1 den 6´e kadar. Toplam 6 Sayfa bulundu

Konu: Atatürk Dönemi

  1. #1
    alternatif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Apr 2009
    Mesajlar
    1,811

    Standart Atatürk Dönemi

    ATATÜRK DÖNEMİ (1922-1938)

    - MUSTAFA KEMÂL'in OLAYLARI öyle bir AÇIKLIK ve AYDINLIK İÇİNDE GÖRÜŞÜ, öyle bir İNCEDEN İNCEYE TAHLİLDEN GEÇİRİŞİ vardı ki, çevresindekiler bunların doğuracağı SONUÇLARI ÖNCEDEN SEÇER gibi olurdu...
    (Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun değerlendirmesi)
    MUSTAFA KEMÂL, İtilâf Devletleri halklarının DÜNYA SAVAŞI yorgunluk ve bıkkınlığından sonra ANADOLU'da uzun ve kanlı bir mücadeleye girmek istemiyeceğini, bu devletlerin kendi aralarında MENFAAT çatışmalarına girecekleri ve kısa zamanda TÜRKİYE karşısında yalnız YUNANİSTAN'ın kalacağını çok doğru olarak görmüştür. - 17 Ekim 1922'de Sadrazam Tevfik Paşa'nın Ankara'ya çektiği telgraf saltanatın sonunu getirdi... Tevfik Paşa"muzafferiyet Ankara ve İstanbul arasındaki ikiliği kaldırmış, vahdet-i milliyemizi temin etmiştir" diyordu... Yani, padişah yerinde, hükûmet onun yanında, size de itaat düşer!

    MUSTAFA KEMÂL Paşa cevabında "Tevfik Paşa ve arkadaşlarının DEVLET siyasetini karıştırmaktan çekin*******inin büyük mes'uliyetler doğuracağını" söyledi.
    Tevfik Paşa yılmadı, bu sefer Büyük Millet Meclisi'ne başvurdu... İşin uzamaya tahammülü kalmamıştı. 28 Ekim günü MUSTAFA KEMÂL Rauf Bey'i çağırarak, "Saltanatı lağvedeceğiz" dedi... Yani ATATÜRK'ü saltanatı kaldırmaya İstanbul hükûmeti zorladı.
    Rıza Nur "Saltanat'ın kaldırılması için teklifi kendisinin hazırladığını, MUSTAFA KEMÂL'in başlangıçta tereddüt ettiğini, bu yüzden imzasının aşağılarda olduğunu" söyler. - Böylece 1.11.1922'de SALTANAT ilga edildi, HİLÂFET Saltanat'tan ayrıldı... (1) Abdülmecid halife oldu.
    VAHDETTİN bir gemiyle önce Malta'ya, sonra HİCAZ'a gitti. Şerif Hüseyin bir müddet sonra VAHDETTİN'i kovdu... Bu, yüzlerce yıldır ülkesini idare etmiş, ve düşmana karşı savunmuş bir ailenin temsilcisine işlenmiş büyük saygısızlıktı... Arap işte böyle nankördür!..
    Ancak Hüseyin, OSMANLI'ya ihanetin bedelini çok pahalı ödedi... İngilizler'in desteklediği Vehhabi Suudlar tarafından tahttan indirildi (1924), Yemen'e kaçmak zorunda kaldı.
    "Hain" diye tanıtılan VAHDETTİN, yurt dışına gittiği güne kadar işgâl altındaki İstanbul'da OSMANLI HAZİNESİ'ni korumuş; giderken de çalıp götürmeye yeltenmemiştir!.. Yurt dışında düştüğü mâlî sıkıntıda, kendisine ATATÜRK destek olmuştur.

