1- ULUSAL İDEOLOJİ:
Bir kuramın bilimsel ve uygulanabilir olması için sınırlarını baştan belirlemesi gerektiğini daha önce belirtmiştik. İşte Kemalizm; evrensel oldukları iddiasındaki kapitalizm ve sosyalizmden farklı olarak kendi sınırlarını ilk adımda Türkiye Cumhuriyeti Ulusal Devleti ile yani Misak-ı Milli ile, ikinci adımda ise Avrasya coğrafyası ile belirlemiştir. Bir kuramın sınanabilmesi için geçerli olacağı iddia edilen sınırların önceden belirlenmesi gerekir. Kemalizm bu sınırları başından çizdiği için bilimsel anlamda sınanması ve eğer varsa yanlışlarından arındırıması da olanaklı olacaktır. Oysa evrensellik iddiasındaki ideolojiler bir çıkmazla karşılaştıklarında kendi ideolojilerini bu yeni durumu da kapsayacak şekilde genişletmek eğilimindedirler. Bu şekilde ideolojilerini bir inanç şekline dönüştürür hatta ideolojileri ile çelişen durumları görmemezden gelme kendilerine göre yorumlama çabasında olurlar.
Evrensellik iddiasındaki ideolojiler kuramlarının her yerde ve her koşulda geçerli olacağı yanılgısı içinde bulunduklarından toplumların tarihsel, coğrafi, kültürel, ekonomik özelliklerini göz ardı ederler. Kapitalizm de sosyalizm de Avrupa merkezli (sözde) evrensel ideolojiler olarak azgelişmiş ülkelerin sorunlarını çözememişler hatta açıkça bunların sömürülmesine yol açmış ya da desteklemişlerdir. İki örnek verelim. Emperyalizmin ideologlarından Fukuyama’nın Tarihin Sonu tezini göz önüne alalım Fukuyama, insanlık tarihinin belirli aşamalardan geçerek, kapitalizm de son bulduğunu kapitalizmin evrensel bir düşünce olarak tüm insanlığın sorunlarını çözeceğini iddia etmektedir. Fukuyama’ya göre artık insanlık tarihi, son aşamasına gelmiştir. Son iki yılda dünyada meydana gelen krizler, yoksulların giderek daha da yoksullaştığı bir dünya Fukuyama’nın bu tezini yanlışlıyor. Fukuyama eğer kapitalizm Batı Dünyasının sorunlarını çözecek deseydi belki haklı olabilirdi ama kapitalizmin evrensel bir sorun çözücü olduğunu iddia etmekle büyük bir yanlış yapıyor. Çünkü kapitalizm 15. yüzyıldan beri sömürgeci ve 18. yüzyıldan beri de emperyalisttir. Yani kapitalizm teknik gelişmelerden ve girişim ruhundan çok, öncelikle sömürüye, az gelişmişlerin sömürülmesine dayanır. İngiltere’nin sanayi devriminin öncülüğünü yapmasında dönemin buhar gücüne dayanan bilimsel teknolojik gelişmelerinin yanında, başta Hindistan milyonlarca doğulu insanın sömürülmesinden elde edilen artı değer vardı. Emperyalizmin kapitalist ekonomik sistemin doğal bir özelliği olduğunu belirlediğimizde azgelişmiş daha doğrusu geri bıraktırılmış ülkelerin kapitalist yoldan kalkınamayacağını da görürüz. Çünkü kapitalist sistem bu ülkelerde kendine bağımlı hastalıklı yapılar oluşturur ve bu ülkelerin başta doğal kaynaklarını, tüm zenginliğini sömürür. Bu azgelişmiş ülkeler hiç bir zaman batılı anlamda kapitalist bir gelişmeyi yaşayamazlar, çünkü onların sömürecekleri başka toplumlar yoktur. Bütün bunlar kapitalizmin evrensel bir kurtuluş olamayacağını gösteriyor.
