Bir önceki bölümde faşizmin kültürel kökenlerini inceledik, bu ideolojinin eski pagan hurafelerin canlandırılmasıyla doğduğunu ve Darwinizm'den destek bulduğunu ele aldık. Bu bilgiler, 20. yüzyılda ortaya çıkan faşist ideologların ve faşist hareketlerin kökenini anlamak bakımından çok önemlidir. Ancak bir de bu hareketlerin 20. yüzyılın ilk yarısında nasıl olup da pek çok ülkede iktidarı ele geçirebildiğini, iktidarda hangi yöntemleri kullandığını ve nasıl bir kabus oluşturduğunu incelemek gerekir.

Bilindiği gibi, 20. yüzyılın ilk faşist rejimini İtalya'da Benitto Mussolini kurmuştur. Onu Hitler Almanyası ve Franco İspanyası takip etmiş, böylece Avrupa I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından faşist ideolojiyle yüz yüze gelmiştir. 1930'lu yıllarda faşizm popüler bir siyasi ideoloji haline gelmiş, pek çok ülkede irili ufaklı faşist partiler kurulmuş, faşistler Avusturya ve Polonya'da da iktidarı ele geçirmiş, böylece tüm Avrupa bu akımdan etkilenmiştir.

Faşizmin en belirgin örneklerinin yaşandığı Avrupa ile Latin Amerika ülkelerinde ve bir Uzak Doğu ülkesi olan Japonya'da bu ideolojinin filizlendiği şartlar incelendiğinde, büyük benzerliklerle karşılaşılır. Faşizm, genelde ülkenin içinde bulunduğu kaos ve istikrarsızlıktan faydalanılarak halka kabul ettirilmiş, kurtarıcı bir ideoloji ve sistem gibi tanıtılmıştır. Faşist iktidarın kurulmasından sonra ise, halk hem baskı ve korkuyla, hem de beyin yıkama yöntemleriyle kontrol altında tutulmuştur.

FAŞİZMİN YEŞERDİĞİ ZEMİN: TOPLUMSAL BUNALIMLAR

I. Dünya Savaşı'nın ardından kurulan faşist devletlerde, faşizm öncesi toplumsal ve psikolojik zemin çok büyük benzerlikler göstermektedir. Çoğu yerde ülkeler savaştan yenik ve harap çıkmanın getirdiği eziklik ve yıpranmış ruh hali içindedirler. İnsanlar eşlerini, çocuklarını, yakınlarını ve sevdiklerini savaş nedeniyle kaybetmişlerdir. Buna ekonomik koşulların bozukluğu, siyasi istikrarsızlık ve ülkenin içinde bulunduğu çözümsüz ruh hali eklenmiştir. İnsanlar maddi buhran içindedirler, ülkenin problemleriyle ilgili olarak siyasi partiler çaresizdir ve üstelik kendi içlerinde çekişmektedirler.

Örneğin İtalyan faşizminin iktidara gelişini kolaylaştıran en önemli faktör, I. Dünya Savaşı sonrası ülke halkının karşı karşıya kaldığı sefaletti: Savaş sonucunda 600.000'den fazla insan ölmüştü. Yarım milyon kadar insan sakat kalmıştı, ekonomik bunalım ve işsizlik vardı.



I. Dünya Savaşı sonrasında nüfusun çoğunluğunu dullar ve yetimler oluşturuyordu. İnsanlar sevdiklerini ve yakınlarını kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor, işsizliğin getirdiği maddi ve manevi sıkıntıların altında eziliyordu. Halk arasında eski görkemli ve şatafatlı günlere büyük bir özlem duyuluyordu.


Nüfusun çoğunluğunu dullar ve yetimler oluşturur hale gelmişti. Savaş İtalyanlara büyük kayıplara mal olmuş, ama sonuçta hedeflerinin çok azına ulaşabilmişlerdi. Bundan başka savaştan bitkin ve yorgun çıkmış birçok halkta olduğu gibi, İtalyan halkı arasında da görkemli zaferlere ve şatafatlı günlere özlem duyuluyordu.

Bu psikoloji aslında 19. yüzyılın sonlarından itibaren iyice güçlenmeye başlamıştı. Geçmiş çağlardaki büyük İtalya (yani Roma İmparatorluğu) hasretle anılıyor ve eski Roma toprakları üzerinde hak iddia ediliyordu. Ayrıca dünya üzerinde söz sahibi olan büyük ülkelere karşı da rekabet hissi duyuluyor ve İtalya'nın da onlarla eşit düzeye gelmesi ya da diğer bir deyimle "layık olduğu yere" çıkması umuluyordu. Bu düşünceler içinde duygusal bir yapıya giren İtalyanlar Fransa, İngiltere ve Almanya gibi büyük devletlerle aynı güce ulaşmayı bekliyorlardı.






I. DÜNYA SAVAŞI'NIN ACI SONU
1914-18 yılları arasındaki Büyük Savaş, Avrupa'yı yakıp yıktı. 10 milyon insan yaşamını yitirdi, milyonlarcası savaş nedeniyle bunalıma düştü. Özellikle savaşı yitiren Almanya, "kurtuluş" arayışı içine girdi. Faşizm, bu fırsatı değerlendirecekti.

Almanya'da Nazizm'in yerleşmesinde de sosyal, politik ve ekonomik bunalımlar başrolü oynadı. I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkmış Almanya'da, yenilginin getirdiği hayal kırıklığına işsizlik ve mali kriz de eklendi. Enflasyon dünya tarihinde eşine az rastlanan bir rakama fırladı. Küçük çocuklar, milyonlarca Marklık destelerle oyun oynuyorlardı, çünkü değeri her saat düşen para işe yaramaz bir kağıt haline geliyordu. Almanlar kırılan onurlarını tamir etmek ve tekrar normal standartta bir hayat sürmek istiyorlardı. Nazizm bu vaatle ortaya çıkacak ve destek toplayacaktı.


