Sayfa 2 Toplam 2 Sayfadan BirinciBirinci 12
11 den 17´e kadar. Toplam 17 Sayfa bulundu

Konu: Ata Sporlarımız

  1. #11
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Türk-Osmanlı Atış Tekniği



    Teknik



    Tarih boyunca her kültür kendi ok atma tekniğini geliştirmiştir. Farklı kültürlerde farklı tekniklerin ortaya çıkması; o kültürleri yaratan halkların hayati ihtiyaçlarının ve halkların yaşadığı coğrafyanın farklı olmasındandır. Doğu ve Batı ok atma tekniklerinin farklılığı da aynı sebeptendir.



    Orta Asya insanı zor iklim koşullarında, konar-göçer bir yaşam sürmüştür. Bu yaşam tarzında at binmek, avcılık ve savaş günlük hayatın ayrılmaz birer parçadır. Hayatı at üzerinde geçen göçebe eğer üzerinde yer, içer, savaşır, avlanır, hatta belki uyur. Yay ise göçebe için atı kadar önemlidir, hayatta kalmasının bir yoludur. Asya kökenli milletler için tipik olan, at üzerinde her yöne isabetli ok atabilmeleridir. Bu maharet, yüzlerce yıl boyunca düşmanı en çok korkutan ve savaşların kaderini belirleyen unsur olmuştur. At üzerinde kullanılacak bir yayın nisbeten kısa, ama bu çetin şartların gerektirdiği yüksek enerjiye sahip olması gerekmektedir. Bugün bile herkesin hayranlığını toplayan kompozit yay böyle ortaya çıkmıştır. Kompozit yay ağaç, boynuz, sinir ve tutkaldan oluşan; müthiş fiziki özelliklere sahip bir silahtır. Birden fazla malzemeden imal edildiği için ileri derecede esnek ve güçlüdür.



    Sonradan bütün Orta Doğuya yayılacak olan kompozit yay ve Doğu okçuluk ekolünün kökeninin Asya olduğu konusunda fikir birliği vardır. Doğu stili ok atma tekniğinin müslüman halklara geçişi olasılıkla 8.-10. yüzyıllarda İslam gazileri ile Orta Asya göçebeleri arasındaki askeri, ticari ve kültürel alışveriş neticesinde olmuştur. Selçukluların atlı okçusunun kullandığı bu teknik sonra Osmanlının seçkin atlı okçu birlikleri tarafından savaş alanlarında kullanılmaya devam etmiştir.







    Osmanlının ok atma tekniği aslında Asya kökenlidir ve geleneksel okçuluk disiplinlerini korumaya muvaffak olmuş Kore, Moğolistan gibi ülkelerde, ufak tefek farklılıklarla bugün de uygulanmaktadır.


    Burada anlatılacak olanlar, tekniğin genel hatlarını çizecek, okuyucuya Türk-Osmanlı ok atma tekniği konusunda fikir verecektir.



    Tekniğin Esasları


    Osmanlılarda, diğer bütün Asya kökenli milletlerde olduğu gibi, kiriş (çile) başparmak ile çekilir ve bırakılırdı. Bu atış tarzı, okun uçuş dinamiği göz önüne alındığında, bugün olimpik hedef okçuluğunda norm kabul edilen üç parmakla çekişe göre büyük üstünlükler sağlamaktaydı. 19. ve 20 . yüzyıl Avrupa aydınını etkilemiş olan ırkçı fikirler sebebiyle, o dönemin araştırmacıları üç parmak çekişini, "Moğol Çekişi" dedikleri başparmak çekişine üstün tutmuşlardır. Gerçekler, 20. yüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni araştırmaların ışığında ortaya çıkmıştır.


    Sonradan Orta Doğu'da da yaygınlaşan bu stilde okçu başpamağını özel bir yüzük ile korurdu. Bu yüzük "zihgir" ya da "şast" adını alırdı. Pek çok Osmanlı minyatüründe, ok atarken resmedilmiş padişahların sağ ellerinde görülen zihgirler metal, kemik, boynuz, fildişi ve yarı değerli taşlardan yapılırdı. Orduda kullanılan zihgirlerin deriden yapıldığı da olurdu.






    Nigâri'nin ok atan Sultan II. Selim portresi. 16. yy. Topkapı Sarayı Müzesi.


    (Büyütülmüş görüntü, portre üzerinde işaretlenmiştir).


    Bu stili Batılı stilden ayıran diğer iki özellik, okun yayın diğer tarafından (kirişi çeken el tarafı) atılması ve nisbeten uzun çekiş mesafelerine ulaşılmasıdır. Kirişin tutulması için el özel bir biçimde kapatılırdı. Buna "mandal" adı verilirdi. Mandal biçimleri ekollere ve ustalara göre ufak tefek değişiklikler göstermekle beraber, Osmanlı menzil okçularının temel olarak uyguladıkları mandal şöyleydi:


    Kirişi tutacak elin serçe yüzük ve orta parmakları, el yumruk yapılıyormuş gibi kapatılırdı. Kiriş okun hemen altından başparmaktaki zihgirin kenarına yerleştirilir, başparmak kıvrılarak ucu orta parmağa bastırılırdı. Sonra işaret parmak başparmağın tırnağının üzerine kapatılarak el "kilitlenirdi". Atış, işaret ve başparmak hızla açılmak suretiyle yapılırdı.


    Bir çok Asya ekolünde kiriş göğsün üst kısmına, köprücük kemiğinin başladığı noktaya kadar çekilmektedir. Osmanlı kemankeşleri ise kirişi çene civarına ya da kulak memesine kadar çekerlerdi.



    Eğitim ve Tekniğe Dair


    Mandalın, yani zihgir yardımıyla kirişi tutmanın muhtelif şekilleri vardı. Bu formlardan uygun olanının, kemankeşin ve parmak yapısına ya da kullanılan yayın çekiş ağırlığına göre tavsiye edildiğini, öğretildiğini ve çalışıldığını düşünüyoruz.


    Kemankeş olmak isteyen aday, yani şakird, kendisine bir "pir tutardı". Yani Atıcılar tekyesinde kendisini eğitmek üzere bir usta tahsis edilirdi. Sonra şakird, pirinin gözetiminde, kepaze denilen kuvvetsiz idman yaylarıyla her gün çekiş antrenmanı yapmaya başlardı. Kepaze yayları ile ok atılmazdı. Bu şekilde kaslarını güçlendiren öğrenci, piri izin verdiğinde kapalı mekanda "torba gezi" tabir edilen idman okları ile atış formunu mükemmel hale getirmeye çalışırdı. Yine piri tarafından uygun görüldüğünde açık havada menzil atışlarına çalışmaya başlardı.









    İdman oku (alttaki ayrıntı, üst fotoğraftaki işaretli alanın büyütülmüşüdür) (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)



    Değişik atış disiplinleri için ok atış tekniğinde küçük farklılıklar olabileceğini düşünüyoruz. Ancak tekniğin esasını, kirişin mandal oluşturarak kavranması, çene civarında bir noktaya ya da kulak memesi hizasına kadar çekilip bırakılması oluşturuyordu. Atış öncesinde ve sonrasında sol kol, omuz ve sırtın pozisyonunun önemi bilinmekteydi. Atışı takiben yapılan "son taşıma", Doğu okçuluk ekolünde de vardı ve Osmanlı kemankeşleri tarafından uygulanıyordu. Sağ elin arkaya doğru hareketi, işaret ve başparmağın kulak hizasında hilal şekline getirilmesiyle son bulurdu. Formdaki bu teknik ayrıntı, bir çok Osmanlı minyatüründe çok güzel işlenmiştir. Atış ya kiriş çapa pozisyonuna gelir gelmez yapılır, ya da tam çekişte bir kaç saniye beklenip ok öyle bırakılırdı. Bu iki atış tarzı farklı isimler alırdı.


    Ok yayın sağ tarafından, sol elin başparmağı üzerinden atılırdı. Ancak kemankeş zihgir kullanımında ustalaştıktan sonra, yayın her iki tarafından da başarıyla ok atabilmekteydi.



    Tekniğin Ayrıntıları




    Resim 1: Kirişi çeken elin başparmağına zihgirin takılması (Okun yayın sağ tarafına yerleştirilişine dikkat edin. Batılı ok atış tekniğinde ok yayın solundadır)






    Resim 2:
    Başparmağın kirişin etrafına dolanarak ucunun orta parmağa sıkıca bastırılması ve başparmağın işaret parmakla kilitlenerek "mandal" oluşturulması.







    Resim 3 ve 4: Kirişin çekilmesi ve çapa pozisyonuna ulaşılması (Tam çekişte çapa pozisyonunun Batılı ok atış tekniğine göre daha geride, çene ile kulak memesi arasında oluşuna dikkat edin).





    Resim 5: Okun bırakılışı ve takip (Sağ elin kulağın yanında aldığı şekle dikkat edin).





    Modern malzeme kullanılarak yapılmış bir zihgir




    kemankes.com sitesinden Alıntıdır.