    MUSTAFA KEMÂL, İzmir'deki konuşmalarında (31.1.1923) "MİLLET HÂKİMİYETİ'ne karşı çıkan mürtecilerin MİLLET tarafından parçalanması gerektiğini" söyledi... "Millet için can vermek"ten söz etti.(Söylev ve Demeçler 2, sf. 146) Konya'da (20.3.23) "Kendi başıma kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm," dedi.
    27.1.1923 tarihinde yaptığı konuşmada ise "kurdukları idarî sistemin en iyi olduğunu, başka ülkelerdeki sistemlerin hep eksiği olduğunu, ilerde onları bizi örnek alacağını" belirtti. - Nihayet CUMHURİYET'in ilânına dair teklif 29.10.1923 günü ittifakla kabul edildi... MUSTAFA KEMÂL ilk cumhurbaşkanı oldu.
    Yani, SALTANAT'ın kaldırılmasıyla CUMHURİYET'in ilanı arasında tam bir yıl boşluk vardır!.. Bu dönemde TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ tabiri kullanılır.
    - 1924 yılı Bütçe Kanunu hazırlanırken başına "Makam-ı Muallâ-yı Hilâfet", "Şehzâde-yi Civanbaht", "Sultân-ı Alyet-üş Şân" ünvanları ile erkek ve kadın eski hanedan mensuplarına bağlanan ödenek ve aylıkların konmuş, Cumhurbaşkanlığı bütçesi bunların altına sıkışmıştı!.. Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) bunu Meclis'te ifade etmiş, ancak sağdan soldan bağrışmalar, saldırır gibi davranışlar, devam etmesine imkân bırakmamıştı.
    İşin en garip tarafı, bu hadisenin üzerinden 15-20 gün geçmemişti ki, aynı Meclis HİLÂFET'in kaldırılmasına, ve HANEDAN mensuplarının sınır dışı edilmesine karar vermişti!
    Öyle ki, MUSTAFA KEMÂL PAŞA'nın "Hanedan mensubu yaşlı kadınların muaf tutulması" lehinde yaptığı müdahaleye "Olmaz, ne çıkarsa kadınların başının altından çıkar," diye karşı koymuşlardı!
    Aslında SALTANAT'ın ilgası ve Cumhuriyet'in ilanından hemen sonra, Hindistan'daki İsmailiye mezhebinin şeyhi Ağa Han ve Emir Ali, İsmet Paşa'ya bir mektup yazıp, "halifenin siyasi durumunun korunmasını" istemişlerdi.
    Türk dostluğu ile tanınmış Fransız yazar Claude Farrere de "HİLÂFET'i kaldırırsanız, bütün İSLAM aleminde prestijinizi kaybedersiniz," diye yazıyordu.
    - Aynı dönemde Refet Paşa Halife Abdülmecit'in ayaklarını öpüyor. Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa, Nurettin Paşa, Vehip Paşa Halife'ye canlarıyla başlarıyla merbut bulunuyorlardı.
    Şükrü Hoca bir risale yazmış. "Hilâfet aynı hükûmettir" diyordu. Şükrü Efendi'ye göre Abdülmecid Efendi Çin-Hint-Efgan-İran- Irak-Suriye-Filistin-Hicaz-Yemen-Mısır-Trablus-Tunus-Cezayir-Fas-Sudan- Malezya-Endonezya-Somali-Sovyetler-Balkanlar.. hülasa dünyanın her tarafındaki MÜSLÜMANLAR'ın ve İSLÂM memleketlerinin umurunda tasarruf sahibi olmak icap ederdi. (2)
    Bu hayal hiç bir zaman hakikat olamamıştı... Emeviler'in Endülüs'te, Şiiler'in Mağrip'te, Fatımilerin Mısır'da, Abbasiler'in Bağdat'ta birer hilâfet ve saltanat kurdukları (hem de aynı dönemde), ümmet fikrinin pek kuvvetli olduğu o sıralarda bile birleşemedikleri meydanda... Biz İngiliz, Fransız bayrakları altında vuruşan İSLÂM kardeşlerimizle boğuştuk. MAKAM-I HİLAFET ilan ettiği CİHAD-I MUKADDES'e rağmen, bizi İSLÂM kardeşlerimizin fiili taarruzundan koruyamadı... Zaten ecnebilerin HİLÂFET makamına taarruz et*******i insanı şiddetle şüphelendiriyordu. Sonradan anlaşıldı ki, amaçları HİLÂFET'i OSMANLI'nın elinden almak, sömürgeleri olan MÜSLÜMAN ülkeleri yönetebilmek için bir "kukla" halife seçmek imiş!..
    - Hüseyin Cahit Yalçın "HİLÂFET bizden giderse TÜRKİYE'nin ÂLEM-İ İSLÂM içinde hiç bir kıymeti kalmaz," diyor, İstanbul'un başşehir yapılmasını isteyen yazılar yazıyordu...
    Hüseyin Cahit dünya yüzündeki TÜRKLER'i birleştirmek için ANADOLU çocuklarını Kafkasya dağlarında telef ettirenlerin elebaşlarındandır. O fikirle bir imparatorluk kaybettik... Ama acaba HİLÂFET konusunda haklı mıydı?..
    Halife Abdülmecid'in davranışları da yeni devlet tarafından kabul edilecek nitelikte değildi. Komutanları çağırarak görüşüyor, yabancı elçiliklere görevliler yolluyordu.
    3.3.1924'de yapılan görüşmelerde Urfa Meb'usu Şeyh Sait Efendi, "Cumhuriyet'in görevlerinden biri de İSLÂM'ın kurallarını korumaktır... İSLÂM'da idarenin iki kuralı MEŞVERET ve İTAAT'ten ibarettir," dedi. 1. Madde "HİLÂFET; HÜKÜMET ve CUMHURİYET mânâ ve mevhumunda esasen mündemiç olduğundan, HİLÂFET MAKAMI mülgadır," şeklinde çıktı... Yani HALİFELİK KOLTUĞU kalkmış oldu, HİLÂFET'in MÂNÂ ve MEVHUMU doğrudan T.B.M.MECLİSİ'nin hükmî şahsiyetine devredildi.
    Yasaların FIKIH'a uygunluğu 1921 anayasasının gereği idi... (Madde 7) 1924 anayasasında DEVLET'in dini İSLÂM'dı... (Madde 2) T.B.M.MECLİSİ şer'i hükümleri yerine getirirdi. (Madde 26)
    Nihayet "Ankara'nın Başkent olduğu" kanunu (13.10.23) ve "hilâfetin kaldırıldığı" kanun çıkarıldı... (3.3.1924) (3) Aynı zamanda SER'İYYE ve EVKAF Vekaletleri de kaldırıldı. Vakıflar uzun süre başı boş kaldı... Saraylar, köşkler kapatıldı.
    Halifeliğin kaldırılması için "İngilizler'den 2 milyon lira para alındığı" iddiasını halifeliği kaybeden Abdülmecid çıkarmış, Rıza Nur ile İsmet'e iftira atmıştır... Aslında MUSTAFA KEMÂL, hatta çevresindekiler buna tenezzül edecek tiynette değildi.
    Halife'den sonra, 29.1.1925'de Rum Patriği 6. Konstantin de mübadele gerekçesiyle yurt dışına çıkarılarak ORTODOKS EKÜMENİZMİ'ne son verildi!.. Young'a göre bu suretle İstanbul Hıristiyan enternasyonalizminin başkenti (Constantinople) olmaktan çıkarılıyordu!.. Bu çok önemli olay, pek çok tarihçi ve "atatürkçü"nün gözünden kaçar!