İspanya'daki faşizm öncesi zemin de diğerleriyle büyük benzerlikler gösteriyordu. 19. yüzyılın başlarında İspanya'nın, Amerika'nın her iki yakasındaki sömürgelerini kaybetmesi ülkede büyük bir moral bozukluğuna yol açmıştı. 20. yüzyılın başlarında ise İspanya yarı çökmüş bir devlet konumundaydı. Ekonomisi bitip tükenmişti, soylulara tanınan ayrıcalıklar ülkede büyük haksızlıklara yol açıyordu. İspanyol halkı da geçmişteki büyük ve güçlü İspanya'ya büyük özlem duyuyordu.

Faşizmin önemli ölçüde etkin olduğu diğer bir ülke de Japonya'dır. Faşizm öncesinde Japon gençleri arasında Marksist fikirlerin yaygınlaşması üst tabakada büyük bir huzursuzluk meydana getirmişti. Ancak bu yıkıcı ideolojiden korunmanın ve kurtulmanın yollarını kestiremiyorlardı. Öte yandan geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan bu millet için sosyal alanda meydana gelen bu değişimler ürküntü vericiydi. Aile bağları gevşemiş, boşanmalar artmış, yaşlılara saygı gösterilmez olmuş, örf ve adetler bir kenara atılmış, bireyciliğe karşı bir eğilim belirmiş, gençler arasında dejenerasyon büyük boyutlara ulaşmıştı. Buna bağlı olarak intihar oranlarında da artış göze çarpmaktaydı. Bu haliyle toplumsal yapının geleceği hiç de parlak gözükmüyordu. Bütün bunlar toplumda geriye dönük bir özlem yarattı. Geçmişte yaşanan şaşaalı günlere duyulan özlem ya da geçmişi canlandırma çabası, faşist sistemlere geçişte halkın düştüğü ilk tuzak oluyordu.
Bu arada o sıralar dünyayı tehdit eden komünizm tehlikesini de göz ardı etmemek gerekir. Pek çok ülke belki böylesine acımasız, kanlı ve baskıcı bir ideolojiye esir olmamak için "kötünün iyisi" sandıkları bir rejim olan faşizme boyun eğmiş, böylece bir tehlikeden kaçarken bir diğerine yakalanmışlardır.



DARWİNİST İDEOLOJİLERİN KISIR DÖNGÜSÜ:
KOMÜNİZME KARŞI FAŞİZM






1933 yılında Alman Komünist Parti Binası önünde, komünizmi protesto etmek için toplanmış olan halk ve onların önündeki SA birlikleri. Binanın üzerinde komünist slogan: "Savaş tehlikesine, faşizme, açlık ve donmaya karşı yürütülen mücadelede, iş, ekmek ve özgürlük adına ileri". Faşizm ilk filizlenmeye başladığında dünyayı komünizm tehlikesi de tehdit ediyordu. Pek çok ülke, komünizm gibi kanlı ve baskıcı bir rejime boyun eğmemek için, kurtuluşun faşizmde olduğunu sandı. Böylece bir tehlikeden kaçarken diğerine yakalandı.


FAŞİZMİN KOLAY HEDEFLERİ: CAHİL KİTLELEr


Faşizme yol açan diğer bir etken, kitlelerin cehaletidir. Avrupa'yı kasıp kavuran 1. Dünya Savaşı'yla birlikte eğitimde de büyük bir gerileme yaşanmış, pek çok eğitimli genç insan savaş alanlarında ölmüştür. Bu, toplumun genel kültür düzeyini düşürmüştür. İşte genelde faşizme destek verenler, onun adına mücadele edenler ve onun saldırgan politikalarına alet olanlar bu cahil insanlardır. Çünkü faşizmin temel fikri dayanakları (yani ırkçılık, romantik milliyetçilik, şovenizm, hayalperestlik vs.) ancak cahil insanlar tarafından geniş çapta kabul görebilecek olan, son derece sığ ve basit söylemlere dayanır.

Kendilerini her yönden çıkmazda gören ve basit bir çözüm arayan bu kitleler, adeta "can simidi" bulmuşçasına faşist liderlere sarılmışlardır. Eric Hoffer "Kesin İnançlılar" isimli kitabında şöyle bir tespitte bulunur:
Kişilerin büyük düzen değişikliği hareketlerine koşup dalmaları için iyice hoşnutsuz olmaları, fakat aşırı yoksulluk içinde bulunmamaları gerekir. Ve ayrıca güçlü bir öğretiye, yanılmaz bir öndere veya yeni bir teknik üstünlüğe sahip olmak yoluyla yenilmez güç kaynağı kapılarının kendilerine açılacağına inanmış olmaları gerekir. Aynı zamanda geleceğe ait vaatler ve imkanlar hakkında abartılmış bir inanca sahip olmaları gerekir. Ve sonuç olarak giriştikleri büyük hamlenin başarılmasında karşılaşılacak güçlüklerden habersiz olmaları gerekir.



Faşizm öncesi koşullar incelendiğinde gerçekten de halkların bu psikolojiye sahip olduğu görülür.


FAŞİSTLERİN İKTİDARI ELE GEÇİRME YÖNTEMLERİ





Mussolini, faşist taraftarlarını "Kara Gömlekliler" olarak bilinen yarı-askeri bir yapı içinde örgütledi.




Faşizm ilk başarısını İtalya'da kazandı. İtalya'daki toplumsal gerilimi ve sistem arayışını fırsat bilen Mussolini, savaşın bitmesinden sonra eski askerleri, işsizleri ve üniversite öğrencilerini biraraya topladı. Önderliğini yaptığı faşist grup Roma'nın eski şaşaalı devirlerini geri getirme sloganıyla kendini tanıtıyordu. Mussolini, yandaşlarını "Kara Gömlekliler" olarak bilinen yarı-askeri bir yapı içinde örgütledi. Kara Gömleklilerin yöntemleri şiddete dayalıydı. Rakip, gördükleri gruplara karşı sokak saldırıları düzenlemeye başladılar. Roma usulü selam tarzlarıyla, şarkılarıyla, üniformalarıyla, slogan ve resmi geçitlerle cahil ve umutsuz halk üzerinde duygusal bir heyecan meydana getirdiler.



