Sayfa 1 Toplam 2 Sayfadan 12 SonuncuSonuncu
1 den 10´e kadar. Toplam 17 Sayfa bulundu

Konu: Ata Sporlarımız

  1. #1
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart Ata Sporlarımız

    Kısa Şalvar Güreşimiz



    Genellikle Kahraman Maraş İl merkezi ve ilçelerinde icra edilen bu Güreş çeşidi yıllardır yapıla gelmektedir.Şalvar güreşi çok eski geleneklere dayanan ve Türkmenler tarafından yapılan bir güreş türüdür.Kısa şalvar adından da anlaşılacağı gibi keçi yününden yapılır.Şalvarın ağız kısmına kösele deri dikilir.Bağı ise kalın örme ipten yapılır.Kısa şalvar diz üstünde baldırın orta yerine gelecek uzunlukta dizayn edilir.Kahraman Maraş yöresinde yapılan tüm güreşlerde bu tür şalvar kullanılagelmiştir.Yapılışı çok eskilere dayanan bu güzelim Güreş şimdi sadece Kahramanmaraş'ın Bertiz , Baydemirli ve çevresinde yılda bir defaya mahsus olmak üzere Festival şeklinde tanzim edilerek bu ananenin yaşatılmasına çalışılmaktadır.

    ŞALVAR GÜREŞİNDE TEKNİK UYGULAMA

    1-Kısa şalvar güreşinde tüm teknikler ayakta yapılır
    2-Rakip alta düştüğü anda bir tek hamle şansı verilir.Bu hamlede sonuç olmaz ise genelde ayağa kaldırılır.
    3-Dengenin son derece önemli olduğu güreş sporunda Ayakta muazzam bir denge unsuru oluşturan kısa şalvar güreşleri ata sporumuza bir çok şampiyonunun kazandırılmasında bir hayli büyük yararları olmuştur

    KAHRAMANMARAŞ'TA YAPILAN KISA ŞALVAR GÜREŞLERİNDE UYGULANAN TEKNİKLER


    1-YANBAŞI
    2-İÇ ÇANGAL
    3-DIŞ ÇANGAL
    4-BAĞDA
    5-TIRPAN
    6-DOMUZ TOPU
    7-DÖŞ ÇANGALI
    8-ALDANGAÇ
    9-KÜNDE (ŞARK VE BEL KÜNDESİ)
    10-DİLKİDEN ATMA
    11-YAN BAĞDA
    12-DİLKİ ÇANĞALI


    Yöresel şive ile adlandırılan bu teknikler hala daha yapılagelmektedir.Bilhassa Ayakta yapılan güreşlerde çangal fonksiyonunun ne kadar sonuca gidici bir hadise olduğu bilinmektedir.Türk güreş tarihinde Çangalın yaygınlaşmasında Bilhassa Bekir Büke ismi ön plana çıkmaktadır.Türk güreşinde
    Maraş çangalı diye bilinen çangalın mücitlerindendir.İzlemiş olduğumuz bir çok güreşlerde bir güreşçi çangal attığı zaman "AHADA MARAŞ" DİYE ESPRÜTEL bir şekilde güreşimize yerleşmesine sebebiyet vermiştir.

    KISA ŞALVAR GÜREŞİNİN YAPILDIĞI ZEMİN

    1-YUMUŞAK ELENMİŞ KUM ZEMİN
    2-ÇELTİK KABUĞU YERE SERİLEREK ÜZERİNDE YAPILIR
    3-ÇİM ZEMİN
    4-KAR ÜSTÜNDE
    5-Genelde açık alanda yapılan bu önemli güreşlerimiz için 1970-2001 dönemini hatırlamaktayım.Genelde Kahraman Maraş Merkez

    -İlçelerden
    Afşin-Elbistan-Türkoğlu-Pazarcık-Göksun-Andırın-Çağlayancedi

    Kasabalardan İse :
    Çardak-Arıtaş Altın elma ve ismini sayamadığımız birçok köyünde yıllarca kısa şalvar güreşleri yapılagelmiştir.Kısa şalvar güreşinden uzun pırpıt güreşine geçiş intibakı bir hayli zor olmuştur.Halk yüksek risk içeren teknikleri ve bilhassa güreşte heyecanlı sahneleri sevdiğinden karakucak güreşlerine geçilip rakip alta düştüğü zaman çok tepki göstermişlerdir.Seyirciler hep bir ağızdan kaldır diyerek hakeme tepki göstermişlerdir.Fakat zamanla bu güzel anane kaybolmaya yüz tutmuş ve şimdilerde ise sadece K.Maraş merkez Bertiz ve baydemirli dışında hiç bir yerde malesef yapılmamaktadır.Tarihi miras olan ve güreşimizin alt yapısına büyük fayda sağlayan böylesine önemli bu güreşlerin yaşatılması için mutlaka yetkililerin çaba sarfetmeleri teşvik unsurları ortaya koymaları ve en azından ananenin kaybolmaması için girişimlerde bulunmaları şarttır.




    Kaynak:
    Geleneksel spor dalları federasyonu.
    Konu n@r_cicegi tarafından (25.05.08 Saat 00:09 ) değiştirilmiştir.



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  2. #2
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Basit Ahşap Yaylar



    Basit ahşap yay yapımına, ağacın kesildikten sonra belli bir süre kurumaya bırakılması ve sonra yaşam halkalarının ve damarlarının yönü dikkate alınarak uygun kesitlere ayrılması ile başlanır. Ayrılan kesitlerde ağacın lifleri, kesit boyunca birbirine paralel seyretmelidir. Yayın sırtını oluşturacak olan yüzeyin (atış sırasında hedefe bakan yüzey) ağacın dış cidarına (kabuğuna), karın kısmını oluşturacak yüzeyin (atış sırasında okçuya bakan yüzey) ise ağacın özüne bakması gerekmektedir.






    Yayın esnekliği, yay kollarının kabzadan başa doğru hem kalınlık hem genişlik olarak inceltilmesi ile elde edilir. Bu işlem, yayın sırtı ağacın tek bir gelişim tabakasının içinde kalacak şekilde yontulup biçimlendirildikten sonra, sadece yayın karın (atış sırasında okçuya bakan yüzey) kısmından törpüleme suretiyle madde kaldırılarak yapılır. Dikkatli ve yavaş yapılması gereken bu işlem, yay kollarına belli bir esneklik ve bükülebilirlik kazandırır. Yay kiriş takılabilecek kadar bükülebildiğinde, işleme daha yavaş, aşama aşama ve her iki yay kolunun harmonik biçimde büküldüğü kontrol edilerek devam edilir. Yay istenilen çekiş mesafesine gelene kadar çekiş mesafesi tedrici olarak artırılır. İstenen mesafeye ulaşılınca, yay ile bir kaç ok atılır. Bu atışlardan sonra yay kolları arasındaki uyum bir miktar bozulabilir. Yay karın kısmından biraz daha aşındırılarak denge yeniden sağlanır. Bundan sonra yayın yüzey bitimine geçilir. Bitim, zımparalama ve yayı nemden koruyacak muhtelif yağların uygulanmasıyla gerçekleştirilir.

    Basit ahşap yaylar, yuvarlak ya da yassı kesitli olabilir. Belli bir çekiş mesafesine uygun yapıldıklarından, bundan daha uzun çekil*******i gerekir. Hızları (ve depoladıkları enerji) diğer yay tiplerine göre daha azdır. Depoladıkları enerji ağacın kendi fiziki özellikleri ile sınırlı olduğundan, kapasiteleri yay kollarının boyunu uzatarak ya da genişliğini arttırarak yükseltilir. Uzunluğun ve genişliğin çok artırılması ise yay kollarını ağırlaştırır ve yayın performansını düşürür.




    Kombine Malzemeden Üretilen Yaylar

    Yay gerildiğinde, yayın sırtı gerilim, karın kısmı sıkışma kuvvetlerine maruz kalır. Bir çok ağaç türü, sıkışma kuvvetlerine daha mukavimdir. Yayın sırtı gerilime dayanabilmesi için ağacın tek bir gelişim katmanı içinde bırakılsa da, burada çatlamalar olabilir, hatta bu katmandaki gerilim sebebiyle yay kırılabilir. Yayın sırtını daha dayanıklı hale getirmek için, ağacın daha esnek ve dayanıklı maddelerle desteklenmesi yoluna gidilmiştir. Bu amaçla yay sırtının sinir (hayvan tendonu), keten, kenevir, ipek vs. ile kaplanması denenmiştir. Bu metodların hepsi yayın kırılma olasılığını azalttığı gibi, bazıları yayın enerji depolama kapasitesini de artırmıştır. Bu tür yaylara "sırtı kaplanmış yaylar" denmektedir.

    Daha esnek ağaç çeşitlerinin yayın sırt kısmını, sıkışmaya daha mukavim olan türlerin de karın kısmını oluşturacak şekilde ince laminalar halinde birbirine yapıştırılması ile de "tabakalı ahşap yaylar" yapılmış ve yapılmaktadır.

    Burada belirtmemiz gereken, Asya kökenli meşhur kompozit yayın da kombine malzemeden üretilmiş yaylardan olduğudur. Hatta modern ağaç-fiberglas kompoziti yaylar da bu gruptadır. Ancak kompozit yaylar, dört ayrı malzemenin bir araya getirilmesi ile yapılmaktadır ve ayrı bir başlık altında incelenmektedir.

    Kombine malzeme ile üretilen yaylar basit ahşap yaylara göre daha dayanıklı ve hızlıdır.