    Şeyh Said, "HİLÂFET'e son verilmesi, Kürt-Türk birliğinin temelindeki İSLÂM'a bir saldırıydı. Dolayısiyle şimdi Kürtler kendi geleceklerini serbestçe belirleme hakkına sahıp oluyorlar," diyerek isyan etti.
    Hindistan ve Rusya müslümanları kararı olumlu bulmadılar, ki bunlar dünya müslümanlarının hemen yarısı idi... Araplar aldırış etmediler. Mekke Şerifi Hüseyin kendini halife ilan ettiyse de, Peygamber torunu olmasına rağmen kimse kabul etmedi.
    - Lozan'da azınlık ve yabancıların imtiyazlı statülerinin devamı istenmişti... 2. döneminde din ayırımı yapılmaksızın bütün yurttaşlara tek yasa uygulaması kabul edildi.
    20.4.1924'de ilk TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU tadil edildi... Yeni anayasa liberal görüşler taşıyordu... Ancak uygulama farklı olmuştur.
    - GAZİ'nin fedaisi TOPAL OSMAN, milletvekili Ali Şükrü'yü öldürdü. (1924)
    Topal Osman Pontus çetelerini, Koçgiri isyanını bastırmıştır... Rumlar'ın Giresun'a savaştan önce yaptıkları anıtı dinamitle yıktırmıştır... Topallığı savaşta aldığı bir yaradan dolayıdır. MUSTAFA KEMAL'e hayrandı. Bir kaç yüz adamı ile onu korurdu. Milletvekili Ali Şükrü'yü de ona muhalefet ediyor diye vurdu... Sonra Muhafız Bölüğü komutanı İsmail Hakkı Tekçe'nin askerleri ile girdiği çatışmada öldürüldü..
    Milletvekili Arnavut Haydar, Meclis'e bir önerge vererek Topal Osman'ın asılmasını istedi... Bu adam MUSTAFA KEMÂL'in muhaliflerindendi. Şimdi onun fedaisinden intikam alıyordu... Kabul edildi. Topal Osman'ın cesedi mezardan çıkarılıp asıldı!...(4)
    Sonunda cenazesini eski Giresun kaymakamı ve dostu Nizamettin Bey alıp Giresun'a götürdü.
    Ziya Hurşit ve muhalif milletvekilleri Ali Şükrü'ye büyük bir cenaze töreni yapıp GAZİ'ye gözdağı vermek istediler... Ziya Hurşit te sonradan İzmir suikastine katıldığı için asıldı.
    - Cumhuriyet'in ilk yıllarında önde Meclis vardı. Arkada ise üç siyasî teşekkülün çekiştiği görülüyordu: Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti, M.M.Grubu ve İttihat ve Terakki...
    1. grubun başında Yakup Kadri vardı, 2.nin başında Velit Ebüzziya, 3.nün başında Kara Kemâl...
    Müdafaa-yı Hukuk, MİLLİ MÜCADELE'nin siyasi kadrosunu teşkil etmekte ve T.B.M.Meclisi'nde bir parti niteliği taşımaktaydı. Bu teşekkül yalnızca düşman işgâli altındaki bölgeleri kapsamak imkanını bulamamıştı... Bundan dolayıdır ki, MUSTAFA KEMÂL PAŞA'nın müsaadeleriyle gizli bir Müdafaa-yı Hukuk Teşkilatı kurmak vazifesi Yakup Kadri'ye verilmişti... Bu teşebbüs, İngiliz siyasî polisine rağmen büyük bir başarı kazanmıştı.
    Bu teşkilat Millî İstihbarat vazifesi gören ve Kurtuluş Savaşı'nda büyük hizmetleri geçen M.M. Grubu'nun tepkisi ile karşılaşmıştı.
    Bu çekişmeden İttihat ve Terakki şebekesi yararlanmaktaydı. Mütareke devri boyunca her biri bir köşeye çekilmiş veya Malta'ya sürülmüş bu eski ve tecrübeli politikacılar şimdi birer birer ortaya çıkmışlar, köşe başlarını tutmaya başlamışlardı... Şefleri Kara Kemâl'in sözde "İş Bürosu" olan Sirkeci'deki bir apartman dairesini İttihat ve Terakki merkezi haline sokmuşlardı. Yayın organları da Hüseyin Cahit Yalçın'ın Tanin gazetesi idi.
    Hüseyin Cahit Bey, ayrıca "Eğer alacaklı devletlerin taleplerini yerine getirmezsek, bundan böyle onlardan hiç bir mâlî yardım bekliyemeyiz... Kendi yağımızla kavrulmak gibi acıklı bir duruma düşeriz," diyordu. (5)
    Refet Paşa'nın zaferden sonra İstanbul'a gelişi, Dr. Adnan Adıvar'ın T.B.M.Meclisi hükümeti adına şehrin idaresini ele alışı millî duyguları uyandırmıştı ama, nifak unsurlarını ortadan kaldırmamıştı... Adnan Bey İttihatçılar'a yakındı.
    MUSTAFA KEMÂL üçünü (Kara Kemâl, Velid Ebüzziya, Yakup Kadri) İzmit'e çağırdı. Temsil ettikleri siyasi teşekküller hakkında sorular sordu... Sonra üçüne de bundan sonraki hizmetlerinin Müdafaa-yı Hukuk bayrağı altında olabileceğini söyledi... Yakup Kadri ve Kara Kemâl hemen kabul etti. V. Ebüzziya önüne bakmakla yetindi. Somurtkanlığı, ancak ordu kumandanı Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dağıldı. Aralarında bir zihniyet benzerliği olduğu ortada idi.
    - 1923'te İstanbul seçimlerini Müdafaa-yı Hukuk adayları kazandı. Bunlardan en az oyu da İttihatçılar'ın el üstünde tuttukları İsmail Canbulat aldı.
    Grup İzmir'de zorlandı... Bu havalide Redd-i İlhak Cemiyeti'nden başka siyasî bir kuruluş yoktu. Bu cemiyettekiler Sivas ve Erzurum Kongrelerinde ortaya konulan prensiplere yeteri kadar ilgi göstermemişlerdi.
    İçlerinde iyi niyetli kimseler olduğu gibi art niyetliler de vardı... Nitekim işgâl Bursa ve Uşak'a kadar yayılınca bunların bir kısmı Ankara'ya geldikleri halde, bir kısmı ortadan kaybolmuştu... Bunlar ancak zaferden sonra ortaya çıkacaklar ve zaferde payları varmış gibi caka satıp dolaşmaya başlıyacaklardı. MUSTAFA KEMÂL, bunlardan Nurettin Paşa'yı NUTUK'ta "dedikodu"ya varcak derecede eleştirir.
    İşte bu sebepten kadrolaşma büyük bir ihtiyaç haline gelmişti. MUSTAFA KEMÂL, "HALKÇILIK esası dahilinde" bir fırka kurdu... Müdafaa-yı Hukuk grubu bu fırka içinde yer aldı. (9.9.1923) MUSTAFA KEMÂL, HALK FIRKASI'nın temelini teşkil eden 9 UMDE'yi tesbit etti.
    Bu 9 UMDE şunlardır:


    1- HÂKİMİYET MİLLETİNDİR!
    2- MİLLÎ HAYAT'a ve MUKADDERAT'a T.B.M.MECLİSİ egemendir.
    3- KANUNLAR'da, TEŞKİLÂT'ta, İDARE'de, EĞİTİM'de, İKTİSAT'ta MİLLİ HAKİMİYET esastır!
    4- SALTANAT diriltilemez.
    5- MAHKEMELER, MUHAKEME ŞEKLİ ve KANUNLAR düzeltilecektir.
    6- MİSAK-I SA'Y için teşebbüse KÖYLÜLER yararına başlanacaktır... AŞAR kaldırılacak, MİLLÎ BANKALAR güçlendirilecek, DEMİRYOLLARI arttırılacaktır.
    7- TEVHİD-İ TEDRİSAT sağlanacaktır.
    8- ASKERLİK süresi kısaltılacaktır. 9- ŞEREFLİ bir BARIŞ'ın temeli; MALÎ, İKTİSADÎ ve İDARÎ İSTİKLÂL-İ TAM'dır!
    MUSTAFA KEMÂL, CUMHURİYET'in ilanından hemen sonra REİS-İ CUMHUR seçilince, parti başkanlığını FİİLEN İsmet'e bıraktı... (19.11.1923) Parti'nin "fahri" başkanlığı ile avunduğunu şöyle ifade etmiştir:
    "Başvekilimiz muhterem İsmet Paşa Hazretlerinin FİİLEN idare ve RİYASET ettiği Halk fırkası'nın Reis-i Umumiliği, benim için medar-ı iftihardır". (16.9.1924)
    İsmet Paşa 50 yıl bu partinin başında kalarak KANUNÎ'nin saltanat rekorunu kırdı!... 6 OK onun uydurması, ve 9 UMDE'yi dejenere etmesidir!..
    Parti kurulurken, Yakup kadri, "İyi ama paşam, bu partinin doktrini yok," demiş, MUSTAFA KEMÂL: "Elbette yok çocuğum. Eğer doktrine bağlarsak, İNKİLAB'ı dondururuz," cevabını vermişti!..(Tek adam, Cilt 3, sf. 86) CHP'yi donuk, hantal bir hâle getiren İsmet'tir.
    Rauf Orbay İsmet Paşa'nın LOZAN dönüşünde GAZİ'yi ve MECLİS'i avucunun içine alışını şöyle anlatır:

    - " İsmet Paşa kendisini 'Avrupa politika alemini ve dünya ahvalini herkesten iyi anlamış ve bilmiş bir politika adamı' olarak tanıtmak becerikliliğini, MUSTAFA KEMÂL PAŞA da dahil olmak üzere herkese kabul ettirmişti!"
    - "Bunu böyle kabul edişimiz, bizim GAFLET'imiz olmuştur!.. Zira MUSTAFA KEMÂL PAŞA da, ben de, KARABEKİR ve ALİ FUAT PAŞALAR da, diğer bir çok arkadaşlar da yıllardanberi çeşitli vazifelerle gidip gelerek, dillerini bildiğimiz, matbuatını ve neşriyatını da yakından takip ettiğimiz dış âlemin ve bilhassa Avrupa politikasının hiç te yabancısı olmadığımız halde; şimdi ömründe İLK defa gittiği Avrupa'da bir kaç haftacık kalan İsmet Paşa'ya 'dünya ahvalini herkesten iyi bilen bir dış politika uzmanı' gözü ile bakmak gafletine nasıl düştüğümüzü anlamıyorum!!." - "Büyük Millet Meclisi'ndeki EKONOMİ-POLİTİK tahsillerini Avrupa'da yapmış, bu sahada İHTİSAS sahibi olmuş, muntazaman dünya ahvalini takip eden genç mebuslar bile, Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı dinlerken, ağzından çıkan her sözü mahz-ı keramet telakki edecek derecede tesiri altında kalmışlardı!"
    - İsmet kudretli ve değerli birini görürse, hemen onu tepelemeye kalkardı!.. İşin kolayını da bilirdi. Rakibini MUSTAFA KEMÂL'e şahsi düşmanmış gibi gösterir, onu aldatırdı!.. Bu suretle MUSTAFA KEMÂL'in çevresindeki değerli insanların uzaklaşmasına sebep olmuş, ve tek kalmayı başarmıştır.
    Bu durumdan tedirgin olan Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Refet paşalar arasında, Rauf Bey başbakanlıktan çekildikten sonra bir tertip düşünülmüştür.... Muvaffak olabilmek için de orduyu ele almak lüzumlu görülmüştür.
    Bu sırada MUSTAFA KEMÂL generallerin ya ordudan ya da meclisten istifaları üzerinde duruyordu.
    Paşalar önce mebusluktan istifa ettiler. İsteklerine uygun olarak Kâzım Karabekir 1. Ordu müfettişliğine, Ali Fuat paşa 2. Ordu müfettişliğine tayin edildi. 3. Ordu müfettişi Cevat Paşa ile kolordu kumandanı Cafer Tayyar da bu tertibe dahildi... Bir yıl sonra orduyu elde ettiklerine inanınca, askerlikten istifa odip tekrar Meclis'e döndüler.
    - Ali Fuat Paşa Konya'dan döndükten sonra MUSTAFA KEMÂL ile görüşmek istemiş, fakat bir türlü emeline nail olamamıştı... Biri Devlet Başkanı, diğeri Ordu Müfettişi; o zamanın Ankara'sı gibi avuçiçi kadar bir kasabada bir araya gelemiyor!.. Bu mümkün değildi.
    O günlerde Meclis'te dolaşan söylentiler bunun İsmet Paşa'nın bir tertibi olduğu yönünde idi... Çünkü Ali Fuat Paşa, MUSTAFA KEMÂL ile diğer paşaların arasını bulmaya azmetmişti!
    Bu kişilerin muhalefeti doğrudan GAZİ'ye değildi. Hepsinin emeli de GAZİ ile anlaşmaktı.
    Böyle bir şey İsmet Paşa'nın işine gelir miydi?..GAZİ eski silah arkadaşları ile bir araya gelince o "vazgeçilmez adam" vasfını kaybetmez miydi?..İşte böyle bir kuruntu içinde İsmet Paşa, MUSTAFA KEMÂL ile Ali Fuat Paşa'nın buluşup uzlaşmalarını önliyecek her türlü tedbiri almıştır!.. Adı geçen paşaların bir çoğu, ATATÜRK öldüğünde dahi ona "küs" idiler.
    - Büyük Millet Meclisi, Fransız İhtilali erkanının birbirini bertaraf etmeye çalıştığı "Convention"ı hatırlatır olmuştu.
    Refet Bey ve arkadaşları "Saltanatçı, Hilafetçi, Cumhuriyet Düşmanı" olarak suçlandıklarında, hepsi "Reddederim!" diye bağırıyordu. Şu halde dava ne idi?... Onların davası MUSTAFA KEMÂL PAŞA'nın sadece İsmet Paşa'ya bağlanıp kalmaması, eski silah arkadaşları ile birleşmesi idi!..
    Sonunda Ali Fuat Cebesoy'un, Rauf Bey, Refet Paşa, ve Kazım Karabekir Paşa ile birlikte Halk Fırkası'ndan istifa ettiklerini ve Cumhuriyetçi Terakkiperver Fırka"yı kurdular.
    - Bu arada hasta olduğunu öne süren İsmet Paşa, başbakanlıktan istifasını verdi!.. Yerine Fethi (Okyar) Bey geldi. Ancak Şeyh Sait Vak'ası denilen büyük silahlı gericilik hareketi, Fethi Bey hükümetini gafil avladı. (11.2.1925) (6)
    Fethi Bey o geniş ve yığın halindeki ayaklanmayı, Doğu'da sık görülen dağ eşkiyalıklarından biri telâkki etmişti... Bir kaç kıta jandarma ile bastırılacağını zannediyordu. Milletvekillerinin büyük kısmı da bu kanaatte idi...(7)
    İsmet Paşa'ya göre isyan ordunun müdahalesini zaruri kılacak kadar vahimdi... Şeyh Sait çeteleri Şemdinan'a gelip dayandılar. 14 vilâyet isyancıların eline geçti. Yani durum sadece ciddi değil, tehlikeli idi. Çünkü arkasında İngilizler vardı.
    Buna rağmen Terakkiperver erkanı ile Halk Partisi hizipçileri isyanın ordu kuvvetiyle bastırılmasına şiddetle karşı çıktılar... Aralarında Kazım Karabekir gibi paşaların bulunduğu bu grup, "kardeş kanı dökülmesinden, iç savaştan" söz ediyorlardı. İktidar kanadı da çok ağır ithamlarla saldırıyordu. Aslında ATATÜRK'ün sonradan Nutuk'ta belirttiği gibi, Şeyh Sait isyanında muhalif gruptan bir çok kişinin parmağı vardı, bunlar vesikalarla ortaya çıkmıştı...(8)
    MUSTAFA KEMÂL'in hem isyan, hem de muhalefetle uğraşması mümkün değildi. Takrir-i Sükun kanunu çıktı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. GAZİ-Karabekir sürtüşmesi böylece derinleşti. Kel Ali, Kılıç Ali yeniden kurulan İstiklâl Mahkemeleri'nde epey idam cezası verdiler.
    İşte İsmet Paşa böyle bir hengâme sonucu, bir elinde Şark'taki ayaklanmayı ordu ile bastırma, diğer elinde de Takrir-i Sükun Kanunu, tekrar iktidara gelmişti. Uzun süre de başta kaldı, ta 1937'nin sonlarına kadar!...
    - MUSTAFA KEMÂL, DOĞU ve GÜNEYDOĞU MESELESİ'ne büyük ehemmiyet veriyordu... Bölgede 30.000'i mavzer olmak üzere 160.000 silah toplanmıştı!.. Buradakiler fakirdi de, bunca silahı alacak parayı, mermiyi nereden buluyorlardı?.. Bu soru, şimdinin de en önemli sorusudur.
    Bunun için isyan bastırılır bastırılmaz 1505 ve 1515 sayılı kanunlar çıkarıldı... Bölgedeki arazi istimlâk edilecek, sonra TÜRK veya TÜRK KÜLTÜRÜ'ne bağlı göçmenlere tahsis edilecekti.
    Ayrıca isyana sebep olan 500 kadar ağa ve aşiret reisi de batıya göç ettirildi. Bu kişiler Ermeniler'den kalan toprakların ve evlerin üzerine de oturmuşlardı... Topraklar ellerinden alınıp otoriteleri kaldırılınca, gerekli hukukî ve sosyal zemin hazırlanmış oldu. Artık o bölgenin her bakımdan TÜRKLEŞMESİ için hiç bir engel malmamıştı.
    Ancak MUSTAFA KEMÂL'in kafasında uğraşması gereken pek çok konu vardı... Bu meselenin teferruatı ile ilgilenemedi. Başbakan olan Bitlisli İsmet te, Rumeli göçmenleri ile ilgilenmedi... Doğuya gidenlere tapu verilmedi... Batıya göç ettirilen ağalara 1934 yılında geri dönme izni verildi... Bunlar Medenî Kanun'un 639. maddesini çarpıtarak Ermeni topraklarını şahsi mülkleri haline getirdiler!.. 2510 sayılı kanunla da dağıtılmamış topraklarını geri aldılar. Büyük ümitler ile doğuya yerleştirilmiş olan Rumelili göçmenler Bursa yöresine kaydı. (9)
    Cumhuriyet döneminde de azgın BATICILIK yapıldı... O kadar ki, takvimimizi, ağırlık, uzunluk ölçülerimizi bile değiştirdik, tek BATI'ya benziyelim diye... Bununla da yetinilmedi. Kıyafetimizi, tatilimizi, saatimizi, nikah, cenaze, yemek sistemimizi, hukuk sistemimizi, devlet idaremizi, hatta "LAİKLİK"le dinimizi bile değiştirdik. (10)
    ATATÜRK DÖNEMİ - 2
    MUSTAFA KEMAL:
    " Kan ile yapılan inkılâblar daha muhkem olur. Kansız inkılâb ebedileştirilemez... Fakat biz lüzumu kadar kan döktük. Memleketimizde bir çok isyanlar vukua geldi, ve bunların hepsi tenkil edildi... Şayan-ı temennidir ki, bu dökülen kanlar kâfi gelsin, ve badema kan dökülmesin!" demişti. (22.1.1923)
    Ancak burada bahis konusu olan "kan" düşmanla savaş dönemine aittir... Kanın gerçekten orada durması gerekirdi. "Şapka", "Türkçe" EZAN gibi konuların isyanlara sebep olması, yeniden gereksiz yere kan akması dönemin talihsizliklerindendir.