29 Ekim 1922'de faşistler, altı generalin komutası altında 50 bin faşist milisle yürüyerek Roma'ya girdiler. Kral, karşısındaki gücün zor ve baskıyla neler yapabileceğini ve onlara karşı koymasının mümkün olmadığını bildiği için, hükümeti kurmak üzere Mussolini'yi çağırdı. Bunu takip eden gelişmeler neticesinde İtalyan faşistleri idareyi ellerine aldılar. Mussolini, bir süre sonra diğer bütün siyasi partileri kapattırdı. Muhalefet liderlerinin bir kısmı yurt dışına çıktı, bir kısmı da hapse atıldı.


MUSSOLİNİ'NİN KARA GÖMLEKLİLER DARBESİ






29 Ekim 1922'de Mussolini önderliğin deki 50 bin faşist milis, altı generalin komutası altında Roma'ya yürüdü. Taşıdıkları pankartlarda "Ya Roma, Ya Ölüm" diye yazıyordu. (Karşı sayfa) Soldaki resimde faşist milisler, Roma yürüyüşünün sonunda Roma kapılarından girerken görülüyorlar. Son derece kalabalık bir kitlenin, Roma'nın eski şaşaalı günlerini geri getirme sloganlarıyla yaptığı yürüyüş, cahil ve umutsuz halk üzerinde büyük bir etki bıraktı, faşizmi bir kurtarıcı gibi görmelerine neden oldu.





Kara Gömleklilerin şefi, Italo Balbo (yanda sağda). İtalya Kralı, Roma'yı basan bu faşist güruha karşı koyamadı ve hükümeti kurmak üzere Mussolini'yi göreve çağırdı (yanda solda).


1920'li yıllarda başlayan Nazi hareketi, o yıllarda ünlü Birahane Darbesi girişimi ile ilk şiddet hareketini gerçekleştirdi. Altta Birahane Darbesi'nin sorumluları.

Hitler de benzeri yöntemlerle iktidara geldi. Nazi hareketi 1920'lerin başında doğmuş ve henüz o yıllarda ünlü Birahane Darbesi girişimiyle ilk şiddet hareketini gerçekleştirmişti. (Hitler 8 Kasım 1923'te tam bir çeteyi andıran birlik askerleri ve 600 SA askeriyle birlikte Bavyera Devlet Komiseri Gustav Kahr'ın konuşma yaptığı Münih Şehir Birahanesi'ndeki toplantıyı bastı. Hitler toplantının ortasında, büyük bir hışımla içeri girerek salonu işgal etti, tavana ateş ederek milli devrim ilan ettiğini söyledi. Ancak bu darbe başarılı olmadı, Hitler tutuklandı ve 9 aylık sürgün hayatı yaşadı.)

Daha sonraki yıllarda Naziler rakiplerine karşı korku salarak, Yahudi düşmanlığını körükleyerek güçlendiler. Sonunda Nazi partisi parlamentonun önemli partilerinden biri haline geldi. Tabi bunu yaparken Naziler aynen İtalyan Faşist Partisi'nin yaptığı gibi sık sık yasa dışı yolları kullandılar. 30 Ocak 1933 günü Hitler şansölyeliğe (başbakanlığa) atandı. Atayan yaşlı Cumhurbaşkanı Hindenburg'du. Çünkü Nasyonal Sosyalist hareket tehlikeli bir biçimde kuvvetini artırıyordu. Bu durumun farkında olan Hindenburg bir iç savaşa yol açmamak için bu atamayı yaptı. Hitler, Mart ayında yeni bir seçime gitti. Bu seçimde Naziler, faşist iktidarların tümünün yaptığı gibi korkutma, sindirme ve hile yollarına başvurdular.



30 Ocak 1933 günü Hitler, Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından şansölyeliğe (başbakanlığa) getirildi.

Böylece hem yürütme, hem de yasama gücü Hitler'in eline geçmiş oldu. Ancak kısa bir süre sonra Hitler'in yetkileri daha da artacaktı. Nitekim 1934 Ağustosu'nda Hindenburg'un ölümü üzerine, Cumhurbaşkanlığı ve şansölyelik makamları birleştirildi. Ve her ikisini de Hitler üzerine aldı. Hitler, Mussolini'nin izlediği siyaseti takip ediyordu. Güç kullanmasının yanı sıra her türlü antidemokratik yönteme de başvurabiliyordu. Örneğin bütün muhalefet partilerini kapattı, sendikaları yasa dışı ilan etti, kişi özgürlüklerini ise tamamıyla ortadan kaldırdı. Üniversite hocalarının dahi Hitler'e bağlılık yemini etmesi gerekiyordu. Nazi baskısı yaşamın her sahasına girdi.


Franco ise İspanya'da kanlı bir iç savaşın ardından iktidara geldi. Hitler ve Mussolini tarafından desteklenen Franco'nun orduları, uzun ve acımasız bir savaş sonucunda karşıtları olan komünistleri yenerek İspanya'ya hakim oldular. Ardından Franco son derece baskıcı bir rejim kurdu ve ülkeyi 1975 yılına kadar "demir yumruk" politikasıyla yönetti.




FAŞİSTLERİN BEYİN YIKAMA YÖNTEMLERİ


Gerek İtalyan faşizminde gerekse Nazi Almanyası'nda dikkat çeken belirgin bir özellik vardır: Faşizm, toplumun beynini yıkamayı amaçlayan bir sistemdir. Bunun iki temel yöntemi ise eğitim ve propagandadır.