    Kaynak:kemankes.com



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  3. #3
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    YAĞLI GÜREŞİMİZ





    TÜRK'LER RUMELİ'DE

    Kırkpınar güreşleri, Türk'lerin Rumeli'ye ayak basmalarıyla başladı. ŞehzadeSüleyman Paşa (1316-1359). Rumeli Fatihi olarak anılan Osmanlı Başkomutanı Rumeli yakasına ilk ayak basan ve oralarda elde ettiği fatihlerle şanlanan bir askerdi ki, Kırkpınar'm destanlara karışmış tarihinde Süleyman Paşa'dan sözetmemek imkansızdır.

    Nilüfer Hatunla, Orhan Gazi'nin büyük oğulları olan Süleyman Paşa, 1. Murat'ın ağabeyiydi. Orhan Gazi, 1324 yılında tahta geçince Süleyman Paşa da veliaht oldu. Tam 35 yıl bu makamda kaldı. Orhan Gazi, bir süre sonra da oğlunu başkomutan yaptı, bu görevi ondan hiçbir zaman almadı.Şehzade Süleyman Paşa, ilk defa 1349'da Bizans'a yardım etmek üzere, 20.000 kişilik bir Türk ordusunun başında Rumeli'ye geçti. Yanında 22 savaş gemisi vardı. Sırplafın almak üzere oldukları Selanik'! bağlaşık Türk-Bizans ordusu kurtardı.

    1352'de 10.000 kişilik bir Türk birliği geri Rumeli'ye geçti. Dimetoka'da Sırplarla Bulgarlar1! yendi. Bu bölgeyi Bizans'a verdi. Türk askeri Balkanlarda büyük hayranlık uyandırdı. Süleyman Paşa, durumun iyice olgunlaştığını görünce, 13541e büyük teşebbüsüne başladı. Az ama, pek seçkin bir kuvvetle Çanakkale Boğazı'nı geçip Gelibolu Yarımadası'nı çıktı. Türkler, ilk defa fatih sıfatıyla Avrupa topraklanna ayak basmış oldular.

    Süleyman Paşa'nın fetihlerinde kardeşi Murat Bey (I. Murat) da katılıyordu. 1357de Lüleburgaz'la Çorlu'yu Murat Bey aldı. Böylece Gelibolu Yarımadası gibi çok stratejik bir bölge tamamen alınmış, Çanakkale Boğazı'nın iki yakası da ele geçirilmiş oluyordu. Bizans, artık, güneyden, doğudan olduğu gibi batıdan da çevrilmişti.

    Süleyman Paşa, taşlık bir bölgede avlanırken atının ayağı kayınca düştü, başını taşa çarparak öldü. Bolayır'a gömüldü ama, büyük bir askeri komutan olduğu kadar Türk güresine yaptığı hizmetleriyle de ölümsüz kahramanlar arasına karıştı.Rumeli'de ilk defa Süleyman Paşa'nın komutasındaki Türk askerleri güreştiler. Türk askeri ilk defa 1349 tarihinde Rumeli'ye ayak bastığına göre, Kırkpmarm bu yıl 637. si düzenlenecek demektir. Ne var ki, bu tarih, her nedende 625 olarak belirtilmektedir (1986).

    1349'larda Sırpların işgaline son vermek üzere Selanik'e doğru yol alan Türk askerleri, bir Hıdırellez günü Edirne yakınlarındaki ahir Köy'de konaklar. Pehlivanlık, Türklerde hem bir gelenek, hem de savaş hazırlıkları olduğundan kırk yiğit, 1349 yılının Hıdıreltezi'nde güreşe başlar. Güneş batarken kapışmalara son verilince, bu kırk yiğit de bulundukları yere düşerek son nefeslerini vermişler. Şehit oldukları yere de gömülmüşler. Ertesi gün bir de bakmışlar ki her yiğidin can verdiği yerde bir pınar fışkırmış. Bunun üzerine oraya (Kırkpınar) adı verilmiş ve her yıl Hıdırellez'de burada toplanarak güreşmek adeti yerleşmiş.

    Biz Türklerin yaşantılarında "Kırk-Yiğit", "Kırk-lncekız" ve "Kırklar önemli yer alır.

    Türk hanlarının yanında, onun emirlerini uygulamak için "Kırk Yiğit", eşi hatunun yanında da hizmetini görmek için "Kırk-Ince-Kız" bulunurdu.

    Bilindiği gibi "kırk" kelimesi, aynı zamanda Türkçemizde çokluk belirtisidir. Kırkpınar, Kırkağaç, Kırkküp, Kırkının da Kulpu Kınk Küp, Sarmısağı Gelin Etmişler Kırk Gün Kokusu Çıkmamış, Kırkharamiler, Kırkayak (çpkayak) ve Kırk Gün Kırk Gece gibi tabirler, dilimize yerleşmiş deyimlerdir. Kırkpınar kelimesinde bir çokluk belirtisi olduğunun sezilmesine rağmen, "Kırklar" aynı zamanda "Azizler" anlamına da gelmektedir. Unutulan eski tabirlerden "Kırklara kanşmak", Evliyalar arasına girmek manasınadır.

    Kırkpınarda yapılan güreşlerin ulviliği, burada son nefeslerini verinceye kadar güreşenlerin şehit düşerek ölmezler arasında yer almaları, dolayısı ite "Kırklar Pınarı" veya o yörede çok sayıda suyun akmakta olduğunu vurgulamak için, aynı zamanda "Çeşme" anlamına gelen "Pınar" kelimesinin kullanılarak

    "Kırkpmar" olarak adlandırılmış olduğunu düşünebiliriz. Her ne olursa olsun, Süleyman Paşa'nın komutasında Rumeli'ye ayak basan ilk Türkler arasında yer alan yiğitlerin, hiç bir şekilde anlaşmalı güreşe yanaşmadan, ölünceye kadar güçlerini denemeleri, birbirlerine denk bu yiğitlerin emsalsiz bir mücadeleden sonra son nefeslerini vermeleri, onların birer güreş şehidi olduklarının bir işaretidir.




    EDİRNE VE KIRKPINAR


    1959 yılında Kırkpmar dolayısı ile ilk defa Edirne'ye vardığımızda "Yeşil Meriç Oteli"nin bahçesinde yatmış, sabaha kadar da sivrisinek vızıltısından uyuyamamıştık. Bugünkü Şehir Kulübû'nün karşısında bulunan "Yeşil Meriç Oteli" o yıllarda herhalde Edirne'deki tek doğru dürüst konaklama yeriydi? Mehmet Faruk Gûrtunca'nın çıkardığı gazetede çalışmakta olan Murat Turgu adlı meslekdaşımızın yadımlarıyla kendimize Yeşil Meriç'te, bahçede bile olsa bir yer bulabilmiş olmamız, büyük mutkjluktu. Bazı arkadaşlar, talebe yurtlannla, kimileri de eşdost divanına konuk oldular.

    Yeşil Meriç Oteli'nin girişinde her saat başı kilise çanı gibi vuran kocaman bir saat, bu saatin altında da seksen-seksen beş yaşlarında bir ihtiyar katip olarak duruyordu. Kırkpmar dolayısı ile hemen hemen her ilden Edirne'ye akın eden meraklıları doyurabilmek, onların hepsine yatacak yer temin etmek büyük organizasyon işiydi. Yıllarca ihmal edilmiş olan Edirne, o yıllarda bu işin üstesinden gelememekteydi.

    Sanıyoruz şehrin en namlı lokantası "Zararlılar" denilen yerdi. Güreşlerden sonra bu lokantanın önünde muazzam bir kuyruk oluşur, ahçıbaşı kalabalıktan olacak, çoğu zaman dolma biberleri tabaklara parmaklanyla yerleştirirdi.

    Zamanla günden güne gelişen Edirne'de bugün pekçok otel bulunmasına rağmen, yine de ihtiyaca kafi gelmemektedir. Güreşi çok seven, bu yüzden işi-gücü bırakıp Edirne'ye koşan güreşseverler, çoğu zaman Selimiye Camii'sinde gecelemektedirler. Belediye hoparlörle çeşitli anonslar yaptırarak, kalacak yer bulamayanların camiilerde geceteyebileceklerini duyurmakta, aynı zamanda bir panayır halinde devam eden eğlenceler sabaha kadar sürdüğünden geceyarısından sonra konaklamak için camütere doluşanlar, sabah ezanı ile yeniden ayaklanıp SarayicJ'ne koşmaktadırlar.



    SARAYİÇİ

    Sarayiiçinde 1959'larda çok çok 10.000 seyircilik portatif tribünlere sıra sıra dizilmiş sandalyelerde oturarak müsabakaları seyretmek kabildi. Şehirden faytonla Sarayiçi'ne doğru inerken göğe toz bulutu tabakası yükselir, pehlivanlar kendilerine otel bulamadıkları gibi yıkanacak su da temin edemezlerdi. Müsabakaları tamamlanan pehlivanlar, SarayiçJ'nin çevresinden akan Tunca'nın kollarında suya girer, elbette yeşilimsi bu suda yıkandıklarını sanır, aslında daha da kirlen!rlerdi. Çevre alabildiğine kalabalık olduğundan nehirde yıkanan pehlivanlar, soyunup giyinmede de büyük zorluk çekerlerdi. Bir yarımada görünüşünde olan bu bölgede "beş halka yirmi beş" diye bağırarak halkasatanlar, sigaralara halkaların birini geçirerek bir paket sigara kazananlar, yılan oynatanlar, Cemalin üç dönüş, iki göbekten sora dönüp iskemlesine oturan dansöz kızları görülecek yerlerdi. Cemal'in pavyonu bugün de Kırkpınar güreşlerinden bir iki hafta önce Sarayiçi'ne kurulur. Çevirmeciter, kuzudan ziyade oğlak pişirip, elleriyle parçalayıp ekmekicj yapar veya sıcak etleri tabaklara koyup servise geçerler. Çevirmedleıde bira, rakı gibi alkollü içkilerde satılır. Güreşlerin ağır gidişinden şikayetçi olanlar, bunalanlar, felekten bir gün çalmak isteyenler, karınlan acıkanlar, çevirmecilere dolarlar. Burada güreşlerden sözedilir, içilir, yenilir, eğlenilir, biryandan da Başpehlivanlık kapışmalannın heyecanı bastırılır.

