Beethoven'in Heiligenstadt Vasiyetnamesi "Beethoven'in Heiligenstadt Vasiyetnamesi"
Dünya tarihinin en büyük sanatkârlarından biri olan Ludwig van Beethoven (1770-1827), sanat ruhuyla olduğu kadar kişiliği ile de incelenmesi gereken sıra dışı bir insandır. Ona bu hüzünlü vasiyetnameyi yazdıran en büyük sebeplerden birisi de ileri derecede sağır ve yalnız bir insan olmasıdır. Beethoven hakkında yazılan biyografilere göre büyük maestro dağınık saçları, uzun paltosu, renkli giyim tarzı, paltosunun cebinde mutlaka taşıdığı nota defteri ve kalemi ile sokaklarda gezen, çocuklarla oyun oynayan, kendisiyle dalga geçen insanlara aldırış etmeyen, sağırlığını kendisini sevmeyenlerden gizlemek amacıyla suratı asık bir biçimde insanların arasından hızla uzaklaşan bir sanatkârdır. Ayrıca sanatına sıkıca bağlı olan Beethoven kesinlikle saygısızlığa tahammül edemeyen ve çok sert biçimde tepkisini dile getiren bir karakterdir. Victor Wilder, Edouard Herriot, Paul Grabbe ve Alfred Einstein gibi ünlü biyografi ve müzikoloji yazarlarının eserlerinden feyiz alınarak Vahdet Gültekin tarafından hazırlanan 1980 İstanbul basımı “Ludwig van Beethoven-Hayatı ve Eserleri” isimli kitapta maestronun anıları bir dizin haline getirilmiştir.
Sanata karşı gösterilen saygısızlığa çok sert tepki verdiğini söylediğimiz Beethoven, bir anısında konakta aristokratlara konser verirken, yanındaki bir kadınla yüksek sesle konuşan delikanlıya “Böyle hödüklere piyano çalmam ben!” diye bağırarak şaşkın bakışlar altında konağı terk etmiştir. Başka bir gün de konser vermek için geldiği prens sarayında kendisine sofrada yer ayrılmadığı için şapkasını takmış öfkeyle sarayı terk etmiştir. Maestro’nun en yakın arkadaşı ve aynı zamanda öğrencisi olan Ferdinand Ries’nin aktardığına göre bir gün maestroyla birlikte Kuğu Lokantasına gitmişler, istedikleri yemeğin gelmemesi üzerine garsona “Biz bundan istememiştik” uyarısını yapan Beethoven, özür dilemek yerine hala uyarılarını sürdüren garsonun suratına getirdiği tabağı yapıştırmış, garsonun kendisine öfkelenip bağırmasına rağmen maestro hiçbir şey olmamış gibi Ries ile müzik hakkında sohbet etmeye başlamıştır.
Kendisiyle dalga geçen çocuklara da öfkelenmeyip aksine sırıtarak yoluna devam eden Beethoven, aynı zamanda çocuk ruhlu bir karakterdir. Aynı eserde belirtildiğine göre Beethoven hayranı bir kadın sürekli maestronun yolunu kesmekte ve saklamak için Beethoven’in bir tutam saçını istemektedir. Maestro öylesine bunalır ki, sonunda bir tutam saç parçası verir. Kadın gittikten sonrada öğrencisine doğru gülerek “Keçinin sakalını benim saçım zannetti” diyerek çocuk ruhunu ortaya koymuştur. Kendisini sürekli doğa’nın kollarına bırakan Beethoven, sıkça şehir dışına çıkıp yemyeşil bitki örtüsüne karşı manzarası olan evler kiralamış, buralarda yeni besteler yazmıştır. Hatta bir gün ev sahibinden gizli evinin tüm çevresini açacak şekilde pencere yapmayı düşünmüş, yıkım işlemlerine başlarken ev sahibi tarafından evden kovulmuştur.
Beethoven’in bunların dışında acı dolu bir hayatı olmuş, kulağındaki rahatsızlık genç yaşta maestro’yu pençesine düşürmüştür. Duyma kabiliyetini zamanla tamamen kaybeden maestro, bazen elinde tebeşiri ve yazı tahtasıyla bazen de kulağına taktığı ilkel aletlerle insanlarla iletişimde olmaya çalışmıştır. Bu dramatik vasiyetnameyi hayattan ümitlerini kestiği ve kariyerinde ‘Olgunluk Dönemi’ olarak nitelendirilen 1802 yılında yani tam da ömrünün yarısındayken kaleme almıştır. Bunun yanı sıra hayatı boyunca karşılıksız aşk acıları yaşayan, hem sanat ruhu ve tutkusuyla hem de düşünceleriyle yaşadığı yüzyılın çok ilerisinde olan Beethoven’in vasiyetnamesini bilmek sanatçının ruhunu anlamaya yetecektir. İlerleyen yıllarda da yalnızlığı ile baş başa kalacak olan Beethoven’in o döneme kadar ki ruh halini Vahdet Gültekin’in eserindeki şekliyle aşağıdaki çok ünlü Heiligenstadt Vasiyetnamesinden anlamaya çalışalım.