Adolf Hitler, kitabı Kavgam'da "Propaganda güçlü bir silahtır ve hizmet ettiği amaca oranla değerlendirilir. Amaç Alman milletinin hayat için mücadelesi olunca da en korkunç silahlar en insani silah haline gelir. Propaganda hitap ettiği zümrede en dar kafalıların dahi anlayabilecekleri bir seviyede olmalıdır"diyordu.

Gerçekten de Hitler propaganda silahını etkili biçimde kullandı. Örneğin ünlü yönetmen Leni Riefenstahl'a Nazi propagandası ile ilgili bir film yaptırıldı (Olympia). Hitler'in adeta bir kutsal kişi olarak sembolize edildiği bir önceki Leni Riefenstahl filmi "Triumph of the Will" de etkili bir propaganda malzemesiydi. Tüm bu filmlerde, Nazilerin pagan ideolojisi övülüyor ve topluma empoze ediliyordu. Olympia, Eski Yunan'daki pagan kültür merkezlerinden biriydi. Hayali Yunan tanrısı Zeus'un ünlü heykelinin de bulunduğu kent, Nazizm'in pagan ideolojisinin iyi bir sembolüydü.

Yalnızca Hitler değil bütün faşistler propaganda silahını ustaca kullandılar ve halkı yönlendirmeyi başardılar. Mussolini 'Modern insan, kandırılmaya son derece elverişli bir yaratıktır'derken aslında kullandığı yöntemi açıkça belirtmiş oluyordu.

FAŞİST PROPAGANDANIN ARAÇLARI: KIŞKIRTMA VE ROMANTİZM





"Benim şu anda Alman Krallığı'nın ilk askeri olmak dışında bir arzum yok"


"Alman öğrenci, Führer ve halkı için savaşır"


"Almanya'nın zaferi Avrupa'nın özgürlüğüdür"



Naziler propaganda silahını etkili biçimde kullandılar. Propaganda amaçlı yayınlarda Hitler, kutsal bir kişi olarak gösteriliyor, topluma ise şiddet ve savaşçı ruh empoze ediliyordu. Yukarıda, Almanya'nın çeşitli bölgelerinde yayınlanan Nazi propaganda dergi ve gazeteleri görülmektedir. Tüm bu yayınlara ve aşağıda örnekleri görülen propaganda posterlerine, son derece romantik mesajlar ve yüzeysel sloganlar hakimdir. Oluşturulan hayali düşmanlara karşı halk kışkırtılmakta, bir yandan da "Alman halkı", "Alman ordusu" gibi kavramlar kutsallaştırılıp toplumun gözünde putlaştırılmaktadır.








Propaganda yöntemleri Mussolini tarafından da kullanıldı. Yukarıda İtalyan faşizmini ve onun pagan temellerini yansıtan yüzlerce faşist yayından bazıları görülmektedir. Aşağıda ise Mussolini'nin, eğitim sistemindeki mantığını çok iyi özetleyen eğitim sloganları yer almaktadır. İlkokul çocuklarına dahi ezberlettirilen bu slogan şudur: "İNAN, İTAAT ET, SAVAŞ".



İTALYA'DA "ÖRNEK İNSAN DUÇE" PROPAGANDASI






Faşist İtalya'da Mussolini'yi mükemmel göstermeye çalışan resim ve yazılar çok yaygındı. Mussolini'nin, tarlada çiftçilerle, fabrikada işçilerle, okulda çocuklarla çekilen resimleri her yerde yayınlanıyordu. Yukarıdaki resim de bir Mussolini propagandasıdır.

Öte yandan propaganda posterleri ise (yukarıda), faşist kültürü topluma empoze etmek amacıyla yapılıyordu.



FAŞİZMİN SLOGANI: "DÜŞÜNME! İTAAT ET VE SAVAŞ"







Faşizm, toplumu düşünmemeye yöneltir. Tek istenen, kışkırtılmış duygular eşliğinde faşist lidere itaat etmek, onun için savaşmak, kan dökmektir. Mussolini dönemine ait üstteki propaganda posterlerine de bu temalar hakimdir.





Ortada Propaganda Bakanı Joseph Goebbels





KARŞIT FİKİRLERİN BASKIYLA YOK EDİLMESİ


Faşizmin toplumun beynini yıkama çabasının ilginç bir göstergesi, Nazi Almanyası'nda görülen toplu kitap yakma törenleridir.



Toplu kitap yakma törenlerinin kutlaması için Alman Gençlik Dergisi'nde yapılan çağrı.


Bu törenlerin ilki 10 Mayıs 1933 tarihinde gerçekleşti. Daha önceden dünyanın en iyileri olarak bilinen Alman üniversite öğrencileri Berlin ve Almanya'nın diğer şehirlerinde toplanıp "Alman olmayan" fikirlerle dolu kitapları yaktılar. Binlerce kitabı, çevresinde Nazi selamı vererek, Nazi marş ve şarkıları söyleyerek ateşe attılar.

Nazi propaganda sorumlusu Joseph Goebbels Berlin'de öğrencilere yaptığı konuşmasında şunları söylemişti:

"... Alman devriminin ani saldırısı yine Almanların çizdiği yöndeki yolu aydınlatmıştır. Gelecekteki Alman vatandaşı sadece kitapların adamı olmayacak, fakat karakter adamı olacak. Biz sizi bu sona hazırlamak için eğitmek istiyoruz. Genç bir insan olarak, acımasız bakışla yüzleşmek için gereken cesarete sahip olmak, ölüm korkusunun üstesinden gelmek ve ölüm için saygıyı yeniden kazanmak. İşte bunlar bu genç neslin görevleridir. Ve böylece gecenin bu saatinde geçmişin kötü ruhunu yakmada başarılı olursunuz. Bu güçlü, büyük ve sembolik bir eylemdir. Bu eylem, sayacaklarımı dünyanın önünde herkesin öğrenmesi için belgelenmelidir. Burada Kasım (Demokratik) Cumhuriyeti'nin entelektüel kuruluşu batmaktadır, fakat bu kalıntıdan çıkacak yeni bir ruh zaferle yükselecektir..." ([Sadece Üye Olanlar Ve Aktif Edilmis Nickler Linkleri Görebilirler.. ] holocaust/h-bookburn.htm)

Kitap yakmak faşist yönetimlerin en belirgin özelliklerinin bir göstergesidir: Faşist devlet sadece kendi ideolojisinin öğrenilmesine izin verir. Bunun dışında hiçbir insan herhangi bir başka fikre sahip olmamalıdır. Bu fikrinden dolayı ya cezalandırılır ya kitabı yakılır ya da kendisi bir şekilde susturulur. Her birey sadece devletin ideolojisine hizmet eden bir araç olarak görülür. Bu ideolojiyi benimsemeyenlere ise zor ve baskı yoluyla istenilenler yaptırılmaktadır.