    Sarayiçi'ne birgünde girip çıkanların sayılarının ortalama 100.000'i bulduğu sanılmaktadır. Kırkpınar güreşleri sırasında çoluk-çocuk Edirnelilerin yanında Edirne'nin civar köylerinde oturanlar, Babaeskili'ler, Çorlulular, Tekirdağlı'lar, bütün Trakyalılar, bu yarımadaya dolarlar.

    Çevirmecilerin kulübelerinin arka taraflarında Tunca'ya doğru ufak su dökerek ihtiyaçlarını giderenler, yıllarca tuvalet konusunda büyük sıkıntılar çektiler. Özellikle çoluk-çocuk, kadınlar buralarda adeta perişan oldular. Buna rağmen Sarayiçi'ne gelmekten kendilerini alamayıp, güreş günleri bu yanmadaya dolarak, piknik alışkanlıklarını sürdürdüler.

    Edime Belediyesi, geçen yıllarla birlikte imkanları oranında Sarayiçi'ne yatırımda bulundu, tuvaletler çoğaltıldı, sporseverler için geniş tribünler inşa ettirildi, pehlivanlar için soyunup giyinme odaları ve sıcak sulu duşlar yaptırıldı.




    TAVUK ORMANI

    Sarayiçi yakınlarındaki Tavuk Ormanı" pehivanlann yıllarca idman yaptıktan bir bölgeydi. Burası da portatif çayhaneler, köfteciler ve yiyeceklerini yanlarında getiren ailelerle dolup taşardı. Durum yine aynıdır. Kırkpınar Ağaları da geleneksel yemeklerini "Tavuk Ormanfnda verirler. Edime Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, buraya bir Ağa kköşkü yaptırdı.




    DAVUL-ZURNA


    Sarayiçi Meydada pehlivanlar kozlarını paylaşırlarken, tribünlerin dışında da hayat alabildiğine devam eder. iyne atılsa yere düşmeyecek tabirine tam uygun olarak ortalarda dolaşanlar, bir köşeye, bir çevirmeciye kapağı atıp bağdaş kuranlar, davul-zurnalı meclislerle kendilerinden adeta geçerler. Hiçkimse diğerinin havasına karışmaz, bir masada davul-zuma "Yüksek Tepeler"! vurur, iki masa ilersinde "Alişimin Kaşları Ka'are", bir iki masa sonrasında da "Atmaclini Debreli Hasan" melodileri ortalığı kaplar, kalkıp oynayanlar, çengi oynatanlar birbirlerinin havasına karışmaz, hem demlenir, hem eğlenirler. Yıllar önce Sarayiçi eğlencelerinde davul-zuma baş enstrüman arasında yer alırken zamanla klarnet ve keman da buralara yerleşmiş, eski şarkılar, türküler, pek bilinmez, söylenmez olmuştur. Bugünkü müzisyenlerin çalmakta zorluk çektikleri, hatta pek çoğunun bilmediği şarkılardan biri de "Naciyem'dir.

    "Sana da Yaptırayım Naciyem Aman, Fildişi Saray, Fildişi Saray, Tara da Kahküllerini Naciyem Aman bir Yana Bırak. Senin de Sevdiceğin Naciyem Aman,

    Buradan Irak Buradan Irak, Göğsü de Çatma Düğmeli Natiyem Aman, Sen Kime Yandın" sözlerinden ibaret olan ve nakaratlarla söylenen bu şarkıda yol gösteren olursa esmer müzisyenler, derhal melodiyi kaparlar. Bu konudaki ustalıkları da onlann asla tartışılmaz.

    Biz, 1959'larda Sarayiçi'nde Arpacı Nimet, Yorgi Kaçamakoğlu'yla birlikte, modern Koca Yusuf, Tekirdağlı Hüseyin'in bir oturuşta bir kuzuyu yiyip bitirdiğini gördük.

    Velhasıl, Kırkpınar güreşleri kadar Sarayiçi yarımadasında cereyan eden eğlenceler, yağmurlu havalar hariç, sabahlara kadar sürer, taksiler Edirne'nin merkezinden buralara vızır-vızır işleyip durur.





    ER MEYDANI'NA GİRİŞ


    Sarayiçi'nde eğlenen halka biraz göz gezdirdikten sonra Er Meydanı'na girelim.

    Eski pehlivanlar, elbette başpehlivanlar, pehlivanlar kapısından Er Meydanı'na parasız alınır, kendilerine ayrılan yere kurulurlar. O hengamede, hele günlerden cumartesi veya pazarsa Er Meydanı'na girebilmek için bilet bulmak mümkün değildir.

    Yağlı güreş, Türk'ün öz güreşidir ve bu meydana girerken insanın kalbi gümbür-gümbür atar.

    Geçmişle ilgili pekçok şeyi, genellikle kültüre dayanan alışkanlık ve temelleri Yunan'a dayama alışkanlığında olan Avrupalının tesirleri bizim yazarlarımızın bazılarına da geçmiş ve bu kapışmanın bize Yunan'dan miras kaldığı iddiaları bazı eserlere kaydedilmiştir.

    Homer'in llyada ve Oduseus'ünden bellediğimize göre elbette o çağlardaki pekçok kavimlar gibi Yunanlılar da güreşiyorlardı. Ancak, Homer, gözleri görmediği halde maviyi en iyi şekilde tarif eden Anadolu doğumlu bu ozan, güreşçilerin kum üzerinde kozlannı paylaştıklarını yazar.




    Yağlı öyle midir?


    Hem bu güreş öylesine bizimdir ki, antik olimpiyat oyunlarında meydana çıkan güreşçiler, çırılçıplak mücadele ederlerken, bizde pehlivanların dizkapaklarmın üstünden göbeklerinin altına kadar olan bölüm kısbetle kapatılır. Cazgır, Allah Allah illallah" diye güreş açar, davul-zuma cenk havalarını vurur, pehlivanların helalleşmeleri, birbirlerine başarı dilemeleri, herşeyi ve herşeyi ile yağlı güreş, Türk'ün öz sporiarındandır.

    Pehlivanlar ve sporseverlerden kalabalık bir grup, cuma sabahı Edime Belediyesi önünde toplanmış, bando eşliğinde Atatürk'ün kabrine çelenk konarak istiklal Marşı okunmuş, Pehlivanların Pirlerinden Şeyh Cemalettin'te, Adalı Halil ve Kara Emin'in kabirleri ziyaret edilmiş, ruhlarına birer fatiha gönderilmiş, öğle namazını takiben de Selimiye Camii'nde mevlit okutturulmuşlar. Biz, meydana girerken, pehlivanlar sıra sıra dizilmiş, geçit töreninin başlamasını beklemektedirler.

    Türk Bayrağı'nı istiklal Marşı'nın eşliğinde çekecek, pehlivanlar Er Meydam'nda bir tur atacak ve en küçük boylardaki güreşçiler meydana salınacaklardır.




    HODRİ MEYDAN

    Cazgır (salavatçı), geleneksel törenlerden sonra pehlivan sofrasını açacaktır. Kulak verip dinleyelim, hiç pişman olmayacağız:

    Allah Allah illallah

    Hayırlar gele inşallah

    Pirimiz Hamza Pehivan

    Aslımız neslimiz pehlivan

    iki yiğit çıkmış meydana

    Birbirinden merdane

    Biri ak biri kara

    ikisinin de zoru para

    Alta geldim diye erinme

    Üste çıktım diye sevinme

    Alta düşersen apış

    Üste çıkarsan yapış

    Vur sarmayı kündeden at

    Gönder Muhammed'e salavat

    Seyirttim gittim pınara

    Allah, her ikinizin de işini onara....



    2006 KIRKPINAR FİNALİ Osman AYNUR-Recep KARA

    Güreşleri takdim eden cazgır, duasını bitirdikten sonra eşlendirilmiş olan pehlivanlar peşreve başlarlar. Kırkpınar'da en küçük boy, (teşvik-tozkoparan)'dır.

    Peşrev, güreşe başlamadan önce yapılan bir tür ısınma hareketleri olmakla beraber, son derece değerli anlamlar taşır. Pehlivanlar sıra halinde ağır adımlarla ileriye doğru süzülürken, hızlanıp, çırpınır, seyircileri selamlarlar. Bu selam, yere doğru yapılan temanna ile olur. Rakipler daha sonra yaklaşıp birbirlerinin topuklarını elleyip ellerini başlanna kadar getirirler. Bunun bizlere intikal eden manası "senin pehlivanlığın o kadar büyük ve başımın üstündedir ki ben senin ayağının türabı olamam" şeklindedir. Yine bu peşrev hareketlerinde Allah'a hamdetmek, rakibi belinden sarıp hafifçe ayağını yerden keserek (tartarak) sırt sıvayıp basanlar dilemek gibi anlamlar taşıyanları da vardır.