Başka bir sözde evrensel ideoloji olan sosyalizme geldiğimizde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Marksist kuram bütün toplumların önce köleci ardından da sırasıyla feodal - kapitalist - sosyalist evreleri geçirerek sonunda komünizme ulaşacağını iddia eder. Burada da aynı kapitalizmin ideologlarınınkine benzer evrenselci ve determinist bir bakış açısı vardır. Madem ki tüm toplumlar aynı evreleri geçirecekler ve sonunda mutluluğa ulaşacaklar o zaman her toplumun kapitalizmi yaşaması gereklidir. Gerçekten de Marx’ın yazdıkları incelendiğinde tüm kuramın kapitalizmin yaşandığı hatta en ileri aşamasına geldiği toplumlara göre oluşturulduğu görülür. İşte bu hastalıklı bakış açısı azgelişmiş ülkelerin sömürülmesini desteklemiştir. Marx ABD işçi sınıfının gelişmesi için Meksika halkının sömürülmesini açıkça savunmuştur. Nasıl olsa eninde sonunda Meksikalılar da kapitalizmin sonrasında sosyalizmi yaşayacaklardı. İşte burada emperyalizmi doğru tanımlayamama ve evrensel olma iddiasının bilimsellikten uzaklığı görülmektedir. Marx ve diğer Avrupa merkezci sosyalistler kapitalizmi yaşayan toplumların sosyalizme ve daha sonra da komünizme kendiliğinden evirileceğini yani toplumsal gelişmenin yasasını bulduklarını iddia etmişlerdir. Oysa şu basit gerçeği görememişledir. Kapitalizm 15. yüzyıldan beri sömürgecilik ile birlikte gelişmiştir ve kapitalizmin sömürdüğü, pazarını, hammaddesini, işgücünü kullandığı kendine bağlı bir azınlık yarattığı bu ülkelerde gerçek anlamda ulusal bir kapitalizm gelişmediği için doğal olarak bunun sonucunda sosyalizme doğru bir evirilme de olmayacaktır. Bu ülkeler de ancak milliyetçi - halkçı, anti emperyalist hareketler başarılı olabilecektir. Yani Marx ve Fukuyama amaçları farklı bile olsa aynı çizgiye düşmüş tüm dünyanın aynı aşamaları izleyerek gelişeceği yanılgısıyla azgelişmişlerin sömürülmesini desteklemişlerdir.
Sosyal demokrasiyi ele aldığımızda da farklı bir tablo ile karşılaşmayız. Avrupa merkezli sosyal demokrasi hiçbir zaman azgelişmişlerin sömürülmesine karşı çıkmamıştır. Bernstein gibi Bernard Shaw, gibi pek çok sosyal demokrat sömürüyü desteklemişlerdir. Çünkü sosyal demokrasi bir paylaşım ideolojisidir. İşçi sınıfının kazanılandan daha çok pay alması için çalışır bu yüzden de azgelişmişlerin sömürülmesiyle elde edilen artı değerin kapitalist sınıfla paylaşılmasına karşı çıkmaz bunu destekler. Kuramsal temelde sosyal demokrasi ile Kemalizm arasında hiçbir benzerlik yoktur.
Oysa Kemalizm öncelikle emperyalizmi doğru olarak tanımlamıştır. Temel kriter olarak ulusal bağımsızlığı almıştır. Kemalizm azgelişmiş geri bıraktırılmış bir toplumun kapitalist ya da sosyalist yoldan kalkınamayacağını görmüştür. Karma ekonomik sistem ve Kemalist devletçilik işte bu anlayışın bir ürünüdür. Kemalizm sözde evrensel ideolojilerin karşısında ulusal bir seçenektir. Kemalizm ulusal bir ideoloji olmanın sonucu olarak temel yapı birimini de ulus devlet olarak belirlemiştir. Ulus devlet bir yandan da bu coğrafyada bağımsız ve barış içinde yaşayabilecek devlet ölçeğidir. Bu coğrafyada imparatorluklar, federasyonlar, ya da küçük devletçikler varlıklarını sürdüremez, emperyalist baskılara dayanamazlar.
