman Einstein, zamanın göreceliği kavramını bilimsel olarak ortaya koymuştur. Bu teoriye göre, zaman mutlak ve değişmez değildir. Zaman, her cismin hızına ve konumuna (çekim merkezine olan uzaklığına) göre hızlı veya yavaş geçmektedir.
    Einstein’a göre bir sistem hızlandıkça o sistem üzerinde zaman yavaşlamaktadır. Işık hızına yakın bir hızla hareket eden bir aracın içinde zaman daha ağır akar. Her türlü organik, biyolojik ve anatomik yapı daha ağırdan işlemeye başlar. Atom düzeyindeki tüm hareketler yavaşlar. Zamanın hıza göre olan bu değişimini, uzayda hareket eden bir araçtaki gözlemci, yani bir astronot anlayamaz. Çünkü onun da her türlü hücre fonksiyonu, dolaşım ve solunum sistemi daha ağır işleyecektir. Dünyada bildiğimiz 3 saatlik bir zaman geçtiğinde uzay kapsülü içindeki adam için sadece 3 dakika geçmiştir. Görecelik Kuramı olarak bilinen bu teoriyi açıklamak için kullanılan bir diğer örnek ikizler paradoksudur. Bu örnekte aynı yaşlardaki ikizlerden biri dünyada kalırken, diğeri ışık hızına yakın bir hızda uzay yolcuğuna çıkar. Geri döndüğünde ikiz kardeşini kendisinden çok daha yaşlı bulacaktır. Bunun nedeni uzayda seyahat eden kardeş için zamanın daha yavaş akmasıdır.
    Rakamlarla ifade etmek gerekirse, eğer ikizlerden uzayda yolculuk yapanın roketi ışık hızının yüzde doksan dokuzuna erişirse, dünyada 30 yıl geçerken uzayda yalnızca 2.9 yıl geçer. Bu örnek bir baba-oğul için düşünülecek olursa uzay yolculuğuna çıkan baba 27 yaşında dünyadaki oğlu ise 3 yaşında olsa, 30 dünya yılı sonra baba dünyaya döndüğünde kendisi 30 yaşında olacağı halde oğlu 33 yaşında olacaktır. Diğer bir deyişle oğlu babasından yaşlı olacaktır.
    Güneş yüzeyine çok yakın bulunan bir astronotun saati dünyadaki saatlere göre daha yavaş işler. Çünkü Güneş dünyaya kıyasla daha büyük kütlelidir.Bu kurama göre hız arttıkça zaman kısalmakta, sıkışmakta; daha ağır, daha yavaş işleyerek sanki durma noktasına yaklaşmaktadır. Einstein tüm bunları denklemlerle, formüllerle haber vermiştir. Ayrıca Einstein, bir cismin sadece hızının değil, konumunun da zamanı etkilediğini ispatlamıştır. Buna göre, büyük cisimlere yaklaştıkça zaman yavaşlamaktadır. Örneğin, Güneş yüzeyine çok yakın bulunan bir astronotun saati dünyadaki saatlere göre daha yavaş işler. Çünkü Güneş dünyaya kıyasla daha büyük kütlelidir. Zamanın göreceli oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından mekanik bir zembereğin ağır işlemesinden değil; tüm sistemin atom altı seviyesindeki parçacıklara kadar farklı hızlarda çalışmasından ileri gelir. Başka bir deyişle zamanın kısalması içinde bulunan kişi için ağır çekim bir filmde rol almaya benzemez. Zamanın kısaldığı böyle bir ortamda insan vücudundaki kalp atışları, hücre bölünmesi, beyin faaliyetleri dünyaya göre daha ağır işlemektedir. Kişi zamanın yavaşlamasını hiç farketmeden günlük yaşamını sürdürür.
    Ünlü yazar Lincoln Barnett, Genel Görecelik Kuramı’nın ortaya koyduğu bu sonuçları şöyle özetler:Einstein sonsuz geçmişten sonsuz geleceğe akan şaşmaz ve değişmez bir evrensel zaman kavramını bir yana bıraktı. Ona göre zaman duygusu da renk duygusu gibi bir algıydı. Rengi ayırtedecek bir göz yoksa renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir. Zamanı en iyi Einstein’ın şu sözleri açıklar; ‘Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar ‘daha önce’ ve ‘daha sonra’ ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bir cismin hızına ve konumuna göre hızlanıp yavaşlayabilen zaman, belli şartlarda tamamen durabilmektedir. Bu durumda zamansızlık ve sonsuzluk gibi kavramlarla karşılaşılmaktadır.
    Astrofizikçi William Kaufmann, karadeliklerin olay ufkunda zamanın tümüyle duracağını ve bu durumun sonsuza kadar süreceğini şöyle belirtmektedir: Karadeliği çevreleyen olay ufkunda zaman tümüyle durur. Eğer bir arkadaşınızı karadeliğe doğru giderken izleyebilseydiniz, saatinin gittikçe yavaşladığını görecektiniz. Olay ufkunu geçtiği anda da zaman sonsuza değin duracağından arkadaşınızın saati de duracaktır. Görüldüğü gibi, insan zihni zamansızlığı kavrayamamasına rağmen zamansızlık kavramı fizik formüllerine girmiş bilimsel bir gerçektir. Ve bu gerçek, materyalist felsefenin 19. yüzyılın köhne bilgilerinden miras kalan varsayımlarını açıkça geçersiz kılmaktadır
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  2. #2

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    GENEL GÖRECELİK KURAMI VE ZAMAN'DA YOLCULUK KURAMININ İLİŞKİSİ:
    Teoriye göre, güçlü bir kütlesel çekim alanından geçen ışık ışını, tıpkı yere parelel firlattığımız taşın, yerin kütlesel çekimi etkisiyle çizdiği eğri gibi bükülecektir. Çünkü taş gibi ışık ışınıda kütle taşır.




    Yani uzay ve zaman sanıldığı gibi düz değildi. Uzay ve zamanın geometrisi sürekli olarak içersindeki kütle ve enerji tarafindan belirlenmişti. Yani madde çevresindeki uzayın şeklini belirliyordu . ( Maddenin küçük yada büyük kütleler içermesine bağlı olarak, uzayın yapısıda değişir ve maddenin özelliklerinin değişmesi ile birlikte uzayın özellikleride değişir.) Kütlesel çekim alanlarının etkisi tarafindan uzay eğilmişti ve ışıkta dahil bütün nesneler bu eğrilik uyarınca devinmekteydiler. Aşağıda Huble teleskobu tarafından çekilmiş bir derin uzay görüntüsü yer almaktadır. Bu görüntüde kütle çekimsel mercek etkisi açıkca görülmektedir.


    Genel görelilik ışığın çekim alanlarında büküleceğini öngörür. Örneğin yıldızlardan bize ulaşan ışık ışınları güneşin yakınından geçerken, güneşin kütlesel çekim alanının etkisiyle hafifçe bükülmektedir. Yani aslında yıldızlar tam gördüğümüz yerde değiller. Yıldızların, ışığın suda kırılmasına benzer biçimde çekim alanı tarafından kırılmış halini görüyoruz .Gerçek yerleri gördüğümüz yerin biraz ya sağında veya solunda, yada aşağısında veya yukarısındadır aslında. Işığın çekim alanlarından etkilenmesi görelilik teorisinin doğal sonucudur çünki ışıkda maddesel bir nesnedir ve kütleye sahiptir.

    Einstein, ışığın uzayda doğru bir yol izlemedigini, kütlesel çekim alanlarının yakınlarından geçerken eğildiğini ve hızının yavaşladığını ileri sürmüştür. Örneğin, ışığın Güneşin yakınından geçerken 1.745 saniyelik bir yay çizerek eğilebileceğini önermiş ve onun bu önermesi sonraki yıllarda tamamıyla doğrulanmıştır.Einstein, relativite teoremlerinde , Riemann’in yöntemlerini ve onun “evren modelini” esas almıştır. Riemann’ın “kapalı evren” modelinde, bir noktadan çıkan ışık sonunda aynı noktaya döner. Einstein üç boyutlu uzayın bir dördüncü boyutta büküldüğünü varsayarak küresel kapalı bir evren modeline ulaşır. Buna göre kendi üstüne kapanan sınırsız ama sonlu olan bu evren modelinde üçboyutlu uzayın bir dördüncü boyut derinliği kazanımı yönünde bükülmesiyle kendi uzayımızı yerçekimsel bir sapma altında uzayımızın diğer uzak noktalarıyla birleştirebileceğimiz fikri doğar.Uzayda yaratılan bu türdeki tüp geçitlere solucan deliği ismi verilmektedir. Buna göre uzay gibi zaman'da kendi üstüne kapanan bir eğriyse ( ki' genel görecelik kuramına göre madde hem uzayı hem de zamanı beraber büker.) Yerçekimsel bir sapma bizi uzayın üç boyutu içinde bir diğer noktayla bağlantılandırabileceği gibi zamanın dördüncü boyutu içerisindeki diğer zaman noktalarıylada tüp geçitsel bir bağlantıya neden olabilir.Diğer bir ifadeyle kütle uzay/zaman çizğilerini eğer. Bu eğri çizğiler geometrisini biz kütleden yayılan kütleçekimsel kuvvet çizğileri olarak algılarız. Bu noktalar da zaman akışınında eğriltilmesi bizi geçmiş ve gelecek zaman akışlarıyla kesiştirebilir. [Eğri uzay/zaman][ Eğrilen uzay/zaman]

    Einstein 'ın genel görelilik teorisinin en önemli kavramlarından biri de uzayın kütle çekimi tarafından eğrilmesidir. Aslında uzay ve kütle çekiminin karşılıklı etkileri vardır: Kütle çekimi uzayı eğer ve uzay kütle çekimine neden olur. Einstein' a göre maddenin kütle çekiminin etkisi altında hareket etmesine uzayın eğriliği neden olur. Kütle çekimi uzayı eğdiğinden, ışık artık doğrusal olarak yayılmaz. Bu etki ilk kez 1919 yılında, Einstein'ın teorisinin yayınlanmasından üç yıl sonra, bir tam güneş tutulması sırasında uzaklardaki yıldızların ışıklarının Güneş' in yakınından geçerken nasıl yollarından saptıkları incelenirken görüldü. Aslında ışık enerjiye sahip olduğunda, Newton 'un kütle çekimi teorisi bile ışığın sapmasını öngörmektedir. Bununla birlikte Einstein'ın teorisinde uzay eğri olduğundan ışığın sapması Newton'un teorisindekinin iki katıdır. Eğer bir yerde madde varsa, artık ''düz çizğiler'' yoktur. İki nokta arasındaki en kısa uzaklık, bir eğridir. Uzayın doğası hakkındaki düşüncelerimizde bu devrimin ima ettiği şey, ''kütle çekimi uzayı eğer, uzay maddeyi hareket ettirir'' biçiminde özetlenebilir. Ki bu da evrenin geometrisini yorumlamamızda yeni bir paradiğma sağlar. Özel görecelik teorisi uzay ve zamanın yapısını açıklarken, genel görecelik teorisi ise uzay, zaman ve kütle çekimini tanımlar.Özel görecelik teorisi bize uzay ve zamanın dört boyutlu uzay/zaman'ın değişik görünüşleri olduğunu söyler. Bu nedenle uzayda bir noktanın genellikle bir geçmişi bir de geleceği vardır. Bu anlamda maddesel kütle içerisine girdiği uzay/zaman çizğilerini bükerken uzayda birbirinden çok uzaktaki iki farklı noktayı bir dördüncü boyutta birbirine geometrik olarak bitiştirebileceği gibi(solucan deliği etkisi) birbirinden geçmiş ve gelecek olarak zaman fazıyla ayrılmış iki farklı zaman noktasınıda zaman eğrilmesi(Time Warp) etkisiyle geçmiş ve geleceğe ait lineer zaman çizğilerini bükerek bitiştirebilir. Uzayın kütle çekimi nedeniyle eğildiğini görmüştük. Genel görelilik, zamanın da, ya da daha genel olarak uzay-zamanın da kütle çekimi tarafından büküldüğünü öngörür. Saatlerin tik-takları güçlü kütle çekimi kuvveti tarafından yavaşlatılır. Bu etki yeryüzündeki laboratuvarlarda atom kristallerinde ve parçacık hızlandırıcılarındaki deneysel düzeneklerde ölçümlenebilir. yüksek hızlarda ve yerçekimsel alanlarda zamanın esneyip büküldüğünü bu deneysel testlerde bilimsel olarak ortaya koyabiliriz.
    Herkes tarafından vurgulandığı gibi zamanda yolculuk fikrini sadece hoş bir düş olmaktan çıkartan ve bilimsel zeminde tartışılmasını sağlayan Albert Einstein'ın özel ve genel relativite teorileridir:
    1-) Özel relativite teorisi zaman görecelidir der. Yani zaman ve uzay koordinatlarının tanımı, bir gözlemcinin seçtiği referans sistemine bağlıdır. Mutlak olan uzay-zamandır. Ancak bundan zamanın dördüncü bir uzay boyutu olduğu sonucu çıkmaz. Zaman farklıdır.Akış yönü tektir: İçinde bulunduğumuz An'a göre geçmiş ve geleceği belirler.Özel relativite teorisinin temel ilkesi, ışık hızının hanği eylemsiz referans sistemine göre ölçülürse ölçülsün sabit C hızında bulunmasıdır.Gözlemlere dayanan bir sonuç: evrende hiçbir cisim ışıktan hızlı gitmez.1968'de Bilaniouk ve Sudarshan adlarında iki teorik fizikçi şunu gösterdiler: Özel relativite teorisi ışıktan hızlı cisimlerin varlığına engel değildir.Bu tür elementer parçacıklar bulunursa bunları takyon adıyla sınıflandırmayı önerdiler. Şu güne kadar takyon diyeceğimiz hiç bir cisim gözlenmemiştir.
    2-) Genel relativite aslında bir kütle çekimi teorisidir. Bu teori ile Newton'un evrensel ters kare çekim kuvveti terkedilmekte, yerini uzay-zamanın Riemann eğriliği almaktadır. Ağır bir cisim, çevresinde uzay/zaman geometrisini eğri hale getirir. Bir test taneciği uzay-zamanın eğriliğine uyarak hareket eder. Dolayısıyla ağır bir cismin yanından geçerken ışık bile doğrusal yörüngesinden sapar.Bu etkiye Newton mekaniğinde kütle çekim(gravitasyon) kuvveti demekteydik. Uzay- zamana eğriliğini veren cisim o kadar ağır olsun ki yüzeyinden geçen çıkan ışık bile kaçamasın. Dışarıdan gelen hiçbir cisim kurtulup geri dönemesin. Böyle bir cisim varsa adına karadelik diyeceğiz. Bir karadelik bulsaydık, yakınına kadar gitseydik, ışık tutup baksaydık, kazara içine düşseydik acaba ne olurdu? Acaba zamanda yolculuk yapabilirmiydik? Paralel bir evrenemi geçerdik yoksa karadelikte parçalanıp atomlarımıza mı ayrılırdık? Peki ama atomlarımız ya da onları oluşturan enerjiye ne olurdu? Karadelikler diğer zamanlara ve mekanlara geçit veren tüneller mi?
    3-) Evrenin yapısına ait relativistik modellere ve gözlemlere dayanarak, kapalı bir evrende yer aldığımızı tahmin etmekteyiz. Kapalı evren modelleri tıpkı bir küre yüzeyine benzer, sınırı yoktur. Küre yüzeyine bırakılan karınca sonsuza dek hiçbir engele rastlamadan yürüyüp gezebilir. Bu yolculuğu esnasında hep ileri giderek başladığı noktadan tekrar geçebilir. Böylece yörüngesi, küre yüzeyinde kapalı bir eğri çizmiş olur. Bu benzetmeyi esas alırsak << zamanda yolculuk mümkün mü dür? >> sorusu şuna indirgenmiş oluyor: Uzay-zamanda kapalı zamansı eğriler bulunur mu? Bu sorunun yanıtını bilmek için uzay-zamanın topolojisini bilmek gerek. Gözlemler bize bu bilgiyi veremiyor. Bu noktada sadece bilimsel tahminler tartışılmaktadır.
    Zaman yolculuğu kavramının bilimsel temellerine inmek için uzay/zaman alanı içerisinde meydana gelen elektriksel ve kütleçekimsel fenomenleri birbirine bağlayan bir Birleşik Alan Kuramı'nın matematiksel anlayışına ihtiyaç vardır.Albert Einstein'dan önce Riemann daha yirmili yaşlarının başındayken elektrik, manyetizma, ışık ve kütleçekimi olaylarını bağlantılandıran bir birleşik matematiksel kuram geliştirme çabasına girişmişti. Zaman yolculuğunun tam olarak anlaşılması için Einstein'ın genel görecelik ve özel görecelik kuramlarının yanısıra elektromanyetik ve kütleçekimsel alanları ilişkilendiren Birleşik Alan Kuramı denen bir kuramında dikkate alınması zorunludur.
    Fiziksel evrenin kumaşı (dokusu) olarak dört boyutlu uzay/zaman sürekliliği fikri zaman yolculuğu fikrininde temel çıkış noktasıdır.Uzayla zamanın birleştirilerek dört boyutlu bir şey sayılması fikri hayli eski bir fikirdir. 1764'te yayımlanan ünlü Fransız Ansiklopedisi'nin ''boyut'' maddesinde açıkca yer alır. Fakat bu orada öylesine bir fikir olarak kalmıştır.Akademinin fizik ve matematik önermelerince bu gerçeğin desteklenmesi çok daha sonraları olmuştur.
    Einstein genel görelilik kuramını formüle bağlarken, uzay-zamanın eğriliğini de işin içine sokarak ve genel çekim olayının etkilerinin bu eğrilikten nasıl çıkarılacağını açıkca göstererek, uzayla zamanı birbirine bağlayan düğümü daha da sıkmıştır. Bu noktada Einstein Riemann'dan esinlenmiştir. Riemann'ın vizyonu üç boyutla sınırlı değildi; dört ve daha çok boyuta dek uzanıyordu ve Riemann buraya eğrilik kavramını getirip bunu hesaplamak için açık denklemler veriyordu.Einstein 'ın dehası, önce Rieman'ın denklemlerinin uzay-zaman için de kullanılabileceğini, sonra da bu yüzden uzay-zamanın geometrisinin fiziği etkileyebileceğini görmesindedir. Bunun sonucu kavram gerçekten devrimciydi, zira daha önceki bütün bilimsel kuramlarda uzay sadece durağan ve edilgen arka fon, yani oyunun oynandığı sahne olarak görülüyordu. Einstein'ın formüllendirişine göre, hem ışınım hem de maddesel nesneler uzay-zamanın geometrisi tarafından belirlenen yollar(yörüngeler) boyunca hareket ederler.Bir anlamda ''genel çekim geometridir'' dense yeridir.
    Einstein'ın genel görelilik kuramının temel savı; her nerede genel çekim işe karışırsa orada sistemimizi, 'genel çekimi eğriliğin içine kodlanmış olarak içeren dört boyutlu ve eğri bir uzay-zaman' biçiminde kurmamız gerekir.
    Einstein'ın genel görelilik denklemlerini de uygulayacak olursak, pozitif eğrilikli uzay-zaman durumunda, hem uzayda hem de zamanda sonlu olan küresel modele varırız.


    Uzay-zamanın eğriliğinin sıfır olaması durumundan ise zaman sonsuz olarak akıp gider, uzayda verilen herhangi bir anda düz ya da Eukleideslik olarak kalır. 1918'de Einstein'ın pozitif eğrilikli dört boyutlu uzay-zaman modelini bilim dünyasına sundu.Bu modele göre uzay-zaman kendi üstüne kapanarak eğrilen geometrik çerçeveye sahiptir. Bu uzay-zaman modelide bizi zaman yolculuklarını olası kılan kapalı zamansal eğrilere götüren bir modeldir.Böylece uzay-zamandaki eğrilmelerle oluşan solucan delikleri sayesinde uzay-zamanın iki uzak noktasını birbirine bağlamak olsasıdır.

    Zaman yolculuğunu fiziksel bir gerçek haline getiren bilimsel görüşlerin başında uzay/zaman eğriliği kavramını fiziksel olgulara bağlamanın olası olduğu fikri yatar. Riemann'dan etkilenen ingiliz matematikçisi William Kingdom Clifford, ''The Common sens of the Exact Sciences'' adlı kitabının IV.Bölümü '' on the Bending of space(Uzayın Bükülmesine Dair) bir bölüm içerir; burada eğri uzay kavramının güzel bir açıklaması vardır ve şu cümleyle sona erer: ''Hatta pekala maddenin devinimi diye adlandırdığımız olayda gerçekten ne olup bittiğini' de bu uzayın eğriliği(bükülmesi) olgusuna bağlayacak kadar ileri gidebiliriz.'' Riemann ve Ciliffort olasılıkla uzayın eğriliğini fiziksel olgulara bağlamanın olabilirliğini sezmişlerdi; Einstein'a ise bağlanmayı bilim diliyle ifade edecek bir dizi kesin matematik denklem kurmak kalıyordu.
    Einstein'ın relativite teorisine göre zamanın bağımsız bir faktör olarak değil mekan veya uzay içinde ele alınması gereğini ve gerçeğini ortaya çıkarmıştı: << uzay içinde zamanı, uzayın üç boyutundan ayrı düşünemeyiz. Zaman uzayın dördüncü boyutudur.>> Einstein 'ın relativite teorisine göre bir cismin hızı artıkça kütlesi büyür. Ve ışık hızına ulaşan cismin kütlesi sonsuz olur. Einstein'a göre cismin ışık hızında ve ötesi bir hızda hareket etmesi imkansızdır.Yine bu teoriye göre hızı ışık hızına doğru artan bir cisim için zaman yavaşlar. Buna göre ışık hızının ötesi bir hızda hareket eden cisimlerin kütlesi imajiner(negatif kütle) kütledir ve artık madde değildir.
    Çetin BAL: Belirtmek istediğim temel bir düşünceye göre cismin artan hızı Einstein'ın belirttiği gibi cismin kütlesini değil içerisine girdiği boyutunu arttırır.Ve cismin zaman çercevesini genişletir.Genel bir tarifle ışık hızını aşmakta olan bir cisim üç boyutlu bir uzaydan dört boyutlu bir uzay çercevesine doğru kendi zamanını genişleterek üç boyutlu uzayı terk eder.Buna göre ışık hızının ötesindeki hız ve uzay/zaman sürekliliğini yansıtan enerji ortamı imajiner bir kütle yapısını ifade etmez.Enerji daima pozitif bir kütle içerir. Şunu bilinki sonsuzlukta negatif kütle diye bir şey yoktur.
    Işık hızının üstündeki hızlarda titreşen enerji bandı da kendi içerisinde yoğunlaşarak normal kütleli maddeleri meydana getirir.Hız ve enerji arasında bağlantı yanlış formüle edilirse bu, hızı artan cismin 'kinetik enerjisinin' cismin kütlesine katılacağı ve cismin kütlesini büyüteceği gibi yanlış bir matematiksel ve kuramsal sonuç doğurur. Bu bağlamda 'kütle, hız yerçekimi ve zaman' arasında da derin bağlantı vardır. Buna göre bir cismin yeteri ölçüde değişen zaman çercevesi sonucunda cisim yerçekimi tesirini kendi çevresinde etkisiz hale getirir.Cismin zaman çerçevesini değiştirmek için cismi oluşturan enerji spektrumunun iç frekanslarını ışık hızı ve üstü hızlara doğru yükseltmeliyiz. Belli bir frekans yükselmesi cismin farklı bir uzay/zaman sürekliliği içersine girmesine ve fiziksel(kütlesel) bir yok oluşa neden olur. Dikkat edilirse Einstein'ın ön gördüğü gibi hızlanan cisimlerin kütlesinin artması gibi hızlanan ışık frekanslarınında mor ötesine doğru kaymasıyla ışığa ait foton kütlelerin sonsuza yaklaşması gerekirdi ama böyle olmuyor.Öyleyse kinetik enerji, hız ve kütle arasındaki ilginç bağlantı yeniden formalize edilmelidir. Aynı şey hızlanan bir cisim içinde geçerlidir.Öyleyse hızlanan bir cisim ya da enerjinin hızlanan frekansları sonucunda madde ve enerji sahip olduğu hız nispetinde varoluşun boyutsal spektrumunda yükselerek bir uzay/zaman sürekliliğinden diğerine doğru geçer.
    Sonuçta hızlanan bir cisim yada enerji frekansları sonucunda ne fotonların kütlesi artar ne de cismin kütlesi büyür.İzafiyet kuramının hızlanan cisimler için öngördüğü kütle artışı formülü yanlıştır.Bu varsayım 20. ve 21. yüzyılın en büyük bilimsel gaflarından biridir. Kinetik enerji ve bilinen fiziksel enerji kriteri arasındaki bağlantı tam olarak anlaşılmış değildir.Zaman ve uzay içerisinde rölativistik hızlarda hareket eden cisimlerin durumlarını yansıtan Einstein'ın özel rölativite kuramında kinetik enerji, maddenin yada fiziksel enerjinin(ışık frekansları) zaman ve uzay içerindeki boyutsal yansıyışına etki edebilen bir etken faktör olarak ele alınmalıdır.
    Günümüzde sayılı bazı bilim adamları da (mesela Poul Davies gibi) parçacıklar adı altında olanın gerçekte evrenin o boyuta çökmüş birer karadelik olduğunu (Elektromanyetik alan parçacığı olan fotonlara da aynı şekilde alttaki evrenimizin tünel uçları olan kurt delikleri olarak bakılabilmektedir.) belirtmeleriyle birlikte John Wheeler de daha temel düzeydeki evrenin dokusunun kuantum köpüğü adını verdiği kurtdelikleri olduğunu söylemektedir. Başka bir deyişle schwarzchild karadeliklerindeki gibi mini karadelikler ve akdelikler olan fotonlar.
    Evrenimizi mikroskopik olarak gözden geçirebilseydik, üç boyutlu uzayın tüm anlamını yitirerek uzay zaman örgüsünün kuantum köpüğü denilen,oluşan ve gözden kaybolan,devamlı hareket halinde fakat asla ilerlemeyen veya gerilemeyen baştan başa durağan ve zamansız olup,bitmek tükenmek bilmeyen bir etkinlikle dolu solucan deliklerinden oluşmuş bir dantel gibi olduğunu görürdük.
    Biraz daha açarsak, uzay, üzerinde uçan bir pilota göre düz bir okyanusa benzer, fakat üzerine düşen talihsiz bir kelebek için çalkantılı bir karmaşadır. Daha yakından bakıldığında da tüm yapının her tarafi solucan delikleriyle doluncaya kadar daha çok karışık olduğu görülür ve bu delikler uzaydaki her noktanın,diğer bütün noktalarla oyuk bir fincan kulbunun fincan içindeki iki ayrı bölgeyi birleştirmesi gibi bağlar. Bazı atom-altı parçacıklar bu kuantum köpüğüne ait uzay-zaman deliklerinden içeri düşerek kapalı uzay ve zaman çizgileri arasında yerdeğiştirebilmektedir. Bir parçacık zamanda ileri yada geri yol alabilmektedir. Eğer bir bilardo masasını uzay-zamanın düz zemini olarak düşünürsek bilardo masasının deliklerinide kurt deliklerine benzetebiliriz.
    Bu noktadan bakıldığında da elektromanyetik ve gravitasyonel kuvvetlerle diğer iki kuvvetin kuantum köpüğüne tesir edip sakin bir göle atılmış bir kayanın meydana getirdiği dalgaların örneğine benzer bir titreşim meydana getirerek,çekirdek altı parçacıklar diye belirttiğimiz şeylerin, bu titreşim modelleri ya da dalgalar olduğunu görürüz. (Yani elektromanyetik olarak oluşmuş üç boyutlu holografik görüntüler). Bunlardan bazıları proton, bazıları nötron,diğer bazıları ise kuark…vb.dır. Bu dalgalar, atomları meydana getirmek üzere birbirlerine etki ederek, atomlar, molekülleri, moleküller de fiziki dünyanın maddesini meydana getirmektedir.
    Böylece garip bir biçimde kayalar ve yıldızlar, sadece hiçlikteki bu dalgalanmalardan ibaret olurlar. Başka bir deyişle; fiziki gerçekliğin temel yapı taşları bizim onları bildiğimiz anlamda nesneler olmayıp mini karadelik ve akdelikler olarak göz önüne alınan uzayın bir bölümündeki hafif bükülmenin bir yerçekimi alanını, başka bir yerdeki farklı cinsten bir eğrilige sahip dalgalı bir geometri bir (maddeye göre var saydığımız belli skaladaki dalgalar olan) elektro manyetik alanını, eğriliği fazla düğümlenmiş bir bölgede parçacık gibi hareket eden bir yük, kütle enerji yoğunlugunu ifade ederek her şeyin hiçliğin kendisi olan (ki varlık yokluğun ta kendisidir) bu eğrilikten (geometriden) ibaret olduğunu belirterek kuantum köpüğündeki dalgalanmalar şeklindeki madde kavramının, boş uzay zaman ile Tek ve aynı şey olduklarını göstermektedir.
    Kuantum Köpüğüatomaltı ölçeklerde uzayın (mekânın) sürekliligini kaybetmesinden kaynaklanıyor. Mesafeler inanılmaz ölçüde kısa olduğunda uzay sürekliliğini yitirir ve fokurdamaya başlar (Bazıları bu olguya kuantum köpüğü adını verir). Nokta gibi parçacıklar (gravitonlar da dahil) kuantum köpüğünde -okyanuslardaki büyük dalgalarla sürekli sallanan bir sal gibi- gelişigüzel savrulur. Oysa sicimler, birkaç dalgayı kaplayacak büyüklükleriyle bu tür rahatsızlıkları yaşamadan "okyanusta" yol alan minyatür gemiler gibidir. Boşluk enerjisi = kuantum köpüğü = sıfır nokta enerjisi = eğrilen uzay/zaman levhası.


    Planck ölçeği diye adlandırılan uzunlukta bildiğimiz uzay ve zaman kavramları ortadan kalkıyor ve yerlerini ''uzay-zaman köpüğü'' diye bilinen kuantum dalgalanmaları karmaşasına bırakıyorlar.Bu uzay -zaman dalgalanmalarını kuantum kütleçekimi kuramları öngörür.Solucan delikleri ve zaman yolculuğu kuramları henüz kuantum kütleçekimi kuramı tam olarak anlaşılmadıkça cevapsız kalmaya mahkumdur.
    Einstein 'ın genel görecelik kuramı ve kuvantum kuramı sanki kuvantum köpüğünde birleşerek bize bir solucan deliği kuramını işaret ediyorlar. Aslında bu kuramlar şu UFO fenomeninede mantıklı yaklaşımlar getirebilir.uzay içinde yaratılan bir Solucan Deliği (Worm Hole) ile, galaksinin öteki ucundaki Uzaylılar ve gelecekteki torunlarımız hem Zamanda Yolculuk (Time Travel) hem de Boyutlar Arasında Yolculuk (Dimensional Travel) yapabilirler. Uzaylı varlıklar yada gelecekteki torunlarımız sahip oldukları yüksek bilgi ve tekniğin yardımıyla, uzay içinde yarattıkları bir SOLUCAN DELİĞİ (WORM HOLE) ile boyutlar arasında yolculuk yapabilirler.UZAY-ZAMANIN EĞRİLEN ÇİZĞİLERİNDEN OLUŞAN KUANTUM VAKUM DALGALANMALARI: Kütleçekimi uzay ve zamanın bizzat kendisinin bir özelliğidir. Uzay ve zaman ''eğrilmiştir''. Düz bir kağıt parçasına ıslandıktan sonra ne oluyorsa, ''eğrilmekten'' kastım da tamamen odur: Kağıt kırışır ve bunu ütüleyerek düz hale getirmenin bir yolu yoktur. [Çetin BAL: Benim bulgularıma göre yerçekimi, parçacık karekteri kazanmış kütleler çevresinde, evrende her noktada uyumlu olan(olması gereken) zaman akım hızının frenlenerek zamansal bir faz farkından ötürü kendi üstüne kapanan bir spiral akıma dönüşmesinin bir sonucudur. Zamansal faz farkı, zaman akım hızıyla özdeş olan uzay/zamanın devirsel titreşimlerinde meydana gelen bir sapma ekisidir. Eğer dünya üstünde bir odada vakum enerjisine ait ışık frekanslarını çarpıcı bir biçimde değişime uğratabilirsek vakum enerjisinin elektromanyetik hız yapısıyla uyumlu olan zaman akım hızınıda yıldızlar arası boş uzayın vakum frekanslarına ayarlayarak yerçekimsel olarak nötür bir alan yaratabiliriz yani ''eğrilmiş(kırışmış) fiziksel enerji vakumunun geometrik dokusunu'' bir nevi frekans ayarlamasıyla ütüleyerek düzleştirmiş oluruz. Böylece düz bir uzay/zaman kumaşına sahip olmuş oluruz.] Kütleçekimi kuvveti uzay/zamanın bu tür kırışıklıklarından oluşmaktadır. Planck mesafesine ne kadar çok yaklaşırsak, uzay-zamanın kırışıklıklarına kuantum mekaniği yasalarını uygulama ihtiyacınıda o denli çok hissederiz. Kırışıklıklar çok fazla olmadığı sürece kuantum mekaniği uygulanabilir ve ortaya çıkan teoriye ''kuantum kütleçekimi'' denir. Planck mesafesine yaklaştıkça uzay-zamanın tümsek ve çukurları artar. Çünkü en küçük kırışıklıklar büyüklere oranla daha belirgin hale gelirler. Planck mesafesinden daha öteye gitmeyi denersek, hiç bir şey çalışmaz. Orada eğrilik ve belirsizlikler o kadar büyür ki, ''iki nokta arasındaki uzaklık'' kavramının hiç bir anlamı kalmaz. Çünkü bu uzaya hiçbir ölçüm çubuğu sığmaz. Uzay ve zamanın kendisi bile anlamsızlaşır. Uzay ve zamanda kastedilen şeyin matematiksel tanımı, ''noktalar arasındaki uzaklığın'' tanımı üzerine oturtulmuştur. Bu bölgeden sonra uzay ve zaman bildiğimiz şekliyle anlamını yitirir! İki noktanın birbirine planck mesafesinden daha yakın olmasından bahsedilemez. Çünkü bu iki nokta arasındaki bölgede eğrilik ve kırışıklık ölçülemez. Stephan Hawking, bir seferinde, bu ölçekte uzay ve zaman çok fazla kırıştığı için köpük haline geliyor demişti. Bu ölçekte yer alan parçacıklarda bu uzay-zamanın köpüksü geometrodinamiğinden bir şekilde etkilenmektedirler.

    Burda şu sorulabilir; Aralarında süreklilik olmayan planck mesafesindeki birim büyüklükler... Uzay ve zamanın son derece kısa mesafelerde anlamını yitirdiğini bildiğimiz halde, niçin hala süreklilikten bahsediyoruz? Planck mesafesinin altında uzay-zaman metriğini tanımlayamıyoruz. Bu uzay ve zamanın metriksel olarak iyice kısalıp- yitip kaybolduğu ara bölmeye 'uzay-zaman boşluğu' denmektedir. Bu boşluğa bilim çevreleri ''solucan deliklerinin giriş ağzı'' olarak bakmaktadırlar.Bu tanımlanamayan ara boşluk, uzay- zaman çizğilerinin birbirlerini keserek oluşturdukları uzay-zaman ızgarasındaki yada dantelindeki delikler-ara kesitler- olarak değerlendirilmektedir.Burası hiper uzay denilen bir dördüncü boyuta açılan zamansız -mekansız boşluklar/delikler/ hiperuzay tünelleri olarak görülmektedir. Solucan deliği denilen şey evrenin çok uzak iki bölgesini birleştiren uzay-zaman kanalıdır. Solucan deliği farklı zamanlar arasında bir tür geçit oluşturabileceği gibi kendi evrenimizi ''farklı evrenlerle''de birleştirebilir. Kuantum vakumuna uygulanan Einstein'ın kütleçekimi teorisi ilke olarak tutarlı matematiksel denklemlerlede desteklenen böyle tuhaf şeylere(solucan delikleri) izin veriyor. Ancak araştırmacıların öne sürdükleri şey şu: Madem' ki Einstein 'ın teorisi solucan deliklerine izin veriyor o halde onlar gerçekte vardır! Bu tür bir yaklaşım, kuantum mekaniği ile uğraşırken karşılaştığımız şeylerle uyumludur: izin verilen herhangi bir şey var olmaya mecburdur; yani belirli bir konfigürasyon mümkünse, o aslında belirli bir olasılıkla meydana geliyor demektir. Solucan deliklerinden birine girer ve hiç zaman kaybetmeden hemen kendimizi Andromeda galaksisinde bir yerde bulabiliriz. Kurgubilimi ciddiye almasanız da, arada sırada, bir tek temel parçacığın- ışık hızıyla beş milyar yıllık bir mesafede olan- Andromeda 'ya bir solucan deliğinden kayarak bir anda ulaştığını hayal edebilirsiniz. Bilimsel denklemler bunun olası olduğunu söylüyor! Matematik ve fizik uzay-zamanın eğrilen geometrisiyle buna izin veriyor.
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  3. #3

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    KUANTUM KÖPÜĞÜ VE ALTINDAKİ DÜZEYLERE İNİLEBİLİR Mİ? VE KUANTUM VAKUMUNUN SIR DOLU YAPISI İÇERİSİNDE ZAMAN YOLCULUĞUNA İZİN VEREN GEÇİTLER BULUNABİLİR Mİ?
    Uzay-zaman ve vakum enerjisi >>



    Eğer bir araba yoğun manyetik güçler altında uzay-zaman'ını bükerse bir kurtçuk deliği yaratarak geçmişe doğru bir yolculuk yapabilir.

    Olağanüstü küçük ölçeklerde, Einstein'ın zaman ile mekânı -dolayısıyla gerçeklik- büyütecin altında süreksiz ve nokta nokta hale gelen, gazetedeki bir fotoğraf gibi oluyor. Genel görelilik denklemleri, nedensellik ilkesinin yok olduğu ve bir parçacığın A noktasından B noktasına mekânda (uzayda) yol almaksızın ulaştığı böyle bir ortamda işe yaramıyor. Böyle bir dünyada, gelecekteki olay ancak belli bir olasılığa dayanıyor; kuantum kuramı da bu olgu üzerine kurulu. Kapalı bir uzay/zaman modeli, eğer yeterince bir eğrilik yaratırsak kendi uzay/zaman topolojimizi farklı uzay/zaman topolojileriyle kesiştirebileceğimizi öngörür.( Boşluk enerjisi bir kuantum köpüğünü ifade eder). Mikroskopik ölçekteki uzay/zamanın düz çizgileri eğrilip bükülerek köpüksü bir hal alır.Boşluk enerjisi = Kuantum boşluğu / Sıfır nokta enerjisi.

    Geçmişe Yolculuk Neden Mümkün?
    Albert Einstein, E = mc² formülünü geliştirdiğinden beri, en azından tek yönlü olarak zaman yolculuğunun yapılabileceği düşünülüyordu. Ancak geçmişe doğru gitmek ise çok daha zor bir problem olarak algılanıyordu.
    Einstein, 1905'de uzayın, uzay-zaman adlı dört boyutlu bir dokuya sahip olduğunu ve garip bir biçimde kütle veya hız arttırıldığında hem uzayın, hem de zamanın eğrildiği şeklinde bir açıklama ile rölativite teorisini tanıttı. Yani, ne kadar hızlı hareket edersen, zaman, o denli yavaşlar. Etrafınızdaki kütleyi katlanır seviyelerde arttırdığınızda da benzer etkiyi yaşarsınız. Bu fenomen, dakika ölçeğinde de olsa kanıtlanmış idi. 1975'da Carol Allie, senkronize iki atom saatinden birini yeryüzünde bıraktı, diğerini ise çok hızlı bir uçakla uçurduktan sonra karşılaştırdı ve hızla havada yol alan saatin salisenin bir parçası kadar yavaş işlediği tespit edildi.
    Diğer deneylerde de, bilim adamları temel partikülleri, parçacık hızlandırıcılarında ışık hızına yakın süratlere ulaştırdılar ve hızlanan partiküllerin durağan olanlara oranla daha yavaş dağılıp çöktüklerini tespit ettiler. Kütlenin zaman üzerindeki etkisini ölçmek için de bilim adamları gökdelenlerin tepesine ve temeline yerleştirdikleri atom saatlerinde gözlemlenen etkileri incelediler. Hayrettir ki, temeldeki -yani dünyanın kütlesine daha yakın olan- saat, gökdelenin tepesindeki saatten daha yavaş ilerliyordu.
    İşte bütün bunlar zamanda yolculuğun neden mümkün olabileceğinin ispatlarıdır. Saatlerin yavaşlamasına neden olan fenomenler ifrat noktalarında da devreye gireceğinden, saniyelerin geriye alınması gibi, yıl, hatta bin yıl ölçütünde zamanla oynanabilir. Bunun için size gerek olacak şey ise, çok hızlı bir uzay aracıdır.
    Saniyede iki yüz milyon metre hızla yol alan bir yolcu, büyük ölçüde yavaşlamış zaman deneyimini yaşayacaktır. Tıpkı bir jet uçağı yolcusunun evde koltukta oturduğunu hissetmesi gibi, bu hıza ulaşan kimse de bunu çok hissetmeyecektir. Fakat bir kez dünyaya geri döndüğünde, dünyada bıraktığı yakınlarının kendinden çok daha fazla yaşlanmış olduklarını gözlemleyecektir. Bu da bir anlamda geleceğe yolculuk demektir. Zaman yolculuğu hakkında bir kitap yazan Richard Gott'un hesaplamalarına göre, uzayda toplam 748 gün kalan Rus Kozmonotu Sergei Andeyev, biz dünyalılara göre saniyenin ellide biri kadar daha genç bir hâlde dünyaya döndü. Bu çok gözükmeyebilir, ancak Gott'un da belirttiği gibi, "bin yıllık yolculuklar bir saniye ile başlar".
    Elbette bu seviyeye ulaşmanın önünde kimi engeller var. En başta da bu hıza ulaşacak bir uzay aracının ihtiyaç duyduğu muazzam enerjiyi bir araya getirme bilgisinden henüz yoksun olmamız geliyor. Ancak Philadelphia Üniversitesi profesörü Paul Halpem, önümüzdeki bir kaç yüzyıl zarfında insanlığın bu teknoloji seviyesini elde edeceğini hesaplıyor. Evet, geleceğe yolculuk böylelikle mümkün olacakken zamanda geriye dönüşün engelleri nasıl aşılacak?
    Zamanda kestirmeler oluşturmak :
    Einstein'a göre; ışık hızına yaklaşmak zamanı yavaşlatacak, tam ışık hızına ulaşmak zamanı donduracak, ışık hızının üstünde yol almak da zamanın geriye işlemesine neden olacaktır. Fakat gene Einstein'ın hesaplamalarına göre ışıktan hızlı gitmek kütleyi sonsuza yaklaştıracaktır. Peki bu durumda zamanda geçmişe yolculuk mümkün değil midir? Meşhur İngiliz bilim adamı Stephen Hawking ve pek çok bilim adamı bunun gerçekleşemeyeceğini ifâde ediyor, ama kimi bilim adamları da geçmişe bâzı "kestirme yollar'' olabileceğini iddia ediyorlar. 1980'de Berkeley Üniversitesi'nden Kip Thorne, uzayda solucan yolları olarak adlandırılabilecek oluşumların varolduğu savını ileri sürdü. Bu nesneler, aslında iki kara deliğin birbirine bağlanmasıyla meydana gelen ve böylelikle uzayın dokusunda yırtılmalar oluşturan tünellerdir. Bir karadelik bularak, ondan binlerce ışık yılı ötedeki bir diğer karadeliğe yollar oluşturmak, uzay-zaman düzleminde kestirmeler yaratacağından, dalgalı zaman nehrinde geçmişe veya geleceğe geçitler oluşturacaktır. Bu teoriden esinlenerek pek çoğumuzun beğeni ile izlediğimiz ve Judie Foster'ın başrolünde oynadığı Contact filmi yapılmıştı. Ne var ki, teorinin ciddî problemleri vardır.
    Bir karadeliği tespit etmenin yanı sıra, bir insanın geçebileceği kadar girişinin açık tutulması nasıl başarılacaktır? Kuantum mekaniği -atomların iç dünyalarının mekaniğini inceleyen bilim dalı- etkileri zaman makinesinin anında sıkışıp kapanmasına neden olacaktır. Kimileri bu probleme, solucan tünelini bol miktarda negatif madde ile doldurmayı da içeren bazı çareler önermiştir, fakat bu çözümler muazzam enerji ve hüner gerektirmektedir. Bu problemi aşmak aynı zamanda Einstein fiziği ile kuantum fiziğini (kuantum mekaniğini yönlendiren kurallar setini) kaynaştıracak ve "Her şeyin Teorisi" olarak adlandırılacak bir teorinin geliştirilmesi zorunlu kılıyor.
    Gott'a göre "geçmişe gidecek zaman makinelerini yapmak bir galaksinin kaynaklarına sahip ve onu tam anlamıyla kontrol altına alabilmiş bir süper medeniyetin kalkışabileceği projelerdir.''
    Bütün Paradoksların Anası:
    Yukarıda bahsedilen problem aşılsa dahi bir diğer paradoks var ki, pek çoklarına göre bu bütün paradoksların anasıdır... Mesela, birisi geçmişe gitse ve anneannesini daha annesi doğmadan öldürse ne olur? Bu, bir anda geçmişe yolculuğu ortadan mı kaldırır? Hawking'e göre, zaman kendisini bu tür senaryolardan koruyarak geçmişe yolculuğu önler. Diğer bazı bilim adamları ise, "zamanda yolculuk yapınca insanlar paralel uzaylara geçerler ve bu boyutun uzayda kendisine has bir rotası vardır" diyorlar. Ve diğer bir kısım fizikçiler ise, mesela Halpem, geçmişin, şimdinin ve geleceğin uzayda aynı anda varolduğunu ve birbirlerini eş zamanlı olarak daima etkilediklerini ileri sürmektedir. Halpem "Belki de bütün uzay ve zamanın tamamı aynı anda varolmuştur ve zamanda yolculuk sadece bizim zihnimizin tahayyülündeki bir olgudur. Eğer bizi ileri fırlatacak gücün esrarını çözersek, belki geçmişe de yolculuk edebilir." diyor.
    Üç uzay boyutu ve bir de zaman boyutundan olusan bir koordinat sistemine uzay-zaman adı verilir.Bu koordinat sisteminde bir olay, gerçekleştiği noktanın uzaysal koordinatları ve gerçekleştiği anı gösteren dört sayı ile temsil edilir.Bu durumda örneğin bir parçacığın hareketi dört boyutlu uzayda bir eğri ile temsil edilir.
    Bir parçacığın zamanda geri dönmesi demek bu uzay zaman eğrisinin kendi kendisini kesmesi anlamına gelmektedir.İçinde hiç madde olmayan bir evrende bu mümkün değildir.Oysa içinde madde bulunan bir evrende, bazı kozmoloji (evren) modelleri bunu mümkün kılmaktadır.İşte bu tür evren modellerine "zaman makinesi" adını veriyor fizikçiler.
    Bu anlamda ilk zaman makinesi 1949 yılında, matematikci Kurt Godel tarafindan bulunmuştu.Ancak o ve Einstein bu modeli ilginç ama gerçekcilikten uzak bularak bir kenara koydular.
    Bundan sonra bir başka "zaman makinesi" 1988 yılında Kip Thorn tarafindan öne sürüldü. Bu modele göre birbirine yakın iki karadelik arasında bir bağlantı oluşabilir ve böylece bir delikten giren bir cisim diğer delikten çıkarsa iki delik arasındaki mesafeyi ışıktan daha hızlı katetmiş olur.Böylece örneğin kendisi ilk deliğe henüz yaklaşırken yansıtmış olduğu ışınlardan daha hızlı yol almış olduğu için onları ikinci delikten çıktığında yakalayabilir ve böylece geçmişteki halini uzaktan seyredebilir. Tabi bu durumda kendisinden çok uzakta olduğu için herhangi bir şekilde "eski kendisinin" deliğe girmesini önleyemeyecektir.Yani nedensellik ilkesi korunur.
    Bu tarz bir zaman yolculuğu ile yapılabilecek şey geçmişte olanları uzaktan seyretmek olabilir ki bunun bile uygulamada çok büyük sorunları vardır.Örneğin karadeliklerin etrafinda çok büyük bir çekim alanı vardır.Öyle ki teorik olarak bir karadeliğe giren bir cismin oradan tekrar çıkması mümkün görülmemektedir.Öte yandan iki karadelik arasındaki bağlantı kuantum etkileri sonucu ortaya çıktığı için bu bağlantının içinden bir insanın geçebileceği kadar büyük olduğunu düşünmek çok zor olur.
    ESNEK ZAMAN: Zamanın mutlak olduğuna dayalı gelişen uygarlık ve yaşam şekli , yüzyılın başında Einstein tarafından sona erdirildi. Einstein, zamanın uzayıp kısalabileceğini kanıtladı ve böylece zamanın mutlak olduğu fikrini yıktı. Zaman mutlak değil görelidir; madde ve mekana bağlıdır. Astrofizikçi ve yazar John Gribbin şöyle diyor : '' Tertemiz meslek hayatı olan , yıllarca araştırmalar yapmış, aklı başında bilim adamları bile, zamanın saatlerimizin gösterdiği belli bir tempoyla hep ileriye doğru akan birşey olamadığını, doğa içinde onun saptırılabileceğini, eğilip bükülebileceğini ve sonucun, nerede ölçüyorsanız oraya göre değişik olacağını söylemektedirler.En aşırı uçta karadelikler (Black Holes) zamanı tümüyle yutarlar. Onların çevresine gelince zaman durur.''
    Zamanı; geçmiş, şimdi ve gelecek olarak dilimlere ayırırız. Şimdiki zaman, geçmişi gelecekten ayıran noktadır ve ona bakmakta oldugumuz her an kayarak geçmişe doğru gider. '' Zaman öyle bir boyuttur ki, içinde sürekli olarak olaylar meydana gelmektedir ve bir kez meydana geldiklerinde artık daima ordadırlar, zamanın kendisi geçip gitse bile.'' Daha önceden zannedildiği gibi geçmiş, 'havaya uçarak kaybolan' bir şey değildir. Geçmiş, kendi boyutunda hala vardır (zaman boyutunda) ve uygun uyarılar koşullar altında ( Philadelphia Deneyi /parçacık hızlandırıcı akselatörler) farklı zaman boyutları ile şimdiki zaman boyutu arasında fiziksel bir geçit bir çeşit köprü kurabiliriz. Öyleki geleceğinde şimdiden var olduğu kabül edilir (onunla henüz bağlantı kurmamış olmamıza rağmen ! Ki ' Nostradamus' un kehanetleri,eski şamanların yada mistiklerin rüya hallerinde zihinsel görüntüler olarak geçmiş ve geleceğe ait görüntüler alabilmesi ilginç bir bakış açısıdır.) , tıpkı geçmişin var olması gibi (biz onun sona ermiş olduğunu düşünsek dahi).
    --------------------------------------------------------------------------------------------------------
    Amerikadan Ronald Mallett adlı profesörün iddiasına göre artık zamanda yolculuk yapmak mümkün olacak. Henüz 10 yaşındayken babasını sigara yüzünden kaybeden Mallett böyle bir yolculuğa o zamandan kafa yormaya başlamış. Daha o zamanlardan zaman içinde yolculuk yapıp babasına sigaranın zararlarını anlatıp onu içmemeye ikna etmeye karar vermiş. "Lazer ışınlarıyla oluşturulan bir ışık halkasıyla zaman içinde yolculuk yapmak mümkün " diyen Mallett bu yıl sonbaharda atomları zaman içerisinde taşımaya yönelik deneylerine başlayacak. Böyle bir hayalin gerçekleşmesi insanlık için ne gibi yarar veya zarar getirir onu da o zaman göreceğiz. Mallet, "zaman makinesi tabii ki tehlikeli bir oyuncak zaten bu makinenin ancak hükümet kontrolü altında kullanılması mümkün" dedi. Böyle bir makine sayesinde, geçmişe müdahale edilirse bu günümüzde ne gibi değişiklikler yaratacak şimdiden merak konusu. Üstelik makinenin gerçekten icat edilmesi bazı paradoksları da içinde barındırıyor. Mallett babasını uyarmak hayaliyle, sigarayı bırakması için onu ikna etme düşüncesiyle yola çıkmış, üniversitede fizik okumuşı ve kendini tamamen bu konuya yoğunlaştırmıştı. bugün bu makineyı icat etmesi tamamıyle babasının sigara içmesine bağlı. Eğer Mallett başarır da babasını uyarırsa ve babası sigarayı bırakıp yaşamına devam ederse o zaman böyle bir hayali olmayacak. Bu durumda bu Mallett’in ileride makineyi hiç icat edemeyeceği anlamına mı geliyor?
    -----------------------------------------------------------------------------------------------------
    Kurt Gödel:
    Kurt Gödel’in bilime en önemli katkısı 1949’da Zaman Yolculuğu tasarımını bilim-kurgunun bir düşlemi olmaktan çıkarıp matematikselleştirmek oldu. Genel görelilik kuramını izleyerek, Gödel şimdi ‘‘kapalı zamansı eğriler / closed timelike curves’’ denilen şeyi buldu. Bir evren-çizgisi / worldline olan bu eğri bir parçacık ya da insan tarafindan izlenebilir ve başladığı aynı uzay-zaman noktasında sonlanır (hiç kuşkusuz uzay-zaman süreklisi gereği). Böyle bir uzayda delikler olmalıdır (zımba delikleri gibi değil ama simit delikleri gibi). Sorun zaman yolcusunun deliğin içinden geçmeyi başarabilmesidir.Gödel ‘‘A Remark about the Relationship between Relativity Theory and Idealistic Philosophy’’ başlıklı makalesinde şöyle yazar: ‘‘Zamanın görelilik kuramından türetilen dikkate değer bir özelliği eşzamansızlık ve olayların ardışıklıgının belirsizligidir.’’ Buna göre, bir gözlemcinin aynı kıpıda yer alıyor olarak gördüğü şeyi başka bir yerdeki ikinci bir gözlemci o kıpıdan önce ya da sonra yer alıyor olarak görebilir. Ve ikisi de haklıdır.
    --------------------------------------------------------------------------------------------------
    1970'lerde, bilim yazarı Ed Regis'e göre, zaman yolculuğu, kuzey Amerikalı fizikçilerin oldukça sıra dışı kavramları arasında ''az ya da çok kabül gören bir olasılık'' gibi yerini almıştı. Dört boyutlu Einstein tipi mekan- zaman temelinde, bu konuda kişiyi durdurabilecek bir engel gözükmüyordu. Gerekli olan tek şey yeterince büyük bir kütleydi, öyle ki denklemlerin gösterdiği üzere, sürekliliği ''bükebilsin''.
    Zaman konusu pek çok bilim adamı, filozofları ve araştırıcı zihne sahip herkesi meşğul etmiş ilginç bir konudur.Her kesim bu konuda kendine göre spekülasyonlarda bulunmuş, zamanı ve zamanın işleyiş ilkelerini açıklamaya çalışmıştır.
    Ruhsal ya da parapsikolojik bilğiler içerisinde zaman, evrenin yapısını oluşturan temel enerjilerden biri olarak ele alınmaktadır. Yani fizik enerjisinin varlığı bir yönüyle zaman enerjisine bağlıdır.
    Fiziksel zamanın-geçmiş, şimdi, gelecek tarzında akıp giden lineer(doğrusal)zaman- insanın içinde bulunduğu şuur halinden kaynaklanan bir yanılsama olduğu artık açıkca bilinmektedir.Çünkü insan şuuru bazı özel durumlarda geçmiş ve gelecekle ilgili çeşitli olayları algılayabilmekte, yani bildiğimiz anlamda lineer zamanın hiç bir şey ifade etmediği hiperfizik boyutlarda yolculuklar yapılabilmektedir.Kısaca zihinsel anlamda zaman yolculuğu kanıtlı bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Peki ya fizik anlamda zaman yolculuğu ? Bu konu bilimsel anlamda teorik olarak geniş ölçüde kabül görmektedir. Ancak pratik uygulanabilirlik konusu henüz biraz şüpheli görünüyor.
    Zamanın anlaşılması, kendi varlığımızı ve evreni anlayabilmemizde önemli bir basamak niteliğindedir.
    Einstein' a göre mekan ve zaman(space and time) diye bir şey (birbirlerinden ayrı olarak)yoktu. Mekan -zaman olarak adlandırılan tek şey vardı ve bu süreklilik oluşturuyordu.Sürekli olan bir şey daha küçük parçalara sahiptir, ancak bu parçalar çok iç içe olduğundan onları birbirinden ayıramazsınız.Lisedeki derslerinizden, bir doğrunun sonsuz sayıdaki noktalardan oluştuğunu anımsayacaksınız.Noktalar doğrunun birer parçasıdır, ancak öylesine iç içedirler ki onları ayırmanız mümkün olmaz. İzafiyet teorisinin dört boyutlu bakış açısına göre geçmiş, şimdi ve gelecek bir bütündür. Zamanın dört boyutlu bir evren içinde gizemli bir 'yönelim' olduğunu söylerken aslında matematiksel olarak ifade edilebilecek bir şeyi kelimelerle anlatmaya çalışıyoruz.
    Özel izafiyet teorisi'nin yayınlanmasından üç yıl sonra Minkowski eski öğrencisinin iç güdülerini matematik diline çevirdi.Elde edilen matematik sonuçlarda bir zaman-mekan manzarası ortaya çıkmıştı. Bu resim tüm geçmişinizin ve tüm geleceğinizin tek bir noktada buluşması gerektiğini, buluşabileceğini, daima ve sonsuza dek tek bir noktada buluştuğunu matematiksel olarak gösteriyordu. Minkowski'nin denklemlerinde bu noktayı incelerken kendinizi mekan- zamanın sonsuz şimdi'sinde bulursunuz. Dahada ilginç olanı sonuçların bu buluşma noktasını tek ve özel bir yer olarak göstermesidir. Bu yer gözlem yapan kişinin tam olarak bulunduğu pozisyondan başka bir yerde olamaz. Tüm geçmişiniz ve geleceğiniz bu sözcükleri okuduğunuz şu anda ve bulunduğunuz tam o noktada birbirine yaklaşır.
    Siz evrenin düzenini bozmaksızın uzaydaki yerinizi değiştirebilirsiniz. Geçmişinizin ve geleceğinizin bütün o ileri -geri yaklaşımları sizinle birlikte hareket eder.Ama asıl sorulması gereken soru zaman içindeki yerinizi değiştirip değiştiremeyeceğiniz.
    Zaman yolculuğunun ilk bilimsel kuramları Einstein'ın özel ve genel görecelik kuramları çerçevesinde oluşturulmuştur. Işık hızının evrendeki kozmik hız sınırı olması, hareketin zaman ve enerjiyle olan ilişkisi, dolayısıyla ışık hızına yakın hızlarda yol alan parçacıklardaki zaman genişlemesi etkisi zamanın esneyip- kısalabilir bükülebilir bir yapıda olan bir çeşit akış olduğunu gösterir.Yine genel görecelik kuramının ortaya koyduğu mekan-zaman' ın kendi üstüne kapanan geometrik çerçevesi yüksek yoğunluktaki yerçekimi alanlarında aşırı uzay/zaman bükülmelerinin bir sonucu olarak geçmiş ve şimdiki 'uzay/zaman alanlarının' geometrik anlamda bitiştirilip birbirini kesmesinden bahsedilebilir. Yerçekimi fenomenini bir uzay/zaman eğriliği olarak yorumlayan Einstein, yerçekimi etkisini uzay/zaman'sal bir bükülmenin oluşturduğu ve dördüncü boyuta doğru açılan bir çeşit iç uzay tüneli gibi görmüştür.Einstein'ın uzay/zaman eğriliği çıkışı olmayan kapalı bir girdaptır. Böylece kimi bilim adamları yerçekiminin matematsiksel fiziğini kullanılarak ve bunu biraz değiştirerek uzayın ve zamanın farklı noktaları arasında bir tüp geçitsel bağlantıya izin veren denklem tablosunu kuramsal olarak ortaya atmaktadırlar.