    Yağlı güreşin, mertçe kapışmaların ruhu peşrevdir. Bunu gözönûne alan hakem kurulu, her yıl en iyi peşrev yapan güreşçiyi ödüllendirir. Buna sebep, sporcuları peşreve özendirmektir.

    Peşrev yaparken nara atılmaz. Güneş altında ışıl-ışıl parlayan pehlivanlar, bacaklanndaki kısbetle sanki derinden zırh giymiş gibi daha da heybetteşirter. Bu hareketler sırasında kendilerini kaybederek "Hayda bre maşallah" gibi bağıran seyircilere rastlanır. Artık, güreşten ve güreşçilere ait konuşmalardan başka her türlü sesler kesilir ve pehlivanlar, melekleriyle başbaşa kalarak kozlannı paylaşmağa çalışırlar.



    KISBET

    Türkiye'mizde en mükemmel kısbet ustası olarak Bigalı irfan Şahin tanınmaktadır, irfan Şahin, kısbet yapmayı ustası Memduhtan öğrenmiştir. Bizim çocukluğumuzda Çarşıkapılı Hidayet Usta, kısbetcjlerin en namlılarından olanıydı. Hidayet usta güreşi çok sever, her Kırkpmar'a gelir, zayıf, kara-kuru bir kişiydi. Gayet iyi ayakkabıcı ustası olmasına rağmen o kısbet diker, bunları da Çarşıkapfdaki hanın kapısına asardı. Hidayet Usta'nm dükkanı, Yahya Kemal Külliyesi'nin tam karşısında, geniş kapılı hanın içindeydi. 1959-1965 yılları arasında Tercüman Gazetesi adına kendisinden bir hayli kısbet alıp, Kırkpınar'da pehlivanlara dağıtmıştık, iyi pehlivan olacaklarını daha o yıllarda belli eden Bandırmalı Sabri Acar, Göneni! Kara Hüseyin'in oğlu Yaman inanç, Vizeli Şaban Filiz ve Adapazarlı Albay Kardeş, bizden kısbet kazanan sporcular arasındaydılar.

    Yağlı güreş yapan sporcunun malzemesi, dana, malak veya manda derisinden yapılmış işte bu kısbettir. Kısbetin bel kısmı hemen hemen dört parmak genişliğinde ve kalın olur. iç bölümünü daha da kalınlaştıran pehlivanlara raslanır. Bunun içinden uçkur yerine kalıp ip geçirilir. Bu bölüme "kasnak" denir. Kısbetin diz kapağının altına gelen bölüme "paça" denir. Paça ile etin arasına "paçabend" tabir edilen keçe konur, deri keçenin üzerine çekilir. Bunun da üzeri sicimle bağlanır. Paçanın böylesine sıkı bağlanmasının sebebi bu kısımdan çok oyun çıkmasından dolayıdır. Parmakların paçaya geçmemesi için paça bağlamak çok önemlidir. Yağlı güreşte paçayı kaptıran pehlivanlaıa boyunduruk vurma hakkının tanınması buradan gelir. Pehlivan, paçayı bırakınca usul gereği kollarını yana açarak paçayı bıraktığını ilan eder ve o zaman da boyunduruğun çözülmesi icabeder. Paçası bırakıldığı halde rakibine vurduğu boyunduruğu çözmeyen pehlivan iyi karşılanmaz. Aynı zamanda kule ve meydan hakemlerince müsabaka durdurulur, boyunduruk çözdürülür.

    Kısbet, Kur'an-ı Kerimin hükümlerine göre, erkeklerin göbekle dizler arasında kalan kısımları mahrem olduğundan bu bölümleri örtecek şekilde yapılır. Kısbet, iki bölümdür. Mayonun altı gibi vücudu saran kısım ve paça olmak üzere ikiye ayrılan bu yağlı güreş malzemesinin üst tarafı üç kat deridendir. Arasına da ince kösele konur. Beli saran bölüme "kasnak" veya "paşkavz"denir. Burada beli sarması için kısbete "urgan", kalın ip takılmıştır. Urganla sıkılan kısbetin kasnağından oyun almak, pehlivanı zaptetmek güçtür. Paçalar, baldırlara kadar tek kat deriden yapılır. Baldırı saran "şiraze" kısmı, çift kat deridir ve burayı

    bağlamak için "keçebencTler sarılır. Bir de mayo bölümü deriden, paçaları branda bezinden yapılmış bir tür kısbet vardır ki, buna "pırpıt" denir. Okkasız pehlivanlar hafif olduklarından keçi derisinden yapılma "pırpıtı" tercih ederler. Ancak, Kırkpınar'da pırpıt, branda bezi veya kottan yapılma kısbetle güreşmek yasak olmasına rağmen, son yıllarda buna da izin verildiği görülmektedir.

    Geçmiş yıllarda bir pehlivanın kısbet giymesi önemi olay sayılır ve bunun için tören yapılırdı. Pehlivanlıkta pişmeyen güreşçilerin kısbet giymeğe hakları olamazdı. Bir genç pehlivanın ne zaman kısbet giyeceğini ustası tayin ederdi. Kısbet giyme töreni sırasında eski pehlivanlar, seyirciler, pehlivanın hısım-akrabası da bulunurdu. Genç pehlivan, ustasının ve diğer yaşlı sporcuların ellerini öper, bir akranlarıyla da gösteri güreşi yapardı. Bu tören sırasında misafirleri genç pehlivanın ailesi ağırlardı. Törelere göre kısbet ayağa geçirilmeden önce iki rekat namaz kılınırdı. Pehlivanlardan biri Hazreti Hamza'nın ruhuna "fatiha" okurdu. Kısbet giyilirken, besmele çekilir, kısbetin kasnak tarafı öpülür, alna konur, önce sağ, sonra sol paçadan kısbet ayağa geçirilirdi. Yine törelere göre kısbet giyme töreninde yağ kazanının veya ibriğinin içine bir miktar gülsuyu dökülürdü. ,

    Eski pehlivanlar genellikle "manda derisinden" yapılma kısbet giyerlerdi. Koca Yusuf, Kurtdereli, Adalı Halil, Kara Ahmet gibi tanınmış pehlivanlardan önce ve bu kuşağa kadar kısbet için manda derisi daha makbuldü. Manda derisinden yapılmış bir kısbet yağı çekince oniki-onüç kilo kadar olurdu. 1963 yılından itibaren manda derisinden yapılma kısbet giyme alışkanlığı ortadan kalkmış, dana derisinden mamul ve vidala denilen deriden meydana getirilen kısbetler revaç bulur olmuştur. Bunun önemli sebeplerinden biri kiloları yüzyirmiyi aşan pehlivan neslinin azalmış,hatta tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Vidalardan yapılma bir başpehlivan kısbeti yağlandığında üç kilo kadar çekmektedir.Böylece pehlivanlar müsabakalarını da daha rahat atmaktadırlar. Çünkü, karşılarında devasa kuvvete sahip bir rakip olmayacağına göre oniki-onüç kiloluk manda derisinden yapılma kısbet yaptırıp giymeğe gerek kalmamıştır. Bir kısbette tam elli beş mere el dikişi bulunur. Bir kısbet, otuzbeş kırk parçadan meydana gelir. Dikişi, "biz" denilen bir iyne ile yapılır. Kesim işine önce paçalardan başlanır. Ismarlanan beden numarasına göre kesilen parçalar, sonra "çirişle yapıştırılır. Bugün "çirişin yerine Japon yapıştırıcılarını tercih eden ustalar olabilir? Çirişle yapıştırılan parçalar kalıplanır. Kalıp muamelesi iki-üç saat kadar sürer, daha sonra dikişe geçilir. Bazı pehlivanlar kısbetlerinin arkasına kendi adlarını yazdırırlar. Kısbetinin arkasına "ayna koyan ve "aynalı pehlivan" olarak anılan sporcular da görülmüştür. Yağlı güreşin en önemli malzemesi olan ktsbetin bir numaralı düşmanı "su"dur. Müsabakalardan sonra "zembiT'e yerleştirilecek olan kısbetlerin mutlaka temizlenerek yenidenr yağlanması gerekir.




    KISBET MUHAFAZASI

    Kısbet muhafazasına "zembil" denir. Zembil, sazdan örülü bir tür torbadır. Zembil elde bir yöreden diğerine giden bir pehlivan, bir güreş kovalamakta olduğunu veya bir güreşten geldiğini işaret etmiş olurdu. Sadece güreş kovalayan ve başka sanatı bulunmayan aynca çiftçilik de yapmadığı gibimüsabakalarda ödül temin edemeyecek kadar pehlivanlıkları bulunmayanları yermek için "Atın aptalı rahvan, insanın aptalı pehlivan" tabiri söylenir olmuştur.Büyük pehlivanların zembillerini yanlarındaki çırakları taşırlardı. "Zembili duvara asmak" tabiri güreşe vedaya işaretti. Kendilerinde pehlivanlık izleri görülmeyen gençlere ustalan zembillerini taşıtmaz, yanlarına bile almazlardı. Bir çırak, ilerde ustasının ününü yaşatabilecek çapta olmalıydı. Şart buydu. Bir usta kendisine mahsus oyunların ancak çırak olarak seçtiği pehlivanlara belletirdi.Türk güreşinde usta-çırak sistemi asırlar boyu devam edegeten bir töreydi. Koca Yusuf u, Pomak Osman (Pamukçulu Osman veya Kel ismail), Kara Ahmet'i, Hergeleci ibrahim, Hergeleci ibrahim'i, Torlak Deli Hafız. Çolak Molla'yı, Suyolcu Mehmet Pehlivan, Suyolcu Mehmet Pehlivanı Yörük Ali, Kolaylı Hüseyin Yenerl, Hilyazlı OmerPehlivan, Kolaylı Sadık Esen'i, Kolaylı Hüseyin Yener Pehlivan, Adalı Halil'i, Kel Aliço, Kurtdereli'yi Adapazarlı Cinci Hoca ve en nihayet Yaşar Doğu'yu da Samsunlu Sami Aker yetiştirmişlerdir.