Kemalizmin ulusal bir ideoloji; bir model olduğu yönünde Suna Kili şunları söylüyor. “Atatürk Devrim modeli anamalcı ya da Marksist gelişme modellerinin kopyası değildir. Kuşkusuz bu modellerden esinlenmiş, bunların toplum ve ülke koşullarına uyan, toplumun değişmesini sağlayacak olan yönlerini benimsemiştir. Devrimi oluşturan, devrim sürecinde alınan her karar, her uygulama her düşünce ulusal boyutlarda ele alınmış, ulusal çözümler olarak düşünülmüştür. Bu niteliği ile Atatürkçü gelişme yöntemi kendine özgü ulusal bir model olmuştur... Atatürk Devrimi her yönüyle ulusal bir devrimdir. Sınıfa dayalı devrim değildir. Atatürk bütün sınıfları, tüm ulusu içine alan, kavrayan bir kurtuluş, bağımsızlık eylemi oluşturmuştur. Gelişmekte olan ülkeler ekonomik nedenlerin en önemli olduğunu kabul etmelerine karşın, Marksist belirlenimciliği (determinizm) benimsememektedirler. Ulusçu görüşe göre siyasal güçler ekonomik denetlemeye yeterlidir ve devlet yok olup gitmeyecektir. Dadası yaşamın tinsel yönleri olduğu varsayımıyla marksist özdekçilik (materyalizm) reddedilmektedir. Marx’ın sınıf incelemesi yetersiz bulunmaktadır. Tarih proleter ve burjuva savaşımından daha çok konuyu içerir. Bir toplumda kırsal bölgede yaşayanlar, aydınlar, askerler de önemlidir....
Kemalizm evrensel ideolojileri reddederken onların temel argümanlarının da yanlışlığını ortaya koymuştur. Dünyadaki temel çelişkinin sınıflar arasında değil sömüren ve sömürülen ülkeler arasında olduğunu savunmuştur. Merkez - çevre kuramı olarak adlandırılan ve daha sonraki yıllarda azgelişmiş ülkelerin kalkınması için geliştirilen bu kuramı ilk sistemleştirenlerin de Kemalist Kadro hareketi olması önemlidir. Kemalizm ile merkez - çevre kuramı arasında bağlantıyı Emre Kongar; şöyle kuruyor. ”Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin, bütün Şark’ın davasıdır. ve bunu nihayet getirinceye kadar Türkiye kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir. Bu satırlar gerek merkez - çevre kuramının gerekse karşı emperyalist devrimi modelinin uygulayıcısı olan bir liderin bilincini eylem sırasındaki düşüncelerini göstermektedir. Yine Atatürk savaştan sonra 1933’te şunları söylemiştir. Şark’tan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Şark milletlerinin uyanışını da öyle görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih vukuu bulacaktır. Bu milletler bütün güçlükler ve bütün manilere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır. Müstemlekecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı egemen olacaktır. Bu sözler Türk Devrimi’nin liderinin merkez çevre kuramının devrim modelinin uygulaması sonundaki durumu paylaştığını gösteriyor. Gerçekten de Atatürk, Batı emperyalizmine karşı ilk başarılı sıcak savaşı vermiş bir lider olarak yukarıdaki sözlerine candan inanıyordu.” Yine Attila İlhan’da bu noktaya değiniyor. “Mustafa Kemal, ana çelişkiyi Türkiye’nin mazlum halkı ile emperyalizm arasında görüyordu. Böylece mazlum uluslarla emperyalizmler arasındaki çelişkiyi ön plana alıyordu.”



LinkBack URL
About LinkBacks







Alıntı ile Cevapla

Bookmarks