    Bilimkurgu edebiyatı 'güçlü yerçekimi motorları' sayesinde uzay/zaman da bükülmeler yaratarak uzaydaki ve zamandaki büyük mesafeleri bir çırpıda atlayan uzay gemilerinden söz eder.Tüm bunlar bilimin uzak ufku içerisinde görünen olması muhtemel olası gerçeklerin bir ifadesidir.
    1916 yılına dek hemen hemen herkesin ve tüm bilim adamlarının yerçekimini kinetik enerji ya da manyetizma gibi bir güç olarak gördüğünü söylememiz yanlış olmaz. Einstein ise uzun süreler düşündükten sonra zaman yolculuğunun anahtarı sayılabilecek ''yerçekiminin '' bilimde devrim yaratan tarifini ortaya atmıştır. Buna göre yerçekimi bir tür mekan-zaman eğriliğinin nesneler üzerinde uyguladığı bir kuvvet etkisidir.Bu 'eğrilik' zaman kayması ve boyutsal faz değişimi gibi fenomenlerin bilimsel çerçevesine zemin hazırlayan bir bakış açısı oluşturmuştur. Kütleler nedeniyle bükülen zaman-mekan manzarası..! Einstein parçacıkların uzay-zaman kafesindeki oluşumunuda uzay-zamandaki bir eğriliğe bağlamak istemiştir.Ona göre belkide parçacıkların kendisi uzay-zamanı büken bir etki unsuru olmasıyla birlikte parçacıkların kendileride uzay-zaman içindeki bir bükülmeydi! Böylece Einstein yerçekiminin, maddenin(parçacıkların) ve farklı enerji dalgalanmalarının/frekanslarının aslında varolmadığı her şeyin salt uzay-zaman alanına indirgenebileceği tek bir enerji zemini tek bir kinetizmal frekans boyunu öngörmüştü.Aslında enerji ve kinetizma(hareket) bağlamında tüm evren bir ışık hızı değerinde birleşen bir hız bir eylem ve etki kuantının yansımasıdır desek yanlış olmaz.
    Evrende aslında farklı hızlar varmış gibi görünsede aslında olan tek bir hızdır. O da ışık hızıdır.Gerçek dünyada, zamanda hareket etmeksizin, mekanda hareket etmeniz mümkün değildir.Oysa mekanda hareket etmeden de zaman içinde hareket mümkündür.Bu internet sayfasını bir uçak yolculuğunda ya da hareket halindeki bir trende diz üstü el bilgisayarında okumuyorsanız, şu an yaptığınız da bundan başka bir şey değildir.Zamanda hareket, normalde kaba bir tabirle hareketsiz durmak dediğimiz şeydir, ancak siz kendinizi nasıl hissederseniz hissedin, aslında hareketsiz durmuş olmazsınız Sanal uzaydaki(zamandaki) hareketiniz devam eder.Dahası sanal uzayda ışık hızında hareket etmiş olursunuz.
    Herşey, duruyormuş gibi görülen cisimler bile zaman akımı boyunca bir dördüncü boyut yönelimi doğrultusunda ışık hızında seyahat etmektedir.Duruyormuş gibi görünen herşey aslında bir dördüncü boyut doğrultusunda durmaksızın yol almaktadır.Işık ışınları sadece uzayın üç boyutu doğrultusunda değil bir dördüncü boyut doğrultusunda da yayılan bir vektöre sahiptir. Bizler o vektörü göremiyoruz.İşte o vektör elektromanyetik bir hologram olan üç boyutlu uzayı, dört boyutlu elektromanyetik bir geçmiş, şimdi gelecek dalga boylarını içeren zaman frekansı bandı ya da spektrumu olarak görmemizi olanaklı kılar.Bu farklı frekanslara bir şekilde geçilebilir. Ama nasıl ? Kendimizi bir üst uzayın frekanslarına yükselterek mi? Bu verilere göre ''lineer zaman çizğisi'' bir zaman frekans bandı denen dördüncü boyut doğrultusunca sıralanan üst üste binmiş ya da yanyana gelen elekromanyetik alan hologramları ( iki boyutlu elektromanyetik sayfalar)dizisini ifade eder.Bunu birbirine parelel olarak sıralanan iki boyutlu defter yaprakları gibi ya da bir tesbih taneleri dizinini andıran küresel baloncuklar gibi de düşünebiliriz. Her bir AN 'ı ifade eden uzay/zaman baloncuğu, zaman çizğisine ait ardardına gelen her bir AN'sal nokta'ya karşılık gelir.Bir AN bir zaman baloncuğunu ifade eder.
    Enerjiye ait hız değişim değeri zamanın ne kadar hızlı ilerlediğini bize gösterir.Bu o zaman çerçevesinin hızıdır.Bu hız A noktasından B noktasına doğru doğrusal bir zamanda değil, cismin titreşen parçalarının enerjisinde ölçülür.''Zaman akım hızı'' bu atomaltı parçaların enerjisinde -titreşim hızlarında- kendini gösterir.Atomaltı zerrelerin enerjisine ait titreşimin giderek artması boyutsal bir zaman çerçevesi değişiminide beraberinde getirir.Sonuçta denebilir ki bir nesnenin kütle niteliklerini, ve dolayısıyla da o nesneyi kuşatan yerçekimi ve zaman çerçevesini gerçekten belirleyen şey kozmik kafes enerjisinin yoğunlaşmış hali olan parçacıklara ait enerjinin temel titreşim frekansı(ışık hızı)dır. Bir parçacık bir enerji yoğunluğudur.Bu enerjiye ait titreşen elektromanyetik alanların hız frekansları düzeyi bir bir boyutsal katı- düzlemi ya da yoğunluğu ifade eder.Bu yoğunluk(ya da hız) derecesi ise o nesnenin zaman çerçevesini yansıtır.Bu yoğunluk bilinen uzay alanı içerisinde değişen sıradan bir yoğunluk kriteri değildir.Bu boyutsal bir uzay/zaman çerçevesini ifade eden bir eylem ve enerji yapılaşmasını kütle bağlantısını yansıtan bir tanımdır.Bu yoğunluk düzeyi boyutsal bir katı ifade eder.Bir kuanta bağlı zaman/uzay bileşim noktasının zaman yapısı genişledikçe kütle yoğunluğu daha süptil bir hal almaktadır.Ve enerjiye ait hız frekans yapısı büyümektedir. Zaman çerçevesinin boyutları enerjinin artan titreşim hızıyla doğru, enerjinin kütle yoğunluğu ile ters orantılı şekilde genişler ve daralır.
    Einstein'ın Genel izafiyet teorisi, içinde zaman, mekan, madde ve enerjinin birbiriyle bağlantılı olarak bulunduğu yepyeni bir evren anlayışı sunmuştur. Einstein zaman ve mekanı iki farklı olğu olarak değerlendirmenin önemli bir hata olduğunu gösteren özel izafiyet'in iç görülerini doğrulamıştır. O bunların her ikisini de içinde barındıran bir sürekliliğin varolduğunu düşünmüş ve bunu mekan-zaman diyerek tek bir kavram altında toplamıştır. Einstein sahip olduğu iç görülere dayanarak, maddenin de bu mekan-zamanın sürekliliğini eğdiğini ve ve yerçekimi olarak deneyimlediğimiz etkiyi oluşturduğunu göstermiştir.Öyleyse yerçekimi dediğimiz şey, geleneksel duyumlarımızın göstediği gibi bir güç değil, mekan-zaman kumaşında oluşan bir buruşuk, bir kıvrımdır.
    Herhangi bir yerde yeterince madde topladığınızda, mekan-zamanı aşırı bir biçimde eğip kumaşın sökülmesine yol açarsınız. Bunun sonucunda ise karadelik ortaya çıkar.
    Paralell Universes(paralel evrenler), adlı kitabında Fred Alan.Wolf, paralel dünyalar dünyalar düşüncesinin, zaman yolculuğunun anahtarı olduğunu ileri sürmüştür: Geçmiş ve gelecek aslında şu anı alğılamamıza bağlı olan referans unsurlarıdır. Paralel dünyaların zamanı açısından bakıldığında, onlar bizimle eşzamanlıdır. Geçmişte olanlar ve gelecekte olacaklar Paralel evrenlerde yanyanadırlar. Wolf 'a göre bizim anımsadığımız geçmiş ve varsaydığımız gelecek birbiriyle uyuşmayan güçlü ve gürültülü zaman dalgalarından ibarettir.
    Wolf geçmiş ve gelecek dünyaları tam olarak bizim geçmişimiz şeklinde görmez. Ona göre bunlar, daha çok bizim geçmiş ve geleceğimizin aynaya yansıyan ve sonsuza uzanan görüntülerdir. Biz bu yansımalardan birinin içine girebilirsek, pratik anlamda zaman içinde yolculuk yapabiliriz.İçine girdiğimiz bu diğer süreklilikte var olabilecek küçük farklılıklar pek dikkatimizi çekmez.Bu yolculukta geçmişe değil, geçmişin bir kopyasına uzanabilirsiniz.
    Zaman yolculuğuna dair genel izafiyet teorisinin bir başka cephesi çok daha ümit vericidir.Bu ''solucan deliği'' (wormhole) kavramıdır.Solucan deliklerinin, Genel İzafiyet Teorisinin bir sonucu olduğunu ilk gören fizikçi John Wheeler'dir; Kendisi şu tanımı benimsiyor: Solucan deliği çok özel bir çeşit geçidi anlatır, öyle ki bu geçit sayesinde, normalde evrenin birbirinden uzak bölgeleri arasında bir irtibat söz konusudur... Solucan delikleri, benzer biçimde, evrenin farklı zamansal bölgelerini de birbirine bağlıyor olabilir. Minkowski'nin denklemlerinin kabül ettiği solucan deliklerinden yararlanarak uzayda ya da zamanda yolculuk mümkündür. Ancak hem uzaysal hem de zamansal anlamda yolculuk bir arada olmaz. Karadeliklerle ilgili ilk önermeler gibi, solucan delikleri de bugün için mekan-zamanın teorik sonuçlarından sayılmaktadır. Fizikçileri, solucan delikleri konusunu görmezden gelmeleri nedeniyle hoş görmek belki mümkündür.Çünki solucan deliklerinin varlığı konusunda teorik sorunlar henüz hallolmamıştır. Bir solucan deliğine Newton'un ya da Einstein'ın bakış açısından yaklaşacak olursanız, hesaplarınız, size bunların uygulamada hiçbir yere çıkmayan geçitler olduğunu gösterir.Sorun şuradadır ki Newton anlayışında bir solucan deliği o kadar kısa bir zaman aralığında belirip kaybolur ki içine girmek mümkün olmaz.Dahası bunu başarsanız bile, geçit, siz bir yerlere çıkarmadan çökecektir. Ne özel ne de genel izafiyet formülleri bu durumu bir nebze olsun değiştirebilir. Eğer solucan delikleri varsa, hesaplar, ancak saniyenin bir kesri zarfında belirip kaybolduklarını söylemektedir.
    Ancak en azından üç sayğın bilim adamı, kozmolog Michael Morris, Kip Thorne ve Ulvi Yurtsever, bazı solucan deliklerinin, hatta çok sayıda solucan deliğinin, yararlanılacak kadar uzun zaman boyunca varolabileceğini düşünüyorlar.Bu sonuca hesaplarına kuantum fiziğinin dehşet veren bulğularını dahil ederek varmışlar.
    Modern fizik izafiyet teorisi ve kuantum mekaniğinin başkaca önermeleri, bize çok sayıda mekan-zaman sürekliliği bulunduğunu, teorik olarak bunlara ulaşma imkanları olduğunu ve uzayda yan yollara geçebileceğimiz anlamına geldiğini söylemektedir.
    Bir başka zamanda yolculuk fikride ışıktan hızlı TAKYON parçacıklarını kullanarak bir takyonun sırtında zamanın her türlü etabına girip çıkılabileceğimiz fikridir.Eğer bir takyon taneciğini yakalayıp üstüne binebilseydik takyon taneciklerinin sırtında seyahat ederek ışık hızı duvarını aşar ve zamanın her türlü etabına girip çıkabilirdik. Takyonlar sayesinde ışık hızının zaman genişlemesi etkisini aşarak artık kimilerine göre dönüşü olmayan zaman gerisine -veya ilerisine- doğru bir yolda seyretmeye başlarız. Bu zaman yolculuğu fikrine göre takyonlar zaman içinde ileri geri gidebilirler. Ne kadar garip gelirse gelsin eğer ışıktan hızlı takyon ışınları bir uçağı çalıştırmak için kullanılabilseydi, uçak bir zaman makinesine dönüşürdü.
    Einstein'ın, ışık hızının bir mutlak olduğunu gösterdiğini söylemiştim: Hiçbir şey ışık hızını aşamıyordu. Ancak iki fizikçi, Gerald Feinberg ve George Sudarshan' a göre bu belki de doğru değildi. 1960 yıllarında ayrı ayrı yürüttükleri çalışmaları sırasında, aslında izafiyet teorisinin ''hiçbir şey ışıktan hızlı hareket edemez'' demediğini fark etmişler. İzafiyet teorisi sadce şöyle demekte : ''Hiçbir şey ışıktan daha hızlı hareket için gerekli ivme kazanma sürecini tamamlayamaz''. Eğer bu iki ifade arasında fark göremiyorsanız, Einstein'ın ışık hızı konusundaki sonuçlara nasıl ulaştığını anımsamakta yarar var: Özel izafiyet, hareketli bir cismin kütlesinin, bu cisim ivme kazandıkça arttığını gösterir. Cisim, ışık hızına ulaştığında, kütlesi artık sonsuzdur.Fotonların (ışık parçacıklarının) ışık hızında yol alabilmelerinin tek gerekçesi başlanğıçta kütlelerinin sıfır olmasıdır.Yani bir uzay aracını alıyoruz ve onu ışık hızını aşması için itiyoruz. Ancak bu sonsuzdan da büyük kütleye sahip olması anlamına geliyor ki, açıkcası olanaksızdır.Ancak Feinberg' le Sudarshan biraz daha geniş düşünmüşler:'' Diyelim ki, ışık hızınınm öte yanından yola çıkıyoruz'', diyorlar.<<Yani bir cismi, saniyede 300.000 Km/Sn yapmak ve bu hızında ötesine geçirmek üzere, ona ivme kazandırma gibi bir mecburiyetimiz olmadığını varsayın.Zaten o hızda ya da daha hızlı gidiyor olsun kütle artışına sebep olan hızın kendisi değil, ivme kazanma süreci.>>Belli bir hıza erişme çabası, kütle artışı sonucunu veriyor.Ancak bir kez o hızı yakaladıktan sonra, kütle artışı söz konusu olmadan ebediyen yol alabilirsiniz.
    Bu söylenenlerin tek bir anlamı var: Teorik olarak, 'doğuştan' ışık hızından daha hızlı bir şeyler- mesela yeni bir parçacık söz konusu olabilir.Feinberg' le Sudarahan, bu yeni parçacığa, yunanca ''süratli'' anlamına gelen takyon adını vermişler. Eğer takyonlar da varsa, şu anki zaman yolculuğu araştırmamız için çok mühim bir özelliğe sahiptirler diyebiliriz.Çünkü takyonlar zamanda geriye doğru yolculuk edebilmekteler. Özel izafiyet teorisine göre, ışıktan hızlı tüm nesnelerin bu özelliğe sahip olması gerekir.
    Zaman Terslemesi ilkesi ve zaman yolculuğu kuramı:
    Kuantum mekaniği ve rölativite fiziği çercevesinde fiziğin en önemli prensipleri arasında korunum kanunları ve değişmezlik ilkesi önemli yer tutar. Temel korunum kanunlarından biri olan ''kütle ve enerji korunumu'' buna bir örnektir. Bir diğeri ''momentumun korunumu''dur. Elektrik yüklerinin korunumuda buna dahildir. Değişmezlik ilkesi biraz değişik bir anlama sahiptir. Bu değişmezlik ilkelerinden en ilgi çekicisi ''Zaman Terslemesi'' dir. Anlamı, fiziksel kanunlar zaman yönünü dikkate almadan uygulanır. Yani zamanın yönü ileri veya geriye doğru olmuş hiç önemi yoktur.Bir başka anlamda kuantum mekaniğinin en önemli felsefi sonuçlarından birini atom ölçeğindeki olgularda nedensellik ilkesinin ortadan kalkması oluşturur.Richart Feynman bu zaman terslemesi ilkesinden yola çıkarak elektron parçacığının karşıtı ters spinli bir pozitronun(anti elektron) zamanda geriye yolculuk yapan bir elektronun görüntüsünden başka bir şey olmadığını ifade etmiştir. Yani bir pozitron, zamanda geriye giden bir elektrondur aslında! Ne ilginçtirki atomaltı dünyanın kuantum köpüğünde uzay-zaman geometrisinin topolojik çizğileri öylesine bir birine karışmaktadır ki doğrusal zaman akımı yerini kendi üstüne kıvrılıp kendi geçmiş ve geleceğiyle çakışan doğrusal yapısını kaybetmiş bir zaman çiğisine bırakır.Uzay-zamanın bu eğrilmiş çizğileri boyunca yuvarlanarak yol alan bir elektron aniden kuantum vakumunda belirdiğinde biz onu bir pozitron parçaçığı olarak algılarız. Zaman simetrisi ilkesine göre bir olayın filmi yani zaman içindeki akışı, zamanın ilerleme yönünde de tersi yönde de aynı olmalıdır. Yaşadığımız makroskopik ölçekte zaman simetrisi ilkesinin yanlış olduğu gibi bir izlenime kapılsakta(bir patlama sonucunda yıkılmış bir evin taş taş üstüne yeniden geriye doğru gelip eski görünümüne kavuşmasını bekleyemeyiz. Yada masanın üstünden kayarak yere düşüp kırılıp -dökülen bir kahve fincanının gerisin geriye toparlanıp birleşerek hiç düşmemiş gibi eski görünümünü alması olanaksızdır) parçacıklar dünyasında bu böyle değildir; deneylerin gösterdiğine göre parçacık ve karşıt parçacık arasında sol ve sağ yada geçmiş ve gelecek biçiminde kusursuz bir tersinirlik vardır. Einstein 'ın bütün denklemleri, genel anlamda Newton mekaniğinde olduğu gibi aynı deterministik yapıya ve tersinebilir zaman(zaman simetrisi) özelliğine sahiptir. Örneğin ileri hareket eden zaman ile geriye doğru akan zaman arasında bir ayrım yoktur.Zaman yolculuğunu mümkün kılan işte bu görüştür. Ne Newton fiziğinde, ne izafiyet teorisinde ne de kuantum mekaniğinin yasalarında zaman yolculuğu ihtimalini inkar eden bir şey yoktur. Fizikçilerin son çalışmaları zaman yolculuğunun atomaltı düzeyde halihazırda gerçekleştiğini göstermektedir.
    Anti maddenin varlığı, fizikçilerin ''zamanın geri çevrilmesinin değişmezliği'' (time reversal invariance) adını verdikleri kavrama da ışık tutuyor.Her iki kavram da mekan-zamanın genel simetrisinin parçası görünümündeler.Zaman simetrisi ya da zamanın geri çevrilmesinin değişmezliği ilkesi zaman yolculuğunun, fizik yasalarını ihlal etmediğini söylemenin biraz değişik bir yoludur.Eğer bilinen fizik yasaları çerçevesinde bir hareketin yapılması mümkünse, bu durumda aynı hareketin yapılması mümkünse, bu durumda aynı hareketin tersine olarak yapılması da hemen her durumda aynı hareketin tersine olarak yapılması da hemen her durumda olasıdır. Örnek olarak yere çarpıp parçalanmış bir yumurtanın, tersten gösterilen bir filim gibi, kendini yeniden toparlayıp rafa yerleşmesi sıradan gözlemlerimizin hayli dışında olmakla birlikte, fizik açısından imkansız değildir, sadece çok düşük bir olasılıktır.Geriye alınan bir filimde yumurtanın yeniden toparlanıp rafa yerleşmesi için, bütün moleküllerin hız ve yönlerini tersine çevirmemiz gerekecektir.Bu sürecin karmaşıklığı ise, meydana gelme olasılığını çok düşük düzeyde bırakır. Zamanın geri çevrilmesinin işleyebilmesi için, girdiyi oluşturan parçacıkların enerjilerinin, daha önceki çıktıyı meydana getiren parçacıkların enerjileriyle aynı olması gerekir. Ayrıca bu parçacıkların sürat ve dönmelerinin de tersine çevrilmesi şarttır. Temel parçacıklar üzerinde yapılan deneyler zamanın geri çevrilmesinin atomaltı dünyada da geçerli olduğunu göstermiştir.
    Parçacıkların zaman yolculuğu ile ilğili zaman-mekan grafiği:


    Şekil:1 'de mekan-zamanda hareket eden kendi halinde bir elektron vardır. Ancak çembere alınmış alanda, elektron bir foton yayımlar, ve foton hızla uzaklaşırken elektron da geri teperek başlangıçtaki izlediği yolu değiştirir.Elektron mekanda yaklaşık doksan derecelik bir sapma açısıyla sola kayarak normal zaman akışı içerisinde hareket etmeye devam eder.
    Şekil:2'de Paul Dirac'ın kuramsal öngörüsünün bir tasviri görülmekte. Buna göre bir parçacık kendi anti-parçacığıyla çembere alınmış bölgede temas ettiğinde, sonucun birbirini yok etme olduğu öngörülür.Her iki parçacık bir ışık çakışıyla ortadan kaybolur.
    Şekil:2'de solda, mekan ve zaman boyunca yol alan bir elektron vardır. Sağınızda ise, çarpışmaya doğru ilerleyen bir pozitron (elektronun anti parçacığı) yer alır. Grafikteki gibi, çembere alınmış alanda karşılaşır ve Dirac'ın öngördüğü şekilde birbirlerini iptal ederler.Meydana gelen patlamada gerekli ışık çakışını sağlayacak iki foton yayınlanmış olur.
    Şekil:3'te dikkat ettiyseniz oklardan birinin yönü zamanda geçmişe doğru yol alan bir parçacığı işaret etmektedir! Parçacıklarla antiparçacıklar arasındaki farkı kolayca görebilmek için, parçacıkların oklarını yukarı doğru, anti-parçacıklarınkileri de aşağı doğru çizdik. Eğer bu oklar parçacıkların gidiş yönünü gösterecek olursa; Şekil:3' teki çizim şimdi de, zamanda ileri doğru hareket eden bir parçacık(soldaki elektron) ve zamanda geriye doğru hareket eden bir anti- parçacık(sağdaki elektron ya da diğer bakış açısıyla pozitron)bulunduğunu göstermektedir. Fizikçi Richart Feynman, 1949 yılında, matematiksel açıdan, zamanda ileri doğru giden bir pozitronun, zamanda geri doğru giden bir elektronla aynı şey olduğunu keşfetmiştir.
    Artık Şekil:3'teki atomaltı olayımız konusunda tamamen farklı bir bakış açısına sahibiz. Bir parçacıkla antiparçacığın çarpışması yerine, karşımızda çember içindeki alana doğru ilerleyen bir elektron var. Sonra bu elektron bir ışık çakımında (iki foton) kayboluyor ve aniden zaman içinde geri doğru hareket etmeye başlıyor! Dikkat edilirse ortada olan sadece bir elektrondur. Biz bir elektronun iki foton ve bir karşıt elektrona dönüştüğü bir olayı gözlemliyoruz.Şekil:3'te üç yeni parçacık yaratmak üzere yok olan bir elektron üzerinde çalışmaktayız.Deneysel gözlem sonucunda ortaya iki foton ve yeni bir elektron ortaya çıktı, ancak yeni elektron da zaman içinde geriye doğru yolculuk ediyor.

    Şekil:4 ' teki uzay-zaman diyagramında görüldüğü gibi kesik çizğiler her zaman foton olarak yorumlanır.Fotonların zaman içinde hangi yöne doğru hareket ettikleri burada tamamen önemsizdir.Çünkü bir fotonun karşıt-parçacığı yine bir fotondur.Şekil :4 'te sol üstte zamanda geriye doğru yol alan bir elektron ya da diğer ismiyle bir pozitron görülmektedir. Pozitron(karşıt elektron), sol alttan gelerek zamanda ileri doğru yol alan bir elektronla çember içinde çarpışır.Bu çarpışma sonucunda biri zamanda geriye doğru(sağ alt köşeye doğru) diğeri zamanda ileri doğru(sol üst köşeye doğru) yol alan iki foton çifti yayımlanır.Ve böylece elektron ve pozitron çember içerisine alınmış bölgede geriye iki foton çifti bırakarak bir ışık çakımında ortadan kaybolurlar.
    İzafiyet kuramında, bir nesnenin(söz gelimi bir parçacığın)zaman içinde geçirdiği gelişimi(yani tarihçesi), <<uzay-zaman diyagramı>> denilen bir grafikte gösterilebilmektedir. Bu diyagramlarda, yatay yönde uzay dikey yönde ise zaman gösterilmektedir.Bu diyagramlarda uzayın yalnızca tek boyutu olduğu varsayılır.
    Uzay-zaman içinde hareket eden parçacıkların yolları ise,<< dünya çizgisi>> denilen bir hat üzerinde görülmektedir. Parçacık hareketsiz bir durumda bulunduğunda zaman içinde hareket edeceğinden, dünya çizğisi düz bir doğru halinde oluşacaktır.Eğer parçacık uzay içinde hareket ediyorsa, dünya çizğisi de buna bağlı olarak eğik bir hal alacaktır. Dünya çizğisi ne kadar eğikse, parçacığın hareket hızı da o kadar büyük olacaktır.Parçacığın yalnızca zaman ekseninden yukarıya doğru hareket ettiğine dikkat ediniz.Uzay içinde ise hem öne hem arkaya doğru serbestçe hareket edebilmektedir.Söz konusu dünya çizgileri, düzleme oranla farklı açılarda eğik olabilmektedirler.Fakat eğimler hiç bir zaman, yatay duruma gelmezler, çünkü böyle bir durum, parçacığın bir yerden başka bir yere hiç zaman harcamadan gittiği anlamına gelir ki, böyle bir şeyin olamayacağı açıktır.


    Kuantum fiziğindeki Zaman Terslenmesi Simetrisinin bazı belirsiz durumlar dışında tüm parçacık etkileşimlerinin, söz konusu temel zaman simetrisine sahip oldukları artık fizikçiler tarafından inkar edilemez bir bakış açısıdır. Uzay-zaman diyagramlarında normal parçacıkların hareketlerinde zaman terslenmesi etkisi denen zamanda geriye dönüş etkisi görülmez. Bu uzay-zaman diyagramları içerisinde yer alan parçacıkların hareketlerini hep aşağıdan yukarıya doğru yorumlayarak parçacıkların hareketlerini hep lineer zaman çizgisi boyunca değerlendiririz. Ancak karşıt parçacık çizğilerini içeren diyagramlara geçtiğimizde alan kuramının matematiksel formalizmi, bu dünya çizğilerinin iki farklı biçimde yorumlanabileceğini göstermektedir: ya zaman içinde ilerleyen pozitronlar olarak, ya da zaman içinde geriye doğru hareket eden elektronlar olarak! Bu yorumların ikisi de matematiksel açıdan geçerlidir.
    Bu uzay-zaman diyagramları parçacık yollarının lineer zaman içinde izledikleri kronolojik gelişim kayıtları olarak değil de, uzay-zamanda bulunan dört boyutlu kalıplar olarak değerlendirmektedir. Böylece uzay-zaman diyağramları, birbirine bağlı olayların oluşturdukları bir iletişim ve etkileşim ağı haline gelmektedir. Burada kesin bir zaman yönünün bulunmaması, dikkat çekicidir.Tüm parçacıklar zaman içinde ileriye ya da geriye hareket edebildiklerine göre (aynen uzayda sağa ya da sola gidebildikleri gibi), diyagramlarda zaman için tek yönlü bir akış yolu geliştirmenin pek bir anlamı yoktur. Bu diyagramlarda artık geçmiş- şimdi- gelecek arasında zamansal bir bölünmeden bahsedemeyiz. Bu uzay-zaman diyagramları uzay-zamanda çizilmiş dört boyutlu haritalardan başka bir şey değillerdir.Geçmişi geleceği oluşturan herşey, uzay-zamanda bütün bir blok haline dönüşür.Kuantum fizikçileri matematiksel formalizimlerini ve diyagramlarını, atomaltı etkileşimleri dört boyutlu uzay-zamanda bir blok halinde gösterebilmek için uğraşmaktadırlar.
    Kuantum fiziği açısından atomaltı parçacık etkileşimleri yoluyla bir zaman yolculuğu olasılığı Richart Feynman tarafından öne sürülmüştür. Einstein ' da özel görecelik kuramıyla herhangi bir madde parçacığının ışık hızındaki zaman genişlemesi etkisiyle geleceğe yolculuk yapabileceğini ve ışık hızının aşılması durumunda ise maddesel parçacığın geçmişe doğru yolculuk yapabilme olasılığını dolaylı bir çıkarım olarak öngörmüştür. Ve Einstein genel görecelik kuramındaki kapalı uzay/zaman geometrisi ve yerçekimsel anlamda uzay/zaman metriğinin eğrilmesine dair görüşleriyle de zaman eğrilmesi sonucunda yerçekimsel tüneller yardımıyla farklı zamanlar arasında fiziksel bir bağlantı olabileceği düşüncesinin zeminini kuramsal olarak hazırlamıştır.Zaten özel görecelik kuramındaki dört boyutlu uzay/zaman çerçevesi yerçekimsel tüneller vasıtasıyla delik deşik edilerek solucan delikleriyle doldurulmuştur. Buna göre bir parçacığın bu tünelleri kullanarak bir yerden diğerine uzayın üç boyutlu düz çizğilerini takip ederek gitmek yerine bu eğri çizğileri takip ederek kendi geçmiş yada geleceğine doğru ya da uzayın eğrilmiş olmasından dolayı uzaktaki bir yıldıza bir anda kestirme bir yoldan kayıp gitmesi olasıdır. Einstein kuramları ve kuantum fiziği kuramları, parçacık etkileşimlerinin sadece üçboyutlu bir yönelim doğrultusunda gelişmeyip bir dördüncü boyutuda içine alabilecek bir doğrultuda karmaşık bir parçacık etkileşim tablosunun olabileceği gerçeğini de ön görmüştür.Bu atomaltı etkileşimleri resmedebilmek için, onların dört boyutlu bir fotoğrafını çekmemiz gerekecektir.Genel görecelik denklemlerinin atomaltı fiziğe uygulanması kuantum köpüğünde bir kaybolup beliren solucan deliklerini ortaya çıkarmıştır.
    Çetin Bal:Buraya kadar kendi düşüncelerim dahilinde Fritjof Capra ve J.H. Brennan'ın fikirlerini de göz önünde bulundurarak kuantum fiziğinin zaman terslenmesi etkisi ile zaman yolculuğuna dair kuantumcu bir bakış açısını ifade etmeye çalıştım.Fakat ben Genel görecelik ve kuantum fiziğinin alan denklemlerini ezbere bilen bu denklemleri kullanabilen bir formel bilimci olmasamda benim konuya dair uzun yıllardır sürdürdüğüm kendi araştırmalarım çerçevesinde diyebilirimki zaman yolculuğu mümkündür ama bunu bir zaman simetrisi ve parçacık etkileşimlerinin zamansal tersinirliği konusunu gündeme getirerek öne sürmeye karşıyım.Benim kendi öngörülerim doğrultusunda sanıldığı gibi atomaltı düzeyde geçmişe giden ve aniden kaybolup geleceğe sıçrayan bir parçacık etkileşim modeli mümkün değildir.Bir parçacık zamanda ileri -geri gidebilir. Potansiyel açıdan baktığımızda matematiksel olarak bu mümkün bir olasılıktır.Ama doğal kuantum köpüğünde parçacıkların kendiliğinden geçmişe ve geleceğe doğru yolculuk yapabileceği görüşüne karşıyım.Benim görüşlerime göre doğa bu yolculuklara kendi kapı tamponunu koyarak engel olmaktadır.Yani bir karşıt parçacık zamanda geri giden bir parçacık olarak yorumlanamaz! Mesela bence kuantum köpüğündeki, karadelik fiziğinin küçük ölçeklere taşınması olan solucan delikleri modelleri bir çıkışı olmayan kapalı uzay/zaman eğrileşmesi modelini içeren noktalardır. Fakat kendi araştırmalarıma göre bazen parçacıklar zaman içinde değil ama mekan içinde ''uzay/zaman deliklerine düşerek'' sadece mekan boyunca uzayda anlık kaymalar -yerdeğiştirmeler- gerçekleştirebilirler.Bu çok karmaşık bir konudur. Kuantum vakumundaki uzay/zaman çizğileri eğrileşmesi bilinen karadeliksel uzay/zaman eğrileşmesinden çok farklı bir fiziğe sahiptir. Karadelik kendi yapısı itibariyle zaman/uzay 'ın başka noktalarına tüp geçitsel bir geçişe izin vermezken solucan delikleri zaman içinde değil ama mekan içinde tüp geçitsel yolculuklara izin verir. Ama bu tanımlama bile yetersizdir çünkü solucan deliğinin fiziğini bir tasarım olarak çözmüş biri olarak diyebilirimki solucan delikleri sanıldığı gibi içuzay düzlemi boyunca uzanan, hiper uzaya doğru açılan bir çeşit yerçekimsel tüp kanalı gibi bir şey değildir.Yani içi boş bir tüp geçit kanalını andıran bir delik değildir.Popüler bilim kitaplarında bu böyle tarif edilsede aslında bu şekilde bir solucan deliği tüneli yoktur.Fakat bu düşünce biçimi solucan deliği tasvirine en yakın tasvirleri içerir.Aslında solucan deliğine girip kaybolduğu sanılan bir parçacık çekimsel hortumun öbür ucuna doğru emilip giden kaderine terk edilmiş bir yolcu değildir.
    Solucan deliğinin kapalı uzay/zaman eğriliği içerisine doğru kayan bir parçacık uzay-zamanın bilinen üçboyutlu etkileşim ağından çıkar.Ama bu etkileşim ağından kopmaz.Parçacık yine uzay/zamanın üç boyutlu çizğilerine bağlıdır.Ve parçacık üç boyutlu alan matriksi içerisinde boyutsal bir yönelime sahip gravitasyonik bir alan yönelimi altında uzak bir yıldızın yörüngesine doğru ışık hızında hareket eder.Dikkat edin ışık hızında dedim! ondan daha hızlı değil.Ama zaman içinde yolculuk için ''parçacık'' şu anki bilim konsepti içerisinde henüz tam olarak anlaşılmamış bir yapısal değişime maruz kalarak-ışık hızını aşarak- kendini paralel bir boyutun uzayına sevk edebilmeli. İşte o uzaya solucan delikleriyle geçilip gidilemez! Orası bir üstuzay mekanıdır.Henüz bilimin anlayış ufkunun dışındadır. Kavram olarak kullanılsada akademik prosedürler içinde bu olgu bir bilinmezdir. Bilimin henüz yarım yamalak anladığı ve bazı fizikçilerce ortaya atılan solucan deliği kuramları popüler bilim çevrelerince abartılıp süslenip- püslenip ortaya konsada solucan delikleri ve karadelikler üç boyutlu uzay/zaman çerçevesini aşacak oluşumlar değildirler.Tüm bu şeyler uzay/zaman çerçevesinin kendi içerisindeki kasılıp bükülüp esnemeleri sonucunda ortaya çıkan hadiselerdir.Uzay/zaman'ın bu kasılıp bükülmeleri bazı hallerde bir parçacığı zaman içerisinde değil ama mekan içerisinde bir sapan etkisi yaratarak iç uzay boyunca ışık hızında fırlatabilir.İşte bilimin hatırı için buna solucan deliği etkisi dersek yanlış olmaz.Peki hadi öyle dedik ama bu gravitasyonel sapan etkisini nasıl yönlendirecekler? Orası da ayrı bir dert! Zaten bu derde derman bulunursa teleportasyon kabinlerinin icadı yakındır diyebiliriz. Daha derde derman bulmak değil, bilim adamları henüz böyle bir dert edinecek bilgi birikimine sahip değiller. Henüz insanlığın zeka kapasitesi böyle bir derdi kaldırabilecek düzeyde değil..
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  4. #4

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    ATOM ALTI DÜZEYDE ZAMAN YOLCULUĞU:

    Atom altı düzeyde ve makrokozmosda günlük mantığın sağduyusu ve anlayışı iflas eder! Örneğin kütleye yakın yerlerde uzay sıkışmaya uğrar, büyük kütlelerin yakınında zaman daha yavaş işler; mesela 100 milyon kilometre uzunluğundaki bir kulenin tepesinde ve tabanında aynı anda kurulmuş iki saat olduğunu düşünün, birkaç yıl sonra tepedeki saat 5:00'i gösterdiğinde tabandaki saat kütleye daha yakın olduğu için 4: 55'i gösterecektir. Bu zaten 1980 'li yıllarda uydulara konan atomik saatlerle kanıtlanmıştır. Kütle ve hız zamanın akışını etkilemektedir; aslında hız da zamanın bir fonksiyonu olduğuna göre insanın aklının gündelik hayatın mantığına göre karışmaması mümkün değildir. Bir karadeliğin içinde zamanın tanımlanması çok zordur! Aslında bir çok fizikçiye göre bir karadelikten geçince zaman tersine işleyecektir; ama bunu deneyen bir fizikçiye henüz rastlanamamıştır!
    Fakat bu karadelik benzeri tünellere atom-altı kuantum boşluğunda rastlarsak uzay-zamanın birleşik çerçevesine bakış açımız değişir. Atom -altı dünyadaki bu zaman tünellerine solucan delikleri(wormhole)ismi verilmektedir. Kuantum vakumundaki bu solucan delikleri, ancak, Süperiletken-Süperçarpışmalı (Superconducting- Supercollider:SSC) türünden parçacık hızlandırıcılarında saptanabilmekterdir. Fakat kuantum mekaniğinin ortaya koyduğu şekilde uzay/zamanın dokusunda bulunması gereken atom-altı düzeydeki ''solucan deliklerinin'' oluşturduğu dalgalanmaların bugün için saptanması oldukça zordur.Uzay-zaman'ın yapısı, nedensel yapı denilen neden- sonuç ilişkisini de kapsar.Uzay-zaman dokusunda bu türde solucan delikleri boşluklarına rastlamamız halinde 'sonuç' nedenden önce gelebilir. Uzay-zaman yapısının bir diğer özelliği ise, topoloji adı verilen farklı uzay-zaman noktalarının bir biriyle bağlantılı olmaları olgusudur. Bu açıdan kuantum dalgalanmalarının meydana geldiği 10^-33 cm' lik planck uzunluğu ve daha altındaki mesafelerde uzay-zaman'ın topolojisinde(geometrik çeçevesinde), birbirinden oldukça uzakta olması gereken noktaları birleştirici tarzda dalgalanmalar meydana gelebilir.Böylece her an ve her yerde uzay-zaman'ın köpüğümsü yapısı içerisinde oluşan ve kaybolan solucan delikleri ile uzay/zaman dokusu bir eleğin yüzeyi gibi deliklerle doldurulmuş olur.
    Bahsedilmekte olan zaman yolculuğu ancak ''hiper uzay'', ''partikül fiziği'' ve partikül hızlandırıcıları kullanılarak ve yüksek enerji alanlarında ''sadece partiküller düzeyinde cereyan edebilir'' ! Yoksa biyolojik yapıların bir salise öncesine bile gidebilmeleri mümkün değildir. Fizikçilerin üzerinde çalıştıkları ışıktan hızlı hareket edebilen parçacıkları saptayabilmek, partiküllere bir çeşit zaman yolculuğu yaptırmaktır. Eğer bu mümkün olabilirse, gelecekten geçmişten haberler verilebilir.
    ----------------------------------------------------------------


    Richart Feyman uzay-zamanı şemasında bir çeşitleme geliştirdi.Bu örnekte, haritada bir zaman yolculuğunun nasıl zaman makinesini t2 anında bitirdiği ve geleceğe geri dönmeden önce kendisiyle bazı teknik sorunları tartışmak üzere geriye t1 anına doğru nasıl zaman yolculuğu yaptığı gösteriliyor.Fizik yasaları açısından zaman içinde geriye yol alan parçacıkların hiçvir sakıncası yoktur. Feymana göre, bir pozitron zaman içinde geri giden bir elektrondur.
    -----------------------------------------------------------------
    Feynman' a göre t2 anında zaman makinasını yapan bir gözlemci t1 anına gidip ok boyunca hareket edebilecektir.Aslında bu olay partikül fiziğinde sürekli meydana gelmektedir. Elektron, gama ışını ve pozitron diyagramlarındaki parçacık etkileşmelerinde e - (elektron) ile e + (pozitron) çarpıştıklarında birbirlerini yokedip kütlesiz olan bir gama ışını saçarlar.Feynman'a göre bir elektron bir gama ışınına çarparak zamanda gerisin geriye sıçrayabilir. Zamanda geriye giden bir elektron (ki artık o bir pozitron'dur) ikinci bir gama ışınına çarpıp bu seferde zamanda ileri doğru sıçrayarak yön değiştirebilir. Feynman'a göre bir pozitron (e+), geçmişe doğru hareket eden bir elektrondur ve partiküller aleminde, zaten sonsuzdan beri, zaman içerisinde bir ileri bir geri gidilip gelinmektedir. Partikül evreni bu zaman yolculuğundan hiç rahatsız olmamaktadır ve zaman partiküller dünyası için bir ilüzyondan (yanılsama) başka bir şey değildir. Işıktan hızlı hareket ettikleri ileri sürülen takyon parçacıklarının ise zaman içinde bir oraya bir buraya savruluyor olması, büyük olasılıktır...
    Kuantum teorisine göre
    Bu alan teorisi, maddenin yalnızca dalga benzeri süreçlerden oluştuğunu ima eder. Duyularımızla algıladığımız o yekpare ve maddi görünümlü evren, bir hayaldir. Üstelik, bu evrenin bünyesi içinde cisimlerin birbirinden ayrı görünmesi de yine bir hayaldir. Atom-altı ölçekte ise, değişmez ''madde'' ve belirli ''hacim''den oluşan, birbirinden ''mesafe'' ile ayrılmış ''cisim''ler yoktur. Bunlar birbiri üzerinde basit itme-çekme tipi mekanik ''güçler'' vasıtasıyla etkide de bulunmazlar. Temel parçacıklar boyutlarında uygulanan kuantum mekaniğinin gelişmesi ''tırtıl yolları'' konusunu mikroskopik düzeye indirerek ona yepyeni bir açıklama kazandırmıştır. Böylece bazı fizikçiler, Einstein'ın genel görecelik denklemlerini kuantum boşluğunun sonsuz küçükler dünyasına uygulayarak atom-altı düzeydeki uzay-zaman eğrilmeleri sonucunda uzay-zamanın çok uzak iki noktasını birleştirici tarzda kuantum dalgalanmaları elde edilebilmekteler. Bu kurama dayanarak Richart Feynman ve John Wheeler, kuantum dalgalanmaları içerisinde yer alan bir elektronun evrenin mevcut dört boyutlu uzay-zaman yapısı içerisinde kendini gösteren kurtdelikleri'nden geçerek aynı zamanda hemen hemen her yerde ortaya çıkabileceği gerçeğini ifade etmişlerdir.. Kuantum boşluğunda daima parçacık etkinlikleri vardır, alanlar vardır ve boşluk daima titreşir durur.Boşluk hiç durmadan dalgalanır ve kımıldayan bir dalga yüzeyi gibi kaynaşır.Uzay-zaman bu noktada köpüksü bir hal alır. Kuantum alan dalgalanmaları hiç durmadan parçacıklar yaratan dalgalanmaların bir görüntüsüdür. Bu parçacıklar ise birbirlerini çok çabuk olarak yok ederler. Boşlukta oluşan bu kararasız parçacıklar karşıt çiftler halinde oluşur ve tekrar birleşerek bir ışınım salar ve kaybolulurlar. Eğer boşlukta bir karşıt parçacık saptanabiliyorsa bu parçacık fizikte bilinen ters spin'e ve ters yük'e sahipse aynı zamanda bir ''zaman tersinirliği'' özelliğinide sahip olabilir! Fizikte buna C-P-T özelliği adı verilmektedir. ''C' parçacığın yükü, P 'spin yönü, T ise zaman tersinirliği denen zaman simetrisini ifade etmektedir.C simetrisine göre parçacıklarla oluşan bir olay karşıt parçacıklarlada oluşabilmelidir. Başka bir anlatımla parçacıkların elektrik yüklerinin işaretini değiştirmek olayı hiç değiştirmemelidir.Böyle bir olay mümkünse P simetriside bu olayın bir aynada görülen görüntüsünün mümkün olacağını içerir.T simetrisine gelince olayın filmi yani zaman içindeki akışı, zaman'ın ilerleme yönündede tersi yöndede aynı olmalıdır.Gündelik yaşamın makroskopik boyutlarında bu zaman tersinirliği gözlemlenemesede parçacıklar dünyasında bu böyle değildir; kuantum deneyleri sonucunda hem fiziksel hemde matematiksel bir çerçevede parçacıklar arasında sol ve sağ ya da geçmiş ve gelecek biçiminde kusursuz bir tersinirlik vardır.
    Gerçi bu zaman tersinirliği etkine ben katılmasamda kuantum fiziğinin genel ön görüleri dahilinde bilginiz olması amacıyla bu kuramları ifade ediyorum. Bu fikirlere göre Kip Thorne'un kuantum boşluğunda uzay-zamanın farklı noktalarını birbirine bağlayan ''kurtdelikleri'' kuramıyla ve RicharFeynman'ın zaman tersinirliğine sahip karşıt parçacık kuramlarıyla ve hatta Feinberg'in ışıktan hızlı hareket eden takyon parçacıkları kuramıyla ve EPR (Einstein-Podolsky-Rosen) etkisi denen ışık hızını aşan anlık iletişimin mümkün olduğu kuramlar bağlamında ve yine paralel evrenler bağlamında ifade edilen ''zaman yolculuğu'' kavramı bu kuramlarla bilimsel alanda tartışılır bir zemine otursada ben kendi adıma tüm bu kuramlara karşıyım. Zaman yolculuğu gerçekten çok daha basit ve derin bir bilginin uygulanmasıyla mümkündür. Zaman yolculuğunu yapabilmek için odaklanılması gereken temel bilgi ''maddenin bir enerji yoğunluğu olduğu ve bu enerjinin belirli bir titreşim yapısına sahip olduğu'' bilgisidir.Görünmezliğin, antigravitasyonun, boyut değiştirmenin, zaman yolculuğunun hatta teleportasyonun bile anahtarı ''bahsedilen enerjinin titreşim hızını kontrol edebilmek ve bu titreşimleri yönlendirebilmek'' te gizlidir.Gerçi kuantum denklemlerinin sunduğu enerjinin titreşimsel yapısıyla açıklanabilecek düz uzaydan eğri uzaya geçiş formülü geometrik bir tasvire çevrildiğinde kısmende olsa Einstein'ın genel görecelik denklemleriyle uyuşan bir motife sahiptir.Bu açıdan ışıktan hızlı takyon parçacıkları kuramı ve uzay-zamanda kestirme yollar kuramı olan ''kurt delikleri'' kuramları benim zaman yolculuğu düşünceme daha yakın olan kuramlardır. Max Planck'tan beridir frekansla enerjilerin orantılı olduğunu biliyoruz, buna göre kesikli bir enerji spektrumu karşımıza çıkmaktadır.Aslında benim kuramımda burda ortaya çıkıyor.Frekansa sahip bir enerji dediğimizde ve zaman'ıda enerjiye bağlı titreşimsel bir ritim olarak ele alırsak zaman'ında kesikli bir yapıya sahip bir tür enerji ya da 4.boyutta asılı bir frekans bandı olduğunu söyleyebiliriz.Peki zaman hangi titreşim düzeyi ve modunda enerjiye nasıl bağlanır. Elektomanyetik alan denklemleri ile serbest enerji alanlarına ait dalga atmalarını zaman'ın ışık hızıyla paralel olan akışına nasıl bağlayabiliriz...? Bir zaman kayması enerji'ye bağlı nasıl bir kuantum faz değişimidir.? Enerjinin kendi içerisindeki ışıması, enerjinin kendisini bir zaman yapısı olarak bir süreklilik olarak ortaya koymasından dolayıdır. Elektromanyetik enerji zaman fenomenini de yansıtan yapısı itibariyle bir zaman kayması etkisiyle bizi paralel boyutlara ve başka zamanlara nasıl bir kuantum faz değişimi yaratarak taşıyabilir.Enerji ve Zaman ilintisi uzayda iki yıldızın ya da evimizin içerisindeki iki eşya arasındaki uzaklığı yaratan ve mesafeyi yansıtan şeyin ne olduğunuda kendi içerisinde saklayan birbirine bağlı iki kavramdır. Enerji, Zaman ve Mesafe!


    Maddenin çok küçük enerji kuantumlarından(foton) meydana geldiğini ve bu kuantların belli vektörel açılarda salınma ve dönme hareketleri yaptıklarını ve bu hareketlerin(salınım hızı ve biçimlerinin) onlara kütle, polarite, ve boyutsal bir yapı kazandırdığını söyleyebiliriz.Kuantum mekanik bir ifadeyle bu parçacık hareketleri ya da bu atom-altı kuantların salınım hareketleri bir nesnenin yoğunluğunu ve o nesnenin zaman çerçevesini yaratır.Kütle denen şey aslında elektriksel bir titreşimdir.Titreşimleri istenen sonucu verecek ölçüde değiştirdiğinizde kütlenin bağlı olduğu zaman ve uzay sürekliliğinide değiştirmiş olursunuz. Bir maddenin enerji yoğunluğuna ait titreşim yapısını değiştirmek ve maddenin içinde yer aldığı uzay-zaman sürekliliğini çarpıtmak için anahtar teknoloji ''Manyetik Rezonans Alanları'' tekniğidir.

    Zaman yolculuğunun sırrı ise zaman makinesinin motoru denebilecek(UFO motoru) bir tür minyatürleştirilmiş parçacık hızlandırıcı akselatörde saklıdır.Manyetik bir vakum tüpü içerisinde iyonize bir akışkan ışık hızı ve daha üstü hızlarda hızlandırılabilir. [Albert Einstein ustanın kulakları çınlasın ama böyle bir dehanın ''ışık hızına yaklaşan cisimlerin kütlesi artar'' demesi ve özel izafiyet kuramında buna yer vermesi doğrusu ilginçtir. Her ne kadar parçacık hızlandırıcı akselatörler bu kurama bağlı olarak inşa edilselerde bu kuram yanlıştır. Ben yinede Albert Einstein'ın denklemin bu noktasını pek derin düşünmediğini sanıyorum] Bu süreçte dairesel manyetik helozonlar içinde ışık hızında ve üstü hızlarda dönen elektronların saldıkları ısıl nitelikli olmayan yüksek enerji fotonlarının maddeyi(zaman aracının) oluşturan enerji fotonlarıyla reaksiyona girmesiyle bizim maddesel yapımızı bu boyutta gösteren kendi enerji yoğunluğumuza ait kuantların vektörel salınma hareketlerini değiştirebiliriz. Böylece ışık hızını aşan bir titreşim hızıyla kendimizi uzay/zaman sürekliliğinin daha üst açılımları içerisine doğru kaydırarak kendi zaman boyutu frekanslarımızın farklı frekans dilimleri arasında yerdeğiştirebiliriz.
    Gördüğünüz gibi zaman yolculuğu yaparken ne karadelikleri, ne solucan deliklerini, ne takyonları ne de korkunç güçte enerji yıldırımlarını kullandık. Sadece bir enerji yoğunluğu olan maddenin titreşim hızını değiştirdik. Bilim adamlarının bunu bugüne kadar düşünmemiş olması belkide görünürde çok basit olduğu içindir! Basit görünen ama içine girildiğinde çok zor olan bir sistem bu. Aslında bilim akademisyenlerinin sandığı gibi zaman yolculuğu tüm dünyanın ortak olacağı yıldızlar arası medeniyetlerin yapabileceği korkunç büyüklükte sistemler gerektiren bir yapı değildir.Tam aksine evinizin bodrum katında yapabileceğiniz bir sistem. Bu sistemle evinizin bodrum katından yola çıkıp milyonlarca ışık yılı uzaktaki VEGA yıldızının çevresinde dolanan bir gezegene bir anda kayıp gitmek olasıdır. Çünkü mesafe denen uzaysal aralığını yaratan şey zamanın sonsuza uzanan frekanslarıdır (Şimdi ben ne demek istedim gelde anlayın! tabi bunu anlayabilirseniz?). Zaman kayması denen şey bizim, uzayın sonsuz mesafelerini bir anda atlamamıza olanak sağlar.

    Zamanda geriye dönüş
    İngiliz teorisyen P.A.M.Dirac,1931 yılında anti-madde zerrecikleri kuramını ortaya attı.Bu zerreciklerin, hergünkü evrendeki zerreciklerin aynaya vurmuş zıttı olduğu söylenebilir.Dirac böyle bir anti-madde zerreciğinin, yani pozitronun varlığı konusunda tahminde bulunmuştu.1932'de CarlAnderson bunu deneyle doğruladı.Pozitronun elektrona eş bir kütlesi vardır, ama elektrik şarjı elektronunkinin zıddıdır.Bir elektronla karşılaştığı zaman, ikisi de yok olur.Sonuçta, yüksek enerjiye sahip gama ışınları yaratılır.
    Fizikçi Richart Feynman, pozitronun gerçekten bir eklektron, ama zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektron olduğunu önerdi.Doğrusu matematik teorisine göre de, eğer bir elektron bunu yapabiliyorsa, tıpkı bir pozitron gibi davranmalıdır.Feynman daha da ileri giderek, tüm anti-madde zerreciklerinin zaman içinde geriye doğru giden sıradan zerrecikler olduğu fikrini ortaya attı.
    ZAMAN ROKETİ VE GEÇMİŞE YOLCULUK:
    Zamanda seyahat edebilen araç, H.G. Wells'in ''Zaman Makinası'' ve Sovyet yazarı Nikolsky'nin ''Bin Yıl Sonra'' adlı kitaplarının ana tema'sını oluşturmasının yanısıra, Emile Drouet adındaki bir fransız mühendis ve astronomunun üzerine ciddi bir şekilde eğildiği bir projeye de konu olmuştur.
    Emile Drouet, geçmişe uçan bir roketle ilgili bu ''Zaman Roketi'' projesini, 1946 yılında, Vigneux- sur-Seine'de sergiledi. Karmaşık matematik formüllerle dolu olan bu hacimli projede Drouet şunları yazıyordu:
    << Kabul etmeliyiz ki, bir kaç yüzyıl ya da bin yıl içerisinde, Zaman'da seyahat bir gerçek ve uygulanabilen bir olanak haline gelecektir.>>
    Kendi ekseni çevresinde dönmekte olan Dünya, aynı anda Güneş'in çevresinde de saatte 107.181 Km.lik bir hızla dolanır.Tüm Güneş sistemi de uzayda saatte 69.198'Km.lik bir hızla, Hercules takımyıldızındaki Vega yıldızının yakınındaki bir noktaya doğru yol almaktadır. İşte, Dünya, hem Güneş'in çevresinde döner, hem de yıldızlararası uzayda hareket ederken bir sarmal (spiral) çizer.