    Güreşimizde usta-çırak geleneği önemini kaybedince büyük pehlivanlar yetişmez olmuştur. Karamürselli Aydın Demiri izmirli Göçmen Kara Ali, Denizlili Hüseyin Çokal'ı, Denizlili Hasan Güngör, Ordulu Mustafa Bük'ü de Adapazarlı Zülküf Karabulut (Aykus) yetiştirmişlerdir. Manisalı "Dünya güzeli" Kel Hüseyin, güreş yaptığı yimi yıl zarfında kırka yakın gence yağlı güreşi belleterek son yıllarda en çok çırak yetiştiren pehlivan olmuştur.Adapazarlı Zülküf Karabulut'u n çırağı Ordulu Mustafa Bük Kırkpınar"da üst-üste başpehlivanlığı elde ederek "altın kemer" kazanan pehlivanlar arasında yer almıştır. Ordulu, vefat edince de ustası onu, Adapazarı Akbalık Köyü'nde toprağa vererek büyük bir mezar yaptırmış, mezar taşına düşülen beyit de tarafımızdan hazırlanmıştır:

    Ordulu'nun mermer mezar taşını Topkapı'da yaptırtmiştik. Şimdi hatırlamadığım ve kopyasını da almamış olduğum iki dörtlükten ibaret şiiri mezartaşçıya bırakmıştık. Şiir, taşa oyularak yazılacaktı. Sonradan Zülküf Usta'nın ortak olduğu otobüs yazıhanesinden taşçıya telefon açılmış, mezartaşçı pek fazla okuma yazma bilmediğinden mısralarını birbirine karıştırmıştı. Biz taşı teslim almağa geldiğimizde satır sonlarından bölünen hecelerin tamamen yanlış olduğunu üzülerek gördük ve fazla da vaktimiz olmadığından taşı düzelterek düz boya ile sadece iki satır yazmasını istedik.

    Ordulu'dan sonra Aydın Demir de "altın kemer" sahibi oldu. Ordulu çırak yetiştiremedi. Aydın'ın çırağı Kadir Birlik ise halen meydanlarda kısmetini arayan, fazla okkalı olmamakla birlikte iyi bir pehlivandır.



    YAĞLIDA DUA

    Yağlı güreşin en önemli özelliklerinden biri kapışmaların müziK eşliğinde ve dua ile yapılmakta olmasıdır. Pehlivanları meydana salan, salavatçı veya cazgır denilen spiker, sporcuları doğum yerleri veya şöhret buldukları bölgelerin adlarını başta söyleyerek anarak takdim ettikten sonra mutlaka dua eder. Bu dua yörelere göre değişir.

    Yakutça "çaskır" acı ses, feryat, çiğlik anlamına gelen cazgır'a, bazı bölgelerde "okuyucu"da derler. Cazgır, müsabakalardan önce pehlivanların menkıbelerini okur, oyunlarını söyler, dualarını yapar ve pehlivanları birer birer isimleriyle halka taktim eder.

    Adapazarlı Şirin Mustafa, çırağı Şükrü Kayabaş Dûzceli "Manav" "Osman" son çeyrek asır zarfında Kırkpınar'da cazgırlık yapan kişilerdir.

    Pehlivanlıkta olduğu gibi cazgırlıkta da usta-çırak geleneği vardır. Şirin, çırağını yetiştirmiş, Adapazarı'nda bir bakımevinde günlerini doldurmağa başlamıştı. Şimdi çırak yetiştirme sırası Şükrü Kayabaş'a gelmiş bulunmaktadır.



    EŞLEŞTİRMEDE USUL


    Pehlivanların eşlendirmesinde o yıl çeşitli bölgelerde yapılan kapışmalarda elde etmiş oldukları dereceler gözönünde bulundurulur. Bazıları güreşçilerin bir boy yukarda görüşmekten kaçınarak bir alt boya soyundukları görülür. Bazıları da "Boğulursan büyük suda boğul" tabirine uygun olarak "ille de baş" deyip tuttururlar. Bu durumlarda meydan hakemleri olaya el koyarlar. Er Meydanı'nı kontrol altına alan ve yenme-yenilme olaylarını kule hakemlerine bildiren, yasak oyunları uygulayanları ayrıca ikaz eden meydan hakemleri, Kırkpınar güreşlerini tertipleyen kurulca eski pehlivanlar arasından seçilir. Bunların bazıları kapışmalar sırasında kendi bölgelerini temsil eden pehlivanları belli etmeden kollamak hevesine kapılırlar, bu türlü hallerde de müsabakaları kuleden takip etmekte olan hakemler olaya müdahale ederler.

    Kırkpınar'da bir yıl önce bir büyük boya soyunan bir pehlivan, şayet o yıl katıldığı boyda birincilik elde etmişse, ertesi yıl bir üst boyda güreşmek mecburiyetindedir. Boy birincisi, ne bir küçük boya, ne aynı boya katılır. Bu sporcular ancak bir büyük boyda kolbağlamak zorundadırlar. Ne var ki, her saniye Kırkpınar'da keyfi hareketler yapılmaktadır. Başa soyunan ve bir netice elde edemeyen bazı pehlivanlar, daha sonra kule hakemleri kararı ile başaltına alınmışlardır. Kırkpınafın törelerinde bu türlü kararlar asla yoktur.

    Ayak, deste, orta, başaltı ve baş olmak üzere, kilo, yaş ve teknikleriyle bir yıl önceki ve o mevsim elde enikleri başarılara göre sıralanan sporcular, böylece eşlenmiş olurlar. Kırkpınar kule hakemleri, geleneksel eşlendirme yöntemi yerine, "kura ile" de eşlendirme yolunu seçmektedir. Bu karar ve vebal, onlarındır. Kırkpınar'da ayaktan başlayıp başa kadar güreşmiş pekçok pehlivan vardır. Bunların arasında Zülküf karabulut'la, daima temizpak gezen Manisalı Niyazi Güreşeni sayabiliriz.


    YAĞLANMADA USUL

    Er Meydanı Sarayiçi'ne biz girdiğimiz zaman panayır alabildiğine sürmekteydi. Çevirmeciler, davul, zurna ekipleri, çay, kahve, kaset, fındık, fıstık satanlar ve piknik yapanlar, Cemalin çadırında dansöz göbeği izleyenler, atom patlatan makinalarda kuvvetlerini deneyenler, bir paket sigara kazanabilmek için halka atanlar, yılan oynatanlar: "buz gibi gazoz" diye bağıranlar aynı şekilde vakit geçirmekteydiler. Fakat biz bu panayırı bırakıp Er Meydanı'na girdiğimiz için aslapişman olmayacağız. Biz meydana adım attığımızda eşleştirmeler yapılmış, cazgır duasını etmiş, pehlivanlar peşrevlerini tamamlamışlardır.Ancak, bütün bunlardan önce güreş için "yağlanmak" gerekiyordu ve kara kazanın çevresi dolup dolup boşalmıştı:



    Şimdi Kırkpınar törelerine bir göz atarak "yağlanma'da usulü hatırlamağa çalışalım:



    Er Meydanfnda güçlerini denemeğe karar vererek soyunup kısbet giyen pehlivanlar, içleri yağ ve su doldurulmuş kazanlarda yağlanırlar. Yağ dokunurken önce sağ elle sol omuza, göğüse, kol ve kısbete yağ sürülür. Sonra sol elle aynı şey yapılır. Pehlivanlar kazan başında birbirlerinin sırtını da yağlarlar. Kapışma sırasında yağlanmak ihtiyacını duyan sporcular, ellerinde ibrikle meydanda dolaşmakta olan "yağcılardan yağ isteyebilirler. Ancak, yağa, beze gitmek için rakibin izin vermesi töreler gereğidir. Müsabaka kızışmışsa ve bir pehlivanın biri zaman çelmek, dinlenmek için yağı, suyu bahane ediyorsa, rakibi haklı olarak buna karşı çıkabilir ve kozunu paylaşmakta olduğu sporcuya izin vermez. Bu hakka sahiptir de.Kırkpınar'da yağ ibrikçisi, su ibrikçisi (sucu), davul ve zurnacı, pehlivanı, ağası, geçmiş günlerde giyim kuşamlarından bir bakışta anlaşılırdı. Zamanla giyim-kuşamda pekçok değişiklikler yapıldı. Meydan hakemleri birara sporcuların giydikleri eşofmanla sahaya çıkar oldular, tetikçilerle bezciler (bezici) de "izci" gibi giyindiler.