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  2. #12
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Savaş Tarihinde Ok ve Yay













    Savaş Tarihinde Ok ve Yay








    M.Ö. 3500’lere gelindiğinde, Antik Mısırlıların yayı başlıca savaş silahı olarak kullanmaya başladıkları görülmektedir. M.Ö. 1800’lerde Asurlular ile yeni bir yay tasarımı ortaya çıktı. Bugün “recurve” (“rikörv” okunur) tabir edilen, her yay kolunun uç kısımlarında dışa doğru birer büküm yaptığı yaylardı bunlar. Daha kısa olan bu silahlar, imalatlarında ağacın yanısıra deri ve boynuz da kullanılan kompozit yaylardı. Bu tasarım yayı hem daha güçlü hem de at üzerinde daha rahat kullanılır hale getirmiş ve Asurlular’a Orta Doğu’daki rakipleri ile yaptıkları savaşlarda önemli bir avantaj elde etmiştir. Hititler de bu tip kısa recurve yayları, M.Ö. 1200’lerde geliştirdikleri hafif ve hızlı savaş arabaları ile kombine ederek, hareketli ve tehlikeli bir savaş gücü oluşturmuşlardır.



    Orta Doğu’nun okçuluktaki üstünlüğü yüzyıllarca sürecektir. Asya ve Orta Doğu halkları savaşlarda, yaylarının ve okçuluk tekniklerinin üstünlüğü ile, gücü ve disiplini dillere destan Roma ordusuna dahi zor anlar yaşatacaklardır. M.S. 8. yüzyıla gelindiğinde, Doğu Roma’nın güçlenmesi ile Avrupa’da ve Asya’da yeni siyasi yapılanmalar meydana gelmiştir. Geçen bir kaç yüzyılda İslam-Arap güçleri, İslamiyeti yayma misyonu ile Arap yarımadasının dışına doğru yayılmışlardır. Ana silahları mızrak olan ve okçuluk taktikleri uygulamayan müslüman savaşçılar, zaman içinde gerek savaş stratejilerinde gerekse askeri uygulamalarda Romalıları taklit etmişlerdir. İslam-Arap ordularının Anadolu’ya zaman zaman yaptıkları akınlarda müslüman savaşçılara atfedilen okçuluk yetenekleri, aslında Türk ve diğer Orta Asya halklarına aittir. Türk boylarının İslam’ı kabul etmeleriyle, bir kaç yüzyıl içinde Orta Asya bozkır savaşçılarının okçuluk geleneği ve kompozit yayı İslam ordularına geçmiştir.





    Anadolu’nun kapılarını Müslüman Türklere açan Manzikert, ya da bilinen adıyla Malazgirt Savaşı, ok ve yayın her iki rakip tarafından büyük bir etkinlikle kullanıldığı ve Orta Asya kökenli atlı okçu taktiklerinin zafer getirdiği önemli bir savaştır. Batılı savaş tarihçileri, Romanos IV. Diogenes komutasındaki Bizans ordusunun yenilgisinin sebeplerini yetersiz hazırlık, Bizans ile Ermeniler arasındaki etnik gerginlik, ordudaki paralı askerler arasındaki huzursuzluk, Bizans güçlerinde mevcut kişisel rekabet ve sadakatsizlik olarak bildirirler. Yine aynı kaynaklara göre Selçukluların galibiyet sebepleri ise; kaçar gibi yaparak geri çekilme taktiği, Alp Arslan’ın üstün liderlik vasıfları ve tabii, hızlı ve etkili atlı okçuların savaş becerileridir. Türklere ve diğer Orta Asya kavimlerine özgü atlı okçu taktik ve becerisi, bu savaşçıların dörtnala giderken inanılmaz bir hızla ve isabetle üstü üste ok atmalarını mümkün kılıyordu.

    Atlı okçunun taktik avantajı, düşman ile arasındaki mesafeyi sürekli koruyabilmesi ve kendisi için avantajlı olan zamanda saldırıya geçebilme inisiyatifine sahip olmasıydı. Böylece, ana çarpışmalar için uygun zamanı belirleme şansı düşmana verilmemiş oluyordu. Bu taktiğin ikinci avantajı, yukarıda da bahsedilen sahte geri çekilme stratejisinin başarıyla uygulanmasına olanak sağlamasıydı. Bu strateji ile düşman önceden hazırlanmış pusuya çekilebiliyor ya da günlerce süren bir takip neticesinde iyice takatsiz bırakılabiliyordu. Yüksek hareket yeteneği sayesinde, düşman ordusunun yan ve geri kısmına vur-kaç tarzında saldırılar yapılabiliyordu. Ana çarpışmalar başladığında düşman ordusu genellikle yan ve geri destek kuvvetlerinin önemli bölümünü kaybetmiş oluyordu.



    Orta Asya kökenli savaşçının yayı ağaç, sinir, boynuz ve bunları birbirine bağlayan tutkaldan oluşuyordu. Birden fazla materyalden meydana geldiği için bu tip yaylara “kompozit yay” denmektedir. Bazı yazarlar “katışık yay”, “bileşik yay”, “katınç yay” tabirlerini de kullanmışlardır. Bazı Batılı kaynaklarda, kompozit yayın ağır zırhlı Ortaçağ şövalyesi için bile ne kadar tehlikeli olduğu bildirilmektedir.

    Doğu’nun savaş tarihini kompozit suvari yayı ve atlı okçunun teknik üstünlüğüne dayanan stratejiler yazarken, yay Batı’da bambaşka bir mecrada gelişmiştir.

    Avrupa’da 11. ve 14. yüzyıllar arası, zırhlı feodal şövalyenin üstünlük dönemidir. Kendine özgü ve kişisel savaş tekniği ile savaşan şövalye, bugünün tankları gibi önünde durulması zor bir askeri güç oluşturuyordu. Batıda suvarinin güçlenmesi ile önemini kaybeden piyade sınıfı, bu yüzyıldan itibaren yeniden güçlenmeye başlamıştır. Piyadenin okçu birlikleri ile güçlendirilmesi, Batıdaki askeri yapılanmayı tamamen değiştirecek ve feodal rejimin zırhlı atlısının savaş üstünlüğünü sona erdirecektir. Bu arada, tarih sahnesine ünlü İngiliz Uzun Yayı çıkacaktır ve efsaneler, filmler ve kitaplar vasıtasıyla hatırı sayılır bir şöhrete kavuşacaktır.



    Atlı Okçu


    Atlı Okçunun Savaş Becerisi ve Ok Atış Tekniği

    At üzerinde ok atmak, tarihin belki de en eski ve en çok beceri isteyen savaş sanatıdır. Okçu atı dörtnala sürerken dizginleri bırakmakta ve yayını çekerek ok atmaktadır. Bu tekniğin uygulanması, üzenginin icadı ile mümkün olmuştur. Üzengi Asya’da çok uzun zamandır bilinen ve kullanılan bir araçken, M.S. 1. yüzyılda İskitler tarafından Batıya getirilmiştir. Okçu okunu atarken üzenginin üzerinde doğrulmakta ve atının kontrolünü dizleri ile yapmaktadır. Hunların Batıya gelmesi ile, Batı dörtnala giderken düşmana bulutlar gibi ok yağdıran ve hızla geri çekilen bir düşmanla ilk kez karşılaşmıştır.






    Diğer Orta Asya kavimleri gibi, Türkler de bu tekniğin usta uygulayıcıları olmuştur. Atlı okçunun taktik avantajı, düşman ile arasındaki mesafeyi sürekli koruyabilmesi ve kendisi için avantajlı olan zamanda saldırıya geçebilme inisiyatifine sahip olmasıydı. Böylece, ana çarpışmalar için uygun zamanı belirleme şansı düşmana verilmemiş oluyordu. Bu taktiğin ikinci avantajı, sahte geri çekilme stratejisinin başarıyla uygulanmasına olanak sağlamasıydı. Bu strateji ile düşman önceden hazırlanmış pusuya çekilebiliyor ya da günlerce süren bir takip neticesinde iyice takatsiz bırakılabiliyordu. Yüksek hareket yeteneği sayesinde, düşman ordusunun yan ve geri kısmına vur-kaç tarzında saldırılar yapılabiliyordu. Hızlı bir ok saldırısını takiben geri çekiliyorlar ve atış menzilinin dışına çıkıyorlardı. Ok atarken attan inmeleri hatta durmaları bile gerekmiyordu. Üstelik eğerin üzerinde dönerek yana ve geri çekilirken geriye doğru bile ok atabiliyorlardı. Hafif zırhlar kuşanan Türkler, en avantajlı konuma gelmeden yüzyüze yakın çarpışmaya girmemeyi seçiyorlardı. Düşman ordusu, ana çarpışmanın yapılacağı yere tam gücü ile gelmeye fırsat bulamıyor, atlı okçunun bu tip küçük ve apansız saldırıları ile zayıflatılıp yıpratılıyordu. Ana çarpışmalar başladığında düşman ordusu genellikle yan ve geri destek kuvvetlerinin önemli bölümünü kaybetmiş oluyordu.


    At üzerinde ok atmanın tekniği ise, bugün bizim de kabul edip uyguladığımız Batılı tarzdan farklı ve öğrenmesi zor bir teknikti. Kiriş çekildiğinde kiriş tutan el yüzde veya vücudun başka herhangi bir noktasında sabit olarak tutulmuyor, atın hareketine uygun olarak salınıyordu. Yine Batılı tekniklerden farklı olarak, kiriş yüze değil kulağa kadar çekiliyordu. Ancak kompozit yayların mümkün kılabileceği bu uzun çekiş mesafesi sayesinde, kolların ağırlığı vücudun sağ ve soluna eşit dağılıyor, suvari dengesi bozulmadan “nişan” alabiliyordu.

    Atlı okçu atış tekniğinde ilginç olan, kirişin bırakılma anını, atın dörtnala gidiş hareketinin belirlemesiydi. Atın dört ayağının da yerden kesik olduğu kısacık an en sarsıntısız an olduğundan, kirişin bu kısacık zaman diliminde bırakılıması gerekiyordu. Bozkır savaşçısının sanatında doruk noktası da buydu ve çok hassas bir ritm duygusuna sahip olmayı gerektiriyordu.