“Sevgili kardeşlerim Carl ve Johann Beethoven’e
Ey sizler ki beni içi zehir dolu, hınç dolu bir adam sanıyorsunuz, insandan kaçar bir yaratık sanıyorsunuz, bilseniz bana ne büyük haksızlık ediyorsunuz! Bana bu can sıkıcı, kötü görünüşü veren gizli nedenleri bilmiyorsunuz.
Çocukluğumun en tatlı yıllarından beri kalbim, ruhum beni iyi duygulara doğru yöneltmiştir; ben daima büyük, yüce işler görmek isteğiyle yanıp tutuşmuşumdur. Düşünün ki, altı yıldan beri, çaresiz bir hastalığa tutulmuş bulunuyorum. Hastalığım hekimlerin bilgisizliği yüzünden büsbütün ağırlaştı. Yıllar geçtikçe, umutlarımın birer birer suya düştüğünü gördüm. Hastalığımı gidermek, hatta hafifletmek şöyle dursun, her gün biraz daha arttığını, umutsuz bir sakatlık haline geldiğini görüyorum. İyi edilebilecek olsa bile, bu iş en aşağı yıllar alacak.
Ateşli bir ruhla, duygulu bir yaradılışla dünyaya gelmişim; toplumla sıkı ilişkiler kurmak üzere yaratılmışım. Öyleyken, ne yazık ki genç yaşta bir köşeye çekilmek, hayatımı yalnızlık, sessizlik içinde geçirmek zorunda kalmış bulunuyorum.
Bir ara, içinde bulunduğum durumun yarattığı zorluklara karşı savaşmak istedim. Ne çare ki bu güç işte gene sakatlığımdan ileri gelen engellerle karşılaştım. Öyleyken, gene de kimseye: “Daha yüksek sesle konuşun, ben sağırım!” diyemedim. Herkesten çok bende kusursuz olması gereken bir duyudan yoksun olduğumu nasıl açıkça söyleyebilirdim… Ben ki vaktiyle pek az sanatkâra nasip olan ince, derin, üstün bir işitme duyum olmasıyla övünürdüm! Hayır, hayır; yapamazdım bunu! Onun için bir köşeye çekildimse bağışlayın beni. Ben de isterdim aranıza katılıp zevkle yaşamayı. İki bakımdan acı çekiyorum: Biri yalnızlık içinde yaşamaktan; biri de bu davranışımın kötüye yorumlandığını görmekten. Bu zavallı artık insanlar arasına karışamaz, onların konuşmalarına, eğlencelerine katılamaz. Tek başına yaşayacaktır, hep tek başına! Bir ihtiyacın baskısı olmadıkça, çekildiğim kuytu köşeden dışarı çıkmıyorum, hayatımı bir mahkûm gibi yalnızlık içinde geçiriyorum. Tesadüfen kalabalık arasına düşecek olursam, sağırlığımın sırlarını açığa vuracağım korkusuyla ölüm terleri döküyorum.
Bilgin doktorumun tavsiyesi üzerine, altı aydır kırlık bir yerdeyim. Doktorum bana kulaklarımı yormamamı söylemişti. Onun bu emri benim içinde bulunduğum ruh haline çok iyi uyuyordu.
Öyleyken, gene de içimde doğuştan bulunan duyguya, toplumdan zevk alma duygusuna uyarak, bu kararımdan ayrıldığım oldu. Her seferinde de nasıl pişman oldum! Mesela, başkalarının iyice işittikleri bir kaval sesini, çoban türküsünü ben duymuyordum. Bu ne öldürücü bir üzüntü, ne cesaret kırıcı bir umutsuzluktur benim için!
Bu gibi olaylar beni derin bir karamsarlığa gömüyordu. Az daha, canıma kıyacaktım. Bu ölüm uçurumuna yuvarlanmaktan beni ancak sanat aşkım kurtardı. Üzerime verilmiş olan görevi yerine getirmeden bu dünyadan ayrılmak bana bir cinayet gibi göründü. Bu acıklı hayata işte ancak böyle tutunabiliyordum.