    KIRAN KIRANA

    Kırkpınar'da '"kıran-kırana" güreşler atıldı denildiğinde rakiplerini yenen pehlivanların hiç beklemeden yeniden tutuştukları anlatılmak istenirse tabir yerinde kullanılmış olur. Törelere göre güreşlerin "kıran-kırana" olması icabeder.. Fakat, bu da değiştirilmiştir. Geçmiş yıllarda, diyelim başa on pehlivan soyundu, rakibini ilk yenen, günün ikinci galibi ile karşılaşır ve eşlendirme bu tarzda olurdu. Kel Aliço'larm, Hergeleci ibrahim'lerin ve daha önceki asırlarda da aynı usul uygulanırdı, kıran-kırana güreşler, 1970 yılına kadar sürdü. Bunun da mahzurlu yanları vardı. Favori pehlivan rakibini hemen yenerse onunla karşılaşmak istemeyenler müsabakalarını gereksiz yere uzatırlardı. Bu yüzden her eşlendirme için yeni kuraya gidilmesi usulü uygulanmağa başladı.

    Kıran-kırana denilince bazıları, tabirin sert güreşi kasdetmek için kullanıldığını sanır. Yağa, beze gitmeden, ilk yenenle ikinci galibin yeni bir tur için kapışmasına "kıran-kırana" denir. Kırmak, eski Türkçede "yenmek" anlamındadır. "Moskof Ordusunu Azak Kalesi Önünde Kırdık" dendiğinde "yendik" demek istenir. Zamanla "kırmak" kelimesi yerine başka kelimeler kullanılmağa başlanmış, son yıllarda "galibiyefin yerine de "yengi" denir olmuştur.



    DAVUL-ZURNA •


    Davul ve zurna ekipleri er meydanındaki yağ ve su kazanlarının hemen hizasında ve biraz yanda çalışırlar. Kırkpınar'da davul ve zurnacılar, açık arttırma ile bu görevi alırlar. Dünyada yağlı güreş gibi müzikle yapılan spor yarışması yok

    denecek kadar azdır. Son yıllarda ritmik timnastikle, buz pateni gibi gösteriler de müzik eşliğinde düzenlenmektedir; Özbekler de yine müzik eşliğinde güreşirler. Davul ve zurnacılar, atalarımızdan bizlere yadigar kalan pehlivanlık ve cenk havalan ite, hem seyircileri hem de pehlivanları coştururlar. Pehlivanlardan biri yenici bir oyuna girdiği zaman tempoyu hızlandırırlar ve böylece hem sporculara hız vermeğe çalışır, hem de seyircileri heyecana büründürürler. Bu hızlı tempoya "cangarbı" adı verilir, işte bundan sonra zurnacılar tiz bir sesle bunu ilan ederler. Ardından tempo yine yavaşlatılır. Mehter lisanı ile bir davul ve bir zurnadan meydana gele bu gruba "kat" denir. Kırkpınafda her yıl 15 "kat" davul ve zuma ekibi görev yapar.

    Dünyada en güzel davul-zuma Kırkpınar güreşleri sırasında çalınır. Meşhur zurnacı Emin de Er Meydanı'nda kendisini tanıtmış bir müzisyendi. Zurnacı Emin, burnunun tek deliğiyle görevini yapardı. Çünkü, diğer deliğinde kocaman bir et parçası olduğu görülür, hatta bu et parçasından üst dudağına doğru sümüğü de sarkardı.

    Zurnacı Emin'den sonra Kırkpmar'da zurna çalarak nam salan müzisyenlerin başında Osman Zurnayı sayabiliriz. Osman Zuma, ekip başı olarak çalışırdı. Oğlu Faris de şimdi babasının yolunda yürümektedir. Bu çalgıcılar kendilerine "esmer vatandaş" denilmesinden çok şikayetçidirler. Onlar kendilerini "dağlı" olarak kabul ederler. "Biz, dağlıyız" derler. Son derece konukseverdirler. Edirne'de Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapmış olan güreşsever Nurettin Güler ile sık sık Osman Zurna'nın mekanına giderdik. Bizi sabaha kadar bırakmak istemezler, ikramda bulunurlardı.

    Davul ve zurnacılar, güreşi de çok iyi bilirler. Kırkpmaf m tarihinde davul ve zurna çalarken er meydanındaki güreşçilerden birine "işaret" verdikleri öne sürülen ekipler vardır. Meşhur Kel Aliço, Pilevneli olduğundan, Kırkpmar'da görevli müzisyenleri pek yakından tanır, onlar da kendisini çok severler, bu yüzden müsabaka sırasında Aliço'ya davul ve zurna ile karşılaşmakta olduğu rakibinin zayıf taraflarını anlatıriarmış. Aliço da davul-zurnanın dilinden iyi anlar ve rakiplerini mağlup ederken bu ekibin verdiği "kopya"dan da faydalanırmış.

    Müzisyenler, boyaları kendilerine benzeyen pehlivanları sever ve tutarlar. Samsunlu ibrahim Karabacak, izmirli Göçmen Kara Ali ve Karamürselli Aydın Demir'le Ordulu Mustafa Bük, Kırkpmar'da pehlivanlarla halkı coşturan müzisyenlerin sevdiği sporculardandı.

    Türkler, Milattan önce 400 yıllarında da davul ve zurna çalmaktaydı. Islamiyetin kabulünden önce davulun adı lümrük", zurnanın adı ise "yırağ'dı Orhun Yazıtları ile Kaşgariı Mahmucfun Arapça açıklmalı Türkçe Lügatlan Divanı" eserinde bu iddialar doğrulanmaktadır. Bunların yanında Fars ve Çin kaynakları ile Farabi ve Harezmi gibi bilginlerin musiki üzerine olan yazıları bizlere bu gerçeği anlatmaktadır.

    Süleyman Peygamber zamanında da, günümüzden 5.000 yıl kadar önce Yahudiler, zurnayı bilip çalmaktaydılar. Yahudi tapınaklarında çalışan zurnanın adı "halil"di.



    YENME YENİLME


    A-tarihi geleneksel yağlı güreşlerde yenme yenme şekilde aşağıdaki şekildedir.

    1-Göbek yıldız görünce göbeğin açılması

    2-Sırt üstü düşerken tek dirseğin yere değmesi

    3-İki elle oturur oturuma gömüldüğünde (payanda pozisyonu)

    4-Tek elle dönerken diğerele geçilmesi halinde

    5-Ayak bağı olmadan kucaklanıp bulunan yerde bir daire içinde çevrilmesi veya kucakta üç adım taşınması halinde

    6-Çivi yukarı denilen dikilme pozisyonunda

    7-Sırt üstü (tuş) olmada

    8-Tedavi ve bayılmalarda süre geçtiğinde

    9-Hakem kararı ile kasti fauller dolayısıyla diskalifiyeler

    10-Güreş sırasında kasıt olmadan kıspetin kalçadan sıyrılması veya yırtılması durumunda



    YAĞLI GÜREŞTE BELLİ BAŞLI TEKNİKLER

    1-yer oyunları : sarma-Tek sarma-çoban bağı-iç kazık-dışkazık-dış kazıkta gerdanlama - Paça kasnak-Ters kepçe-Sarmada kola yaslanma - Oturak kündesi- şark kündesi-Ters sarma- iç kazık ters paça



    2-Yer savunma teknikleri : Sarmada yan kılçık-Sarmada dolu paça kasnak- Ters kepçeden kurtulmak-Şakta bilek kaparak kolbastı-Kemanede aşırmak suretiyle kalkmak-kemanede sırta sayvant



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  4. #4
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Yağli Güreşin Kuralları



    Boylar Yagli güres müsabakasina her boyda katilan pehlivan sayisinin çok oldugu 1. Sinif ve geleneksel organizasyonlar ile tarihi Kirkpinar müsabakalari boylari asagidaki sekilde düzenlenir.

    1. Tesvik Boyu
    2. Deste Küçük Boy
    3. Deste Orta Boy
    4. Deste Büyük Boy
    5. Küçük Orta Küçük Boy
    6. Küçük Orta Büyük Boy
    7. Küçük Orta Boy
    8. Bas Alti Boy
    9. Bas Boyu Güresçi sayisinin az oldugu mahalli yagli güres organizasyonlarinda boylar asagidaki sekilde düzenlenir.


    1. Tesvik Boyu
    2. Deste Boyu
    3. Küçük Orta Boy
    4. Büyük Orta Boy
    5. Bas Alti Boy
    6. Bas Boyu




    Kura Esleme Tesvik boyundan büyük orta boya kadar bir defa kura çekilir. Müsabaka sonuna kadar bu kuralarla gürestirilir. Bas ve basalti boylarinda her tur kura çekilir. Eslere de en yakin kura numaralari ( 1-2 ve 3-4 gibi ) birbirleriyle gürestirilir. Müsabaka Süresi, Yenme ve Yenilme Tesvik boyundan küçük-orta-büyük boya kadar müsabaka süresi 30 dakikadir. Yenisme olmadygy takdirde 10 dakikalik uzatma süresi uygulanir. Normal ve uzatma süreleri içerisisnde üç ihtar alan pehlivan maglup sayilir. Uzatma süresinde esitlik bozulmamasi halinde müsabaka süresiz uzatmaya gider. Ilk puani alan veya üç ihtar verdiren güresçi galip sayilir.