NAZİLERİN KİTAP YAKMA TÖRENLERİ







Faşist devlet sadece kendi ideolojisinin okunmasına ve öğretilmesine izin verir. Bu nedenle kitap yakmak faşist yönetimlerin en belirgin özelliklerindendir. Nazi Almanyası'nda kitap yakmak özel "törenlerle" gerçekleştirilmiştir. Görüntüler, 10 Mayıs 1933 tarihinde, Alman üniversite öğrencilerinin Berlin'deki toplu kitap yakma cinnetini göstermektedir.(Nazi propaganda sorumlusu Goebbels, Berlin'de öğrencilere yaptığı konuşma sırasında. (sol üstte))







Faşist propaganda küçük çocukları da hedefliyordu. Üstteki afişte "Benito Mussolini çocukları çok sever. İtalya'nın çocukları da Duçe'yi çok severler. Çok Yaşa Duçe: Bizim için!" yazılıydı. Bu ve benzeri afişler Mussolini İtalyası'ndaki tüm okullarda bulunuyordu.


Bu nedenle eğitim sistemi de tamamen faşist devletin ideolojisine yönelik olarak kurulmuştur. Nasyonal sosyalizmin temel ilkelerinin 20. maddesinde tüm eğitim sisteminin değiştirilmesi yer alıyordu. Bu değişim elbette faşizm yönündeydi. Daha ilkokul çağlarından itibaren çocuklar her türlü ahlaki değerden, insani duygulardan uzak, sevgi ve merhametten yoksun olarak duygusuz bir biçimde yetiştiriliyorlardı. Güçlü olanın her zaman haklı olduğu prensibiyle eğitiliyor, kaba kuvvetin hedefe ulaşmak için şart olduğuna inandırılıyorlardı. 10-18 yaşındaki Alman çocuklarına hitap eden kurum ise "Hitler Jugend" yani Hitler Gençliği idi. Hitler Jugend'e katılanların hepsinden sosyal hayatlarında çok dikkatli olmaları ve Nazi karşıtlarını ispiyon etmeleri isteniyordu. Aralarından anne-babalarını ihbar edenler bile çıkıyordu. Hitlerjugend (Hitler Gençliği) giderek büyüdü ve 1935'te tüm genç nüfusun %60'ını bünyesinde barındırır hale geldi.

Yine faşist rejimlerin uyguladıkları ortak taktiklerden biri de halkı ve de özellikle gençleri eğitimde aldatıcı bir politikayla yönlendirmeleriydi. Toplumdan gerçek tarihi gizliyor, bunun yerine kendileri tarafından düzenlenmiş hayali bir tarih öğretiyorlardı. Bundaki amaç ise halkı faşist idealler etrafında birleştirebilmek ve onları faşist politikalar konusunda şevklendirecek, faşizme daha da bağlanmalarını sağlayacak bir kültür oluşturmaktı. Öğrenim kademelerinde gerek tarih gerekse felsefe tamamen faşist devlet tarafından düzenleniyordu. Beyinler sezdirilmeden faşist ideoloji ile yıkanıyor, bunun dışındaki tüm fikirlere sansür uygulanıyordu.



FAŞİZMİN PUTLARI: KUTSAL GÖRÜNEN LİDERLER



Yoğun propaganda yöntemleri ile kutsal ve kusursuz gösterilmeye çalışılan Mussolini gerçekte hasta ruhlu ve dengesiz bir kişiydi. Psikojik sorunları, kimi zaman yüzüne de yansıyordu.

Faşizmde en önemli unsur faşist liderdir ve her konuda en çok onun adı ön plana çıkar. Hitler, Mussolini veya Franco rejimleri bunun en açık örneğidir. Bu diktatörler için kullanılan "Führer", "Duce" ve "Caudillo" gibi sıfatlar, "yanılmaz lider" anlamına gelmektedir. Nitekim her üçü de iktidarı tamamen kendi inisiyatifleri ile yönetmiş, en yakınlarını ya da kıdemce en yüksek devlet görevlilerini dahi karar mekanizmasında etkisiz bırakmışlardır.

Faşizmde liderin karizmasının korunması ve halk tarafından da kabullenilerek güçlendirilmesi için o kişiye adeta ilahi bir güç atfedilir. Lider, tüm ülkenin ve halkın sahibi ve hatta bizzat kendisi gibi gösterilir. Hitler, şöyle demiştir: "Ben hepinizdeyim, hepiniz bendesiniz."

Buna benzer şekilde İtalya'da da Mussolini özel yetenekleri olan, seçilmiş ve görevlendirilmiş sözde üstün bir insan olarak görülmüştür. Mussolini yayınladığı emir ve bildirilere "On Emir" ismini vermişti. Ve bu "On Emir"in 8. maddesinde yer alan, "Duçe her zaman haklıdır" sözü, 20'li ve 30'lu yıllarda tüm İtalya'da yankılanmış bir slogandır.Çocuklara faşizmi aşılamak için hazırlanan Balilla'nın temel inancı "Kutsal Papa"nın şahsında faşizme inanıyorum" diye başlar, "Mussolini'nin dehasına iman ederim" sözleri ile devam etmektedir.