    Drouet'in Zaman' da seyahat tekniği, Dünya'nın uzayda izlediği bir sarmal yol ile Zaman'ın durağan olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Drouet de bir çok bilim adamı gibi, zaman'ın durduğunu ve hareket edenin bizler olduğunu ileri sürmektedir. Geçmişe seyahat etmek için, adımlarımızı geriye doğru izleyerek belirli bir tarihte Dünya'nın bulunmuş olduğu tam o noktaya gitmemiz gerekmektedir. Bu zaman yolculuğunun dönüşü yoktur ve insanların yerini makinaların alması zorunludur. Drouet'in tekniğini anlamak için, gezegenimizin uzayda izlediği sarmal yolu, örneğin yaylı yataktan çıkarılmış bir yay ile kıyaslayalım . Yayın her bir dönüşü Güneş'in çevresindeki bir yörüngeye tekabül etsin.Zaman açısından, bu yay üzerinde ne kadar dönüş varsa, biz de o kadar geriye gidebiliriz. Şimdi, elimize bir kalem alıp, tüm dönüşlere dışarıdan değecek şekilde bu yaya dayayalım. Bu durumda, kalemimiz Drouet'in roketinin rotasını belirler. Roket, geriye, sarmalı değil de kalemin temsil ettiği kestirme bir yolu izleyerek gidecektir.
    Drouet'in sistemine göre, Zaman Roket, tutulum'a (ecliptic) dikey gelecek şekilde ve Güneş Sistemi'nin uzaydaki ilerleyişinin hedefini oluşturan noktanın ters yönünde fırlatılır. Aracın hızı, Dünya'nın Güneş'in çevresindeki dönüş hızına, yani saatte 107.181Km. ye eşit olmalıdır.Drouet'in Zaman'da seyahat eden bu uzay aracı, jiroskoplar, radar ve daha başka bir çok cihazla teçhiz edilecektir.
    Roket'in 1979 yılında fırlatıldığını ve Fransız ihtilali'nin olduğu 1789 yılına gideceğini düşünürsek, 1789 yılında Dünya'nın bulunduğu noktaya varabilmek için Dünya'nın izlemiş olduğu sarmal yolun 1790 çemberine ya da dönüşüne değmesi gerekecektir. Roket, yıldızlararası uzayda bu noktaya vardığında, cihazlar, Dünya'nın o tarihteki görüntülerini tespit etmeye ve Fransız ihtilali'ni göstermeye başlayacaklardır. Bu görüntüler de şimdiki yerinde bulunan Dünya'ya nakledilecektir.
    Teknik yanına hiç dokunmadan kısaca değinilen bu Zaman Araştırma Aracı'nın gerçekleştirilmesi, oldukça pahalı ve zor olmalıdır. Aslında, rölavistik görüşe göre, uzayda hareket geçmişe gitmeyi ima etmez. Bu cesur projenin teorik temelinin kusursuz olduğu söylenemeyeceğine göre, uygulamada ne kadar geçerli olduğu da kuşku götürür.
    Zamanda Yolculuk:
    Yüzyıllardır insanların kafasını kurcalayan bir soru: Zamanda yolculuk mümkün müdür? Son yıllarda teknolojinin ilerlemesi ve görüş açısının genişlemesiyle daha çok düşünülen bir konu zamanda yolculuk. Bu kavram, değil bir paragrafta, bir kitapta bitirilemeyecek bir konu. Her zaman olduğu gibi zamanda yolculuk için de çeşitli görüşler var. Bu konu gerçek anlamda bilimsel olarak Einstein'in görelilik kuramından sonra düşünülmeye başlandı. Görelilik kuramına göre, zamanda yolculuk bir bakıma mümkün, bir bakıma mümkün değil. Böyle olmasının nedeni, konuya bakış açısına bağlı. Çünkü ışık hızı bir sınır olmak üzere, iki türlü zamanda yolculuk vardır. Görelilik kuramından evrenin büyüklüğünü irdelerken söz etmiştim. Daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, Einstein'ın kitabını okumalısınız. Geleneksel fizikte basit bir yol formülü vardır. Hız eşittir yol bölü zaman. (V= S/t) Yani hız, yol ve zaman arasında bir bağıntı vardır. Görelilik kuramında ise olay bu kadar basit değildir. Bu kurama göre cisimler ışık hızından daha hızlı yol alamazlar. Yani yukarıdaki formül sonsuza kadar kullanılamaz. Ayrıca işin içine bir de kütle girer. Buna göre hızı artan bir cismin kütlesi de artar.
    Gene bu kurama göre cismin hızı arttıkça, zaman yavaşlar. Öyle ki cismin hızı ışık hızına gelince zaman durur. Cisim ışık hızını geçebilirse zaman geriye doğru akmaya başlar. Böylece karşımıza iki çeşit zamanda yolculuk çıkıyor:
    1- Işık hızının altında olan hızlarda, ileriye doğru zamanda yolculuk
    2- Işık hızının üstünde olan hızlarda, geriye doğru zamanda yolculuk.
    Görelilik kuramına göre bir cisim hareket ediyorsa, birinci şıkta olduğu gibi zamanda yolculuk yapmaya başlamıştır. Hatta evin içinde yürüyorsanız bile, zamanda yolculuk yapıyorsunuz demektir. Fakat bu sırada hızınız o kadar düşüktür ki, bu yolculuktan ne siz etkilenirsiniz, ne de çevrenizdekiler. Bir otobüsle veya bir uçakla yolculuk yapmanız durumu değiştirmez. Hızınız ışık hızına göre hep ihmal edilebilir düzeydedir. Dünya üzerinde yapılan yolculuklarda çok yüksek hızlara çıkılamayacağından, kimsenin yaşantısında bir değişiklik olmaz. [ Çetin BAL:Sayın Mehmet Sinan Gür'e ait olan bu yazı dizisinde zamanda yolculuk olayının iki şekle ayrılması zaman yolculuğuna ait bir çok bilimsel hipotezler ve öngörüler dururken yetersiz kalmaktadır. Örneğin genel görelik kuramının kuantum kuramı denklemleri ile karıştırılması sonucunda ortaya çıkan uzay-zaman eğrilikleriyle oluşan solucan delikleri de ciddi anlamda, zaman yolculuğunu olası kılabilecek bir potansiyel kuramdır. Yine ışıktan hızlı giden takyon enerjisi kuramı da farklı bir zaman yolculuğu ihtimalini bize sunmaktadır.]
    Fakat uzayda yapılan yolculuklarda durum değişmeye başlar. Hızın dünyada olduğundan fazla olmasıyla, yolculuğu yapan kişi veya araç için zamanın yavaşlaması hesaplanabilir noktaya gelir. Aya giden astronotların dünyada yaşayanlara göre 1 saniye daha az yaşlandıkları hesaplanmıştır. Zamanın yavaşlama düzeyi, yapılan yolculuğun hızına bağlıdır. Hız ne kadar çoksa, zaman o kadar yavaş geçer; ta ki hız ışık hızına varana kadar. Yolculuk hızı ışık hızına vardığında, zaman akışı durur. Görelilik kuramına göre, yolculuğu yapan kişi ve aracın hızı arttıkça kütlesi de artmaktadır. Kütle artışı, yavaş dünya hızlarında ihmal edilebilir düzeydedir. Fakat ışık hızına ulaşıldığında kütle sonsuz olur. Görelilik kuramının getirdiği formüllere göre bir kütlenin, bir aracı bir kişinin ışık hızına ulaşması olanaksızdır. Fakat yüksek hızlarda zamanın yavaş geçtiği kanıtlanmıştır. Astronotlar aya değil de daha uzak yerlere, daha yüksek süratlerle gidip gelmiş olsalardı, dünyadakilerle astronot arasında oluşan zaman farkı 1 saniye değil, hatırı sayılır bir düzeyde olacaktı. Örneğin, yeterli bir hızda ve yeterli bir uzaklığa yapılan bir yolculukta, dünya yüz yıl yaşlanırken, araçta bulunan astronot yalnız bir yıl yaşlanabilecekti. Bu durumda, astronot geleceğe doğru zaman yolculuğu yapmış olacaktı. Astronot dünyaya döndüğünde, karısı ölmüş olacak, çocukları yaşamlarının son yıllarında olacak, torunları veya torunlarının çocukları da kendi yaşında olacaktı. Görelilik kuramına göre zamanda yolculuk böyle gerçekleşir.
    Astronotumuz 1 yıl yaşamakla zamanda yüz yıl ileriye gitmiş olur. Buna karşın, gene görelilik kuramına göre astronot hiçbir şekilde yolculuğa başladığı zamanın gerisine gidemez. Hızına bağlı olarak, kendisi için zaman daha yavaş geçer; o kadar. Yolculuğa başladığı zamanın gerisine gidebilmek için astronotun aracının, yolculuğu sırasında ışık hızını geçmesi gerekir. Fakat hiçbir cisim ışık hızında veya ışık hızından daha hızlı hareket edemez. Öyle ise görelilik kuramına göre zamanda geriye doğru yolculuk olanaksızdır. Şimdi bilimin yollarını biraz zorlayalım. Işığın dalgalar ve foton parçacıklarının birleşimi şeklinde yayıldığı düşünülüyor. Işık hızını geçememek demek, foton parçacıklarının madde ve parçacıklar içinde hareket edebilen en hızlı parçacık olarak kabul etmek demektir. Fakat son zamanlarda takyon denen ve fotondan daha hızlı hareket edebilen parçacıklardan söz ediliyor. Bu parçacık böyle bir özellik gösteriyorsa, hem daha bilmediğimiz şeyler var demektir, hem de zamanda geriye doğru yolculuk olanaklı olabilir demektir.
    Peki ışık hızını geçen madde veya parçacık neden zamanda geriye doğru yolculuk yapmış olsun? Bir astronot veya biz, ışık hızından daha hızlı gittiğimiz zaman daha önce büyük patlama kuramında incelediğimiz gibi, geride kalan hiçbir şeyi göremeyiz; çünkü geride kalan cisimlerin ışınları bize ulaşmazlar. Fakat burada küçük bir hile var. Bize yalnızca o an yayılan ışınlar ulaşamaz. Ama geride kalan cisimlerin daha önce yayılmış ışınları vardır. Işık hızını geçen madde biz olsak, geriye doğru oynatılan bir film şeridi gibi, geçmiş zaman ait ışık ışınlarının eski halini görmeye başlarız.
    Güneşin ışınları bize, yayıldıktan 8,5 dakika sonra ulaşıyor. Şu anda güneş sönse, bunu ancak 8,5 dakika sonra anlarız. Güneş bir ışın yaydığı sırada bir astronot o ışınla aynı hızda, yani ışık hızında dünyaya gelse, güneşten çıkışından 8,5 dakika sonra dünyaya ulaşır ve bu süre içinde hep aynı ışını görür. Astronot güneşin ışınlarından daha hızlı olursa, güneşin daha önce yaydığı ışınları yakalar ve onları geçer. Böylece güneşin, kendisi yola çıkmadan önceki durumunu görür.
    Güneş ışınları sürekli olarak dünyaya çarpıyor ve yansıyor. Işınlar dünyanın uzayda görünmesini sağlıyor. Casus uyduları yerde olan biten her şeyi gözlüyorlar. Dünyadan yansıyan güneş ışınları uzayda yayılıyorlar. Dünya uzaydan görünüyor. Peki astronotumuz güneşten değil de dünyadan yola çıksaydı ne olurdu? Diyelim ki astronot normal bir hızla yola çıktı ve dünyadan uzaklaşmaya başladı. Astronot dünyayı gözlüyor olsun. Bu arada aracının hızı artmaya başladı. Aracın hızı arttıkça dünyadan gelen ışınların araca ulaşması daha zor olacağı için, astronotun gözlediği dünyadaki hareketler gittikçe yavaşlar. Astronotun aracı ışık hızına ulaştığında, dünyadan gelen ışınlarla birlikte yolculuk yapmaya başlar ve dünyadan gelen görüntü, bir video görüntüsünün duraklama tuşuna basılıp dondurulması gibi donar. Aracın hızı ışık hızını geçtiği zaman görüntü, bir video bandının geriye sarılması gibi, geriye doğru gitmeye başlar. Astronot kendisini göremez; çünkü hızı ışık hızından fazladır. Kendi görüntüsü kendisine yetişemez.
    Astronot bu durumda ancak aracı ışık hızına çıkmadan önce yayılmış olan ışınları görebilir. Araçta geçen bir sürenin sonunda, astronotun gördüğü içinde bulunduğu araç, yolculuğa çıkmasında bir süre sonrasına döner. O zaman astronot kendisini ve aracının geri geri giderek dünyadan atıldığı ana döndüğünü görür. Aracına bindiği gibi indiğini, geri geri uzaklaştığını görür. O anda dünyada olsa, kendi kendisiyle el sıkışabilir. Yaptığı yolculuğun zorluklarını, ve yaşadığı deneyimi kendisine anlatabilir; kendisinin bazı konularda daha dikkatli olmasını sağlayabilir. Zaman, bir video bandına kaydediliyormuş gibi kaydediliyor. Zamanda geriye dönüş mümkün olsa, yapılan hataları düzeltmek mümkün olabilir. Zaman içinde olayların hep aynı şekilde gelişmesi (kader) diye bir şart yoktur. Biz yalnızca içinde bulunduğumuz zaman dilimini yaşıyoruz. Bulunduğumuz zamandan bir an öncesinde varız. Bir saat, bir gün, bir yıl, on yıl, kırk yıl öncesinde gene ya varız ya da henüz yaşamaya başlamamışız, yalnız annemiz, babamız var. Benden, her an için bir tane daha var. Mümkün olsa ve zamanda geriye gidebilsem, yani şimdi bulunduğum zaman dilimini geriye doğru değiştirebilsem, kendimi orada, gittiğim zaman diliminde görürüm. Neler yaparım? Şu anda geçirmiş olduğum bir ameliyatı, tehlike büyümeden, daha önce olmayı öneririm. Bugün teşhisi konmuş hastalığımın ne olduğunu anlatırım. Ayrıca, daha geçmişe gidersem, anneme, babama, kinin içip zehirlenerek ölen anneanneme dedeme nasihatlerde bulunurum. Nasıl olsa onlarla aynı yaşta veya daha büyük olacağım. Beni kendilerinden büyük bir kişi olarak görecekleri için belki dinlerler. Onlar için ve benim için gelecek, şu anda olduğundan farklı olur. Belki anneannem ölmezse, annesi farklı bir kişi olan teyzem doğmaz. Annem iyi bir evlilik yapar veya babam aksilik yapmaz. Belki ben de doğmam ama, şu anda yaşamakta olan ben ve teyzem bu durumdan hiç etkilenmez. Belki küçük teyzem de vaktinden önce evlenmez ve kuzenlerim de doğmaz. Bizim yerimize başka insanlar olur. Yani hayatın akışı şu anda olduğundan çok farklı olabilir.
    Fakat bu değişiklikler yalnızca o zaman dilimini etkiler. Yaşadığımız an etkilenmez. O zaman diliminde olacak değişiklik, ancak bugüne gelene kadar zaman geçtikten sonra bugünü etkiler. Biz de bu arada normal zaman akışı içinde, daha ileride bir zaman diliminde oluruz. Çünkü zaman ve olaylar, bir teyp bandına kaydedilir gibi kaydedilmektedirler. Bandın bir yerinde değişiklik yaptığınız zaman, bandın tamamının değişmesini isterseniz, bandın sonuna kadar kayıt yapmasını beklemelisiniz. Bant ancak yeni kayıt eskisini sildikçe değişir. Çok fazla geriye gitmezsem, benden her an için bir tane ben olacağından ben yalnızca bir zaman aralığına ait olan diğer kendimi etkilemiş olurum. Ama şu andaki durumum bundan etkilenmeyeceği gibi, geçmişimi de aynen şimdi bildiğim ve yaşadığım gibi bilirim.
    Başka bir benzetme daha yapayım. Birçok kimse zamanı sakince akan bir ırmağa benzetir. Bu oldukça doğru bir benzetmedir. Irmağın kaynağı büyük patlamadır. Ancak bu ırmak hiçbir zaman bir denize dökülmez. Diyelim ki ben dev bir adamım ve zaman ırmağının kıyısında duruyorum. Irmağın kaynağını görüyorum. Ancak o kadar büyük olmama rağmen nereye döküldüğünü göremiyorum. Parmağımı bir yerde suya sokup ırmağı bulandırıyorum, karıştırıyorum, köpürtüyorum. Su aktığı için, zaman geçtikçe parmağımı suya soktuğum yerden başlamak üzere su, suyun aktığı yöne doğru karışır. Parmağımı suya soktuğum yere gelen sular, yollarına karışarak devam ederler. Karışmış olan suların uzunluğu zamanla ne kadar artarsa uzasın, o noktayı daha önce geçmiş olan sularda bir değişiklik olmaz. Normal akışına devam eder. Suyun ilerlemiş olan yerleri bu karışıklıktan etkilenmez. Çünkü onlar da zamanla birlikte akışlarına devam ederler. Karışıklık ilerilere hiçbir zaman yetişemez. İşte zaman da aynı böyle bir davranış içindedir. Suyu bulandırma işlemini zamanda geri dönüş ve geçmişi değiştirme kabul edersek yaşanan olayların akışındaki değişiklik aynı ırmaktaki karışıklık gibi olur. [Çetin BAL: Zaman ve uzay geçmişte bir noktada bir büyük patlama sonucu oluşmamıştır. Benim kendi amatör araştırma metodlarım içerisindeki bulgularıma göre 'uzay/zaman' geçmişte bir noktada bir büyük patlama sonucunda yoklukta beliren bir şey değildir. ENERJİ uzay/zaman' ın yansımasıdır. Ve boşluk enerjidir.Ve enerji hep vardı. Uzay/zaman, sonu ve başı olmayan ve kendi üstüne kapanan sınırsız ama sonlu bir yapıya sahiptir. Bu kendi üstüne kapanan küresel evren modelinde kürenin çapı sonsuz olduğundan benim kendi öngörüme göre kendi üstüne kapanan bu pozitif eğrilikli uzay'la sıfır eğrilikli uzay denen düz öklit uzayı aynı evreni ifade eden iki kuramdır.Yani bir kaynaktan çıkan ışık ışınları sonlu ama sınırsız olan (çapı sonsuz olan) bu küresel evren yüzeyinde asla başladığı yere geri dönemez. Ama ışık daima bir eğri çizerek uzay boyunca ilerler.Ve ışık tam bir çember oluşturma eğilimi içerisinde sınırsız ama sonlu evren yüzeyi içerisinde sonsuza dek hareket eder. Buna göre ben diyorum ki zamanın bir başlangıcı ve sonu yoktur. O tanrının ebedi nefesi gibidir.Tanrı varoldukça zamanda varolacaktır. Zaman, tanrının ucu-bucağı olmayan hafızasıdır.Bilinen anlamda bir yaratılış olmadı. Herşey herzaman vardı.Ama böyle olması Tanrı'nın var olmadığı anlamına da gelmez. Tam aksine ZAMAN onun yansımasıdır.]
    Dünyamızın ve evrenin bir geçmişi olduğunu biliyoruz; ancak yaşanmış bir geleceği olup olmadığını bilmiyoruz. Biz bulunduğumuz anı yaşıyoruz. Zamanı gelince sonrasını yaşıyoruz. Ama şimdi bulunduğumuz anın sonrası acaba yaşandı mı? Yani acaba geleceğimiz yaşandı mı? Yani şimdi ırmağın neresindeyiz? Sonunda mı ortalarında bir yerlerde mi? Geleceğimiz bir yere kadar gene bizim tarafımızdan yaşandıysa, bunu bilemeyiz. Hiçbir şeyin farkında olamayız. Zaman ırmağının herhangi bir yerinde noktasında olabiliriz. Yalnızca zamanda yolculuk yapmasını becerebilecek olanlar bunu bilebilirler.
    Amerikan senatosunda uzaylıların olduğu iddiaları var. Aslında kanımca, bu uydurma bir haberdir ama belki de biz bilmeden geleceğimizden geri dönüp bizi yönlendirmeye çalışan insanlardır bunlar. Bu olasılığı da düşünebilirim. Belki bazı dünyalıları alıp, eğitip, geri getiriyorlar. Onlara göre daha önce dünyanın başına gelmiş, bize göre olabilecek felaketleri önlemeye çalışıyorlar. Bu pek uçuk bir düşünce gibi görünebilir ama bunu düşünen ilk ve tek insan ben değilim.
    Bundan yüz yıl önce aya gidilebileceğini belki yalnız Jules Verne düşünebiliyordu. Bu gerçekleşti; şimdi gözler başka hedeflere dikildi. Fakat Jules Verne ve çağdaşları aya gidildiğini göremediler. O çağdaşları tarafından hep uçuk bir yazar olarak anıldı. Wright kardeşler 1910 yıllarında ilk uçağı yaptılar, otuz yıl sonra jet uçakları çıktı; yirmi yıl sonra da aya gidildi. Bu baş döndürücü gelişme nasıl oldu? Birileri yardım etmiş olabilir mi acaba?
    Her ne kadar, biz zamanın herhangi bir noktasında olabilirsek de bu kayıtın, bu durmadan akan ırmağın, ilerlemekte olan bir sonu ve bir başlangıcı olsa gerek. Zaman içinde yolculuk gerçekleşse bile, bir noktadan sonra geriye veya ileriye gitmek olanaksız olacaktır. Çünkü henüz öyle bir zaman yaşanmamıştır.
    Büyük patlama öncesi zamanın başlangıcı olarak kabul edilir. Büyük patlamanın öncesi diye bir zaman da yoktur. O nedenle başlangıcın öncesine zaman yolculuğu ile bile gidilemez. Normal şartlar altında düne, hatta yaşadığımız anın bir an öncesine geri dönemeyiz; fakat dünü tarif edebiliriz. Ne işler yaptığımızı, ne yemek yediğimizi, hangi sinemaya gittiğimizi anlatabiliriz. İnsanlık tarihini, arkeolojik kazılara bakarak dünyanın yaşını, uzaya bakarak evrenin yaşını tahmin edebiliriz. Fakat yarın için böyle bir şey yapamayız. Yarın her şey olabilir, hiçbir şey olmayabilir, yarının kendisi olmayabilir. Zaman şeridi içinde nerede olursak olalım, zamanın ulaşılamayacak olan bir sonunun olması gerek. Zaman yolculuğu ile bile gidilemeyecek bir son. Zamanda yolculuk olanaklı olsa bile, yaşanmamış bir geleceğe yolculuk yapılamaz. Diyelim ki, bir uzay gemisi, astronotları veya kozmonotları ile uzayda yolculuk yaparken, dünyada yüz yıl geçiyor; yolcular için ise bir yıl. Yolcular dünyaya döndüklerinde dünyanın, ayrıldıklarından yüz yıl sonrasını buluyorlar; ama dünya bu yüz yılı yaşamış oluyor. Yolcular ise, dünyanın yaşadığı geleceğe yolculuk yapmış oluyorlar. (Çetin BAL: Zaman, başlangıcı ve sonu olmayan sonsuz bir dairedir. Evren belli bir süre önce ortaya çıkmış bir varoluş değildir.Evren hep vardı zaten. Ve dinsel anlayışların öngördüğü gibi evrenin bir başlangıcı olduğu ve sonu olduğu düşüncesi yanlış bir kanıdır.Şimdi'den geçmişe uzanan hür iradeyle sergilenmiş olasılıklar dizini nasıl mevcutsa gelecek'te özgür irade çerçevesinde yaşanmış tüm olasılıklar dizini olarak bir dördüncü boyutta öylece asılı durur. Aynen yaşanmış geçmişin bir dördüncü boyutta asılı durduğu gibi! Geçmiş olayların frekansalarını Şimdiki zamanın frekansları içersinden hala oluyormuş gibi algılamak nasıl mümkünse gelecek zamana ait olayların frekanslarını 'da Şimdi' ki zamanın frekansları içerisinden bugün varmışlar gibi naklen yayın şeklinde algılamak mümkündür. Tüm zamanlar iç- içe frekanslar şeklinde yaşanırlar. Bu, aynı boşlukta milyonlarca TV görüntüsünün bir alıcı antene gelmesi gibi tam Şimdi' de duran bir kahinin zihnine aynı anda üst-üste tüm zamanlara ait görüntülerin yansıması gibi bir şeydir.Tüm sonsuzluğu tek bir AN'ın içerisinde görebilmek sonsuzluğu tek bir AN'a sığdırmaktır.)


    Birçok insan UFO gördüğünü iddia ediyor. Belki gerçekten de görmüşlerdir. Bu konudan UFO haberlerinde söz etmiştim. Orada sözü geçen adamlar, canlılar başka bir dünyadan gelmiş olabilecekleri gibi, bizim kendi geleceğimizden de gelmiş olabilirler. Bunlar belki kendilerini tanıtmadan bazı savaşlara bile katılmışlardır. Yüksek teknolojileri sayesinde savaşın seyrini değiştirmişlerdir. Belki bazı savaşları çıkarmışlar, bazılarının çıkmasını engellemişlerdir. Bazısına da hiç müdahale etmemiş ve yesinler birbirlerini. demiş olabilirler. Dikkat edilecek olursa, şimdiye kadar yapılan savaşların tümünü, teknolojisi yüksek olan taraf kazanmıştır. Gerçekte bütün savaşların galibi kahramanlık değil teknolojidir.
    İleride nükleer bir savaş çıksa ve insanlar birbirlerini yok etmiş olsalar, geleceğimiz olmayacak ve dünyanın ekolojik dengesi bozulacak demektir. Böyle bir olasılığı ortadan kaldırmayı, geleceğimizi bilen torunlarımızın torunları veya uzaylı dostlar kendilerine görev saymış olabilirler. Keşke böyle bir şey olmuş olsa değil mi? O zaman yaşantımız ve dünyanın geleceği garanti altında olurdu. Diyelim ki dünya patladı ve yok oldu. Geçmişten gelenler böyle olduğunu gördüler ve geri dönüp geleceği değiştirmeye karar verdiler ve değiştirdiler. Patlayan dünya ne olur? Değiştirmeye başladıkları anın bir an sonrası aynı kalır. Öyle ise patlayan dünya gene patlar mı? Ben şimdi yaşıyorum. Geçmişi tekrar yaşayamam. Peki geçmişteki dünyamız yok olmuş olsa ben nasıl bilebilirim? Yanıt: Bilemem. Geçmişimi nasıl biliyorsam gene öyle bilirim. Zaman geçtiği için yerimde durmuyorum. Ayrıca bir geçmiş yaşadığıma göre, patlamamış bir geçmişim var demektir. Biri gidip patlatmadığı sürece yerinde kalır. Gelecekte patlayan dünya ise patlama sonrası neler olur, yaşanırsa onu yaşar. Fakat zaman yolcuları tarafından gelecek değiştirilirse, zaman geçtikçe patlamanın sonrası değil fakat izleri silinir. Zaman geçtikçe sonrası da silinir. Patlamada ölen insanlar bunu bilemez. Patlama önlenirse ölmezler.
    Burada çok önemli bir soru çıkıyor önümüze: Maddenin sorgulanması. Zaman geçtikçe, zamanla birlikte madde yeni zamana transfer olur. Zamanda yolculukta madde, geçen zamana uygun olarak transfer olmaz; ya gerisinde kalır, ya ilerisine gider. Zaten bütün sorun da bundan çıkıyor.
    Bir düşünceye göre, bazı amerikan filmleri, insanları uzaylıların veya gelecekten gelen torunlarımızın varlığına alıştırmaya çalışmaktalar. Bu filmlerde zaman yolculukları, uzaylıların pek de kötü varlıklar olmadıkları bir kısmının aynen bizim gibi canlılar oldukları, bir kısmının ise insandan farklı özellikler taşıdığı anlatılıyor; günün birinde onlarla karşılaşırsak şok olmayalım diye.
    Belki de bu filmleri çevirenler yalnızca benim gibi düşünüyorlar. Bu filmler aynı zamanda, zamanda yolculuğun nasıl bir şey olduğunu da anlatmaya çalışıyor. Fakat bu filmlerde geçen bazı düşünceler, benim daha önce anlattığım akan ırmak veya bant kaydı örneklerine uymuyor.

    Geleceğe Dönüş filiminde (Oyuncular: Michael J. Fox ve deli profesör rolünde Christopher Lloyd. Yönetmen: Stephen Spielberg.) Zamanda yolculuk aracı, değiştirilmiş bir otomobil. Zamanda yolculuk filmlerinin en eğlenceli, kapsamlı ve bir o kadar da uçuk olanı.

    ----------------------------------------------------------------------------------------------

    ''Bill ve Ted'' adlı bir başka zaman yolculuğu filmide zaman aracı olarak bir telefon kulübesini kulanarak solucan delikleri şebekesi ağıyla zaman içinde yolculuk düşüncesini gündeme getirmektedir.

    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  5. #5

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    Ufuk Faciası / Event Horizon" - Yönetmen: Paul Anderson ;Bilirsiniz, Hollywood filmleri çifter çifter üretir. Benzer konumları işleyen filmlerden biri diğerini bastırır elbette. "Ufuk Faciası" da "Mesaj"ın antitezi gibi! İkinci ne kadar evreni algılayışımızı güçlendiren, hem fiziksel hem fizikötesi içeriğiyle zihinlerimizi aydınlatan, korkuları giderip bilinmeyene merakımızı arttıran bir filmse birinci de klostrofobik ortamıyla o kadar algı sınırlayıcı, fiziksel ve fizikötesi içeriği bulanık, korkuları körükleyen bir film! "Mesaj"da zamandaki solucan delğinden geçilip varılan yer varsayılan Cennet, "Ufuk Faciası"nde ise uzay katlanıp yaratılan kısayoldan geçilince Cehennem'e ulaşılıyor!Dr. Weir, içinde, evreni katlayıp boyut sıçraması yapabilecek bir kara delik oluşturduğu "Event Horizon" adlı gemiyi inşa etmiştir. Dr. Frankenstein ile Mefisto arası, şizofrenik bir kişilik olan bu adamın tek derdi, onu ihmal ettiği için intihar edip Cehennem'e giden, oradan kendisine halüsinasyon yoluyla davetiye gönderen karısına kavuşmaktır. İlk yolculuğu sırasında meçhule giden gemi, yedi yıl sonra Neptün yakınlarında ortaya çıkınca hain emellerine tatili yarıda kesilmiş bir kurtarma ekibini de alet eder. Ancak bu rolüyle kariyerine bir kara leke sürülen Laurence Fishburne'ün canlandırdığı kaptanın zamanından önce cehenneme gitmeye hiç niyeti yoktur. İlk "Alien"ı az da olsa andıran, uzay gemisinde gerilimli kaçma kovalamaca, bütün klişeleriyle başlar.
    "Ufuk Faciası" bilimkurgu sevenlerin kafasında bir sürü yanıtlanmamış soru bırakıyor: Geminin içinde bir kara delik oluşturabilecek manyetik alanı çalıştırabilen enerji kaynağı ne? Gemi öbür dünyaya gidip geldikten sonra nasıl canlı bir varlık haline geliyor? Manyetik alanın ortasındaki yoğun sıvı antimadde mi? Gemiyi yok edecek patlayıcılar devreye sokulduğunda duvarlardan akan kan geminin kanı mı? Dr. Weir'i öldükten sonra neden her yanı kesik içinde geri dönüyor? Ve daha niceleri...

    Bir zaman yolculuğu filmide ''Star Gate'' (Yıldız Kapısı) 'dir. Hikaye, arkeoloğların üzerinde oyulu esrarengiz semboller bulunan simit biçiminde büyük bir madeni taşı keşfetmeleriyle Mısır çöllerinde başlar.Mısır tarihi ve pramitlerin sırrını araştıran bilim adamı Dr. Daniel Jackson(James Spader)'ın Mısır pramitlerinin Mısırlılar tarafından inşa edilmediği ve cevabın tüm uzayın içinde gizli olduğu teorisini ortaya atar.Bunu dikkate alan bir kişi sayesinde Daniel askeri gizli bir sır olan bu gizemli dairesel taşla ilgili araştırmalara katılır. Daniel bu halka biçimli taşın üzerindeki Mısır hiyerogliflerini çözerek bu madeni taşın bir tür yıldız kapısı denebilecek solucan deliği tüneli olduğunu keşfeder.Ve onu çalıştırmanın bir yolunu bulur. Bu sayede daire biçimli taşın tam ortasında elektromanyetik bir enerji perdesi yaratılır. Bu dairesel enerji perdesi uzay/zamanın diğer noktalarıyla tüp geçitsel bir bağlantıya sahiptir. Bu enerji alanının içine giren her cisim uzay ve zamanın çok uzak noktalarına doğru bir adımda geçerek dev uzaklıkları bir anda atlamaktadır.

    Çetin BAL: Zamanın o kadar çok kaynakta o kadar çok tanımı vardır ki tüm bunları bu web sayfalarına sığdırmak çok güç. Tüm bu tanımlar kaynaklar konusunda dip notlar düşmeye kalksak kaynak saysak buna ne zaman ne sayfalar yeter. Böyle bir yazım tam bir akademik bilimsel araştırma zemini oluşturmasada zaten benim amacım kaynakça olarak böyle bir zemin yaratmaktan daha çok kendi fikirlerimi ortaya koyabilme gayretidir. Fakat metnin sonununda tüm bu yazılarımda esinlendiğim ve alıntı yaptığım kaynakçaların isimlerini bulabilirsiniz.Vaktiniz genişse bunları araştırmak size kalmış bir durumdur. Zaman hakkında o kadar çok şey söylenmiştir ki nerdeyse ufak- tefek rötuşlardan başka alternatif bir tanıma ihtiyaç kalmamıştır.Benim araştırmalarımla paralellik içeren bir kaç fikri ilginize sunmak istiyorum: ''Bir tanıma göre zaman sonsuz şimdi 'dir. Geçmiş veya gelecek değildir. Geçmişinizi ve geleceğinizi tayin eden, zaman ile olan ilişkinizdir. Bunun ifade edilmesi çok zor ama zamanı sürekli dönen bir daire olarak gözünüzde canlandırabilseydiniz dokunduğunuz nokta sizin şimdi dediğiniz zamandır. Dokunmuş olduğunuz nokta geçmiş dediğiniz zamandır. Dokunacağınız nokta sizin gelecek dediğiniz zamandır.'' ... Siz zamanı doğrusal(lineer)ve sürekli olarak, ileriye ve geriye doğru sadece iki boyutlu olarak alğılarsınız O asla durup duraklamadığı için, siz asla ''şimdi''de olamazsınız. Sadece son bir kaç nesildir görecelik kuramları ve kuantum fiziğinin öngörüleri dahilinde zamanın göreceli olduğunu, aslında sürekli ve değişmez olmadığını fark ettiniz, ama hala onun üçüncü boyutu hakkında hiç bir kavrama sahip değilsiniz. Eğer ben size bildiğiniz şekliyle zamanın mevcut olmadığını söylesem ne dersiniz..!
    Diğer bir tanıma göre: ...Pekala, bakın siz insanlar zamanı doğrusal (lineer) biçimde algılıyorsunuz. Zaman aslında doğrusal değildir.Bilmelisiniz ki zaman, uzay gibi eğrilebilir-katlanabilir-genişleyebilir, daraltılabilir bir yapıdır.Zaman çok esnek ve çok boyutlu olan plastiksi bir akımdır(eğer onu doğrusal bir akış gibi görürsek). Ve zaman üstüste bindirilip katlanabilir bir yapıdır. Bir zaman noktası bir frekans yapısında olup başka zaman frekanslarıyla senkronize biçimde örtüştürülüp çakıştırılabilir.Bir bakıma zaman, toplumumuzun onu ölçtüğü gibi doğrusal biçimden çok daha farklı ve karmaşık olan bir şeydir.
    Zaman kimilerine göre kendi üstüne doğru bir sarmal çizerek geleceğe ve geçmişe uzanan sonsuz bir sarmal yapıdadır(Zaman akımı salyangozun eğri sarmal çizğileri gibi kendi üstüne bükülüp kapanarak sonsuza uzanan çizğilermidir?). Zamanı daha iyi tanımlayabilmek için bir kutu içindeki bir filim rulosunu düşünün. O ruloda birbirinden ayrı kareler(zaman çerçeveleri) içinde görüntüler vardır.Tüm zamanları içine alan ''sonsuz şimdi'' ye bir rula halinde baktığımızda, böyle ayrı ayrı zaman dilimi çerçevelerinin olduğunu görmek kolaydır.Bununla birlikte eğer onlardaki sürekliliği anlamak isterseniz, dördüncü boyutta duran bu üç boyutlu filim rulosunu bir projektörden geçirmek zorundasınız.Böylece dördüncü boyut üstünde hareket eden bilincinizin bir tür projektör olduğunu söyleyebiliriz ve o filim kareleri ister geçmişinize ait olsun, ister bu yaşamınıza ait olsun ister gelecekteki görüntülere ait yaşamlar olsun, o filim rulosundaki karelerden birine her ne zaman bakarsanız, o çerçeve içindeki donmuş resmi görebilirsiniz.Ancak, sürekliliği görmek isterseniz, filim rulosundaki her bir karenin birbiri ardına başından sonuna dek dördüncü boyut doğrultusunda ilerleyen bilincimizin üstüne yansıtılarak göz önünden geçirilmesi lazım. Fakat zaten tüm zaman kareleri(zaman dilimleri)nin hepsi o filim rulosunda mevcuttur.
    Eğer evreni üç boyutlu değilde dört boyutlu gören bir varlıkla konuşsaydık zaman hakkında bize ne derdi acaba? Bu hayali varlığa KRYON diyelim.Ve şimdi onu dinleyelim:
    KRYON: [Bir çok kez ben şimdiden söz ederken, bu ''şimdi'' sizin için çok daha ileri bir tarihte yaşanacaktır. Ben bir dördüncü boyut varlığı olarak üçboyutlu olayları hepsi aynı anda oluyormuş gibi görürüm. Yaşanan olaylar dizisi sizin için bir yol boyunca doğrusal bir yer işgal etmiştir. Sizin bu kavramı hemen kavramanızı bekleyemem, ama size bu konuda basit bir benzetme sunabilirim: Eğer elinize bir sinema filminin rulosunu alırsanız, o bakıldığında doğrusal zamanın bir kronolojisini temsil edecektir. Ancak o sizin elinizdeyken, potansiyel zamanın tümü aynı anda sizin elinizdedir; onun tümü şimdi' dedir. Filmin yirmibeşinci dakikasında ne olabileceği hakkında konuştuğunuzda, onu görmek için yirmi beş dakika beklemeniz gerekmez. Bir başkasının geçmişinin olduğu gibi, geleceğinin o bölümü de şimdi sizin elinizdedir.Bu bakış açısında ''zaman'' kapalı dairesel bir realite olarak karşımıza çıkar.]
    ----------------------------------------------------------------------------------------------
    Zaman/uzay ilişkisi içerisinde zaman ile mesafeler arasında ilginç bir bağlantı vardır. Eğer zaman ve uzayı ''katlayıp- bükebilirseniz'' bir anda büyük uzaklıkları aşarak derin uzayın en uzak noktalarına doğru hareket edebilirsiniz. Evren, sıfır noktasında titreşen elektromanyetik bir enerji denizidir.Dev bir hologramdır. Eğer fotonlar denen bu enerji denizinin yada bir frekans ve dalga yapısında olan bu enerji dokusunun(uzay/zaman dokusunun) nasıl eğilip büküleceğine dair matematiksel bir bilgi modeli ve bu doğrultuda inşa edilecek fiziksel bir düzenek- bir ulaşım aracı - tasarlanacak olursa bu nasıl bir araç olur? Bu araç elektro-gravitasyonel sevk ilkelerine göre inşa edilmiş bir araç olurdu.Uzayda mesafeleri yaratan mesafelere neden olan şey bu elektromanyetik dokudur.Bu elektromanyetik doku kendi içinde bölünemez bir güç haçmidir.Bu enerjiye ait frekans ve dalgalanma hızı(ışık hızı) arasındaki bağlantılardan yola çıkarak zaman'ın Maxwell'in elektromanyetik dalga denklemleri, Einstein'ın görecelik ve Planck 'ın kuantum denklemlerinin bir bileşimini içeren fiziksel bir tanımına ulaşırız.
    Zaman aracının kendiside yine elektro-gravitasyonel sevk ilkelerine göre inşa edilecek bir araçtan başka bir şey değildir.
    RA bilgilerinden: UFO temascılarına göre, UFO'lar, bizim göklerimizde görünebilmek için titreşimlerini düşürüyorlardı.Dr. Dewey. B.Larson tarafından ifade edilen tüm madde evreni de, zaman/uzay salt alanının titreşim oranına (frekansına) ve devir adedine bağlıdır. Temascılar, zamanın aslında bizim düşündüğümüz gibi olmadığını söylüyorlardı. Larson' da aynı şeyi söylüyor. UFO'ların aynı bizim üç boyutlu uzayımızdaki hareketimize benzer şekilde, zaman'da(dördüncü boyut içerisinde) hareket ettikleri söyleniyordu. Larson'un uzay gibi zaman boyutunuda üçboyutlu bir alan matriksine indirgemesi ile üçü uzay ve üçü zaman boyutu olmak üzere altı boyutlu bir yüksek mekan fikrini benimsemesi ile Larson düşüncesinde ''zaman'da yolculuk'' uzayın üç boyutlu koordinatlarında hareketten çokta farklı değildir.



    <<Dewey.B.Larson'un fizik kuramına göre her şey hareket ve titreşimden ibarettir.Buna göre fiziksel alemi meydana getiren temel titreşim değişir.Ve bu yoğunluk değişiklikleri arasındaki kısa zaman süresinde farklı bir parametreler takımı yaratır; bu da yeni bir varlık tipinin ortaya çıkmasına olanak verir.>> Yani uzaya(vakum enerjisine) bağlı zaman akım hızıyla uyumlu temel titreşim hızındaki bir sapma sonucunda yeni bir uzay/zaman sürekliliği içerisine doğru bir sapma gerçekleşir.Enerjiye ait geometrik kafesin ''n'' boyutlarında bir değişim (üçüncü boyuttan dördüncü boyuta geçiş) yine fiziksel enerji örtüsüne ait temel titreşim hızında bir sapmadır. Uzayın üç boyutlu geometrik enerji örtüsünün bir dördüncü boyuta doğru bükülmesi bu elektromanyetik uzay/zaman kumaşına ait bir hız frekansı değişimidir.Bu değişim ise boyutsal bir faz farkı denen zaman kayması fenomenine karşılık gelir.
    ZAMAN YOLCULUĞU GÜN GELİR GERÇEKLEŞEBİLİR Mİ?
    Hollywood 'Yüzüklerin Efendisi' ve 'Harry Potter' ile başlayan son fantezi yağmuruna 8 Mart'ta piyasaya sürdüğü bilim kurgu klasiği 'Zaman Makinesi' ile son noktayı koyuyor. H.G. Wells'in 1895 yılında yazmış olduğu romandan konusunu alan filmi torununun torunu Simon Wells yönetmiş. Oyuncu kadrosu özenle seçilmiş. Genç kızların ilahı Guy Pearce, daha geçkince olanların göz ağrısı Jeremy Irons, güzel kadınlar Sienna Guillory ve Samantha Mumba. Gişeyi garantiye almak için yine muhteşem bir reklam bombardımanı yapımcıyı destekliyor. Filmin danışmanlarından ünlü fizikçi Paul Davies'in best seller adayı 'Zaman Makinesi Nasıl Yapılır' kitabı hafta başında piyasaya sürüldü, talk-showlarda astronomlar cirit atıyor, gazeteler uzay yolculuğu haberleriyle dolu. Ama filmin en gürültü koparan yönü biraz da bizim deprem uzmanları örneğinde olduğu gibi ön plana çıkan astrofizikçilerin zaman yolculuğu konusunda medyanın gözü önünde birbirine düşmesi oldu.
    Bilim-kurgu varolduğundan beri en gözde konuların başında gelen zaman yolculuğu fantezisi fizikçiler ve sinemacılar arasında tarih boyunca hep gündemdeydi. 60'lardaki George Pal'in 'Zaman Makinesi' filmi uzun yıllar kült olarak kabul edildi. 80'li yılların sonunda ayağı az çok yere basan ve bilimsel varsayımlar üzerine kurulan yapımlar ortaya çıktı. 'Geleceğe Yolculuk (Back To The Future) pek tutulduğundan olsa gerek seri film haline dönüştü. Fizikçi Thorne'ın 'Fizik Derleme Mektupları (Physical Review Letters)' dergisinde yayınlanan teorisi Carl Sagan tarafından senaryolaştırılınca belki de gerçeğe en yakın zaman yolculuğunu anlatan 'Contact' filmi yaratıldı. Şimdi de on astrofizikçinin danışmanlığında ve inanılmaz bir bütçeyle M.S. 800.000 yılında Morlockların elinden kurtarılan prensesin öyküsü.
    Gelelim can alıcı soruya: Zamanda yolculuk olacak iş midir gerçekten…
    Önce olabilme durumunu örnekleyelim. Bugünün bilgisiyle zamanda yolculuk etmeniz için ışık hızının en az %99.995 ine ulaşabilmeniz şart. Eğer bir gemiye atlayıp böylesi bir hızda seyahat ederek evrenin derinliğine doğru 500 ışık yılı gider ve aynen geri dünyaya dönerseniz gemi içinde yaklaşık 10 yıl geçmiş olur. Oysa dünyadakiler sizi beklerken 1000 yıl yaşlanmışlardır. Çünkü Einstein'ın 1915 yapımı İzafiyet Teorisine göre zaman sabit değil göreceli bir boyuttur. Hareketli bir saat yerinde duran bir saatten daha yavaş ilerler.

    Ancak burada insanoğlu için en büyük sorun ışık hızını getirecek gücü bulmaktır. Bu konuda önümüzde henüz ispatlanamamış 3 seçenek durmakta: boyut atlama (wormhole) koridorları, kara delikler ve çoğul evren teorisi.
    Einstein'ın ilk kez ortaya attığı ve sonradan geliştirilen teoriye göre yerçekimi nedeniyle uzay ve zaman boyutu düz değil eğiktir. Örneklersek, masadaki kağıt parçası üzerinde yürüyen karınca bir noktadan diğer noktaya 5 dakikada gidebilirken kağıdı katlarsak iki nokta yakınlaşacağı için daha kısa zamanda ilerler. İşte teorik olarak biz de iki kara delik arasında yerçekimi sonucunda oluşmuş zaman yırtıkları ile bir geçit yaratabilirsek ya da bulabilirsek boyut değiştirebiliriz. Contact filminde Jodi Foster'ın yaptığı gibi. Halen iki boyut arasında ya da uzayda iki nokta arasında mikroskopik kuantum köpüğü düzeyinde bağlantılar olabileceği bilim adamlarınca kabul görüyor.
    Kuantum mekanikçileri ise çoğul evrenler üzerinde yoğunlaşmış durumdalar. İki atomik parça çarpıştığında bir evrende sola ama diğer evrende sağa giderler. Buna çok boyut özelliği deniyor. Sorun gidilecek noktayı tayin edememek. Back To The Future filmi de bu teoriye dayanıyordu. Orada gereken enerji plutonyum kullanılarak yaratılmıştı. Oysa gerçek yaşamda böyle bir enerji elde etmek için şu an bilinen en kuvvetli reaktörden 4 milyar kez güçlü bir kaynak bulmak gerekiyor maalesef.
    Zaman yolculuğunu ispat etmeye çalışan her kim olursa öncelikle bilim adamları karşısında yanıtlaması gereken bir paradoks var. 'Büyükbaba Açmazı'. Yani zamanda geri gider ve büyükbabanızı öldürürseniz siz nasıl doğmuş olacaksınız; eğer yoksanız büyükbabanızı kim öldürdü.
    Hawking'in yanıtı basit. 'Kronoloji Koruma Varsayımı (Chronology Protection Conjecture)'. Doğa kanunları zamanda bir yolculuğa asla müsaade etmez. Biraz şevk kırıcı ama.
    David Deutsch ise yanıtın kuantum çekim yasalarındaki yeni düzenlemelerle verilebileceğine inanıyor. Gelecek 100 yıl içinde.
    Dünya tarihinde zaman yolculuğu yapan insan da yok değil aslında. Mir Uzay İstasyonunda iki yıl geçiren kozmonot Sergei Avdeyev sürekli saatte 17.500 mil hızla yörüngede döndüğü için saniyenin 50 de biri kadar geleceğe gitmişti. Sprinterler için çok şey ifade edebilecek bir uzunluk aslında.
    Son tahlilde zaman yolculuğu bizim nesil için biraz erken duruyor gibi. Şimdilik filmlerle idare edeceğiz. Belki en fazlasından para biriktirip uzay turisti olmanın hayali peşinde koşarız.
    Zamanda yolculuk fikrinin çekiciliği insanoğlunun yaradılışında gizli belli ki. Geride kalan tatlı anılar ve gelecekte gerçekleşecek muhteşem hayaller.
    BİLİM KURGU VE ZAMAN YOLCULUĞU
    Şu evrende, belki insan dediğimiz karbon temelli yaşam biriminin korkularının kaynağı, ölümden daha da güçlü bir şey var: Zaman. Bir "ölüm" olması için gerekli yaşam, bir yıldızın doğuşuyla batışı için gerekli, olgular süreci Onun içinde yer alır. Peki zaman nedir? Zamanın ne gibi birimlerden oluştuğu, bilinçle ve uzayla bağı kesin sonuçlara henüz ulaştırılmış değildir. Varlığı hissedilen, sayılabilen ama tam tanımı ve doğası bize açık olmayan bir gizem.

    Zaman yolculuğu ise kısaca insanın akışından fırlamayı beceremediği bu ırmaktan bir kurtuluş yoludur; fiziksel sınırlamaların bizi mahkum ettiği hız ve yönden kaçış planları ve muhtemel sonuçları ise öyküleri doğurur.
    Zaman yolculuğu öyküleri bilim kurgu olup olmadığı açısından ele alınınca çok ince bir sınır üzerindedir; çünkü böyle bir yolculuğu yapmak için ortada gözüken bir bilimsel gelişme, herkesçe kabul edilen teoriler, yahut gözlemlenebilen örnekler yoktur. Işınlama, klonlama, uzaya seyahat, yahut iyon motorları için şu sıralarda bile ufak örnekler varken, henüz bununla ilgili ispatlanmış ilk adımlar yoktur.
    Yazım açısından zaman yolcululuğu öykülerinin bazı sorunları vardır. Bu sorunlar aynı zamanda onlar sınıflandırmamıza da faydalı olur. İki temel sorun şunlardır: Zamanın yapısının açıklanması ve paradoksların çözülmesi. Yazılmış eser bilimkurgu da olsa fantezi de olsa, bu iki sorun vardır. Bilim-kurgu için çözülmesi gereken üçüncü bir sorun ortaya çıkar: İnandırıcı (bilimsel) bir zaman yolculuğu tekniği. Fantezi eserlerinde bu konuda çözüm kolaydır. "Büyü!"
    Bilim kurgu çok geniş bir yelpazede bir çok konuyu işler ve B.K( Bilim Kurgu) kendi içinde değişik tarzlar yaratmıştır bunlardan biri ''kuramsal bilim kurgu'' diye adlandırılır. İlk kategoriye B.K' da sıkça kullanılan Matter Transmission ( Madde İletimi - Yaygın kullanımı ile Işınlanma ), Antigravity ( Çekimsizlik ), Time Travel ( Zaman Yolculukları ), Faster Than Light ( Işıktan Hızlı ), Suspended Animation ( Geçici Ölüm )....verilebilir.
    Günümüz bilimi zaman yolculuğu yapabilen partiküller olduğunu kabul ediyorsa ( Tachyon ), Kara - Deliklerin başka zamanlara hatta belki de bambaşka evrenlere açılan kapılar olabileceği öne sürümünü yapabiliyor, Anti - Matter ( Karşıt Madde )' yi derslere kadar sokup, silah teknolojisine kazandırma yolları arıyorsa, sanırım Kuramsal B.K' cuların bir adım ( belki birkaç ) daha öteye gidip orada neler olduğuna bakmaya hakları olmalı. Örnekleyelim...
    Yine Asimov' un 1948 tarihli bilimsel rapor formatında yazılan " The Endochronic Properties of Resublimated Thiotimoline " adlı makalesinde deneğin zaman yolculuğuna çıkmasını sağlayan ve denekle ilgili sebep - sonuç ilişkisini ortadan kaldıran Thiotimoline kimyasalı daha uzunca bir süre Kuramsal kalacak gibidir. Asimov' un " The Gods Themselves ( 1972 ) " adlı eserinde ortaya koyduğu ve alternatif bir dünyadan çekilen pozitronların sağladığı sonsuz bir enerji kaynağı olan Electron Pump 'ında sonu aynıdır. Ancak " İntikam Tanrıçası Nemesis " 'te geçen Hiper - Uzay sıçraması öylesine iyi anlatılmıştır ki kitabı okuyan bir Bilim Kurgu okuyucusu hayatının geri kalanını sıçramanın yapılabileceğine inanarak geçirebilir. ( Örnek : Hooded )
    Bilim kurgu çok geniş bir konu yelpazesini içine alır. Her ne kadar vereceğim bu başlıklarla kısıtlı olmasada Astronomi, Kara - Delikler, Bilgisayar Teknolojisi, Kozmoloji, Sibernetikler (Cyberpunk ile karıştırmayın lütfen), Işıktan Hızının aşılması, Zaman Yolculukları, Kütle Çekimi, Matematik, Nükleer Güç, Fizik, Güç Kaynakları, Roket Teknolojisi, Uzay Uçuşları, Uzay Gemileri, Teknoloji Kaynakları, Silah Sistemleri... gibi konularla ilgilenir. Bu majör başlıklara Bioloji, Genetik Mühendislik ve Terraformoloji' yi de dahil edilebilir.
    Zamanın zaman yolculuğuna ilişkin niteliğini açıklarken şu iki soru vardır: Birincisi zaman nelerden oluşur sorusu -birbirine kopmaz zincirlerle bağlı tarih örgüsünden mi ya da üstüste veya yanyana konmuş "AN" lardan mı?- ve ikincisi zaman yolculuğu mümkünse zamanın hangi yönde yolculuğa izin verdiğidir- sadece geçmişe, sadece geleceğe ya da iki "yön"e birden mi?
    Bu konularla ilgili edebiyattan örnek vermeden önce "paradoks"ları anlatmak gerekir. Paradoks iki çelişen unsurun beraber varolma durumudur. Örneğin "ben hep yalan söylerim" cümlesi gibi. Felsefenin neredeyse gelişiminin başından beri uğraştığı "Zenon paradoksları" gibi açıklaması zor veya kolay paradokslar vardır. Fizikte ise örneğin Görelelik kuramıyla gelişen paradokslar vardır; "ikizler/zaman paradoksu" gibi: Biri ışık hızıyla giden bir gemiyle yolculuğa çıkıp geri dönen, diğeri ise dünyada kardeşini bekleyen ikiz kardeşleri düşünün. Zamanın neredeyse hiç yaşlandırmadığı ikizlerden birisi, kardeşini geri döndüğünde kendinden yaşlı bulacaktır. Zaman yolculuğundaki paradokslarsa geçmişte birinin kendisiyle karşılaşmasıyla veya olmuş bir olayı başlangıcından önce engellemekle meydana gelen (örneğin öz dedenizi öldürmek) nedenselliği bozan paradokslardır.
    Zaman Makinesi'nde H.G. Wells, zamanın dördüncü boyut olduğunu ve nasıl balonlarla iki boyutlu yer düzleminden kurtulup bir üçüncüsünde gezebiliyorsak, zaman makinesiyle de dördüncü boyut olan zamanda dolaşabilineceğini söyleyerek zamanın ve yolculuğun esaslarını anlatır. Wells'in yolcusunun zamandaki seferi tek yöne, geleceğe doğrudur.
    ''Time Machine'' H.G. Wells’in ünlü bilimkurgu klasiğinden beyazperdeye uyarlanan filmin yönetmenliğini H.G. Wells’in torunu Simon Wells yapıyor. Kitabı okuyanlar görekecekler ki film gidişat olarak kitapla belli noktalarda ayrılıyor.
    Bilim adamı ve mucit Alexander Hartdegen zamanın da bir boyut olarak diğer üç boyuttan farksız olduğunu ve bu boyutta da aynı diğer boyutlarda olduğu gibi yolculuk yapılabileceğine inanmaktadır. Başından geçen bir trajedinin ardından zaman yolculuğunu yapma isteği daha da artar. Zamanda yolculuk yapıp geçmişi değiştirmeyi kafasına koymuştur.Çalışmaları sonucunda bir zaman makinesi yapmayı başarır ve zamanda 800 bin yıl ileri gider. Fakat bu gelecekde hiç bir şey beklediği gibi değildir. Geçen binyıllar boyunca insanoğlu iki ayrı canlıya evrimleşmiştir. Avcı ve av.

    H.G.Wells' in bilimkurgusal öğe taşıyan bir başka öyküsü de dördüncü boyutla ilgili olan Olağanüstü Bir Vaka: Davidson'un Gözleri 'dir. Uzayda bükülme gibi ancak yüzyıla yakın bir süre bilim adamlarının birer varsayım olarak gördükleri konuyu işler. Edgar Allan Poe'nun Şişede Bulunan Elyazması adlı öyküsü de hemen hemen aynı konuyu içerir. İki ayrı zaman diliminin ve yine iki ayrı mekanın birbiriyle iç içe geçmesi konusu daha sonra bilimkurgu yazarlarının hayal güçlerini geliştirici bir fon haline gelmiştir. Ünlü bilim adamı Einstein'in zamanı dördüncü boyut olarak görecelilik kuramında kullanınca, yazarların düşünceleri de zaman üzerinde geleceğe ve geçmişe giden aygıtlar üzerinde yoğunlaşır.
    Ancak Wells'in zamanda geleceğe gitme konusunu işlediği Zaman Makinesi, Einstein'in kuramını yayınlamasından önce yazdığını meraklısı için söylemek gerekir. Nitekim daha sonra ünlü bilim adamı ve bilimkurgu yazarı Carl Sagan, dördüncü boyutun (zaman değil, fiziksel varlıklar söz konusu) matematiksel olarak şeklinin nasıl olabileceğini Kosmos adlı kitabında anlatarak bütün bu söylenenlerin en azından matematiksel olarak kanıtlanabileceğini gözler önüne serer.
    Zamanda yolculuk kavramı , hakkında en az fiziksel, matematiksel ve uzaybilimsel veriye, deneye ve kanıta sahip olduğumuz konulardan biridir . Dünya bilimkurgu tarihinde zamanda yolculuk konusunun ilk işlendiği "L'An 2440" (Louis-Sebastien Mercier, 1771) adlı eserden beri çeşitli yazar ve senaristler, somut veri açığını teorilerle doldurmak zorunda kalmışlardır. "Evren fiziğinde işlerin nasıl yürüdüğüne dair kuralları" içgüdülere ve tahminlere göre el yordamıyla belirlemek durumunda kalmak ise, bu sanatçıları zaman zaman farklı sonuçlara götürmüştür. Zira eldeki çok az veriyi muazzam hayalgücüyle harmanlayarak sonuçlar çıkarmak ve olası kuralları kararlamaya çalışmak, bir noktadan sonra işi yapanın subjektif değerlendirmesine göre şekil alması kaçınılmaz bir çabadır.
    Peki şimdi birlikte yola çıkıp şu fikir cimnastiğine bir de biz girişelim mi? Bu konuya adım atıldığında karşımıza çıkan ilk ve en basit temel başlık olan "paradoks" kavramından başlayalım: "Geçmişe gidip ebeveynlerinizden birinin ölümüne neden olursanız, siz de ortadan kalkarsınız. Siz yok olunca geçmişe gidip ebeveyninizi de öldüremezsiniz." "Geçmişe gidip kendi ebeveyninizi yok etmeniz, zamanda bir paradoks yaratır."
    "Paradokslar gerçek olamayacağına göre, zamanda yolculuk asla gerçekleşmeyecektir." Eğer zaman gerçekten de ancak tek yönde katedilebilen, tek boyutlu bir tünelden ibaret olsaydı, bu önermenin sahipleri haklı olabilirdi..
    Ancak bu doğru değildir. Zaman da tıpkı uzayda içinde yaşadığımız diğer üç boyut olan x, y ve z gibi, matematiksel koordinatlara sahip bir eksendir. Olayların bu eksen üzerindeki yerleşimi, evrenin fizik kurallarının belirlendiği atomaltı -parçacıkların salınımına... ve topu topu dört çeşit fizik kuvvet arasındaki dengelere göre sıralanıvermiştir.
    Doğa kavramına yalnızca biyolojik ekosistemin değil, bulunduğumuz evrenin fizik kanunlarının da dahil olduğundan hareketle: Doğayı kendi haline bıraktığımızda asla gerçekleşmeyecek birşeyin insan müdahalesiyle olabilir hale geldiği kaç örnek verebilirsiniz?
    Uçan insanlar? Uzak haberleşme? Hasta tedavisi?
    Sesten hızlı yol almak? Dünyanın ekolojik dengesinin canına okumak?
    Okuyup yazmak?
    Peki..
    Zaman ekseninde bağımsız hareket fikrinin, doğayı kendi haline bıraktığımızda gerçekleşmeyecek olup da insan müdahalesiyle olur hale gelen onca konudan ne farkı var?
    Henüz başaramamış olmamız mı? İyi.. yani hepsi bundan ibaretse sorun yok. Zira nasılsa yolu bulduğumuzda bütün o 'henüz'ler, -cek -caklar, 'idi'ler vs.. bir daha asla eski anlamlarını taşımayacaklar.
    Neden mi? Çünkü zaman ekseninde bağımsız (tek yönlü olmayan) hareket, neden-sonuç ilişkisinin zamana bağlı fonksiyonunun da artık tek yönlü olmaktan çıkmasını getirir. Diğer bir deyişle, "önce neden, sonra sonuç" şeklinde gerçekleşen sıralama, zaman eksenindeki hareketinizin yönüne göre değişebilecektir. Zaman yolcusu için önce sonucun, sonra nedenin yaşanması mümkün olacak demektir. İşte bu da "paradoks" kavramının iflasını getirir.
    Paradoks engelini aştığımıza göre, sıra ikinci adımı atmaya geldi demektir: Paradoksların olabildiği bir evrende gerçekler nasıl gerçek kalabilecektir?
    İşte bu noktada, bir bilim insanı ve bilimkurgu yazarı olarak, bilimkurgusal düşünce biçimine bir davet sunuyor ve konuya teorik bir katkıda bulunma cüretini göstererek sizleri "çevrim" kavramıyla tanıştırmak istiyorum. Zaman boyutu lineer bir hat değildir, ancak şu an için kavrama kolaylığı sağlamak amacıyla, zaman eksenini düz bir hatmış hibi düşünelim. Şimdi evrende bu hattı uzaktan inceleyebileceğimiz bir nokta bulup yerleşelim.. tüm zaman ekseni "görüş" menzilimizde, ve üzerinde neler olup bittiğini başından sonuna dek izleyebiliyoruz. Bu bakış açısından düşündüğümüzde, yer yer bu eksenden çıkılıp yeniden girilmesi, eksenin yer yer kendi etrafında dönüp "loop" (çevrim) oluşturması, hatta karmaşık düğümler meydana getirmesi olağan bir manzara olacaktır. Böyle bir düğümün hat devamlılığı açısından oluşturduğu kısa devre, bizim izlediğimiz yerden olası görünürken, eksenin içindekiler için anlaşılması olanaksız ve doğa dışı bir olgu halinde kalacaktır. Yolculuklar yüzünden zaman ekseni devamlılığını kaybetmeyecek, ama artık düzgün bir hat olmaktan çıkacak ve -üzerinde ileri geri cirit atılarak gerçek değişiklikleri yaratıldığı ölçüde- dönüklü, düğümlü, sallanıp savrulan, yer yer kopup evren dokusundan gelen başka "iplik parçalarıyla" yamanmış bir görüntü sergileyecektir. Hattaki bu değişimlerin ilki, zaman yolculuğunun teknolojik açıdan imkanlı hale ilk geldiği noktaya tekabül edecektir. Ancak bu noktadan sonra, yolculuk imkanı hat üzerinde ileri-geri (yani geçmişe ve geleceğe) taşındığında, gidilen her noktada neden olunan gerçek değişiklikleri yeni düğümler ve çevrimlere yol açacaktır. Sonuç olarak önümüze serilen manzara, temel devamlılığını koruyan, ancak kıvrılıp bükülen, düğümlenip açılan, tirfillenip toparlanan dinamik ve devingen bir eksen yapısı olacaktır.
    Paralel evrenlerin birinde hayatınızın belli bir saniyesini burnunuzu kaşıyarak geçirirken, diğerinin aynı saniyesinde bunu yapmıyor olabilirsiniz. Aynı şekilde birinde lider iken, diğerinde ise başka kişilikte bir insan olabilirsiniz.
    "The Man Who Murdered Mohammed"(Alfred Bester) [Muhammed'i Öldüren Adam] isimli kısa öyküde karısına kızan bir bilim adamı karısından intikam almak için sırasıyla karısının ebeveynlerini ve onların ebeveynlerini george Washington ve Hatta Hz. Muhammed'i geçmişe giderek öldürerek tüm tarihi değiştirmeye çalışır ama başarısız olur ve sonunda kendini bir hayalet gibi limboda bulur. Çünkü gittiği her zaman aslında bir ipe dizilmiş inci taneleri gibi ayrı zamanlardır. Onları değiştirmek imkansızdır. Sadece kendi bulunduğu halkayı koparmayı becermiştir. Burada gördüğümüz bir diğer nokta zaman algısıdır. Zaman algısı, bu öyküde ve diğer pek çok benzer öyküde iddia edildiği üzere, insanın içinde bulunduğu anı ve tüm zamanı etkiler.
    Zaman yolculuğunda geçmiş ya da geleceğe kestirmeler yapmak konusunda bir diğer hikayede ("Time Considered as a Helix of Semi-precious Stones", Delany) zaman spiral şeklinde bir yapıya sahiptir. Bu spiralde bulunduğunuz anın üstüne ya da altına denk gelen bir zamana atlayabilirsiniz. Fakat atlama aralığı 650 milyon yıl gibi bir zaman olunca , bugünlere neden yolculuk yapılamadığı ve buna ilişkin bir kanıt bulunamayacağını yazar kanıtlar ve aynı zamanda paradoksların da çoğunu engeller.
    Paradoksların çözülmesi için bir başka görülen yöntem ise zamanı bir döngüye bağlamaktır. Burdaki temel düşünce zamanın kendi içinde ufak düğümler halinde zaman paketlerine izin verebileceğidir.
    (Çetin BAL: Bu zaman paketleri anlayışı benim kuramımın ön gördüğü zaman dalgaları paketlerine benzemektedir.) Yani Lester del Rey'in "... And It Comes Out Here" [.. ve Buraya Varıyor] isimli öyküsündeki gibi bir zaman makinesi icat edip geçmişimize gidip bu zaman makinesinin planlarını verirsek burada zamanda bir düğüm atmış oluruz. Zaman makinesinin icat süreci zaman akışından da görünürden kaybolur. Zaman döngülerine diğer bir örnek olarak bir zaman yolculuğu hikayesi olmamasına rağmen Asimov'un "The Last Question" [Son Soru] adlı öyküsü verilebilir. Bu hikayede evren ve tüm zaman yok olduktan sonra İncil'dekine benzer bir yaratılışla kendini yaratarak büyük bir zaman döngüsü içine girer.
    Zaman döngüleriyle paradoksu çözen ve zamana (aslında tüm insanlık tarihine) farklı bir bakış getiren bir yazar da Elric serisi ile bilinen Michael Moorcock'tur. "Behold The Man" isimli öyküde geçmişe İsa'yı bulmak üzere giden ve çocukluğundan beri din ve kimlik sorunlarıyla boğuşan Karl Glogauer bulduğu cevapla kendini yaratır ve kendi mazoşist döngüsünü tamamlar. Kitabın esas sorusu şudur: "Toplumsal gerekler mi dinleri ve peygamberleri doğurur ya da gerçekten vahiy alan Peygamberler mi dini doğurur ve toplumu şekillendirir? Sonuçta Glogauer kendini geçmişe götüren sonuca dönüşerek kendi döngüsünü oluşturur.
    Tarihin değiştirilebileceği düşüncesi çatallaşan zaman/tarih düşüncesini de beraberinde getirir. Yani geçmişi değiştirirseniz, özgün zaman akışına -ki özgünlüğü her zaman bir soru işareti taşır zaman yolculuğu olasılığının kabullenilmesiyle beraber- paralel yeni bir zaman akışı oluşabilir. Napolyon'un Waterloo'yu kazandığı bir tarih bunun olmadığı bir tarihle yanyana ayrı bir evren olarak var olabilir. Bunlara en iyi örnekler "alternatif tarih" öyküleridir. "Paralel dünyalar" ya da "paralel zamanlar" evrenin ve zamanın, zaman yolculuğuna izin veren yapısını açıklar.
    Bununla beraber geçmişe gidip Hitler'i öldürmek zamanı -tarihi- değiştirmeyebilir. Hitler ölse de yerine bir yaveri geçip aynı işgalleri yapabilir ve isimler değişse de tarih değişmeyebilir. Zamanın (yahut tarihin de diyebiliriz) bu kendisini koruması ilkesine - FRp oyuncularının dahi çok azının bildiği bir AD&D elkitabı olan- Chronomancer (Zaman büyücüsü) şu ismi veriyor: Zamanın Moment umu. Yani zaman dalgasının gücü insanların yaratacağı ufak çakıl taşlarıyla ancak dalga yüzeyinde ufak bir çizgi haline bozulma yaratır, güç ve yön tamamen değişmez.( Çetin BAL: Aslında zamanda yolculuk, birbiri ardına gelen zaman dalgalarının fiziksel kalıbına bir zarar vermez. Yani yani zaman dalgası formunun içerisindeki madde ve enerjinin dağılım kombinasyonu üzerinde değişikliklere neden olsakta zamanın fiziksel yapısında bir değişiklik olmaz.) Güçlü toplumsal olayların kişilere bağlı kalmadan devam edebilmesi gibi. Dragonlance- Ejder mızrağı- serisinin Raistlin son üçlemesi Dragonlance Legends da büyücü Raistlin kendisini benzer bir durumda bulur. Olacak olaylar bilinmesine rağmen onları değiştirmek için harcanan çaba boşa çıkar ve Raistlin kendisini "kendisinin ayak izlerini takip ederken" bulur.
    İçerikte zamanın doğası ve yolculuk yöntemleri belli olduktan sonra sıra yolculuk "aracına" ya da "tekniğine" gelir. Bugüne kadar zaman yolculuğu öykülerinde kullanılan araçlar pek çoktur. Wells'in bir tül perdenin gerisinden bakar gibi tanımladığı, bilim adamının kullandığı zaman yolcuğu makinesinden başlayarak, uçaklardan trenlere (Brian Aldiss, Dracula Unbound) bildiğimiz ulaşım araçlarının değişik çeşitlerinden, yolcuyu dondurarak biyolojik fonksiyonlarını sıfırlanmasıyla gelecek için saklanması gibi (Buck Rogers ve yine Wells'in When The Sleeper Wakes i gibi) teknikler vardır. Zamanın algılayana bağlı olduğu türünden açıklamalar algıyı değiştiren uyuşturuculardan ( Wyndham'ın "Consider Her Ways" isimli öyküsündeki chuinjuatin isimli ilaç gibi,) beyin güçlerine kadar. yarı parapsikolojik yöntemleri doğurur.( Çetin BAL: Aslında insana ait sınırlı zihin değil ama evrenin yapısında gizli evrensel bir zihin gücü bilinen fiziksel ''zaman'' yapısıyla bağlantılıdır.Buna göre evrenin zihniyle bağlantı kuran insan zihni O ' zihinle bağlantılı zaman akışı üzerinde de bir kontrole sahip olabilir. Ve ben tüm parapsikolojik fenomenlerin bu bağlantıdan kaynaklandığını düşünüyorum.) Anne McCaffrey'in Dragon riders of pern serisindeki gibi bilimkurgu kitaplarında ise hiç açıklaması olmayan zaman atlayan ejderhalar da olabilir. Fantezi edebiyatında ise Dragonlance Legends daki gibi çok güçlü büyüler ya da büyülü aletler yolcuyu başka zamanlara atar.
    Yolculuklarla beraber çeşitli zaman yolcuları da ortaya çıkar. BunlarWells'in Zaman Makinesi 'ndeki gibi kaşif/bilim adamları, "Behold the man" ya da Silverberg'in Mask of Time'ındaki [Zamanın Maskeleri] gibi Peygamber ya da Zaman efendileri olabilir. Zamanı değiştiren kişi ya da onu iyi bilen bir kişinin tüm bir topluluğa hakim olabileceği düşüncesinden zamanda geçmişe ya da geleceğe yolculuk edebilecek kişilerin çıkabileceği ve bunların Glogauer gibi bir kurbana dönüşebileceği öykülerde anlatılır.
    Michael Crichton 'un Zaman Tüneli(Time Tunnel) adlı bilimkurgu kitabının bir bölümde de zaman yolculuğunun nasıl olabileceğine işaret edilmektedir;
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  6. #6

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    Arka sırada oturan Stern. “ daha önce bize başka evrenlerle bağlantı kurabileceğimizi söylemiştiniz.”
    “Evet.”
    “Kuantum köpüğüyle.”
    “Bu doğru.”
    “Ama bu anlamsız,” dedi Stern.
    “Neden? Kuantum köpüğü nedir?” dedi Kate, esnemesini bastırarak.
    “Evrenin doğumundan kalan şey o”, dedi Stern. Evrenin bir tek çok yoğun madde noktası olarak başladığını anlattı. Ardından, onsekizmilyon yıl önce, o nokta da dışarı doğru patladı-big bang diye bilinen şekilde.
    “Patlamadan sonra, evren bir küre şeklinde genişledi. Ama mükemmel bir küre değildi. Kürenin içinde, evren tam olarak homejen değildi – bu yüzden bugün evrende galaksiler tek biçimli olarak yayılmak yerine yığınlar ve demetler halinde düzensizce duruyorlar. Herneyse, mesele şudur ki, büyüyen kürede ufacık, minicik kusurlar var. Ve bu kusurlar hiç bir zaman düzleştirilemedi. Bunlar hala evrenin bir parçası.”
    “Öyle mi? Nerede?”
    “ Atomaltı boyutlarda. Kuantum köpüğü çok küçük boyutlarda, zaman-mekanın dalgacıklara ve kabarcıklara sahip olduğunu söylemenin bir yolu sadece. Ama köpük tek bir atomik parçacıktan küçük. Bu küçük köpük içinde solucan delikleri olabilir de, olmayabilir de.”
    “Varlar,” dedi Gordon.
    Ama onları seyahat için nasıl kullanabilirsiniz? O küçüklükte bir deliğe insanı yerleştiremezsiniz. Onun içine hiçbir şey koyamazsınız.”
    Bir zaman makinasına girdiğinizi, kendinizi 'kuantum köpük bir solucan deliği' nden 1357 yılı derebeylik Fransa'sına gönderdiğinizi düşünün.]
    Zaman yolculuğu öyküleri neredeyse tüm bir tarihi ve bilinen değerleri olduğu kadar öykü yazım tekniklerini de karşısına aldığı için heyecan vericidir. Yine zaman yolculuğu öyküleriyle meşhur B. Aldiss'in "The Man in His Time" [Kendi Zamanındaki Adam] isimli öyküsünde olduğu gibi insanlardan 3.3077 dakika kadar ileriden zamanı yaşayan kazazade bir astronotun yaşadıklarını anlatmak ya da yine Aldiss'in Cyrptozoic!inde olduğu gibi "klasik" zaman yolculuğu gibi başlayan ve tüm zamanın aslında geriye aktığı ortaya çıkan öykülerin yazılmasının çok zor olacağı açıktır. Buna "Behold the Man" deki gibi zaman döngülerine tüm bir İncil mitolojisi ve Jung'un teoremlerinin sıkıştırılması için çok iyi bir İncil, eski diller ve psikoloji bilgisine ya da Asimov'un "Red Queen's Race"inde ["Kırmızı Kraliçe'nin Yarışı" - Alice Harikalar Diyarında'ya bir gönderme] olduğu gibi tüm insanlık tarihindeki gelişimlerin aslında geleceğin yardımıyla olabileceği şüphesini verebilmek için çok iyi bir tarih bilgisine sahip olmanın gereği de eklenirse zaman yolculuğu yazmaya hevesli bir kişinin karşısına alması gereken zorluklar daha da belirginleşir.
    Bunun gibi yazımı, yaratıcılığı, teknik bilgiyi, insanlığı ilgilendiren her türlü bilgi ve birikimi zorlayan zaman yolculuğu öyküleri, insanların zaman yolculuğu fenomenin olasılığına ait merakını kamçılayan araçlardır.
    Solucan deliği nedir?(wormhole yada tırtıl yolu nedir)
    Spesifik olarak konuşursak dönen ve/veya yüklü kara delikleri göz önüne alırsak, işler daha da karmaşık bir hal alır. Özellikle, böyle kara deliklere düşmek ve tekilliğe çarpmamak mümkündür. Aslında yüklü veya dönen bir kara deliğin içi, kara delik tarafindan düştüğünüzde ak delik tarafindan çıkabileceğiniz şekilde, karşıdaki ak delikle bağlanmış olabilir. Ak ve kara deliklerin bu kombinasyonuna solucan deliği (wormhole) denir.