    Çünkü ATATÜRK İNKILÂBÇILIĞI aslında TÜRK İNKILÂBI'dır!.. Ve aslında TEK'tir!.. Bütün diğer uygulamalar bu TEK hedefe ulaşmak için yapılmıştır ve TEFERRUAT'tır!..
    Bu hususu ATATÜRK şöyle ifade eder: "TÜRK İNKILÂBI nedir?..Bu İNKILÂB geniş bir değişimi ifade etmektedir!..MİLLET'in, VARLIĞI'nı DEVAM ettirmek için, fertleri arasında düşündüğü MÜŞTEREK BAĞ, asırlardan beri gelen şekli ve mahiyeti değiştirmiş; yani MİLLET, dini, mezhebi bağlılık yerine TÜRK MİLLİYETİ BAĞIYLA FERTLERİNİ TOPLAMIŞTIR!.."

    Yani TÜRKİYE CUMHURİYETİ ve yeni TÜRK DEVLETİ sadece ve sadece TÜRK MİLLETİ'ne dayanır!.. TÜRK MİLLETİ'nin hemen tümü MÜSLÜMAN olmasına rağmen, MÜSLÜMAN olmayıp ta kendini TÜRK sayan herkes bu DEVLET'i kuranlardandır!.. Aksine, MÜSLÜMAN olup ta kendini TÜRK saymıyanların ne bu DEVLET'te, ne de CUMHURİYET'te söz hakkı yoktur!.. İşte GERÇEK ATATÜRK İNKİLÂBI budur, ve adı TÜRK İNKILÂBI'dır!..
    Şimdi ortalıkta dolaşıp ta, "atatürk ilkeleri, atatürk devrimleri" diye ortalığı tozu dumana katanlara bir bakınız!.. Hepsi MEZHEPÇİLİK, KÜRTÇÜLÜK, LAZLIK, ÇERKEZLİK peşindedir!.. Hepsi DİN'i, veya kendi çarpık LÂİKLİK anlayışını siyasete âlet eder!.. Bu yüzden de "İNKİLÂB" olarak gösterilen ATATÜRK DÖNEMİ uygulamalarının temelindeki gerçek TÜRK İNKILÂBI unutulup gitmiştir!.. MİLLET'i, DEVLET'i her bakımdan "TÜRK"leştirmek, VATAN'ı gerçek bir TÜRKİYE, yani TÜRKLER'İN YURDU yapmak gerekirdi, 80 yıldır yapamadık!!!
    Bundan sonra sıralayacağımız, ve POLİTİKACI ve SÖZDE AYDINLAR'ın bir kısmına sıkı sıkı sarılıp ta, bir kısmını tamamen göz ardı ettikleri ATATÜRK DÖNEMİ UYGULAMALARI'nı, bu gözle değerlendirmek ve hepsinin bu TEK TEMEL İNKILÂB'la bağlantısını kurmak gerekir!.. 1924'de Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkartılıp bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlandı... Ancak sayıları 70'ı bulan yabancı okulların büyük kısmının kapatılması, kalanların denetime alınması için, Bursa Olayı'nı beklemek gerekti.(Bakınız: ATATÜRK DÖNEMİ - AÇIKLAMALAR-3, 11)
    1924'de Musiki Muallim Mektebi kuruldu. Arkeolojik kazılar, müze ve arşiv kurma, restorasyon çalışmaları başladı... Konya Eski Eserler Müzesi 1928'da açıldı.(12)
    17.2.1925'de ÂŞAR kaldırıldı. Böylece Devlet vergi gelirlerinin dörtte birinden vazgeçmiş oldu. (13)
    25.2.1925'de "DİN'İN POLİTİKAYA ÂLET EDİLMEMESİ" konusunda bir kanun çıkarıldı.
    26.2.1925'da Fransız Tütün Rejisi kaldırıldı... Fransızlar'a bağlı olarak çalışan kolcu teşkilatı kaldırıldı. Böylece TÜRK tütününü Fransız'a vermek istemeyen "kaçakçılar" ile kolcular arasındaki çatışmalar sona erdi... Her yıl yüzlerce gencin ölmesi önlenmiş oldu.
    25.11.1925'de Şapka kanunu çıkarıldı... Bu da Sivas'ta, Rize'de, Trabzon'da, Erzurum'da yeni isyanlara sebep oldu. (14)
    30.11.1925'de tekke ve zaviyeler kapatıldı... Cübbe, sarık yasaklandı. Şeyh, derviş, mürit, türbedar gibi ünvanlar kaldırıldı.(15)
    26.12.1925'de miladi takvim ve BATI saat sistemi kabul edildi.
    17.2.1926'da MEDENİ KANUN İsviçre kanunlarından tercüme edilerek kabul edildi.