    Yenik Düşme

    Oturmus vaziyette iki elle geriye payanda yapmak, .
    Oturmus vaziyette evvela bir elle payanda yapip kendi ekseninde dönerek ikinci elini diger yönde payanda yapmak,
    Iki dirsegin yere degmesi, .
    Bir dirsek yere degmisken diger elin yere payanda yapmasi, .
    Yerde ve ayakta güresirken rakibin oyunu ile sirtin yere degmesi, .
    Rakibini kaldirarak el ve ayagini yerden keserek üç adim yürümek veya kendi etrafinda bir daire çizmek, .
    Güres esnasinda oyun uygulanirken kisbetin çikmasi ve edep yerlerinin görünme durumu yeniklik sayilir, .
    Ayagini rakibin önüne atmak sureti ile gerdalanma yaparak yenmek.



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  5. #5
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Kompozit (Bileşik) Yaylar



    Tabakalı ahşap yay yapım teknikleri yayın karın kısmında meydana gelen sıkışmaya kısmen çare olduysa da, ağaçtan daha dayanıklı malzemelerle karın kısmını sağlamlaştırma yoluna gidilmiştir. Yayın karın kısmında meydana gelen sıkışma boynuz, fanon gibi elastik ve sıkışmaya dayanıklı doğal malzemelerin kullanımı ile çözülmüştür. Yay yapımında doğal malzeme kullanılarak ulaşılan en üst teknik seviye yayın sırtında sinir, karnında boynuzun yer aldığı ve bu materyalleri birbirine bağlamak için kollagen esaslı doğal tutkalların kullanıldığı kompozit yaydır. İngilizce literatürde bu tip yaylar bazen horn bow (boynuz yay) diye geçmekte, sadece boynuz kullanılarak yapılan yaylar kastedildiği izlenimi uyandırarak karışıklığa yol açmaktadır.

    Kompozit yay dünyanın pek çok yerinde kullanılmış olduğu halde, uzmanlar kökeninin Asya olduğu konusunda hemfikirdirler. Asya kompozit yayı, yay kollarının uç kısımlarda birer büküm daha yaptığı (recurve) tasarımı ile nisbeten kısa ve çok güçlü bir yaydır. Çin'den Türkmenistan'a, İran'dan Anadolu'ya kadar geniş bir coğrafyada kullanılmış; Moğolların Avrupa içlerine kadar yayılmasından, Türklerin Anadolu'ya girmesine kadar bir çok askeri başarıda önemli rol oynamıştır. Tasarımı zaman içinde ufak tefek değişiklikler göstererek, Osmanlıda en mükemmel halini almıştır.



    Osmanlı Yay Yapım Tekniği


    Kompozit yaylar içinde en kısa olanları Osmanlı yaylarıdır. Bu sebeple çok güçlü ve pratiktirler.

    Boynuz, tahta, tutkal ve sinirin (hayvan tendonu) bileşiminden oluşan bu yayların ileri derecede teknik beceri gerektiren yapımı ortalama üç yılı alırdı. Kullanılan malzemelerin oranı değiştirilerek yayın gücü, hızı, menzili ve esnekliği ayarlanırdı. Farklı amaçlarla (hedef, menzil veya savaş yayları) yapılan yayların esneklik ve hızı farklı olurdu.


    Osmanlı yayı ve başka bir Osmanlı yayından ayrıntı (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)


    Yayın ahşap kısmında akçaağaç, kızılcık, porsuk ağacı tercih edilirdi. Tutkal olarak sinir veya deriden elde edilen çega tutkalı veya Mersin Balığının (Acipencer Gueldenstaedtii veya Huso huso) dokularından elde edilen balık tutkalı kullanılırdı. Balık tutkalının yapımında, Mersin balığının damak mukozası ve hava kesesi kullanılırdı. Yayın sinir kaplaması için tercih edilen tendon, öküz bacağından alınan aşil tendonu idi. Kullanılacak boynuz da, öküz ya da mandadan elde edilmekteydi.







    Yayın yapımında kullanılacak ağacın, budaksız sık ve paralel damarlı olanı özenle seçilerek sonbaharda kesilirdi. Yayın ahşap kısmı üç ya da beş parçadan oluşurdu. Bu parçalara istenen şekil verilir ve en az bir yıl kurumaya bırakılırdı. Ağaç parçalar kış mevsiminde balık tutkalıyla birbirine yapıştırılır, boynuzun tahtaya yapışacak iç yüzeyine ve yayın karın kısmına (atış sırasında okçuya bakan yüzey) karşılıklı yivler açılıp tutkallanırdı. Sonra, ağaç aksam ve boynuz, birbirine iple sımsıkı bağlanırdı. Yaz mevsiminde yayın sırt kısmına (atış yaparken hedefe bakan kısmı) çega tutkalıyla 2-3 kat sinir yapıştırılır, her kat sinirden sonra daha daraltılmak üzere yay iple yay askısına alınır ve bir yıl boyunca kurumaya bırakılırdı. Kuruyan yayın sırt kısmına İlkbaharda atın sağrı derisi ya da kayın ağacı kabuğu yapıştırılıp sandaloz yağı sürülürdü. Böylece yay kiriş takılmaya hazır hale gelmiş olurdu. Yay, ısıtılmak suretiyle yumuşatılır, ahşap formlar kullanılarak ve asa gezi denilen özel bir sırık/kalıp yardımıyla alıştırılır ve uygun şekle ulaşması sağlanırdı.











    Yay yapımında kullanılan el aletleri (Yukarıdan aşağıya: Keser, taş'in, tencek) (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)


    Yayın en büyük düşmanı nemdir. Nemden koruma gereğinin yanı sıra, atıştan önce performansını yükseltmek için yay özel kutular içinde veya güneşte ısıtılır ve sinir ile tutkalın bünyesindeki su buharının uçması sağlanırdı. Buna “timar vermek” denirdi.

    Yaylar kullanım amaçlarına ve yapılış metodlarına göre puta (hedef), menzil, kepaze, timarlı, tozlu, tirkeş, sağrılı gibi çeşitli isimler alırlardı.


    (Bu metindeki katkılarından dolayı Sn. Süleyman Cem Dönmez'e teşekkür ederiz.)

    kaynak:kemankes.com



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  6. #6
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Oklar Hakkında Temel Bilgiler



    Bir oku ok gövdesi, ok ucu, yelek ve arkalık olmak üzere dört bölüm halinde incelemek mümkündür.

    Günümüzde ok gövdeleri ahşap, fiberglas, alüminyum, karbon ve alüminyum-karbon kompoziti olarak yapılmaktadır. Ahşap oklar geleneksel okçuluğa meraklı bir avuç romantik tarafından kullanılmaya devam etmektedir. Modern ekipman ile hedef okçuluğu çalışanlar tarafından iltifat gör*******i ağacın fiziki özelliklerinden kaynaklanan zaaflardandır. Ahşap okların ağırlık ve spin açısından birbirlerine yakın değerlerde üretilmeleri zordur. Ayrıca ahşap oklar dayanıksızdır da. Masif fiberglas oklar, ağır olmaları sebebiyle fazla ilgi görmemekte, ağır ve suya mukavim oluşları sebebiyle, daha çok ok ve yayla balık avlayanlarca tercih edilmektedirler. Alüminyum oklar, üretim tekniği sayesinde ağırlık ve spin olarak birbirlerine çok yakın yapılabilirler. Dayanıklıdırlar, ancak uzun mesafe hedef atışları için ağırdırlar. Hedef okçuluğunda en çok kullanılan oklar karbon ve alüminyum-karbon kompoziti (A/C/C) oklardır. Bunlar diğer ok türlerine göre nisbeten pahalı olmakla beraber hafif ve sağlamdırlar. Uzun mesafe atışlarında çarpraz hava akımlarından fazla etkilenmezler. Spin değeri ve ağırlık bakımından çok düşük toleranslarda üretilebilirler.

    Geçmişte ok gövdelerinin yapımında sadece ağaç ve kamış kullanılmıştır. Bu amaçla ağaçtan ham ok çubukları hazırlanır, uzun süre kurumaya bırakılır ya da kurutulur, sonra işlenirdi. Okun elde işlenmesi zor, teknik hassasiyet gerektiren ve zahmetli bir işti. Ok her kültürde pahalı ve değerli bir cephaneydi.

    Ok uçları, hizmet ettikleri amaca uygun olarak taş, kemik, boynuz, metal kullanılarak yapılmıştır. Günümüzde hedef uçlarında çelik; av uçlarında ise çelik, alüminyum alaşımları ve lastik kullanılmaktadır. Osmanlı kemankeşleri metalden yapılan ok uçlarına "temren", kemikten yapılan uçlara "soya" adını vermekteydi.

    Okun arkasında, hava sürtünmesi yoluyla ok uçuşunu düzelten bir kuyruk takımı vardır. Üç veya dört tüyden oluşan ve dümen işlevi gören bu takıma "yelek" denir. Eskiden beri doğal kuş tüylerinden yapılan yelek için günümüze plastik kullanılmaktadır. Plastik yelekler fizik kuvvetlere ve neme daha dayanıklı olduklarından, doğal tüyleri neredeyse tamamen tahtından indirmişlerdir.Doğal tüyler geleneksel okçuluk meraklısı kitle tarafından hala kullanılmaktadır. Dört parçalı yelek kullanımı da hemen hemen terk edilmiştir.

    Ok gövdesinin arkasında, okun kirişe takılmasını sağlayan bir kertik vardır. Bu kertik Osmanlıda "kertik" ya da "gez" diye isimlendirilmiştir. Günümüzde "arkalık" adını almıştır. Geçmişte arkalık, ok gövdesinin arkasının direkt yontulması ile yapılabildiği gibi; ağaç, kemik, boynuz gibi bir materyalden şekillendirilip gövdeye yapıştırıldığı da olurdu. Bugün arkalıklar plastikten yapılmakta; ok gövdesinin çapı ve yapıldığı materyale bağlı olarak muhtelif metodlarla okun arkasına monte edilmektedir.