    Osmanlının ilk dönemlerinde bu teknik askeri kullanım alanına sahipti hem de bir okçuluk hüneri olarak çeşitli vesilelerle sergileniyordu


    Osmanlı Savaş Tarihinde Ok ve Yay

    Osmanlı ordusunun ilk dönemlerinde, Orta Asya göçebeleri ve Selçuklular gibi, savaş gücünün hemen hemen tamamı atlı okçulardan oluşmaktadır. 14. yüzyılda piyade sınıfı, yani Yeniçeri teşkilatı oluşturulmuştur. Bu yeni askeri yapılanmada zaferin altına imza atan yine yay olmuştur. Ancak yay, Asya’ya özgü ağaç, sinir, boynuz ve tutkaldan yapılmış, yay yapımında ulaşılan en üst teknik düzeyin simgesi olan kompozit yaydır.


    Yine ok ve yay kullanan piyade gücünün yanısıra, bu yeni askeri yapılanmada, atlı okçu da önemini korumaktaydı. I. Murad’ın 1373’de Venedikliler ile Macarlar arasındaki savaşta 5000 okçu göndererek Venediklilere yardım etmiş olması, daha I. Murad devrinde Osmanlı ordusunda okçuların ne kadar artmış olduğunu göstermektedir.

    Ordunun ve sarayın ok-yay ihtiyacı esas olarak resmi imalathanelerdeki üretim ile karşılanıyor, yetmediği takdirde sivil piyasadan temin ediliyordu. Bu yaycı ve okçu ustaları, seferberlik zamanında artan ihtiyacı karşılayamazlarsa, sivil okçu ve yaycı esnafından destek alınıyordu. Osmanlıda sportif okçuluğun da çok gelişmişti ve sivil piyasayı besleyen bir sektör mevcuttu.

    Ateşli silahların savaş alanına girmesi ve askeri taktiklerin değişmesi de ok ve yayı birden bire savaş alanlarından silememiştir. Tüfeğin tek başına uzun menzilli silah olarak orduda yer alması birden bire olmamış, muhtemelen bir süre ok ve yay ile beraber kullanılmıştır. Ateşli silahlara geçilmesi ile, Türklerin öteden beri uyguladığı hareketli savaş stratejisinin de büyük oranda terki gerekmiştir.

    İslam ve Okçulukİslamiyet’in doğduğu yıllara ve topraklara gidildiğinde, bu büyük dinin siyasi bir hareket kimliği de taşıdığı gözden kaçmayacaktır. Erken dönem İslam-Arap orduları dinin yayılması amacı ile hareket etmişler ve misyonlarını kılıç zoru ile gerçekleştirmişlerdir. Bu misyonda halk kitlelerinin istenen amaç uğruna savaşacak idealist savaşçılar haline gelmesi önemliydi. Şehitliğin Allah katında makbul bir mertebe sayılması sayesinde müslüman savaşçılar gözlerini kırpmadan ölüme gidiyorlardı. Yine bu misyonun gerçekleşmesi için olsa gerek, dönemin savaş sanatlarının öğrenilip çalışması konusunda da teşvik edici davranılmıştır.

    Bu teşvik her şeyden önce Allah kelamı ile gelir. Kur’an-ı Kerim’de Enfal suresinde “Onlara gücünüz yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın” denmiştir. Çağdaşları ayette geçen “kuvvet” kelimesinin anlamını bizzat peygamber tarafından tefsir ettirmişlerdir. Hz. Muhammed “Kuvvetten maksat ok atmaktır” demiştir.





    Hırka-i Saadet, Hasoda, Topkapı Sarayı Müzesi

    Okçuluk ile ilgili çok sayıda Hadis-i Şerif de rivayet olunmuştur. Bunların bazıları şöyle sıralanabilir:

    “Hiç kimse yaydan daha üstün bir silah kullanmadı.”

    “Ok atın ve ata binin, ama ok atmak ata binmekten daha iyidir.”

    “Ok atmayı öğrenen sonra da sebepsiz terk eden kişi bizden değildir.”

    “Kim Allahüteala yolunda ok atarsa, oku ister isabet ettirsin, isterse isabet ettirmesin, (Allah) ona İsmail peygamber evlatlarından bir köle azat etmiş gibi bir köle bağışlamanın sevabını verir.”

    “Bir ok vasıtasıyla üç kişi cennete girer: Oku yapan, oku atan ve oku (atan kişinin) eline veren.”

    “Hedefler arasında yürüyen herkese, attığı adımlar kadar sevap yazılır.”

    “Hedefe (talim için) ok atmak Allah yolunda yapılan savaşta ok atmak gibidir. Ok atan kişinin okunu getirene de (Allah) attığı her adım için bir köle azad edene verdiği sevap kadar sevap verir.”

    Hz Muhammed’in, bu önemli savaş sanatının öğrenilip çalışmasına verdiği önemin altında, İslam hareketinin liderleri tarafından oluşturulmak istenen “idealist gazi-savaşçı” figürü olabileceği gibi, fiziki bir egzersiz olarak okçuluğun kişinin beden ve ruh gelişimine katkı sağladığı gerçeği de yatıyor olabilir.



    Osmanlıda Okçuluğun Spor Olarak Gelişmesi


    Osmanlıda spor okçuluğu ise çok eskilere dayanmaktadır. Bugünkü anlamı ile spor, bedeni eğitmek ve moral yönden kişiliği geliştirmek amaçlı sistematik fiziki egzersizlere karşılık gelmektedir. Bu anlamı ile alındığında, okçuluk Osmanlılarda Yeniçağ'dan itibaren düzenli ve planlı bir spor faaliyeti olarak yapılmaktaydı.

    İlk bakışta basit bir eğlence ve uğraş gibi görünen atışlarda, belli kurallara ve disipline bağlılıktan doğan ciddi bir hava hakimdi. Okçuluğa tahsis edilmiş tesisler ve bu tesislerin bakım, onarım ve devamlılığını sağlamaya yönelik vakıflar kurulmuştu. Sayılan bu özellikleri ile, Osmanlı Devleti Orta Doğu ülkeleri içinde sistematik spor faaliyetlerinin yapıldığı ilk devlet olma özelliğine de sahiptir. Okçuluk, ateşli silahlar savaş meydanlarında ön plana çıktıktan sonra bile, sözü edilen sportif kimliğini korumuştur. Hatta Kabak Okçuluğu, Puta Atışı, Darp Vurma gibi "savaşa yönelik" disiplinlerin yavaş yavaş önemini yitirmesi ile, Menzil Okçuluğu ağırlık kazanmıştır.

    Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında "gaza niyyetine" savaşan derviş savaşçı figürü, sınır boylarında hem kültür misyoneri hem din savaşçısı olarak görev yapmaktaydı. İmparatorluğun sağlam temellere oturmasıyla, düzenli ordu birlikleri bu askeri fraksiyonun yerini aldı. Anadolu'nun her yerinde örgütlenmiş olan ve İmparatorluğun kuruluşunda gerekli toplumsal yapılanmayı sağlamış olan tasavvuf liderleri, artık İmparatorluk için bir tehdit oluşturmaktaydı. Bu tasavvufi örgütlenme ile iç içe büyüyen Ahilik kurumu, yavaş yavaş "din savaşçısı" kimliğini kaybederek meslek loncaları haline geldi.



    Okçuluk, Atıcılar Tekyeleri bünyesinde eğitimi verilen bir savaş sanatı ve spor dalıydı. Atıcılar Tekyesi de, Ahilik gibi kendi içinde teşkilatlanmış, varlığını sürdürmek ve okçuluk öğretisini gelecek nesillere aktarmak amacıyla konmuş kuralları olan bir kurumdu. Bu spora tahsis edilmiş Okmeydanları'ndaki tekyelerin bakım, onarım ve idamesi, vakıflar vasıtası ile sağlanmaktaydı.

    Ok ve yayın savaş alanlarında önemini kaybetmesiyle, okçuluk tekyelerde sportif bir faaliyet olarak varlığını korumuştur. Bu tekyelerin yanı sıra halkın devam ettiği talimhanelerde para karşılığı ok atış talimi yapıldığı bilinmektedir.








    Çizim: Menzil atışı yapan kemankeş (Klopsteg, P.E., "Turkish Archery and the Composite Bow", 1947).

    Osmanlı Okçuluğunda Disiplinler


    Kabak Okçuluğu

    Kabak okçuluğunda, uzun bir direğin ucundaki kabak veya benzeri objeye, dörtnala sürülen atın üzerinden ok atılırdı. Bu aktiviteye tahsis edilmiş “Kabak Meydanları” olduğu bilinmektedir. Meydana atını sürerek giren okçu, atı dörtnala kaldırır, direği geçer geçmez üzenginin üzerinde dikilir ve geri dönerek okunu atardı. Diğer müslüman ülkelerde de popüler bir okçuluk hüneri gösterisi olan kabak okçuluğu, “kabak” kelimesinin Türkçe olması sebebiyle (diğer müslüman ülkelerde de aynı adla bilinirdi) Orta Asya kökenli olmalıdır.

    Kabak Okçuluğu İmparatorluğun ilk yıllarında oldukça popülerken, zamanla diğer disiplinlerin gölgesinde kalmıştır







    Puta Atışı

    Puta Atışı denilen disiplin, bugünkü hedef atışlarına karşılık gelmekteydi. Modern okçulukta ok atılan mesafelerden çok daha uzun mesafelere (165-250 metre) yerleştirilen sepet şeklinde hedefler vurulurdu.