    Ak delik ucu kara delikten çok uzaklarda olabilir; hatta başka bir evrende bile bulunabilir - bu, solucan deliğiyle olan bağ dışında, bizim kendi bölgemizden tamamen kopuk bir uzay/zaman bölgesi demektir. O halde uygun bir şekilde yerleşmiş bir solucan deliği çok uzun mesafelere, ya da başka bir evrene bile seyahat etmenin elverişli ve hızlı bir yoludur. Bir solucan deliğinin çıkış ucu belki de geçmiştedir; böyle bir durumda da ondan geçerek geçmişe gidebilirsiniz. Bütün bunlar insana gerçekten çok tuhaf geliyor.
    Bir solucan deliği için araştırma fonu aramaya başlamadan önce bilmemiz gereken bir kaç şey var. Her şeyden önce solucan delikleri neredeyse kesinlikle mevcut değildir. Ak deliklerle ilgili bölümde de geçtiği gibi, bir şeyin sadece matematiksel denklemlere geçerli bir çözüm olması onun tabiatta gerçekten var olmasını gerektirmez. Özellikle sıradan maddenin çökmesi sonucunda ortaya çıkan kara delikler (var olduğunu düşünebildiğimiz bütün kara delikler buna dahildir) solucan delikleri oluşturmaz. Bunlardan birine düşerseniz, her hangi bir yerden mantar gibi bitmezsiniz. Doğruca gider, tekilliğe çarparsınız; hepsi bu kadar. [Çetin BAL: Aslında solucan delikleri ve karadeliklerin uzay/zaman da sanıldığı başka zaman ve mekanlara geçit veren bir tür uzay/zaman eğrilikleri olduğuna kesinlikle karşıyım. Ama gerek kuantum köpüğü gerekse karadelikler düzeyinde eğrilen uzay/zaman çizğilerinin kendi amatör hesaplarıma göre yine üçboyutlu yapı içerisinde meydana gelen kapalı uzay/zaman dalgalanmaları olduğunu düşünüyorum.Bu dalgalanmaları kullanarak kendimizi ışık hızında uzay/zaman ilintisinde hareket ettirebiliriz. Ama bu dalgalanmalar başka zaman/ uzay noktalarına bir dördüncü boyut doğrultusunca uzanıp bağlanan iç uzaysal ''içi boş tüp geçitler'' yada tüneller değildirler. Fakat bu gerçek sıfır zamanda zaman/uzay içerisinde sıçramaları ve zaman yolculuklarını bir kenara bırakmamızı gerektirmez. Başka bir yol, Işık frekanslarının boyutlarla ilğili gizemli yapısında gizlidir.]
    Ayrıca, bir solucan deliği oluşsa bile onun kararlı olmayacağı düşünülüyor. Onda seyahat etme girişiminin neden olacağı düzensizlik [perturbation] de dahil olmak üzere en küçük herhangi bir pertürbasyon bile onun çökmesine neden olacaktır.
    Son olarak, solucan delikleri var ve kararlı olsa bile onda yolculuk yapmak epey sevimsiz olurdu. Yakındaki yıldızlardan, kozmik fon radyasyonundan vs solucan deliğine dökülen radyasyon, çok yüksek frekanslarda maviye kaymış olacaktır. Solucan deliğini geçmeye çalışırken bu X ve gamma ışınlarıyla kızartılmış olurdunuz.
    Zaman ve Uzay fiziğin en temel kavramlarıdır.Her şey uzayda ve zamanda yer alır, uzay ve zamanın kendisi hariç!
    Einstein'dan sonra bilim adamları uzay ve zamanın birbirinden bağımsız olmadığını kabul ettiler.Rölativite teorisinde zamanı ışık hızı ile çarparak elde ettiğimiz büyüklük, denklemlerde tıpkı bir uzay koordinatı gibi davranır ve bu sayede fizikçiler üç uzay ve bir zaman boyutundan oluşan dört boyutlu uzay-zaman'ı kullanarak evrendeki olayları tarif ederler.Buna göre her olay uzay-zaman'da bir noktaya karşılık gelir.Bu noktanın ilk üç koordinatı olayın gerçekleştigi yeri ve dördüncü koordinat da gerçekleştigi zamanı (ışık hızı ile çarpılmış olarak) verir.
    Aristo Physics adlı eserinde şöyle sorar:
    "Zaman'ın var olduğu hangi anlamda söylenebilir?"
    Çünkü Aristo'ya göre kaba bir tanımla sadece şekil ve maddenin karışımı olan şeylerin var olduğu söylenebilir.Geri kalan her şey bunlara atfedilen niteliklerdir.Zaman bir cismin (mesela bir saatin ya da yıldızların) hareketleri ile tanımlanır daha doğrusu bu "hareketlerin sayısıdır zaman". Bununla birlikte hareket cisimlerin bir niteliğidir. Öyleyse zaman da cisimlerin bir niteliği olmalıdır.Yani bir uzayda cisim yoksa orada hareketten bahsedilemeyeceği gibi zamandan da bahsedilemez.
    Plotinus bu tanıma pek çok bakımdan karşı çıkar.Herşeyden önce ona göre zaman bir sayı sırası değildir ancak sayılarla "numaralanan" şeydir. İkinci olarak ona göre zaman harekete değil, hareket zamana ihtiyaç duyar.Çünkü hareket bir cismin sürekli bir "anlar serisi" içinde sürekli bir noktalar serisinde bulunmasıyla gerçekleşir.Yani Plotinus'a göre cisimler dursa bile zaman akmaya devam eder,hareket de durgunluk da zaman içinde yer alan şeylerdir fakat zaman hiç birşey içinde yer almaz.
    Esasında Aristotales de tanımındaki bir eksikliğin farkındadır ve şöyle yazar:"Zamanı hareketle ölçüyoruz ve hareketi de zamanla..."
    Peki birden fazla zaman boyutu olan bir evren var olabilir mi?
    Birden fazla zaman boyutu olan bir evrende yasamın nasıl olabileceğini hayal etmek çok güç.Ancak en azından fizik yasalarının bazı özellikleri kestirilebilir.Örneğin fizikte enerjinin korunumu yasası aslında fizik yasalarının zamandan bağımsız olması ilkesinden başka birşey değildir. Öyleyse birden fazla zaman boyutu olan bir evrende enerjinin vektörel bir büyüklük olması kaçınılmaz görünüyor.Ayrıca bunun bir sonucu olarak böyle bir evrende kütlenin korunumu yasasının geçerli olamayacagı da gösterilebilir.Ancak belki de en ilginç nokta birden fazla zaman boyutuna sahip bir evrende nedensellik ilkesinden,en azından bizim anladıgımız şekliyle bahsetmenin mümkün olmayışıdır.
    Esas olarak,böyle bir evrenin var olmaması için bir neden görülmüyor ama buradaki esas sorun bu evrende kararlı parçacıkların var olup olamayacağıdır ki çalışmalar şimdilik sadece bir zaman ve üç uzay boyutuna ya da üç zaman ve bir uzay boyutuna sahip olan bir evrende kararlı parçacıklar olabileceğini söylüyor. Bu sonuncusunda kararlı olabilen parçacıklar da sadece takyonlar.


    Zaman yolculuğu tartışılıyor...

    Dördüncü boyut olarak da nitelenen zaman, bilim dünyasını ikiye böldü. Bilim adamlarının bir kısmı Einstein'in İzafiyet Teorisi'nin zamanın aşılamayacağını ve bu nedenle zamanda yolculuk yapılamayacağını söylüyor. Diğer bir kısmı ise bu teorinin ‘‘çağdaş bir fosil’’ oldugunu ve insanın boyut değiştirebilecegini belirtiyor. ''Zaman Makinesi '' romanında bile H.G. Wells, zamanın dördüncü boyut olduğunu ve nasıl balonlarla iki boyutlu yer düzleminden kurtulup bir üçüncüsünde gezebiliyorsak, zaman makinesiyle de dördüncü boyut olan zamanda dolaşılabileceğini söyleyerek zamanın ve yolculuğun esaslarını anlatır. Bilim dünyası, dışarıdaki gündelik hayata pek yansımayan gizli bir savaşa sahne oluyor. Dünyanın önde gelen fizikçileri, İzafiyet Teorisi'nin babası Albert Einstein'i tahtından indirmeye çalışıyorlar. Daha doğrusu, zaman kavramının evrendeki egemenliğini sona erdirip Einstein'in yıllardır mutlak kabul edilen teorisini çürütmek istiyorlar. Alman Der Spiegel Dergisi'nin son sayısında kapak konusu yaptığı bu savaş, esas olarak ‘‘zamanda yolculuk’’ düşünü gerçekleştirmeyi hedef alıyor. Einstein'in teorisine göre ışık hızının aşılması mümkün değil. Kütlenin hız limiti olduğu için, boyut değiştirmek; zamanda ileri veya geriye doğru yolculuk yapmak da mümkün değil. Çünkü teoriye göre kütle ışık hızına yaklaştığı takdirde büyüyor ve sonsuza yayılıyor. Yani boyut değiştiremiyor.

    Ancak bugün birçok bilim adamı mutlak olarak görülen bu teoriye başkaldırıyor ve ‘‘zaman’’ın iktidarına son vermek, saatlerin insanoğlu üzerinde kurdugu baskıyı ortadan kaldırmak için uğraşıyor. Amerikan Bilimsel Gelişme Derneği'nin geçtigimiz günlerde ABD'nin Seattle kentinde düzenlenen yıllık kongresinde sunulan bildirilerde bu alanda yapılan deneyler enine boyuna sergilendi. Gerçi hiçbir bilim adamı İzafiyet Teorisi'ni çürüten yeni bir kuramla ortaya çıkamadı ama, teoriyi zorlayan bazı araştırmalar yogun tartışma ortamı yarattı. İki Alman profesörün, mikrodalga sinyalleri göndererek ışık hızını aşması, bazı parçacıkların ve lazer ışınlarının ışık hızından daha hızlı yayılması, uzun uzun tartışıldı.
    Toplantıya katılan pekçok bilim adamı, İzafiyet Teorisi'nin astrofizikçi Joseph Silk'in tanımladığı gibi ‘‘muhteşem bir fosil’’ olduğunu ve gelecekte zaman yolculuğunun aynı metroda seyahat etmek gibi sıradan gündelik bir eylem haline geleceğini belirttiler.
    Kestirme yol kurt delikleri:
    Zaman içinde yolculuk fikri Einstein ve ünlü denklemleriyle doğdu. Ludwig Flamm adındaki fizikçi, Einstein denklemlerinin zaman içinde yolculuğa olanak sağladığını gördü. Teoriye göre, zaman-uzay içinde bir tür kestirme yol olan kurt delikleri vardı. Einstein ve kara deliklerin yaratıcısı John Wheeler bunları araştırmaya başladı. Ancak çalışmaları bir yere varmadı ve kurt delikleri de açılamadan kapanmak zorunda kaldı. Sadece bilim kurgu öykücüleri ve sinemacılar bu konuyu sürekli gündemde tuttular.


    80’li yılların ortalarında ise Stephen Hawking ve Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden Kip Thorne konuyu yeniden gündeme getirdiler. Zamanda yolculuk için negatif enerji gerektiğini belittiler, ancak bu enerji de kara deliklerin sınırı dışında Evren’de pek bulunan bir madde değil. Hawking, kurt deliklerinin ortaya çıkması için gereken koşulların başka yerlerde de yaratılabileceğini söylüyor. Ancak bu mümkün olsa bile, Doğa, zaman içinde yolculuğu yasaklıyor. Ancak hesaplarda olası görünen zaman içinde yolculuğun teorik olarak bile olabilirliğini gösterebilmek için beki de Herşeyin Teorisinin bulunması gerekiyor.
    Kurt deliğinin tarifi: Bir ucu dünyadayken diğer ucu uzay gemisinde. Zaman içinde uzun bir yolculuk için ideal.
    12 saatte giriş, 10 saatte çıkış! Kurt delikler zaman içinde gerilere götürüyorlar.
    Uzay gemisi, güvertedeki kurt deliği sayesinde dünyaya geri dönüyor.
    Zaman uzay gemisindeki uçta, dünyada olan uca göre daha yavaş akıyor. Burada da ilginç bir çelişki ortaya çıkıyor.
    Zamana yolculuk tartışılıyor...
    Kip Thorne' göre zaman yolculuğu:
    Amerikali fizikçi Kip S. Thorne, Einstein'ın izafiyet teorisinden yola çıkarak ‘‘Zaman makinesi yapılabilir mi?’’ sorusuna cevap arıyor. Bu konuda bir kitap yayımlayan Thorne, teorik olarak zaman makinesi yapmanın mümkün oldugunu söylüyor. Ünlü fizikçi, kamuoyunda büyük ilgi çekecegi tahmin edilen bir tartışmanın bilim adamları arasında başlamasına neden oldu.
    Amerikalı astronom ve yazar Carl Sagan, 15 yıl önce ‘‘Temas’’ (Contact) adlı romanında kahramanını zaman ve uzay yolculuğuna çıkarmanın yolunu arıyordu. Roman daha sonra filme de çekilen ve başrolü oynayan Jodie Foster, dev bir zaman makinesiyle 26 ışıkyılı uzaklıktaki Wega yıldızına gitmeye çalıştı.
    1996 yılında ölen Carl Sagan, kahramanı Ellie Arroway'i bir karadelik aracılıgıyla zaman yolculuğuna çıkarmayı deniyordu. Ancak bir soru, ünlü bilginin kafasını sürekli meşgul etti: Fizik yasalarına göre bir yıldızdan diğerine seyahat etmek mümkün müydü?..
    Cevap, Sagan'ın yakın arkadaşı ve California Teknoloji Enstitüsü'nün teorik fizik profesörü Kip S. Thorne'dan geldi. Karadelik, sadece ‘‘hiç’’e giden tek yönlü bir yol değil ve karadelikler müthiş bir çekim kuvvetine sahipler. Santimetrekareye uygulanan milyarlarca tonluk basınç, her şeyi bir anda paramparça edebilir. Bu da zaman yolculuğunu imkansız kılar.
    SOLUCAN DELİKLERİ
    Zaman yolculuğu için alternatif yollar arayan Thorne, zaman ve uzayda seyahati teorik olarak mümkün kılabilecek ''solucan delikleri'' üzerinde yoğunlaşıyor. Thorne, bu teoriyi geliştirirken, ünlü Alman fizikçi Albert Einstein'in 1915 yılında geliştirdiği izafiyet teorisinden yola çıktı.


    İzafiyet teorisine göre ışık ışınında yıldızların yakınından geçerken sapmalar oluyor; zaman, büyük ve yoğun objelerin yakınında yavaşlıyor. Uzayda belirli bir eksen üzerinde yol alan büyük uzay kütleleri, kendi etraflarında dönerken de zamanın akışını etkiliyorlar. Bu durumda teorik olarak şu soru insanın karşısına çıkıyor: Işık ışınında meydana gelen sapmalar, uzayda ‘‘solucan deliği’’ diye anılan bir çeşit tünel yaratarak insanın başka bir yıldıza, mesala vega yıldızına gitmesine olanak sağlayabilir mi? Karadeliklerin aksine varlıkları henüz ispatlanmamış hortum deliklerinin iki ucu bulunması gerekiyor. Giriş ve çıkışı bulunan bu tünellerin kestirme yol gibi mesafeleri kısaltacağı varsayılıyor.
    NEGATİF ENERJİ ( EGZOTİK MADDE/ EXOTİC MATTER)
    Bir diğer soru ise bu solucan deliklerinin giriş ve çıkışlarının ne kadar süre boyunca açık kaldığı. Einstein'in teorileriyle oynayan Sagan'a göre solucan deliklerini açık tutmak mümkün. Ama bir şartla. Solucan deliklerini yine varlığı kesinleşmemiş olan ‘‘negatif enerji’’yle yüklemek gerekiyor.



    Geçtiğimiz günlerde ''Black Holes & Time Warps'' adlı kitabı yayımlanan Carl Sagan, solucan deliklerinde zamanın nasıl aktığıyla ilgili de çeşitli kurgular geliştirmişti. Solucan deliğinde zamanın dışardakine oranla farklı aktığı varsayılıyor. Kurguya göre Thorne'un Los Angeles'taki evlerinin oturma odasından aileye ait uzay gemisine bir hortum(solucan deliği) uzanıyor. Thorne ve eşi, solucan deliğinin girişinde el ele tutuşuyorlar. Karısı solucan deliğinde uzay yolculuğuna çıkarken, bilim adamı odada kalıyor. Bu sırada Bayan Thorne, 1 saatlik galaksi gezisinin ardından oturma odasına geri dönüyor. Işık hızına yaklaşık bir süratle gezip gelen Bayan, Thorne eve döndügünde oturma odasında bekleyen Bay Thorne için 1 gün ve 1 saat geçmiş oluyor. Bu varsayımlardan yola çıkan Kip S.Thorne, bir zaman makinesi imal etmenin mümkün olduğunu söylüyor. Ancak sadece kağıt üzerinde...
    Çünkü reel dünyada olaylar, kağıt üzerindekinden daha komplike. Formüle kuantum fiziğini de eklemek gerekiyor. Solucan deliklerinin içiyle ilgili formül geliştiren S.Thorne'a göre kuantum fiziği açısından burada korkunç bir felaket var. Çünkü atomdan küçük partiküllerin degişimi sırasında seyahati engelleyebilecek şiddetli patlamalar meydana geliyor, bu da zaman makinasını havaya uçurabilir.
    Şimdilik fantezi
    Amerikalı fizikçi tüm olumsuzluklara rağmen teorisinden vazgeçmiyor. Bazı varsayımları fantezi olarak kabul görse de Amerikan Ulusal Bilim Dernegi, Thorne'a 365 milyon dolarlık bir bütçe ayırmış. Bu bütçeyle şimdiye kadar görülemeyen ‘‘yerçekimi dalgalarını’’ görüntülemek için bir cihaz geliştirilecek. 2002 yılında hazır olacak Lazerli Yerçekim Dalgalarını Görüntüleme (LIGO) cihazıyla karadeliklerin çarpışması ve yıldız patlamaları görüntülenecek. Bu değişimlerin ışık ışınlarını nasıl etkilediği araştırılacak. Thorne, ‘‘Umutsuz değilim. Ancak tüm zaman makinelerinin patlamalardan zarar göreceğine bahse girerim’’ diyor.
    Matematiksel denklemlerin, her zaman sağduyu dışı soyutlamalarla sonuçlanacağı beklenebilir mi! kuşkusuz, hayır. Ancak, bazı astrofizikçiler, birçok hesaplamadan sonra, Evren 'de '' tüneller '' bulunabilecegi ve böylece uzayda hemen hemen eşanlı olarak yolculuk yapılabileceği sonucuna vardılar ; hatta, daha da ileri giderek, zamanda geriye dönülebileceğini bile düşünmeye başladılar. Böylece, eski bir buluş yeniden gündeme gelmiş oluyor. Astrofizikçilerin ulaştıkları sonuç, Einstein ' in 1915 'teki Genel Görelilik Kuramı denklemlerinin dogal uzantısını oluşturuyor. Günümüzde, hesapların yeniden ele alınarak geliştirilmesi ve '' gerçek büyüklükler '' in yer aldığı ilk deneylerin gerçekleştirilmesi ile, çok sayıda yayın yapıldı. Sonuçta ortaya çıkan imkana, tırtılların, yüzeyden girmemek için, toprağın altında açtıkları tünellere benzetilerek, '' tırtıl yolu '' adı verilmiştir. Hayal gücümüzü canlandıran bu imkanlar, özellikle fizikçilerin karşısına dev proplemler çıkarıyor. Böylece eşanlı yolculuklarla, uzayın iki noktası arasında,dogru çizgi ile geçenden daha kısa yollar bulunabileceği önceden varsayılmış oluyor. Başka deyişle, belki, fizik kuramlarının mutlak limitlerden biri olmasına karşılık, ışık hızından (300.000 km/s'den) da daha hızlı gitmek mümkün olabilecektir.
    Zamandaki yerdeğiştirmelere gelince, bunlar, fiziğin en keskin paradokslarından birini oluşturmaktadır. Sözünü ettiğimiz görünür çelişkilere karşılık, matematiksel sonuçlar da yanıbaşımızdadır. Bazı araştırmacılar, herhangi bir düşünüş yanılgısı olduğunu varsayarak, kuramsal küreye başvurmaktadırlar; öbürleri ise, çesitli deneyler yapmaya girişmekte ve ilk anlamlı sonuçların alınmasını beklemektedirler. Aslında Genel Görelilik Kuramı sonuçlarının, yalnız başına açıklanması ve doğrulanması gerçek bir anlayış devrimi getirmekle kalmayıp, kuramın zenginliği de ortaya yeni süprizler çıkarabilecektir. Fransız astrofizikçi Thibault Damour diyor ki , ''Einstein ' ın mirası tüm canlılığı ile yaşamaktadır ve henüz tüm sırlarını açığa vurmamıştır.'' Acaba, yıldırım hızlı yolculukların sırrı, tırtıl yollarının arkasında mı gizlidir? Astrofizikçilerin böyle hipotezlere nasıl ulaştıklarını anlayabilmek için, Albert Einstein 'in ''Özel ve Genel Görelilik Kuramları '' nı incelemek gerekir.'' Genel Görelilik Kuramı '' adı verilen kurama göre, uzay, eskiden düşünüldüğü gibi ''düz '' olmayıp, uzaydaki kütle ve enerji dağılımı nedeniyle bozulmuş ve '' eğrilmiş '' tir. Öyleyse üç boyutlu uzayımız, dördüncü boyutta eğrilmiştir; boru biçiminde sarılmış bir kağıdın (iki boyutlu uzayın), üçüncü boyutta eğrilmiş olması gibi.


    Yalnız 1915' lerde bu yeni kuramın sonuçları hesaplanamıyordu. Çünkü uzay ve zaman, mutlak anlamlarını yitirmeksizin, yeni bir kavramda biraraya gelmişlerdi: uzay-zaman. Bu birleşmenin, geometri anlayışımıza getirdigi değişiklik, hem nicel, hem de niteldi. Niceldi; çünkü artık, uzayın ve zamanın eğriliğini hesaba katmak gerekiyordu; Örneğin, bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olması gerekmiyordu ve bazı durumlarda, paralel doğrular kesişebiliyordu. Niteldi; Çünkü iki noktayı, aralarında uzay-zamansal bir bağlantısı olmayan tümüyle farklı yollarla ( ''tırtıl yolları '' ile ) birbirine bağlamak mümkündü.
    Gezegenimiz Dünya da, dört boyutlu uzayda (üçü klasik boyutlar, dördüncüsü zaman), Güneş çevresinde düz bir yörünge izler. Oysa, gözlemlediğimiz haliyle, üç boyutlu uzayda eğri bir yörünge (eliptik ) üzerinde hareket etmektedir. Demek ki, tırtıl yolları, başka bir boyutta daha kestirme bir yoldan gitmemizi sağlamaktadır. Böyle kestirme yolların varlığı, 1916 yılından beri ileri sürülüyordu; ancak 1936 da, Einstein, Rosen ile birlikte, kendi kuramının matematiksel denklemlerini yeniden ele alarak, farklı iki yeri birleştiren ve Einstein-Rosen Köprüsü adı ile anılan bir köprü düşüncesine ulaştılar. Bu kuramı yeniden ele alan John Wheeler, 1950'li yılların sonunda, ilk kez, Evren' de de ''köprüler '' bulunabileceğini düşündü; bu köprülere de, kestirme yol kavramını vurgulamak için, ''tırtıl yolları'' adını verdi. Bu olaylar, Evren' de, uzayın çok eğri olduğu bölgelerde, Einstein-Rosen Köprüleri ya da kara delikler olarak ortaya çıkarlar.Tırtıl yolları ile ilgilenenler, yalnızca gökbilimciler değildir. Olay, astrofizikten, yani makroskopik düzeyden temel parçacıklar fizigine, mikroskopik düzeye dek yaygındır. Başlıca, temel parçacıklar boyutlarında uygulanan kuantum mekaniginin gelişmesi, tırtıl yolları konusunu mikroskopik düzeye indirerek, ona, yepyeni bir açıklama kazandırmıştır. Böylece bazı fizikçiler, Einstein denklemlerinin sonuçlarını sonsuz küçükler dünyasına uygulamışlar ve umut verici sonuçlar elde etmişlerdir. Onlara göre, atomaltı düzeyde, tırtıl yolları sürekli ortaya çıkıp, yok olmaktadır. Bu bolluğun bulunduğu özel yere, Kuantum Boşluğu adı verilmiştir; aslında yanlış bir ad konulmuş gibidir; çünkü parçacık fizikçilerinin çalışmaları göstermiştir ki, mikroskopik boyutlardaki boşluk, kararsız durumların, özellikle de uzayın farklı biçimlerinin (farklı eğriliklerdeki) ya da matematikçilerin dili ile, ''farklı topolojiler'' in bir kaynaşmasıdır. Bu boyutlardaki uzayın eğrilmeleri, tırtıl yollarını oluşturacak olan çok tekil noktaların doğmasına neden olur.
    Kip Thorne' nun zaman makinası:

    Öyleyse, zamanı geri döndürme makinesi var demektir; ancak, sonsuz kücükler dünyasında... yapılmış olan hesaplamalara göre, bu tırtıl yollarının ömürleri sonsuz küçüktür ve boyutları, ancak, ''on üzeri eksi otuzüç'' santimetre basamağındaki parçacıkların geçişine izin verebilecek büyüklüktedir. Bu durumda uzayda yada zamanda yolculuk düşüncesini bir yana bırakmak mı gerekecektir? Henüz değil; çünkü Kalifornia Teknoloji Enstitüsü 'nden Kip Thorne 'un ileri sürdüğüne göre, belli koşullarda tırtıl yolları oluşturulabilip, makroskopik boyutlarda'da kullanılabilmeye yetecek sürede açık tutulabilecektir. Yalnız bir zorluğun üstesinden gelmek gerekecektir; o da, negatif enerji üretmek ve onu korumaktır. Kip Thorne' nun ileri sürdügü negatif enerji, toplu enerjinin sıfir olduğu kararlı duruma ulaşmak üzere pozitif enerjiyi yok eder: Fizikçiler, bu dengeye ''Kuantum Boşluğu'' adını vermişlerdir. Ancak yukarıda da gördüğümüz gibi sürekli kaynaşan bu ''boşluk'' un dengesi, her zaman kararlı değildir ve bazı koşullarda, toplu enerji negatif olabilir (negatif enerji miktarı, pozitif enerjiden çok olursa.) Kuantum boşluğunun özel koşullarını, makroskopik düzeyde de elde edebilmek mümkün görünmektedir. Kip Thorne' un çalışmalarına göre, boşluk, aralarında belli bir uzaklık bulunan iki metal yaprak arasında oluşturulacaktır. Bu yapraklar (deney gerektirdiği için, küresel biçimde seçilmişlerdir) arasındaki toplu enerji, negatif olabilecek ve miktarca da tırtıl yollarını ortaya çıkarıp, onların uzun süre var olmalarına yetebilecektir. Bunlar bugün için belki biraz düş gibidir.


    Genel Görelilik Kuramı, zaman-mekanın eğri olduğunu ve kütlesi fazla olan nesnelerin bu eğriliği iyice artırdığını öne sürer. Eğer bir nesnenin yoğunlugu yeterince fazlaysa bu eğrilik sonsuza yaklaşabilir ve belki de, zaman- mekanın uzak köşelerini birbirine bağlayan bir tünel oluşabilir. Fizikçiler bu tünelleri, bir kurtçuğun elmanın bir tarafindan girip öbür tarafindan çıkarak oluşturduğu kestirme yola benzeterek,''kurtçuk deliği'' olarak adlandırıyorlar.


    1988 yılında,caltech üniversitesi' nden fizikçi Kip Thorne böyle bir kurtçuk deliğini kullanarak geçmişe yolculuk yapabileceğimizi öne sürdü.
    KURTÇUK DELİĞİ (SOLUCAN DELİĞİ/WORMHOLE) PROJESİ
    Kurtçuk deliklerindeki sorun, deliklerin giriş ve çıkışlarının mikroskopik olması ve yaratıldıktan çok kısa bir süre sonra yok olmaya meyilli olmalarıdır. Bildiğimiz kadarıyla onları açık tutmayı sağlayacak tek şey negatif yoğunluktur. Bu size olanaksız bir şeymiş gibi gelebilir.Ancak, 1948 yılında Hollandalı fizikçi Hendrik Casimir, havasız ortamda bulunan ve birbirlerine çok yaklaştırılmış iletken iki levhanın, gerçekten de negatif yoğunluk bölgesi yaratabildiğini kuramsal olarak gösterdi.Casimir' in öngördügü kuvvetin varlığı, laboratuvar deneyleriyle doğrulandı. Eğer iki metal levha arasındaki kuantum vakum dalgalanmaları şeklinde ortaya çıkan kurtçuk deliklerini uzun süreli olarak açık tutarak bu delikleri insanın içinden geçebileceği ölçülerde büyütebilirsek zaman içerisinde geçmişe ve geleceğe doğru yol alabiliriz.


    Thorne ve arkadaşları , bu fikirden yararlanarak, birbirlerinden yalnızca 400 proton çapıyla ayrılmış Casimir levhalarıyla çevresi 960 milyon kilometre olan bir kurtçuk deliği inşa etmeyi önerdiler. Zaman yolcuları kurtçuk deliğinin içinden geçebilmek için, bir şekilde bu levhaların içinde kapılar açmak zorunda kalacaklar. Böyle bir cihazın ağırlığı ne kadar mı olacak? Güneş' in tam iki yüz milyon katı kadar. Bunlar ancak üstün uygarlıkların hayata geçirmeye kalkışabileceği projeler; yoksa 21'inci yüzyıl mühendislerinin işi değil. Sonuçta fizik yasaları, prensipte bile olsa zaman yolculuğuna olanak tanır mı? Evet belki, ama atomaltı dünyada!.


    Geçmiş'e gitmek ise daha belirsizdir. Stephen Hawking bu konuda kimi demeçlerinde olumlu bir yanıt verirken kimi demeçlerinde geçmişe yolculuğu pek olası görmemiştir. Einstein'in genel izafiyet teorisine göre insanı geçmişe götürebilecek birçok zaman koordinatı mevcuttur. Ancak şimdiye kadar kâinatta zaman yolculuğu olduğu hiçbir deney ya da gözlemle gösterilememiştir. Geçmişe yolculuk (wormhole) solucan deliği ile açıklanmaktadır. Solucan deliği uzay-zamanın ayrı bölgelerini birleştiren tünellerdir. Solucan deliğinden geçmek de geçmişe doğru yolculuğu temin etmelidir. Bu konuyla ilgilenen kuantum gravitasyonu bize solucan deliklerinin 10-33 cm oldugunu söylüyor. Yani bir elektronun milyar kere milyarda biri demek. Bazı fizikçiler bu büyüklükteki bir solucan deliğini alıp normal büyüklüge büyütebileceklerine inanırken, Stephen Hawking "Chronology Protection Conjecture" isimli eserinde bunun mümkün olmadığını savunmaktadır.


    Bilim dünyasına baktığımızda kurt deliklerinin varlıklarına inananlar, kara delik kozmolojisinin iki saygın ismi, Kip Thorne ve Michael Morris. İki bilim adamı, gerekli koşulları genel görelilik denklemlerine uyguladıklarında, her biri farklı bir kurtdeliğine karşı gelen değişik çözümler elde ettiler. Thorne'a göre izlenebilecek iki yol vardı. Birincisi, bir kurt deliğini ''yoktan var etmekti''. Bilim adamı, planck -wheeler uzunluğu denen ''Bir virgül atmış iki çarpı on üstü eksi otuz beş'' (1,62x10*) metre ölçegin altına inildiginde ortaya çıkacak şiddetli kuantum kütleçekim dalgalanmaları yoluyla, uzayı, üzerinde kısa ömürlü kuantum kurt deliklerinin ortaya çıkıp kaybolduğu bir kuantum köpük yaratılmasını öneriyordu. Thorne' un önerdiği alternatif stratejiyse makro uzayın bükülüp kıvrılması. Bunun yolu da sıfırdan başlayıp makroskopik uzayı bükerek bir yol açmak. Ancak iki boyutlu bir düzlem üzerinde uzun yoldan gitmek yerine çok boyutlu uzayda iki nokta arasında doğrudan bir köprü kurabilmek için iki noktada uzay-zaman dokusunun yok edilmesi gerekiyor.
    Thorne'a göre karadeliklerin merkezinde bulunan tekillikler, işte bu dokunun yok olduğu yerler. Ancak bu tekillikler kütleçekimin kuantum kuramı tarafindan betimlendigi için, kara delik tekilliklerinin kestirme yollar olarak kullanılıp kullanılmayacağını anlamak için bir süre daha beklemek gerekecek. Uzay-zamandan bir nokta delip çıkarmak bir karadelik yaratmak demektir. Birbirine komşu iki nokta delip çıkarmak birbirine yakın iki karadelik bulmak demektir. iki deliği birbirine tüple bağlayıp kapatmak, iki karadelik arasında bir tüp geçitle bağlantı sağlamak demektir (buna solucan deliği yada wormhole diyenlerde var).Ünlü fizikçi Stephen Hawking, bir açıklamasında ''uzay-zaman'' daki eğrilmelerle oluşan geçitler zamanda seyahat etmeyi mümkün kılabilir.Bu geçitler, uzayda bir tüp geçit gibidir. Ve bu seyahat bir gün yapılacak"dedi. Bu tür bir zaman makinesinin inşasında sorunlar yok değil. Bir kere iki kara delik arasında bağlantı kuran tüpün, kara delikler çevresinde var olan muazzam çekimsel kuvvetler nedeniyle çöküp kapanmaması için çökmeye karşı koyan bir iç basınç gerekir. Denge ancak tüp içinde eksi kütle yoğunluguna sahip bir madde dağılımı konulursa sağlanabiliyor. Burada pratik bir zaman makinesi için esas sorun karşımıza çıkıyor. Böyle bir dağılım kuantum kökenlidir ve bu nedenle "tüp geçidi", bir uzay gemisi ya da insanın içinden geçebileceği boyutlarda düşünmek zordur. Claudio Maccone adlı bir uzay araştırmasınca önerilen ''uzay zamanda kestirme yollar ''oluşturmaya yönelik yeni bir fikirde manyetik bir alan aracılığıyla uzayın bükülmesi. Uzayın kütle çekimi yerine manyetik bir alanla nasıl bükülecegi sorusuna, İtalyan fizikçi Tullio Levi-Civita'nin ortaya attıgı manyetik kütle çekimi kuramıyla yanıt veriyor. Levi-Civita Eistein'in, enerjisi olan herşeyin uzay-zamanı bükecegi önerisinden yola çıkmış.Ve Eistein'in genel göreliligi açıklamasından iki yıl sonra aynı alan denklemlerini kullanarak manyetik kütleçekimini kanıtlamış.
    Maccone, dört yılönce Levi-Civita'nin denklemleri yoluyla laboratuvarda manyetik bir kurt deliği gerçekleştirebileceğini öne sürdü.Ancak bu tür projelerde alışılageldiği gibi, pratik uygulama ya gerçekci değil, ya da gerçekleşmesi, dünyada henüz düşlenemeyecek koşullara ya da teknolojilere bağlı. Bu türde bir manyetik kütle çekimi etkisi ile uzay-zamanı istenilen derecede büküp-eğriltmek için yaklaşık "bir milyar tesla" gücünde bir manyetik alan yoğunluğuna ihtiyacımız var.

    Stargate(yıldız kapısı) filminde izleyiciye sunulan bir başka zaman yolculuğu olasılığı da yine bir kurt deliği keşfetmeyi ve kurt deliği sayesinde farklı zamanlara gidebilmeyi hipotez olarak getiriyor.Evrenin ve uzayın farklı yerlerinin bu gibi kurt delikleri (wormhole) ile kaplı olduğunu ileri süren teoriye göre, kurt deliklerinin girişi zamanı eğip-bükebilecek kütleye ve çekime sahip; bir kurt deliğine girmek eğer başarılabilirse, ışık hızına yakın hızlara çıkılacağı ileri sürülüyor. Bir kurt deliğinin duran ağzı ile hareketli ağzı arasında gidip gelmenin bile bu yolculuğu yapan için zamanı yavaşlatacağı, geri döndüğünde kendisinin geleceğine ulaşacağı söylenmekte.Yani bir kurt deliği içinde ileri geri hareket etmekle veya bir ucundan girip öteki ucundan ilk başlanan noktaya yakın bir yere çıkmakla mükemmel bir zaman yolculuğu yapılabileceği gösterilmiştir.
    Sorun kurt deliğini bulup, sağ salim bir araçla içine girip, sağ salim çıkabilmek.! Ne Newton fiziğinde, ne izafiyet teorisinde ne de kuantum mekaniginin yasalarında zaman yolculuğu ihtimalini inkar eden bir şey yoktur. Aslında fizikçilerin son çalışmaları zaman yolculuğunun atomaltı düzeyde halihazırda gerçekleştiğini göstermektedir. Partiküllerin yüzyıllardır zaman yolculuğu yapmakta olduğu kabul edilirse, bu partiküllerin (örneğin takyonların) davranışlarını araştırıp, özellikle de hiperuzayın yasalarını öğrenip, kendimizi olağanlığa bırakmamız, sanırım bir 50 yıla kadar biz insanlara zaman yolculuğunun kapılarını açacak. Stephen Hawking'in eski görüşüne göre uzayda, evrenin çeşitli parçalarını biribirine bağlayan "solucan delikleri" vardı, ama bunlardan zamanda yolculuk için yararlanmak mümkün değildi.Fakat başkaları buna ikna olmamıştı. Hawking'in California Institute of Technology'deki dostu KipThorne Hawking'in haksız olduğu kanısındaydı. Thorne, geçen yıl yayımlanan Black Holes and Time Warps/Kara Delikler ve Zaman Boşlukları adlı kitabında, genel relativiteye ilişkin öndeyimlerin, uzaydaki bir solucan deliğinden zamana seyahat etmeyi mümkün kıldığını öne sürdü. Ancak bunun için bu deliklerden birini açık tutmak ve buradan bir insanı geçirmek gerekecegini yazdı."Solucan delikleri", Einstein'in varlığını öngördüğü, hipotetik (varsayımsal) uzay boşlukları..! Eğer uzayda boşluklar varsa, o taktirde zamanda da boşluklar olması gerekir. Ne var ki bu boşluklar bir atomdan milyar kere daha küçük ve hayal edilemeyecek kadar kısa bir süre ile var oluyor. Dolayısıyla, bu boşluklardan birini yakalamak, açık tutmak ve insanın geçeceği kadar genişletmek hayli güç olabilir.
    Zamanda yolculuk mu? Evet, yapılabilir...Her ne kadar bizler, bu fikirle üstüste çekilen "Geleceğe Dönüş" filmlerini seyrettiysek de, zamanda yolculuğun en azından "teorik bir olasılık" olduğu ilk kez 1905 yılında ortaya çıktı. Einstein'in "Özel İzafiyet Teorisi", evrenle ilgili görüşlerimizde bir devrim yarattı. Böylece, uzay ve zaman, dört boyutlu sürekli dizi gibi aynı temele oturtularak evrenle ilgili son derece ilginç sonuçlar elde edildi... Örneğin ışık hızına yakın bir uzay gemisi içerisinde meydana gelen zaman genişlemesi etkisiyle biraz da olsa geleceğe yolculuk yapabiliyoruz. Peki, geçmişe yolculuk yapılabilir mi? Einstein, 1915 yılında "Genel İzafiyet Teorisi" ni açıkladığında, geçmişe dönüşü sağlayacak teori ve deneyler için gerekli altyapıyı hazırladıgının farkında değildi.Ancak, onun bu teorisinden ortaya çıkmış olan yüklü kara delikler ve nötron yıldızı yıgınları gibi astrofiziksel tuhaflıkları içeren zaman makineleri, ciddi bilim adamları tarafindan reddedildi. Zamanda yolculuğun yarı saygın bir bilim haline gelmesi 1980'li yılların ortalarında oldu. Bu saygınlığın önemli bir nedeni, Carl Sagan' ın sinemaya da aktarılan romanı " Contact" tı. Bu romanda insanlar, uzaktaki bir yıldızın yörüngesindeki bir uygarlıkla ilişki kurmak için "solucan deliği"nin (wormhole) içinde yolculuk yapıyorlardı. Araştırmacılar, ilginç bir şekilde, bu yeni yıldızlar arası yazılımın aynı zamanda bir zaman makinesi olduğunu duyurdular...Teoride, solucan deliklerinin içinde muazzam boşluk çabucak geçilebiliyordu. Burada sadece tek sorun vardı; herkes, insanın böyle bir yolculukta hayatta kalabileceğine inanmıyor.



    Kuantum teorisi, genelde boş olduğu düşünülen bir vakumun aslında boş olmadığını varsayıyordu. Gerçekten de, vakum, bir var olup bir yok olan parçacık çiftleriyle kaynıyor. Solucan delikleri de vakumdaki bu düzensiz değişikleri daha da genişleterek tehlikeli yüksek enerji seviyeleri oluşturabiliyor."A Brief History of Time" in (Zamanın Kısa Tarihi) yazarı profesör Stephen Hawking, vakum iniş çıkışlarının deliğe girmek isteyen herhangi bir uzay gemisini yakacağına, hatta yok edeceğine inanıyor.Şimdilik fizik zamanda yolculuğa sıcak bakıyor. Fakat neyin olası neyin imkansız olduğunun kanıtlanması ise, fizikçiler güçlü çekim alanlarındaki kuantum mekaniğini anlayana kadar imkansız görünüyor. Ancak, kuantum çekimi teorisi hala fiziğin bilinmeyenleri arasındaki yerini koruyor...Dikkate alınması gereken bir başka sorun da, solucan deliğinin boğazının, açıldıktan hemen sonra sıkışarak kapanma eğilimi göstermesidir...Belki de doğa,''egzotik madde'' denilen kendi kapı tamponunu koyuyor...Yeniden Albert Einstein'a dönelim.Einstein, "görecelik kuramı" yla "zaman" ın da bir boyut, bildiğimiz diğer üç boyuttan farklı bir boyut olduğunu ortaya koymuştu. Bugün Einstein tarafindan uzay anlayışımıza eklenmiş bir "uzay-zaman" kavramı var. Bu anlayıştan haraket eden Einstein'a göre iki nokta arasında gidip gelmek için çok " farklı yollar" mümkündür. Aynı güzergah üzerinde uzunlu kısalı "farklı yollar" olabileceği teorisini en mükemmel biçimde açıklayan fizikçi ise Stephen Hawking. "Zamanın Kısa Tarihi" isimli kitabında şöyle diyor: "Genel göreceliğe göre, cisimler dört boyutlu uzay-zamanda her zaman doğru çizgiler üzerinde gitmelerine karşın, bizim üç boyutlu uzayımızda eğriler çiziyormuş gibi görünürler. Bu, dağlık bir arazi üzerinde uçan uçağı izlemek gibidir. Uçak, üç boyutlu uzayda düz bir çizgi izlemesine rağmen, iki boyutlu yer yüzünün düşen gölgesi, dağlar tepeler üzerinde eğri büğrü çizgiler çizer..."Yani uçak, iki nokta arasında uzayda daha kısa bir yol izlerken yer yüzüne düsen gölgesinin çizgisi, dağları tepeleri aştığı için, daha uzun olur. Aynı bunun gibi uzayda gezegenler de doğruya en yakın yolu izlerler...
    "Farklı yollar" kavramı, aslında 1916 yılından beri biliniyordu. 1950'li yılların başında John Wheeler adlı araştırmacı, Einstein'in katkılarını göz önüne alarak uzayda böyle farklı yolların, iki nokta arasında daha kısa yolların olabileceği düşüncesine ortaya attı. Ve onlara "solucan delikleri" adını verdi. Bugün bilim adamlarının üzerinde durdukları nokta, uzayda böyle "solucan delikleri" olup olmadığı ve bunları kullanarak geçmişe ya da geleceğe yolculuk yapılıp yapılamayacağı...Solucan deliklerini bugün bilimsel olarak kanıtlamak mümkün. California Teknoloji Enstitüsü'nde çalışan Kip Thorne, belli mesafedeki iki metal plaket arasında "negatif enerjiyle" yaratılan boşlukta bu tür solucan deliklerinin varlığını laboratuvar düzeyinde kanıtladı. Kip Thorne'a göre uzaydaki "Kara Delikler" in çekirdeğinde böyle solucan delikleri dediğimiz boşluklar olabilir... Şimdilik fizikçiler, olayı ilke olarak kabul ediyor, ama uzun süreli bir boşluk oluşturmanın imkansızlığına da değiniyorlar.
    Evrenin Kayıp Düzlemi (Geçmişe ve geleceğe açılan kapı)
    Evrenin yapısına ait relativistik modellere ve gözlemlere dayanarak, kapalı bir evrende yer aldığımızı tahmin etmekteyiz. Kapalı evren modelleri tıpkı bir küre yüzeyine benzer, sınırı yoktur. Küre yüzeyine bırakılan karınca sonsuza dek hiçbir engele rastlamadan yürüyüp gezebilir. Bu yolculuk esnasında hep ileri giderek başladığı noktadan tekrar geçebilir. Böylece yörüngesi, küre yüzeyinde kapalı bir eğri çizmiş olur. Bu benzetmeyi esas alırsak "zamanda yolculuk mümkün müdür?" sorusu şuna indirgenmiş oluyor: uzay-zamanda kapalı zamansal eğriler bulunur mu? bu sorunun yanıtı için uzay-zamanın topolojisini bilmek gerekir. Gözlemler bize bu bilgiyi veremiyor. Bu noktada devreye sezgilerimiz girmekte...Mekanın saklı dördüncü boyutu, bizim tegetleştigimiz üçüncü düzlemde yer alır.

    Oraya geçmek için "uzay üstüne/hiperuzaya" çıkmak, evren küremizin çapı doğrultusundaki TÜNELE girmek gerekir. Bu ise "evrenin dışına" yani bir üst mekan boyutuna geçmek demektir...Bu ifadeyi bizim vurgulamak istedigimiz yönde kullanmak istersek, mekanın "dördüncü" boyutu olan tünelleri anlatmak isteriz. En, Boy, Yükseklik dışında bir de "TÜNEL" boyutu olan bu evrenin "Kayıp bir üçüncü düzlemi" vardır.Gerçekten de evren elektrik ve manyetik düzlemlerin taradığı, üç boyutlu holografik sahayı temsil eden iki boyutlu bir küre yüzeyini andırır. Bizler mekanın dördüncü boyutu olan TÜNELLERİ göremeyiz. Çünkü tünelleri değil; onların kuant denen noktasal kesitini görürüz. Bizim üç boyutlu küre yüzeyinin hiperuzay'la tegetleştiği noktada kendi evren küremizi oluşturan kuant denen ışık birimleriyle karşılaşırız. Bir kuant elektrik ve manyetik vektörlerin taradığı bir uzay-zaman noktasını temsil eder. Uzay-zamanda bir kayma ya da sapma (uzay-zamanın eğrilmesi) bu elektrik ve manyetik vektör bileşenini temsil eden bir kuant'ta titreşimsel bir sapmaya karşılık gelen yerçekimsel bir sapma olarak duyumsanır.


    Zaman içinde geriye yolculuğu da mümkün kılan bu ''tüneller'',bizim, uzaydaki büyük mesafeler arasında da büyük sıçramalar yapmamıza olanak tanır.Bu tüneller (wormhole) evrenin uzak mesafelerini uzayı yürüterek birleştirir.
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  7. #7

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    ZAMAN YOLCUĞU MÜMKÜN MÜ?
    Geleceğe yolculuk:


    [‘Geleceğe dönüş (Back to the Future)’ gibi çeşitli bilim kurgu filmlerine konu olan zamanda yolculuğun bir fantezi olmadığı, hatta bir Rus kozmonotun böyle bir yolculuğu çoktan yaptığı ileri sürüldü.
    Konuyu gündeme getirense, yazar H.G. Wells’in 1895’te yazdığı ‘Zaman Makinesi’ romanında anlatılanların hiç de gerçek dışı olmadığını savunan ABD’nin saygın üniversitelerinden Princeton ve Maryland’de görevli fizik profesörleri. Geçtiğimiz günlerde "Einstein’in Evreninde Zamanda Yolculuk" adlı bir kitap yazarak fizik çevrelerinde yeni bir tartışma başlatan astrofizik profesörü Richard Gott, zamanda yolculuğun tek taraflı olarak, yani sadece geleceğe yapılabileceğini savundu. Gott, geçmişe yolculuğun ise çok zor, hatta imkansız olduğunu bildirdi

    Saniyenin 50’de biri ama olsun..
    Einstein’ın İzafiyet Teorisi’ne göre, ışık hızında hareket edildiğinde zaman duruyor. Işık hızına yaklaşıldığında ise dünyaya göre çok yavaş ilerliyor. Bu durumun yörüngedeki bir Rus uzay istasyonunda 748 gün kalan kozmonot Sergei Avdeyev’in yolculuğu sonucunda kanıtlandığını belirten Prof. Gott’un hesaplarına göre, Rus uzay adamı,yerdeki insanlara göre saniyenin 50’de biri ölçüsünde genç kaldı. Yani Avdeyev, dünyaya döndüğünde kendi saati saniyenin 50’de biri kadar geri kaldığı için, ileri bir zamana gelmiş oldu.
    Bunun çok küçük bir zaman dilimi olduğunu kabul eden Amerikalı bilim adamı, "Ancak binlerce yıllık bir yolculuk da küçük adımlarla başlar" diye konuştu. ]

    Çok yoğun bir manyetik enerji etkisiyle,bizi çevreleyen uzay/zamanı bükerek kendimizi, bir gravitik tünel boyunca uzay-zamanın diğer noktalarına doğru yerçekimsel bir potansiyel altında yürütmüş oluruz.Gerçekte evrenimiz üç mekan koordinatından kuruludur ve ''tünel'' bunun dördüncüsüdür.Evrenimizin üç boyutlu mekansal düzlemi ise holografik olarak elektrik ve manyetik alan vektörlerince taranarak yapılanmış ve çizilmiştir.Bir gravitasyon alan vektörü ise uzay-zaman çizgilerini temsil eden elektromanyetik alan çizgilerinin(akılarının) bir dördüncü boyut dikmesi yönünde bükülmesini ve bir wormhole oluşumunu temsil eder.

    'Tünel'', Manyetik Rezonans Genligi doğrultusunda yer alan ve çevre uzayımızı 90 derecelik bir dik açıyla dördüncü boyut düzlemi dogrultusunda kesip uzanan bir iç-uzay düzlemidir.Aşırı manyetik alanlar, üçboyutlu uzayı bir dört boyutlu derinlik kazanımı yönünde polarizler, küre yüzeyi dedigimiz bir yay çemberini andıran çevresel uzayımızdan ''tünel'' dediğimiz öteki iç uzaya yani çap doğrultusundaki üçüncü düzleme (Gravitik düzlem/wormhole) doğru bir kapı açar.

    Maddenin temeli manyetik rezonans denen titre
    şimler melodisidir.Bu ise kuantum tabanındaki enerji alanlarının yankılanımı/titreşimi olarak görülebilir.Madde zaten kuantumkökenlidir.Maddenin temeli kuantum enerji paketleridir.Tüm uzay-zaman kuantik bir enerji denizi dir.Evrende ne varsa, bu enerji noktacıkları olan kuant noktacıklarından yapılmıştır.Atomaltı çekirdek ve onun altındaki her şey, yıldızlar, toz ve gaz bulutları, uzay ne varsa bu kuantlardır. Peki bu kuantların ardında ne var? sorusu bizi, başka bir boyuta çıkaracaktır: Tünellere!
    Art
    ık bazı bilim adamları atomun temel yapısının, madde parçacıklarından değil, elektromanyetik alanlardan oluştuğu görüşündeler.Sonuçta uzay,zaman,enerji,parçacık ve dalga kavramları bile tek bir salt enerji alanları altında birleşmektedir.Bu çerçevede zaman yolculuğunun, uzayda büyük mesafeleri bir anda aşmanın,görünmezliğin, boyut değiştirmenin hatta antigravitasyon ve ışınlanmanın da temelinde zaman, uzay,boyut, enerji ve gravitasyonel alanların tek bir alan yapısı altında birleştirilmesi gerçegi yatar. Böylece, birleştirilmiş alanlar vasıtasıyla sadece ''hız'' ve ''enerji'' yöneltimi ve kontrolüyle 'zaman ve uzay 'da bir şekilde kontrol altına alınabilir.Örneğin maksatlı olarak, olağan dışı manyetik koşullar yaratılması hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin zaman fazını değiştirebilir. Bu durumda da, Birleşik Alanlar Teorisinin öngörüsüne dayanarak, birbirinden bağımsız bir varlık olmayan fakat içerisinde yer aldığımız belirli bir madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman faktörünü de çarpıklaştırmak olası hale gelir.
    Aşırı manyetik güçler evrenin dokusu olan uzay-zaman çizgilerini öylesine büker' kibiz artık o yüzeyden bir uçuruma yani küresel dış bükeyli evrenimizin çapı doğrultusundaki iç uzaya /tünele geçmiş oluruz.Tünel, manyetik amplitüt (genlik) dogrultusuna girer. Manyetik dalga vuruşlarının şiddeti skaler bir büyüklüktür.Bu türdeki manyetik dalgalar uzay/zamanın düz çizgilerini eğip-büktüğünden dolayı skaler dalga (scalar wave) bir gravitasyonel dalgadır. Buna skaler dalga ya da duran ve çarpan dalgalar (standing wave)'da denir.

    Uzay'da ve zaman'da anl
    ık bir yerdeğiştirim zaman-uzayın yürütülmesi ilkesinedayanır. Zaman-uzayda yerdeğiştirmeye dair en çarpıcı spekülasyon philadelphia deneyi olarak bilinen olaydır: söylenenlere göre, ''23 Temmuz 1943 sabahı Eldridge gemisindeki jenaratör çalışmaya başladı. Geminin etrafinda yeşilimsi bir sis olustu. Sonra sis kayboldu ve gemi de görünmez oldu. 15 dakika sonra jeneratörler durdurulunca yesilimsi sis ve ardından da Eldridge gemisi görüldü". Ve bu olaydan 3 ay sonra: "28 Ekim 1943'de Eldridge gemisinde tekrar jeneratörler çalıştırıldı. Geminin suylatemas eden yeri dışında kalan kısım görülmez oldu. Sonra mavi bir şimşegin çakmasıyla gemi tamamen kayboldu. Virginia açıklarında Norfolk'ta açıga çıktı.Birkaç dakika sonra tekrar kaybolarak Philadelphia'ya geri döndü." Bu deneyin asıl maksadı gemiyi bir şekilde görünmez yapmaktı. Gemi radarla tespit edilse bile, yanlış yerde algılaması isteniyordu. Amerikan donanması bilim adamlarından Dr.Morris K. Jessup 1943 yılında savaştaki Amerikaya Einstein'ın genel görecelik kuramı çerçevesinde ''yoğunlaştırılmış yapay manyetik alanların'' sayesinde uzay/zaman alanının bükülerek geminin içerisinde yer aldığı uzay/zaman levhası çarpıklaştırılmak isteniyordu. Amaç uzay boyunca yayılan düşman radar dalgalarından savaş gemisini gizlenmekti.
    Bu deneyde Einstein'ın Birleşik Alan Kuramı'da test edilmiş olacaktı.Einstein uzay/zaman alanını salt geometrik bir çerçeve olarak niteliyordu.Ve enerji alanları bu salt alanın geometrik dokusunu temsil ediyordu.Bu uzay/zaman levhasını ''yoğunlaştırılıp odaklanmış manyetik alan etkisiyle'' bir lastik gibi dördüncü boyut doğrultusunda kasıp gererek yerçekimsel bir gerilim alanı elde etmiş oluruz.Bu alan içindeki gemi, küresel alan gücünü asimetrik hale getirdiğinde, Gemi o yönde yerçekimsel bir asılım boyunca ışık hızında bir sapan etkisi gibi fırlatılmışcasına yerçekimsel bir dalga üstünde kayarak kendini hareket ettirir. Söz konusu deneyde gemiye dev bobin sistemleri yerleştirilmişti bobine verilen yüksek güçteki elektrik akımı bobinde bir Elektrik- Manyetik ve Gravitik alan denen bibirilerine 90 derecelik dik bir açıda polarizlenmiş alanlar yaratacaktı.Gemi bu dipole alanda uzay/zaman'ın üçboyutlu doğrusal çizğilerini dört boyutlu eğik sarmallara dönüştürerek ''İç uzay tüneli denen bir solucan deliği(wormhole)'' etkisi yaratarak uzay/zamanın diğer geometrik çizğileri ile kendi alansal çizğilerimizi bitiştirebileceğimiz bir zaman/uzay kayması meydana getirmiş olurBu dördüncü boyuta açılan bir tünel kapısıdır.Böylece yer ve zaman koordinatlarının dışına çıkmış olan gemi görünmez olmakla birlikte tünelin bir ucundan girip diğer taraftan dışarı çıkmış olur(kendi uzay/zaman sürekliliğine tekrar dönmüş olur).Bu bir teleportasyon feneomenidir.Çoğu araştırmacı yazar ve bilim akademisyenleri teleportasyonun, maddenin kendisini oluşturan atom ve moleküllere ayrıştırılarak yada enerjiye çevrilerek bir diğer koordinat noktasına taşınması olarak algılarlar.Aslında bu yanlış bir kanıdır.Uzay ve zaman alanındaki iç uzay doğrultusu boyunca olan kaymalar sonucunda madde fiziksel bütünlüğünü daima korur.Boyut değiştirme esnasında madde orijinal fizik bütünlüğünü korur.Sadece yoğun manyetik alan altında maddenin moleküllleri polarizlenerek saydamlaşır.Fakat madde fiziksel olarak yine kendi uzay/zaman alanı içersinde bulunur.Boyut değiştirme durumunda madde alt atomik parçacıklarına ayrıştırılmaz! Madde yoğunlaşmış bir enerjidir.Ve boyut değişimi bu enerjinin titreşim hızının manyetik rezonans prensibince yeniden ayarlanması ile ilgili bir değişimdir.

