ATATÜRK DÖNEMİ (1922-1938) - AÇIKLAMALAR
(1)- Bu bölüm genellikle ATATÜRK'ün cumhurreisi seçildiği tarihten ölümüne kadar geçen olayların bilinmeyen yönlerini vermeye çalışacaktır... Yine Kemal Tahir, Rıza Nur, Yakup Kadri, Şevket Süreyya gibi dönemi çok iyi bilen yazarların değerlendirmeleri aynen alınmış, kaynaklar aşağıda belirtilmiştir. Aslında ATATÜRK DÖNEMİ 1918-1938 arasındaki 20 yıldır... ATATÜRK'ün günah ve sevapları, bu tarihler arasındaki yaptıkları birlikte değerlendirerek mizana vurulabilir...
Birincisi SAVAŞ, ikincisi BARIŞ faaliyeti üzerinde durmakta idi... Burada yeni DEVLET'in oluşumu ile ilgileneceğiz.
Amacımız biraz da ATATÜRK dönemindeki aksaklıkları, onun hatalarını ortaya koymak; böylece onun da bizler gibi İNSAN olduğunu göstermektir... Böylece bugünlere kadar yansıyan bazı sıkıntıların kaynağını TESBİT edebilmektir... Yoksa herhangi bir artniyet, veya çamur atma gayemiz yoktur!..
Bu yapılmadığı için, ATATÜRK’ten sonra gelen İSMET PAŞA, MENDERES, DEMİREL, ÖZAL’ın da DÖNEM MUHASEBESİ yapılamamıştır!.. Hatalar, aksaklıklar tesbit edilmeyince, onları düzeltmek mümkün olabilir mi?
BEŞER, HATADAN ÂRİ OLAMAZ!..ATATÜRK'ü hatasız, dönemini kusursuz gösterme çabası; ona sevgi yerine maalesef inançsızlık doğurmuştur.
GAZİ'nin en çok tartışılan kararları SALTANAT'ın kaldırılması, HİLÂFET'in kaldırılması, LÂAİKLİK, idamlar, ve "batıcı" kanunlardır. Hemen ekliyelim ki, bu hata ve kusurlar ATATÜRK'ü yükselmiş olduğu erişilmez mertebesinden indirmeye yetecek nisbette değildir... Onun binde biri kadar bile bu ülkeye hizmet etmemiş olan İsmet, Menderes, Demirel, Özal gibileri; onun bin katı daha büyük hatalar işlemişler, onların dönemindeki aksaklık, kusur, suistimaller inanılmaz boyutlara ulaşmış; bu kişiler ülkeyi bölünecek, parçalanacak, hatta batacak noktalara getirmişlerdir!..
Bu bakımdan amacımız ATATÜRK'ü kötülemek değildir!.. Biz biraz da ATATÜRK dönemindeki yolsuzlukların, aksaklıkların, alınan yanlış kararların; daha sonrakilerin yanında HİÇ MERTEBESİNDE kaldığını ve bunların büyük kısmının ATATÜRK'ten kaynaklanmadığını göstermek istedik!..
Bir üçüncü amacımız daha var. O da, şimdiye kadar tabu addedilip, sırf "ATATÜRK yaptı" diye hiç aksi düşünülmeyen hususlar üzerinde fikir yürütmek ve gerçekçi bir noktaya gelmektir... Yabancılar bu tarz bir faaliyete "brain storming" diyorlar... Biz "beyin silkeleme" diyoruz... Böylece üst dallarda kaldığı için hiç görülmeyen nice olgun meyvanın derlenmesi mümkün oluyor!
Bir husus var ki, kimse inkâr edemez... O da bazı çok önemli değişikliklerin aceleye gelmesidir... MİLLİ MÜCADELE'nin bile 4 yıl sürmesine rağmen, yani düşmanın ülkeden silahla kovulması 4 yıl almış iken; aynı düşmanla barış 5 ayda tamamlanmıştır!.. İzmir'e girişten 15 ay sonra 5 büyük devletle barış imzalamış, isyanlar bastırmış, SALTANAT'ı yıkmış, CUMHURİYET'i ilan etmiş, HALİFE'yi yurttan kovmuştuk!.. En önemli devrimler de 4 yıl içinde yapılıp bitti!.. Biz bu koşuşturma içerisinde HATA yapmanın kaçınılmaz olduğuna inanıyoruz!