    Yine aynı günlerde Ticaret Kanunu Fransa, Almanya ve Belçika'dan alındı... İtalyan kanunlarından kopya edilen "Türk" Ceza Kanunu yürürlüğe girdi... Hukuk Mahkemeleri Usulü Kanunu Neuchatel Kanunu'ndan aşırıldı... Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Deniz Ticareti Hukuku Kanunu Almanya'dan alındı... (1929) İş İdaresi Hukuku Kanunu da İsviçre'den devşirilince hukuk sistemimiz her bakımdan BATI hukukuna benzedi...(1929) Halbuki İtalyan Ceza Kanunu 1889 tarihli idi!.. Ötekiler de ondan hallice değillerdi... Yani biz hâlâ o kanunlarla idare edilmekteyiz. (17) Üstüne üstlük son zamanlarda yapılan değişiklikler de bizi gerçek ADALET'ten gittikçe daha uzaklaştırıyor!.. Suçluya hak tanıyıp mağduru eziyor!
    Bülent Tanör Kuruluş konferanslarında "Neden yarı sömürge TANZİMAT DÖNEMİ Batı kanunlarını KISMEN aldı da, BAĞIMSIZ CUMHURİYET döneminde TOPTAN alındı?" sorusunu soruyor... Haklı olarak... Mesela MECELLE tamamen Türk anlayışına göre hazırlanmış, İslâmî esaslara dayanan bize has bir hukuk sistemi idi. (1869) Ve AHLÂKÎ ESASLAR'ı öne çıkarırdı, yani MENFAAT esasını öne çıkaran BATI hukuk sisteminin tam aksine!.. MUSTAFA KEMAL aslında İsmet Paşa'ya MECELLE'yi vermiş, ve gerekli değişikliklerin yapılarak kanunlaşmasını istemişti. Ancak İsmet Paşa İsviçre'nin Hıristiyanlık temeline dayanan kanunlarını aldı, sözümona bize adapte etti, ve MECLİS'te kitabı havaya kaldırıp "Kabul edenler??... Etmeyenler??... Kabul edilmiştir!" şeklinde üzerinde görüşme yapmadan oya sundu.
    Medeni Kanun ile MÜLKİYET kavramı temelinden değiştirildi... Mülkiyet ferdî ve masun hale getirildi. Bu yolla kapitalist dönüşümün yolu açılmış oldu ki, bizce son derece hatalı, suça, soyguna, yağmaya açık bir durum yaratıldı... Gelir dağılımı bozuldu.
    GAZİ bu köklü "reformlar"ın Takrir-i Sükun kanunu sayesinde gerçekleştirildiğini açıkça ifade etmiştir... Yani halkın çoğunluğunun kolay "evet" diyeceği, yenilir yutulur şeyler değildi!..
    Cumhuriyet öncesinde Şer'iye, Nizamiye, Ticaret, Cemaat, Konsolosluk mahkemeleri vardı... Lozan'dan sonra 3 gayrımüslim cemaat kendi cemaat hukuklarını uygulamaktan vazgeçtiklerini Ankara hükümetine bildirdiler... Buna rağmen, niye böyle köklü bir değişikliğe gidildi??? Biz bunu ATATÜRK'e değil, İsmet Paşa'nın LOZAN'dan sonra büründüğü BATICI kisveye bağlıyoruz.
    14.4.1928'de Anayasa'dan "DEVLET'in dini İSLAM'dır" hükmü çıkartıldı... Mebusların yeminlerindeki VALLAHİ ifadeleri kaldırıldı... (19) "Lâik" BATI ülkeleri ise hâlâ İNCİL üzerine yemine devam ederler!.. Yapılan bir değişiklikle Meclis'in DİN işleri ile ilgilenmesi önlendi... 1945 yılında Anayasa dili baştan başa sadeleştirildi.
    24.5.1928'de rakamlar değişti.(20)
    1928'de Yeni TÜRK Alfabesi kabul edildi.(21)
    3.2.1928'de ilk TÜRKÇE hutbe okundu.
    Kemal Tahir bu konuda şu gerçekçi yorumu yapar:

    -" Tevfik Rüştü. "BATILILAR devrimler tutmadı sanırlarsa, mahvoluruz," diyormuş. Tevfik Rüştü'ye göre devrimler bizim için değil, BATILILAR için yapılmış!.."
    - "Ne demektir "Köylü bizim efendimiz"?... Köylü kim, koca GAZİ PAŞA kim?..." - Bu lâf "Vatan-Millet yolunda zorlanmaktayım!" anlamınadır!.. "Köylü takımına efendi dedikse, gerisini anlamalı!" demektir!.. Bunca padişah gelip geçmiştir OSMANOĞULLARI'ndan... Bak bakalım, böyle okkalı lâf var mı?.."
    Kemal Tahir bu sözleri ile GAZİ'nin baskılardan bunaldığını, çevresine söz geçiremediğini anlatmak istemektedir!..
    Haziran 1926'da GAZİ HAZRETLERİ'ne İzmir'de bir suikast planı ortaya çıkarıldı... (18) (Kemal Tahir KURT KANUNU adlı eserinde bu olayın ve dönemin çok güzel bir değerlendirmesini yapar.)
    - Ekim 1929'da dünyada iktisadi buhran başladı.
    - 1929'da Terkos suyu yabancılar tarafından İSTANBUL'a getirildi, arıtıldı.
    - Ağrı'da isyan çıktı.
    - 1930 Serbest Fırka'nın kuruldu ve üç ayda kapatıldı.
    ATATÜRK hiç bir zaman istediği nitelikte adam bulamamıştır... Çoğu zaman aynı kişilere tekrar tekrar muhtaç olmuştur. Bu kişilerin başında Bitlisli İsmet ile Fethi Okyar gelir... Şeyh Sait isyanında vurdumduymazlığından dolayı görevden aldığı Fethi Okyar'a, bu sefer parti kurdurur. İsmet'in dalaverelerinden kurtulmak için!..
    Kemal Tahir, Serbest Fırka'nın kuruluşunu İsmet'in tavrına bir tedbir olarak görür ve olayı şöyle anlatır:

    - İsmet Paşa'ya kalsa, Cumhurbaşkanı kısmı sarayında oturmak gerektir. Ancak GAZİ PAŞA, şöförü Dadal'a "Yolculuk var" dedi. Yaver'le Şükrü Kaya ekibini atlatıp Çankaya'dan indiler. Bözöyük Salih Bey, Ali Kılıç Bey, Zühtü Recep Bey, Abbas Cevat Bey, bunlara da telefon edildi. Bunlar demirbaşlardı... Bilecik Mebusu İbrahim Bey'in köşkünün yolunu tuttular.