Hitler, bir halk kahramanı gibi gösteriliyordu. Ülkenin her tarafına faşist liderin posterlerinin asılmasının en önemli amaçlarından biri, insanlara liderin her an her yeri izlediğinin ve gördüğünün telkin edilmesiydi.




"HİTLER SİZİ HER YERDE GÖRÜYOR" TELKİNİ


Faşist rejimlerde lider posterlerinin her bir yana asılmasının amacı, kitlelere sanki sürekli lider tarafından izlendikleri hissini vermektir. Böylece bir "korku toplumu" oluşturulur.


Faşist liderlerin kutsal gösterilmesi için kullanılan yöntemlerden bir diğeri de ülkenin her yanında faşist liderin heykel ve dev posterlerinin bulunmasıydı. Bunun insanlar üzerinde büyük bir psikolojik etkisi oluyor, halk sürekli olarak faşist liderin güç ve kontrolünü üzerinde hissediyor, adeta her an onun tarafından izlendiği düşüncesine kapılıyordu. Mussolini'nin resmi propaganda servisi, basına ne zaman hangi fotoğrafın basılacağını, hangi sayfada, hangi düzende ve hangi boyutlarda yayınlanacağını da bildirirdi. Bu resimlerde "Duçe", halkın karşısında gösterişli fotoğraflarla çıkardı; kılıcını savururken, harman yerinde ekonomik gelişmeyi vurgularken, genç faşistlere seslenirken, yorulmak bilmeyen bir işçi veya bir sporcu olarak... Tüm bu yayınlarda Mussolini her şeyin en iyisini yapan bir insan olarak tanıtılıyordu. Uçak kullanırken, atla engelleri aşarken, yüzerken, Alpler'de kayarken, eskrim yaparken, paraşütçü kıyafetiyle vs. resimleri gazete sayfalarını süslüyordu.

Mussolini'ye atfedilen bu sözde erişilmez üstün insan havasının sonucunda, eski arkadaşları dahi onu gördükleri zaman artık "hazır ol"a geçiyorlardı. Mussolini bu yolla kendi egoizmini de tatmin ediyordu. Yanına giren eski arkadaşlarına dahi "oturun" demez, onları uzun süre ayakta bekletirdi.

Faşist lideri adeta insanüstü göstermeye yönelik propaganda yöntemleri, Mussolini ve Hitler döneminde görüldüğü gibi, bugün çağdaş faşistler tarafından da kullanılmaktadır. Irak'ın faşist diktatörü Saddam Hüseyin bunun bir örneğidir. Faşist Irak'ta sokaklar ve caddeler yıllardır Saddam'ın dev posterleri ile donatılmaktadır. Bu dev posterlerde Saddam hep farklı kimliklerle insanların karşısına çıkmaktadır; kırlık alanlarda bir çiftçi, fabrikalarda işçi, kışlada asker olarak "halkına" varlığını hissettirmekte, "her şeyi gören ve bilen" bir varlık izlenimi vermeye çalışmakta, bir başka deyişle kendisini kutsal göstermeye çabalamaktadır.


BİR PS.IKOPATIN PORTRELERİ






Psikiyatristlerin analizlerine göre Hitler, yoğun komplekslere sahip, psikolojik yönden dengesiz bir kişilikti. Ama Nazi propagandası, onu tüm Almanya'nın şaşmaz lideri gibi gösterdi.




FAŞİST DUYGUSALLIK


Faşizm kuşkusuz sadece liderden ve lider etrafında örgütlenen faşist partilerden ibaret değildir. Gerek Nazi Almanyası'nda gerekse İtalya'da, rejimlerin ardında büyük bir halk desteği olmuştur. Bu destek ise, faşist rejim tarafından çeşitli yöntemlerle üretilmiştir. Faşist rejimler, halklarını sadece baskıyla susturan "otoriter" rejimler değil, aynı zamanda onları belirli bir amaç uğrunda motive eden "totaliter" rejimlerdir.





NAZİ PROPAGANDASI İLE UYUTULAN HALK GERÇEKLERİ GÖREMİYORDU!


Nazi Almanyası'nda halk, Hitler'e hayranlık beslerken, yukarıda apaçık delilleri görülen katliamları, işkenceleri görmezlikten gelebiliyordu.


Bu totaliter sistemde kitleleri faşist ideolojinin etrafında toplayan en önemli unsur ise "aşırı duygusallık"tır. Çevrelerindeki ve tarihteki kavram ve olayları akılcılıktan son derece uzak bir biçimde, duygusal olarak değerlendiren insanlar, çok kolay yönlendirilir, provoke edilebilir ve suç işleyebilir yapıdadırlar. Bu kişiler şayet kendilerinden istenen zalimce eylemlerin "kendi ırklarının üstünlüğü" gibi sözde kutsal bir amaç için olduğuna ikna edilirlerse, her şeyi yapabilirler. Bunun farkında olan faşist rejim, kitlelerin duygusal bir coşku ve ajitasyon içinde tutulmasına gayret eder. Ortaya birtakım sözde kutsal değerler koyar ve onlara bu değerler uğruna insanın canını feda etmesinin, başka insanları aşağılamasının, işkenceye uğratmasının ve öldürmesinin gerekliliğini telkin eder.

Bu nedenle faşist rejimlerde kitlesel gösteri, yürüyüş, toplantı ve törenlere büyük önem verilmiştir. Hedef, sürü halinde tek tip bir topluluk oluşturmak ve bu topluluğa hükmetmektir. Semboller, heykeller, anma günleri, bayraklar, flamalar, üniformalar gibi unsurlarla insanlar hak dinden uzaklaştırılır ve bu duygusal coşkular onlara adeta din gibi yaşatılır. Sanki İlahi bir güce ibadet eder gibi, bu insanlar büyük bir heyecan ve coşku ile faşist yanılgılara kendilerini adarlar. Oysa bu, büyük bir aldatmacadan ibarettir, ancak faşizmin sapkın telkinlerine aldanan kişiler, yürütülen propaganda nedeniyle içinde düştükleri durumu anlayamazlar. Yazılan, haykırılan, defalarca tekrarlanan sloganlar, çığlıklar, marşlar, selamlar faşist ayinlerin önemli bir bölümünü oluşturur.