    Deri puta (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul).


    Deriden veya başka materyal kullanılarak yapılmış putalar da mevcuttu. Ayrıca, daha yakın mesafeden ok atmak için“ayna” tabir edilen plakalar kullanılırdı. “Puta” kelimesinin kökeni ile ilgili bir rivayete göre, Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethedince Ayasofya’daki ikonlar (put) Okmeydanı’na getirilmiş ve asker bunlarla ok talimi yapmıştır. Ancak ciddi bilim adamlarının hiç biri bu söylentiye itibar etmemekte, “puta” kelimesinin testi gibi kaplara karşılık gelen “pot” kelimesi ile akraba olduğunu düşünmektedirler (kelime Batılı dillere de böyle geçmiştir). Ayrıca Osmanlının diğer dinlere karşı takındığı bildik saygılı tutum, bu rivayetin asılsızlığını ispatlamaktadır.







    Yavuz Sultan Selim'in Mermer Köşk'te aynaya ok atışı. Hünername, 16. yy. Topkapı Sarayı Müzesi.




    "Puta" kelimesinin kökeni ile ilgili bir diğer olasılık, Çağatay Türkçesinde "kütük" anlamına gelen "buta" kelimesidir. Bugün ABD gibi hobi okçuluğunun yaygın olduğu ülkelerde, doğa yürüyüşlerini okçuluk ile birleştiren sportif/sosyal aktiviteye "stump shooting" (kütüğe atıcılık) denmektedir. Gerçekten de ağaç kütükleri doğal birer ok hedefi olma özelliğine haizdir.


    Darp (Zarp) Vurma
    Darp (zarp) Vurma, sert cisimlerin ok ile delinmesidir. Hiç kuşkusuz, zırh ile korunan düşmanı yaralamaya yönelik yetenekleri geliştirmeye yarayan bir savaş idmanıdır. Ancak halka açık gösterilerde sıklıkla sergilenen bir okçuluk hüneri de olmuştur. Ok ile delinmiş bardak, çıngırak, metal ve seramik levhalar gibi çok sayıda obje bugün de müzelerimizde sergilenmektedir.

    Cam bardak ve metal çıngırak (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul).





    Menzil Okçuluğu



    Menzil Okçuluğu, ateşli silahlar ok ve yayı savaş alanlarından sildikten sonra da sevilerek yapılmış, mümkün olduğunca uzağa ok atmaya dayanan bir disiplindir. Osmanlı kemankeşleri kompozit menzil yayları ile, bugünün modern teknolojisi ile yapılan yayların bile ulaşamadığı mesafelere ok atmışlardır. Rekorların bazıları 400 yılı aşkın süredir kırılamamıştır. Bu rekorlar şüpheye mahal vermeyecek hassasiyetle kaydedildiğinden, Batı dünyasında da Osmanlı okçuluğuna karşı hatırı sayılır bir hayranlık oluşmasına sebep olmuşlardır. Osmanlı menzil okçuluğu ve ünlü kompozit yay üzerine makaleler ve kitaplar yazılmıştır ve onlarca yıl sonra bile yeni baskıları yapılmaktadır. Tüm bu disiplinler içinde, direkt savaş disiplini olmaya en uzak disiplin budur. Ünlü kemankeşlerin rekor kırmak için senelerce uğraştıkları, bazılarının tıpkı bugünün seçkin sporcuları gibi devletten finansal destek gördükleri bilinmektedir.





    Hüsameddin Paşa adına 1789 yılında dikilen ok menzil taşının üst kısmı Mesafe: 991 gez (654m) (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)




    Menzil Atışlarında Mesafeler



    Osmanlılarda menzil okçuluğu, özellikle ateşli silahlar savaş alanlarda yaygınlık kazanınca, en popüler okçuluk disiplini haline gelmiştir. Savaş sanatı kimliğini ve felsefi arka planını şeklen ve ritüellerde korumakla beraber, tam bir sportif aktivite olarak yapılagelmiştir.

    Okun düştüğü mesafelerin dokumentasyonunda çok dikatli davranılmıştır. Bu sporun tasavvuf öğretisi ile ilgisi sebebiyle Osmanlılar rekorların ölçülmesinde ve kaydedilmesinde çok hassas davranmışlardır. Rekor denemeleri yapılacağı zaman, ikisi ayak yerinde (okun atıldığı yer) iki de okun düştüğü yerde olmak üzere en az dört şahitin hazır bulunması şartı aranmıştır. Hatta, pek çok rekorun, yeterli sayıda şahit olmaması sebebiyle tescil edilemediği bilinmektedir.

    Ok atmayı öğrenmek isteyen aday Okçular Tekyesine başvurur, kendisine bir eğitmen tahsis edilirdi. Kapalı mekan eğitimini tamamlayan aday, ustasının izni ile açık havada menzil atışlarına çalışmaya başlardı. Heki oku ile 800 gez ya da pişrev okuyla 900 gez (594 metre) mesafeye ok düşürmeyi başardığında, Tekye Sicil Defeterine kaydolmaya hak kazanır, "defterli kemankeş" olurdu. Atılan menziller de Tekye Defteri'ne işlenirdi. Ayrıca rekor mesafelere kaydedildiğinde, bu atışların anısına, "nişan taşı" ya da "menzil taşı" dikilirdi. Bir dönem İstanbul Okmeydanı'nda 300'den fazla nişan taşının bulunduğu bilinmektedir.

    Kaydedilen en uzun mesafe Tozkoparan İskender'e ait olan 1281,5 gez (845,79 metre) dir. Bugün bile olağanüstü kabul edilen diğer bazı rekor menziller ve sahipleri şöyle sıralanabilir:

    Miralem Ahmed Ağa 1271,5 gez (839,18 m)
    Bursalı Şuca 1243,5 gez (820,71 m)
    Tozkoparan İskender 1279 gez (844,14 m)
    Parpol Hüseyin Efendi 1207 gez (796,62 m)
    Çullu Ferruh 1223 gez (807,18 m)
    Lenduha Cafer 1209,5 gez (798,27 m).


    Bir çok padişah da kemankeşti. Padişah kemankeşlerin en başarılılarından biri olan II. Mahmud'un bazı rekor atışları şöyledir: 1225 gez (808,5 m), 1228 gez (810,48m) ve 1219 gez (804,54 m). Bu inanılmaz mesafelerin, padişaha iltimas gösterildiği düşüncesi yaratmaması için şunu söylemeliyiz: II.Mahmud bu konuda o kadar hassastı ki, oku düşürdüğü mesafeyi padişaha yaranmak amacıyla tahrif etmeye kalkan iki havacıyı (okların düşüşüne bakan görevliler) işten attığı bilinmektedir. Okmeydanları, sporcuların sosyal ve siyasi kimliklerini dışarıda bırakarak girdikleri bir nevi kutsal mekan kabul edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu gibi sosyal tabakalaşmanın belirgin olduğu bir toplumda, bu geleneğe padişahların bile saygı gösterip uyması, üzerinde durulması gereken önemli bir ayrıntıdır.



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  3. #13
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Atçılık-Binicilik



    Günümüzde de olduğu gibi,ulusal ve Türk Tarihinin her döneminde “At Murattır” sözcüklerine bağlı kalınarak,her Türk ata karşı sevgi,güven,ilgi duymuş ve onu kendisinden bir parça kabul etmiş,ona kutsallık tanımış,saygınlık
    kazandırmış,sanatında,edebiyatında,müziğinde eşsiz bir yer vermiştir.

    Nazmi Sevgen;”Türklerde at ve atçılık” adlı kitabında 1937 yılında Ankara da toplanan tarih kurultayında Avusturya lı tarih bilimcisi Hoopers atın ilk evcilleştirme hareketinin İç Asya da Türkler tarafından yapıldığını, Macar tarihçisi Allfoldin de,bu konudaki ilklerin Altay Türklerine ait olduğunu öne sürmüştür.Alman tarih bilimcisi Portriatz ise “Eski çağlarda at” adlı eserinde atın M.Ö.6000 dolaylarında Türkler tarafından evcilleştirildiğini iddia etmiş ve iddiası için bazı bulguları kesin kanıt göstermiştir.

    Yaklaşık olarak M.Ö.4000 yılları dolaylarında Türkler tarafından bir çekim hayvanı olarak arabalara koşulan at,askeri amaçlarla savaş sınıfı oluşmasına sonuç olarak ta Asya’nın ve öteki kıtaların tarihi ve siyasal yaşamının oluşum ve değişiminde etkinlik kazanmıştır.Türkler onunla uzaklıkları enmişler,derisinden giysi ve ayakkabı yapmışlar,lezzetli buldukları tayının etini yemişler,kısrakların sütünden mayalanma ile sağlanan “Kımız” adı verilen ve keyiflendirici içkiyi yapmışlardır.Ayrıca yele ve kuyruklarını da değerlendirmişlerdir.kemiğinden kaymak için araç,kıllarından ağ,gözleri güneş ışığından koruyan bir tür gözlük örmüşlerdir.
    Eski Türklerde at kültürü ile ilgili çeşitli bulgular bir belge olarak,bu gün çeşitli ülkelerin müzelerine değer katmaktadır.Yenisey yörelerinde eski Türkler tarafından,kayalar üzerine yapılmış at resimleri ve çok eski dönemlere ait,Türk mezarından çıkan eşyaların üzerinde süsleme sanatı olarak at figürleri kullanıldığı görülmektedir.Eski Türk destanlarında ve efsanelerinde at baş tacı dır,ayrı bir yeri vardır.Oğuz destanı atla başlar.Dede Korkut ta ,Bamsı Beyrek öyküsünde atla kardeşleşmiştir.