    Kaynak:kemankes.com



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  7. #7
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Osmanlıda Okçuluğun Spor Olarak Gelişmesi



    Osmanlıda spor okçuluğu ise çok eskilere dayanmaktadır. Bugünkü anlamı ile spor, bedeni eğitmek ve moral yönden kişiliği geliştirmek amaçlı sistematik fiziki egzersizlere karşılık gelmektedir. Bu anlamı ile alındığında, okçuluk Osmanlılarda Yeniçağ'dan itibaren düzenli ve planlı bir spor faaliyeti olarak yapılmaktaydı.

    İlk bakışta basit bir eğlence ve uğraş gibi görünen atışlarda, belli kurallara ve disipline bağlılıktan doğan ciddi bir hava hakimdi. Okçuluğa tahsis edilmiş tesisler ve bu tesislerin bakım, onarım ve devamlılığını sağlamaya yönelik vakıflar kurulmuştu. Sayılan bu özellikleri ile, Osmanlı Devleti Orta Doğu ülkeleri içinde sistematik spor faaliyetlerinin yapıldığı ilk devlet olma özelliğine de sahiptir. Okçuluk, ateşli silahlar savaş meydanlarında ön plana çıktıktan sonra bile, sözü edilen sportif kimliğini korumuştur. Hatta Kabak Okçuluğu, Puta Atışı, Darp Vurma gibi "savaşa yönelik" disiplinlerin yavaş yavaş önemini yitirmesi ile, Menzil Okçuluğu ağırlık kazanmıştır.








    Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında "gaza niyyetine" savaşan derviş savaşçı figürü, sınır boylarında hem kültür misyoneri hem din savaşçısı olarak görev yapmaktaydı. İmparatorluğun sağlam temellere oturmasıyla, düzenli ordu birlikleri bu askeri fraksiyonun yerini aldı. Anadolu'nun her yerinde örgütlenmiş olan ve İmparatorluğun kuruluşunda gerekli toplumsal yapılanmayı sağlamış olan tasavvuf liderleri, artık İmparatorluk için bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu tasavvufi örgütlenme ile iç içe büyüyen Ahilik kurumu, yavaş yavaş "din savaşçısı" kimliğini kaybederek meslek loncaları haline geldi.

    Okçuluk, Atıcılar Tekyeleri bünyesinde eğitimi verilen bir savaş sanatı ve spor dalıydı. Atıcılar Tekyesi de, Ahilik gibi kendi içinde teşkilatlanmış, varlığını sürdürmek ve okçuluk öğretisini gelecek nesillere aktarmak amacıyla konmuş kuralları olan bir kurumdu. Bu spora tahsis edilmiş Okmeydanları'ndaki tekyelerin bakım, onarım ve idamesi, vakıflar vasıtası ile sağlanmaktaydı.

    Ok ve yayın savaş alanlarında önemini kaybetmesiyle, okçuluk tekyelerde sportif bir faaliyet olarak varlığını korumuştur. Bu tekyelerin yanı sıra halkın devam ettiği talimhanelerde para karşılığı ok atış talimi yapıldığı bilinmektedir.




    Çizim: Menzil atışı yapan kemankeş (Klopsteg, P.E., "Turkish Archery and the Composite Bow", 1947).

    Kaynak : kemankes.com



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  8. #8
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Osmanlı Oklarının Yapımı




    Kamış oklar, ya tek parça kamıştan, ya da ince şeritler halinde kesilen kamış parçalarının birbirine yapıştırılmasıyla yapılırlardı






    Yekpare boğumlu, temren uçlu kamış oklar (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)


    Ahşap oklar, çam ağacından yapılırdı. Bu amaçla her tür çam kullanılmakta idiyse de, belli yörelerde yetişen çam ağaçları tercih edilirdi. Menzil okları, puta okları ve diğer oklar, farklı dokulara sahip ağaçlardan yapılrdı. Ok yapmaya müsait çam, ağacın dokusuna göre sınıflandırılır ve değişik isimler alırdı. Ağacın hangi mevsimde kesileceği bile önemliydi. Titiz ok ustaları, ok yapacakları ağacı bile kendileri keserlerdi. On yaşındaki ağaçların odunu uygun kalitede kabul edilirdi.





    Soya uçlu ahşap oklar (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)

    Kesilen ağacın gövdesi dört köşe çubuklar halinde biçilir, desteler halinde bağlanıp İstanbul'a yollanırdı. Okçu ustaları ok gövdesinde kaliteli malzeme kullanmaya çok özen gösterirlerdi. Öyle ki, okçular esnafı, kaliteli ağaç çubukların başka esnaf zümresine verilmemesi için padişahı ikna edip ferman çıkarttırmışlardır.

    Okçu esnafının eline geçen çubuklar iki ay kurumaya bırakılr, sonra fırında ortalama bir sıcaklıkta bir kaç saat tutulurdu. Oka timar vermek denilen bu işlem, ok çubukları kızgın kuma gömülerek de yapılırdı. Bunu takiben çubuklar kuru ve hava cereyanının olduğu bir yerde 10 gün tutulur, sonrasında rutubetsiz bir depoda 3-5 yıl kendi halinde kurumaya bırakılırdı.

    Ham ok çubuklarının işlenmesine ok uçları takılarak devam edilirdi. Takılacak uç temren ise ok gövdesinin ucunda açılan deliğe çivi gibi çakılarak yerleştirilir; soya ise gövdenin uç kısmına geçirilirdi.

    Daha sonra okun arkasındaki gez hazırlanır ve ok gövdesine istenen endam verilirdi. Bu amaçla özel bir tezgah ve el aletleri kullanılırdı. İstenen endam elde edilince ok koğuş out ve yelek yapılan tüylerin kırpıntısı kullanılarak zımparalanır, düzeltilirdi.

    Oka en son yelek takımı yapıştırılırdı.




    Kaynak:kemankes.com



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  9. #9
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Osmanlı Oklarının Çeşitleri




    Oklar yapıldıkları malzemeye göre kamış ve ağaç oklar olarak sınıflandırıldıkları gibi, kullanım alanlarına göre tirkeş oku, talimhane oku, puta oku, menzil oku, idman ve meşk oku gibi adlar alırlardı.

    Kamış oklar da, ya tek parça kamış kullanılarak ya da kamışın boyuna kesilmesiyle elde edilen ince şeritlerin birbirine yapıştırılıp ok gövdesi haline getirilimesiyle yapılırdı. Bu ikinciye, "içi boş" anlamına gelen "mücevvef" denirdi. Kamış oklar, yapım teknikleri bakımından yekpare boğumlu, yekpare boğumsuz, çok parçalı mücevvef ve çok parçalı içi dolu kamış oklar olmak üzere ayrılırdı.

    Menzil okları ayrıca gövde biçimlerine göre ayrılırdı:

    1- Kiriş endam: Okun gövdesi gezden itibaren boğaz, göbek ve baldırda hep aynı kalınlıkta devam eder, ayakta uca kadar incelir. Kamış oklar en çok bu endamda yapılırlardı.

    2- Tarz-ı has: Boğaz yeri az ince, gövde kalıncadır. Ayak çok incelmeden uca kadar gider.

    3- Şem endam: Boğaz kısmı incedir, göbeğe kadar kalınlaşır. Baldırdan itibaren fare kuyruğu gibi gittikçe incelerek sonlanır.





    Şem endam oklar (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)


    Kaynak:kemankes.com



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  10. #10
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Osmanlı Okları



    Türklerin 15. yüzyıldan önce kayın ağacından yapılmış oklar kullandıklarını Dede Korkud Kitabı'ndan öğreniyoruz. 15. yüzyıldan itibaren ok gövdeleri kamıştan yapılmaya başlamıştır. Bu dönemde ağaç oklardan da vazgeçilmemiş, ancak kayının yerini daha hafif olan çam ağacı almıştır. Kamış hem darbelere dayanıklı hem de hafif olması sebebiyle en makbul ok gövdesi materyali kabul edilmiştir. Ancak ok yapımı için uygun yapısal özelliklere sahip kamış türleri Hindistan'dan ithal edildiğinden, ok ihtiyacının artması ile kamış oklar çok fazla pahalanmıştır. Bu fiyat artışı sebebiyle kamış ok kullanımı 16. yy.'dan itibaren terk edilmiştir.

    Osmanlılar okun kısımlarını insan vücuduna benzeterek adlandırmışlardır. Ok, kirişe takılan gez kertiğinden ucuna kadar 24 eşit parçaya bölünmüş; arkadan öne doğru ilk 4 kısmına baş, başın bitimine boğaz, 11. kısma göbek, boğazla göbek arasına göğüs, göbekten 17. kısma kadar olan yere baldır, baldırdan uca kadar olan kısma ayak denmiştir.

    Okun ayağına takılı olan ok ucu demirden yapılmış ise temren; kemik, boynuz, fildişi veya balık dişinden yapılmış ise soya adını alırdı. Ok gövdesinin arkasında, yani baş ve boğaz kısmındaki dümen tüyleri yelek bazen de sakal, peylek veya yün diye isimlendirilirdi.



    Kaynak:kemankes.com



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Eklenmis Olan Tag'lar

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351