Evet, çok acıklı, çok acınacak bir hayat! Öyle de bir duygulu yaradılışım var ki, şimdi sakin bir ruh hali içinde bulunurken, bir dakika sonra birden pek perişan bir hale düşüyorum.
Sabır… Bana kalan tek güç kaynağı işte ancak bu. Sabrediyorum, umarım ki o acımasız ölüm lütfedip de günlerimin ipini kesinceye dek sabredeceğim. Durumum belki düzelecek, belki de düzelmeyecek; ne önemi var! Bir kere kadere boyun eğmişim artık. Yalnız, yirmi sekiz yaşında bir adamın böyle feylesofça bir boş vermeye sığınması kolay iş değil, hele bir sanatkâr için.
Ey Tanrı’m! Yükseklerden ta ruhumun derinliklerine dek görüyorsun; kalbimi biliyorsun. Bu kalbin de, ancak insan sevgisiyle, iyilik isteğiyle yaşayabileceğini de biliyorsun, değil mi?
Ey sizler, bir gün bu satırları okuyacak olanlar, siz de beni haksız yere suçlamış olduğunuzu göreceksiniz. O gün bu yapraklar benim gibi bir başka zavallının eline geçecek olursa, Doğa’nın karşıma diktiği bütün engellere, acımasızlıklara rağmen, üstün ruhlar, seçme sanatkârlar sırasına yükselebilmek için benim harcadığım çabayı görür de belki avunur.
İki kardeşim, size gelince; ben ölür ölmez, Dr. Schmidt’e rica edin – benden önce ölmediyse – hastalığımı anlatsın size. Bu yazdıklarımla birlikte, onun anlatacaklarını da yayınlayın. Bunları okuyunca, belki dünya o anda mezarda olan suçsuzu bağışlar.
Öte yandan, burada açıkça bildiriyorum: Bıraktığım küçük servet sizin olacak, elimde bulunanlara servet denirse. Bu önemsiz şeyleri aranızda eşitçe paylaşın, aranızda anlaşmaya bakın, birbirinize yardım edin.
Bana gelince; bana verdiğiniz bütün sıkıntıları ben size çoktan bağışladım, bunu biliyorsunuz. Karl’ın son zamanlarda bana karşı gösterdiği sevgiyi unutmayacağım. Sizler için tek dileğim hayatınızın benimkinden daha mutlu olmasıdır. Çocuklarınıza dürüst olmayı öğretin; mutluluğu yaratan, para değil, dürüstlüktür. Bunu kendimde denediğim için söylüyorum. Düştüğüm perişan hali, çektiğim acıları hep hafifletmişimdir. Canıma kıymayı düşündüğüm zamanlar beni bundan hep, sanat aşkıyla birlikte, bu dürüstlük aşkı alıkoymuştur.
Mutlu olun, birbirinizi sevin, bütün dostlarıma şükranlarımı bildirin, özellikle Prens Lichnowsky ile Prof. Schmidt’e. Prens’in bana hediye ettiği çalgıları ikinizden biri saklasın. Sakın bunlar aranızda kavga konusu olmasın. Sıkıntıya düşerseniz satın. Mezardan da size bir yardımım dokunursa çok sevinirim.
Şimdi hazırım artık. Kaderin bana karşı böylesine sert davranmış olmasına rağmen, ölüm’e doğru seve seve uçabilirim. Yalnız, isterim ki ölüm bütün sanat yeteneğim kendini tam gücüyle göstermeden önce gelmesin. Gene de, ne zaman gelirse gelsin, sevinçle karşılayacağım; çünkü beni umutsuz bir acıdan kurtaracak. Evet, ne zaman istersen gel, ey ölüm! Korkusuzca bekliyorum seni.
Allahaısmarladık! Beni unutmayın. Bu dünyadan çekilip gittikten sonra ara-sıra beni hatırlayın, düşünün; çünkü ben bütün ömrümce sizleri mutlu kılmanın yollarını aradım. Mutlu olun!
Ludwig van Beethoven
(Mühür)
Heiligenstadt, 6 Ekim 1802”
Allah`ım Her dem Sen'i anmayı,Sen'i anlayıp anlatmayı,Sen'i sevip sevdirmeyi nasip et bizlere.
YA İLAHİ ! SENDEN KIYAMETE KADAR BÜTÜN ESMA-İ HÜSNAN İLE ,
DUA EDEN BİR DİLİMİN OLMASINI İSTİYORUM !!!
Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)
Bookmarks