Faşist güruhlar akılcı düşünce ve davranıştan kesinlikle uzaktırlar. Ortada çeşitli sloganlarla şarkılarla veya şiirlerle coşturulmuş, aklı kapanmış bir güruh vardır. Geçmişteki mitoloji veya efsane kahramanlarıyla kendilerini ve liderlerini özdeşleştirmeleri sağlanan bu kitleler, katliamlarını da yine bu yapay olarak oluşturulmuş "kahramanlık" duygularıyla yaparlar. Hatta bir gün gelip de kendilerinden hesabı sorulduğunda bunu milletleri için yaptıklarını ve aslında kendilerinin birer milli kahraman olduklarını söylerler. Hitler ve Mussolini'nin ardından gidenlerin hepsi aynı hipnozun etkisi altında davranmışlar, katliamlarını bu yapay coşku hali içinde gerçekleştirmişlerdir.





Hitler ve kurmayları, birer sivil olmalarına rağmen hep askeri üniforma giyiyor ve askeri törenler yönetiyorlardı. Amaç, Alman toplumunu savaş atmosferine sokmak ve II. Dünya Savaşı'nın işgallerine hazırlamaktı.






BEYİN YIKAMAK İÇİN İHTİŞAM GÖSTERİLERİ


Faşist rejimlerde, kitlesel gösterilere, yürüyüşlere, törenlere, sembollere, heykellere, anma günlerine, bayrak ve flamalara büyük önem verilir. Kitleler bu gösterişle büyülenir, gerçekleri görmeleri engellenir.


Mussolini, geçmişin görkemli günlerine tekrar dönmek için eski Roma'da uygulanan pagan ritüellerini taklit etmiştir. Bu görkemli gösteriler daha sonra Naziler tarafından da uygulanmıştır.









GÖSTERİŞİN ARDINA GİZLENEN VAHŞET


Nazi Almanyası göz boyayan ihtişamlı bir görüntüye büyük önem vermiştir. Bu yöntemin amacı, yaptığı zalimlikleri halka unutturmak ve kitleleri büyüleyerek etkisi altına almaktır. Üstte: Nazilerin kitle katliamlarını gösteren toplu mezarlardan dehşet verici bir görüntü.


Faşizmde, bir insanın devletine, milletine ve vatanına olan meşru sevgisi tehlikeli bir duygusallığa, akılsız bir gözü karalığa dönüştürülmekte ve kitlelere bu duygular kullanılarak cinayet işletilmektedir. (Bkz. Şeytanın Bir Silahı: Romantizm, Harun Yahya) Dolayısıyla, ılımlı ve akılcı milliyetçilik ile, faşizmin ırkçı ve saldırgan milliyetçilik anlayışını çok iyi ayırt etmek gerekir.

Bunun en güzel örneği Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasasında belirtilen milliyetçilik anlayışıdır. Atatürk'ün tarif ettiği bu milliyetçilik anlayışında ırkçılık kesinlikle yoktur. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan her fert, dil, renk, ırk ayrımı yapılmaksızın Türk Milleti'nin bir üyesidir. (Atatürk'ün "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözüyle özetlediği bu milliyetçilik tanımı son derece akılcı ve isabetlidir. Çünkü Türkiye'de farklı etnik gruplar bir arada yaşamaktadır. Bu kişilerin her biri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve herkesle aynı hak ve özgürlüklere sahiptir. Atatürk milliyetçiliği, Nazizm gibi bir milleti ırksal kökenlerine göre kamplara ayıran çarpık bir milliyetçilik değil, aksine farklı etnik kökenleri uyum içinde birleştiren doğru bir milliyetçiliktir.)

FAŞİZMİN SAHTE KUTSAL DEĞERLERİ




Hitler, Nazi törenlerinin en kutsal sembolü Kan Bayrağı ile.


"Kan Bayrağı" her Nazi töreninde kullanılan en kutsal semboldü. Nazi partisinin on binlerce yeni bayrağı bu bayrağa sürülüyor ve ondaki "kutsal" gücün böylece bu yeni bayraklara da geçtiği düşünülüyordu.


Faşizm, İlahi dinleri ortadan kaldırarak onların yerine batıl pagan inançları getirmek isteyen sahte bir dindir. Bu sahte dinin de doğal olarak sahte kutsal değerleri vardır. Örneğin Naziler "Kan ve Toprak" (Blut und Boden) sloganını sürekli olarak kullanmış ve bu iki kavramı kutsal birer simge haline getirmeye çalışmışlardır. Bunun için özel ayinler düzenlenmiştir. Örneğin Hitler'in 1923 yılındaki başarısız darbe girişimi sırasında yaralanan Nazilerin kanlarıyla ıslanmış olan bir parti bayrağı, adeta bir puta dönüştürülmüştür. "Kan Bayrağı" (Blutfahne) adı verilen bu bayrak olduğu gibi muhafaza edilmiş ve her Nazi töreninde en kutsal sembol olmuştur. Hatta Nazi partisinin on binlerce yeni bayrağı Blutfahne'ye sürülmüş ve ondaki "sözde kutsal" gücün böylece bu yeni bayraklara da geçtiği düşünülmüştür.

Faşizmin bir diğer temel özelliği olan şiddet ve savaş da yine kutsal bir değer olarak gösterilmek istenen pagan kavramlardır. İlahi dinlerde hedef şiddetten ve savaştan arındırılmış bir toplum ve dünya meydana getirmektir. Oysa faşizmde savaş başlı başına bir değerdir. Bir kabilenin, ırkın ya da halkın, şerefini ve gücünü yaptığı savaşlardan ve verdiği ölülerden aldığına inanılır. Bu batıl inanç, doğal olarak yeni savaşlar açılmasını, yeni kanlar dökülmesini gerektirir. Böylece faşizm adeta bir "kan dökme kuyusu" gibi sürekli yeni vahşetlere hazırlık yapar.