Mesela "saltanatın ilgası" meselesi bize hep ilericilik, medeniyet sembolü olarak gösterilmiştir... Halbuki sahte "atatürkçüler"in kendilerine örnek aldığı BATI ülkeleri, bizim SALTANAT'ı kaldırdığımız tarihte hep KRALLIK'la idare ediliyordu!... ABD, İSVİÇRE ve FRANSA hariç!.. İngiltere, Hollanda, Belçika, Danimarka, İsveç, Norveç hâlâ da kral ve kraliçelerle idare edilirler... Hollandalılar kraliçenin doğum gününde evlerinin önlerindeki direklere bayrak çekerler. Hele İspanya, Franko gibi bir diktatörün vasiyetine uyarak krallık rejimine dönmüştür... Hiç birinde SALTANAT veya MEŞRUTİYET ile idare edilmekten dolayı bir aşağılık kompleksi yoktur... Hiç birinde bir CUMHURİYET özlemi gözlenmez... Hiçbiri de "gerici" veya "geri kalmış" sayılmaz!..
Bu konuda MUSTAFA KEMAL şöyle demektedir:
- "(İDARE SİSTEMİMİZ), HAKİMİYET'i KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLET'in eline veren idaredir, dedim... Hakikatte bugün DÜNYA yüzünde MİLLİ HAKİMİYET'i bu kadar kesin sağlayan, böyle açık belirten başka hiç bir idare yoktur!" - "Başka idareler ne kadar ilerlemiş, ne kadar gelişmiş olursa olsun, eksikleri ve boşlukları o kadar çoktur ki, günün birinde bizimkine benzer bir idare tarzına ulaşabilmesi için yeni ve önemli değişiklikler yapmak zorunda kalacaklardır!..." (27.4.1923)
Yani, MUSTAFA KEMAL, CUMHURİYET'i başkalarında görüp beğendiği için almış değildir!.. O NEV'İ TÜRK İNSANINA MUNHASIR yepyeni bir idare tarzı kurmak istemiştir. Ve BATILILAR'ın ilerde bizi taklit etmek zorunda kalacaklarını söylemiştir...Bu açıdan CUMHURİYET sistemimizi BATI’dan aldığımızı sanmak, CUMHURİYET ve DEMOKRASİ konularında BATI'yı taklide kalkmak, her şeyden önce MESELENİN ÖZÜ'ne aykırıdır!..
Ancak konunun bir de öteki yönü vardır... BATILILAR aptal mı ki, biz "saltanat kalktı" diye zil takıp oynarken, KRAL ve KRALİÇELER'ine sahip çıkıyorlar?.. Bir yandan da başkalarına da "saltanatı kaldırma, cumhuriyet kurma" baskısı yapıyorlar?..
Elbette ki, değiller!..
SALTANAT, DEVLET REİSLİĞİ müessesesinin DEVAMLILIĞI DEMEKTİR!.. Bu ülkelerde hükümetler çökse de, ülke İSTİKRAR'ında aksama olmaz.
Halbuki TÜRKİYE, aradan 70 küsur yıl geçmesine rağmen DEVLET REİSİ sorununu çözememiştir!.. 1960'dan beri Cumhurbaşkanı seçimi her seferinde problem olur... Yetkileri tartışılır... Hatta bir ara Özal bu meseleyi diline dolamış, boyuna bosuna bakmadan kendi "hanedan"ını ortaya atmıştı!.. Şimdilerde de DEMİREL "rejimin tükendiğini, başkanlık sisteminin gerekli olduğunu, hatta tek parti sistemine dönülmesi gerektiğini" söylüyor!.. (1997)
İkisinin de haklı olduğu bir tek nokta var: 80 yıllık CUMHURİYET tarihimizde 58 HÜKÜMET değiştirdik!.. Yani her hükümet ortalama 1.5 yıl bile dayanamamış!.. Hele bundan ATATÜRK, İNÖNÜ ve MENDERES’in nisbeten istikrarlı dönemlerini ve 5 yıllık askeri müdahale dönemini düşerseniz, her hükümetin ortalama bir yıl bile sürmediğini görürsünüz!..
İşte bu yüzden İTİLAF ülkeleri kendilerini İSTİKRAR içinde tutmak amacıyla KRAL ve KRALİÇELER'ini korurken; ALMANYA, AVUSTURYA, MACARİSTAN gibi düşmanlarını CUMHURİYET ilan edip HANEDANLAR'ını dağıtmaya zorlamıştı!.. (1919) TÜRKİYE'ye de daha ERZURUM KONGRESİ sırasında Albay Ravlingson vasıtasiyle "CUMHURİYET kurulduğu takdirde yardım edileceği" vaadinde bulunulmuştu!... Baş düşmanımız İNGİLTERE tarafından!..