    Zamanda yolculuk yapan gemi: Philadelphia Deneyi ‘Gemi ve mürettebat sadece radarda görünmez olmakla kalmadı, gözlede görünmez oldu. Herşey planlandıgı gibi gitmişti. 15 dakika sonra adamlara jeneratörlerin kapatılması söylendi. Yeşile kaçan sis yavaş yavaş dagılmaya basladı. Çözülen sisle birlikte gemi, maddesel olarak çözülmeye başladı. Fakat birşeylerin yanlış gittiği ortadaydı. Gemiden dışarı çıkan mürettebatın dengesiz ve sınırlı oldukları görüldü. Donanma mürettebatın görev yerlerini değiştirdi. Kısa zaman sonra yerlerine baskalarını atandı. 28 Ekim 1943’te saat 17.15 Eldridge üzerinde son testler gerçekleştirildi. Elektromanyetik alan jeneratörleri tekrar çalıstırıldı ve Eldridge neredeyse görünmez oldu. Sadece dış hatları suda görünebiliyordu. İlk birkaç saniye her şey yolunda görünüyordu. Daha sonra gözleri kör eden mavi bir ışık haznesi içerisinde gemi tamamen ortadan kayboldu.Birkaç saniye içinde gemi millerce ötede Virginia Norfolk’da tekrar ortaya çıktı. Bir kaç saniye göründükten sonra tıpkı geldigi gibi esrarengiz bir biçimde gözden kayboldu ve Philadelphia deniz üssünde tekrar ortaya çıktı. Bu kez tayfaların çogu şiddetli şekilde hastaydı. Bazı tayfalar geri gelmemek üzere kaybolmustu. Bazıları çıldırmıştı. Hepsinden daha tuhaf olanı, beş kişi, geminin metal aksamı içerisinde erimişlerdi. Söylentilere göre deney başarılı geçmişti. Gemi belli bir zaman sürecinde fiziksel olarak tamamen kaybolmuş ve sonradan geri dönmüstü. Deneyde sadece geminin görünmez olması hedeflenirken, gemi moleküllerine ayrılmış ve bir başka yere nakledilmişti. Yine iddialara göre gemi birkaç saniyeligine değil dört saatligine gözden kaybolmuştu. Başka bir teoriye göreyse gemi, zaman içinde yolculuk etmişti! Nitekim deneyin ardından gemiyi Norfolk Virginia'da görünler çıktı...’ İnanılmaz gibi gelen bu satırlar, 40’lı yıllardan bu yana bir çok kişinin kafasını kurcalayan, hakkında onlarca kitap yazılan, film çevrilen ama, Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin ısrarla yalanladıgı Gökkuşağı Projesi’ ni, ya da resmi ismiyle ‘The Philadelphia Experiment-Rainbrow Project’ i özetliyor... Peki neydi bu deneyin amacı?Bu deneyin bilinen asıl amacı Einstein'in "Birleşik Alanlar Kuramı" na dayanarak oluşturulacak, elektiriksel alanlarda eşyanın uzay içerisinde yer değiştirmesiydi. Deney açık denizde 1943 yılında yapıldı. Deney gemisi gözlemcilerin önünde kayboldu, sonra tekrar ortaya çıktı ve gözükme ve kaybolma devreleri bu duruma son vermenin usülü bilinmediğinden devam etti ve gemi deniz üzerinde gerçekten inanılması güç mesafelere taşındı. Neticede insanı sersemleten bu fantazya durduruldu, ama gemide bulunan mürettebat üstünde deneyin, zihinsel ve fiziksel olarak olumsuz etkileri gözlemlenmiştir. Philadelphia deneyi olayı Einstein'in Birleşik Alanlar Teorisini kısmen teyit etmektedir:
    Eğer büyük bir enerji kaynağı olan elekriksel alanları yaratmak için özel bazı bobin sistemleri kullanılırsa uzayda eşyanın nakli mümkün olabilir (teleportasyon). Bobinlerce üretilen özel manyetik alan etkisinde maddenin nakledilmesi hakkında Einstein her ne kadar yardıma çağırılıyorsa da hiç bir bilimsel teori, kanun, gözlem ve fizik veriler deneye en ufak bir itibar göstermeye izin vermemiştir. Fakat yinede uzay-zaman sürekliliğinin yoğun manyetik güçlerle çatışması halinde sekteye uğraması pekte mantık dışı bir varsayım değildir.Philadelphia deneyi gibi inanılmaz bir proje gerçekten uygulandı mı? Bunu kimse bilmiyor. Ama günümüze değin bu konuda bir düzine kitap yazılmıştır.Anahtar soru şu; hükümetin Einstein'ın Birleşik Alan Kuramının uygulamasında Eldridge' in kullanılmasına ilişkin bir projesi olmuşmuydu ? Princeton üniversitesinden bir bilimci projenin ilk aşamalarında çalıştığını, projeyle ilgili karmaşık matematiksel denklemlerin yazıldığı sayfaları gördüğünü ve bunların Albert Einstein'ın kendi el yazısı olduğunu tanıdığını iddia ediyor.Bazılarıysa üst düzey subayların Eldridge'nin yapımı tamamlanır tamamlanmaz onun üstünde bir deney yapmak için donanmayı ikna ettiklerini söylüyorlar.
    Sonuçta spekülatif bir kurguda olsa bu olay bizi daha genel bir anlayışa götüren bir çeşit yol levhası görevini görebilir.
    Çetin Bal: Uzay-zaman sürekliliği birbirine devreden elektromanyetik nabız atışlarına karşılık gelir. Bir güç alanı dalgasını yine bir karşı güç alanı dalgası etkileyebilir.Bu çerçevede uzay-zaman sürekliliği yoğun güç alanları altında sekteye uğratılarak saptırılabilir.Böyle bir sapma bizi uzay-zamanın diğer noktalarına ''sıfır zamanda'' iletebilir. İşte ''üstuzay yolculukları'' nın sırrıda burda!
    Gökkuşağı Projesi
    Amerikan donanmasına ait, USS Eldridge adlı 1240 tonluk bu gemi, 1951'de Yunan donanmasına katılana kadarki hizmet yaşamında ilginç bir deneyim yaşadı.
    1943 kışında, USS Eldridge, dünya savaşında başarı kazanmak için çeşitli yöntemler geliştirmeye çalışan donanma tarafından Gökkuşağı Projesi adı verilen teknik bir deneye maruz bıraklıldı.
    Philadelphia Deneyi olarak ta bilinen bu deneyde gemi, elektromanyetik alan üreten bir düzenekle çevriliyor ve güçlü jeneratörlerden verilen akımla bu manyetik alan içinde etki altına alınıyor.
    Resmi açıklamaya göre amaç, geminin olağan manyetik alanını yok ederek elektromanyetik tetikleme ile çalışan mayınlardan etkilenmesini önlemek.
    Resmi olmayan iddialara göre asıl amaç, radarda görünmezlik hatta optik görünmezlik sağlayacak şekilde bir manyetik alan yaratmak ve geminin yansıttığı ışığı eğmek.

    Fakat akım verildiğinde beklenmedik gelişmeler yaşanıyor ve gemi tamamen yok oluyor. Akım kesildiğinde gemi yeniden beliriyor. Deney esnasında geminin başka bölgelerde aniden belirip yok olduğuna dair ihbarlar ortaya çıkıyor. Deney sonucunda gemi personelinin çoğunun kaybolduğu, aklını yitirdiği ya da bedenlerinin kısmen geminin dokusu ile birleşmiş olduğu görülüyor. Bu bilgiler tahmin edileceği gibi resmi olarak yalanlanıyor. Gemi 1951'de yunan donanmasına devrediliyor. 1990'lara kadar orada hizmet veriyor.

    PHİLADELPHİA DENEYİ:

    GÖKKUŞAĞI PROJESİ ( PROJECT RAİNBOW )

    1930'lu yıllarda Amerikan hükümeti bilim adamlarından gemilerin radarlarda görünmemesini sağlayacak bir yöntem geliştirmelerini ister. Başkanlıgını Nikola Tesla'nın yaptığı bir grup bilim adamı bu istegi gerçekleştirmek üzere ise koyulurlar… Yaklaşık 10 yıllık bir çalışmanın sonunda proje deneme aşamasına gelir. Deneyde Amerikan donanmasında görevli küçük bir destroyer olan Eldridge adlı gemi kullanılacaktır…Gemi, jeneratörler, vericiler, güç yükselticiler, modülasyon devreleri ve elektromanyetik alan oluşturmaya yarayacak araç gereci içeren tonlarca ekipmanla donanır…22 Temmuz 1943'te saatler 09:00' ı gösterirken elektromanyetik alan jeneratörleri çalıştırılır. Eldridge'in etrafını önce yeşil bir duman kaplar. Gemiyi bu dumanın ardında görmek imkânsızlaşır. Alıcılar geminin kuvvetli bir elektormanyetik alanla çevrelendigini göstermektedir. Duman çekildiğinde ise deneyin istenenden daha başarılı olduğu anlaşılır. Çünkü Eldridge sadece radarlardan değil, mürettebatıyla beraber "gözden de" kaybolmuştur! İşte Philadelphia Deneyi'nin bir kaç kelime ile özeti bu .

    Amerikan hükümeti ve deniz kuvvetleri elbette ki böyle bir deneyin ya da projenin varlığını asla kabul etmiyor. Tüm bunların asılsız, hayal ürünü iddialar oldugunu savunuyor. Ancak diğer taraftan da görgü tanıklarının ifadeleri var. Zaten deney hakkında bilinenlerin çoğu da bu tanıkların ifadelerinden sağlanmış.Şimdi başa dönelim ve hikayemizin ayrıntılarına bakalım. 1933 yılında Roosevelt ABD'nin başkanı oldu ve hemen ardından eski dostu ve dünyanın sayılı bilim adamlarından Nikola Tesla'yı Washington'a davet ederek ondan devlet adına bazı projeleri yürütüp yürütemeyeceğini sordu. Yanıt olumluydu. Başkan ona Gökkuşağı Projesi şeklinde bilinen projeden söz etti. Tesla bu proje üzerinde çalışmaya başladı. 1936'ya gelindiginde Tesla önemli gelişmeler kaydetmiş hatta insansız bir gemiyi gözden kaybedip sonra da geri getirmeyi başarmıştı.Ancak yetkililerin deneyin insanlı olarak yapılmasında ısrar etmeleri ve Tesla'nın da insanlara zarar gelmeden bu deneyin yapılmasının olanaksız olduğu noktasında başlayan görüş ayrılıkları sonunda Tesla'nın son aşamada projeden ayrılmasıyla sonuçlandı. Bundan sonra projenin idaresini Dr. John von Neumann devraldı.Donanma, özellikle Almanlara karşı bir an önce ezici üstünlük sağlamak kaygısını taşıyordu. Bu üstünlügü sağlamanın ise görünmezlikten geçtiği düşünülüyordu. Arzu edilen gemilerin "radarlara" görünmemesini sağlamaktı. Fakat sonuç beklenenden çok farklı oldu. Biraz sabırlı olun, daha ikinci deneyi anlatmış değiliz…
    Amerikan hükümeti için çalısan bilim adamları arasında dünyanın en büyük dahilerinden biri olarak gösterilen ve Nazi Almanyasından kaçıp ABD'ye sıgınan Albert Einstein da vardı.Philadelphia Deneyi'nde en büyük katkılardan birinin Einstein tarafindan sağlandığışünülmekte. Özellikle Einstein'in "Birleşik Alan Teorisi"nin deneyi başarıya ulaştıran faktör olduğu sanılıyor. Einstein bu teorisini 1925-27 tarihleri arasında Prusya'da yayımlanan bir bilim dergisine göndermiş ancak tamamlayamadığınışünerek geri çekmiş. Einstein'in ileriki yıllarda teorisini tamamladığı, ancak bunun savaş sırası ve sonrası hükümetlerce gizlenmiş olabileceği tahmin ediliyor. Biz şimdi gelelim ilk deneyin ayrıntılarına. Haziran 1943'te deney için seçilen USS Eldridge'e elektormanyetik alan oluşturucu donanım yüklendi ve gemi Philadelphia Deniz Üssü açıklarında deneye tabi tutuldu. Deney sırasında yeni mürettebat da gemide bulunuyordu. Deneye ticari bir gemi olan Andrew Furuseth'in mürettebatı da tanıklık etti. Andrew Furuseth'in özel bir yeri var, çünkü deney hakkında bugün bilinenlerin çoğunu bu gemide görev yapmış olan Carlos Allende'nin anlattıklarından biliyoruz. (Allende, 50'li yıllarda UFO araştırmacısı Morris Jessup'a yazdığı mektuplarda yaşadıklarını anlatmasaydı belki de bu olaydan hiç haberimiz olmayacaktı. Ve küçük bir not daha: Jessup 1959'da intihar etti. Ne ilginç değil mi?).
    22 Temmuz 1943'te
    şalterler kaldırıldımının gözden kayboluşuna kadar olanları biliyorsunuz. Ondan sonra olanlar da oldukça ilginç.
    15 dakika sonra
    şalterlerin indirilmesi emredildi. Yeşil duman yeniden belirdi ve duman çekilirken Eldridge yavaş yavaş yeniden materyalize oldu. Ancak bir şeylerin ters gittiği hemen anlaşılmıştı. Gemiye iletilen telsiz mesajlarına yanıt gelmiyordu. Gemiye çıkıldıgında mürettebatın hiç de iyi durumda olmadığı görüldü. Bir çoğu sinir krizleri içinde çırpınıyordu. En iyi durumdakiler hafiza kaybına uğramıştı!Donanma bu personeli topyekün emekliye sevk ederek gemiye yeni personel atadı. Bilim adamlarına da sadece radar görünmezliği istediklerini, optik görünmezliğe gerek olmadığını bildirdi.28 Ekim 1943'te ise Eldridge üzerinde ikinci deney gerçekleştirildi. Saatler 17:15'i gösterirken elektromanyetik jeneratörler yeniden çalıştırıldı. Gemi bir kez daha hemen hemen tamamen görünmez oldu. Sadece gövdesinin ana hatları seçilebiliyordu. Bir kaç saniye süresince işler yolunda gider gibiydi ki ansızın gözleri kör edebilecek kadar güçlü mavi bir ışık patlaması meydana geldi ve gemi gözlerden tümüyle kayboldu. Şimdi duyduklarınıza inanmayacaksınız belki ama Eldridge, bir kaç saniye sonra, 600 kilometre ötede, Norfolk açıklarında yeniden maddeleşti. Norfolk'ta bir kaç dakika boyunca görülür durumda kaldıktan sonra tekrar görünmez oldu ve saniyeler içinde Philadelphia Deniz Üssü açıklarında yeniden belirdi. Mürettebatın tamamı çok şiddetli bir biçimde rahatsızlanmıştı. Bir kısmı da kaybolmuştu. Hiç bir zaman bulunamadılar… Bazıları aklını kaçırdı ama en ilginci 5 asker geminin metal gövdesi ile kaynaşmıştı! İkisinin elleri çelik gövdenin içine geçmişti. Ellerini keserek adamları kurtardılar ve yerine protez eller taktılar. Sağ kalan adamlar asla tam anlamıyla düzelemediler. Akıl sağlıklarını kaybettikleri gerekçesiyle de ordudan uzaklaştırıdılar.
    Elektronik kamuflaj
    ı gerçekleştirmeye çalışan bilim adamları koca bir gemiyi, mürettebati ile birlikte ışınlamış ve sonra da geri getirmişlerdi. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi ABD hükümeti asla böyle bir deneyin yapıldığını ya da projenin yürütüldügünü kabul etmedi. Donanmaya göre Eldridge, sözü edilen tarihlerde Philadelphia'da bile değildi. Deneyin yapıldığı günlere yakın bir tarihte, yine enteresan bir yerde, Bermuda Şeytan Üçgeni'nde eğitim amaçlı olarak bulunduğu açıklandı. Eldridge daha sonra Yunanistan'a satıldı ve 90'lı yıllara kadar da 'Leon' adıyla hizmette kaldı.
    ABD hükümetinin, konusunu deneyden alan "The Philadelphia Experiment" (1983) adl
    ıİngiliz yapımı filmin ABD sınırları içinde gösterilmesini yasaklaması da in bir başka boyutunu teşkil etmekte…Yetkililer EMI firmasına bir mektup göndererek söz konusu filmin ABD'de gösterime sokulmasını istemediklerini bildirdiler. EMI ise bunun için hükümetin bir mahkeme kararı almaları gerektigini iletti ABD'li yetkililere…Kararı çıkarmak zor olmadı. Daha sonra EMI karşı bir karar çıkartarak filmi "video klüplerde kiralanabilir" kategorisine sokmayı başardı.Bazı iddialara göre de ABD hükümeti 'görünmez gemi' hikayesini düşmanı korkutmak için kendi uydurmuştu…Ortada yanıt bekleyen bir çok soru var:
    Donanma neden Eldridge'i Yunanistan'a satt
    ı?
    Sat
    ılan gemi gerçekten Eldridge miydi?
    Öyle ise, su an gerçek Eldridge gözlerden uzak bir yerlerde saklan
    ıyor mu?
    Deneyde kullan
    ılan gemi gerçekten Eldrigde miydi yoksa adı değiştirilmiş bir başka gemi mi kullanılmıştı?
    ABD hükümeti mi doğruyu söylüyor yoksa tan
    ıklar mı?..
    Bu sorular
    ın yanıtı henüz bilinmiyor… Ama biryerlerde bir ateş var ki bu denli dumana boğulmuş ortalık…

    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  8. #8

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    Carl M. Allen' in Dr. Morris K .Jessup ' a yazdığı mektup: Esrarengiz mektup 13 şubat 1956' da Dr.Jessup 'a Carl M. Allen imzasıyla yazılmıştı.
    Carl M.Allen: ''Sevğili meslekdaşım Dr. Morris Ketchum Jessup şu aşamada adımı açıklamayı sakıncalı gördüğümden kendimi Carl M.Allen olarak tanıtmakla yetineceğim. Vicdanım Einstein' ın Birleşik Alan Kuramı'nın uygulamaya konulduğunu ve sonuçlarının çok korkunç olduğunu açıklamaya zorluyor beni. Ekim1943'te U.S.S Eldridge gemisinde uygulanan gizli testin kod adı philadelphia deneyiydi.Destroyer özel olarak hazırlanmış elektrik ve elektronik aygıtlarla donatılmıştı.Testlerin amacı geminin düşman radarlarına karşı görünmez yapılması yani kamuflajın geliştirilmesiyle ilgiliydi.Einstein' ın kuramını temel alan bu araştırma için deniz kuvvetleri dört tane özel jeneratör tasarımlatmış ve yaptırmıştı.Amaç bunların yaratacağı dev akım alanlarının tersinir etkileşimle test gemisinin çevresinde bir tür örtü oluşturmaktı. Buna manyetik duman perdeside diyebiliriz. Deney, sonuç olarak test gemisi ve aletler açısından tam bir başarı olarak değerlendirildi. Ama mürettebat açısından tam bir faciaydı. Maruz kaldıkları her neyse bunun etkisi nükleer radyasyondan çok daha kötüydü. Bence bu iş uygun şekilde ele alındığında,yani halka ve bilim adamlarına uygun, psikolojik bakımdan etkileyici bir şekilde taktim edildiği taktirde, o zaman insanlar hayal ettikleri yerlerede gidebilirler. Deniz kuvvetleri' nin tesadüfen buldukları bu ''nakil'' işlemiyle yıldızlara gidilebilir.Bundan eminim.''
    Philadelphia Deneyi hakkında bir Makale
    Dr. Morris K. Jessup'a göre philadelphia deneyi: Jessup'un anlattığına göre, philadelphia deneyi gizli bir deneydi. 1943 yılında, philadelphia denizlerinde, donanma tarafından yapılmıştı. Amacı, içinde insanlar bulunan bir gemiye çok güçlü bir manyetik alanın nasıl etki yapabileceğini görmekti. Bunu manyetik jeneratörlerle sağladılar.Aşağıda bu gemide kullanıldığı iddia edilen jeneratör görülüyor.
    Deneylenen test gemisindeki seyirmeli (AC) ve seyirmesiz(DC) jeneratörler bir arada çalıştırıldı ve rıhtımda duran gemi ve çevresi üzerinde korkunç güçte skaler bir manyetik alan yaratıldı.( söylentiye göre bu deneyde tesla bobinleri kullanılmıştı) Alınan sonuçlar önemli olduğu kadar şaşıtıcıydı da. Ne yazık ki deney konusu olan tayfalar üzerinde sonradan hiçte hoş olmayan etkileri görüldü . Deneyin uygulanmasına başlandığında, önce yeşil bir ışık çevreyi sardı. Ve kısa zamanda bütün gemi bu yeşil sise büründü ve yavaş yavaş gemi de içindekiler de rıhtımdan bakanların gözüne görünmez olmaya başladı.Geminin yalnız su üzerindeki izi görülebiliyordu. Sonradan destroyerin Norfolk-Virginia' da görünüp yeniden kaybolduğu rapor edildi. Bu nokta zaman sapması fenomenini ilğilendirebilir. Tayfalardan birinin ifadesine göre denizdeki deney başarılı olmuştu.Görünmez alan sferoid biçimindeydi. Her ışın boyunca yüz metreye yakın bir uzaklığı kaplıyordu. Su yüzünde geminin yarattığı çırpıntılar görülebiliyordu ama, geminin kendisi görünmüyordu. Güç alanı daha da yoğunlaştıkça bazı tayfalar dagörünmez olmaya başladı. Elle bulunup, bir süre el teması sonucu yeniden görülür duruma getirildiler.Birkaç tanesi normal boyutlarından o kadar uzaklaştı- ki ancak özel bir elektronik araç yardımıyla bulundular ve normal boyutlarına getirilebildiler.
    Bu deneyin resmi ve bilimsel adı '' Project Rainbow-Gökkuşağı projesi'' idi. Daha bilimsel tabirle deneyin adı optikal görünmezlikti; özel bir sistemle veya jeneratörle oluşturulan çok güçlü manyetik bir alanın gemiyi sararak geminin içerisine girdiği uzay-zamanın düz çizğilerini büküp eğriltmesi planlanıyordu. Burda Einstein' ın genel görecelik kuramı devreye giriyordu.Böylece yerçekimsel yoğunlukta bir manyetik alanla gemi ''kütleçekimsel bir mercek'' etkisi altında radar dalgalarını ve ışık dalgalarını kendi çevresinde kırıp dağıtarak tamamen görünmez olacaktı.Denildiğine göre gemiyi saran dev manyetik enerji dalgaları doğru açıda senkronize edilirken birden kontrolden çıkmış ve ''yönsüz dalgalar''a dönüşünce alışılmadık etkiler başlamıştı. Senkronize olmayan dalgalar zamanı büküyor ve etkiliyordu.Yine bu zaman bükülmesi etkiside bir zaman kayması etkisiyle geçmiş ve gelecek zaman dilimleri içerisine nakledebilir.
    Peki philadelphia deneyinde kullanılan teknoloji nasıl bir teknolojiydi? Bir tanığa göre bu deney için 75 kva gücündeki iki dev jenaratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine dört manyetik ışın yayılacaktı.Bu ışın yayma hadisesi gemiye yerleştirilen dört RF bobini ile üretilecek yoğun elektromanyetik gücü ifade etmektedir.( Her bir RF vericisi iki megawat CW gücündeydi ). Ve iki jeneratörden gelen elektrik akımı RF bobinlerine sürülmeden önce 3000 adet 6L6 akım gücünü yükseltici tüpten geçirilerek maksimum değere yükseltilecekti. Bobinlerde oluşan dev akım alanları geminin uzay-zaman çerçevesini hafifçe bozarak geminin çevresindeki her tür dalgayı kırıp dağıtarak optik bir görünmezlik yaratacaktı.


    Dr. Jessup Carl M.Allen' den aldığı mektupların sonucunda yukarıda gösterilen ''The Case for the UFO Unidentified Flaying Objects'' isimli kitabını yazmıştır. Kitabında Dr. Jessup UFO' ların tıpkı philadelphia deneyindeki yöntemlerin bir benzerinden yararlanarak bir görünüp kaybolduklarını kuramsal olarak açıklamıstır. Jessup'un savları oldukca dikkat çekici olmalıydı 'ki konuyu araştıran Dr. Jessup, o günlerde Deniz kuvvetleri' den bir davet aldı. Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu'na gittiğinde eline bir kitap verildi. Bu kitap kendi yazdığı kitaptı, bir yıl önce deniz kuvvetleri bürosuna postayla gönderilmişti. Dr. Jessup kitapta üç değişik el yazısıyla yazılmış notlar görmüştü ve bu notlardan birisinin Carl M.Allen'in el yazısı olduğunu fark etti. Notlar sanki dünyadışı birinin gözlemi olarak yazılmış gibiydi. Notlarda binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu, sonunda ise güç alanlarından, bir cismin nasıl kaybolup,yine nasıl ortaya çıkarılabileceği ve de1943' teki philadelphiada yapılan deneyden söz ediyordu.
    1959 'un 20 Nisan akşamında Dr.Jessup philadelphia deneyi araştırmalarında kayda değer ip uçları bulduğunu iddia ettiği bir zamanda intihar süsü verilmiş bir suikaste uğradı.Bu çalışmalar kimleri, neden rahatsız etmişti gizem hala çözülmüş değil. Tüm bu olayların resmi belgeleri ve polis kayıtları hala arşivlerde durmaktadır.Sonuçta gerçekten tuhaf bir öykü bu. Ve ordu bunu resmen kabül etmediği sürece böyle bir şeyin olduğuna dair sağlam kanıtlara sahip olamayacagız. Peki böyle bir deney gerçekten mümkünmü? Fizik kanunları maddenin ordadan kaybolmasını açıklayabilir mi? Newyork üniversitesinden Prof. Michio kaku buna evet cevabını veriyor.Ve ekliyor ; ''Eğer maddenin daha yüksek boyutlarına geçebilirseniz böyle bir güce sahip olabilirsiniz.Yüksek boyutlar yani paralel evrenler arasındaki bu etkileşim zaman yolculuğunun, görünmezliğin ve teleportasyonun anahtarıdır.'' Dr. Jessup ölmeden önce boyutsal yer değiştirmeye dair bilimsel bir anlayışa ve temele yaklaştığına inanıyordu.Ve bulgularının Einstein' ın '' birleşik alan teorisine'' göre açıklanabileceği görüşündeydi.Ve ona göre bunu sağlayacak olan da tasarlanmış- kontrollü manyetik alanlar dı!
    Jessup' la görüşmüş olan ve onu tanıyan Dr. Manson Valentine;
    ''jessup'un teorisine göre manyetik alanların gücü, cisimleri başkalaşıma uğratabilir, bir boyuttan ötekine taşıyabilirdi.'' demektedir. Benzer alanlarda araştırmalar yapan, kurkuya yer vermeyen akademik demeçlerde ve amatörce konuya eğilenlerin ortak kanısına göre özel elektromanyetik alanlar sayesinde boyut-zaman değişimi mümkün olabilir..!
    Manyetik kuvvetlerle hız arasında gravitasyonik asılım potansiyelinden doğan bir bağlantı vardır.Yoğun manyetik güçler altında uzay/zaman'ın geometrik çizgileri bozularak gravitik bir dalgalanma etkisi yaratır bu dalgaya bağlanan bir uzay gemisi uzay/zaman ilintisinde kayarak ışık hızında yol alır.Eğer ışık hızından daha hızlı yol alacaksak o zaman ''üst uzay/zaman'' alanı içerisine geçip o alan yapısı içerisinde üst uzay/zaman geometrisinde bir bükülme yaratıp( gravitasyonel asılım potansiyeli yaratıp) kendimizi sevk etme yoluna gitmiş olmamız lazım.Genelde bu konuda spekülasyon yapan amatörler araştırmacılar ya da en uç düzlemde düşünen bazı akademisyenler üst boyuta geçişi ve ışık hızını aşmayı hemen bir uzay/zaman eğriliği yaratarak gerçekleştiriyorlar. Bir anda bu uzay/zamanı eğerek başka zaman/uzay noktalarına geçiyorlar. Oysa ki zaman yolculuğu ve uzayda atlama o kadarda basit bir geçiş değildir.Bu yolculuğu yapacak aracın yapay bir zeka tarafından hareket ettirilmesi zorunludur. Bu yapay zeka belli bir uzay/zaman hologramının üç ve dört boyutlu gök dinamiğine ait yıldız, galaksi, gezegen dinamiklerinin ön görülen tüm geçmiş ve gelecek konumlarının koordinat dizgelerini göz önünde bulundurarak gerçekleştireceği ''uzay ya da zaman atlamasındaki üstuzaysal yönelim açısına karşılık gelen'' elektrogravitasyonel alanın çekimsel yöneliminin dör boyutlu matemetiksel doğrultusunu hesaplamalıdır. Bu yönelim ayarlamasındaki milyonda bir hata payı uzay gemisini gitmek istenilen zaman ya da uzay noktasının çok uzağında bir yere teleporte edebilir. Çünkü sonuçta bu ışık hızını aşan bir hareket ya da hızlanma etkisi olduğu için araç içindeki bilgisayar hafızasında gidilecek yerin üç ve dört boyutlu açılıma sahip bir tür hologramsal haritası mevcut olmak durumundadır.Bu hareket tarzını belirleyen sistem, günümüzde kıtalar arası atılan nükleer roketlere ait hedef tayin sistemlerinin daha gelişmiş bir versiyonu olarak görülebilir.

    BİRLEŞİK ALAN TEORİSİ NEDİR ?
    Teorinin temeli, basit bir anlatımla zihinlerimizde ayrı ayrı şekillenen zaman-boyut, ya da madde enerji kavramlarının aslında birbirinden ayrı birimler değil, aynı elektromanyetik uyarılar karşısında birleşebilecek nitelikte oldukları görüşüne dayanır. Aslında birleşik alan teorisi, UFO'ların nasıl böyle birdenbire görünüp kaybolduğunu açıklayabilecek bir teoridir.
    Uygulamada, elektrik ve manyetik alanlar söz konusu olur.Bir bobinde yaratılan elektrik alan, kendisine dik bir manyetik alan yaratır.Bu alanların her biri, evrenin bir düzlemini temsil etmektedir. Oysa evrenin üç düzlemi vardır.Demek bir üçüncü alan daha olacaktır. Bu da belki gravitasyon alanıdır.


    Elektromanyetik jeneratörleri çalıştırıp bir manyetik titreşim yaratılırsa, belki rezonans kanununa göre bu üçüncü alanı da ortaya çıkarmak mümkün olabilir. Dr.jessup philadelphia deneyinde de bilmeyerek bu durumla karşı karşıya gelindiğini ifade etmiştir.
    Dr. Morris Jessup' un teorisine göre manyetik güçler bugün hala esrar perdesi altında sayılır.Eğer Einstein' ın birleşik alanlar teorisini geliştirir, gravitasyon ve elektromanyetik alanları, boyut-zaman teorisiyle birleştirirsek, manyetik alanların yeterince güçlendiği zaman, cisimlere boyut değiştirtebileceğini, dolayısıyla onları görünmez hale getireceğini düşünebiliriz. E= m.c2 formülü kütle ile enerjinin eşitliğini ifade eder. Ve Einstein 'ın genel görecelik kuramına göre kütle ile enerji zaman -mekanı bükebilirdi. Ve Einstein kütleçekim kuvvetlerinin aslında zaman-mekanın eğriliğini ifade ettiğini öne sürmüştür.
    Fakat henüz kütle ile enerjinin zaman-mekan eğriliğiyle ilişkisini kuran denklemler tam olarak anlaşılmış değildir. Bu da birleşik alan kuramı denklemlerindeki eksik halkadır. Bugün bilinen bir üst düzey gerçek vardır' ki o da maddenin temelde elektirik ve manyetik bileşke yapısını temsil eden enerji kuantlarından kurulu bir sistem olduğudur. Ve bu sistem onun zaman çerçevesini yaratmaktadır.Ama nasıl? Bir nesnenin kütle niteliklerini ve dolayısıyla da o nesneyi kuşatan yerçekimi ve zaman-boyut çerçevesini gerçekten belirleyen şey o nesnenin temel yapı taşları olan kuantların titreşim hızları ve salınım biçimidir.Tüm sır bu kuant denen parçaçık mekaniklerinin gizemli davranışlarında yatmaktadır.
    Çetin BAL: Buraya kadar olan tüm anlatımlarımı yine benim kendi kuramıma paralel bir kuram olan Dr. Dewey B.Larson'un fikirleriyle boyut ve zaman meselesini değerlendirecek olursak keza benimde desteklediğim ve hem fikir olduğum temel düşünceye göre ''evrendeki herşey hareket ve titreşimden ibarettir.'' Buna göre fiziksel boyutumuzu meydana getiren temel titreşim değişebilir. Bu da bir tür boyut değişimi anlamına gelir.Evrendeki her şey titreşimlerden oluşur demiştik, elektromanyetik spektrumun frekanslarında milyonlarca değişmeler vardır. Peki bizim enerjimize bağlı olan bu temel titreşim derken neyi kast ediyoruz. İşte boyut kuramının temel anlayışı bu yanıtta saklıdır. Temel titreşim ışık hızıdır. Bildiginiz gibi hiç bir şey ışık hızından daha hızlı titreşmez. Enerji,boyut,zaman-mekan,yerçekimi,kütle denen herşeyin temel bir titreşim altında bir araya gelip kendiliğinden birleştiğini görebiliriz. Ve bu temel titreşime ait titreşimsel sapmaları inceliyerek yerçekimi dediğimiz olayı ve ''n'' boyutları dediğimiz yada farklı zaman çerçeveleri dediğimiz şeyi rahatlıkla izah edebiliriz. Ve bu doğrultuda zamanı bir dalga yapısı olarak tanımlarsak ( ki' ben öyle kabül ediyorum) bir uzay-zaman eğriliği olarak tanımladığımız yerçekimi fenomeni de zaman dalgalarını ifade eden ''temel ışık titreşimleri genliğinde ve dalga boyunda ve dolayısıyla ışığın temel hız yapısında'' harmonik bir sapma olarak karşımıza çıkar.Böylelikle boyutlar arası kapıları açarak yerçekimsel sapmalar altında bizi uzay-zamanın uzak köşeleri arasında gezdirebilecek güç, yerçekimsel yoğunlukta frekansı ayarlanabilen bir elektromanyetik alan olarak karşımıza çıkar.
    Benim teorime göre eğer bir üst boyutun imkanlarından yararlanmak durumunu elde etmiş iseniz uzay aracınızın vibrasyonel seviyesini yükselterek o boyuta geçer ve o boyut üzerinde çok kısa bir zaman süresi içerisinde yolculuk yaparak tekrar vibrasyonel seviyenizi düşürdüğünüzde mevcut kainatın içindeki çok uzak bir gezegene çok kısa sürede seyahat etme imkanına sahip olursunuz. Aslında ben günümüz biliminin varsaydığı karadelikler ya da kurtdeliklerinden yani uzay-zamanın eğrilerek bir tüp geçit gibi başka zamanlara - mekanlara ya da boyutlara geçit verecek şekilde bağlandığını düşünmüyorum. Bu farklı boyutlar nerdeler? Onlar her yerdeler ve farklı frekanslarda ve farklı hızlarda ama aynı AN'da titreşiyorlar.Aynı AN'da..! Buna göre farklı boyutlar ayrı frekanslarda ama aynı boşlukta yayın yapan radyo istasyonlarına benzetilebilir.Ve tıpkı her radyo istasyonunun ayrı bir proğrama sahip olması gibi her boyutta kendi zaman ve mekanına sahip ayrı bir dünyadır. Öyleyse üstuzay yolculuklarının yada paralel evrenlere (hyperuzay'a) geçişin sırrı evrenimize ait maddeyi bu boyutta gösteren temel titreşimlerdeki değişimde gizlidir.Daha öte realite boyutları demek fizikselliğin yokluğu demek değildir.Bu sadece temelde bir frekans yapısında olan maddenin vibrasyonel hal değişimidir.Termodinamiğin ''hiçbir şey yoktan var olmaz, varken de yok olmaz'' diye bilinen kanununu doğru yorumlamak gerek. Hiçbir şey, yok olmaz; ama hal değiştirir. Hal değiştirme bazen yok olma gibi algılanır.Boyut değiştirme yani görünmezlik fenomeni yok olma değil hal değiştirmedir.Bu sanki buzun katı halden sıvı hale ve sıvıdan da gaz haline geçişi gibi bir faz değiştirmedir.Sonuçta boyutsal bir faz değişimi geçiçi bir görünmezlikle sonuçlanır.
    Zamanı bükmek demek maddeye ait titreşimlerin sayısal ritmine karşılık gelen zaman akış hızını değiştirmek demektir.Her alemin kendine ait bir zamanı vardır.Akışı, diğer alemlerinkinden farklıdır.Bu nedenle her alem sadece kendi zamanı içinde algılanabilir. Onun zamanı aşıldımı artık o alem yoktur; geçilen, içine girilen zamanın alemi vardır.Zamanın akış hızı, aktığı alemin madde yoğunluğu ile bağlantılı olarak hızlanır ve yavaşlar.Bu zaman formülüne göre diyebilirizki ''zaman çerçevesi = kütlenin yoğunluğu + kütleye ait enerjinin titreşim hızı''.
    Zamanın, evrendeki her yoğunluk ortamında farklı hızı vardır.Bu akışın bizim boyutumuzdaki hızı yaklaşık 300.000 km/sn'dir.Işık olarak algıladığımız foton yapıları bu zaman enerji akımı ile taşındıklarından bu hız dünyada ışık hızı olarak bilinmektedir.
    Tekrar philadelphia deneyine dönecek olursak parisli bilim adamı George Langelaan, ''Les Faits Maudits'' adlı yapıtında Dr.Morris Jessup'un 1942 yılında ''özdeğin zaman ve uzaya bağlı olmadan göçürülebileceği'' ve görünmez yapılabileceği ilkesini Einstein 'ın ''Alan varsayımı'' ndan çıkardığını söylemektedir. Romanya 'lı Prof.Doru Todericu, zaman' la -uzay'a bağlı olmayan bir süreçte atom parçacıklarının etkinliğine değin bir varsayımı ortaya koymuştur.Buna benzer bir varsayım da Sovyetler Birliği 'nce ileri sürülmüştü. Kaybolan gemi konusunda şimdiye değin, hiç bir yalanlama yapılmadı bu deneylere ilişkin olarak.

    PHİLADELPHİA DENEYİNİN ARKA YÜZÜ:
    Jessup, 1940 yılında, postadan “görünmezligin” sırlarından ve “Birleşik Alanlar”ın elektromagnetizmasından söz eden inanılmaz formüllerle dolu bir mektup alır. Bu mektuptaki imza, Fransızca’ya uyarlanmış “Charles M. Alain”dir.
    . Mektupta yaz
    ılanlara baktığında şaşkına uğrar; inanılmaz şeyler vardır. “Görünmez olmanın sırlarıve bir taşıtı görünmez hale getirmenin tam bilimsel ve akla gelmeyecek elektriksel aygıtları ve dev bobin planları bu mektupta yer almaktadır. Yazılanların altındaki imza, yine “Karl Michael Allein” e aittir.Bu dökümandaki çizimler ve teoremler, “KMA” imzasını taşımaktadır. Jessup, bu belgelerde, bir sürü çizimin yanısıra, UFO benzeri disk biçimli uçan araçların teknolojisinin en ince ayrıntısına kadar verildiğini hayretle görür ve bu çizimleri kopya etmekten kendini alamaz (Daha sonraları yayınladığı “The Case for The UFO” (UFO Dosyasi) isimli kitabının ana kaynağı bu çizimlerdir).
    jessup görünmezlik olayının, bilim yoluyla da gerçekleştirilebilecegine inanmaktaydı. Çünkü, görünmezlik mekanizmasının, tamamen enerjetik alanlara dayandığını fark etmiş ve olağanüstü şiddetli manyetik alanlarda bunun gerçekleşeceğine inanmıştı.

    Dr. Jessup, o y
    ıllarda, ABD Deniz Kuvvetleri’nin çok deger verdigi büyük bir bilim adamıdır. Yapay manyetik alanlar oluşturularak bir geminin görünmez olup, olamayacagının denenmesi, İkinci Dünya Savaşı’nın en yogun oldugu bu dönemde, ABD Deniz Kuvvetleri’nin de çok ilgi duyduğu bir projedir. Dr. Jessup ise, böyle bir deneyi üstlenebilecek tek kişidir.
    Bu deneyle, maddenin uzayda yer deği
    ştirmesi planlanmıştır. Başka bir deyişle, madde, atomlarına ayrıştırılacak ve başka bir fizik mekanda tekrar bir araya getirilecektir.Yani, bir “ışınlama” deneyi yapılacaktır. Bu deneydeki asıl hedef, Einstein’in Birleşik Alanlar Teorisi’ni , uygulamalı olarak kanıtlamak ve bundan askeri amaçlarla yarar sağlamaktır. Yani, oluşturulacak yapay bir manyetik alanla, savaş gemilerinin düşman gemileri karşısında görünmezliginin sağlanması amaçlanmıştır.
    Yukarıdada belirtildiği gibi
    Birleşik Alanlar Teorisi, “mekan-zaman” ve “madde-enerji” kavramlarının aslında birbirinden ayrı birimler değil, aynı elektromanyetik uyarılar karşısında “birleşebilecek” nitelikte oldukları görüşüne dayanır. Bu teori, UFO’ların nasıl birdenbire görünüp, birdenbire kaybolabildiklerini açıklayabilecek tek teoridir. J. Helms ve L. Harry’nin “Argosy UFO Magazine”de 1977 yılında yayınlanan “The Carlos Allende Letters: Key to The UFO Mystery” (Carlos Allende Mektupları: UFO Gizeminin Anahtarı) başlıklı yazısında bu konuda bazı ipuçları bulunmaktadır.
    Yap
    ılacak uygulamada, bir bobinde oluşturulacak olan elektrik alan, kendisine dik bir manyetik alan yaratacaktır. Bu alanlardan her biri, evrenin bir düzlemini temsil eder. Oysa, evrenin üç düzlemi vardır. Demek ki, üçüncü bir alan daha olmalıdır. Projenin bir amacı da, insan eliyle yaratılacak yapay bir manyetik alanla oluşturulabilecek olan bu üçüncü düzlemin, insanlar ve cisimler üzerindeki etkilerinin araştırılmasıdır. Söz konusu deney, çok güçlü manyetik jeneratörler ve bobinlerle bir gemiye ve yakın çevresine elektrik akımı yükleyerek, buradaki elektrik alana dikey durumda yoğun bir manyetik alan oluşturmak ve böylece oluşan bu “dipol” alanda, iç uzaya, yani “tünele” girip, başka bir tünel ucundan çıkmak şeklinde özetlenebilir.
    Tesla “Philadelphia Deneyi”nin haz
    ırlık aşamasında ve ilk uygulamalarında, 1931-1943 yılları arasında etkin bir şekilde görev almıştır. Bu deneyin, gemi personeli üzerinde zararlı sonuçlar doguracagı kanısına varan Tesla’nın, bu görevden kendi istegi ile ayrıldığı sanılmaktadır.Dr. Jessup, deneyden sonra, 1950 yılı başlarında, UFO’larla ilgili bir kitap üzerinde çalışmaya başlar.Jessup Carl M.Allen'in gönderdiği bazı çizimleri kopya etmişti. Jessup, bu çizimleri, yazmakta oldugu UFO kitabında kullanmaya kalkışır. Ancak, matbaaya baskı için bıraktıgı yazıların Zaman yolculuğu ve ileri UFO teknolojisi ile ilgili bazı bölümlerinin baskıda çıkmadıgını hayretle görür. Yazılar matbaada, klişe için verdigi çizimlerin asılları ise evinde kaybolmuştur. Jessup, ilk kitabı “The Case for The UFO”nun 1955 yılında yayınlanmasından kısa bir süre sonra, “The Expanding Case for The UFO” (Genişleyen UFO Dosyası) , adı altında ikinci bir kitap yayınlamıştır. Bugüne kadar konusunda yazılmış en iyi dört kitaptan biri olarak kabul edilen bu eserlerde, Philadelphia Deneyi ve Birleşik Alanlar Teorisi’ne geniş yer verilmiştir. Jessup, kitaplarında, okurların ve devletin bu konuya yönelmesini ve bu alanda yapılacak çalışmalara finansal kaynak sağlanması için politikacılara baskı yapılmasını önermektedir. Ona göre, UFO konusu ancak bu düzeyde ele alındığında bir çözüme kavuşabilecektir.

    Dr. Jessup, kendisine yapılan komploya karşılık olmak üzere, “UFO’s and TT” (UFO’lar ve Zaman Yolculu
    ğu) adındaki üçüncü kitabını yazmaya koyulur. Ancak, bu kitabın yayınlanmasına ömrü yetmeyecektir.
    Philadelphia Deneyi, 1950’li y
    ıllarda, ABD Deniz Kuvvetleri’nce ve Dr. Jessup’un katılımı ile bir kere daha denenmiş, ancak bu ikinci deneyde birinciye nazaran daha olumsuz sonuçlar alındığından, deneyden vazgeçilmiş ve hemen birincisi gibi örtbas edilmiştir. Bazı kaynaklar deneyin, 1983 yılında, “The Project Montauk” Montauk Projesi) adıyla yeniden uygulamaya konulduğundan söz etmektedir. Tabi hepsi gizli tutulan bu uygulamalarla ilgili olarak, ABD’li yetkililerden herhangi bir bilgi alma olanağı yoktur.

    Sonuçta, Philadelphia Deneyi’nin
    birnumaralı Adamı Dr. Jessup’un ölümüyle, deneyle ilgili araştırmalar, belgeler, tanıklar ve onunUFO teknolojisi ve zaman yolculuğuile ilgili çarpıcı görüşleri tam anlamıyla bir esrar perdesine bürünmüştür. -Küresel zaman makinesi-
    ''Nikola Tesla, elektromanyetizmin zaman yolculuğunun anahtarı olduğunu belirtiyordu.( Fenomen dergisi sayı:8sayfa:29)'' Çetin Bal: Zaman içerisinde yolculuk yapabilecek bir aracın çalışma prensibi elektro-garavitasyonik bir sevk yöntemine dayanmalıdır.



    PHİLADELPHİA DENEYİ :

    Uygulama, Philadelphia liman
    ındaki, USS Eldridge, DE (Destroyer Escort) 173 borda numaralı bir ABD sahil koruma gemisi üzerinde yapılır.
    Tarih: 28 Ekim 1943’dür. Gemiye, 75 KVA gücünde iki dev jeneratör (degausser), her biri 2 megawat CV gücünde üç RF vericisi ve 3000 adet güç artt
    ırıcı tüp monte edilmiştir. Deney başladıgında, ilk olarak sisli yeşil bir ışığın çevreyi sardığı görülür. Gemi bu yeşil sise bürünmeye başlar ve içindeki denizcilerle birlikte yavaş yavaş kaybolur. Geminin sadece su üzerindeki çırpıntıları görülmektedir, kendisi görünmez olmuştur. Tam üç dakika sonra, buraya 640 kilometre uzaklıktaki Norfolk limanında, geminin, askeri gözlemcilerin gözleri önünde aniden ortaya çıktığı ve tekrar kaybolduğu ve en son olarak, yeniden Philadelphia limanında belirdiği görülür. Deney, bu şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıktığında güçlükle sona erdirilir.
    Philadelphia Deneyi, sonraki y
    ıllarda bir çok dergiye, kitaba ve filme konu olmuştur. Deneyle ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüş, iddialar ortaya atılmış, fakat olayın ardındaki esrar bir türlü tam olarak gözler önüne serilememiştir. Çok sayıda tanığın olmasının yanısıra, deneyi yaşayan bir o kadar da denizci vardır. Ancak, bunların büyük bölümünde zamanla akıl rahatsızlıkları ortaya çıkmış, bir kısmı intihar etmiş, bir kısmı ise eceliyle ölmüştür. Dolayısıyla, bugün için bu deneyle ilgili somut kanıtlar bulmak oldukça güçtür. Öyle ki, bugün, ABD Deniz Kuvvetleri’nde deneyin kod adının bile ortada bulunmaması, bu olayın yetkililerce hala bir sır olarak saklandığını göstermektedir.

    ABD Deniz Kuvvetleri’nin çok gizli “Inter Services Code-Work Index”inde yer alan “Rainbow” kod adının, Philadelphia Deneyi’ne ait oldugu ve bu deneyin, resmi kayıtlarda “Project Rainbow” (Gökkusagı Projesi) adıyla geçtigi, W. L. Moore ve C. F. Berlitz ikilisinin “The Philadelphia Experiment: Project Invisibility” (Philadelphia Deneyi: Görünmezlik Projesi) kitabında ve A. H. Hochheimer’in “The Philadelphia Experiment from A to Z” (A’dan Z’ye Philadelphia Deneyi) adlı yayınında belirtilmiştir. Ayrıca, deneyin, Philadelphia’da çıkan bir gazetede haber olarak yayınlanmış olduğu da bu yayınlarda yer almaktadır.
    Baz
    ı kaynaklarca , deneyin ön hazırlık çalışmalarının Nikola Tesla ve Dr. John von Neumann tarafindan, 1930-1931 yıllarında, Chicago ve Princeton Üniversiteleri’nde yapıldıgı, Tesla’nın 1931-1943 yılları arasında bu projede etkin görev aldıgı, hatta 1940 yılında yapılan ilk denemenin başarılı olmasından sonra, 22 Temmuz 1943 ve 12 Agustos 1943 tarihlerinde, takip eden denemelerin yapıldıgı ileri sürülmüştür. Tesla’nın, deneyin gemi personeline zarar verecegi gerekçesi ile projeden ayrılmasından kısa süre sonra şüpheli bir ölümle yaşamını yitirdiğini daha önce belirtmiştik.
    Baz
    ı kaynaklarca üç kez tekrarlandığı ileri sürülen deneyi, yandaki diğer bir gemiden gözlemleyen tanıklardan birinin ifadesi şöyledir:
    “22 Haziran 1943 sabah
    ı 9.00’da jeneratörler çalıştırıldı. Yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başladı. Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu. Sis ortadan kalktığında gemi kaybolmuştu, sadece denizi görüyorduk. Bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları, korku ve heyecan içersinde soluklarını tutarak bu inanılmaz olayı seyrediyorlardı. Gemi ve personeli sadece radardan değil, gözlerimizin önünden yok olmuşlardı. Her şey planlandığı gibi olmuştu. 15 dakika sonra emir verildi ve jeneratörler durduruldu. Önce bir şey olmadı; ardından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge tekrar görünmeye başladı. Sis azalırken, bir şeylerin yanlış gittigini hissettik. Hemen gemiye yanaştık. Ilk önce, gemi personelinin çogunun geminin yanlarından sarkarak kusmakta olduklarını gördük. Diğerleri güvertede bilinçsizce, şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı. Ekipler gemiye girerek, bu personeli yenileriyle değiştirdiler. Bir kaç gün sonra, yeni bir deneyin yapılması kararlaştırıldı. Bu deneyde de, gemi, istenilen radar görünmezligine ulaştı; akabinde geminin donanımı degiştirildi. Asıl deney ise, 28 Ekim 1943’de yine aynı gemide gerçekleştirildi. Bu deneyde de, jeneratörler çalıştırıldıktan hemen sonra, destroyer hemen hemen görünmezlik aşamasına ulaştı. Geminin sadece burnu ve kıçı görülüyor, aradaki bazı yerleri ise belli belirsiz seçiliyordu. Sonra, su üzerinde, sadece teknenin bulundugu yerde çizgi halinde bir iz kaldı. Daha sonra, mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Artık, gemi tamamen yok olmuştu. Geminin, bir kaç dakika sonra, Philadelphia’ya millerce uzaktaki Norfolk’da ortaya çıktıgı kaydedildi. Ancak, orada göründükten kısa bir süre sonra tekrar kayboldu ve tekrar Philadelphia’da ortaya çıktı. Bu kez durum ciddiydi; tüm personelin başı beladaydı. Bazıları yok olmuştu; bir daha hiç geriye dönemediler. Ama en korkuncu, beş denizcinin, geminin gidip-gelmesi sırasında, metal gövdenin içinde kışmış olmalarıydı. Bu feci bir olaydı. Birisi kurtuldu, ama bir daha asla eski haline dönemedi; aklını yitirmişti. Personelden bazılarının psişik yeteneklerinin olağanüstü gelişmiş olduğu saptandı. Bazıları ise sokakta yürürken kayboluyor, sonra yeniden ortaya çıkıyorlardı.”
    Arast
    ırmacı yazar C. F. Berlitz, “Without A Trace” (İz Bırakmadan) adlı kitabında , Dr. Jessup’un yakın arkadaşı, bilim adamı, Dr. Mason Valentine ile yaptıgı bir röportaja yer veriyor. Bu röportajda, Berlitz’in, Philadelphia Deneyi’nin bilimsel olarak açıklanmasının mümkün olup, olmadığı konusundaki sorusuna, Dr. Valentine su cevabı vermiştir:


    “Bence Philadelphia Deneyi, bilinen ve al
    ışılmış yollarla açıklanamaz. Bir çok bilim adamı, artık atomun temel yapısının madde zerreciklerinden değil, elektromagnetik alanlardan oluştuğu görüşünde. Bu olay, son derece karmaşık enerji alanlarının birbirini etkileme işlemidir. Eğer, böyle bir evrenin içinde maddenin değişik fazları bulunmasaydı, bu şaşılacak bir şey olurdu. Bir fazdan diğerine geçilmesi, bir yaşam düzeyinden diğerine geçmeye benzer. Bu, boyutlar arası bir degişmedir. Yani, Dünya’lar içinde başka Dünya’lar olabilir. Manyetik alanların boyutsal değişimler yaratabileceginden zaten kuşkulanılıyordu. Maksatlı olarak olağandışı manyetik koşulların yaratılması, hem fiziksel, hem de yaşamsal olarak maddenin fazını değiştirebilir. Bu durum, bağımsız olmayan, ancak içinde bulunduğumuz madde/zaman/enerji boyutunun bir parçası olan zaman boyutunu saptırabilir. Kısacası, Philadelphia Deneyi büyük bir olasılıkla gerçek bir deneydir.”
    Prof. İvan Sanderson'a göre ,Deniz filosu'nun ABD-denemesi'nde Dr.Morris Jessup tanınıyordu.''Bilinmeyen bir enerji''yle görünmez yapılabiliyordu bu koca, ağır nesneler. Nesnelerin arasıra üstün bir hızla uçabilmeleri, diyor Prof.Sanderson, onların(UFO' ların) ''zaman etkenine egemen'' olduklarını gösterir. Enerji' yle zaman denetimi..!
    Eğer bir zaman makinesinin neye benziyeceğini merak ediyorsanız size aşağıdaki
    zaman makinesi modelini göz önünde bulundurmanızı öneririm;

    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  9. #9

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    PHİLADELPHİA DENEYİNİN BİR DİĞER SPEKÜLATİF YÜZÜ:
    En önemli nokta tamtam
    ına 40 yıl sonra aynı gün ikinci bir deneyin yapılmış olması. Bu hipermekânda 40 yıllık bir uzaklıktı. Dünyanın da 20 yıl periodlu 20 Agustos'ta tepesine ulaşan bir bioritmigi var ve bu da dünyanın alanı sayesinde yapılan iki deney hipermekânda birleşiyordu. 20 Agustos'ta yapılan deneyde gemi mürettebatıyla beraber hipermekâna çekildi.
    Makina bölümünde görevli olan iki tayfadan biri Alfred Bielek idi ve ya
    şadıklarınışöyle anlatıyor:
    [Biz gemide idik ve gemi hipermekâna çekildi. Deneyin korkunç derecede yanl
    ış olduğunu biliyorduk. Makinaları kapamayı denedik fakat olmadı. Dışarı güverteye kaçtık ve yandan dışarı atladık. Güverteden atladık fakat diğer ucu Long Island, Montauk'ta 12 Agustos 1983'te biten bir bir zaman tüneline düştük. Gece idi. Çabucak bulunduk ve aşagı götürüldük. Von Neumann bizi selamladı. Bizi bekliyordu. Baya bir şok olmuştuk. Biraz evvel 1943'te idik ve şimdi 1983'teydik ve von Neumann 'ı yaşlı bir adam olarak görüyorduk. Bize karışıklık olduğunu, geri dönüp gemideki jenaratörü kapatmamız gerektigini, aksitaktirde hipermekân-yırtığı daha da büyüyerek bütün gezegeni yutabileceğini söyledi. Bizi 40 yıl beklemişti.
    Montauk'tan geri gönderildik ve donan
    ımı baltalarla parçaladık. Gemi mekândaki kendi noktasına hemen, zamandaki noktasına ise 3 saniye sonra geridöndü. 1943'ten itibaren von Neumann neler olduğunu bilmiyordu. ve 1945 yılında savaşın sonlarına doğru 1943'teki eski donanımı çalışır hale getirdilerokadar değiştirmiştiki, sonuçta bir zaman makinası halini almıştı. .Almanlar da zamanda yolculuk üzerinde çalışıyorlardı. Bunların hepsi kayıtlara geçirildi.]

    Von Neumann ona görünmezlik probleminin cevabını sordu. Metafizik konusundaki ev ödevini telafi etmesi gerektiğini öğrendi. Problemin sebebi gemideki mürettebatın Geminin sıfır-zaman referansına bağlı olmamasıydı. İnsan normalde algı noktası ile sıfır-zaman-refaransı olarak değil, zaman-refaransı olarak bağlı. Zaman-Akım bağlantısı kişilerinde sistemle senron bir biçimde akmasını sağlıyor ve böylece bir etkileşim mümkün oluyor.Zaman bağlantıları kolayca kırılabilir. Projenin elektrik gücü gemideki kişilerin zaman bağlantılarını kırmıştı. Gemi zamanına geri döndüğünde, içindeki kişiler aynı referansla gelmediler. Von Neumann kişilerin zaman referanslarını gemimin Zaman referansıyla bağlayabilmek için bir bilgisayara ve metafizikten de birkaç bilgiye ihtiyacı olduğunu anladı. 1950 yılında bu amaçta kullanmak üzere bir bilgisayar yaptı ve 1952 yılında kurulmaya hazır hale getirildi. 1953 yılında başarılı bir deney gerçekleştirildi. İnsanlar işlemler bittikten sonra mekândan kaybolmuyorlardı. Gökkuşağı Projesi olarakta adlandırılşan Philadelphia Deneyi Projesi deniz kuvvetleri tarafından iptal edilerek adı "Projekt Phönix" (Phönix Projesi) olarak değiştirildi.Spekülasyon boyutunda ifade edilenlere göre Nazi Almanyası'nda Zaman yolculuğu kavramı üstüne ve dünya dışı zeki varlıkların ''uzay araçları teknolojisi'' üstüne araştırmalar yapılmıştır.Nazi Almanyasının 2. dünya savaşını kaybetmesi sonucunda bu araştırma grupları dağılmıştır.Ve elde edilen tüm bilgiler/çalışmalar bir sonuca ulaşılmadan tozlu raflar arasında yitip gitmiştir.

    Gökkuşı Projesinin olumsuz etkilerinden çok şey ortaya çıktı. Görünmezlik araştırmaları STEALTH-Teknolojisini ve başka birçok gizli projeleri meydana çıkardı.
    Bu bilgilerin bir k
    ısmı 1984 yılında çıkan "
    Philadelphia Deneyi" isimli filimde de yer aldı. Hükümet filime ABD sınırları içinde yayın yasağı getirdi. 1986'da yasak süresi biti ve yasak uzatılmadan filim video kasesi olarak piyasaya sürüldü.


    FARKLI BİR YORUMLA ''Philadelphia Deneyi''

    Zaman yolculuklarında anahtar olarak kullanılan kelime ışık hızı. Teoride bir obje ışık hızından hızlı gidebiliyorsa o zaman ''zamanda yolculuk'' edebiliyor. Fakat burada da bazı problemler var. Sözgelimi eğer biz zaman içinde yolculuk edersek tahmin etmeye çalışalım, başımıza neler gelebilir? Eğer herhangi biri zaman içinde geri döner ve kendi büyük annesini dogum anında öldürürse teoriye göre zaman yolcusu bu yüzden asla dogmayacak dolayısıyla bu yolculuk asla ilk merkezinde gerçekleştirilmeyecek. Bu bir paradoks olarak devam ediyor.

    Zaman ya da mekan yolculuklar
    ı ile ilgili bilinen en yaygın delil Philadelphia Deneyi oldu ve resmi bir sır olarak saklandı. Bu deney için II. Dünya savaşı sırasında Amerika Askeri Servisi, dünyanın en büyük fizikçilerini bir araya topladı. Gökkuşagı Projesi adı verilen araştırma II. Dünya Savaşı boyunca hem Philadelphia Deniz Üssünde hem de denizde bir eskort destroyer gemisi üzerinde yapılan bir deney olarak ortaya çıktı. Deneyin amacışman radarlarında tespit edilemeyen bir gemi yapmaktı. İddiaya göre Philadelphia Deneyi 1943 Haziranında USS Eldridge 'de tonlarca deneysel elektronik donanımla donatılmasıyla başladı. Herşey planlandığı gibi gitmişti ve 15 dk. Sonra adamlara jeneratörlerin kapatılması söylendi. Ve Eldridge, sis kaybolduktan sonra maddesel olarak çözülmeye başladı; fakat bir şeylerin yanlış gittigi ortadaydı. 28 Ekim 1943’ te saat 17:15 Eldridge üzerinde son testler yapıldı. Elektromanyetik Alan Jeneratörler tekrar çalıştırıldı ve Eldridge neredeyse görünmez oldu. Sadece dış hatları suda görünebiliyordu. Herşey ilk birkaç saniyede iyi gidiyordu.