FAŞİST DEVLETİN HAYALİ DÜŞMANLARI

HAYALİ DÜŞMANLAR, HAYALİ KOMPLOLAR





Nazi Almanyası'nın, dış düşmanlar paranoyasını yansıtan ve Fransızları düşman olarak gösteren yayınlarından biri






İtalya'nın Akdeniz'e zincirlenmiş gibi gösterildiği abartılı bir faşist propaganda afişi


Faşizm içi son derece boş olan bir ideolojidir ve ayakta kalmak için daimi bir ajitasyon ortamına ihtiyaç duyar. "İç ve dış düşmanlar" efsanesi, faşist devleti halkının gözünde güçlendiren en önemli faktördür. Her faşist devlet hayali düşmanlar oluşturur ve bu hayali düşmanlara karşı topyekün savaş ilan eder. Yayın organlarında bu düşmana karşı alınan zaferler her gün ilan edilerek diktatörlük güçlendirilir. Ve "halkı bu büyük tehlikelerden korumak için muhaliflere karşı sert ve acımasız olunmalıdır" telkini verilir. Sürekli bir "biz ve onlar" felsefesi ile halkın hayali düşmanlara karşı faşist yönetime kenetlenmesi sağlanır. Bu şekilde hukukun çiğnenmesine, insan haklarının ihlaline ve devlet terörüne gerekçe bulunur. Faşizmi eleştirenler ise hemen hayali düşmanla işbirliği yapmakla suçlanırlar.

Hitler, komünizmi ve Yahudileri, Mussolini komünistleri, günümüz faşistlerinden Miloseviç ise Müslümanları bir tehlike olarak seçmiş ve bu tehlikeye karşı yapay bir birlik oluşturmuşlardır. Bu yapay tehlike, faşist devletin en büyük propaganda silahıdır. Çünkü ortada büyük bir tehlike var gibi gösterilmektedir ve halkı bu tehlikeden koruyacak olan tek "kahraman" da faşist lider olarak görülmektedir. Bu hayali senaryoya göre, yapay düşman her zaman haksızlıkla saldırır, faşist lider ise kahramanca milletini savunarak gereken cevabı verir. Faşist liderlerin, halklarına yaptıkları tüm zulme rağmen, halkın bağlılığının devam etmesinin bir nedeni de budur. Bu liderler, kendi acımasızlıklarını medyayı kullanarak ustaca bir manevra ile hayali "düşmanlara" atfetmeyi başarmaktadırlar.

FAŞİSTLERİN PARANOYASI

Faşist devletin en belirgin özelliklerinden biri kendi halkına güvenmemesi ve şüpheli gördüğü herkesi öldürmeye kadar varan acımasız metodlarla saf dışı bırakmaya çalışmasıdır. Hemen her faşist düzende halkı kontrol etmeye ve muhalifleri ortadan kaldırmaya yönelik "gizli polis" örgütleri kurulur. Nazilerin ünlü Gestaposu faşist rejimin paranoyasının ne denli büyük işkence ve vahşetlere yol açtığının tarihsel bir kanıtıdır. Eric Hoffer, Kesin İnançlılar isimli kitabında Nazilerin halkı kontrol altında tutmak için nasıl bir "korku" politikası izlediklerini şöyle açıklar:

Nazi Partisi'nin alt kademelerindeki kişiler devamlı kontrol altında bulundurulduklarına inandırılmışlar ve devamlı korku içinde tutulmuşlardı. Komşusundan korkmak, arkadaşından korkmak ve hatta akrabalarından korkmak bütün kitle hareketlerinde kural haline gelmiştir. Zaman zaman masum insanlar, şüphe mekanizmasının yaşatılması amacıyla itham ve feda edilirler.

HALKA KARŞI DEVLET TERÖRÜ





Faşist devletin en önemli özelliklerinden biri halkına güvenmemesidir. İtaati ve bağlılığı sadece korku ve sindirme politikası ile sağlayacağını düşündüğü için, halka yönelik gizli polis teşkilatları, istihbarat birimleri kurar. Nazilerin ünlü Gestapo örgütünün gerçekleştirdiği yüzbinlerce cinayet, faşist rejimin paranoyasının boyutlarını gösteren tarihi bir kanıttır.


Bu vahşetin kökeni faşizmin felsefesindedir. Bu felsefede halkın başıboş bırakıldığında hem rejime ihanet edeceğine hem de yozlaşacağına inanılır. Halkı dize getirmenin yolu ise baskı kullanılmasıdır. Faşizmin ideologları arasında yer alan ve özellikle Mussolini'nin üzerinde çok etkili olan Fransız filozof George Sorel (1847-1922) bu düşünceyi savunanların başında gelir. Sorel toplumların doğal olarak yozlaştığını ve düzensizleştiğini savunmuştur. Ona göre şiddet uygulayarak bu çürümenin önüne geçilmeli ve böylece totaliter bir düzen kurulmalıdır.

Bu paranoyanın örneklerine mevcut Irak rejiminde de rastlanmaktadır. Saddam Hüseyin'in en yakın akrabalarını dahi "ihanet" şüphesiyle katlettirmesinin ardında yatan neden de benzer bir şüpheciliktir. Saddam 1979 yılında Cumhurbaşkanı Ahmad Hassan el Bakr'ı devirdikten sonra mensubu bulunduğu Baas partisinin yarısından çoğunu öldürtmüştü. İnsanları öldürmesindeki kriterin ise ileride aileye verebilecekleri zararları önlemek olduğunu söylüyordu. Oğlu Udey, ailedeki "hainleri" tasfiye etmekle görevlidir. Saddam'ın bizzat kurduğu suikast çetesi ile Nazi SS stili özel bir istihbarat birimi oluşturmuştur.