Şu halde saltanatın kaldırılması, bir "devrim" değil, bir "mecburiyet"in sonucu olarak değerlendirilmelidir... Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu konuda MUSTAFA KEMAL çok tereddüt etmiş, mesele PADİŞAH'tan değil, Sadrazam Tevfik Paşa'dan kaynaklanmıştır.
O tarihte TÜRKİYE'de BİR PADİŞAH ama İKİ HÜKÜMET vardı... Yabancılar bizi birbirimize tokuşturmak için Lozan'a iki hükümeti de davet etmişlerdi. Ankara TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ tabirini kullanıyor, hiç bir zaman ayrı bir DEVLET intibaı vermiyordu... MUSTAFA KEMAL Sadrazam'ı ikna edemeyince, onun bağlı olduğu SALTANAT'ı kaldırarak DEVLET'in ANKARA'dan idare edildiğini ilan etti... Olay bundan ibarettir.
Bu konuda gerçek DEVRİM, DEVLET REİSLİĞİ müessesesini sarsılmaz bir temele oturtmak ve istikrarlı hükümet kurmanın yolunu bulmak olacaktır!..
Bizim DEVLET anlayışımızda KUVVETLER AYIRIMI prensibi yoktur... HAKİMİYET ve İRADE MİLLET'e aittir... MİLLET'i temsil eden DEVLET REİSİ'nin elinde toplanır... Bu konuyu CUMHURİYET bahsinde teferruatı ile işledik.
BAŞKANLIK sistemi bir çözüm olabilir; eğer BAŞKAN olarak ortaya atılan isimler gerçekten TÜRK, gerçekten EHİL, gerçekten PARTİLER ÜSTÜ İSE!.. Bir de her 4-5 yılda bir değişmez ise!.. DEVLET BAŞKANI'nın değişmesi ancak onun büyük bir hata yapması, veya ölmesi ile olmalıdır. (Şu Fransa bile cumhurbaşkanını 14 yıl sonra değiştirdi!.. O da Mitterand'ın ölmek üzere olmasından dolayı!..)
Başkanın yerine gelen de, mutlaka gidenden üstün olmalıdır!... Bütün partilerin, aydınların amacı böyle birini bulup işbaşına getirmek olmalıdır!.. DEVLET'in sürekliliği ve İSTİKRARI ancak böyle sağlanır.
Kısacası, "saltanatın ilgası", DEVLET REİSİ açısından TÜRKİYE'de bir boşluk yaratmış, bu boşluk ATATÜRK, milliyetsiz şef İsmet, hatta Bayar zamanında hissedilmemiştir... Ama 1960'dan bu yana, başımızı ağrıtan çok büyük bir sorundur. Mutlaka yerine SÜREKLİ bir yapı getirilmelidir.
Mesele burada da bitmez!.. Eğri oturup doğru konuşmak gerekir… İSLAM'da SİYASİ GÜÇ ile DİNİ GÜÇ birbirinden ayrılamaz... Bunu
SALTANAT'ın kaldırılması konusu 3 ayrı komisyonda ele alınmış, sonra bu üç komisyon bir araya gelip meseleyi müzakere etmiş ve Rıza Nur ve arkadaşları tarafından hazırlanan teklifi reddetmişti!..
Bunun üzerine MUSTAFA KEMAL komisyon çalışmalarına katılmış, masanın üstüne çıkarak çok sert bir ifade ile:
" Bu behemahal olacaktır. Burada toplananlar, MECLİS ve herkes MESELEYİ TABİİ GÖRÜRSE, fikrimce muvafık OLUR.... AKSİ TAKDİRDE, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal, bazı KAFALAR KESİLECEKTİR!.."
diyerek oradakileri tehdit etmiştir!.. Sanırız bu kanun, ATATÜRK döneminde DİKTATÖR'ce çıkarılan, yani MİLLET'in İRADESİ'ne ters düşülerek çıkarılan ilk kanundur.
Bu bakımdan, o dönemde büyük şaşkınlık yaratmıştı!.. Padişaha sadakat yemini etmiş subaylardan bir kısmı istifa etmişti... Çünkü Abdülmecit Efendi'ye devredilen "hilafet" içi boş bir kabuktan ibaret kalmıştı... Yani tek başına HALİFELİK, ilk andan itibaren YOKOLMA'ya mahkum edilmişti!.. Zaten ATATÜRK NUTUK 'ta "kendisinin Hilafet'in bittiğini bildiğini, ancak ilanı için uygun zamanı beklemek gerektiğini" söyler.