    Eski Türklerin ilkel atları yakalayabilmek için Türlü yöntemler kullandıkları,kitabelerde yazılıdır.Karluk han buzullar içinden ünlü bir atı alıp çıkardığı için ad almıştır.Eski Türklerdeki ”Türk atsız,kuş kanatsız” sözü çok şey anlatır.

    Tüm tarihi kaynaklar,atın vatanı olarak orta Asya bölgesini göstermektedir.Kırgız stepleri ile Gobi havalisinin atın vatanı olduğu konusunda görüş ve kanıt birliği vardır.Eski Türklerin “Yılkı” adını verdikleri at sürülerinin,ırk ve evcilleştirilmeleri ile ilgili bilgiler çok geniştir.

    Atsız Türkler sosyal yaşamda hor görülürdü,fakirlik nedeni ile ata sahip olamayanlar çalmak zorunda idi.Eski Türkler sadece at çalmayı olağan saymışlardır.Zira bu bir beceri olarak kabul ediliyor ve atını çaldıran kişi için bu hareket onur kırıcı olarak değerlendiriliyordu bu nedenle kabileler arasında sık sık çatışma çıkıyordu.

    Çalınan atları belirlemek amacıyla atları özel damgalama yöntemleri uygulanıyordu.Damga yerine bazı kabileler atın kulaklarına özel işaretler işlemeyi yeğlerlerdi.kabile sembolleri olarak benimsenen biçimler mezar taşlarında da görülür.

    Eski Türklerde at yarışları ile eş seçiminde de kullanılıyordu.
    Bu yarışlar iki türlü oluyordu birisinde atlı kızlar bir grup halinde yarışa başlıyorlar ve arkalarından atlarını grup halinde koşturan erkekler içlerinden birini yakalayıp atlarının terkilerine alıyorlardı.Daha sonra eş olarak seçtikleri bu kızlarla evleniyorlardı.
    Diğer türlü ise eğer kızın isteyeni çok olursa yarışa kız tek başına başlıyor,daha sonra ardından atlarını koşturan erkek grubundan kim kızı yakalarsa o evlenme hakkını elde ediyordu.

    Eski Türklerde görülen atla bütünleşme", Osmanlı Türklerinde de sürmüştür. At, Osmanlı,Türklerinde onur, saygı ve sevgi unsuru olarak kabul edilen bir yoldaş olmuştur. Bunlarla başarıdan başarıya koşmuşlar; üç kıta üzerinde egemenliklerini sürdürmüşlerdir.

    Anadolu Selçuklularında 100 bin süvariden oluşan bir ordu bulunuyordu. Osmanlı imparatorluğunda ise, 16.yüzyılda bu sayı 250 bine yaklaştı. Edirne, Filike. Selánik. Amasya, Yozgat, Merzifon, Eskişehir (çifteler çiftiği), Malatya (Sultan suyu), Veziriye, Adana (Cukurova)'daki hayvan ocaklarında, at yetiştiricilik düzeltilmesi için sürekli çalışmalar yapılıyordu. Ancak, Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve özellikle çöküş döneminde at yetiştiriciliği ve ırk düzenlenme çalışmaları öneminì tamamen yitirmiş, sürekli savaşlar nedeniyle ülke atçılığı adeta çökmüştür.

    Yaşama sevincini, atıyla paylaşan, onunla mutlu olan ve hattâ onunla birlikte gömülen at, Türk'ün kalbinde, ağıtlarında ,edebiyatında. türkülerinde, atasözlerinde benzersiz bir yer almıştır. Osmanlıların genişleme döneminde, Giritlilerin bir sözü çok yaygındı: "Adaya önce Türk'ün atı, sonra kendisi ayak basacak." Gerçekten de öyle olmuştur. Aşık Paşa tarihinde, Osmanlı Padişahlarından Orhan Beyin, atlarını nalbanda kendisinin götürdüğü anlatılır. Bu hareket, Türklerde, en büyüğünden en küçüğüne kadar, ata gösterilen ilgi ve sevgiyi yansıtır. öyle ki, at sahiplerinden atlar için vergi alınmazdı.

    Emrullah Efendi "'Memalik-i şahane"de, at vergisi asla vaz'edilmediği cihetle, bizde at vergisinden xxxxx mahal yoktur demektedir. Osmanlı Türk illerinde atlar, görevlerine göre şöyle adlandırılırdı: önemli haber götüren süvarilerin bindikleri dayanıklı "Ilgar atı", posta süvarilerinin bindiği "Menzil atı", akıncı ve süvarilerin bindikleri "Cenk atı", yarışlara katılanlara "Koşu atı", süvarilerin yedeklerinde bulundurdukları "Yedek atı", yük taşıyan "Semer atı", damızlık olarak yararlanılan "Aşı atı", törenlerde komutan ve subayların bindikleri "Alay atı", arabalar koşulanlara "Araba atı" ve avlarda kullanılanlara "Av atı." Osmanlılarda, eğer, murassa ve sorguçlu başlıklar, altın ve gümüş üzengiler, gemler, at koşum takımları, saray arabalarının koşum takımları birer sanat eseri idi.

    Sultan Abdülaziz dönemi sonrasında ülkedeki at kalitesi değerini gittikçe yitirirken, tersine olarak at yarışları da daha düzenlilik kazanmıştır. Ancak, ilk düzenli at yarışları l9ncu yüzyılın son yılarında belirginleşir. Sultan Abdülaziz döneminde Kağıthane'de, "Kağıthane Yarışları" adı altında bir süre at yarışları düzenlenmiştir. Bunlar bir tür ilkel yarışçılık düzenlemeleri olmuştur. Zira pist gelişigüzel düzenlenmiş bir güzergah biçimindedir. Sonraki yıllarda ünlü mirasyedilerden Veli efendizade, bugün Veli efendi Tesislerinin bulunduğu yerde, birkaç arkadaşı ile birlikte sistemsiz olarak düz bir toprak üzerinde at yarışları yaptırdıkları görülür. Bu yarışlara ilgi duyanların sayısı 15-20 kadardı. öte yandan yine aynı yıllarda Manisa'da Bekir Ağa'nın bireysel çabalarıyla, düzensiz bazı yarışlar yapılmıştır.




    Kaynak: Doğan Yıldız Türk spor tarihi İstanbul-1979








    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  4. #14
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Cirit


    Türklerin yüzyıllardan beri oynadıkları bir Ata sporudur.

    Türkler bu Atlı oyunu Orta Asya dan günümüze taşımışlardır. 16. yüzyılda bir savaş oyunu olarak kabul edilmişti. 19. yüzyılda Osmanlı ülkesi ve sarayının en büyük gösteri sporu ve oyunu oldu. Cirit aynı zamanda tehlikeli bir oyun olması sebebi ile 1826 yılında II. Mahmut tarafından yasaklanmıştır. Daha sonraları tekrar popüler bir gösteri oyunu olarak yaygınlaştı.

    Tarihin eski çağlarında insan topluluklarının ulaşım ve savaş vasıtalarından olan at sürüler halinde beslenmiş,günün şartlarına göre eğitilmiş savaş zamanlarında savaş vasıtası,sulh zamanlarında da spor ve eğlence vasıtası olmuştur. Savaşı spor haline getiren,sporu en güzel eğitim aracı bilen Türk kahramanlarının çağlar boyu kazandıkları zaferlerde canları kadar aziz bildikleri atlarının büyük hissesi vardır. Bunun için atlı cirit,Türklerin en eski milli sporlarından olup,canlılardan yapma ve konuşma özelliği olan insanla taşıma ve his gücü olan atın ve cansız 110 cm’ lik cirit sopasının en güzel uyum sağladığı insanla aklın bütünleştiği eski savaş kurallarının uygulandığı bir oyundur. Atlı ciritte erlik yaşar, mertlik yaşar, sportmenlik yaşar ama her şeyden önce bir tarih yaşar.

    Atalarımız barış zamanlarında at ve askerlerini zinde ve kuvvetli tutabilmek için atlı cirit sporunu tesis etmiş, insanları ruh ve bedenen eğiterek yarınlara hazırlamışlardır.Atlı ciritte hiçbir spor müsabakasında bulunmayan rakibi bağışlama ,affetme şeklinde bir davranış vardır. Hasmının önünü kesip,ona ciritle vurma imkanı varken vurmayıp bağışlayan sporcu puan kazanmaktadır.Vurma imkanı yüzde yüz mevcut iken,o anda zayıf düsene vurmayı zul kabul ederek bağışlama yolunun seçilmesi, Bu yönüyle spor ve erdemin birlikte anıldığı asil bir yapıya sahiptir.