    Daha sonra gözleri kör eden mavi bir
    ışık haznesi içerisinde gemi tamamen kayboldu. Birkaç saniye içerisinde gemi tamamen millerce ötede Virginia Norfolk’ ta tekrar ortaya çıktı. Bu sefer tayfaların çogu şiddetli bir şekilde hastaydı. Bazı tayfalar geri gelmemek üzere kaybolmuş, bazıları çıldırmıştı. Hepsinden tuhaf olanı 5 kişi geminin yarısındaki metal içerisinde erimişlerdi. Söylentilere göre sadece geminin görünmezligini saglamak isterken, maddesini çözmüşler ve onu başka bir yere taşımışlardı. Yine iddialara göre gemi birkaç saniyeliğine değil dört saatligine gözden kaybolmuştu ve gemi bir teoriye göre zaman içinde, bir başka teoriye göre mekan içinde yolculuk etti. Nitekim deneyin ardından gemiyi Norfolk Virginia’ da görenler çıktı.

    Genel kanaat zaman yolculuğunun imkans
    ız olduğu yönünde. Bilim dünyasında yaygın olan görüşe göre zaman yolculuğu mümkün değil. Bununla birlikte genel kanı her zaman iyi bir rehber olmayabilir. Bundan yıllarca önce genel kanı insanın asla uçamayacağı yönündeydi; fakat şimdi insanlar uçabiliyor..

    ''Yok Oldu'' ve 640 km uzakta ortaya çıktı
    Molekül Transferi Gerçekleşti mi?


    Farklı bir bilimsel bakış açısından U.S.S Eldridge gemisinin ışınlanması:
    Aşağıda Philadelphia deneyine dair Çetin BAL ve Bülent Aybek'e ait bilimsel ve teknik notların birleştirilmesinden oluşmuş bir makale yer almaktadır.
    Daha önce de esrarengiz intiharıyla Dr.Morris Jessup'a zaman yolculuğu konusunda değinmiştik. Birleşik Amerika donanmasının da çok değer verdiği, büyük bir bilim adamı Jessup, 1943 yılında savaştaki Amerika'ya ''Yapay magnetik alanları'' deneyini aynı zamanda ''Birleşik alanlar teoremi''nin sınanmasını önerdi. Donanmanın isteği, bir geminin ''Görünmez'' olması, kamufle edilmesiydi.
    Sözkonusu bu deney, çok güçlü bobinlerden, bir gemiye elektrik akımı yüklemek, böylece bu elektrik alana dik bir manyetik alan oluşturmak ve bu dipole alanda ''iç uzay'' ya da ''Tünele girip, tünelin başka bir ucundan çıkmak'' diye özetlenebilirdi.
    Güçlü bir magnetik alanda, atomlar kafeslerini parçalayıp, uzay-zaman içinde yürürlerdi (Tayyı mekan- ışınlanma). Böylece yer-zaman koordinatlarının dışına çıkan bir nesne görünmez olacaktı. Donanmanın büyük finansmanıyla deney yapıldı.
    Elektrik akımı verilen çıkarma gemisi tayfaları ile birlikte gözden silindi. Gemi üç dakika sonra 620 km. uzaklıktaki Norfolk limanında gözüktü ve yeniden gözden kayboldu. Daha sonra sıçramalı olarak bir çok yerde ''hayalet gemi'' olarak görünüp yok oldu ve yeniden limanda belirdi. Bu arada deneyin acı sonucu bir çok tayfa öldü.
    Kalan tayfalarda bir çok tuhaf yetenekler gelişti. Böylece doğadaki (Bermuda olaylarında olan) magnetik fırtınaların tıpatıp laboratuvar benzeri yaratılmıştı.Bu aynı zamanda serap gibi görünüp kaybolan uçak ve gemilerin ya da içindeki kimselerin ''hayalet araç, ses ve imdat çağrılarını'' açıklıyordu.Çünkü bu gemi de hayalet gibi sıçramalı hareket etmiş ve zaman içinde, büyük mesafeler aşarak beş dakikada 1300 km. gidip gelmişti. Tayfaların bir çoğu, periyodik olarak yine magnetik alan etkisi kendilerine yöneldiğinde örneğin evlerinde ya da lokantada birden yok oluyorlar bir süre sonra yeniden görünüyorlardı. Duvardan da geçebiliyorlardı.Bazen de uzayları donup kalıyordu. Yani bir heykel gibi kaskatı kesiliyorlardı.O zaman onları ''topraklamak'' gerekiyordu.Böylece yine kendilerine geliyorlardı. Bu donma anında tayfalar, serbestçe uzayda gezdiklerini, çekimsiz alanda ''yükseldiklerini'' bulutların üzerinde karanlık bölgeye çıktıklarını söylüyorlardı.
    Kaybolan tayfalarda öyle! ''Birden kendimizi bedenimizle birlikte uzayda buluyoruz. Sonra dünyaya düşüyor ve kaybolduğumuzu ileri sürdüğümüz yerde yeniden size görünmüş oluyoruz'' diyorlardı.
    Söylediklerinin doğru olduğu acı bir gerçekle anlaşıldı: Bir gün pusula taşıyan bir tayfa birden donup kaldı. Arkadaşları ona dokunarak ''Topraklamak'' istediği anda tayfa alev alarak, hiç bir iz bırakmadan her şeyiyle yanmış, ne kemiği ne organik bir kalıntısı, metalik bir artığı bile olmaksızın yok olmuştu. Jessup, yanan tayfanın yandığı zemin ve halı numunesini test yapması için yetkililere vermişti. Testler sonucunda, ''tayfanın uzayının'' yüksek uzaya, yani kozmik ışınların olduğu yüksek bölgelere kaydığı anlaşıldı.Çünkü halının numunesinde, dünyaya ulaşmaması gereken kozmik primer denen kainat ışınları bulundu. Bunlar dünyamıza inmeden yukarıda yani atmosfer katlarında engellenirlerdi.Oysa ''Dünyamıza'' inmişlerdi.Ya da yanan tayfa, atmosfer dışına çıkmış ve bu yakıcı kozmik ışınların isabetiyle alev almıştı!
    Böylece tayfaların kimi zaman bedenleriyle ya da donarak muhayyeleleriyle uzaya çıktıkları doğrulanıyordu. Eski dinsel metinlerde mitolojilerde, masallarda eski yazıtlarda ve hikayelerde kendinden yanan yada kaybolan insanlardan bahsediliyordu. Bu insanlar kendi bedenlerini içine alan uzayın yada zamanın yürütülmesi ile uzak mesafeler arasında anlık sıçramalar yapabiliyorlardı. Bu insanlar kendilerini iç uzaysal yolculuklar denen bir çeşit gravitik dörcüncü boyut tünellerini kullanarak hareket ettirebiliyorlardı.Tarih boyunca bir takım insanların, tünelleri aracılığıyla, bedenlerini dış uzaya taşıdıklarından söz edilmiştir.Açık havada iple göğe tırmanan ve yukarıda birden yok olan hint fakirinin sırrı, görünmez olanların sırrı hep ''Bu tünel ile iç-dış uzay arasında dolaysız bağlantıya'' dayanıyordu!..
    Elektromagtizma suskun olmasına rağmen zaman /uzaysal çatlaklara neden olabilecek fırtınalara elverişlidir.Yani evcil gibi duran elektromagnetik güç alanları, eğer patlatılırsa (aktive edilirse) ne olur? Elektromanyetik gücün ''Tünellerle'' olan ilişkisi nedeniyle ruhsal olaylara (psikokinetik paranormal fenomenlere) yol açtığını ve bilinç boyutuyla çok yakın ilişkisi olduğunu hemen belirtelim. Durgun bir sisteme, eğer aşırı elektriksel yükleme yapılırsa, bu doz sistemi galeyana getirir.
    Elektrik yükünün bir insan hücresinin yada bedeninin faaliyet alanı içinde yada bir cihazın bir bobinin kendisinde aşırı birikmesiyle, tünel, hemen o bölgeye uzanır. Çünkü elektromagnetizma patlaması tünelin girişinde olmak zorundadır. Bu sistem, örneğin atomlar olsun: yüklemenin yapıldığı elektrik alana dik bir magnetik alan kendiliğinden oluşur. Evrenin iki düzlemi ( Elektrik ve magnetik düzlemleri) olurken, üçüncü düzlem yani TÜNEL de ''Dipole'' olur ve üçü birleşir ''Dipolarizasyon'' ortaya çıkar, iş de zıvanadan çıkar. Atomların elektronları uzaykafeslerini parçalayarak çıkmak isterler. Ancak bütün sistem aynı aşırı etki altında olduğundan, çekirdek de tünele doğru kaçar. Yani atom sistemi uzay-zamanda sıçramalı olarak gezmeye başlar... Hiç bir mesafe tanımadan bir anda başka bir yerde var olur.Ta ki enerji sukunet bulup, deney sonlanınca normale dönmeye çalışır. Ne var ki sistem, tünele bazı kaçaklar verir, tünel de onlara sahip çıkar, ayrılmaz. Tayyı mekan (Teleportation) bu mekanizmadan ortaya çıkar.Denenen varlık görünmezleşir, (Demateryalize olur) başka bir yerde görünür.(materyalize olur.) Magnetik fırtınalar böylece uzay yürüyümünün yanında zaman abberasyonları denen zaman karışmalarına neden olur. Bu da elektromanyetizma gücünün patlamasıdır.Çekim kuvvetinin patlaması ise bir karadelik şokudur ki, karadelikler doğrudan tünel ağzı olup , magnetik fırtına kaynağıdırlar. Mekan ve zaman bir olay noktacığını ifade eder. Bu eylemsel hız noktasına bir kuantum noktası demek uygundur. Magnetik güç bir alan hacmidir. Bu alan gerçekte bölünemez bir güç hacmini ifade eder.Bu alanı her ne kadarda biz kuantum paketlerinden kurulu düşünsekte! Enerji bütündür. Geometrik çerçeve içinde bölünemez ve noktasal ayrışmaya uğratılamaz. Damlalar şeklinde bir denizi ayırsakta neticede damladaki ve denizdeki mahiyet aynıdır.Işık yada elektromanyetik güç alanıda kuantum birimlerinden kurulu gibi düşünülsede temelde birleşik tek bir hacmi ifade eder.
    Bu magnetik güç, boyutların eksen enerjisini ifade eder. Kuantın seçtiği kanalı da bu magnetik plan belirler.Magnetik alan aslında maddeye ait üç boyutluluk ötesindeki boyutlarla bağlantı halinde olan ( geçmiş ver gelecek uzay zaman topolojileri) geometrik bir şablona sahiptir. Zaman yolculuğunu sağlayan ve zamanda bilgi aktarımını sağlayan şeyde evrendeki- boyutlar arasındaki bu iç içe olan birbirinin içinde devam edegiden titreşimsel bütünlük birlik ve bu elektriksel bağdır. Magnetik alan aslında kendi titreşimsel yankısı içinde madde ötesi dediğimiz boyutlar arası bir geçiş ve bağlantı noktasıdır. Bu magnetik kuantum noktaları farklı uzay ve zaman noktalarını irtibatlayan bir kapı vazifesi görür. Her kuantum noktası üçüncü boyuttan dördüncü boyuta açılan bir kapıdır. Ama aktive edildikleri taktide!
    Bizler maddeyi vareden boyutsuz nur enerjisi denebilecek evrenin özüne ait bir enerjiyi bu ışıktan hızlı hareket eden titreşen enerjiyi algılayamayız. Bu enerjiyi( zamansız ve mekansız özü) ışık hızında biz magnetik alan olarak algılarız. Magnetik alan madde ötesinin bir uzantısı ve yankısıdır.. Kendine ışık hızında bir ''beden'' gerekir ki, bu da ''Elektrik Alan'' dır. Her ikisi durgun (Statik) olarak vardır. Fakat bir araya gelince dinamik elektromanyetik alanı (ve gücünü) oluştururlar. Elektrik ve magnetik alanın bir düzlemde birleşmesi...! Ayrıca birbiriyle aynı düzlemde çakışık olan, Elektrik ve magnetik alanların iki ayrı düzleme kayması da mümkündür.O zaman buna dipole yasası diyoruz. İki alan da bir arada olmakla birlikte, bu durumda bağımsız olarak her ikisi de kendi evrenlerindedirler, fakat iki düzlemin kesişme çizgisinde (dalgaların düğüm noktasında) birbiriyle ilişkilidir.
    Alanların aktivite edilmesi demek belli radyo frekanslarında radyoaktif bir enerji alanı oluşturmak demektir. Bir RF vericisine ait bobin çevresinde oluşan elektromanyetik alanlar gibi. Aktivasyon anında elektrik alan yatay konumda magnetik alansa dikey bir konumdadır.Her iki alanda böylece dipole halde bir aradadırlar.Tünel ise bir dördüncü boyut doğrultusundan her iki elektrik ve magnetik düzlemi dik bir açı ile keser!( Evrenin üçüncü düzlemi) Bu üç alan birbirine 90 derecelik bir açıda polarize ( kutuplaşmış) hale gelirler.
    Elektrik ve magnetik alanlar statik olduğu gibi, dinamikte olabiliyorlar. Bunlar ya aynı düzlemde çakışıktır.( elektromagnetik radyasyon) yada dipole'dir. (Birbirini dik kuşatırlar.). Ayrıca bunlar bir de polarite ve polarize çiftler oluştururlar.
    Magnetik güçlerle hız arasında inanılmaz bir orantı vardır. Magnetik kanallarda enerji yığılması eğer çok büyükse akıl almaz karadelikler ( yapay solucan tünelleri ) oluşur, ve uzay -zaman o noktada içe bükülerek cisimler bu eğri uzay-zaman geometrisi içinde tünel boyunca yürütülerek ortadan kaybolurlar. Maddelerin ışınlanabildiği ( Teleportation) olaylar oluşur ve geometrik çizgilerde cisimler atlayarak yer değiştirir. Bermuda üçgenindeki fırtınalar, Philadelphia deneyindeki gibi bir geminin ve tayfalarının gözden silinmesi, cisim yoğunluğunun sıfıra ulaşması, uzay-zamanda ''Hayalet sıçramalar'' yapması bu magnetik alan şiddetiyle orantılıdır. Güçlü ve özel bir magnetik alan, cismin yoğunluğunu tünel'e aktararak, çekimi ve bütün güçleri yenebilir.
    Şeytan üçgenleri olarak bilinen bölgelerde doğada böyle magnetik fırtınalar olduğunu ve bunların zaman çarpıklığına ve taşıt kaybolmalarına neden olduğunu, okuyucu duymuş olmalıdır. Trafiğin en yoğun olduğu ''Bermuda'' yöresinde yöresinde, özellikle daha çok uçak ve gemi kaybı gözlemlenmektedir. Felaketten kurtulanlar ise, bu magnetik fırtınayla teğetleşmişlerse, mutlaka abberasyon denen zaman kaymalarına uğramaktadırlar.
    Tüm bunlardan da anlaşıldığı gibi görünmezliğin boyut değiştirmenin yada mekanda anlık yerdeğiştirmenin yada uzayın yürütülmesinin bilimsel mekanizması tamamen enerjitik alanların esrarengiz etkileri olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç olarak ''birleşik alanlar kuramı'' nın da öngürdüğü bir çerçevede olağanüstü şiddetli magnetik alanlarda maddeler boyutlar arasında yerdeğiştirebilmektedirler. Kendi dış uzayından iç uzay tüneline doğru kayan cisimler dış uzayda görünmez oluyorlardı.
    Bir elektrik alanı çok iyi belirleriz ve tanımlarız. Ama magnetik alanın ne olduğunu halen bilmeyiz. Magnetik alanı mıknatıs akıları olarak görürüz! Ama bu akılar neyin nesidir? Aynı akılar insan bedeninde güçlü bir bio- magnetik alan (kirlian fotoğrafcılığı) oluşturur. Güçlü bir magnetik alan, elektronları kafesinden kopardığı için her şeyi zaman- mekanda bir anda yürütür (Bermuda üçgenindeki taşıt kaybolmaları gibi..)
    Elektrik ve magnetik alanlar, bir mıknatısın iki kutbunun akıları arasında yer alır. Biri artı diğeri eksi ile gösterilen iki şarjı (yükü ya da mıknatıstaki gibi iki kutbu N-S) vardır. Düalite ve polarite ikiciliği yüzünden elektrik ve magnetik alanlar biri yatay, ötekisi ona dik olarak teşekkül ederler. Metal ya da bobin gibi bir nesneye yüksek elektrik verildiğinde, onu dik bir magnetik alan kuşatır. (Dipol: Çift kutupluluk)
    Güçlü magnetik alanlar bizi zaman- mekan içinde sıçramalı olarak gezdirir.Bir aracın yüklendiği magnetik aşırı enerji, kesikli deşarj olmakta ve bu yüzden aracı zaman -mekan içinde gezdirmektedir.
    Evrenin üçüncü düzlemi olan tüneller mekanın dördüncü boyutunu ifade eder. Biz tünel girişlerini yani bu solucan deliği ağzını hep noktasal kuantlar olarak gördük! Kuantları noktasal tekillik olarak hep algıladık. Uzay zaman çizgilerinin birbirini kestiği noktalarda kuantsal birimler tezahür etmektedir. Bu noktalar elektrik ve magnetik çizgilerle taranan bir üç boyutlu yüzey alanını oluşturmaktaydı. Bir örümcek ağı gibi! Evrenin geometrik çatısı bu elektrik ve magnetik alan vektörlerinin bir araya gelmesi ile oluşturulmuştur. Uzayın dışına yani iç uzay dediğimiz dördüncü boyuta doğru çıkma girişimimizi yalnızca uzayın çapı doğrultusunda başarabiliriz. Bir bakıma bir elma kurdunun elmanın diğer yüzüne çevresinden dolanarak geçmek yerine bulunduğu yerden bir delik açarak bir tünel boyunca diğer tarafa ilerlemesi şeklinde bu yerdeğiştirmeyi düşünebiliriz.( kestirmeden bir yol, solucan deliği) Böylece ışık hızını geçmeden evrendeki topolojik eğrilikleri kullanarak bir uzay/zaman bükülmesi ile ışıktan daha hızlı değil ama daha çabuk bir şekilde diğer tarafa ulaşabilme şansımız var. Uzay ve zaman kendi üstüne kapanan küresel bir eğriliktir.
    Evrenin kayıp düzlemi olarak nitenlendirdiğimiz mekanın saklı dördüncü boyutu, bizim teğetleştiğimiz üçüncü düzlemde yer alır. Evreni üç düzleme ayırmak mümkündür. Elektrik, Magnetik ve Gravitik. Evrendeki her kuant noktası bu saklı boyutun kendisi yani TÜNEL oluverir. Oraya ( bu iç uzaya) geçmek için, UZAY ÜSTÜNE çıkmak, ve dış uzay küremizin çapı doğrultusundaki TÜNELE girmek gerekir. Bunun ne demek oduğunu yine bilinen bir basit idealize deneyle kavrayalım:
    On gün boyunca gideceğiniz bir çöl düşünün sevgili okurlar:
    Bu çölde iniş -çıkışlar ve engebeler vardır. Hızınız sabit olduğu için , örneğin saatte 10 km. yapabildiğiniz çölü, ancak on günde geçebileceğiz. Çölün sonunda da bizim bulacağımız bir ''GELECEK'' var. Işık böyle bir şeydir işte!..
    Bu çöl yani engebeli uzay-zaman içinde sabit ve değişmez hızıyla (saniyede 300 bin km.) yol alarak, uzayı (ya da buradaki örneğimizle) çölü 10 günde geçer. Çünkü uzay, çekim yüzünden engebelerle doludur, düzlüğü hiç yoktur. Ama biz çölü yürüyerek geçmekle şartlandığımız için (iki boyutluda yürümek kaydına düştüğümüzden) çölü on günde geçeceğimizi sanıyoruz.
    Eğer bir balonumuz olsaydı bir kaç günde, eğer bir uçağımız olsa on dakikada, roketle saniyelerde ve ışık hızıyla saliselerde alacağımız bu uzay yürütülmesi olayı, aynı zamanda ''Evrenin dışına'' yani bir üst mekan boyutuna geçmek demektir.
    Örneğimizi, bizim vurgulamak istediğimiz yönde kullanmak istersek , mekanın ''Dördüncü'' boyutu olan tünelleri anlatmak isteriz.
    En, boy, yükseklik dışında bir de ''Tünel'' boyutu olan evrenin ''kayıp bir üçüncü düzlemi'' vardır. Gerçektende evren iki düzlemlidir. İki boyutlu evrenlerinde yaşayan kalınlığı olmayan gölge insanlara nasıl ki, üç boyut hayalle canlandırılamaz gelirse ve hacim kavramından bir şey anlamazlarsa, aynı şey bizim için de geçerlidir:
    Mekanın dördüncü bir boyutu, nasıl bir şey olabilir ve neyin nesidir? Mekanın dördüncü boyutu, tüm paralel uzayları dikine olarak kesen Tünel sürecidir, evrenin de saklı üçüncü düzlemidir. Bizler mekanın dördüncü boyutu olan TÜNELLERİ göremeyiz. Zira tünelleri değil; onların kuant denen noktasal kesitini görüyoruz. Noktaya ise ''Boyutsuzdur'' diyor ve es geçiyoruz. Oysa nokta, kendisine baktığımız Evren Düzlemine göre değişir bir boyut kesitidir. Yani gözlemcinin bakış açısına göre algılanır. Örneğin nokta ''boyutsuz'' mudur, veya kuantlar sadece noktasal mıdır, bunu araştıralım.
    Boyut yönlere uzanım demektir. Bir boyutlu demek bir yöne uzanımdır.( uzunluk, çizği, doğru, kalem gibi skaler, lineer ya da dalga çizgisi, kartezyanizmde x apsis).Bu boyut tek bir çizgi ile tanımlanır.
    İki boyutlu iki yöne uzanım demektir.(En ve boy çarpımından oluşan alan-yüzey, kitap gibi genişlik içerir. Kartezyanizimde y ordinatı ve açısal tanımlamalar). Bu boyut ise en az iki çizginin bir dik açı oluşturacak şekilde kesişimini içerir. İki uzay boyutunu ifade eder.
    Üç boyutlu üç yöne uzanım demektir.( En, boy ve yükseklik çarpımından oluşan hacim, küp, kürsü) Bu boyut en az birbirini dik açıda kesen üç ayrı boyutu ifade eder.Yani üç boyut yükseklik boyutu derinlik, kalınlık olup, bir şeyin uzayda kapsadığı oylumu anlatır. Kartezyanizmde bu olgu z eksenidir.
    Nokta ise hiç bir yöne uzanmadığı için boyutsuzdur. Matematik ve arapça değeri sıfırdır. Noktanın serüvenini anlatmak için düşünsel bir deney yapalım:
    Bize bir ''Nokta'' gösterilmiş olsun. Ama bu noktaya baktıktan sonra, bakış açımızı dik doğrultuda değiştiriyoruz. O zaman, bu noktanın bir kalemin tepesindeki yuvarlak olduğunu görüyoruz. Böylece boyutsuz ortamdan tek boyutlu (x) düzlemine geçiyoruz. O zaman tek boyutlu kalem sandığımız şeyin, bir KİTAP'ın sırtının ''Enine kesiti'' olduğunu görüyoruz.
    Böylece kitabın bir ''Alanı'' olduğu için (önce boyutsuz nokta, sonra bir kelem gibi tek boyutlu) uzunluk sandığımız şeyin bir kitabın en ve boyundan oluşmuş iki boyutlusu olduğunu seziyoruz. (y düzlemi).
    Sonra başka bir açıdan baktığımızda başka bir düzleme geçtiğimizde, o kitabın kitap değil; bir KÜRSÜ'nün ''Üstünün kesiti'' olduğunu görüyoruz. Böylece Hacim yani 3 boyutluluk kavramına ulaşıyoruz. (z düzlemi).
    Her bakış açısından, (evrenin hangi boyutlarında olduğumuzdan ya da görüşlerimizden ) nokta sandığımız bir şeyin aslında nokta değil, çok boyutlu olduğunu sezebiliriz. Evren kapalı bir küreye benzer.Küreseldir ve küresel cisimlerden oluşmuştur. Kürenin ise üç boyutu vardır.( yüzeyi iki boyutlu; çapı üçüncüsüdür.)
    Dolayısıyla bir küreyi çevre-çap ilişkisinden oluşmuş bir çember olarak basitleştirelim. Çemberin çevresi bildiğimiz evrendir. Biz orada yaşamaktayız, her cisim onun üzerindedir. Uzayın kendiside dünyamızın bir benzerindedir. Evrendeki bütün cisimler, yıldızdan ibaret süsler, hep bu evren kabuğunun yüzeyindedir. Demek ki, ne yaparsak yapalım, o İKİ BOYUTLU yüzeyde kalıyoruz. Tıpkı gazeteye fotoğrafı basılan insanların gazete kağıdının dışına çıkamamaları yada aynaya hapsolmuş sahte bir derinliğe sahip iki boyutlu görüntümüz gibi. ''Resim gibi kalınlıksız o insanların ÜÇÜNCÜ BOYUT/Hacim'' kavramına inanmalarını sakın beklemeyin ... Aynı şey, bizim de evrenin üçüncü düzlemi, ya da MEKANIN DÖRDÜNCÜ BOYUTU içinde geçerlidir.
    Biz dünyadan Ay'a gidiyorsak, yada bir yıldıza doğru roketimizle yol alırken, evren küresinin dış yüzeyinde yol alan iki boyutlu yaratıklar gibi üç boyutlu uzay zemini boyunca bir çember üstünde hareket eden bir karınca gibi bir yay mesafesi alırız. Bu mesafe hem uzayda hem de zamanda alınan radyal mesafedir.

    Ama bunun dışında ikinci bir bakış açısı da evrenin çapına geçmektir. İşte bu çap iç uzaydır ve zaman mesafe ile ilgisi yoktur. Dış uzay yerine (evrenin kabuğu) bir iç uzay anlamına gelir. Bu çap ''DİKİNE'' bir uzunluktur.

    Bu çap, çemberimize her noktadan dik inmekte ve bizimle teğetleşmektedir. Çevre/çap ilişkisi ise sihirli ''Pi'' sayısından geçmektedir. Bu çapın bize değdiği teğet noktasında ışık zerreciği denen ( kuant) şeyleri boyutsuz nokta olarak görmekteyiz. Ne var ki, o çapa geçtiğimizde bu noktaların nokta değil, SOLUCAN TÜNELİ uzunluğu (Tek boyut) olduğunu görüyoruz. İşte Worm Hole denen bu tüneller, gizli uzay/zaman geçitleri bizim evrenimizi yukarı katmanlara bağlayan bir özel yoldur, mekanın dördüncü boyutudur. Yıldızlara uzanan yada açılan bir kapıdır. İç uzay tüneline giriş ve çıkış kapılarıdır Kuantlar!
    Bu çap tüneli, bize diktir ve hiç bir mesafeyi, hiç bir zamanda alan karadelik tünelimizdir.Evrenin de üçüncü düzlemidir. Elektrik ve manyetik çizgileri dördüncü boyut doğrultusunca dik kesen bir gravitik eksen çizgisidir. Biz bunu solucan deliği tüneli olarak yada bir dördüncü boyutta üst üste binen paralel evrenler ve farklı zaman tabakalarını dikine keserek aşağı ve yukarı yol alan bir asansör boşluğu gibide düşünebiliriz.
    Dünya üstündeki bildiğimiz alışıldık yerçekimi kuvvetide aslında üç boyutlu uzayın dördüncü boyuta doğru eğrilmesini ifade eden bir kuvvet etkisidir.Aslında dünya, enerjinin parçacıksal karekter kazanmış halidir. Yoğunlaşmış bir enerji kütlesidir.Ve dünyanın yerçekimide ucu açık olmayan kapalı bir uzay/zaman eğriliğini ifade eder. Dünyanın ''parçacıksal merkezi kütlesi'' yerçekimsel uzay zaman eğriliğini düğümleştirerek kendi üstüne kapatır ve dördüncü boyuta geçiş vermez. Ama maddesel bir parçaçığa bağlı kütleçekimsel uzay/zaman eğriliği yerine parçacıksal bir kaynağa sahip olmayan serbest uzay/zaman eğrilik alanları yaratılabilirse bu alanlar içine giren cisimler ortadan kaybolurlar. Böyle bir ortadan kayboluşun anahtarı ise uzayın bir noktasında serbest elektromanyetik bir deşarj yaratmaktır. Uzay/zamanda bir noktaya aşırı elektromanyetik güçte bir yük bindirildiğince bu olay o uzay koordinatlarına bağlı zaman fazını değiştirerek deşarj alanı boyunca o uzay alanını içine alan bir ''zaman değişimi küresi'' yaratır. Fotonların yada evrenin yapı taşı olan kuantların yoğunlaşma biçimleri o noktada dalgaların düğümlenerek bir parçacık olarak ifade edilen kapalı bir uzay/zaman geometrisi eğriliğimi( Geon) yada parçacıkların dalgalar içinde kaybolduğu bir uzay/zaman eğrileşmesimi olacağını belirler.
    Gerçi zaman/uzay sürekliliğinde bir değişim o uzay/zaman kalıbını belirleyen ''dalgalar denizi''ninde sıfır ve negatif denebilecek bir yoğunluk düzeyine geçmesi demektir. Tabi bu sembolik bir ifadedir. Çünkü negatif yada pozitif olma durumu farklı zaman uzay düzeyleri arasında yerdeğiştirmeleri sembolize eder. Burda negatiflik göreli anlamda kullanılmıştır. Bülent Aybek hocamızın kitaplarında bahsettiği gibi bir ''eksi kütle, negatif kütle'' olgusundan bahsedemeyiz. Ben bu ''eksi kütle yada soyut kütle'' kavramına karşı çıktığımı belirtmeliyim. Salt matematiğin tüm çıkarımlarını doğru sayamayız! Başka alemlerin farklı zaman sürekliliklerini biz negatiflik yada yokluk olarak algılarız. Negatif yada pozitif olma durumu uzay/zaman içinde bir potansiyel fark yaratmak demektir. Zamanın lineer (doğrusal) akışına bir noktada müdahale hemen o noktada bir zaman kavisi yada eğrileşmesi doğurabilir. Ve o noktalar içindeki cisimler farklı zaman perdesi yaratımı altında görünmezlik kazanabilirler. Aslında olan şey ''Elektromanyetik düzeyde bir zaman değişim küresi'' yaratmaktır. Uzay/zamanda bir nokta diğer bir noktaya göre farklı bir zaman çerçevesi kazanabilir. Fiziksel kütle olarak maddi dünyada kaybolmanın sırrı bir ''zaman değişimi'nde'' saklıdır. Madde boyut değiştirirken bizim boyutumuzdaki yoğunluğu sıfıra doğru inerken karşı alemde beliren maddenin yoğunluğu gittikçe artar ve o alemde cisim maddeleşir ( materyalize olur). Bizim boyutumuzda ise cisim ortadan kaybolarak yok olur. ( demateryalize olur). Boyut değiştirme yada ışınlanma kavramları gündeme geldiğinde kaybolan cisme ait molekülllerin, atomların, elektronların ayrışması gibi düşünülür bu olaylar! Oysaki boyut değişiminde yada ışınlanma yada ''zaman/uzay kayması'nda'' olan şey cismin enerji yoğunluğunu ile orantılı olan titreşim hızının değişmesi olayıdır. Bunlar aslında çok detaylı madde, enerji, uzay ve zaman mühendisliğini içine alan konulardır. Bunlarla bağlantılı olarak bir dördüncü boyut yada onun içinde düşünülen paralel evrenler yada farklı zaman boyutları gerçeğide tam olarak anlaşılamıyor malesef. Bülent Aybek hocamız bu ışınlanmayı yada iç uzay tüneli boyunca olan uzay/zaman yürütülmesini maddelerin elektron ve çekirdeklerine ayrışıp gitmesi olarak düşünmektedir. Ama bu şekilde bir madde transferine katılmadığımı söylemeliyim. Madde tünel boyunca yürütülürken orijinal yapısını bozmadan içindeki yolcularla birlikte uzay/zamanda anlık atlamalar yapabilir.Tünel boyunca yol alan uzay gemisindeki insanlar yolculuk boyunca şuurlarını bir an olsun yitirmeden bu yolculuğu tamamlarlar.
    Tünel dediğimiz iç uzaya geçmek denen kavramlarda aslında pratikte söylenegelenden çok daha farklı hallerdir. Biz uzay/zamandaki bu anlık yerdeğiştirmeleri ancak en yakın sembolik ifadelerle anlatabiliriz. Yoksa uzayda ve zamanda parmağımızı içine sokup oynatabileceğimiz bir tavşan deliği yoktur. Yada bir alt üst geçit merdivenleri basamakları yada kablo gibi tünel şebekeleri söz konusu değildir. Bunlar bariz gerçeğe en yakın izafi tanımlamalardır.Yerçekimi, uzay ve zaman, magnetik enerjiler ve hız arasındaki bağlantılar tam olarak tanımlanabildiğinde bunlar arasındaki uyumun belli güçlerle kasten bozulması sureti ile devasa uzay gemilerini bir yıldız sisteminden diğerine çok kısa sürelerde ışık hızı ve daha üstü hız seviyelerinde hareket ettirmek mümkündür.Evren kendi içinde dengelenmiş uyumlu bütün bir sitemdir.Işığın hızı, ve kozmik olaylar karadelikler, boşluğunun enerji yoğunluğu ve zamanın akışı ve bir takım kuantum olayları belli sabit kaideler içinde çalışırlar.
    İşte insan zekası bu dengeleri kendi lehine geçiçi olarak bozabilme ve kullanabilme kudretine sahiptir. Atom bombası gibi, atom çekirdeğinin güneşteki nükleer tepkimelerin benzerini yaratmak adına kontrollü bir şekilde patlatılması gibi! Uzay/zaman dokumasını bozan karadeliklerdeki fiziği kullanarak taklit ederek kendi yapay yerçekimsel güçlerimizi yaratarak uzay/zaman dokumasına bir takım müdahaleleri sağlayacak büyük uzaklık ve mesafeleri bir anda atlamaya yakınlaştırmaya olanak sağlayan teknolojileri geliştirebiliriz. Yapay yerçekimi jenaratörleri yapılabilir. Zaten antiyerçekimi jenaratörü ( antigravitasyon ) diye bir şey olmaz! Çünkü yerçekimi uzay/zaman dokumasının dünya çevresinde kapalı bir eğrilik oluşturacak şekilde bükülmesini ifade eder. İşin içinde üçüncü boyuta katılan bir dördüncü boyut kavramı yani olgusu vardır. Burda mesele doğrudan uzay/zaman geometrisinin ''güç alanları'' ile kontrol edilebilmesi mantığının esas alınması gerektiğidir. Dünyayı yani gezenenimizin yerçekimsel kuvvet alanını baz alarak bir karşıtçekim (antigravity) alanı yaratmayı düşünmek yanlış çıkış noktasıdır. Böyle bir düşünce deneyini öncelikli olarak yıldızlar arası yerçekimsiz bir ortamda tasarlamak daha doğru olur. Yıldızlar arası boşlukta bir uzay gemisi düşünelim. Bu uzay gemisi devasa cüssesi ile uzay/zamanda bir yer kaplar. Bu uzay gemisini aynen denizin dalgaları üstünde sörf yaparcasına uzay/zaman geometrisi içinde yaratılacak yönlendirilmiş odaklanmış bir gravitasyonel bir dalganın peşine nasıl takıp hareket ettirebiliriz? Önce bunu düşünmemiz lazım! Yerçekimsel dalgalar ışık hızında hareket ederler.
    Uzay boşluğunda öylece duran bir aracı uzay/zaman dokuması içinde nasıl bir güçle yada yakıtla hareket ettireceğiz? Dış ortama nasıl bir tesirde bulunup uzay aracını bu ortamda hareket ettirebiliriz? Bu hareketin içi hava dolu bir balonun birden bırakılmasıyla uçmasına benzemeyeceği yada bir jet motorunun yanmış patlayan gaz akımlarını dışarı püskürterek olmayacağı kesindir.Uzay ve zaman dokumasına etki edebilecek güçler sadece elektriksel manyetik yada elektromanyetik alan güçleri şeklinde olmalıdır.Bir alansal gerilimi yada dokumayı yine karşıt bir alansal gerilim yada gücü kullanarak etkileyebiliriz ancak! Bir elektrik alanını yine bir elektrik alanı ile etkileyebiliriz. Uzay/zaman dokumasının tabiatını mahiyetini incelemek lazım. Uzay ve zaman dediğimiz geometrik kafesin yada dokumanın kendisi elektriksel ve manyetik çizğilerin bir kaynaşmasını ihtiva eder. Yani elektromanyetiktir! Öyleyse doğal bir elektromanyetik gücü yine başka bir yapay elektromanyetik güç kaynağı ile baskı altına alarak ona tesir edebilme söz geçirebilme imkanımız olabilir. Yani bu ne demek? Bu açıkca alanların karşılıklı rezonansı ve kaynaşması prensibi demektir!
    Buraya kadar anlattıklarımızda temel sorun şu ki aracın içinde yer aldığı uzay/zaman çizgilerini içine alacak şekilde araçtan dışa doğru yayılan bir güç alanı üretecek teknik donanımın nasıl olması gerektiğidir. Biz burda enerjiyi atılıp püskürtülen bir güç kaynağı olarak kullanmayıp aracı içine alan elektromanyetik bir alan kaynağı olarak kullanacağız. Araç kendisini saran içine alan bir GÜÇ ALANI üretmek zorundadır.
    Elektrodinamik bilgisine göre uzayda ivmeli hareket eden bir elektron çevresine elektriksel bir alan neşredecektir. İvmeli elektron hareketinden dolayı bu elektrik alanı dik kesen bir magnetik alan da meydana gelir.Sonuç itibarıyle dairesel ve helezonik kanallarda ivmeli hareket eden elektron akımları çevrelerine güçlü elektromanyetik dalga etkisi yayımlayacaktır. Böylece bu manyetik tesisatın kurulu olduğu bir uzay gemisi elektromanyetik bir örtü ile çevrelenmiş olacaktır. Süper iletken borulardan yapılma bobin sistemleri yada fluoresan tüpleri andıran dairesel kanallarda değişik gazlar elektrik deşarjları sayesinde yada elektron plazması dolu helezon tüpler içinde akış haline getirilen elektron devinimleri sayesinde çevreye (uzay/zaman dokumasına) tesir eden yüksek frekanslı elektriksel akım alanları üretilebilir.

    Bir uzay aracının ( zaman aracının) genel geometrik şekli o aracı hareket ettiren güç sistemi ile yakından bağlantılıdır. Bizim önerdiğimiz bu aracın dairesel, küresel yada bir diske ve topaca benzemesi daha mantıklıdır. Çünkü aracın iç cidarları bir çeşit dairesel akım halindeki elektronların içinde dolandığı dairesel güç tüpleri( iyon tüpleri) ile döşeli olacaktır.
    Bu tesir noktasında devreye enerji alanlarının frekans değerlikleri girmektedir. Enerji frekansları ve titreşim dalgalarının doğasını çözümlemek lazım. Madde ve enerjinin temelinde minik noktasal kuantların çevrim hareketleri ve hız frekansları yer alır. Kuantlar (fotonlar) elektriksel bir şarja sahiptir. Ne kadarda kütlesi yok densede bir elektriksel şarjı vardır. Bir kuantın kendi içindeki spinsel çevrimsel dönüş yönleri ve hızları onun anti madde boyutundamı yoksa madde boyutundamı yer alacağını belirler. Uzay/zaman süreklisi boyutsal bir çatı ise bu çatının geometrik kafes hatlarının hangi boyutu çizeceğinin bilgisini taşır bu kuant hareketleri! Evrenimizi ÇAP doğrultusunda kesen TÜNEL dediğimiz şeyin daha teknik dille ifadesi ise işte bu kuant hareketlerinin hız değişimlerinde gizlidir. Bir uzay noktasına (kuant) bağlı zaman çerçevesini ( AN sal nokta) çizen şey bu değişik kuantik titreşim hareketleridir. Zamanın sarkaç hareketini belirleyen şeyde bu kuantların salınımlardır. Bu temel düzeydeki ışık dalgalarının her bir çarpıntısı her bir AN'a - zaman kuantumuna karşılık gelen bir nabız atışını ifade eder. Üçüncü boyuttan dördüncü boyuta geçmek demek temel zaman dalgasının nabız atış genliğinde bir daralma ve genişlemeye karşılık gelir. Daha üst boyutlara çıkıldıkça temel zaman dalgası atması genişler. Her boyutun kendini ifade eden -zaman akış hızını - ifade eden bir zaman kuantumu genişliği vardır. Zaman kuantumları yani boyutlar ikinin katları oranında yükselirler.Zamanın geçişi aynen kalb atışları gibidir.

    Zaman dilimleri birbirini takip eden göldeki dalgalar gibidir. Zaman, boyutsallık kazanmış uzay demektir aslında! Yüksek bir uzayda (hyperspace) içiçe yer alan uzay tabakaları gibi! Dördüncü boyut içinde dizilen üçboyutlu hologram plakaları gibi! ''Zaman'' bir açıdan dördüncü boyutta iç içe geçmiş, üst üste binmiş üçboyutlu hologram dalgaları örüntüsüdür.Zamanda yolculuk ise bir üst uzayı kullanarak kendi uzayımızın bir zaman plakasından diğerine sıçramak demektir.Mesafe ölçüleri gibi bununda ölçüleri açıları koordinatları bilgisayara girildiğinde bir uzay gemisi zaman ve uzaydaki sıçrama açısını yönelimini bu değerlere göre gerçekleştirir. Bu bir uçağın iki boyutlu pistten kalkıp üç boyutlu havada yere göre rota ve koordinat ayarı yapmasına benzer. Prensipte üçüncü boyuttan dördüncü boyuta geçişte bir uçağın iki boyutlu pisten havalanması gibidir.
    Eğer bir uzay gemisini böyle bir uzay/zaman dalgası yada atması üstüne bindirip yürütebilirsek o zaman simgesel olarak bir parçacığı gravitasyonel dalgalar sayesinde uzay dokuması boyunca sörf yaptırıp hareket ettirmiş oluruz. Bu hareket tarzında uzay gemisinin uzay içinde hareket etmesinden ziyade uzay gemisinin içine girdiği uzay/zaman dokumasının bir yöne doğru çekilip kaydırılması ve yürütülmesi sökonusudur. Böylece dolaylı yönden o uzay/zaman çizgileri içinde yer alan gemide o uzay/zaman dokumasının bir parçası olduğundan alanla birlikte uzay/zaman boyunca bir ötelenme hareketi yapacaktır. Güç alanlarının yapay kontrolü ile denetim altına alınan aracın içine girdiği -içinde yeraldığı ''yerel uzay/zaman çizgilerinin'' yada uzay/zaman çerçevesinin maksatlı olarak bir yöne doğru bozulup asimetrikleştirilmesi ile araç o yöne doğru yerçekimsel asılım kuvveti hissedecektir.Ve o yöne doğru kayacaktır.
    Kendi gezegenimiz üstünde yeşil çimler ortasında duran böyle bir araç bir kontağın çevrilmesi ile araçtan taşan elektromanyetik güç alanları sayesinde görünmez alan hatlarının üstünde, alan genişliği boyunca havaya yükselecektir. ( levitasyon, antigravitasyon). Eğer ölmeden önce NASA yetkilileri ile görüşme imkanım olursa bu sistem hakkında daha detaylı bilgileri paylaşmak isterim. İnsanlar maalesef burda anlattığımız şeyleri henüz anlayabilecek şuur ve bilinç kapasitesine sahip değiller. Belki biraz zorlamayla NASA nın dikkatini bu çalışmaların devam ettirilmesine burda anlatılanların önem değerine dair ikna etme imkanımız olabilir. İnsanlık yıldızlara ulaşmak zordundadır. İnsanlığın geleceği bu çalışmalara bağlıdır.
    Gezegen yüzeylerine hapis olmuş uygarlıkların hepsi bir süre sonra gezegenden ve güneş sisteminden gelen doğal ve kozmik felaketler sonucu evrenden silinmeye ve yok olmaya mahkumdurlar! Öyleyse insan ırkı olarak gezegenin sığ ve dar yüzeyinden kurtularak uzayın engin boşluğunda içinde yaşam olan koloniler kurmalıyız. Yıldızlar arası uzayda büyük bir şehri ve gezegeni içine alabilecek yıldız şehirleri kurmalıyız. Bu devasa gemiler uzayda inşa edilebilirler. İçlerinde yüzbinlerce insanın barınabileceği yapay göllerin ve meyve bahçelerinin olduğu dünyanın doğal ortamını taklit eden anagemiler inşa edebiliriz.
    İnsanlar bu noktalara gelebilmek için kültürlerinde çarpıcı değişiklikler yapmak zorundadırlar. Dinsel inanç yobazlığını ve ondan bir farkı olmayan materyalist maddeci düşünceleride bırakmak zorundadırlar. İnsanlık evrensel bir inanca sahip olmalıdır. Bu bütüncül holistik birlik inancıdır. Herşey ilahi evrensel bir ana zekanın içinde yer alır. İnsanlar ruhsal tabiata sahip varlıklardır. İnsana ait zihin o herşeyi içine alan makrokozmik zekayla bir ve bütündür. Kendi zihnimiz bir çeşit iç uzay tüneli ile o evrensel zihne bağlanır.O tünel boyunca yol almak bilinçaltına yani hepimizi yaratan(yansıtan) ana kaynağa inmek gibidir.Kimileri buna üst bilinç'te derler. Bilincin bilinçaltının evrenle olan bağlantısı çözümlendiğinde insanın ruhsal denen bir enerjiye sahip olduğu ve bu özsel kaybolmayan enerjinin tüm geçmiş ve gelecek zamana ait hatıraların hafızasını kendi içinde barındırdığını keşfedeceksiniz. İnsanlık reankarnasyon gerçeğini ruhsal evrim yasalarını ve dönüşüm süreçlerini ilerleme sürecini ve evrenler içindeki konumunu zamanla bilimsel gerçekler olarak keşfedecektir. Her dönemde ve çağda olduğu gibi her tür değeri, gerçeği kendi menfi düşüncelerine göre çarpıtan kullanan sömüren egoist insanlar mutlaka çıkacaktır. Henüz büyük kitleler tarafından kabül edilmekte ve hazmedilmekte zorluk çekilsede bu ruhsal nitelikli bilgiler zamanla insanlık tarafından kabül görecektir. Hz İsa'nın ve Hz Muhammetin Hz Musanın ve Mistik bilge Buda gibi özlerin ne demek istediği bu evrensel bilgiler ışığında yeni bir boyut kazanacaktır. Bu ruhsal gerçekler dinsel ve metafizik inanışlardan ve anlayışlardan çok zamanla bir evrensel bilgi felsefesi ve yaşam felsefesi halinde insanlarca daha net anlaşılıp kabül görecektir.
    Üç Boyutlu Dar Dünyamız
    Çetin BAL: Nokta hareketle çizgiyi, çizği hareketle yüzeyi, yüzey hareketle cismi, cisim hareketle dört boyutlu bir küp olgunusu ve kavramını ortaya çıkarır. Burda dikkat edilmesi gereken temel kavram bilinen geometrik çatıya katılan hareket ile o geometrik boyutsal çatının yükselmesi ve genişlemesidir. Hareket olgusu üst bir mekan fikrini ortaya koyar'ki biz bunu ''zaman'' yada ''yerçekimsel kuvvet'' şeklinde zihinsel ve fiziksel olarak dolaylı yollardan duyumsarız. Zaman aslında psikolojik bir olgu olmasının ötesinde fiziksel dünyanın maddesine dahil olan maddenin boyutları ile ilişkili bir hadisedir.''Zaman'' yoğunlaşmış maddeye ait enerji kuantumları düzeyinde kendini yansıtıp oluşturan dönüştüren uzatıp kısaltabilen bir çeşit enerji akımıdır. Bu açıdan ''zaman'' yerçekimi, mekan ve mesafelerle yakından ilişkili ve bağlantılı bir kavramdır.

    İçinde bulunduğumuz mekânı üç boyutlu (en-boy-derinlik) olarak tarif ediyoruz. İzafiyet teorisinin getirdiği anlayışla bu üç koordinata dördüncü olarak bir de zaman eklenmiş, toplam dört boyutlu bir kâinat tasvir edilmiştir. Boyut kavramını daha iyi anlayabilmek için tek boyuttan, yani 'doğru'dan başlayalım. Aslında bu tek boyutlu çizginin 'doğru' olması da gerekmez, herhangi bir 'eğri' de olabilir. Bir eğri üzerindeki herhangi bir noktanın konumunu tek bir sayıyla ifade edebiliriz. Meselâ, Ankara-İstanbul yolunu yaklaşık tek boyutlu bir hat olarak görebilir, bu yol üzerindeki her noktayı bir kilometre ile ifade edebiliriz.
    İki boyuta örnek ise 'düzlem'dir. Bir masanın üstü (idealde) iki boyutlu bir düzlemdir. Masanın üzerindeki herhangi bir noktayı en ve boy koordinatları olarak iki sayıyla ifade edebiliriz. Bu düzlemin üzerine dik olarak bir de yükseklik çıkarsak üç boyutu elde etmiş oluruz. Üç boyuta örnek olarak bir küpü verebiliriz. Küpün içindeki herhangi bir noktanın konumunu tarif etmek için, belli bir köşe sıfır noktası (orijin) olarak referans alınır ve noktanın konumu x, y, z eksenlerindeki üç sayı ile ifade edilir. Bir, iki ve üç boyuttan sonra tıkanıyor, yani dört boyutlu bir cisme örnek veremiyoruz. Bizim bildiğimiz ve kafamızda canlandırabildiğimiz dünya üç boyuta kadar çıkıyor. Daha yüksek boyutlu uzayları matematik diliyle ifade edip hususiyetleri üzerinde kafa yorsak da, bunu zihnimizde canlandırmamız oldukça zor. Bu sınırlılığı 1880'lerde hikâyeleştiren Edwin A. Abbott, Düz Ülke (Flatland) romanında iki boyutlu bir dünya anlatır. Bu dünya, bir kâğıt sayfası gibi yassı ve düz, yani iki boyutludur. Kare ve Daire Beyler bu dünyanın sakinlerindendir. Bu yassı fertlerin hareketleri, görmeleri, tasavvurları hep bu iki boyutlu dünyayla sınırlıdır. Meselâ Kare Bey, Daire'nin içini hiç görmemiştir; çünkü görebilmesi için Daire'yi çevreleyen çemberin bir yerinde açılma olması gerekir. Bir gün bu yassı, yani iki boyutlu dünyanın dışından üç boyutlu bir Küre, Kare Beyle sohbete başlar. Küre, Kare'ye üç boyutlu uzayı anlatmaya çalışır; fakat bir türlü anlatamaz. Sonra Kare'ye bir fikir vermesi için, Küre, yavaşça Kare'nin iki boyutlu dünyasının bir tarafından girip öbür tarafına geçer.
    Suya batan bir top gibi, Küre iki boyutlu dünyada önce bir nokta şeklinde görülür (düzleme temas noktası). Sonra gittikçe büyüyen bir daire olur. Sonra tekrar küçülmeye başlar ve bir noktaya indikten sonra kaybolur. Kare, hayretler içinde kalsa da, üç boyutun nasıl bir şey olduğunu kafasında canlandıramaz, tâ ki bir şekilde hapsolduğu iki boyutlu dünyanın yukarısına çıkıp o dünyanın bütün sakinlerini (yani daire vs gibi şekilleri) yukarıdan görünceye kadar. "Dört boyutlu bir uzay nasıl olurdu?" diye düşünmenin belki en kolay yolu, hikâyedeki gibi iki ve üç boyutu karşılaştırıp, üçten dört boyuta geçiş hakkında mantık yürütmektir. Meselâ dört boyutlu bir uzayda yaşayan varlıklar olsaydı neler olurdu?
    Öncelikle dört boyutlu âlemde yaşayan bir varlığın, bizim gibi üç boyutlu insanların arasında, bir anda kayboluvermesi onun için çok kolay olurdu. İki boyutlu uzayda, meselâ bir kâğıt sayfasında olan bir cismin birden olduğu yerde yükselerek kâğıdın dışına çıkmasını düşünün. Bu cisim bir milimetre oynamayla (yükseklik yönünde) gözden kaybolup, bir milimetre oynamayla geri gelebilir. Başka bir enteresan özellik de, dört boyutlu âlemde yaşayan bir varlık için, üç boyutlu cisimlerin içi ve dışının beraber görülebilmesi ve bunlara ulaşılabilmesidir. Yine iki boyut-üç boyut örneğimize dönersek; aynı kâğıt sayfasındaki iki şekil birbirinin içini, şekil kesilip açılmadıkça göremez ve birbirine ulaşamaz. Ama üçüncü boyutu kullanan bir varlık, iki boyutlu şekillerin içlerini de aynı anda görür ve onların içlerine doğrudan ulaşabilir. Bu noktada ilginç örnekler şunlar olabilir: bir kasayı açmadan içindekileri alabilmek veya bir hastanın başka hiçbir yerine dokunmadan uzanıp apandisitini kesip almak… Daha karmaşık bir şeklin iki boyutla kesişimini düşünürsek, çok daha farklı görünümlerin tek bir varlıktan kaynaklanmasını hayal edebiliriz.
    Meselâ bir küpün iki boyutlu bir uzayda iz düşümü kare olabileceği gibi, duruşuna göre, üçgen de olabilir. Daha da ilginci, dört boyutlu tek bir varlık, üç boyutlu bir dünyada aynı anda birden fazla yerde farklı varlıklar olarak görülebilir. Meselâ bir cankurtaran simidini yarısına kadar dik olarak suya batırdığımızı düşünelim. Üç boyutlu olan bu cisim, su yüzeyinin iki boyuta sıkışmış dünyasından bakıldığında, iki ayrı yerde iki ayrı dairecik olarak görülür. Günümüzde fizik çevrelerinde tartışılan "süper sicim" teorisi, dört değil 10 (zamanla beraber 11) boyutlu bir kâinat kabul etmektedir. Teoriye göre bildiğimiz üç boyutun dışındaki boyutlar kendi içlerine kapandıkları için, algıladığımız mikro-âlemden makro-âleme kadar kendini göstermemektedir. Bu fazla boyutlar ancak atomun temel parçacıklarının da çok daha altındaki ölçeklerde var olmaktadır. Boyutların içine kapanıp görünmez oluşunu şöyle bir örnekle anlamak mümkün olabilir.
    Bir torba kuru fasulyeyi düz bir yere sıkça dizerek bütün bir yüzeyi kapladığımızı düşünelim. Çok uzaktan bakan birisi için bu, iki boyutlu bir yapı, yani düz bir yüzeydir. Ancak yakından bakarsanız bu yapıyı oluşturan temel parçacıkların aslında üç boyutlu fasulye taneleri olduklarını görürsünüz. Ama üçüncü boyut, yani kalınlık, çok küçük olduğu ve parçacıkların içine hapsolduğu için makro dünyada fark edilmemektedir. Şimdi, önceki anlattıklarımızla bir paralellik oluşturmak için, şöyle bir örnek daha düşünelim: Fasulyelerden oluşan bu yüzeye bir resim yapalım. Her fasulyenin bir yüzü boyanmış olarak bu tablonun bir noktasını oluştursun. Sonra bu fasulyeleri birer birer ters çevirelim. Yaptığımız resim kaybolur.
    Fasulyeleri çevirirsek resim tekrar ortaya çıkar. İşte bu misâl, atomaltı parçacıkların derinliklerine hapsolmuş fazla boyutların bazı olağanüstülüklere vesile olması düşünülebilir. Fizikçilerin üçten fazla boyutlu bir dünya tasvirleri, yukarıdaki "kendi içine kapanmış boyutlar" yaklaşımıyla sınırlı değildir. Alternatif bir düşünce de, içinde yaşadığımız kâinatın, daha yüksek boyutlu bir kâinatta üç boyutlu bir "zar" şeklinde olmasıdır. Bizim durumumuz "Düz Ülke" hikâyesindeki üç boyutlu bir uzayda iki boyutlu bir sayfaya hapsolmuş Kare Beyin durumuna benziyor. Bu bakış açısına göre bilinen dört temel kuvvetten üçü, yani zayıf ve kuvvetli nükleer tesirler ve elektromanyetik dalgalar (en önemlisi ışık) bu üç boyutun dışına çıkamıyor; böylece biz de bu üç boyutlu mekânımızın ötesini göremiyoruz (belki de bu kuvvetler bu boyutlara nüfuz ediyor, fakat biz fark edemiyoruz). Fakat yerçekimi kuvvetinin bu üç boyutun içinden geçerek ötesine sızdığı iddia ediliyor. Alıştığımız üç boyutlu mekân ve zaman boyutunun dışına çıkabildiğimiz anda mümkün hâle gelen şeyleri sayıp bitirmemiz zor. Meselâ zaman ve mekânın düz değil içe veya dışa bükük olması ihtimali daha başka olağanüstülüklere kapı açabilir.
    Meselâ, dünya yüzeyi iki boyutlu kabul edebileceğimiz bir yüzeydir. Bu küre yüzeyi aslında üç boyutlu bir uzayda, dışbükey iki boyutlu bir yüzeydir. Küre olmanın bir sonucu olarak, bir yönde dümdüz gittiğimizde yine dönüp aynı noktaya geliriz. Aynı şeyi üç boyutlu kâinat için de düşünmek mümkündür. Yani eğer kâinat dört boyutta bir "küre" yapısına sahip ise, uzayda dümdüz ilerlediğinizde bir süre sonra aynı yere gelmeniz gerekir. Yani bitişi olmayan, ama sonsuz da olmayan bir uzay. Başka bir sonuç da, kürenin bir noktasından diğerine, kürenin içinden kestirme bir yol olabildiği gibi, yaşadığımız kâinatta da böyle gizli geçitlerin olabileceğidir. Kara deliklerin bazı bilim kurgu-romanlarında böyle tünel görevi görmesi yaygın bir konudur. Yukarıda anlatılanlar, içinde yaşadığımız ve kafamızda kurguladığımız dünyanın, daha geniş mânâda da bütün bir fizikî âlemin çok sınırlı olduğunu göstermektedir. Üç boyutlu âlem çerçevesine hapsolmuş materyalist yaklaşımlar ruhanî ve melekûtî âlemlere, en azından (yukarıda verilen çarpıcı örnekler muvacehesinde görüldüğü gibi) bunları anlamaya açık ve aslında çok zengin fakültelerle donatılmış olan insan zihnini ve kalbini tatmin edememektedir. Dolayısıyla, hem farklı boyutlarda bulunan, zaman zaman bizim boyutlarımıza girip çıkan ruhanî varlıkları, hem de kalb ve ruhun hayat derecelerini akıl çerçevesinde izah etmek, çok boyutlu âlem yaklaşımını esas aldığımızda mümkün hâle gelmektedir.