Öte yandan Sultan Vahdeddin, ülkeyi terkederken (17.11.1922) yanına 7 takım elbise, bir merasim üniforması ve 35.000 kağıt İngiliz lirası almış, kullandığı yakut taşlı altın sigara tabakasını bir gün önceden hazineye teslim edip makbuz almıştı!.. "Hain" diye nitelendirilen bu kişi, yurt dışına başka bir tek kuruş, bir tek taş çıkartmamıştır... Lord Kinross bu "kaçış"ın İngilizler ve Kemalistlerce ortak planlandığını yazar.
Vahdettin'in kaçış mektubu şöyledir:
- Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı General Harrington Cenaplarına,
- İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul'dan mahall-i ahara naklimi talep ederim efendim. 16.11.1922
Halife-i Müslimin Mehmet Vahdeddin
Şimdi şöyle bir durup düşünelim... Acaba TEVFİK PAŞA devreden çıkarılabilseydi, prestijini kaybetmiş olan VAHDEDDİN haledilip yerine OSMANLI hanedanından DİRAYETLİ biri getirilseydi, MUSTAFA KEMAL ölünceye kadar MECLİS'in ve HÜKÜMET'in başında kalsaydı, ne olurdu?..
Bu konuda son 50 yılda kafa yormuş bir tek galiba Kemal TAHİR var... Adamın adı o yüzden OSMANLICI'ya çıkmış...Biz de kendi değerlendirmemizi verelim.
Bir defa KIYAMET falan kopmazdı... ATATÜRK'ün çevresindeki en az İSMET PAŞA kadar değerli RAUF BEY, REFET PAŞA, KÂZIM KARABEKİR, MEHMET AKİF, RIZA NUR, MEHMET AKİF gibi değerli kişiler uzaklaşmazdı. PADİŞAH'a sonuna kadar bağlı olmaktan başka günahı olmayan pek çok değerli DEVLET ADAMI'ndan, BÜROKRAT'tan ilk andan itibaren yararlanma imkanı doğardı. Yani meydan İSMET PAŞA'ya kalmazdı!
İkincisi en az OSMANLI PADİŞAHLARI kadar KÖTÜ ve SİLİK kişiliklerle DEVLET BAŞKANLIĞI yapmış olan BAYAR, SUNAY, KORUTÜRK, DEMİREL gibi şahıslardan kurtulmuş olurduk!.. Şimdi kim çıkıp diyebilir ki, ATATÜRK dışında TÜRKİYE, padişahlardan daha ETKİLİ ve ONUR VERİCİ kişilerle TEMSİL edildi?.. Yok böyle bir şey!..
Yine kim diyebilir ki bu CUMHURBAŞKANLARI'nın hepsi tarafsızdı, partilerüstü idi, daha az MÜSRİF'ti?.. Bu da mümkün değil!..
SALTANAT ve HİLAFET'in düzeltilerek sürmesi halinde, MÜSLÜMAN ülkelerle bağımız kopmazdı... TÜRKİYE'nin liderliği devam ederdi... Özellikle HİCAZ bölgesini bize iade etmek durumunda kalırdı BATILILAR... Çünkü işgal ettikleri topraklardaki MÜSLÜMANLAR'ın hiç biri HALİFE varken MEKKE ve KÂBE'nin gavur elinde kalmasına rıza göstermezdi... SURİYE, IRAK, MISIR gibi MÜSLÜMAN ÜLKELER ilerde bağımsızlıklarına kavuşunca büyük TÜRK nüfuslarından dolayı TÜRKİYE'ye tekrar katılmak isteyebilirlerdi.
Biz ATATÜRK'ten başka hiç bir CUMHURBAŞKANI'nın herhangi bir OSMANLI PADİŞAHI'ndan daha üstün, daha başarılı olduğuna inanmıyoruz!... SALTANAT ve HİLAFET'i de İLERLEME'ye, KALKINMA'ya, YENİLİKLER'e engel olarak görmüyoruz!..
Eğer öyle olsaydı, hiç bir ülkede KRALLIK olmazdı!.. PAPALIK müessesesi bugün de devam etmezdi!.. Kıçıkırık RUM PATRİĞİ Bartelamos kendini 300 milyon ORTODOKS'un lideri, FENER'i de MÜSTAKİL DEVLET gibi göstermeye çalışmazdı!..