    Cirit oyunu kendisi de iyi bir oyuncu olan II. Mahmut'un Tanzimat tan sonra bu oyunu bütün ülkede yasaklamasına değin İstanbul hayatının renkli bir parçasıydı. Başlıca oyun alanı tabiî ki Atmeydanıydı. Burada her zaman cirit talimi yapan atlılara rastlamak mümkündü, fakat asıl müsabakalar Cuma günleri Cuma namazından sonra yapılır, o zaman meydanı yüzlerce atlı doldururdu. Şehir içindeki ikinci önemli cirit alanı Küçük Ayasofya ile Kadırga arasındaki Cündi (Arapça süvari anlamında. Zamanla bozularak Cindi ve Cinci olmuştur.) Meydanıydı. Evliya Çelebi Kağıthane yolunda da bir cirit meydanı olduğunu yazıyor. Topkapı Sarayında da Gülhane Bahçesine doğru büyük bir cirit meydanı bulunur, Cuma namazından sonra burada cirit oynayan saray halkına çoğu zaman padişah da katılırdı cirit oyununda saray halkı geleneksel olarak bamyacılar ve lahanacılar adlı iki takıma ayrılırlar, padişahlar da bu iki takımdan birine dahil olurdu. Saraydaki cirit meydanında bu iki takımı simgeleyen, birinin tepesinde bir bamya, diğerinin tepesinde bir lahana heykeli bulunan iki mermer sütun bugün de durmaktadır .

    Ciritçi karşı taraf oyuncusundan kendisini sakınmak için çeşitli hareketler yapar, atın sağına soluna, karnının altına, boynuna yatar.Bazı ciritçiler rakibi kaçış dizisine ulaşana kadar üç-dört cirit savurarak isabet ettirmek suretiyle sayı toplar. Bu arada başına, gözüne, kulağına cirit isabet eden bazı oyuncuların yaralandığı olur. Bu türlü isabetler neticesinde ölenlerin olduğu bile vakidir. Bu durumda ölen, er meydanında ölmüş sayılır, yakınları şikâyetçi ve dâvacı olmaz. Babaları ölen çocuklarıyla öğünürler.

    Öte yandan cirit oyununda ölüm olmaması için, daha evvelleri hurma ve meşe ağacından 70-100 santim uzunluğunda, 2-3 cm. kutrunda yapılan ciritler, daha sonraları kavak ağacından yapılmaya başlanmıştır. Sopaların uçları silindir şeklinde kesilerek yuvarlatılır. Kabukları yontulur. Bu isabet halinde bir yara açılmasını ve ölüm tehlikesini yok etmek için alınan bir tedbirdir.

    ilk ihtisas kulübü Erzurum’da 1957 de Erzurum Atlı spor Kulübü kurulmuş daha sonraları Erzurum’da 11,Erzincan’da 1,Bayburt’ta 1,Ankara ‘da 1,Uşak ‘da 4,Manisa ‘da 1,Malatya’da 1 kulüp kurulmuştur.

    Cirit Oyunu, daha 40-50 yıl öncesine değin Anadolu'da yaygın bir oyun olduğu halde son yıllarda sadece ERZURUM ERZİNCAN UŞAK BAYBURT ANKARA MANİSA KARS yörelerinde yaşamaya devam etti. 20-25 yıldan beri Konya ve Balıkesir'de tarihe karıştı. ERZURUM ilimiz 23 kulübü ile bu oyunun ayakta kalabilmesi için elinden gelen uğraşı vermektedir.her yıl mayıs ayında yapılan Erzurum grup eleme maçları bir aydan fazla sürmektedir.Bu durum son yıllarda Türkiye şampiyonası heyecanını bile geride bırakır hale gelmiştir.
    Buna rağmen halen Anadolu'nun hemen her köşesinde düğünlerde ve bayramlarda köy delikanlıları ve kasaba halkı Cirit Oyunu'nu oynamaktadır. Büyük şehirlere karşı köy ve kasabalarda yaşamaktadır. Sinop köylerinden Gaziantep'e, Bursa'dan Antalya'ya kadar Doğu, Batı, Güney ve Kuzey Anadolu'da köylerimizin güreşle beraber başlıca yiğitlik ve savaş oyununu teşkil etmektedir. Halkın ilgisini çekmek için cirit meydanında davullar ve zurnalar çalınır. Ayrıca yurtdışında İran, Afganistan ve Türkistan Türkleri ile Türklerle meskûn diğer Asya yörelerinde de hâlâ canlılığını ve geleneğini sürdürmektedir.

    Her yıl Ertuğrul Gazi Törenleri dolayısıyla eylül aylarının ikinci Pazar günleri Söğüt'te, çeşitli şenlikler vesilesiyle de Erzurum, Kars ve Bayburt dolaylarında oynanmaktadır.

    cirit atma sporunda erkekler için standart cirit agirligi
    cirit oyunlarinda kullanilan ucu demirli uzun mizraga ne ad verilirdi
    ata sporumuz cirit te kullanilan sopalarin yapildigi agaç hangisi
    atletizmde kullanilan cirit e baska hangi ad verilir


    Ciritin Kuralları....

    Cirit Oyunu'nda iki takım bulunur. Bu takımlar 70 ilâ 120 metre genişliğindeki bir alanda karşılıklı olarak alanın en gerisinde 5'şar, 6'er veya 7'şer kişi olarak dizilirler. Ciritçiler bölgesel giyimleriyle atlarına biner. Sağ ellerine atacakları ilk ciriti, diğer ellerine de yedek ve kamçı alırlar. İki tarafın birinden bir atlı öne fırlar, karşı dizinin önüne 30-40 metre kadar yaklaşır. alay durağındaki rakip takım oyuncularından birine Sağ elindeki ciriti savurur, sonra geri döner, atını kendi dizisine doğru mahmuzlar. Karşı tarafın oyuncusu hızla onu takip eder, elindeki ciriti geri dönüp kaçan karşı taraf elemanına fırlatır. Bu kez ilk oyuncunun çıktığı sıradan diğer bir ciritçi onu karşılar. İkinci diziden çıkan, sırasındaki yerini almak için süratle yerine dönmeye çalışır. Bu defa rakibi onu kovalar ve ciritini atar.
    Oyun böylece sürer. Cirit isabet ettiren ciritçi takımına sayı kazandırır.Günümüzde cirit modernize olmuş ve artık resmi bir spor dalı haline gelmiştir.Artı ve eksi puanlardan oluşan bir puanlama şekli mevcuttur.Oyunun galibini bu puanlar belirler

    Ciritçi karşı taraf oyuncusundan kendisini sakınmak için çeşitli hareketler yapar, atın sağına soluna, karnının altına, boynuna yatar.
    Öte yandan cirit oyununda ölüm olmaması için, daha evvelleri hurma ve meşe ağacından 70-100 santim uzunluğunda, 2-3 cm. kutrunda yapılan ciritler, daha sonraları kavak ağacından yapılmaya başlanmıştır. Sopaların uçları silindir şeklinde kesilerek yuvarlatılır. Kabukları yontulur. Bu isabet halinde bir yara açılmasını ve ölüm tehlikesini yok etmek için alınan bir tedbirdir.
    Cirit sona erince, cirit oyununu düzenleyenler başarılı olanlara ödüller, ziyafetler verir.

    cirit atletizimde cirit cirit hakkinda cirit nedir ata sporumuz cirit cirit atma kurallari cirit atma nedir cirit atma oyunu cirit atma resimleri cirit atmaca cirit hakkinda bilgi cirit ne cirit oyunu nedir cirit video atli cirit cirit asansör cirit atan cirit atma oyunlari cirit atma teknigi cirit ati cirit kaza cirit oyununun diger adi cirit saplanan cirit saplandi cirit sporunun özelligi sirtina cirit bayanlar cirit atma cirit oyununun diger adi nedir erkekler için standart cirit agirligi gebze cirit golden league cirit cirit atlari cirit atma sporunda erkekler için standart cirit agirligi cirit oyunlarinda kullanilan ucu demirli uzun mizraga ne ad verilirdi ata sporumuz cirit te kullanilan sopalarin yapildigi agaç hangisi atletizmde kullanilan cirit e baska hangi ad verilir

    Cirit
    Cirit; Takımlar halinde at üzerinde oynanan eski bir Türk savaş oyunudur.

    At üzerindeki iki takım oyuncularının meşe veya kavak ağacından yapılan yaklaşık 1 metre uzunluğundaki sopaları hareket halindeyken birbirlerine atmalarıyla oynanır. Puanlama hakem heyeti tarafından yapılır.

    Orta Asyadan Anadoluya, Türk coğrafyasında oynanmış olan Cirit gelenegi bugün Erzurum ve Kars civarında halen oynanmaktadır.



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  5. #15
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Kılıç Sporları



    Süvari bir ulus olan Türklerde kılıcın her kişinin yanında taşıdığı bir araç olması çok doğaldır.Türkler at ve kılıçla tarih boyunca çağlar açmışlar,çağlar kapamışlardır.Kılıç Türklerde kutsal kabul edilmiştir.Demir ve onu eriten ateşin büyük bir ruhsal yönü olduğu kabul edilirdi.Demire büyük saygı gösteren Türkler bu nedenle kılıca da saygı göstermişler,yeminlerini kılıç üzerinde yapmışlardır.
    İyi kılıç yapımı demiri bulan Türkler tarafından gerçekleştirilmiştir.Kamaların namlu denilen madeni bölümü daha da uzunlaştırılan Türk kılıçları dövme demirden ve ağırlıkları uç tarafa toplanacak biçimde yapılırdı.Her bozuluş yada kırılışta yeniden dövülerek kılıç biçimi veriliyordu.Türkler,kılıcın yapımında ve kullanımında de üstün yetenek göstermiş,kılıcın kullanım tekniğinde de büyük aşama yapmışlardır.Özel formüllerle yapılan kılıçlar yetenekli bileklerde büyük işler başarmışlardır.Tek vuruşta bir deve yavrusunu ikiye biçen bilek,yine tek vuruşta bir atlası ikiye bölüyor,kat kat yapılmış keçeyi doğruyordu.