    2.DÜNYA SAVAŞININ SIRLARI
    1943 yılı 2.dünya savaşının en şiddetli yıllarıydı.Amerika Hitler'in elinden nerdeyse bütün bilginlerini kaçırmıştı. Hitler belki de en büyük hatasını yaptı elindekibilginleri kaybederek.Tabi Yahudi oldukları için. Einstein, Freud, Philedelphiadeneyinin beyni Jessup Morris... Hatta Einstein'e İsrail kurulduğunda ilkcumhurbaşkanlığı bile teklif edildi. Ama araştırmaları yüzünden reddetti. Buonun ne kadar karizması olduğunu gösteriyor. Savaş yılları bilim adamlarınainanılmaz olanaklar sağladı. Tabi ölüm üretmeleri için. Hitler'in emrindekilero kadar üstünlerdi ki, insan kopyalamadan gen mühendisliğine, kuantumdanV2 roketlerine ve düşünce okumaya kadar herşeyle uğraşıyorlardı. Zaten 2.dünyasavaşında Almanlar'ın yaptığı tank, top denizaltı o kadar çoktu ki; bütün maden rezervleri dibe vurdu. Alman ekonomisi bu savaşın yarasını pek kolay saramadı.Verner Von Braun V2 denen roketleri geliştirerek İngiltere'ye havlu attırmıştı.
    Hitler'in bilginleri Avrupa'nın ortasından Adaları V2'lerle dövüyordu. Hitler'in Yahudi
    düşmanlığı tüm bilginlerin kaçmasına neden oldu. Yahudileri fırınlayan Hitler inanılmazbir katliamın mimarı oldu. Ama bilinmeyenler de var. Metrolara doldurulup suyla boğdurulan Hazar Türkleri ve öz Alman Halkı... Hitler bu katliamı bilerek, isteyerek yaptı.
    Çünkü bugünün bilmine havlu attıracak bir şeyler biliyordu sanki. Büyük kitle kıyımlar
    çok büyük doğa felaketlerine neden olur diyordu. İklimleri altüst eder.Bu doğa ile onun beslediğicanlılar arasındaki inanılmaz bir bağ. Hitler bu kıyımlarla istediği hava değişikliğiniyarattı. Ama o çok sıcak beklerken korkunç bir soğuk oluştu. Moskova önlerindekiAlman ordusu soguğa yenildi.Komutanlar kışı bahane edip çekilmek istemişlerdi.Hitler söyle cevap verdi:"Soguk benim işim." Büyük kitle kıyımlarının iklimideğiştirip aşırı sıcağa neden olacağını hesaplayan Hitler görülmemiş soguğunmimari oldu.Ve Moskova önündeki Nazi ordusu askerleri tuvalet ihtiyaçlarınıgiderirken donarak öldüler. Bak bu yazdığım çok ilginç ama gerçekten çoğu asker
    bu şekilde ölmüş.
    Bir de Japonlar'ın savaşa girmesi vardı. Japonya bu savaşta girdikten sonra taraf
    değiştirdi. Bu sırada aktarmadan geçemeyeceğim bir olay var:"Japonlar'ın Pearl Harbor'ibombalamasından yıllar önce bir Amerikan ordu mensubu bu teoriyi ortaya atmıştı. Onagöre Pearl Limanı Japonlar tarafindan bombalanabilirdi. Diplomatik ilişkilere zararverdiği gerekçesi ile askeri mahkemeye verildi. Amerika çok sert tepki göstermişti buaskerine. Ama askerin söyledikleri yıllar sonra gerçekleşecekti."Japonlar'ın savaşa girmesinde Almanlar ve Ruslar'ın Hipnoz diplomasisi etkili oldu.
    Daha ilginci Rus ve Almanlar savaşta parapsikolojik yetenekleri üst düzeyde insanları
    kullanıyordu. Bu adamlar hangi şehrin bombalanacağıni önceden haber veriyor, o şehirlerderhal boşaltılarak can kaybı önleniyordu.Bu sırada gizli deneyler raydançıkmıştı.Kozirev Rusya'da insan ışınlama ve glikoz yakma deneyleriylebilinenin sınırını zorluyordu.Hitler kurdurdugu lab.'larda ise kusursuz Alman ırkı içingenlerle oynanıyordu. Fransa'yı çok kısa sürede dümdüz eden Hitler,Avrupa'yı rekor sürede işgal etti. Çünkü Hitler o güne kadar hiç kullanılmamış bir savaştaktiği kullanıyordu: Top yekun saldırı ve savaş. Bütün birlikleri bütün kuvvetleri birliktekullanması da ona hızlı işgaller sağlıyordu. Ve Rusya'ya yöneldi.Hitler Tibet'e gözünüdikmişti.Tibet'i istiyordu.Tibet'teki gizli bilimleri arıyordu. (Bunlar halaesrarını koruyor) Zaten gamalı hacı eski Tibet alfabesinden aldı. Bunlar içinBu özel güçleri olan adamlar öyle bir telepatik savaşa girdiler ki, aklını yitirmeyenbir Kozirev kaldı. Avrupa'nin işgal edildiğini Ruslar'ın havlu attığını görenAmerika mecburen savaşa girdi.Ve Hitler hayatının hatasını yaptı.Kurmaylarıhemen saldıralım demişlerdi. Ama Hitler onları dinlemeyip zaman kaybedincetüm savaşı kaybetti. O an Naziler top yekün saldırıya geçseydi bugün...
    Gelelim Philedelphia'ya. Bu deney ABD donanmasının radara görünmez kruvazör
    istemesiyle başlamış.Donanma finansa etmiş; Jessup Morris yönetmiş. Ama JessupK. Morris'e deney hakkında tüm detayları anlatan C.Allain M. Bu adamın da kimolduğu onca şeyi nerden bildiği spekülatif.Tüm büyük projelerde onun geridengüdümü var.Hangi proje tıkansa hangi bilgin takılsa o devreye giriyor.Yamektuplarıyla ya da bizzat.Yaklaşık 1 asırdır sağ.Ya da bu isim eldegiştiriyor. İnternette ilgili linklerde hakkında daha fazla bilgi var.Her taşın altından çıkıyor bu esrarengiz adam.Haziran'ın sonuna doğru Philedelphia Limanında:2 tane çok güçlü jeneratör yerleştiriliyor Philedelphia deneyindeki gemiye.Projenin adı:Rainbow Project. Şalter açılarak çok güçlü ve monoblok(yekpare)bin manyetik alan yaratılıyor.Geminin etrafında yeşil bir sis oluşuyor.Gemisilüet oluyor. Sonra gözalan parlak bir ışıkla gemi gözden kayboluyor. Hayretleizleniyor deney.Mürettabat ise başına gelecekten habersiz seçilmis deney için.Deney bittiğinde gemi görünür oluyor ama tayfalar bir garip.Geminin metaliylekaynaşmışlar (T 1000 gibi) Bir kısmı duvarların içinden geçiyor. Mideleribulanıyor, başları dönüyor. Kimisi hepten delirmiş.Bazısı donup kalıyor, Birisidokununcaya kadar heykel gibi kalıyor. Kimisinin vücudunun yarısı görünmüyor.
    Yazın yapılan bu deneyden sonra Ekim'de final deneyi yapılıyor.Sonuç daha
    inanılmaz.Gemi teleportasyon ve bilokasyon yapıyor.Türkçesi ışınlanıyor veaynı anda birden fazla yerde görünüyor. 6 dk. içinde dünyanın çesitlilimanları görünüp kaybolan bir gemi rapor ediyorlar.Bu kez tayfaların durumudaha feci. Müretebat deneyden sonra kaderine terk ediliyor. Deneye ise son veriliyor. Deneyden kısa süre sonra dokümanlar ortadan kaldırılmaya başlıyor.
    MIB görevde. Şu filmi çevrilen ünlü MIB. Carl Allien'den UFO motorlarını kapan
    Morris Uçan Dairelerin Esrarı adlı kitabını yazıyor :-) Bu kitap onun sonu oluyor. MIB bir çoktehlikeli gördüğü bilim adamına yaptığı gibi Morris'i de temizliyor.Gizli bilim adamıcinayetlerinde, teknolojik sırların ardından hep MIB çıkıyor.Yüksek teknolojiinsanlığın hizmetine sunulamaz. Nükleer teknoloji kişilere sunulacak oyuncakdegildir.Time Machine öncüleri olan Ufo'lar dünyanın yazılı kaderini alt üstedebilir. Çünkü kurt delikleri buna izin veriyor. Aslında tek yapılan deneybu değildi. Ruslar da aynı dönemlerde bir denizaltı üzerinde benzer deneyleryapmıştı. Ama Eldridge kadar ününü yayamadı. Tesla'nın demir perdesi ardındakaldı.
    PHİLADELPHİA DENEYİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ AÇISI: Öncelikle şunu belirtmeliyim, Philadelphia deneyi üzerine resmi hiç bir açıklama yapılmamış, herhangi bir belge veya benzer bir kanıt sunulmamıştır.Bu yüzden Philadelphia deneyi bünyesinde anlatılanlar Eric Von Daniken'in bilimsel sorularından bir gibi görülebilir.Ancak özel görelilik gibi kimi kuramlar göz önüne alındığında, anlatılanların teorik olarak gerçeğe yaklaştığı anlaşılacaktır.Deneyin konusu kısaca, manyetik alanları kullanarak herhangi bir nesneyi görünmez hale getirmek olarak özetlenebilir.1943 yılında, büyük olasılıkla Ekim ayının son günlerine doğru, -adından da anlaşılacağı gibi-Philadelphia açıklarında yapılmış olduğu söylenir.Deneyde kullanılan gemi, Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri' ne ait bir destroyer veya refakat muhribidir.Denildiğine göre deney sırasında gemi, mürettebatı ile birlikte 10 ile 15 dakika görünmez olmuştur.Ama bundan sonrası hep bilinmeyenlerle ve olasılıklarla dolu. İlk önce şu soru sorulmalı: Eğer deney başarılı olduysa, neden proje devam ettirilip, savaşta kullanılmadı? Deney yapıldığı sıralarda(1943), ABD birçok cephede savaşıyordu ve kesin zafer için daha çok yol vardı.
    Buradan da anlaşılabileceği gibi, deneyin tam başarıya ulaşmadığı açık.Ancak sorunun ne olduğu hala belli değil.Bence en mantıklı görünen açıklama, deneyden sonra(tabii eğer bunu gerçekten başardılarsa) mürettebatta çeşitli fiziksel ve psikolojik sorunlar ortaya çıkma olasılığıdır. Geminin de etkilenmiş olma olasılığı vardır.Zaten projenin sonu da gelmiştir; çünkü 1942 'de fiilen başlayan Manhattan projesi(Birleşik Devletle Nükleer Silah Projesi), 1943' te deneysel olarak başlamış oldu ve 1943'den başlayarak araştırmaya ayrılan bütçenin çok önemli bir kısmı bu projeye aktarıldı.Bu benzeri programlarsa ortadan kalktı ya da çok küçük bir bütçeyle devam etmeleri istendi. Deneyi ana hatlarıyla anlattıktan sonra, gelelim deneyin olabilirliğini kanıtlamak için ortaya konan kurama. Bu kuram temelde şöyle açıklanabilir: Işık hızına yakın bir hızda, aynı biçimde hareket eden
    bir cisim ya da cisimleri, içine alabilecek yeterli yerçekimsel yoğunlukta bir radyasyon alanının kontrollü uygulanmasıyla madde tüm olarak enerjiye dönüşmekten alıkonulur ve böylece dışarıdan bakan gözleyenler için görünmez hale gelir.
    Kuramsal olarak ışık hızını geçen bir cisim, bu cismin dışındaki bir gözlemci tarafından görülemez. Ancak sorun; ışık hızı aşıldığında, zaman ve mekanda ileri doğru bir hareket mi yaşanacağı yoksa maddenin enerjiye mi dönüşeceğidir.Buna bugün ne yazık ki yanıt verecek durumda değiliz. Denyin ilk bölümü kuramsal olarak mantıklı gözüküyor.Görünmez durumda bir yerden bir yere gitme ise şöyle olasıdır: Deneyde kullanılan manyetik alanların, elektromanyetik yoğunluğunu azaltmak için frekans modülasyonu - yani FM- kullanılır(söylenenlere göre bu elektromanyetik yoğunluk mürettebat üzerinde, deneyden sonra ağır psikolojik rahatsızlıklar yaratıyordu.Bunu önlemek amacıyla yoğunluğu azaltmaya çalıştılar).Eğer deneyin yapıldığı tüm alan başka bir yerden çekilirse FM doğası gereği daima en güçlü kaynak tarfından çekilirse bu gerçekleşebilir; ama bu maddenin ışık hızını geçtiği, yani önce maddenin enerjiye sonra da enerjinin tekrar maddeye dönüştüğü anlamına gelir.

    Sonuç olarak bu deneyin gerçekten var olmadığına inanmak için bir çok nedenimiz var. Bizler bu deneyin yapıldığı söylenen tarihten yarım asır sonra, ışık hızına yaklaşamadık bile. Deneyin gerçekleştirmiş olduğu söylenenlerin de ışık hızına yaklaşmış, hatta geçmiş olduğuna değil inanmak, bunu düşünmek için bile yeterli nedenimiz yok. Ayrıca, evrensel bir sabit olan ışık hızını geçince(eğer geçilebilirse) neler olacağı hakkında söylenenler kuramlardan öteye geçemezler.
    Bu ve benzeri nedenlerden ötürü; yapıldığı söylenen bu deneye, en iyimser tahminle bile, ancak, kanıtlanması için uzunca bir süre geçmesi gereken bir kuram olarak bakılabilir.

    PHİLADELPHİA DENEYİ VE ZAMAN KIRILMASI:

    Philadelphia Deneyi'nin temelinde yatan teori yani kuram "Birle
    şik alanlar teorisi" dir. Bu teoriAlbert Einstein'dır dir.Bu teori bu konuyla ilgili kişilerce "Elektronik kamuflaj" olarak tasarlandı.
    Einstein, bu teorisi 1925-27 aras
    ında Almanya'da bir bilim dergisinde yayınlandı.
    Fakat Einstein,bu teoriyi daha denememi
    ş ve daha tam anlamıyla geliştirmemişti.
    O zamanlardaki amaç, çok güçlü elektromanyetik alan
    lar yaratılarak gemilerin görünmez olmaları ve düşman kuvvetlerine karşı korunmasıydı.Hatta bu olayı havada oluşturarak üslerin görünmesinin engellenmesi de düşünülmüştü.
    Bu deneyin çal
    ışmaları 1930 yıllarda "Project Rainbow"ismiyle başlatıldı.
    Ba
    şlatıldıgı yer ise Chicago Üniversitesidir. 1 yıl sonrada bu çalışma Princeton
    Üniversitesinde devam ettirildi.baz
    ı bilim adamları bu projede zaman zaman yer aldılar.Bunlar Einstein, Dr. Johnvon Neumann ve Dr. Nikola Tesla'dır.
    Dr. Alfred Bielek her 10 y
    ılda bir Agustosun 12'sinde manyetik enerji alanının tekrar oluştuğunu öne sürüyordu.1943'ten sonra 1963 ve 1983'te aynı olay olmuştu. sebebi ise "Senkronizasyondu" Enerji alanları tekrar toplanıyor, dalgalanarak ortaya çıkıyordu, fakat bu alanlar karmaşıktı. Neumann, 1986'da ölen Bielek'in anılarından yazdıgına göre bu olayları dogrulamıştı.İfadesi teyp bantlarında vardı. Oluşturulan büyük enerji,doğru açıda sekronize edilirken birden kontrol dışına çıkmış ve "Yönsüz dalgalar'a" dönüşştü. Bunun sonucunda ortaya alışılmadık etkiler çıkmaya başlamıstı.Senkronize dalgalar zamanı eğiyor ve büküyordu.
    Baska bir fikirde, Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü olan Henry Levenson'dan gelmişti.Bu fikre göre zamanın merkezi bir alanın çevresinde yoğunlaştığını ve bir "Zaman Saati"oluşturarak,tüm varoluşun gerçekleştigi ve gerçekleşeceği şifrelerle çalıştığını söylüyordu;
    Dedigine göre "
    Şifrelerin içinde yaşayan herşey vardır, dünyadaki bütün maddesel varoluş dünya saat ve zamanına göredir;dünya, Güneş saatine göre,Güneşde galaktik saate göre ayarlıdır.Eğer zaman kilidi yüksek ve güçlü bir enerji alanı ile bozulursa,ortaya çeşitli zaman ve mekan dengesizlikleri çıkar.Taki zaman yeniden kendini tamir edip yeniden dengesini bulanadek"
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

  10. #10

    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    608

    Standart

    KARA DELİKLER VE WORMHOLE KURAMI
    Bilinmeyen korku verir insana... Ve bu korku çekiciliği de beraberinde getirir hep... İnsan içgüdüsel olarak alışılmışın dışındakilere ilgi duyar. Tarih boyunca insanoğlu açıklayamadığı, anlayamadığı şeylerden korktu hep; ancak bilinmeyenin peşinden koştu ve gizemli olanı açıklamaya çalıştı. Ne var ki, son yıllarda sokaktaki adamdan tutun da ilkokul çocuklarına kadar pek çok kişinin hakkında az çok bir şeyler bildiği kara delikler için "gizemli" kelimesi biraz hafif kalır... Kara delikler evrenin en gizemli, en güçlü, en akıl almaz fenomenleridir... Bir küre düşünün! Kapkara bir küre ki içine giren hiç bir şeyin, bugüne kadar bilinen en hızlı şey olan ışığın bile çıkamayacağı kadar güçlü bir kütleçekimine sahip... Asıl inanılmaz olan ise kara deliğin merkezindeki noktacık; kara deliğin evrenden yuttuğu herşeyin bir daha geri dönmemek üzere yok olduğu yer...

    Son yıllarda kara delikler fiziğin gündeminde baş köşedeki yerlerini koruyorlar... Teknolojinin elverdiği ölçüde yapılan araştırmalar sürekli yeni kuramların ortaya çıkmasına olanak sağlıyor...
    Kimileri, ulaşılması mümkün olmayan uzaklıklara hatta başka evrenlere kapılarımızı açabilecek olan "kurt delikleri"nden (Worm Hole) umutlu. Ancak fizikçilerin asıl peşinden koştukları şey kara delikler sayesinde Kuantum yasalarıyla Einstein'ın kütleçekim kuramını birleştirebilecek olan "Genel Kuramı", "her şeyin kuramı" ya da daha doğru bir ifadeyle "kütleçekimin kuantum kuramını" elde edebilmek...
    Aslında yeni öngörüler ve karmaşık kuramlar olmadan da kara delikler basit mantığın sınırlarını zorlayacak derecede karmaşık yapıdalar... Kara deliklerin bir türü, çok büyük kütleli yıldızların merkezlerindeki hidrojen yakıtlarını kısa sürede tüketmeleri ve çökmeleriyle oluşuyor. Evrende var olan süpernovalar birkaç milyar yıl boyunca etraflarına enerji yaydıktan sonra "kırmızı dev" adı verilen süper dev yıldızlara evrimleşirler. Bir çoğu enerjilerini yakarak tüketir ve doğanın akıl almaz gücüne dönüşürler... Kabullenilmesi zor olan şey Güneş'ten kat kat büyük olan bu yıldızların inanılmaz boyutlara küçülmesi; yani çok büyük bir kütlenin, inanılmayacak kadar küçük bir hacme sıkışması ve sonuçta çok büyük yoğunluklara ulaşılması...
    Bir kara deliğin teorik olarak şekli diğer yıldızlar ve gezegenler gibi küreseldir. Her cisim gibi kara deliklerin de kütle çekim alanları vardır. "Olay Ufku" (Event Horizon) denilen bu alanlar içine düşen hiçbir şeyin kaçamayacağı bölgelerdir. Olay ufkunun içine giren her türlü madde kürenin merkezinde bulunan "tekillik"e (singularity) düşmeye mahkumdur. Asıl kara delik çapı bile olmayan ve matematiksel bir noktayla ifade edilen bu "tekillik"tir. Bir örnekle somutlaştırmak gerekirse Güneş'ten 10 kat büyük bir yıldızın çökmesiyle oluşacak olan kara deliğin olay ufku sadece 60 km. çapında olacaktır. Kara deliklerin sadece çok büyük yıldızlardan oluşmasının nedeni ise maddenin böylesine muazzam ölçülerde sıkışabilmesi için gerekli olan koşulların büyük yıldızlarda kendiliğinden var olması... Bir kara deliğin kütlesi ne kadar büyükse buna bağlı olarak, uzayda kapladığı yer de o ölçüde büyük oluyor. Yani "Schwarzschild yarıçapı" denilen olay ufkunun yarı çapıyla, kara deliğin kütlesi birbiriyle doğru orantılı.
    Biraz da hayal dünyasına geçiş yapalım ve fantezilerden söz edelim. Tutun ki bir uzay gemisiyle bir gökadanın merkezine seyahat ediyoruz ve farkında olmadan büyük bir kara deliğin olay ufkunun içine düşüyoruz. Artık kesin olan bir şey var; o da asla ve asla dışarı çıkamayacağımız. Hiçbir şekilde buraya düştüğümüzü dışarıdakilere bildirmemize de imkan yok; çünkü olay ufkundan dışarı ne ışık ne de radyo dalgaları çıkabilir. İlk anlarda her şey yolunda görünüyor. Olay ufkunun içine ışığın girişi serbest olduğu için dışarıda olup bitenleri görebiliyoruz, sadece müthiş kütleçekimden kaynaklanan eğilme ve bükülmeler var. Ancak bu ilginç yolda ilerledikçe durum vahimleşiyor ve tekilliğe erişemeden önce çoktan parçacıklarımıza ayrışmış oluyoruz. Bu sırada dışarıdan bizi gözleyenler ise olay ufkuna yaklaştıkça bizi yavaşlıyormuş gibi algılıyor ve onlara göre olay ufkuna girmeden hemen önce bir anda yok oluyoruz. Bunun nedeni o andan itibaren bizden giden ışığın gözlemcilere ulaşamıyor olması...
    Tüm bu varsayımların açıklaması ise Einstein'ın kütleçekim kuramında saklı.
    "Genel göreleliğe" (theory of general relativity) göre; kütlesi olan her cisim, uzay-zaman dediğimiz dört boyutlu dokuyu tıpkı üzerinde ağır bir top konmuş esnek bir kumaş gibi çukurlaştırıyor. Bu çukurun üzerinden geçen herhangi bir cisim, hatta ışık, çukurun büktüğü düzlemden geçtiği için biraz eğrileşecek, ya da bükülecekti. Kara delikler ise çok büyük kütleli cisimler olduklarından, uzay-zamanda oluşturdukları çukurlar da adeta dipsiz kuyuları andırıyor; yani çukurun kenarından içeri düşen bir cisim, hatta hızlı bir ışık fotonu bile, karşı duvara ulaşıp eğriyi tırmanarak yeniden düze ulaşamıyor. Einstein'a göre uzayla zaman aslında aynı şey olduklarından bu denli büyük bir kütle zamanı da bükmüş oluyor. Diğer bir deyişle bir kara deliğin yakınındaki biri için zaman diğerlerine göre çok daha yavaş geçiyor. Hatta eğer yeterli teknolojiye sahip olup birbiriyle eş özellikler taşıyan iki kara delik yaratabilseydik, belki de bir çeşit zaman tüneli ya da ışınlama sistemi oluşturabilecektik. İşte kuramın bu yönü science-fiction yapımcıları için bir ilham kaynağı oluşturuyor ve zamanda yolculuk hikayeleri kafamızı kurcalamaya devam ediyor. Buna benzer bir zaman yolculuğu fikri Star Trek IV filminin ana konusunu oluşturmaktadır.Star Trek IV'teki zaman yolculuğu düşüncesi temelde bir yıldızın yerçekimsel uzay/zaman eğriliği sapmasının kullanılarak uzay gemisinin zamanda geriye doğru sıçratılması ilkesine dayanmaktaydı.
    Kütleçekim kuramının yanında kara deliklerle ilgili bir başka model de Stephen Hawking'in kuantum mekaniğinden yararlanarak ortaya sunduğu kara delik ışınımı. Modele göre kara delikler kütleleri nedeniyle bir ışınım saçıyorlar. Kuantum Mekaniği'nin temel önermelerinden olan Belirsizlik İlkesi uyarınca enerjinin korunumu yasası kısa sürelerle de olsa çiğnenebiliyor ve "boşluk dalgalanmaları" denen kuantum mekaniksel bir süreç sonucu boşluktan bir parçacık ve (ters elektrik yüklü) karşı parçacığı doğuyor. Bunlar birbirlerini hemen yok ediyorlar. Bir kara deliğin olay ufku yakınlarındaki yoğun kütleçekimsel alan bu parçacıkların oluşabilmesi için gerekli kritik eşiği aşıyor. Eğer oluşum olay ufkunun hemen dibinde gerçekleşirse, parçacıklardan biri olay ufkunun içine, diğeri ise dışına düşüyor. Sonuçta bir gözlemci tarafından kara delik bir parçacık yayımlamış gibi algılanıyor. Işınım nedeniyle delik "kara" olma özelliğini yitiriyor ve bazı araştırmacılar tarafından "gri" olarak nitelendiriliyor. Bu ışınım enerjisini kara delikten alıyor. Dolayısıyla kara delik gittikçe küçülüyor. Cismin kütlesi azaldıkça ışınım arttığından, kara delik giderek daha şiddetle ışınım saçıyor ve kütle kaybetme hızı da aynı oranda artıyor ve sonunda tümüyle yok oluyor.
    Kara deliklerin bir başka rengiyse kuramsal olmanın ötesinde, tümüyle matematiksel bir varlık olan Ak delikler. Ak delikler, genel görelelik denklemlerinden kaynaklanıyor. Einstein'ın kütleçekim denklemlerinin bir özelliği, zaman içinde simetrik olmaları; yani bir denklemin çözümünü alıp zamanın yönünde ters çevirdiniz mi, aynı derecede geçerli bir başka çözüm elde edebiliyorsunuz. Bunu kara delikleri tanımlayan çözümlere uyguladığınızda, ak delik denen bir sanal varlık ortaya çıkıyor. O halde kara delik, uzay-zamanın içinden hiçbir şeyin kaçamayacağı, nesneleri yutan bir bölgesi olduğuna göre, zıt olarak ak delik de içine hiçbir şeyin giremeyeceği ve nesneleri püskürten bir oluşum.
    Kara deliklerle ilgili yapılan bir başka sınıflandırmaysa dönen ya da dönmeyen, elektrik yükü olan ya da olmayanlarına göre. Bu sınıflandırmada ilginç olan ise Yeni Zelanda'lı fizikçi Roy Kerr tarafından varlığı öne sürülen "dönen kara delikler". Dönme, açısal momentumun korunması yasasının bir sonucu. Kara deliği oluşturan kütle, çökmesinden önce ekseni etrafında dönüyorsa, bu dönme hareketi oluşumundan sonra kara deliğe aktarılıyor.
    Bu kara deliklerin dönme hızları bazen öylesine büyük olabiliyor ki, olay ufku, ekvatorunda şişiyor. Bu kara deliklerin ilginçlikleri tekilliklerinde ortaya çıkıyor. Hızlı dönüşlü kara deliklerde tekillik artık bir nokta olmaktan çıkarak bir halka biçimine dönüşüyor.
    Kuramsal olarak bu halka tekillikten geçen bir yolculukla madde, Evren'in başka bir bölgesine, hatta başka bir evrene geçebiliyor. Ak delik ve kurt deliği kavramlarının dayandırıldığı temel kuram da işte burada ortaya çıkıyor. Kuramcılara göre dönen ve elektrik yüklü olan kara deliğin içi, kendine karşılık gelen bir ak delikle birleşebiliyor. Ve içine düşen madde, atomlarına ayrılmadan ak delikten fırlayıp çıkıyor. Kara ve ak delikleri birleştiren tünelse "kurt deliği" (worm hole) adını alıyor. Bazen ak delikler uzay-zamanda çok farklı yerlerde hatta geçmişte ya da gelecekte yer alabiliyorlar.Bu alanda ise bilim daha ihtiyatlı davranıyor ve yorumu bilim kurguya bırakıyor. Bugünkü bulgulara dayanarak söyleyebileceğimiz tek şey bilinen kara deliklerin kurt deliği oluşturamayacakları. Hem oluştursalar bile bunların çok kararsız şeyler olacağı ve en ufak bir dış etken sonucunda çökecekleri. Anlaşılan 1988 yılında Carl Sagan'ın "Contact" (Mesaj) adlı bilimkurgu romanında sözü edilen kurt deliklerindeki yolculuklar için henüz hazır değiliz.
    Kara deliklerle ilgili pek çok etkileyici ve heyecan verici kuramın yanında bazı bilim adamları çok daha mütevazı araştırmalar yaparak somut bulgular elde etmeye çalışıyorlar. Kara delikleri keşfetmek. Kara deliklerin özelliklerinden biri de üzerlerinde yapılan tartışmalara, konu oldukları sayısız makaleye rağmen hala gözlenemiyor olmaları. Kara delikleri ancak çevrelerinde yarattıkları şiddet nedeniyle gözleyebiliyoruz. Özellikle gökadaların merkezlerinde bulunan süper kütleli delikler çevrelerindeki gazı yutarken ya da yıldız kökenli kara delikler "ikili sistemlerdeki" (binary systems) yıldız eşlerini yavaş yavaş soyarken; yani onlardan kütle çalarken etraflarında kütle aktarım diskleri oluşturuyorlar. Kara deliğin güçlü kütle çekim alanında dönen gaz sürtünme ve parçacık çarpışmaları nedeniyle ısınıyor ve enerjik gama ışınları, X-ışınları ve radyo dalgaları yayınlıyor. Bu ışınımlar süper teleskoplarla algılanarak kara deliğin varlığından haberdar olunuyor. Ancak bu aşamada Nötron Yıldızları bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Nötron yıldızları (Neutron Stars) da büyük kütleli yıldızların çöküşlerinin ürünü. Madde kütleçekim altında o denli sıkışıyor ki, atomlarda bulunan elektron ve protonlar birleşerek muazzam yoğunlukta ve bir kent büyüklüğünde bir nötron topu oluşturuyorlar. Nötron yıldızlarının da son derece büyük kütleçekim alanları var. Çevrelerinde yakaladıkları yıldızları soyuyorlar ve X-ışınımı yayıyorlar. Ancak kara deliklerle aralarında göz ardı edilemeyecek bir ayrım var: Nötron yıldızlarının katı bir yüzeyleri var ve bu yüzeyin üzerinde madde birikebiliyor. Oysa kara deliklerde böyle sert bir yüzey yok. Olay ufkunu geçen madde ya da ışınım evreni terk ediyor. Bu özellik her iki cismin yakınlarından yayılan ışınımı farklı kılıyor.
    Kara deliklerin büyük çekim alanları, onları doğanın en güçlü enerji santralleri haline getiriyor. Olay ufku, ışık hızıyla bile hareket etse hiçbir cismin kaçamayacağı bir yüzey. Dolayısıyla dışarıdaki madde de bu ufuk yakınlarına ışık hızına yakın hızlarla çekiliyor ve yolda öteki parçacıklarla çarpışıp parçalanıyor. Ortaya çıkan etkiyle, olay ufku yakınlarında madde ısınıyor. Işık hızına yakın hızlardan bahsedildiği için de, ısıya dönüşecek kinetik enerjileri de, durağan halde kütlelerinin taşıyacağı enerjiye (E= mc2 ) yakın oluyor. Bu anlamda, kara delikler, durağan kütleyi termal enerjiye dönüştüren birer santral işlevi görüyorlar. Bu dönüşümün hangi oranda gerçekleştiği ise kara deliğin dönme hızına bağlı. Kara deliğin parçası haline geldiğinde maddenin kaybetmediği nadir özelliklerden bir tanesi, açısal momentumu (angular momentum), yani dönme hızı. Madde, bu hızı kara deliğe transfer ediyor. Maksimum hızda dönmekte olan bir kara delik, içine düşen maddenin % 42' sini enerjiye dönüştürür. Dönmeyen, statik bir kara delik için bu oran yalnızca % 6 dır. Karşılaştırılacak olursa, yıldızların merkezlerindeki termonükleer tepkimelerde maddenin enerjiye dönüşme oranı % 0,7. Uranyum çekirdeğinin parçalanmasıyla elde edilen değer ise % 0,1
    Kara delikler çevresindeki parçacıklar çarpışmalar yoluyla enerjilerini eşitlerlerse, madde içeri düşmeden önce inanılmaz sıcaklıklara kadar ısınır. Protonlar kolayca ısınmalarına karşın, o denli kolayca enerjilerini yayamazlar. Çarpışmalar yoluyla enerjilerini elektronlara aktarırlar. Elektronlar ise X-ışınları gibi daha düşük enerjilerde foton yayarlar. Dolayısıyla kara delik imzası görmek isteyen gökbilimciler şiddetli X-ışını demetlerine dikkat ederler. Bu tür X-ışını demetleri eşlerden birinin ötekinden kütle çaldığı ikili yıldız sistemlerinde gözleniyor. Gökyüzündeki en parlak X-ışını kaynakları olan bu sistemlerin , görünmeyen bir cisimle onun etrafında dönen sıradan bir yıldızdan oluştuğu sanılıyor. Bunlardan bazıları sürekli ışınım yayarken, bazılarıysa uzun süre gözden kaybolduktan sonra birkaç ayda bir enerji yayıyorlar. Bu nedenle bu tip X-ışını çiftlerinin bir kara delik için en iyi kanıt olduğu düşünülüyor.
    Öte yandan, aynı şeyler bir nötron yıldızı için de geçerli. Kara delikler kadar olmasa da nötron yıldızları da etkili enerji kaynakları. Üzerlerine düşen maddeler ışık hızının yarısı kadar hızlara ulaşabiliyor ve %10 randımanla enerjiye dönüşebiliyor ki, bu da sıradan bir kara deliğin randımanına yakın bir değer. Bundan zaten gökbilimciler haberdar, hatta bir çok ikili sistemdeki küçük cismin nötron yıldızı olduğunu biliyorlar. Nötron yıldızlarının, maddenin üzerine birikeceği ve zaman zaman patlayacağı sert yüzeyleri olması, düzensiz X-ışını patlamalarının bu yıldızların eseri olduğunu gösteriyor. Ancak patlamaların olmaması yine de kara deliklerin varlıklarına kanıt değil. Çok hızlı şekilde madde yutan nötron yıldızlarının da X-ışını yaymayacakları biliniyor.
    Kara deliklerin, varlıklarına kanıt olarak gösterilebilecek iki önemli özellikleri var: Sert bir yüzeylerinin olmayışı ve sınırsız kütleleri. Bir kara deliğin kütlesi oluştuğu yıldızın kütlesi ve daha sonra yuttuğu maddenin miktarıyla belirlenir. Kara deliklerin kütleleri için hiç bir fizik kuralı bir üst sınır koymaz. Oysa, diğer yoğun kütleler (örneğin nötron yıldızları) sınırsız kütleye sahip olamazlar.
    Kara deliklerin sert bir yüzeyleri olmadığından olay ufkundan içeri çekilen her şey kayboluyor. Bu enerjinin korunumu ilkesine ters düşen bir durum değil; çünkü kara deliğin içine giren her madde onun kütlesini arttırıyor. Ancak bu sırada deliğin çevresinden daha az ışınım yayılıyor. Nötron yıldızlarında ise tam tersine madde yıldızın sert yüzeyine düşünce, tüm termal enerjisi ya kendisi ya da nötron yıldızının yüzeyi tarafından uzaya saçılıyor. Bu durumda gökbilimciler kara delikleri belirlemek için, ışınım randımanları % 10 civarındayken, olması gerekenden daha sönük duran X ve gama ışın kaynaklarını arıyorlar.
    Fizik dünyasının bir başka bölgesinde ise teorik fizikçiler kara delikleri daha büyük bir heyecanla karşılamaya hazırlar.
    Gerçekleşmesi beklenen düş Evren'in en doğru biçimde açıklanması, daha doğru bir deyişle "birleşik kuramın" ortaya çıkarılması. Bunun için gerekli olan şey kütleçekimini açıklayan Einstein'ın genel görelelik kuramıyla, atom-altı dünyadaki etkileşimleri betimleyen kuantum mekaniğini bağdaştırmak. Bugüne kadar yapılan tüm çalışmalar sonuçsuz kaldı; ama amacı yakalamaya en yakın olansa, "sicim" (string) kuramı. İşte bu kara delikler son zamanlarda doğanın tüm kuvvetlerini özdeşleştirmekiçin geliştirilen sicim kuramlarının baş aktörleri olmaya başladılar. Yeni tanımlara göre kara delikler sicimlerden ve küçülmüş boyutların çevresine sarılmış sicim benzeri yapılardan oluşan kütlelerdir. Her şeye rağmen evreni anlamamız için 3 boyut ve zaman yeterliyken, sicim kuramlarında kimi zaman 10 ve bazen de 26 boyut gerekli oluyor. Özetle özlemle beklenen kuram için kat edilmesi gereken mesafeler var.
    Üzerlerinde tartışılan yüzlerce kurama, yapılan araştırmalara ve elde edilen bulgulara karşın kara delikler gizemlerini hala koruyorlar. Gelecekte kara delikler hakkında daha fazla şey öğrenileceği kesin. Akıl almaz gücüyle, bilimkurgu düşlerini gerçekleştirme potansiyeliyle, bu evrenin en inanılmaz fenomeni daha uzun bir süre insanoğlunu meşgul edecek; ama asla eskisi kadar karanlık olmayacak...
    Kurt Delikleri "Zamanda Yolculuk Mümkün Olabilir "
    Profesör Stephen W. HAWKING, The Physics of Star Trek (Uzay Yolculuğunun Fiziği adl
    ı yeni bir kitaba yazdığı ön sözde zamanda yolculuğun mümkün olabileceğini söyledi.
    Zaman
    ın iki ya da tek yönlü bir yolculuk olup olmadığı konusu, Aziz Augustin'in "zaman geçici bir şey midir, yoksa her zaman mevcut olmuş mudur?" sorusunu ortaya atmasından bu yana 1500 yıldır insanların kafasını kurcalamayı sürdürüyor.
    Bundan 100 y
    ıl önce H.G.Wells, The Time Machine (Zaman Makinesi) adlı romanında bu konunun fizikçilerce araştırılmasını önermişti. Mekanda (gerçekte mekan-zaman ya da uzay-zaman) istenen yönde yolculuk yapılabildiğine göre, acaba zaman içinde de istenen yönde seyahat edilebilir mi problemi teorik fizikçilerin zihnini kurcalıyor.

    Bir zamanda yolculuk tema'sı da Van Damme' ın başrolünü oynadığı ''Time Cop'' (Zaman Polisi) adlı filimde işlenmiştir.
    Cambridge Üniversitesi'ndeki Isaac Newton kürsüsü profesörü Stephen Hawking, daha önce, e
    ğer evrenin genişlemesi sona erer ve küçülmeye başlarsa, zamanın geriye doğru işleyebilecegi fikrini ortaya atmıştı.
    Ama bu nas
    ıl bilinebilirdi? Çünkü, bu takdirde, düşünce de geriye doğru işleyecekti. Fakat 1980'lerin sonunda, Hawking'in Zamanın Kısa Tarihi adlı, yalnızca ciltli baskısı 6 milyon satan kitabın ilk yayınlandıgı sırada, tartışmalar kızışmaya başladı. Hawking yalın ve katı kabullerle zamanda yolculuğa izin vermiyordu. Uzayda evrenin çeşitli parçalarını birbirine bağlayan "solucan delikleri" vardı. Kafaları karıştıran da bu de Worm Hole'lerdi zaten.
    Hawking'in California
    Institute of Tecnoloy'deki dostu Kip Thorne 1994'te yayınlanan Kara Delikler ve Zaman Boşlukları adlı kitabında, genel relativiteye ilişkin öndeyimlerin, uzaydaki bir solucan deliğinden zamanda seyahat etmeyi mümkün kıldığını öne sürdü. Ancak bunun için deliklerden birini açık tutmak ve buradan bir insanı geçirmek gerekecegini yazdı. (Aslında Philedelphia Deneyi'nde bilinmeden bir kurt deliği açılmış ve savaş gemisi bu deliğin içinden geçerek...)
    "Solucan Delikleri", Einstein'in varlığını öngördügü, varsayımsal uzay boşluklarıdır. Eğer uzayda boşluklar varsa, zamanda da boşluklar olmalıydı. Ne var ki bu boşluklar atomdan milyar kere daha küçük ve hayal edilemeyecek kadar kısa süre ile varoluyor. Dolayısıyla, bu boşluklardan birini yakalamak, açık tutmak ve insanın geçecegi kadar genişletmek hayli güç olabilir.
    Ba
    şka bir bilim adamı, Princeton Üniversitesi'nden Richard Gott'a göre de, evrenin başlangıcı olan patlamadan, Big Bang'den arda kalan, sonsuz uzunlukta ve hayli gizemli şeyler olan "kozmik ipliklerden" ikisi alınıp aynı hızla birbirlerinin yanından geçmeleri sağlanırsa, teorik bir zaman makinesi yapmak mümkün olabilir.
    Kurt delikleri "sonsuz ihtimali" temsil eder. Bizim bildigimiz uzay
    ın ötesindedir. Sonsuz tünel burada üst üste labirent gibi yumak gibi dolanır. Onların içinde zaman yoktur. İmkansız ve zamansız bir bölgedir.
    Bu atomalt
    ı tüneller sayısız tanedir. Boyları uzar, kısalır, birbiri üzerine dolanan solucanlar gibi hep kıpır kıpırdır. Birbirlerine hiç dolaşmayan 10E-33 cm'lik hortumlardır. Ve her an heryerdedirler. Salınımlarıyla maddeye can verirler. Worm Hole'larda zaman olmadıgı için dün ve yarın, en uzak ve en yakın, en büyük ve en küçük beraberdir. Zamanın ve mekanın ötesindedirler. Tünellerin kurgusu Geometrik-Dinamik denen iki yasayla yönetilir. Kıpır kıpır kaynayan bu geometrik biçim, dinamiktir. Tıpkı Windows'taki eğriler ve renkler adlı ekran koruyucu gibi. Döner, sallanır, uzar, kısalır, zamansızdır, dinamiktir. Philedelphia Deneyi'nde geminin bu yoğun manyetik güçler altında kendi solucan deliğini oluşturduğu varsayılıyor.. Bu tüneller zaten imkansızı temsil ettikleri için her türlü tuhaflığa neden olabilirler. Telepati'den rüyalara, ilhamdan ışınlanmaya kadar çözemediğimiz herşeyin sebebi olabilirler...

    ZAMAN YOLCULUĞU VE PHİLADELPHİA DENEYİ
    1943 Haziran'ı. Philadelphia Limanı'nda sıradan bir donanma destroyeri Eldridge'e hiç de öyle sıradan olmayan kargolar yükleniyor. Tonlarca elektronik malzeme ve 75 KVA'lik iki devasa jeneratör, 4 manyetik kule ve sadece yapanların ne olduğunu bildiği bir sürü cihaz.
    USS Eldridge adeta yüzen bir RF vericisi gibi dev elektromanyetik bobinler ile donatılmıştı. Ve tabi başlarına gelecek olaylardan habersiz mürettebatta gemideki yerlerini almışlardı. Emir geliyor: Şalteri açın. Kurulan düzenekler gemiyi yapay olarak üretilmiş korkunç yoğunlukta bir manyetik alan içine alıyor. Dev kulelerden( RF bobinlerinden) yayılan elektromanyetik alan gemiyi kuşatıyor. Gemi yavaş yavaş yeşil bir sisin altında yitip gidiyor şaşkın bakışlar arasında. Ve çok kuvvetli mavi bir ışık beliriyor geminin olduğu yerde. Yaratılacak elektromanyetik zırhla radar dalgalarına karşı görünmez olmak isteyen ABD donanması için bu bekleneni aşan bir durum. Düşman radarları gemiyi göremez artık ama çıplak gözle de görünmüyor gemi. Koca gemi saydamlaşıyor sanki. Akım kesiliyor. Ve Eldridge yeniden görünmeye başlıyor . Deneyi planlayanların bile kafası karışıyor. Bu kadarını kimse beklemiyor. Hatta Gökkuşağı Projesi olarak adlandırılan projenin beyni Morris K. Jessup bile şaşıyor bu işe. Şaşmayan tek kişi ise deneyle ilgili en ince detaylara kadar her türlü bilgiyi Morris'e veren Carl Allen. Tam bir bilmece adam. Deney kadar esrarengiz bir adam. Deneyden sonra gemide çok büyük bir değişiklik görünmüyor. Ama tayfalar için aynı şeyi söylemek güç. Midesi bulananlar, başı dönenler, aklını kaçıranlar hiç de önemli değil diğerlerinin yanında. Bazı tayfalar yarı görünmez, bazıları duvarlardan geçebiliyor, bazıları kendiliğinden alev alıp yanıyor ama en ilginci 5 tanesinin geminin metaliyle kaynaşmış olması.

    28 Ekim 1943'te final deneyi yapılıyor. Akım veriliyor jeneratörlere. Jeneratörler yükselticilerle kat kat arttırılan enerjiyi kulelere(RF bobinlerine) gönderiyor. Kulelerse yekpare bir elektromanyetik alanla geminin kuşatılmasını sağlıyorlar. Gemi yine optik olarak görünmez oluyor. Ve efsane başlıyor; Eldridge Norfolk'ta, Eldridge Virginia Limanında, ve Eldridge dünyanın bir çok limanında görünüp kaybolan bir hayalet gemi. Deney başladıktan 5 dk sonra Philadelphia Efsanesi'ni başlatan destroyer 630 mil uzaktaki Norfolk limanına ulaşıyor. Oluşturulan onlarca yıldırımın gücüne eşit enerji alanı gemiye yeni bir boyutun kapısını açıyor ve gemi zamanda, mekanda seyahat etmeye başlıyor. Karadelikler ve Karadelik Buharlaşmaları gibi bilgiler bu denli birikmeseydi bu deney tümüyle muallakta kalırdı. Ama Karadeliklerin, teorik fizikçilerle el ele verip gündeme getirdiği
    WORM HOLE (kurt deliği,solucan deliği,horn hole) zaman ve mekan yolculuğunu rahatlıkla açıklıyor. Böylece deneyin olmazlığı kalmıyor.Çok aşırı elektromanyetik alanlar,tıpkı karadeliklerde aşırı çekimin ve spinin (dönmenin) yarattığı etkiyi gösteriyorlar. Zaman ve mekanda yolculuğa izin veriyorlar.Zaten Karl Allien'e göre de olay bu kadar basitti:Çok aşırı manyetik alan WORM HOLE yaratacak, oraya giren herşey de (enerji de dahil) tünelin içinden uzay-zamanın başka bir yerine gidecekti. Boyutlar arası bir kapının elektromanyetik şokla aralanmasıydı basitçe.


    Bu konuda virgülleri koyan Stephen Hawking, Beyaz Saray'da Bill Clinton'a zamanda yolculuğu ve zaman makinesini anlatarak son noktayı koydu. Bütün kitaplarını okuyanlar, zamanla Hawking'in görüşlerinin nasıl zamanda yolculuk lehine dönüştüğünü görürler.
    O da bu fenomenleri WORM HOLE lara bağlıyor.
    Günümüzdeki zaman yolculuğu anlayışı kısaca ''maddeyi'' bir manyetik alanla boyutlar arası kapı açıp kurt deliğine atmak olarak özetlenebilir (Message filmi de bugüne kadar WORM HOLE kavramını en iyi işleyen film). Gökkuşağı Projesine çok büyük fon ayıran Amerikan Donanması Ekim'deki final deneyinden sonra durduruyor projeyi. Ben deneyle ilgili söylenen bir sözü aktarayım deneylerin durdurulma nedenini siz bulun. "Bütün bilim-kurgu yazarları bir araya gelip hayal güçlerini sonuna kadar zorlasaydı,yine de deneye katılan insan ve hayvanların başına gelenleri tasavvur edemezlerdi." Gelelim deneyin patronu Morris'e. Karl Allien'den bir yolunu bulupUFO motorlarının ayrıntılı çizimleri' ni aldı. UFO'ların esrarı adlı kitabına bu çok detaylı çizimleri koymaya kalkınca faili mechul bir suikaste kurban gitti. Kitap bu ayrıntılı UFO teknik resimlerinden arınmış olarak yayınlandı.
    Andrew Hochheimer & (Rick Andersen) 'ın Rainbow projesi hakkında yazdıkları ''A dan Z ye philadelphia kitabından'' bir alıntı:
    Rainbow projesi adlı kitabını okuduktan sonra. Gökkuşağı Projesini Yazar Charles Berlitz and William Moore'un Görünmezlik araştırmaya koyulmuş. (Berlitz Bermuda Şeytan Üçgeninin de yazarı) İlk önce işe en yakın halk kütüphanesinden başlamış. Daha sonra konuyla ilgili bulduğu tüm dökümanları toplamaya başlamış. Ve sonunda adı geçenleri insanları bulmaya, ilk elden deneyi öğrenmeye çalışmış. Göründüğü kadarıyla bu kitap Philadelphia Deneyi ile ilgili yazılmış en iyi ve en yeni kitap.Daha önce yayınlanmış her türlü makale, yazı, kitap incelenmiş.Hatta yan konular da (UFO'lar, Bermuda Üçgeni, Einstein'in Teorileri, Kuantum Konuları...) araştırılmış. Rainbow Project: 2. Dünya savaşında philedelpia Limanındaki bir küçük destroyer düşman radarlarına görünmez kılınmak istendi. Hedef radarlara görümezlikti.Ama sonunda optik görünmezlik gerçekleşti. Hatta fazlası.! Çok aşırı bir manyetik alan yaratılarak gemi, radyo dalgaları veya ışığa karşı geçirgen olacaktı. Yani bunun anlamı gemi yoğun manyetik güçler altında çevresindeki uzay-zamanı eğerek kendisine yansıtılan ışık ve radar dalgalarını kütleçekimsel mercek etkisi altında saptırıp kendisini elektronik ve optik olarak kamufle edecekti. Ve bu şekilde gizlenecekti. Fakat deneyleme esnasında gemi çok aşırı manyetik enerji yogunluğu altında inanılmaz ve beklenmedik bir biçimde ortadan kayboldu.Ve birkaç dakika içinde yeniden geri döndü. Gemi ışık duvarına ulaştı, teleportasyon gerçekleşti. Einstein'ın çekim ve elektrik için oluşturduğu birleşik alanlar teorisinin avantajları kullanılarak elektronik kamuflaj düşünülmüştü. Aynı teori Tesla tarafından Iron Curtain yani demir perde teknolojisinde de esas alınmıştır. Teori 1925-27 yıllarında Almanya'da Einstein tarafından yayınlanmıştı. Araştırmanın hedefi güçlü elektromanyetik alanlar kullanarak gemiyi düşman radar ve torpidolarından gizlemekti. Her nasılsa Eldridge boyutlar arası bir kapı açtı.
    Yukarıda dediğim gibi son noktayı Bill Clinton'a zamanda yolculuk mümkündür diyerek Stephen Hawking koydu. Karadelikler, WORMHOLE'lar gerçek olduğuna ve zaman-mekan gezilerine olanak verdiğine göre bu deney ister gerçek olsun ister masal hiç de önemli değil. Sizce haksız mıyım?
    Çetin BAL : Gerçektende philadelphia deneyi konusundaki bu spekülatif vasayımlar daha da çoğaltılabilir. Fakat bir gerçek var ki bu deney her ne kadarda bazı çevrelerce sulandırılarak ve abartılarak medyaya sürülsede insanın düşünce ufkunda zaman yolculuğunun gerçekte nasıl olabileceğine dair bir takım ön seziler yarattığı tartışma götürmez bir gerçektir.! Bazen çok boyutlu düşünenler iki eğriden bir doğru çıkartabilecek görüş gücüne sahip olabilirler. Benim açımdan tüm ortaya sürülen bu spekülatif veriler en azından zaman yolculuğunun değil ama ( ki benim araştırmalarıma göre zaman yolculuğu ne bu sekülasyonlarda anlatıldığı gibi nede modern bilimin karadelik'leriyle yapılması mümkün olmayan bir yolculuktur. Sadece bir üçüncü yol'la mümkündür...) mekanda bir tür ışınlanmanın yapıldığı yönünündedir.Fakat bu deneyde yine bir tür zaman kayması olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.Fakat zaman yolculuğu sadece basit bir zaman kayması fenomeni değildir. Paralel bir evrene geçiş yine üç boyutlu düzlemi dördüncü boyut doğrultusundan bir dikmeyle kesen bir gravitik tünel uzanımına karşılık gelir.Bu anlamda zaman yolculuğunun anahtarı paralel bir evrene geçecek şekilde bir zaman kayması yaratarak paralel bir evrende (üstuzay boyutunda) gerçekleştirilecek hareketin koordinatları içerisinden aynen üç boyutlu uzay matriksi gibi zaman türünden bir yön tayiniyle kendi geçmiş yada geleceğimize geçiş yapabiliriz.( PARALEL DÜNYALAR )
    Çetin BAL: Zaman Nedir? Paralel evrenler Zamanda yolculuk yapılabilir mi?
    Evrendeki yaşanmış ve yaşanacak olan tüm olaylar, hali hazırda, dördüncü boyutta kazınmıştır fakat bu, kaderci bir olgu olmayıp, sadece, geleceğin de Geçmiş gibi Şimdiki zaman'da daima yaşıyor olmasından ötürüdür.
    Yaklaşık 1900' lerden 2000 'li yılara dek
    dünya biliminin öne sürdüğü karadelik ve kurtdelikleri (wormhole) denen uzay- zaman eğrilmeleri bir gerçektir. Fakat bu türde uzay-zaman eğrilikleri büyük üstad Albert Einstein' ın denklemlerindeki gibi bir çıkışı olmayan kapalı eğriliklerdir.Bu konuda Einstein'la hem fikirim. Fakat henüz yüzyılımızda tam olarak anlaşılmasada şuda bir gerçek 'ki yerçekimsel sapma hafif bir zaman sapmasıdır. Ve yerçekimsel sapma denen uzay -zaman eğrilikleriyle maddeler kendi altlarındaki düz yada kırışık uzay -zaman çizğilerinde dalgasal bir atma yaratarak kendilerini kendi oluşturdukları gravitik dalga peşine takarak ışık hızında sevk edebilirler. Böylece sistem kendi karadeliğini yada kurtcuk deliğini beraberinde taşıyan bir sisteme dönüşür. Böylece ''tünel'' süreci ile tüneli yaratan sistem birleşeşince bir uzay gemisi kendisini gravitasyonik asılım doğrultusu boyunca ( kendi gravitik hortumunu yönelttiği yöne doğru ) kendi tünel süreci denen yerçekimsel bir potansiyel yaratımı altında yer-zaman ilintisi boyunca kendini ışık hızında kaydırır. Fakat ''GRAVİTİK ASILIM'' yoluyla kendi boyutumuz içerisinde elde edilebilecek en son hız yine 300.000 Km/sn'dir. Eğer çok kısa bir zaman sürecinde milyonlarca ışık yılını aşmak gibi bir niyetimiz varsa, mutlaka bir üst boyutun imkanlarından yararlanmak zorundayız. Sonuçta buğünkü modern bilimin anladığı şekilde karadeliklerden yada kuantum vakumu köpüğündeki kurtdeliklerinden evrenin diğer noktalarına geçip gidemeyiz!
    Üstuzay yolculuğuna dair bazı fikirlerimi Türkiye'deki saygın bilim kuruluşlarına yazmıştım ama hiç bir karşılık alamadım. Bir keresinde ODTÜ üniversitesinden sayın Tekin Dereli'ye bir kaç soru sormak için gitmiştim kendisi yoğun çalışma atmosferi altında incelik gösterip bana zaman ayırmıştı. Benim edindiğim kanaat bizim akademisyenlerimiz gerçekten salt düşünceye pek önem vermiyorlar. Sadece salt matemetiksel çıkarımlarla bilimsel bir gerçeğe varmaya çalışıyorlar. Oysaki meselenin formel bir çerçevesinden önce anlamsal ve kavramsal çatısının olması lazım. Eğer bu olmazsa yaratıcılık diye bir şey olmaz.Çünkü salt matematiksel bulguların ifade ettiği fiziksel gerçeklik doğru yorumlanamaz. Dolayısıyla teorik varsayımlardan pratik kurgulara geçilemez.
    Bugün tüm dünyada saygın üniversitelerin kuantum fiziği bölümlerindeki fizikçilerin ışınlanma denen madde nakli konusunda hayalde olsa bir ön kanaatleri vardır. Bu kanaate göre ''ışınlanma'' maddenin moleküllerine-atomlarına yada atom altı parçacıklarına ayrıştırılıp başka bir yere taşınması ve orda tekrar birleştirilmesi olarak biliniyor. Fakat daha ilk okul sıralarında bile ben hep bu düşüncenin aptalca olduğunu düşünürdüm. İnsanlar dünyanın kollektif şuuru içerisinde ve alışıldık düşünce biçimlerinde takılıp kaldıkları için başka türlü bir ışınlanma yöntemini hayal edemiyorlar.Bu her şeyde böyle..! Örneğin insanlık derin uzay yolculuğunu ciddi anlamda düşünüyorsa buğün sahip olduğu tepkimel itimle çalışan jet-itimli sevk yöntemini bir kenara bırakıp uzayda yeni ve devrimci bir sevk yöntemini geliştirmesi gerekir. Ben bunu TÜBİTAK ve havacılık dairelerine ifade ettim ama hiç bir tepki almadım !
    Neyse ışınlama nedir, nasıl olur demiştik.Bilim dünyası ışınlamayı maddeyi alt parçacıklarına ayırmak ve tekrar bu parçaları başka bir yerde birleştirmek olarak düşünüyor demiştik. Bazıları ise ışınlamayı maddenin kendi fiziksel yapısından ziyade maddenin kuantum bilgisinin bir diğer yere fakslanması -nakledilmesi olarak görüyorlar.Kimileri maddenin Einstein'ın E=m.c2 denklemince öngörüldüğü üzere saf enerjiye çevrilip nakledilmesi şeklindede düşünmüş olabilirler.Sonuçta tüm bu tanımlamaların gerçeği yansıtmadığını iddia ediyorum.
    Benim bilimsel kuramıma göre ışınlanma, maddeyi kimyasal çözündürmeye uğratmadan orijinal fizik yapısını koruyarak manyetik rezonans enerjisiyle maddenin atom-altı zerrelerinin enerjisine ait vibrasyon hızı üstünde değişiklik yaratarak maddeyi üstzaman akımlarına bağlayıp ''gravitasyonel bir dalga sapanı etkisiyle'' uzaktaki alıcı kabine doğru rezonanssal bir çekim etkisi altında kaydırmaktır. İşte ışınlama budur. Ve yine burda üstuzay denen bir kavram devreye girmektedir. Üstuzay nedir? üstuzaya nasıl geçilir. Bunlar kendi içinde ayrı ayrı konulardır.Ve farklı bir tartışma zeminini gerektirirler. İki tür görünmezlik vardır.Birincisi maddenin moleküler kutuplanmasını değiştirerek maddeyi boyut değiştirmeden olduğu yerde görünmez yapmak. İkincisi ise maddenin atomaltı parçacıklarının enerjisine ait titreşimsel hızı ışık hızının üstünde bir hıza yükseltip maddeyi bilinen uzay/zaman sürekliliğinin dışına çıkarmakla mümkündür.Sonuçta ışınlanma ya da tam anlamda kütlesel bir yok oluş(görünmezlik) maddenin moleküler yapısının değiştirilmesiyle elde edilecek bir hadise değildir.Işınlanma yöntemi temelde bir UFO'yu ya da üst uzay aracını hareket ettiren enerji akımlarını yaratan ve yönlendiren benzer bir 'enerji sisteminin' denetimini gerekli kılar.
    Philadelphia deneyinde ben geminin yoğun manyetik alanlar altında hyperuzay denen bir üst uzay alanı içerisine geçiş yaptığı kanaatinde değilim.Evet yoğun manyetik güçler kendi uzayımıza ait ana zaman fazında bir zamansal faz kayması yada zaman akış hızında harmonik bir sapma meydana getirerek geminin zamansal bir faz değişimi ile geçici bir kütlesel yok oluş etkisine maruz kalmasına neden olabilirler.Bu durumda gemi yine kendi temel zaman dalgası atmasının yan harmonik fazları içerisine doğru kayarak geçici bir görünmezlik elde etmiştir.Bu hafif zaman kayması ve değişimi gemiyi çevreleyen manyetik güç alanlarının küresel hacmi içerisinde meydana gelmektedir.Küresel güç alanlarının yarattığı ''zaman değişim küresi'' içerisinde kalan gemi bu alan içerisinde silikleşerek ortadan kaybolur.Gemi bu durumda hala kendi şimdiki zaman tensörünün yan harmonik salınım bandı içerisindedir.Yani gemi tam anlamıyla bir 'boyut ve zaman' değiştirmiş değildir.Tam bir zaman ve boyut değişimi için geminin ana zaman tensörü denen uzay/zamanın ışık hızına tekabül eden devirsel titreşim modununun dışına çıkmış olması lazım ki ki' böyle bir boyutlar arası tam bir yerdeğiştirim ve geçiş philadelphia deneyinin sözde bahsi geçen teknik donanım teknolojisiyle mümkün değildir. Eğer speküle edildiğinin ötesinde gerçekten bir uzaylı teknolojisi kullanımı sözkonusuysa her şey olasıdır.Fakat böyle bir teknik ip ucuna ben spekülasyon boyutunda bile rastlayamadım.
    Benim kuramlarımın tümü ve tüm evrenin birleşik anlayışı iki temel sütun üstünde yükselir ve bu iki sütun yüzyılar geçsede her zaman gelecegin büyük bilim adamları için bile bir enigma ve yaşamın en derin sırrı olmayı sürdürecektir. İşte bu iki şey ZAMAN ve IŞIK' tır. Işığın gizemli yapısı büğün bile tam olarak anlaşılmaktan uzaktır. IŞIK ve ZAMAN ' ın bilimsel anlayışına sahip bir zeka için zaman yolculuğu dahil evrenin tüm sırları bu iki sütunda gizlidir.Benim yıllardır sürdürdüğüm amatörce çalışmalarım herşeyin bu iki temel ilkeye dayandığını ortaya koymuştur. Bu derin anlayış zemini içinde UFO motorlarını, üstuzay yolculuklarını, zaman yolculuğunu, antigravitasyonu anlamak ve uygulama düzeyine geçmek artık çok klişe ve sıradan bir iş haline gelir.Ve bu anlayış düzeyinde bu konulara dair dünya kamu oyunda çıkan her tür spekülasyonun doğruluğunu, en azından mevzu bahis konu hayalde olsa teorikteki olasılığını sezinlemek olası hale gelir. Bazılarınız bana Çetin Bal arkadaşım sen madem IŞIK ve ZAMAN'ın bilimsel anlayışına sahipsen bize yerçekiminin gerçekte ne olduğunu anlat' ta antigravitasyon jeneratörleri nasıl yapılır bizde bilelim, diyebilirsiniz. Sizlere Antigravitasyonu anlatayım; Antigravitasyon NEDİR? Gravitasyon ya da kütleçekimi kuvveti düz uzay/zaman 'ın eğrilmesidir.Antigravitasyon denen şey aslında mevcut değildir sadece antiçekimden değil ama bir çekimsizlik halinden bahsedilebilir.Bu ise eğri uzay/zamanın düzleştirilmesi demektir.Kütleçekimiuzay ve zamanın bizzat kendisinin bir özelliğidir. Uzay ve zaman ''eğrilmiştir''. Düz bir kağıt parçasına ıslandıktan sonra ne oluyorsa, ''eğrilmekten'' kastım da tamamen odur: Kağıt kırışır ve bunu ütüleyerek düz hale getirmenin bir yolu yoktur. Benim bulgularıma göre yerçekimi, parçacık karekteri kazanmış kütleler çevresinde, evrende her noktada uyumlu olan(olması gereken) zaman akım hızının frenlenerek zamansal bir faz farkından ötürü kendi üstüne kapanan bir spiral akıma dönüşmesinin bir sonucudur. Zamansal faz farkı, zaman akım hızıyla özdeş olan uzay/zamanın devirsel titreşimlerinde meydana gelen bir sapma ekisidir.Eğer dünya üstünde bir odada vakum enerjisine ait ışık frekanslarını çarpıcı bir biçimde değişime uğratabilirsek vakum enerjisinin elektromanyetik hız yapısıyla uyumlu olan zaman akım hızınıda yıldızlar arası boş uzayın vakum frekanslarına ayarlayarak yerçekimsel olarak nötür bir alan yaratabiliriz yani ''eğrilmiş(kırışmış) fiziksel enerji vakumunun geometrik dokusunu'' bir nevi frekans ayarlamasıyla ütüleyerek düzleştirmiş oluruz. Böylece düz bir uzay/zaman kumaşına sahip olmuş oluruz.Ve böylece antigravitik bir alan ( yerçekimsel olarak nötür bir alan) oluşturmuş oluruz.
    Antigravitasyonu anlamak için öncelikle yerçekimini yada kütleçekiminin (gravitasyon) ne olduğunu tam olarak bilmelisiniz.Benim uzun zamandır yürüttügüm araştırmalarım göstermiştir ki öncelikle bu kavramı tanımlamadan önce kendimize şu soruyu soralım; ''gerçekten antigravitasyon denen yerçekiminin tersi bir alan varmıdır?'' Ve devam edelim yerçekimi NEDİR? Benimde bir yere kadar katıldığım ve doğru kabül ettiğim bilinen ve tek en basit tanıma göre ''Yerçekimi dev bir maddesel parçacığı andıran dünyanın eğrilttiği uzay-zaman çizğilerinden kaynaklanır.'' Albert Einstein' ın büyük dehası, ''yerçekiminin sanıldığı gibi bir manyetizmal güç alanı çizgilerinden doğan uzay-zaman içinde dalgalanan bir enerji alanı değil tam tersi bu dalgaların akışını, doğrultusunu saptıran salt uzay-zaman geometrik çizğilerinin eğriliği olarak tanımlamış'' olmasındadır. Aslında Einstein elektromanyetik güç alanı çizğilerini uzay-zaman alanı geometrisiyle en yakın ilintide olan bir özdek akışı ( ışığın fotonları) olarak değerlendirsede, salt enerji alanları bir yerde uzay-zaman geometrik çizğilerinin kendini fiziksel ifadesidir.
    Yani benim kuramıma göre kuantum enerji alanları eğrilen uzay-zaman geometrik dokusunun bir ifadesidir. İşte burda biliminde tosladığı bir duvar vardır o da ''kuantumlu kütleçekim alanı'' anlayışıdır.
    Peki enerji alanlarında uzay-zamanın düz yada eğri olmasını hangi kuantum faz değişimiyle birleştirip bağdaştırabiliriz.Bugün bilimin en büyük zekalarının sorduğu soru bu.Ve ben yanıtı bulduğumu iddia ediyorum..! ve bu yanıt her zaman göz önünde duran bir denklemde saklı. Bu denklem bağıntısı herkesin bildiği '' E=h.f '' planc'ın kuantum enerji bağıntısıdır.
    Bir kitap'ta şöyle diyor: [Uzay maddenin bir varoluş biçimidir ve maddenin özelliklerinin değişmesi ile birlikte onun özellikleri de değişir. Örneğin, maddeyi küçük yada büyük kütleler şeklinde içermesine bağlı olarak, ki bu eğriliğini etkiler, uzayın yapısı değişir. Ama uzay nasıl eğilebilir? Ve daha doğrusu, uzay eğriliği ile ne kastedilmektedir? Kavram çapraşıktır ve kolaylıkla tanımlanamaz.]