Bu bakımdan bizim tatlısu frengi aydınlarımızın İNGİLTERE’nin KRALİÇESİ’ne, PAPA’ya toz kondurmayıp, ülkemize çöreklenmiş olan RUM ve ERMENİ PATRİKLERİ’ne ses çıkarmayıp, hatta bunları TÜRKİYE için bir “şeref” vesilesi sayıp; sonra da kalkıp SALTANAT’a ve HİLAFET’e sövmelerini hiç mi hiç anlıyamıyoruz!… Bir şey gavur yapınca makbul, bizde olunca mı kötü? Bu ne biçim zihniyettir???
Bu yüzden de MUSTAFA KEMAL'in SALTANAT'ı kaldırmaktaki ve yerine bir yıl yeni bir SİSTEM koyamamasındaki tereddütü, anlıyabiliyoruz.
(2) Şükrü Efendi bu konuda haklıdır... Eğer MÜSLUMANLAR'ın gerçekten bir DİNİ SİYASİ LİDER'i var ise, herkese sözünün geçmesi gerekirdi.
Ama bu 700'lerden itibaren pek böyle olmamıştı. YAVUZ'dan sonra İSLAM DÜNYASI bir ölçüde bütünleşmiş, ancak OSMANLI'nın zayıflaması sonucu 19. asırda TÜRKİYE hariç hemen bütün İSLAM ülkeleri sömürge haline gelmişti.
Sadece ABDÜLHAMİD'in Malezya, Endonezya, gibi uzak diyarlara bile din adamı göndermesi, bu makamı tekrar güçlendirmiş; Hindistan gibi ülkelerin yararı MİLLİ MÜCADELE'de görülmüştü.
ABDÜLHAMİD'in HİLAFET ve İSLAM politikası o kadar etkiliydi ki, dönemin Japon İmparatoru kendisinden İSLAM'ı Japonlar'a öğretecek DİN ADAMLARI istemişti!.. Yani GAZİ'nin "Halife'yi kim dinler?" anlayışı doğru değildi, gerçek bir HALİFE için!
MUSTAFA KEMAL, 21.1.1921 günü Meclis'te:
- "ÂLEM-İ İSLAM gayet samimi ve vicdani rabıtalarla Makam-ı HİLAFET ve SALTANAT'a merbutturlar. Bütün ÂLEM-İ İSLAM yine o Makam-ı HİLAFET ve SALTANAT'ın temin-i masuniyeti için buna kaadir olan ve buna mütekeffil olan TÜRKİYE DEVLETİ'nin fikriyle hem fikirdir."
demesine, ve Meclis'in "Makam-ı Hilafet ve Saltanat'ın masuniyetini esas olarak kabul etmiş olduğunu" ilan etmesine (29.1.1921) rağmen; daha sonraki iddiası "HİLAFET'in mazinin bir rüyası olup, zamanımızda hikmet-i vücudu olmadığı" şeklinde idi... Yani GAZİ fikir değiştirmişti!
Rauf Orbay hatıralarında bu değişikliğin İsmet'in başının altından çıktığını yazar... Ona göre "İsmet Paşa Lozan'dan bambaşka ve tamamen aksi fikirler ve yaman bir HİLAFET düşmanı olarak" dönmüştü... Ve bu değişiklik, bir gafletten uyanma, gerçeği kavrama değil, "bazı düşman telkinlerine kapılması"ndan ileri geliyordu!.. İşte o telkinler Lozan'da sanki İsmet Paşa'nın danışmanı imiş gibi görüşmeler yapan ve telkinde bulunan Hahambaşı Haim Naum'dan kaynaklandığı söyleniyor! İsmet Paşa Lozan'da İngilizlerle TÜRKLER arasında bir nevi arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Hahambaşısı Haim Naum Efendi'nin telkinleri ile "HİLAFET'in artık ne şekilde olursa olsun TÜRKİYE'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması luzumunu" benimsemişti!.. Allem etti kallem etti GAZİ'yi de kendine uydurdu!..
Acaba GAZİ bu konuda bir hata mı yaptı?.. Elimizdeki büyük bir kozu kaçırmamıza mı sebep oldu?..
Kozun fazla büyük olmadığına delil olarak; Cihan Harbi ve daha sonraki olaylarda müslümanların birbirlerine karşı gayrımüslimler ile ittifaka girmesi, cephe alması, hatta savaşması gösterilebilir.