    Kılıcı saldırı aracı olarak kullanan Türkler kılı kesecek kadar hünerli idi ve savunma aracı olarak kalkanı da ona eş değer özellikte kullanıyordu.Avrupa kılıçları düz ve iki tarafı da keskin olarak yapılıyordu.Türk kılıçlarının ise bir tarafı keskin ve kıvrıktır.Mezarlarına atları ve kılıçları ile gömülmelerini isteyen Türklerin kazılarla sağlanan bulgularında bu tarihsel yönlerini yansıtan bir çok belge ele geçmiştir.


    M.Ö. 23-24. Yüzyıl öncesine varan doğu Hun Türklerinin silahlarına ait Çin kaynaklarında geniş açıklamalar vardır.Bir bölümde şöyle denilmektedir:”Onların hepsi zırhlı süvarilerdi.Uzağa mahsus silahları yay ve oktu,Kısa silahları ise keskin kılıçlar ve mızraktı.

    Tarihçi lofyor.”Türkler(kılıç,acemilik ve dikkatsizlikte bir toprak çanak gibi kırılır)der.kılıç onu kullananın bileğin kuvvet ve yeteneği ile üstünlük kazanır.İşte bu bilek Türklerde vardır” demektedir.

    Ayrıca tarihi belgelerde Alparslan’ın yönettiği ani saldırılarda her Türk askerinin biri elinde,biri belinde,biride ağzında olmak üzere üç kılıcı olduğu belirtilir.Savaş dışında ise kılıç bir egemenlik sembolü olarak kullanılıyordu.

    Kılıç;kabza,korkuluk ve namlu diye adlandırılan üç bölümden oluşmaktadır.

    Kabza: Ağaç,boynuz,kemik yada madeni maddelerden yapılırdı.kabzanın süslü olmasına her dönemde ayrı bir özen gösterilirdi.

    Korkuluk: Kılıcı kullanan kişinin elini bir darbeye karşı koruyan bölümdür.

    Namlu ise: Kılıcın madeni bölümüdür.Türk kılıçlarının namluları eğridir.Eğri namlular darbede daha büyük yara açtıkları için delici kılıçlardan daha öldürücüdür.Bazı kılıçlarda iki yanları keskin,ucu sivri,düz yada yuvarlak olan namlu türleri de vardır.Namlunun keskin kenarına kılıç ağzı yada kılıç yalmağı denir.Kılıçlar kullanılmadıkları zaman “kın” denilen bir kılıfta korunur ve taşınır.Kın önceden madenden yada tahtadan yapılırdı.Kının üst tarafında bele bağlanmasını sağlayacak olan bölüm vardır.

    Eski Türklerde kılıç yapımı ustalığı yanı sıra,kılıç üzerine ve kınına yapılan işlemecilikte büyük bir sanata dönüşmüştür.Kılıçların kınları ilk dönemlerden beri hayvan,bitki türündeki motiflere göre süslenirdi.Kılıçların üzerine de özellikle kabza bölümlerine;kaç yılında,hangi amaçla,kimin tarafından yapıldığı kazınarak işlenirdi.İslam dininin kabulünden sonra kılıçlar üzerine ayet,hadis ya da bazı mısralar işlemekte bir gelenek olarak benimsenmiştir.
    11.Yüzyılda yazılan Kaşgarlı Mahmud un eserinde; demir maddesinde şu açıklamalar vardır; Kırgızlar Yabanku,Kıpçaklar ve öteki Türk boyları yemin edecekleri zaman demirden yapılmış kılıcı kınından çıkarırlar önlerine enine koyar “Bu kök girsin,kızıl çıksın” diyerek yemin ederlerdi.Bunun anlamı sözümde durmasam bu kılıç temiz girsin vücudumdan kanlı çıksın biçiminde idi.Bu suretle ”Demir intikamını alsın” demekti.

    Eski Türklerde daha 5-6 yaşındaki çocuklar ellerine verilen tahtadan yapılmış kılıçlarla bu uğraşa hazırlanırdı.Daha sonra iki çocuk bu tahta kılıçlarla birbirlerinin karşısında beceri edinirlerdi.Eski kaynaklara göre Türkler eğri ve tek yüzlü bir savaş aracı olarak kullandıkları kılıçları ile ilgili düzenlenen oyunlara büyük önem verirlerdi.Kılıçla ilgili becerilerini artırmak,sergileyebilmek için sık,sık gösteri düzenlenirdi.Bu kılıç oyunları yıl dönümlerinde ve büyük törenlerde yakılan ateşin çevresinde,müzik eşliğinde ritmik hareketlerle yapılırdı.Bu oyunlar ve benzeri akrobatik hareketlerin Türk efsanelerinde, destanlarında geçmesi bunların tarihin derinliklerinden indiğini anlatır.

    Kılıç-kalkan oyunu bir dini inançtan oluşmuştur.Bu gösteri ilkbaharda yeniden ateş yakmak amacı ile yeni yılın başında yapılırdı.Bundan yeni yılın ürünü için bir sonuç çıkarılırdı.

    İki düşman kabile arasındaki iddialı gösterilerde öldürme koşulu vardı.Düğün ve bayram gibi özel günlerdeki gösterilerde ise oyuncular birbirlerini yaralamaktan kaçınırlardı.Ancak oyunun aşırı heyecan ile yinede ölenler olabilirdi.

    Türkler çok iyi kullandıkları kılıçlarına kutsal bir değer kazandırmışlardır.Eski Türklerde olduğu gibi Osmanlı Türkleri de yeminlerini kılıç üzerine ederlerdi.Fatih Sultan Mehmet Bosna’daki Latin kilisesine tanıdığı ayrıcalığı doğrulamak için ”Kuşandığım kılıç hakkı için” diyerek güvence vermiştir.Yavuz Sultan Selim de Venediklilere ticaret ile ilgili olarak verdiği izni;”Kılıcım hakkı için” diyerek garanti etmiştir.

    Kılıç yapımı için 3-5 kg ağırlığındaki kılıç yumurtası 5-8 cm çapında ve 8-12 cm yüksekliğinde oval biçimdeki bir çelik külçe dövülerek yapılırdı.Sonradan değişik formüllerle kılıca su verilirdi.Kılıca su verme işlemi başlı başına bir sanattı.Kılıç ustaları kendilerine özgü değişik su verme formülleri bulmuşlar ve bunları birbirlerinden büyük değer olarak gizlemişlerdir.Bu türde yapılan Türk kılıçları havaya atılan yaş pamuktan bir yumağı kolayca ikiye biçerdi.

    Kaynak
    Doğan Yıldız Türk spor tarihi İstanbul-1979



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  6. #16
    n@r_cicegi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Feb 2008
    Nerden
    Boğazın İncisi, Avrupa'nın Birincisi (İstanbul)
    Mesajlar
    8,726

    Standart

    Türk Okçuluk Tarihi





    Osmanlı Türklerinde okçuluk, eski Türklerdeki okçuluk anlayış ve uygulayışının bir uzantısıdır. Ancak Osmanlı Türklerinde okçuluk daha büyük önem kazanmış, amaç ve uygulayışa yenilik ve genişlik kazandırmıştır.

    Eski Türklerde olduğu gibi Osmanlılarda da okçuluk, ordunun etkinliğini ortaya koyan bir araçtı. Bu nedenle bu aracı en iyi biçimde kullanabilmek için eğitim ön planda tutulmuştur. Eğitim, doğal olarak yarışmayı da bünyesinde barındırıyordu. Okçuların birbirlerinden üstün olduklarını gösterme amaçları onları günümüzün insanını şaşkınlık içerisinde bırakan başarılara itmiştir.

    İncelenen Türk oklarının ortaları kalın, baş ve sonlara doğru incelen, çok düz, esnek ve kozalaklı ağaçlardan yapıldığı saptanmıştır. Batılı araştırmacıların yaptıkları saptamalara göre “Türklerde okun uzunluğu, öncelikle oku atacak kişinin boyuna ve yayın niteliklerine bağlı” idi.

    Evliya Çelebi Seyahatnamesine göre yaycıların piri, ilk halife Ebubekir’in oğlu, Mehmet kabul edilir.

    Ok yapımcıları Istanbul’daki 200 dükkanda 300 kişi idiler. Ok yapımcılarının piri olarak Kavvasoğlu, Ömerinoğlu Ebumuhammed gösterilir. Okçuların piri olarak bazı kaynaklarda II. Halife Hz. Ömer’în adı da geçmektedir.

    Türklere Anadolu’nun kapılarını açmış olan Osmanoğulları, ok ve okçuluğa çok büyük önem ve değer verdiler. Orhan Bey Bursa’da yaptırdığı “Atıcılar Alanı” ile bu konuda ilk girişimi yapan hükümdar oldu. Yıldırım Beyazıt da Gelibolu’daki Okmeydanını yaptırdı. Daha sonraki dönemlerde ülkedeki önemli ok meydanlarının sayısı 34′ü buldu. Bu arada şunu da belirtmek gerekir; Geçici hatta devamlı ok atılan her yere “Okmeydanı” denilmemiştir. Düzenlenen alanların bu adı alabilmesi için, sınırları taşlarla çevrili, gerekli tesisleri olan, usta kemankeşlerin menzil taşlarının yer aldığı yönetici ve eğitici kadroları bulunması zorunluydu.