    Aynı şey zaman eğriliği içinde geçerlidir.Çünkü Einstein'ın genel görecelik kuramına göre aslında uzayla zaman aynı şey olduklarından kütle, zaman'ıda bükmüş oluyor. Buna göre uzay gibi, zaman da maddenin bir varoluş biçimidir. Zaman maddenin dışında varolamaz, ve zamanın geçişi maddedeki değişimlerle ölçülür.Ve genel göreceliğe göre kütleçekimi, maddenin büktüğü uzay -zamandan başka bir şey değildir. Sonuçta kütleçekimi yada yerçekimi en basit tabirle Einstein'ın dediği gibi uzay-zamana ait düz geometrik çizğilerin bir şekilde bükülüp-eğrilmesi sonucu ortaya çıkan bir kuvvet etkisidir. Peki iyi ama gerçekten uzay-zamanın düz geometrik çizğilerini ifade eden fiziksel enerji alanları nasıl eğrilip bükülebilir? Uzay-zaman'ın düz yada eğri olmasını fiziksel olguların hangi durumlarıyla bağdaştırıp bağlayabiliriz? Evet yanıt aslında çok basit. Bazen en karmaşık ve anlaşılmaz şeyler en basit şeyler olabiliyor! Buna göre Kütleçekimi, ''üç boyutlu kütle çevresinden kütle merkezine, doğru küresel olarak iç içe geçen küresel katmanlar biçiminde uzay-zamanın ''n'' boyutunun bir dördüncü boyut doğrultusu uzanımınca daralıp kısalarak boyutsal faz değiştirimi denen hafif bir harmonik zaman sapması etkisidir.'' Tüm evren bir kuantum enerji havuzudur.Enerji her noktada E=h.f değeriyle bağlantılı bir '' C= ışığın dalga boyu x ışık frekansı '' sabitesine sahiptir. ''C'' nin '' f '' (frekans) karşılığı 12,3 x 10*Hz/sn' dir. İşte bu E=C=f değerlerinden birinde sapma olduğunda bu değerlerle bağlantılı '' T '' (zaman) dediğim ve bir kuantum fazı kabül ettiğim zaman boyutuda değişir. E= Enerji, C= Işık hızı, f = Frekans, T = Zaman' dır. Bu doğrultuda E =m.c2 formülünce E =m(kütle) olur. Buna göre bir kuant enerji paketi altında E,C, f, T ve m(kütle) değerleri birbirlerini ifade etmiş olurlar. Böylece bu eşitlikteki bir sapma bir enerji fazı değişimi bir HIZ değişimi yada frekans kayması ve o da bir zaman çerçevesi değişimi ile birlikte kuanta ait bir kütle yogunluğu değişimini beraberinde getirir. Öyleyse ortaya şöyle bir zaman bağıntısı çıkıyor; zaman, enerjiye ait kütle yogunluğu ve kütleye bağlı enerjinin HIZ yapısı niteliğinin değiştirebileceğimiz bir özelliğidir. Yada aynı anlama gelen diğer bir ifadeyle bir zaman sapması ya da uzay eğriliği olarak karşımıza çıkan yerçekimi fenomeni maddenin kütle ve zaman niteliklerinin değiştirebileceğimiz mutlak bir ürünüdür. Buna göre bir UFO kendini içerisine alan zaman çerçevesi niteliklerinde bir değişim yarattığında eğer UFO dünya amosferindeyse dünyanın yerçekisel etkisini kendi çevresinde nötralize edecektir.Eğer zaman akışına müdahale edebilecek bir teknoloji yada bir makine (UFO) sözkonusuysa bu aynı zamanda bir antigravitasyon makinesi olacaktır. Çünkü bir akademisyen olmasamda düşünsel kanaatlerim beni zaman ve yerçekiminin birbiriyle ilintili olduğu anlayışına götürmüştür. Zaman ve yerçekimi birbirinden ayrılamaz.Bir şeyi ölçebiliyorsak, o şey bir ağırlığa sahipse, yerçekimi gücünü hesaplayabiliriz; o zamanda varolduğunu anlarız.Sonuçta bir nesnenin kütle niteliklerini, ve dolayısıyla da o nesneyi kuşatan yerçekimi ve zaman çerçevesini gerçekten belirleyen şey, yoğunlaşmış bir enerji olan o nesnenin '' C '' değeriyle orantılı titreşim hızıdır.İşte kelime aralarını okuyabilen uyanık zekalar bir antigravitasyon makinesinin yada UFO motorunun ne anlama geldiğini anlayacaktır.Keskin bir zeka bu makinenin aynı zamanda bir ''zaman makinesi'' olduğunuda fark edecektir.
    E=mc2m c 2 = h f ' denklemince ' kütle' aslında elektriksel bir titreşim hızı olarak görülebilir.Madde aslında belli bir hızdaki titreşimden başka bir şey değildir.
    Zaman yolculuğu tartışması:Rus fizikçi Sergei Krasnikov’un tezleri Albert Einstein’in zamanda yolculuk kuramını güçlendiriyor. Uzay Yolu dizisini zevkle izleyenlerin ve galaksiler arası kısa yolları hayal edenlerin düşleri gerçek olabilecek. Bu tez, Amerikan New Scientist dergisinin son sayısında yer alan bir haberde öne sürülüyor.
    Bu hipotetik uzay/zaman tünellerine açılan ve ‘kurt delikleri’ olarak adlandırılan boşluklar eğer daha önce iddia edildigi gibi varsa, yıldızlararası büyük mesafeler çok kısa bir zaman aralıgında aşılabilecek. Bu gelişme Amerikalı fizikçi Albert Einstein tarafindan öne sürülen izafiyet teorisinin yeni hesap yöntemi ile gözden geçirilmesi ile mümkün gözükmeye başladı.
    Evrensel kestirme yollarına açılan kurt deliklerinin varoldugu ilk kez 1915 yılında Alman fizik teorisyeni Ludwig Flamm tarafindan ileri sürülmüştü. Kuantum teorisi olaganüstü küçük, atomaltı ölçeklerde bu boşlukların bulunabilecegini öne sürerken, birçok fizikçi bu olaganüstü boyutlarda mesafeye açılan kestirme yolların varolabilmelerinin fiziksel olarak hala imkansız oldugunu düşünüyor.
    Son olarak Rus fizikçi kararl
    ı yapısıyla zaman/mekan yolculuğuna imkan tanıyan yeni bir tür kısa yolu teorik olarak bulduğunu açıkladı. Araştırmalarını Rusya’da sürdüren izafiyet teorisi uzmanı Sergei Krasnikov’un tezi ilginç. Krasnikov, kısa yolların olağanüstü büyüklükte madde ile doldurulmasının gerekli olduğunu düşünüyor. Bu boşlugun duvarları herhangi bir çekim alanı olmadan doldurulması durumunda kısa yollar açılabiliyor ve işler duruma geliyor. Birçok fizikçiye göre teorik olarak zaman ve mekan içindeki dalgalanmalar sırasında kısa yollar kendiliginden oluşabiliyor. Ancak yeterli miktarda madde ile bu boşlugun istenen zamanda doldurulabilmesinin mümkün olup olmadığı işin tartışmalı boyutu. Krasnikov’un denklemi tüm bu tezleri değiştirir yönde. Diğer fizik teorisyenleri de bu yeni tez karşısında temkinli bir tavır takınıyorlar. İngiltere’den Paul Davies adlı fizikçi bu konu hakkında New Scientist’e yaptıgııklamada öne sürülen bu yeni teorinin kesinlikle hatalı olduğunun söylenemeyecegini belirtti.
    Geçmişe dönüş...
    Ruslar zaman makinasıyla deney mi yapıyorlar?


    ZAMAN DENEYLERİ>>
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    Amerikada yaşayan Türk asıllı bilim adamlarından biri olan Ulvi Yurtsever' inde kurtdelikleri konusunda çalışmaları mevcuttur.
    Yurtsever uzayda "kestirme" yollar yaratarak ışıktan hızlı yolculukların mümkün olabileceğini kanıtladı. Türk bilimadamının geliştirdigi "solucan deliği" ve "kıvrımlı yol" kuramlarının uygulanması durumunda galaksideki çok büyük mesafeler kısa sürede kat edilecek, galaksiler arasında yolculuk hayal olmaktan çıkacak.
    Türk bilimadam
    ı Ulvi Yurtsever bu çalışmalarına 1990 yılında başlamış. Negatif enerji kuramını kullanarak "zaman yolculuğu mümkün müdür?" sorusuyla başlayan araştırmalar, kendisini ışık hızında yolculukların mümkün olabilecegi sonucuna ulaştırmış.
    Bu verilerin hayata geçirilmesi için yeterince negatif enerjiye ihtiyaç var.
    Şimdi aralarında Ulvi Yurtsever'in de bulundugu bilimadamları harıl harıl bu enerjiyi üretmenin yollarını arıyor. Bugünün teknolojisi henüz buna imkan vermiyor ancak, bu gerçekleştigi zaman gelecegin dünyasında en önemli paylardan biri Yurtsever'e ait olacak. Amerika'nin en önemli bilim dergilerinden "Scientific American" Ocak sayısında Ulvi Yurtsever'in "uzayda uzun mesafe yolculuklar" la ilgili çalışmalarına geniş yer verdi.
    PARAP***OLOJİ VE ZAMAN YOLCULUĞU
    Bugün mekanikleri tam olarak çözülmemişte olsa kahinlik denen yöntemle ya da geleceğe ait rüyalar görme yada eski kızıldereli şamanlarında geleceğe ait görüntülerin alındığı -ayinsel törenlerle geleceğe dair bilğilerin alındığı- bilinmektedir. Henüz duyular dışı algılamanın mekanikleri bilimsel olarak ortaya konmasada metafizik ve parapsikoloji araştımaları içerisinde geleceğin bilgisinin bugünden alındığına dair ciddi kanıtlar vardır. Buna göre rüyalarda ve zihnin çok özel durumlarında uyku ve trans hallerinde geleceğe ait görüntüler ve sesler zihinsel olarak yakalanabiliyor.Ve bu çeşit psişik iletişimin sorumlusu olarakta bizim boyutumuza paralel daha yüksek boyutların varlığı gösterilmektedir. Peki bir bilim insanı olarak ben bundan ne çıkartabilirim ? Diyebiliriz ki
    ''Eğer görüntüler, sesler ve bilgiler zaman içerisinde ileriye veya geriye doğru bu üstboyutlar içerisinden yolculuk edebiliyorlarsa, belki insanlar ve nesnelerde bu hiperuzay denen üstuzay boyutlarını kullanarak zaman yolculuğu yapabilirler.
    Albert Einstein :
    '' Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım sadece bir yanılsamadan ibarettir, ne kadar kalıcı olsa da''

    Şamanlar ve mistikler zihin frekanslarını bilinç dışı deneyimler esnasında kendilerinden geçerek geçmişin ve geleceğin eş zamanlı olduğu bir üst zaman frekans ortamıyla senkronize hale geçiriyor olabilirler.Bu nokta tüm zamanların eş zamanlı olduğu bir AN.
    Tüm zamanlar eğer aynı anda zaten var ve bunu algılamıyor isek, Zaman Makinesine gerek var mı? Böyle bir araç bir yerden bir yere gitmek için kullanılacaksa; zamanlar zaten şuan da var, bir yerde değil ki, burada…Burada olan bir şey için gitmeye gerek var mı? Belki Zamanın Eşiği için farklı frekansa bir şekilde geçiliyor, bu frekansa geçmek için ise bir makina kullanılabilir yani bedeni bir yere göndermek yerine bilinci Zamanın Eşiğine göndermek gerek. Ki' bilincin ve zihnin başka zamanlara ait görüntülerle temasa geçmesi, ''farklı zamanlar arasında'' bir çeşit 'enerji kontrolüyle' fiziksel bir geçişin olanaklı olduğunu kanıtlar. Eğer bilgi bir şekilde buraya kadar gelebiliyorsa ki' belki tüm zamanlar tek bir AN içinde yaşanıyor olsada, bu iç içe zaman frekansları içerisinde de fiziksel anlamda bir frekans değişimi gerçekleştirilebilir.
    Ünlü Amerikalı ****** Edgar Cayce, bize ''önceki yaşamlar'' ımızın ve ''gelecek yaşamlar'' ımızın aynı anda ve kendilerine has boyutlarda bulundukları çok boyutlu bir gerçeklikten bahseder. Demekki önceki yaşamımız, başka bir uzay-zaman evreninde şu anda gelişiyormuş gibi algılanabilir. Seth adındaki bir varlıktan mesajlar ileten Amerikalı ****** Jane Roberts'e göre, bu boyutlara veya 'yaşamlara' geçebilmek, dönüşüm yada zaman değiştirimi için gerekli olan bilği olduğu zaman mümkün olabilir. Bir başka deyişle, bu şimdiki yaşamdan, geçmiş veya gelecek yaşamlarımıza da geçebiliriz.
    GELECEKTEN HABER VEREN KAHİNLİK MEKANİZMASI DOĞRU OLABİLİR Mİ?
    Kehaneti bilimsel bir gerçek olarak ortaya koymamız durumunda bir bakıma ''geleceğin şu anda mevcut olması gerektiğini ileri sürmek'' gibi bir önermeyide kabüllenmek zorunda kalacağız.Eğer Zaman'a nufus edebilseydik-eğer bu görünmeyen mesafeyi kavrayabilseydik-Zaman'ın öteki bölümlerini ve o bölümlerde olup biten herşeyi görecektik. Eski çağların kahin ve kahineleri, böyle bir vizyon alabilme yeteneğine sahip insanlardı.'' Geleceğe ait görüntüleri zihinlerinde yakalayabilirlerdi'' Bu duyular ötesi algılama yetisi, üç boyutlu uzay boyunca olabileceği gibi dördüncü boyut doğrultusunda yer alan çok ilerde olması beklenen oluşacak olayları görebilme şeklinde de kendisini gösterebilir.Zaman, sadece bir noktada temas edebildiğimiz bir boyut olması halinde, ''içinde tüm dünya- noktalarının var olduğu'' bir ''yüksek mekan'' fikrini ortaya koymaktadır. Bu şu anlama gelir ki, mekansal bir aralık ile birbirinden ayrılan objelerin yine de var olmaları gibi, dünyaya ya da kişinin kendisine ait olan olay yada haller, bir zaman aralığı ya da zamandaki bir mesafe ile birbirlerinden ayrılmış olmakla mevcudiyetlerini asla yitirmezler. Bunu kendi üzerimizde uyguladığımızda da yaşamın zaman içinde varolduğu sonucu çıkmaktadır.Bizim için başlangıç ve son, zamanın geçişinden ötürü birbirinden ayrılmıştır. Başlangıç ve sonun birlikte varoluşu bize hemem ''yüksek bir mekan'' fikrini vermektedir.Çünkü zaman'ın kendisini bir boyut olarak ele alırsak, herhangi bir olayın ya da bir kimsenin başlangıcı ve sonu bu boyut içerisinde mevcut olmalıdır. Bir sopanın 'başlangıcı' ile 'sonu'nun üç boyutlu mekan içerisinde birlikte var oluşunu muhakka ki anlayabiliyoruz.Bu duyularımız için bilinen-alışıldık bir olgudur. Fakat, zaman boyutu duyular için anlaşılması zor olan bir olgudur.
    Bir dördüncü boyutta üst-üste binen ya da yanyana gelen iki ayrı zaman dilimindeki- iki ayrı olayı -üç boyutlu zihnimizle hayal edebilmek oldukça güçtür.Zaman'ı fiziksel bir uzunluk olarak görebilmeyi başardığımızda onu eğip-bükerek geçmişin ve geleceğin fiziksel noktalarıyla bitiştirebileceğimiz gerçeği ortaya çıkar. Zaman, çok plastiksi bükülüp-katlanılabilen bir akıştır, bir boyuttur ya da bir uzamdır derken 'zaman fenomeninin' enerji alanlarına bağlı bir titreşimsel ritmin yansıması olduğunu bilmeliyiz.Uzaya bağlı bu farklı zaman frekanslarının -birbirine devreden zaman titreşimlerinin- uzayda yaratılacak güçlü elektromanyetik uyaranlar karşısında birbirleriyle senkron hale gelebileceğini ve bu frekansların üstüste binip çatışabileceğini ifade etmek istiyorum.Dev elektromanyetik düzeneklerce 'uzay-zamanın enerji vakumu' içerisinde yaratılan çatışma alanlarının ortasına düşen insanlar ve cisimler, gemiler ve uçaklarda uzay-zamanın makroskopik ölçeklerde kendi üstüne bükülüp- eğrilen çizğilerince zamanda ya da mekanda kaymalara uğrayabilirler. Sonuçta insan beynide her tür dalganın frekansını alıp verebilen doğanın yarattığı koplike bir biyokimyasal makinedir. İnsan beyni, kuantum vakumu ölçeğine yansıyan ve uzay-zamanın mikroskopik boyutlarda eğrilen çizğileri boyunca taşınan geçmişin ve geleceğin titreşimlerini beynin içerisindeki elektromoleküler denebilecek bir etkileşimle biyoelektriksel sinyallere dönüştürüp uzak zamanlara ait olayların görüntülerini bir zihinsel görüntü olarak yakalayabilir.
    Bilinmelidir ki geçmiş, gelecek ve şimdi, ardardına gelen, devreler halinde birbirini takip eden titreşimler serisidir.Şimdi'ki zaman'ı belirleyen titreşim dalgasının genliği-dalga boyu ve vuruş genişliği üstünde bir sapma yaratarak zaman frekansları arasında karışıklık yaratarak bir zaman diliminden diğerine sıçrayabiliriz. Zaman çizğisinin kendisi üst- üste binen üç boyutlu elektromanyetik frekanslardan kurulu bir hologramlar bütününü temsil eder. Her bir AN bir uzay/zaman hologramı'nı ifade eder. Bu hologramın fiziksel yapısı 'üç boyutlu elektromanyetik bir ışık havuzu' olarak görülmeli. Matematiksel olarak nokta hareketle çizğiyi, çizği hareketle yüzeyi meydana getirdiği gibi AN'sal noktalar( biribirine devreden titreşimsel atmalar)da hareketle zaman çizğisini meydana getirir. Ve böylece üstüste binerek, yanyana gelerek birbirini tamamlayan boyutlar silsilesi ortaya çıkar.
    Tüm sonsuz varoluşun bilinen ve bilinmeyen tüm katmanları için, öylesine bir, biranda'lık sözkonusudur ki, o'nun içerisindeki sonsuz ortaya çıkışlar, oluşumlar süreçler, ilişki ve zaman-boyut-mekan vb. özellikler, gene o'nun içindeki varlıklarca kendi özzaman-mekanları ile algılanmaları nedeniyle bir süreklilik ve rölatif sıralamalar arzetmektedir.
    Zaman olayı ve zaman kavramı, insanın düşünmeye başlamasından bu yana en önemli sorunlardan ve üzerinde en çok düşünülen hususlardan biri olmuştur.Ve zaman olayı her defasında, anlaşılmaz potasında bu, zaman'a ilişkin çeşitli düşünceleri daima eritmiş, değiştirmiş ve yeni yeni çözümler bulmaya yöneltmiştir insan mantığını.Zaman, olayların ve eşyanın bir dizisi ve birbirleriyle ilişkisidir, dersek, bunun sonucunda, zaman olayı ve kavramı gene hem var olan hem de olmayan bir paradoks olarak ortaya çıkmaktadır.Zaman hem kuran hem de dağıtan ve yegane eskimeyen ve yaşlanmayan bir ustadır. O kainat'ın düzenleyici ve işletici değiştirici ve dönüştürücü bir enerji sistemidir. Bilinen üç boyutlu zaman' ı aşan ve bizim zaman akışımızı denetleyip seyreden yüksek boyutlu yaşam formları bile kendilerini kuşatan, daha değişik zaman kombinezonları içinde bulunurlar.Öyleki zaman içinde zamanlar vardır.
    EVRENSEL ZAMAN VE AN ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER...
    Zaman kavramı, düşün dünyamızın ve felsefenin ayrılmaz bir parçasıdır.Felsefenin, şeylerin doğalarını varolan bilimsel ve sezgisel birtakım nedenlerden türetmek,Evrenin sonsuz çerçevesine dayanak olarak seçilen yasaları araştırmak gibi nedenleri varsa, bu yasalarla organik bağı olan zaman kavramını incelemek önem kazanır.Ancak zaman konusuna dalmak, dipsiz bir kuyuya dalmaya benzer.Zaman boyutunda insanoğlunun yaşamı bir an kadar kısadır.Acaba bilemediğimiz zaman da bir an kadar kısamıdır? Zaman konusu, merak edilen ve üzerinde çeşitli yorumlar yapılan, önemli bir boyut olması nedeniyle, felsefeciler ve bilim adamları tarafından ele alınmıştır.Öyle ki zaman, elle tutulur, gözle görülür fiziksel bir olgu değildir.Bir başka deyişle metafizikseldir. Bir Latin atasözünde “Gördüklerimiz gerçektir fakat göremediklerimiz daha gerçek” denir.Zaman, üzerinde gerekli araştırmayı yapmadan, kabul ettiğimiz bir olgudur.Bunun yanında, zamanın sırlarını araştıracak en uygun yaratılış insan bilinci ve aklıdır.Bizler, zamanı fiziksel evrenin doğuşuyla doğru orantılı olarak görmeye eğilimliyiz.Bu görüş, canlı toplum için; doğma, büyüme, olgunlaşma, yaşlanma ve ölüm olarak ifade edilir.Bu doğrudur ve bunun değişimi söz konusu değildir.Bu düşünce ışığında, zamanın belli bir başlangıç noktası olması gerekir.15 milyar yıl önce, bilim adamlarınca açıklanan,”Big Bang” adı verilen patlamanın öncesinde bilinen evren yoktu.Ancak bu patlama sonucunda atomlar, moleküller ve buna bağlı olarak madde oluştu.Öyleki kanımızda bulunan demir atomunun yapısı, x galaksisindeki demir atomunun yapısıyla aynı özellikleri taşımaktadır.Örnekleri çoğaltmak doğaldır.O halde, maddesel olarak evrenle insan arasında fiziksel bir bütünlük bulunmaktadır.Bir başka deyişle, insanla evren birdir ve bir bütünün parçalarıdır.Zamanın, madde ile aynı anda meydana gelişi kuramı, zamanın maddeden ayrılmaz olması anlamına gelir.Zaman burada, maddesel oluşumun yapısına karışan bir öğe durumundadır. Bu maddesel plan içinde insanoğlu, bilinen zamanı tarif etmiştir.Örneğin; yıl, mevsim, ay, gün, saat,dakika, saniye gibi..Öyle ki, fizikçiler zamanı ölçtüklerini söylerler.Zaman bir birim veya bir boyut olarak formüllere girer.Ancak elle tutulamayan ve gözle görülemeyen zaman,fiziksel bir olgu değildir.Aslında zaman ölçülemez.Bu olgu, sosyolojik gereksinmeler nedeniyle gelişen toplumların önderliğinde ortak zaman ölçüsü birimleri olarak saptanmış ve insan tarafından düşünülüp uygulanmıştır.Doğanın periodik olarak göstermiş olduğu değişimlerden yararlanmıştır insan.Algılanan zaman kavramı, kozmik çevredeki cisimlerin hareketleri tarafından oluşturulan fiziksel sonuçların adlandırılmasıdır.İnsanoğlu için zamanın önemi, algıladığımız üç boyutlu dünyamızda yerçekiminin ağırlığı oluşturması nedeniyle bizleri bağlayıcı etkileri sonucudur.Ancak, zaman, içinde bulunduğumuz evrenle birlikte hareket etmektedir.
    15 milyar yıl öncesine dönelim.Hiçlik ve boşluk anlamına gelen patlama öncesi, maddesel olarak bilimsel sezgilere kapalıdır.Bu teoriye göre, evrenin yaratılışını, zamanın yaratılışı gibi düşünmek yerinde olur.Buna göre maddesel olarak evren, zamanla birlikte günümüze kadar ulaşıyor demektir.İnsanoğlu, sözünü ettiğimiz 0 anından itibaren bugüne, bu oluşumda varolan şeylerden herbirini gün ışığına çıkartacak akla ve bilince sahip olmuştur.Buradan bir varsayımda bulunursak;Evrenin maddesel yapısının, tüm yaş olarak ifade edeceğimiz zaman kesitinin15 milyar yıl olması gerekir.
    Bu oluşum, 0 anından başlayarak uzay ve zaman vektörleri açılımında paralel bir hızla hareket ediyor demektir.Açılarak ilerleyen bu vektörlerin, geri izdüşümleri nereye kadar açılmaktadır.Burada,öncesiz ve sonrasız anlamının ifadesi sorgulanmaktadır. İşte burada bilemediğimiz zaman ortaya çıkıyor.Her iki açılımda toplamda bir bütünü ifade eder.
    Dr.Albert Einstein bilinen üç boyuta bir dördüncü boyut olan zaman boyutunu da ekleyerek ünlü görecelik teorisini üretmiştir.Bu teori, zamanın olmazsa olmaz gerçeğini bilimsel olarak açıklamaktadır.Zaman, içinde bulunduğumuz evrenle paralel olarak hareket etmektedir denebilir.Yine, zaman içinde evrenin genişlediğini, büyüdüğünü ortaya atan Amerikalı uzay bilimci Hubble meseleye farklı bir boyut getirmiştir.Bunun anlamı şudur; Evren başlangıçta küçük, bugün daha büyük, yarın daha büyük olacaktır.O halde bilimsel gerçeklik içinde düşündüğümüzde, zaman ve evren birlikteki yolculuğunda açılarak birbirine özdeş hareket etmektedirler.
    15 milyar yıl öncesine tekrar dönelim.Bilinen zamana karşı, düaliteyi işletirsek bilinmeyen zamanın varlığından söz edebiliriz.Yaşlı bir bilge;”Bana zamanın ne olduğu sorulmadığı sürece, zamanın ne olduğunu biliyorum.” demiş.Zamanın bilinip hissedilen, ancak tanımlanamayan bir özelliği bulunmaktadır.Zaman tanımı,önce Decartes ve sonraları Kant’ta şöyle bir tanım bulmuştur;”Zaman ve mekan, a priori, her türlü deney öncesi sentezin temsilcisidirler”.Zaman, mekanın doğasına yerleşiktir.Başka bir deyişle zaman, bir tür doğuştan gelen deneyimden başka bir şey değildir.İnsan doğasının, mutlak ve değişmez bir öğesidir.Sübjektif bir karekter taşımaktadır ve her varlığın kendi zamanı vardır.
    Ayrıca konuya şöyle bir yaklaşımda da bulunabiliriz; Evren, doğa, insan ve zamanı ayrı ayrı düşünmek yerine, hepsini içiçe düşünmek ve bir bütünün parçaları gibi algılamak gerekir.Öncesiz ve sonrasız zamanı, evrenin yaratılışına paralel olarak düşündüğümüzde ortaya evrensel zaman çıkmaktadır.Bu zaman kavramı, herşeyi içine alan bir karekterdedir.Zaman deyince, insan aklının sınırlarını zorlayan zaman kavramı budur.Bunun yanında, insanın kendi dünyasında sürekli olarak algılamakta olduğu zaman dünyasal zamandır ve insanın içinde yaşadığı mekanla ilgilidir.Zaman kavramının tam olarak anlaşılmaması, insanda endişe uyandırmıştır.Ölçüldüğü sanılan zaman şimdiki zamandır.Ancak bu, genel algılamada anlam olarak, geçici bir tatmin olduğundan, insan, zaman konusundaki düşüncelerini derinleştirmiştir.Öncelikle insan, katı bir gerçekle karşı karşıyadır.Ölçmekte olduğu zamanın sadece zaman olmayıp,bunun bizzat içinde yaşadığı dünya realitesiyle ile olan ilgisinin farkındadır.Oysa zaman, sadece dünyasal değil evrensel bir olgudur.Zira geçmişi ve geleceği yoktur.İnsan, zaman karşısında hep çaresiz kalmıştır.-Paralel evrenler-
    Belki zaman ve mekanın olmadığı bir sonsuzlukta yaşamaktayız.Acaba, zaman, herzaman an’ı göstermekte bizlermi geçmekteyiz.? Her varlığın yapı ve konumları itibariyle, izafi zamanları vardır.Uzaydaki ışık veren gök cisimlerinin dünyamıza ışımaları incelendiğinde, binlerce ışık yılı uzakta olan bir yıldızın ışınımı, ışığın bize geliş hızınıda hesaba katarak, bu kaynağın geçmiş zamanda ışıdığı ve bizim bunu çok sonraları algıladığımız ortaya çıkar.Biz bu algılama içindeyken belki o yıldız yok olmuştur.O halde zamanı, heryerde geçerli olmak üzere genel bir an olarak nitelemek yerinde olur.Buradan hareketle, doğası açısından zamanın tekliği ve sabitliği söylenebilir.Zaman boyutlar içinde farklılıklar gösterir.Bizim için çok önemli olan zaman olgusu, farklı bir boyutta belki hiç önemli olmayacaktır.An,evrenin heryerinde şimdi değildir.Her yerin, her sistemin kendine özgü bir zamanı vardır.Bu nedenle, bir olayla ilgili, her sistemin yaşamakta olduğu zamanı, bu sistemin diğer sistemlere olan relatif, yani izafi durumunu belirlemezsek,o olayın şimdi ve bu anda olduğunu söylememiz imkansız olur.Bizim için şimdi ve sonra kavramları, başka bir boyutta, farklı bir şimdi ve sonra kavramı haline dönüşür.O halde bizim için “an” şimdi olmakla birlikte,başka bir boyutta şimdi değildir.Acaba evren insanın bildiği üç boyuttanmı oluşmuştur? Başka boyutlar varmıdır? Ancak zaman, mekan içinde bir dördüncü boyuttur.
    Belki yüzlerce, binlerce boyut bulunmaktadır.Bu da bilemediğimiz zamanın var olduğu ilkesini çağrıştırıyor.Bizler insan olarak, geçmişi hatırlarız, an’ı yaşarız, geleceği planlarız.Bu durum güncelliği nedeniyle dilbilgisi(gramer) kurallarını oluşturmuştur.Zaman düşüncesindeki özellik,kişiden kişiye değişen,sübjektif bir olgu olduğuna göre, anlaşılmasıda kişiden kişiye farklı olmuştur.Bilebildiğimiz zaman ve bilemediğimiz zaman kavramlarını analiz ettiğimizde,ortaya sonsuz bir simetri,sonsuz bir duyum ve sonsuz bir bütünlük çıkar.Örneğin, Tasavvufa göre zaman Allah iradesidir. Mutasavvıf ise, bulunduğu an’ı yaşayandır.Geçmiş ve gelecek endişesi yoktur.Geçmişin gelecekten güzel, geleceğin geçmişten güzel olacağını düşünmez.Zira,öncesini ve sonrasını bilemediğimiz zaman hakkında fikir yürütmek hayli zordur.Ancak bilinen odur ki, yaşanan an’ın güzel olmasını sağlamak ve bunun için çalışmak önemlidir.Bilinen ve bilinmeyen zaman aralığındaki metafizik ulaşım, düşünce okulunun kapılarını açabilir.Ayrıca insanı insan yapan bilinç buna yatkındır.İnsan tüm bilimsel olguların yanında görünmeyen şeyleride kavrayabilir ve herşeyin içinde bulunan ortak özdeş yapıyı benliğinde duyabilir.Bütün insanları kapsayan ve en değerli servet olan zamanı en iyi ve verimli bir şekilde kullanmak gerekir.Zamanla ilgili, Zamanın gerçeği, yaşadığımız an’dır.Bir başka deyişle, zaman, yaşanan an’ı kapsayan bir gerçektir.Zaman bilebildiğimiz ve bilemediğimiz boşluk arasındaki asma köprüdür.Biz an’ı yaşayanlar, bu köprünün üzerindeyiz.

    Prof.Michio Kaku: '' Herşeyden önce boyutlara bir geçit açabilmek için inanılmaz miktarda enerjiye ihtiyacımız vardır. Yeryüzünde zamanı böyle eğebilecek, uzayda bir delik açabilecek ya da onuncu boyuta atlayabilecek bir enerjiye sahip değiliz.''

    Astrofizikçi Johannes Von Buttlar'ın '' Zaman ve Evren'' kitabından birkaç alıntı yaparak konuyu pekiştirelim;
    Johannes Von Buttlar: ''Son bulgulara dayanarak, aynı anda etki gösteren güçlerle, -örneğin yoğun manyetik güçlerle-çatışmaları halinde uzayzaman-sürekliliğinde yalnızca uzay/zamanın biçimini değiştirmekle kalmayacak, onu aynı zamanda kaydırarak başka zaman boyutlarının - paralel yaşamların-kapılarının da açılmasını sağlayacak aksamalar olabileceğini kabul etmek zorundayız. Bermuda üçgeni gibi anormal manyetik sapmaların olduğu bölgelerde kaybolan gemi ve cisimler sanki bir zaman tuzağına yakalanmaktadırlar.''
    Çetin Bal: Aslında ne ilginçtirki kendi zaman ve mekanlarına sahip farklı boyutlar burda bizim zamanımızda kesişiyorlar. Yani iç-içe farklı boyutsal realiteler vardır.Ve her boyut bir temel titreşim düzeyini ifade eder.Buna göre bu boyutlardan birine ait bir maddenin titreşim frekansının bir şekilde diğer boyutlardan etkilenerek bir anda diğerine atlaması anlaşılmaz birşey değil! Cisimler bir anda başka bir boyuta geçiyor ve sonra yeniden kendi boyutunun frekansına dönüyor.Bu sanki atom çekirdeklerinin içerisinde yer alan değişik kuantum enerji seviyelerindeki elektronların bir üst kuantum enerji değerliliğiyle yüklenip geçici olarak kendi kuantum enerji düzeyini terk etmesine ve sonra o enerjiyi salarak yeniden kendi kuantum enerji orbitine dönmesine benzetilebilir.Bir nevi boyutlar arası sıçramalarda bir alt enerji düzeyinden bir üst enerji düzeyine geçiştir.Yada tam terside geçerli olabilir.İşte bu zaman değişimleri esnasında mekanda da ışık hızının üstünde bir hızla kaymalar yaratarak uzayda iki nokta arasında anlık atlamalar -mesafe kaymaları- yaratmak olasıdır.
    ''Zaman'' la mesafeler arasında çok yakın bir bağlantı vardır ! Zaman' la oynayarak zaman sapmaları yaratarak ''yönlendirilmiş yerçekimsel dalga atmaları'' elde ederiz ve bu atmalar boyunca disk yada küre biçiminde inşa edilmiş bir aracı bu dalgalar üstünde sörf yaptırırcasına bir anda evrenin öteki ucuna kaydırmak olasıdır.
    Ne ilginçtir ki Ruhsal kaynaklı bilğiler sunan yayınlar içerisinde KRYON isimli bir varlığın verdiği iddia edilen bilğilerle hemen hemen benim ulaşmış olduğum fikirlerimin birbirine yakın olması oldukça ilginçtir. Bunu sizlerle paylaşmak isterim; KRYON : ...
    Dikkat etmeniz gereken diğer bir nokta da şudur: Eğer kafesin(uzay/zaman kalıbı) dengesini büyük miktarda bozarsanız, zaman değişimi gözlemlersiniz, çünkü deney zamanla da direk ilgilidir. Onun için beklemeniz gerektigini söylemek istemiyoruz. Sadece kafesin dengesinin değiştirilmesi işleminde maddenin zaman-çerçevesinin değişmesinin önemli bir rol oynadıgını söylüyoruz (evrendeki tüm maddelerin bilinen bir özelliği). Bu zaman yolculuğu değildir, ancak zamanın degiştirilmesidir. O, maddenin küçük parçalarını belirlediğiniz ve bulundukları zaman çerçevesini değiştirdiğiniz yerdir. Eşit olmayan zaman-çerçeveleri biraraya geldiklerinde (farklı zaman ögelerine sahip maddeler karıştığında), sonuç mesafenin değiştirilmesi olacaktır. Bu durumun Dünya için korkulacak bir tehlikesi olmamasına rağmen, deneydeki lokal koşullar etkilenebilir. Bir başka deyişle, maddeyi bozucu bir etki yaratılabilir, deney durabilir veya parçalar alt üst olabilir. Bununla ilgili şu anda daha fazla şey söylemiyeceğiz, ancak bunu okuyan daha kurnaz bilimsel beyinler bir sonraki önemli adımı atacaklardır, ve cevap "evet"tir, kafes büyük fiziksel objelerin hızlı seyahatinde bir anahtar rolü oynamaktadır.
    Aslında ''kafes'' benim bu ifedelerden anladığım sonuca göre atom altı parçacıkların eletromanyetik titreşim hızı denen evrenin temel titreşim frekansı olan ışığın en üst hız frekansıdır. Kafesin maddeyle bağlantısı ise şöyledir eğer madde yoğunlaşmış enerji ise ve zaman akış hızıda bu enerjinin titreşimsel işlevinin bir yansımasıysa enerji ,hız ve zaman bağlantısı gereğince enerjinin hız yapısının değiştirilmesi sonucu zamanın bilinen akış hızı- yapısıda- değiştirilebilir. Sonuçta bu anlayışa göre partiküllerin esas yapısı olan ışık enerjisinin dalga yapısıyla zaman akımını özdeşleştirebildiğimizde( zamanı enerji cinsinden ifade edebildiğimizde) ışık dalgaları ile her bir AN 'ı ifade eden zaman dalgaları arasında bir uyumu keşfetmiş oluruz.Ve bu uyumun kontrol edilmesiyle zamanın akışıda kendi çevremizde yönlendirilip kullanılabilir bir özellik arzeder. Ve bu bilgi -bizi uzayda sevk edecek gravitik bir dalga yaratımının yada bir anti gravitasyon etkisinin- üretim yolunu açar.Ve tam bu noktada bir boyuttan diğerine geçiş denen zaman değişimi bir zaman yolculuğu değildir.Bu bir üst uzay-zaman boyutuna geçiştir. Zamanda yolculuk ise bu üst uzay/zaman matriksi içerisinde bir yönelimsel koordinat ayarlamasına dönüşür.Zamanda yolculuk için bir üst uzay/zaman matriksine ait gravitik dalgalanma etkisi altında yaratılan üst uzay yolculuğu yapmamız gerekir. Kryon' un kozmik kafes tanımı uzay/zaman çerçevesi çizğilerini ifade eder. Ve bu uzay/zaman 'ın çizğisel akıları yogun manyetik güçler altında eğriltilip bükülerek bozuluma uğratılabilir. Kryon kafes enerjisine bağlı zaman akışını saptırmak için bir deney öneriyor; İki manyetik alan doğru bir şekilde -düşünme işleminizde üç boyutlu bir şekilde- yerleştirildiginde, kendine özgü bir manyetik alan yaratacaktır. O daha önce gördügünüz bir şey değildir ve doğal olarak da bulunmaz. Eşit olmayan güçte ve modelde, ve dogru açılarla pek çok manyetik alanı karşılıklı yerleştirmeyle başlayın. Tahminlerde bulunmayın, özgürce düşünün. Doğru şekilde yapın, bu iki alan, tamamıyle öznel ve orjinal alanların üretimi olan üçüncü bir model yaratacak. Bu üçüncü yaratılmış model, sizin ilgilenmeniz gerekendir ve kafesi harekete geçirme( yada zamanı değiştirme ) potansiyeline sahiptir. Onu bir kez yarattıgınızda, özel vasıflarını da bileceksiniz, çünkü dramatik bir şekilde etrafindaki fiziği değiştirecektir.
    NIKOLAI KOZYREV (1908-1983)
    Dr. Kozyrev, Leningrad’daki Pulkova gözlemevinde uzun y
    ıllar astronomluk yapmış tanınmış bir astrofizikçidir. Ancak, onun asıl büyük ünü, “zaman” ve “zaman enerjisi” konularında yapmış olduğu çalışmalardır. Dr. Kozyrev, zaman enerjisini gözlemlemeyi başaran ve zamanın bir “boyut enerjisi” olduğunu kanıtlayan kişidir. Kendi yaptığı kompleks aparatlarla zaman enerjisini ölçen ve zamanın davranış ve yayılma karakteristiğini inceleyen Dr. Kozyrev, “Zaman bir enerji şeklidir ve gelecegin en önemli, en gizemli unsurudur. Yeryüzündeki yaşamdan hangi gücün sorumlu olduğunu araştırdığımızda, zamanın inceliklerini ögrenmek zorunda kalırız. Zaman, ışık dalgaları gibi yayılmaz, anında ve her yerde ortaya çıkar. Zamanın bir dilimindeki degişiklik, her yerde ve birdenbire belli olur. Zaman her yerde kendini gösterir. Bizi başkalarına bağlayan ve evrende her şeyi birbirine kenetleyen zamandır" demiştir .
    Relativite Teoremi’ne göre, zaman bir boyuttur ve s
    ıfirdan küçük bir sayı ile gösterilir (Minkovsky, zamanı, karekök içinde -1 ile soyut bir boyut olarak göstermiştir). Kozyrev, zaman boyutunun, aynı zamanda bir enerji (zaman enerjisi) olduğunu kanıtlamıştır. Kozyrev’in, zaman ile ilgili deneysel çalışmaları, “Possibility of Experimental Study of Properties of Time” (Zamanın Özelliklerinin Deneysel Olabilirliği) başlıgı altında 1967 yılında yayınlanmıştır.
    Çetin BAL :
    Dr.Kozyrev'in zamanı bir enerji olarak nitelemesi benim kuramsal düşüncelerimlede uyum içerisindedir.Benim zaman yolculuğu kuramıma göre zaman, şimdi geçmiş ve gelecek olmak üzere bir araya gelen üç dalgadır. Ve zaman bir dalga olması itibariyle bir kuantum enerji kalıbıdır.Ve ben ışık dalgaları ile zaman dalgalarının birbirini örter nitelikte aynı şeyin bir görüntüsü olduğunuda düşünüyorum. Işık enerjisi soyut zamanın fiziksel varoluş kalıbıdır.Işık, elektrik ve manyetik bir alan bileşenidir.Işık frekanslarının bir yansıması olan zaman dalgalarının temel genliğindeki bir sapma bizce uzay-zamanın düz çizğilerinde bir sapma olarak algılanır.Ve bu da yerçekimi etkisi olarak duyumsanır.

    Zaman'ın zaman yolculuğuna ilişkin niteligini açıklarken şu iki soru vardır: Birincisi zaman nelerden oluşur sorusu -birbirine kopmaz zincirlerle bağlı tarih örgüsünden mi ya da üstüste veya yanyana konmuş AN' lardan mı?- ve ikincisi zaman yolculuğu mümkünse zamanın hangi yönde yolculuğa izin verdiğidir- sadece geçmişe, sadece geleceğe ya da iki "yön"e birden mi? Zaman yolculuğu, ilke olarak geçmişede-geleceğede aynı prensipler dahilinde yapılır.

    Aslında zaman yolculuğunun boyut değiştirmenin yada zaman kaymasının tam olarak anlaşılması için uzay-zaman'da bir parçacığın ne anlama geldiği tam olarak anlaşılmalıdır. Çünkü genel görecelik kuramına göre bir parçacık sonuçta düz uzayzaman çizğilerinde bir burulmadır. Bunun kuantum enerji kuramındaki karşılığı ise uzay-zaman'ın temel titreşim hızına karşılık gelen ışık hızı değerinde bir hız daralımı yönünde hız frenlenmesi etkisiyle ortaya çıkan bir ''enerji girdabı'' ( parçacık ) dır. Uzay-zaman'ın topolojisi ve parçacık oluşumu uzayın düz çizğilerinde bir eğrilmedir buda uzayın zaman çerçevesinde hafif bir değişimdir.Ve yine bu, uzayın ''n'' boyutunu belirleyen temel titreşimde bir sapmadır. Böylece uzay/zamanın kendi içerisindeki bu faz değişimi karşımıza uzayzaman çizğilerinin daha sık dokunduğu bir bölgeyi ( parçacığı ) çıkartmış olur.
    Günümüz bilim adamları evrene ait tam bir birleşik alan kuramı oluşturmak için üçboyutlu evrene bir zaman boyutu ekleyerek dört boyutlu bir evren tasavvur etmekteler ve elektromanyetizmayla gravitasyonu da önce Theodore Kaluza dört boyutlu bir evren yetmeyince beş boyutlu bir evren anlayışı içerisinde birleştirmek istemiştir. kütleçekim alanları nasıl dört boyutlu uzay-zamanın basit olmayan bir görüntüsü ise yine elektromanyetizmada bir beşinci boyutun bükülmesinden doğmuş olabilir varsayımları yapılmıştır. Aslında bunların hepside yanlıştır bu arkası olmayan bir söylev değildir. Bu derin sezgilerimin bir sonucudur.Ve yıllar süren araştırmalarım beni bu anlayışa getirmiştir. Fakat bilimin bugünkü bilimsel fizik ve matematik verileri dahilinde gerçeğe ve Birleşik Alanlar Kuramının çözümüne en yakın varsayım ''altı boyutlu evren'' fikridir. Aslında derin anlamda boyutlar sonsuzdur ve her boyut kendi içinde ayrı bir evrendir. Ve yerçekimi üçboyutlu uzayın bir dördüncü boyutta eğrilmesidir derken bile gerçekte üçboyutlu evrenin dışında bir başka üst boyut hayal ediliyor. Oysaki böyle birşey yok! Aslında bilim bile kendi hayalinin- kavrayışının sınırları içerisine hapis olmuş. Yerçekimi dahil herşey sadece üçboyutlu evrenimizdeki enerjinin bir fonksiyonudur. İşin içine mesele anlaşılsın diye üst boyutlar kısmi olarak katılsada aslında evrende olan biten herşey sadece üç boyutlu enerji alanları içerisinde tanımlanabilir. Tüm boyutlar birbiri içinde dalgalanır.Ve her boyut kendi ayrı uzay/zaman'ına sahiptir. Bu anlamda boyutlar anlaşılsın diye 4. boyut, 5. boyut gibi tanımlamaları kullanıyoruz.Ve matematiksel anlamda bugünün zekası sayısal bir kısır dönğüye sahiptir. Gerçekte kimse üçboyutlu fizik yapının sonsuz boyutlardaki konumlanışını çözümleyip tanımlayabilecek bir zihin potansiyeline sahip değildir. Bu anlamda sonsuzluk bile izafileşir. Nasrettin hocanın bir fıkrasında dünyanın merkezi eşeğimin arka ayağının bastığı yerdedir demesi gibi aslında sonsuz boyutun nitelemeside sınırlı insan aklında 3.boyut 4.boyut çerçevesi kazanır. Gerçekte varoluşun bilinen sayıyla ölçülebilen bir boyutu yoktur. Konu gerçekten kendi içinde çok çapraşık ve tanımlaması oldukça güçtür. Sonuçta uzay ve zaman boyutlarımız içerisinde olup bitenleri tanımlamak için kuramsal olarak altı boyutlu evren anlayışı bu yüksek boyutlar hadisesini fazla abartıp sulandırmadan evrenimizi irdeleyip anlatabilmek açısından son derece yeterlidir. Ben usta bir formel bilimci olmadığımdan benim düşünceme paralel olan Prof.Dewey B.Larson 'un bu konudaki matematiksel tanımlarını kendimce destekliyorum. Çünkü o' da altı boyutlu bir evren fikrini savunmaktadır. Ki bu benim düşüncemle uyumludur. Zira zaman yolculuğunu anlamak içinde altı boyutlu evren fikri bence son derece cazip bir fikirdir. Theodore Kaluza'nın elektromanyetizmayla gravitasyonu birleştirmek için öngördüğü beş boyutlu evren yerine Dr.Dewey B.Larson altı boyut olduğunu varsaydı ve bunları uzayın üç ve zamanın üç boyutu olarak isimlendirdi..Bizim gözlemleyebildiğimiz üç boyutlu uzayımıza benzer olarak, üçboyutlu koordinatları olan zaman kavramını getirdi. Biz insanlar zamanı tek boyutlu olarak düşünmeye alışığız ; zamanı, tek bir yöne doğru akan bir akım olarak kabül ediyoruz. Ama birkez kabül edip kavrayabildiğimiz taktirde, üçboyutlu zaman, matematiksel olarak daha rahat ifade edilebilen bir kavramdır.Bir zaman aracıda üçboyutlu uzayda seyreden bir gemi gibi dört boyutlu zaman kordinatlarının üçboyutlu haritalara dönüştürülmüş koordinat dizgelerinde yolunu bularak zaman ve uzayın diğer noktalarına doğru ilerler.Dördüncü boyut olan ZAMAN öteki imajiner X, Y, Z boyutlarından biridir, Uzunluk olarak giremez (Metreküpten ötesi yoktur) bu kez ZAMAN (V-1 kök içinde) olarak kendini gösterir. Zaman aslında tek bir boyut değil, öteki üç uzay boyutu gibi üçboyutlu bir mekansallığa sahip bir tür matrikstir.Peter Demıanovıch Ouspensky' e görede evren en son haliyle altı boyutlu bir yapıdır.
    P.D.Ouspensky, ''Evrenin Yeni Bir Modeli'' adlı kitabında, tüm yaşam ihtimallerinin mevcut olduğunu, ancak bizim bunlar arasında sadece tek bir çizğiyi izlediğimizi söylemektedir:
    Ouspensky’e göre, “Zaman mevcut de
    ğildir. Her şey hep mevcuttur ve sadece tek bir ebedi “şimdiki zaman” (eternal now) vardır; ancak zayıf ve sınırlı olan insan aklı bunu hiç bir zaman kavrayamaz ve tasavvur edemez. Gerçek Dünya, bir sonsuz ihtimaller dünyasıdır. Zihnimiz, ihtimallerin gelişimini hep tek bir yönde izler. Fakat, aslında her an, çok sayıda ihtimali kapsar. Bunların hepsi de gerçekleşir. Ama, biz bunları göremeyiz ve bilemeyiz. Ancak, şimdiki AN'ın, bir sonraki AN'ın ve böylece tüm AN'ların “ihtimallerinin” gerçekleşmesini tahayyül ettigimiz takdirde, içinde bulunduğumuz Dünya’nın sonsuz bir şekilde büyüdüğünü ve o ana kadar bildiğimiz yavan ve sınırlı Dünya’ya hiç benzemediğini hissedeceğiz. Bu sonsuz çeşitliliği tahayyül ettiğimizde, sonsuzluğun “tadına” varacak ve zaman sorununa dünyasal ölçülerle yaklaşmanın ne kadar yetersiz ve imkansız olduğunu anlayacağız. Her an ortaya çıkan tüm ihtimallerin gerçekleşmesi için, bütün yönlerde yol alan sonsuz bir zaman şeritleri çokluğunun gerekli olduğunu anlayacağız.”
    Ouspensky, zaman konusundaki ilginç görü
    şlerini şöyle sürdürür: “Dünya’da mevcut olarak tanıdığımız, bildiğimiz her şey, “dördüncü boyut”un ancak bir çizğisi üzerinde yer alır. Dördüncü boyutun bu çizğisi, bizim varoluş kesitimizin tarihi zamanıdır. Bildiğimiz, hissettiğimiz, tanıdığımız tek zaman budur. Ancak, biz farkında olmasak da, bizim zamanımıza hem parelel, hem de dikey olan “öteki zamanların” varlığına dair bir takım duygular sürekli olarak bilincimize girer. Bu “parelel zamanlar”, tamamen bizlerin zamanını andırmalarına ve “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek”ten ibaret olmalarına rağmen; “dikey zamanlar”, sadece “şimdiki zaman”dan ibarettirler. Zamanın parelel çizgileri, bir dokumadaki iplikler gibidir; dikey zaman ise, bu dokumanın çapraz ipliklerine benzer.”
    Evreni en
    son haliyle altı boyutlu olarak gören Ouspensky’e göre, “Bu altı boyutun üçü mekan, üçü zaman boyutlarıdır. Bir dizi ihtimalin gerçekleşme çizgisi, zamandaki bir “çizgi”dir. Dolayısıyla, bir “zaman düzlemi”, sonsuz sayıda “zaman çizgisi” içerir. Mekan içersinde algıladıgımız her nesne, mekan içersinde gözle görülen boyutlarının yanısıra, bir de zamanın üç boyutu içerisinde uzanmaktadır. Bazışeylerin “zaman bedenlerini”, örnegin atomaltı partikülleri, birer hayali (olasılıksal) madde olarak görmemiz söz konusudur. Her şeyin komple biçimi altı boyutludur. Zaman çizğilerinden biri üzerinde yaşar, düşünür ve varlığımızı sürdürürken bizi farklı bir açıdan kesen altarnatif evrenlerdende etkileniriz.
    K
    ısaca belirtmek gerekirse, Ouspensky’e göre, “Üç mekan boyutu ile üç zaman boyutunu bir bütün halinde içeren, “her şeyin her yerde ve her zaman var olduğu” ve “tüm ihtimallerin gerçekleştigi” altı boyutlu bir “yüksek evren mekanı” mevcuttur.”
    Böylece, Ouspensky'nin bakış açısına göre, komple ''zaman-mekan, üç mekan boyutu ile üç zaman boyutunu bir bütün halinde içeren, her şeyin her yerde ve her zaman var olduğu'' altı boyutlu bir 'yüksek mekanı' ya da tüm ihtimallerin gerçekleşme mekanıdır.
    1711-1718 yılları arasında yaşamış olan ''
    Rudjer (Roger) Joseph Boskovich” Osmanlı Yugoslavya’sında doğmuş ve rahip giysisi altında yaşamını sürdürmüş,bilim çevrelerinde ismi pek telaffuz edilmeyen birentellektüeldir. Ünlü Relativite Teoremi’ni Dünya’da ilk kez fark eden kişi olarak bilinir. Zamanında bilinen ya da sonradan keşfedilecek olan tüm teknolojik olaylardan haberi olan, sanki yaşadıgı çagdan 200 yıl ilerde olan bir insandır. Çağdaş bilim geliştikçe, bilim araştırmanları onu yeni yeni anlamaya başlamışlardır J. Bergier’in “Les Maitres Secrets du Temps” (Zamanın Gizli Sahipleri) ve J. Buttlar’ın “Zeitriss” (Zaman ve Evren) kitaplarında onun hakkında ayrıntılı bilgi verilmiştir. Boskovich’in “Theoria Philosophiae Naturalis” adlı kitabışu konuları kapsar: “Kendi aralarında birbirlerini etkilemeden dalgalanan evrenler; en yüksek katılıktaki madde biçimleri; sınırlı noktalar; iç yapılar; karmaşık molekül alanları; zincirleme tepkiler; olasılıklar; evrenin hiç bir zaman benzer durumlara dönemedigi düşüncesi, oranlılığın, gravitasyonel kütlenin ve hareketsiz kütlenin önemi.” Bu konuların çoğu, çağdaş matematik ve fiziğin en ileri alanları ile ilgilidir. ''Paralel evrenler'' bunlardan biridir. Young, Faraday, Maxwell ve Kelvin gibi ünlü fizikçiler, Boskovich’i kendilerine ilham veren en büyük haberci olarak görmüşlerdir. Ünlü Rus kimyacı Mendelief, onu Copernik’le karşılaştırır. Boskovich, “Theoria”sında, “Bizim zamanımızın dışındaki bir zamandan; yani şimdi, geçmişte ve gelecekte olmayan AN'lardan oluşmuş bir zaman dışı zamandan” söz eder. Ki bu ''zaman'' zaman yolculuğunun yapıldığı üstuzay-zaman boyutudur. Boskovich, bir yazısında ise şöyle demiştir: “Kendimize yeteri kadar hız verebilseydik, hiç bir güçlükle karşılaşmadan kapalı kapılar arasından ve en kalın duvarlar arasından geçmemiz mümkün olurdu”. Anlaşılıyor ki, Boskovich, yalnız kendi çağının değil, bulundugumuz çağın biliminden de ileridir. Boskovich’in önerdigi “Birlikçi Evren” kuramı, fizik, mekanik, kimya, biyoloji ve hatta ruh bilimini tek bir denklem içersine alır. Bu kuramda, madde, zaman ve mekan sonsuza kadar bölünebilir değildir; “tanecik”lerden oluşmuştur. Esas olarak Boskovich'in bu fikride benim zaman yolculuğu kuramımı destekler niteliktedir.Benim bulgularıma görede zaman' ın en küçük birimi, bir AN olarak ifade edilebilecek bir zaman dilimine yada en küçük zaman kuantumuna karşılık gelir. Yaptığım hesaplara göre en küçük zaman birimi ''sekseniki çarpı on üstü eksi yirmibeş saniye''dir. Bu değer ise benim ''1Asn'' dediğim bir zaman birimine karşılık gelir.
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönmek bilmeyiz, yürürüz!
    Bacımın iffeti batmakta rezilin gözüne; Acırım tükrüğe billahi ! tükürsem yüzüne.
    {Mehmet Akif ERSOY}

Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Geçmiş olsun :D
    By BoDrUmLu1905 in forum Spor Arşiv
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 28.04.08, 14:00
  2. Varislerden kurtulmak mümkün mü?
    By FuLYa_nL in forum Haber Arşivi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 25.04.08, 07:36
  3. Serena'yı Tutabilmek Ne Mümkün
    By n@r_cicegi in forum Tennis
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 21.04.08, 21:50
  4. ÖSYM'nin Geçmiş Yıllarda Yaptığı Tüm Sınavlar
    By TUGBA in forum Yükseköğretim
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.04.08, 18:52
  5. Cepten Bedava Konuşmak Mümkün
    By n@r_cicegi in forum Haber Arşivi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.02.08, 22:14

Eklenmis Olan Tag'lar

abd, adam, akil, alemi, alemim, alet, alev, alfa, almak, alman, almanya, alternatif, analiz, anderson, anlamak, anlamı, anne, araba, arac, arapça, arda, arzu, asker, ata, atmosfer, avrupa, ayna, bakan, bal, bali, baska, başlar, belge, belgesel, belirli, belirsiz, benim, benlik, benzemek, beyaz, beyin, bilgi, bilgiler, bilgileri, bilgisayar, bilim, bilinci, bilmek, biri, bizde, bizler, böyle, boza, büründü, büyük, calisma, celik, cep, cep telefonu, çerçeve, cevap, cilt, çok, cumhuriyet, cümle, dag, daha, david, denetim, deniz, deprem, dersleri, devir, devlet, devrim, dikkat, dili, dizi, doga, dogru, dogum, dolar, dönük, dönüş, dostlar, doğa, dümdüz, dünya, dünyada, düşünmek, edebiyat, edebiyatı, edilmek, efsane, ekim, elektrik, elif, enerji, engel, erk, etkileme, etkili, etme, etmek, etmiyor, evet, evlilik, experiment, eylül, filim, final, fincan, font, forum, foto, frame, fransa, fırsat, garip, gelecek, gelenler, gelsin, gerekli, geri, gif, git, gök, görmek, göz, gücü, günü, güzel, güzergah, haber, haberler, hafta, hain, hakim, hakki, hapis, hasan, hasta, hata, hava, havlu, hayal, hayat, haziran, hedef, hesap, hikaye, hikayesi, hipnoz, hissetmek, hizmet, hoca, hükümet, iddia, iki, iki şey, ikinci, ikizler, ikna, ilgili, ilkokul, insan, insan beyni, internet, iptal, irtibat, isik, istegi, itiraf, iyi, iyimser, izinsiz, izle, john, kabul, kader, kafa, kahve, kalb, kalp, kanun, kanunu, kapi, kapılar, karar, kavun, kaya, kazanmak, kelebek, kendi, kendimize, kendine, kimi, klasik, konu, köprü, korku, kriterleri, kül, kullan, kültür, kurallar, kurban, kurumu, kusmak, laser, lazer, limited, lloyd, londra, madde, mahkeme, malzeme, masa, masal, matematikci, mavi, mayis, meslek, mevsim, meyve, mi?, milliye, mimari, mine, model, motor, mühendis, nasil, nasrettin, neden, nedir, neler, nereye kadar, newyork, nisan, nitelikli, ocak, ögrenmek, okulu, okumak, olarak bu, olaylar, öldürmek, olmak, olsun, oluruz, ömür, önemli, orman, örümcek, otomobil, otopsi, öyle, oynayan, oyuncu, oyuncular, özel, özgü, pilot, png, polis, pozitif, proje, psikoloji, radar, radyo, raki, rapor, rehber, reklam, rekor, renk, renkler, resim, resmi, roman, romanya, ruhu, rus, rüzgar, saat, saglik, sayfa, servisi, sevgili, seytan, sigara, sinema, sir, sis, sizin, sonrası, soru, sorular, soyu, sözleri, süper, süresi, sır, takip, takım, tarif, tarifi, tarih, tarz, taylor, taze, tehdit, tehlike, teklif, teknik, teknoloji, telefon, temel, temmuz, terk, tesadüf, time, torba, tünel etkisi, türkiye, tutmak, ülke, ümit, üretim, uydu, uyku, uzman, uzun, var, vektörel, verir, video, vizyon, yanar, yanlış, yanılsama, yaprak, yardım, yas, yasak, yasal, yay, yazar, yazi, yelken, yemek, yeni, yenilik, yerin, yesil, yetersiz, yogun, yolculuk, yöntem, yorum, yumurta, yunan, ışık, zaman, zar, zarar, zeka, zeki, zorluk

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372