Ancak ÖNEMLİ olduğuna delil olarak da; HİNT müslümanlarının MİLLİ MÜCADELE'ye yaptıkları maddi yardım ve Eskişehir cephesinde HİNTLİ MÜSLÜMANLAR'ın bize silah çekmemesi gösterilebilir.
HİLAFET, ortak bir İSLAM DİNİ-SİYASİ LİDERİ anlamıyla acaba hâlâ önem taşıyor mu?.. Bu soruya genelde HAYIR diyeceğiz... Delilimiz de aradan 70 yıl geçmesine rağmen MÜSLÜMAN ÜLKELER'in bir araya gelip yeni bir halife seç*******idir. Bırakın HALİFE konusunu, MÜSLÜMAN ülkeler İSLAM KONFERANSI'nda bile SİYASİ, İKTİSADİ, DİNİ kararlar alamıyorlar… Ama bu güç TÜRKİYE’nin elinde kalsaydı, böyle mi olurdu, o da başka bir mesele!
Velhasıl bu konuda bir hata varsa bile bu, bazı ATATÜRK düşmanlarının iddia ettiği gibi "ATATÜRK'ün İngiliz ajanı" olarak bu işi yapmış olması değildir. Zaten böyle bir iddia onun için değil; İsmet Paşa ve Rıza Nur için ortaya atılmıştır, o da asılsızdır. Belki GAZİ ile İsmet bunu "gizli" bir anlaşma sonucu gerçekleştirmişlerdir. Ama eminiz, amaç ülkeyi BATILILAR'ın yeni bir baskısından kurtarmaktı!
Öte yandan ATATÜRK, HİLAFET ile birlikte gayrımüslim dini müesseseleri de kaldırmayı düşünüyordu. New York Herald muhabirine şöyle der:
- "Mazide, bilhassa ABDÜLHAMİD'in hal'inden sonra Kanun-i Esasi'mizi, ve Meşrutiyet kavaninimizi GARB'ın medeniyet makinesine imtisalen tadil etmeye çok çalıştık. Fakat bu teşebbüsümüz akim kaldı. Zira her hatvede PATRİKHANELER ve HİLAFET gibi siyasi, dini müesssesatın hukuku ile karşı karşıya geldik."
- "Asırlarca evvel TÜRK-MÜSLÜMAN ecdadımız bu memlekette siyasi, dini selahiyeti haiz rüesa tarafından idare edilmekte olan cemaatler buldular. Bu ilk fatihler muhtelif milliyetleri kendi mutat dini reisleri vasıtasiyle idare etmeyi münasip buldular. Ve bu dini reislere büyük bir selahiyet verdiler."
- "Halifenin ve patriklerin bu imtiyazatı kavaninimizin esasını teşkil etmişti. Partrikhanelerin veya hilafetin itirazatına maruz olmaksızın hiç bir ıslahat idaremize ithal edilemiyordu. Patriklerin hiddetini tahrik etmeden usül-ü tedrisimiz tebdil edilemezdi.!
- "Asırlardan beri Rusya, İstanbul Rum Patrikliği üzerindeki hegemonyası sayesinde, işlerimiz üzerinde muzır bir nüfuz sahibi oldu. Rum, Ortodoks ve Ermeni patrikhaneleri diğer kilise idareleri ihdasını elzem kıldı. O vakit Rum Katolik Patriği'ni, Yahudilerin hahambaşılarını tasdike mecbur kaldık. Protestanlık zuhur ettiği zaman, İstanbul'da bir Prortestan kilisesi mümesssilinin bulunmasını kabul zarureti karşısında kaldık ve Rum Patrikhanesi'nin imtiyazatına müşabih imtiyazlar verdik."
- "Son zamana kadar vergiler kiliseler vasıtasiyle tahsil edilirdi. Bu vergilerin tevzii ve tahsili hakkında bir söz söylenemezdi. TÜRKİYE'de yerleşmiş olan her cemaat, ister resmen selahiyet almış bulunsun, ister bulunmasın, kendi dini mekteplerine ve liselerine malikti. Fakat bu mektepler ihanet projelerine hizmet ettiler."
- "Ermeniler açıkça müstakil bir kraliyet kurmak lehinde çalışıyor, entrikalarda bulunuyorlardı. Bizimle 400 sene yaşamış Rumlar, TÜRKLER'in boyunduruğundan kurtulacakları günü düşünmeye başladılar. Mekteplerinde kendi lisanlarını ve dinlerini talim ettiler ve hükümeti yabancı saydılar."