    Bölgelerdeki okçuluk çalışmasının topluca yapılması amacıyla okçuluk tekkeleri kurulmuştur. Bu kuruluşlara “Kemankeş Tekkesi, Tirendazlar Zaviyesi ve Atıcılar Dergahı” gibi adlar verilmiştir. Okçular tekkesi, günümüzün değerlendirilişi ile bir kulüp idi. Bu tekkenin başında bulunan kişiye, “Şeyh” denirdi. Bu kişi devlet tarafından görevlendirilmiş bir kulüp başkanı durumundaydı. Şeyh’e aynı zamanda “Binyüzcü Şeyh” adı da verilirdi. Şeyhler usta kemankeşlerin en olgun ve en akıllılarından seçilirdi.

    Kemankeşler usta atıcılar tarafından hazırlanan program doğrultusunda çalışmalarını sürdürürlerdi. Usta atıcılar arasında “İdmanı bir gün bırakanı, kemankeşlik on gün bırakır” denilirdi.

    Okçular tekkelerinin her birinde bir sicil defteri tutulur, kemankeşler ve sağladıkları dereceler günü gününe bu deftere yazılırdı. Bu defterde yer alabilmek için en az 900 gez (594 m.) uzaklığa ok atabilmek şarttı. Bu barajı aşan okçu günümüzde lisans olarak kabul edilen, ” Kabza” alma onuruna erişirdi. Okçular kanunnamesinde ençok özen gösterilen konulardan biri bu kanunname ile biçimlendirilmişti.

    Okçular tekkesinin bünyesinde, disiplin dışı hareketlerde bulunan kemankeşleri yargılayan ve cezalandıran bir Divan ile bu meydanın güvenliğini sağlayan bir güvenlik örgütübulunurdu. Kemankeş Mustafa, Kavisname adlı yapıtında ok atışlarıyla ilgili çalışmaları yöneten ve günümüzde antrenör denilen kişilere duyulan sınırsız saygıyı şu cümle ile nakleder: “Üstadsız bir nesne kemal ile idrak olunmak muhaldir.”

    Kemankeşlikle ilgili tüm çalışmalar da bir programa bağlanmıştır. Hatta büyük yarışlardan önce kemankeşlerin hazırlanması için birkaç hafta önce kampa alındıkları ve bu kamplarda gıda, çalışma ve dinlenme yanı sıra uykularına da özen gösterildiği, uyku sırasında sol kolları ve kalp üzerine yatmalarını önlemek için nöbette bekleyen kişilerin görevlendirildiği kaydedilmektedir.

    Okçulara, “Tirendaz, Tirzen, Kemankeş, Kavvas, Tirkeş” denilirdi. Kemankeşler hergün “Alalade idman” yaparlardı. Önemli yarışmalardan önce “Muhkem İdman” ağır ve zorlu çalışma dönemine girerlerdi. Okçuluk yapmak isteyen kişiler önce tekke şeyhinden izin alırlar ve namaz kılarak çalışmalara başlarlardı. “Şakirt” denilen acemi okçular önce tekkede yapılan ilk bölüm çalışmalarına katılırlardı. Bu acemi okçulara önce yayla idman yaptırılırdı. Bu idmanda ustasından “Kepaze kabzası” nın nasıl tutulacağını öğrenen okçu adayı, bu çalışmada vücüdun kepaze ile uyum kazanmasını sağlardı.İlk dönemlerde 66 kez kepaze çekilirdi. Bu çalışma ustaların yönetiminde günde bine kadar çıkarılabilirdi. Bu arada ” Şakirt”ler her sabah on kezden başlayarak her defasında arttırmak üzere avuçlarını bir mermere vurulardı. Okçuluk hem kuvvet hem de yetenek gerektiren bir beden sporu olduğu için uzun bir hazırlık dönemini zorunlu kılardı. Bu çalışmalar toplam dört ya da beş ay sürerdi.

    Okçulukta meydan çalışmaları, uzun süreli olurdu. Ustasının yönetiminde gerekli düzeye erişen okçu, “Kemankeş” sıfatını kazanabilmek için en az 900 geze ok atabilmesi zorunluydu. Bu gelişimi gerçekleştiren okçu, “Kabza”, yani izin alabilmek için tekke şeyhinin, bazı durumlarda da padişahın onayını alması gerekirdi.

    Ok atışlarında başlıca iki tür atış vardı: Menzil (mesafe) ve puta (hedef) atışları. Bu iki atış türüne de katılabilmek için okçunun kabza almış olması gerekirdi.

    Okmeydanlarında “Menzil atmak” ya da, “Menzil dikmek” (rekor kırmak) için yarışılan günlere, “Meydan günü” denirdi. Okun düştüğü uzaklık “Gez” ile ölçülürdü. Orta boylu bir kişinin normal olarak attığı bir adım boyu “bir gez” olarak kabul edilirdi, bunun uzaklığı yaklaşık 66 cm’dir.

    Hedefe ok atışları ise kuvvet, teknik, beceri ve görüşün birleşiminde noktalanıyordu. Hedefe atışlara, “Nişan atışları”, “Puta atışı” ya da “Puta koşulları” denilirdi.

    Evliya Çelebi Seyahatnamesinde, Fatih Sultan Mehmet’in fetihten sonra putların, Ayasofya Camii içinde ve İstanbul’un diğer yerlerinden toplattırarak Okmeydanı’nda “Nişangah” (hedef) olarak kullanılmasını emrettiği anlatılır. Bu nedenle bu atışlara “Puta atış” denmiştir. Hedefe atış yerlerinde nişangah olarak kullanılan put ya da sepetler 300 gez uzaklığa konurdu. Ayrıca nişangahların üzerinde bir de çıngırak vardı. Bu çıngırak, atışlarda hedefe isabeti haber veriyordu.

    Hedefe atış yarışlarının değişik türleri vardı: İp altından yapılan atışlarda kemankeşin boyunun altında ip gerilirdi. Zarp atışlarında kalın demir ya da tunç levhaları okla delmek gerekirdi. Makbul İbrahim Paşa, Atmeydanı’ndaki sarayını yaptırması nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman’a bir ziyafet vermiştir. Bu ziyafet eğlenceleri sırasında, Türk Okçuluk Tarihinin önemli kişilerinden biri olan Tozkoparan İskender, at üstünden attığı okla birbirinin içine yerleşmiş 5 kalkanı delmiştir. Bu usta kemankeşin başarıları efsanelere konu olacak kadar büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında Tozkoparan İskender’in Gündoğusundaki 1281,5 gez menzilinden daha uzağa ok atışı hiçbir dönemde gerçekleşememiştir. Tozkoparan başarılı okçuluk yaşamında sadece Lodos menzilinde Bursalı Şüca’yı geçememiş ve “Ah! Lodos menzili…” diyerek ölmüştür.

    Ok’a “Tir” ya da “Sehem” de denilirdi. En iyi ok çam ağacından yapılırdı. Bir metre uzunluğunda, üç parmak kalınlığında ve budaksız olan dallar bir takım işlemlerden geçirildikten sonra 3 yıl dinlenmeye bırakılırdı. En iyi ok yapımı için 20 yıl, “Timarlı” denilen daha dayanıklı oklar için 50 yıl beklenirdi. Okların maden ya da kemikten sivri ucun geçirildiği yere “Temren”, “Demren”, ya da “Soya” denirdi. Oku hedefe dik götüren tüye “Yele” adı verilirdi. Bu yeleler kuğu, kerkenez, kartal, tavşancıl gibi kuşların kanat tüylerinden yapılırdı.

    Güçlü kolların çektiği yaylardan fırlayan oklar mermi gibi giderek hedefi adeta sabun kalıbı gibi delerlerdi. Yarım metre kalınlığındaki kütükleri delip geçen oklar bulunduğu gibi, deve çanları, su bardakları ve demir kahve havanlarını delen oklar da görülmüştür.

    Ok uçları da farklı olabilirdi; Düdüklü oklar, havada ıslık çalarak giderdi. Uçları testere gibi olan saplandıkları yerleri paramparça etmeden çıkmazlardı. Geniş uçlu temrenler av ve savaşta, uçları meşinli oklar eğitimde kullanılırdı. Parlayıcı fitilli (Dum Dumlu) oklar tüm okların en önemlisiydi. Bunlar deniz savaşlarında düşman yelkenlilerini ateşe vermek için kullanılırdı. Ayrıca uçları zehirli oklar da vardı.

    Okların kondukları torbalara “Kandil, kubur, tirkeş, sadak, ok kesesi, okluk” denirdi. Bunlar en güzel şekilde işlenirdi.

    Yaya “Kavs” ya da “Keman” denirdi. En iyi yaylar akağaçtan yapılırdı. Yay yapımında kullanılan sinirler öküzlerin bileklerinin üst tarafından diz kapaklarına kadar olan bölümden sağlanırdı. Yaydan çıkan okun düzgün gitmesini sağlayan tüy üzerindeki yere “Siper” ya da “Ok yatağı” denirdi. Yayların sürekli olarak rüzgara karşı gölgede asılması gerekirdi.

    Türk yayları geniş ve ortası içeriye doğru basık, İran yayları bir daire biçiminde, Tatar yayları ise, her iki yaydan daha geniş görünümdedir. Bunların içinde etkili olanı Türk yaylarıdır.



    BiZ 3 KiŞiYiZ;
    KeYFiM, BeN ve KaHYaSi...







  7. #17
    yclysr - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    7

    Standart

    resmen tarihimiz...nice kazandığımız savaşlardaki kullanılan silahlar ve incelikleri...çok güzel teşekkür ederim...

Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Eklenmis Olan Tag'lar

View Tag Cloud

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351