- "Diğer milletlerle de aynı hal vaki oldu. TÜRKİYE'de mektepler ve kiliseler tahrikatın ocağı idi. Gayrımüslim anasır, hatta MÜSLÜMAN Araplar mekteplerinde TÜRK lisanının talimini ihmal ettiler... Böyle bir vaziyete İngiltere, Fransa, Amerika veya herhangi bir milletin ne kadar zaman tahammül edebileceğini sorarız." - "HİLAFET'LE BERABER TÜRKİYE'de mevcut olan ORTODOKS ve ERMENİ KİLİSELERİ, PATRİKHANELERİ ile MUSEVİ HAHAMHANELERİ'NİN ORTADAN KALKMASI LAZIMDIR!.." (4.5.1924)
Görüldüğü gibi ATATÜRK, HİLAFET'in kaldırılmasından yararlanıp gayrımüslimlerin dini müesseseleri ile okullarını da ortadan kaldırmak istemiştir. Ancak Lozan'da ve daha sonra gelen baskılar yüzünden fikrini uygulamaya koyamadı. Yabancı okullardan bir kısmını 1933'de kaldırabildi…. Ama Patrikhane ve kiliselere el atamadı… Olan HİLAFET'e oldu!..Bizce DİNİ açıdan DENGE bozuldu.
Öte yandan HİLAFET sadece MÜSLÜMANLAR için değil, BATILILAR için de bir SİYASİ anlam taşır...MUSTAFA KEMAL bunu şöyle anlatır:
- "İNGİLİZLER taht-ı esaretlerinde bulundurdukları İSLAM ALEMİ'ne karşı daima tazyik edebilmek için kıymetli bir alete, bir vasıtaya muhtaçtırlar. Bu kıymetli vasıta, MAKAM-I HİLAFET'e oturtacakları zattır... İngilizler bir aralık MISIR'da böyle bir vaziyet ihdasına teşebbüs etmişler, HİCAZ'da isyan ettirdikleri EMİR ile yine böyle bir vaziyet arzu etmişlerdir. Yine İNGİLİZLER belki elyevm AFGANİSTAN'da böyle bir oyuncak icadına çalışmışlardır... (İşgalde) Zat-ı Şahane'ye derhal İngilizler gayet geniş bir aguş-u himayet gösterdiler."
- (Halifeliğin kaldırılmasından sonra) "TUNUSLU, MISIRLI ve HİNTLİLER'le sair MÜSLÜMANLAR hakikatte İNGİLİZ tahakkümü altında veya FRANSIZ tabiiyetindedirler... Yakında MISIR'da bir HALİFE tayin edeceklermiş!
Zaten savaş öncesi sadrazam Sait Halim Paşa'ya 100 milyon İngiliz lirası karşılığı HİLAFET'in Araplar'a devrini teklif etmişlerdi!..
MUSTAFA KEMAL , DOĞRU OLDUĞUNA, GEREKLİ OLDUĞUNA inandığı için HİLAFET'i kaldırmıştır. "İngilizlerin her hareketinin bir oyun olduğuna inanırsak, hata etmiş olmayız!" diyen (Meclis Zabıtları, 29.1.1921) MUSTAFA KEMAL, Halife'nin BATI'nın elinde oyuncak olmasından korkmuştur!
Öte yandan güçlü, galip bir TÜRKİYE'nin elindeki HİLAFET'in kaldırılması, elbette ki İngilizler'in işine gelmiştir. Bu suretle müslüman sömürgelerini bir süre daha elde tutabilmişlerdir. Buna karşılık bize yaptıkları baskıyı azaltmışlardır... Belki bununla ilgili olarak bize bazı avantajlar da sağlamışlardır... Ancak bu avantajların GAZİ PAŞA'nın kararında etkili olduğuna inanmıyoruz. Hele bazı kesimlerin iddia ettiği gibi "şahsi menfaati" söz konusu olamaz. O düşünceyle hareket etseydi, MİLLİ MÜCADELE sırasındaki muazzam rüşvet tekliflerini kabul edip hareketin başından çekilirdi... Bu "rüşvet teklifi" olayını da Kemal Tahir anlatıyor. İlerde vereceğiz.
Peki, bu konuda GAZİ PAŞA'nın hatası ne idi?.. Bizce HİLAFET'in eski saygınlığına kavuşturulup kavuşturulamıyacağını araştırmalıydı. Böyle bir koz, o anda zayıf bile olsa, sadece 15 yıl önce etkisini Hindistan'da, Endonezya'da, Malezya'da hissettirmiş; İngilizler'i tir-tir titretmişti.
Bakın 5. Murad'ın torunu Selma Sultan, gelin olarak gittiği Hindistan'daki bu etkiyi nasıl anlatıyor:
- "Hindistan'ın tüm kuzeyi MÜSLÜMAN'dır. MOĞOL(TİMUR) hanedanının İngiliz ordusu tarafından kovulduğu 200 yıldan bu yana, HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI, OSMANLI HANEDANI'nı kendi HÜKÜMDAR AİLESİ olarak benimsemişlerdi. Ezilen bu insanlar MOĞOLLAR gibi TÜRK olan OSMANLI İMPARATORLUĞU'nun haşmetinden teselli bulmuşlardı."
- "1921'de TÜRKİYE'de HİLAFET tehlikeye düştüğü vakit, HİNTLİ MÜSLÜMANLAR daha önce görülmemiş bir şiddetle İngilizler'e karşı ayaklanmış, TÜRKİYE'ye para göndermişlerdi... Bu hareket Gandi ve Hindular tarafından da desteklenmişti!"
- "GAZİ, HİLAFET'e "ortaçağ uru" diyordu. Abdülmecit tahsisatının artırılmasını isteyince "Bir halifenin mütevazı yaşaması gerekir" diye alay etti. 5 Aralık'ta Ağa Han'ın mektubu gazetelerde yayınlanınca kıyamet koptu." - "Ağa Han HALİFE'nin aşağılanmasını kınıyor ve ona "İSLAM ALEMİ'nin saygı ve güvenini sürdürecek biçimde davranılmasını" istiyordu. Ancak mektup Londra'dan postaya verilmişti. GAZİ, onun üzerine ordu komutanları ile görüştü. Rauf Bey'i tehdit ederek bağlılık yemini aldı ve 24.2.24'de başlıyan görüşmeler 3.3.24'de tamamlandı, HİLAFET kalktı." (Kenize Murad, Saray'dan Sürgüne)
Aslında MUSTAFA KEMAL, HİLAFET'İ KALDIRMAMIŞTIR!.. BU MAKAMI, BİR ŞAHISTAN ALIP TBMM'NİN MANEVİ ŞAHSİYETİNE KATMIŞTIR!.. Yani TÜRKİYE istediği anda bu gücü devreye sokabilir!..
Biz daha önce "İSLAMİ ESASLARA BAĞLILIK İLKESİ"ni açıklarken, "hilafetin kalkmasından sonra, artık her İSLAM ülkesi liderinin kendisini HZ. MUHAMMED'in halifesi gibi görüp, kendi insanına ve diğer müslümanlara hizmet etmesi gerektiğini" belirtmiştik... Eğer bu liderler bir araya gelip TEK BİR MÜSLÜMAN LİDER etrafında toplanmaya karar verirlerse, ona da "hayır" demeyiz.
Aslında bunu biz demiyoruz!.. ATATÜRK diyor:
- "Bütün İSLAM ALEMİ esaret altındadır. Fakat onlar ESARET'ten kurtulduktan sonra BİRLEŞİK BİR MAKAM'ın iidaresine girmek istiyeceklerini düşünmek caiz midir?.. O da başka bir mesele!"
- "Demek istiyoruz ki, ONLARIN KURTULMASI İÇİN MÜŞTEREK BİR NOKTA-I RABITA göstermek suretiyle TARİHİ, VİCDANİ ve DİNİ bir VAZİFE yapıyoruz!" (16.1.1923) Yani biz "HİLAFET" meselesinin, ancak "İSLAM ÜLKELERİ anlaştığı, ve TÜRKİYE'nin elinde bulunduğu takdirde" tartışılabilecek SİYASİ LİDERLİK olduğuna inanıyoruz... Çünkü Hıristiyan mezheplerin tümünün lideri olduğu bir dünyada, bu konunun zaman zaman gündeme geleceğini biliyoruz... Ancak TÜRKİYE'den başka hiç bir MÜSLÜMAN ülkenin liderini ve İSLAM ANLAYIŞI'nı bu mevkiye layık görmüyoruz.
-----------------------



LinkBack URL
About LinkBacks





Alıntı ile Cevapla

Bookmarks