    - "Senin İsmet Paşa'na bir oyun oynayacağız ki, gör bakalım tedbiri nasıl şaşacak " dedi GAZİ PAŞA...Hasılı Serbest Fırka'nın temeli bir Ağustos günü Yalova'da atıldı.
    Bir muhalefet partisi açılıyor, Serbest Fırka adıyla. Açan Paris elçimiz Fethi Bey!..
    İktidarda olan Cumhuriyet Halk Fırkası'nın lideri GAZİ Hazretleri.. Başvekil İsmet Paşa da onun vekili. Fethi Bey'in kendi teşebbüsüyle böyle bir işe girmesi imkânsız!.
    GAZİ Hazretleri parti kurmaya Fethi Bey'i razı edince, meseleyi İsmet Paşa'ya açmışlar, "Hay Hay " demiş. "Açıklamayı birlikte yapacağız, hazırlık yapalım," demiş.
    Öyleyse neden gizli tutuldu GAZİ'nin Büyükdere'ye gelip Necmettin Molla'nın evinde 7-8 gün kalıp Fethi Bey'le görüştüğü?...
    Fethi Bey'le İsmet Paşa'nın arası biraz açık ta ondan!.. Sebep Osmanlı borçlarının altınla ödenmesi... - Fethi Bey "İlle altınla ödeyelim" diye direnmekte... Delirmiş mi?.. Dünyanın iktisat buhranıyla yanıp kavrulduğu sıra!.. En zengin devletler dünya savaşındaki borçlarını ödemezken!...
    - Cumhuriyet hükümetinin payına düşen OSMANLI borçlarının nasıl ödeneceği Lozan'da en çetin meselelerden biriydi. Uyuşulamadı. Barıştan sonra alacaklılarla konuşmanın sürdürülmesi kararlaştırıldı. Çünkü İsmet Paşa, altınla ödemeye karşıydı. "Kağıt para veririm," diyordu. (1924)
    - Konuşmalar Paris Büyükelçisi Fethi (Okyar) Bey'e bırakıldı. 1928'de bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmaya göre alacaklılar borçtan indirme yaptılar. Buna karşılık biz de altınla ödemeyi kabul ettik.
    - Anlaşma imzalandığı zaman "hizmet"i beğenilerek alacaklılarca Fethi Bey'e 10.000 lira "mükafat" verildi!..(1.45TL.=l dolar)
    - Bir taksit ödedik... Fakat 2. taksidin ödeme vakti yaklaşırken iktisadi buhran başladı. (1929) Taksidi altınla ödesek, paramızın değeri düşecekti. Altın 8 bonknottan 10 banknota çıktı. Bunun üzerine İsmet Paşa hükümetin borçların altınla ödenmesinin imkansızlığına karar verdi.
    - Fethi Bey alacaklılara verdiği sözün tutulmamasını onur meselesi yapmış olacak ki, o yaz izne gelince hükümet kararını eleştirdi.
    - GAZİ PAŞA Hazretleri bir akşam, çekişmeye değinmeden, 1928 anlaşmasının uygulanmamasından sıkıldığını açıkça söyledi.(23)
    - İsmet Paşa'dan söz etmeden, "Hiç yoktan mesele çıkarttılar. Cenuptaki demiryolu konusunda çıkan meselede Fransızlar'a karşı ben kendim ortaya çıkmaya mecbur oldum. Bu işte de beni Fransızlar'la İngilizler'e karşı çıkmaya mecbur edecekler," dedi.(24)
    - "Fikrinden vazgeç" denilmiyor, "Halktan sakla" deniyor!..
    - En zengin devletlerin borçlarını ödemiyeceklerini söyledikleri bir dönemde.. İktisat buhranı dünyayı altüst ederken...Her gün yüzlerce banka, yüzlerce şirket iflas ediyor. Fabrikalar, madenler işçilerini dışarı atarak kapılarını kapatıyorlar!..
    - Dünya iş çevrelerinde dolandırıcılıklar, kendilerini öldürmeler gündelik olaylar haline geldi. Borsalar panik içinde!... En güçlü paralar, en güvenilir hisse senetleri paçavralara döndü. Dünyaya hükmeder görünen en yaman para güçlerinin güçsüzlüğü, en sağlam kuruluşların temel çürüklüğü meydana çıkmış!. (25)
    - Buna karşılık her yıl 700.000 altın borç ödeyeceğiz...Hem de CUMHURİYET'in değil, OSMANLI İmparatorluğu'nun!... Sanki ANADOLU Savaşında biz yenilmişiz gibi!..
    - Daha rezilliği, bir büyükelçinin aldığı 10.000 lira bahşiş yüzünden. "Altınla ödetirim," diye söz vermiş olmalı ki, sözünü tutamadığı için onuru kırılmış olmalı... Parti açacak, hükümetin gırtlağına sarılacak... Nasıl iştir bu?..
    - Bütün mahareti GAZİ'nin en ufak heveslerine bile sessiz sedasız itaat etmek olan İsmet Paşa, sinirlerine hakim olarak "Hay hay" dedi, oturdu.
    - Bu hürriyet Takrir-i Sükun kanunundan, İstiklal Mahkemeleri'nden 4 yıl sonra getirilmek isteniyordu. Baskı, devrimlerden çok dalaverecilere, vurgunculara yaramıştı..."
    - Falih Rıfkı milletvekilliğinin 1. yılındaki bir olayı anlatır:
    - " Yakup Kadri ile Meclis'e gelmiştik. Bir kaç milletvekili bize bir kanun teklifi imzalatmak istediler:. "Hidemat-ı vataniyesine mükafeten MUSTAFA KEMAL PAŞA Hazretlerine l milyon lira ihda edilmiştir..." Muzaffer kumandanları parayla mükafatlandırmak İngilizler'in adeti değil miydi?...
    - Beynimizden vurulmuştuk. KUVVA-YI MİLLİYE devrinde İngiliz entelijansı, hareketin başından ayrılmak şartıyla, MUSTAFA KEMAL'e büyük bir para ve İTALYA'da bir villa vaad etmişti!.. Bu da öyle bir şeydi. İnkilapların ilk günlerinde suikastlerin en alçakcası idi!.
    - GAZİ'yi reislik odasında bulduk. Hamdullah Suphi heyecanlı sözlerle hepimizin ızdırabını anlattı. GAZİ, teklifi getirtip yırttırdı!"
    Kemal Tahir şöyle devam ediyor:
    - " İttihat ve Terakki döneminin nüfuz kazançlarına, veya Kuvva-yı Milliye'nin çetecilik günlerindeki yağmaya hasret çekenler, GAZİ'nin yanında ve Meclis'te idi. Milletvekilliği de "boğaz tokluğuna yetmez" maaşlı bir vazife idi. (26)
    - GAZİ varlıksız bir aile çocuğu olarak hayli sıkıntılı bir öğrenci ve subay hayatı geçirmişti. Aylığı hiç bir zaman masrafına yetmezdi. Biraz rahat bir hayata, büyük kumandan rütbelerinde ulaşmıştı. Bununla beraber fikirlerini ve politikasını satmamıştı!..
    - Yeni devrin ilk skandallarından biri, Ermeni kaçırma hadisesiydi. Mallarını ele geçirmek isteyen iki Ermeni'nin gizlice İstanbul'a sokulmasına, GAZİ'nin bir kaç eski arkadaşı karışmıştı.
    - Bir ara GAZİ'nin sevmediği bir eski subay Ankara sokaklarında görünmüştü. Komisyonculuk için dolaştığı öğrenilince, bazıları "Davanın zahmetini biz çekeceğiz, parayı onlar mı kazanacak?" diye söylenmişlerdi.
    - İlk aferizm fesadı, Ankara'ya iş takip etmeye gelenleri haraca kesmekle başlamıştı... Adam ya bakanlara söz geçirenlerle ortak olacak, ya da kazancını kaybedecekti. TÜRK olmıyanlar da bir Ankaralı'yı kendilerine maske edinmek zorunda idiler. (27)
    - Çek sefiri bir gün Hakimiyet-i Milliye gazetesi sahibine gelmiş, şöyle demişti: "Bizim Skoda firmasının temsilcisi Sabur Sami Bey, siyasi nüfuzu olmadığı için işleri yürütemiyor. Siz GAZİ'nin gazetesinin başındasınız. Mümessilliğimizi kabul eder misiniz?"
    - Milli Savunma Bakanlığı'nın bir eksiltmesine katılan iki firmanın temsilcisinin de, aynı milletvekili olduğu görülmüştü!..
    - İş Bankası'nı kuranlar dürüst kimselerdi. Fakat bankayı yürütebilmek, uzun müddet devlet otoritesini kullanmaya bağlı kalmıştı. Bir kaç defa bankayı ağır ziyanlardan kurtarmak için, onu çıkmaz işlere sokmuş olanları kazandırmak gerekmişti.
    - Bu kurtarılanlardan biri, ki subay emeklisi olarak Meclis'e girdiğinde on parasızdı, bir demiryolu mukavelesinden l.028.000 lira komisyon almış, tümüyle İş Bankası'ndaki hesabını ancak kapatabilmişti. (28)
    - Dünyanın hiç bir yerinde reassürans işi imtiyaz altında değildir. Bu işi sigorta kumpanya müdürü İstanbullu levantenlerden biri icat etti. sonra bir gün Banka İdare Meclisi reisi Siirt milletvekili Mahmut Bey'in odasına gelip, "Bu zatıalinizin, bu falanca beyin," diyerek zarflar bıraktı... Zarflar hisse senedi dolu idi!.. (29)
    - Başvekil İsmet Paşa şöyle diyordu: "Bir iş ki, devlet yapar, bunu anlıyorum...Bir iş ki, hususi teşebbüs yapar, bunu da anlıyorum...Fakat Devlet'in nüfuzunu kullanarak şahıslar veya bankaların yapmasını anlıyamıyorum. Ben devletçilikten anlarım, dolapçılıktan anlamam!" (30)
    Biri anlatıyor:
    - Cumhurbaşkanlığı için Çankaya'da yeni ev yapılıyordu. Ben kestkördüm. İhaleler de kestörlükten yapılırdı. Bir gün köşkün devamlı adamlarından biri geldi, "Sıhhi tesisleri filana ihale et," dedi..."Nasıl yapabilirim? İhale zarfları kapalı," dedim. "Sana yolunu gösterirler," diye cevap verdi. Gösterecek olan da daire müdürüymüş!
    - İhale en ucuzu verene yapıldı, ama kestörler bu zatın GAZİ'ye şikayetleri yüzünden çok sıkıntılar çektiler.
    - Hele Arif Oruç!...Hürriyet meydanını Arif Oruç gibilere bırakmak olmaz...Urfa mebusu Ali Saip Bey Meclis'te söylemiş... Mücadele yıllarında İstanbul'dan Ankara'ya geçen bir kafile Kefken'de molada iken, Arif Oruç İpsiz Recep diye bilinen hayduta "Bunların üzerinde otuz bin altın var, gel şunları boğalım" demiş!..
    - Ali Saip Bey de en çok adam asan İstiklal Mahkemesi'nin kıyıcı savcılarındandır. Şahit olarak Yeni Sinema sahibi Hüseyin Bey'i gösteriyor. Hüseyin Bey doğrulamış:
    - "Merdivenköy'deki Bektaşi tekkesinde buluştuk... 1. kafilede Tanin başyazarı Muhittin, Sadri Edhem, Kemal Ragıp, Ahmet Ensari vardı. 2. kafilede İttihad-ı Terakki katibi Vehbi, Selahattin ve Ali İhsan Beyler...
    - Ali İhsan Bey de İstiklal Mahkemelerinin acımasız başkanlarındandı. Bahriye Nazırı iken Yavuz-Havuz meselesinde Divan-ı Ali'ye çekilip mahkum edildi."
    - İstiklal Mahkemeleri'nin 13.500 kişiyi astığı söyleniyor. (:ir sıfır fazla; aslı 1353) Bunların kimlikleri, niçin asıldıkları bilinmedikçe, Arif Oruç gibilerinin niçin asılmadığı da bilinmez. (31)
    - Bizim Laz arkadaşlardan biri geçenlerde vekil oldu...Bir insan hem Laz, hem de Vekil olursa, ilk iş olarak ne yapar?.. İlk yolladığı tamim, KARŞILAMA ve UĞURLAMA işi üzerine... Vekaletin bütün umum müdürleri ile müdürleri, Vekil Bey bir yere giderken iki elleri kanda olsa, İstasyonda toplanıp uğurlıyacaklar. Geliyorsa, karşılıyacaklar!..(32)
    - İş Bankası'nın gündüz gözüyle soyulduğu nasıl yazılabilir?..Baş hissedarı GAZİ PAŞA'mızdır. Bankacılığa sıvandın mı soyulmak ta vardır hesapta. Ne demişler?.."Hırsıza beyler borçlu," demişler...
    - Kuvva-yı Milliye'ye en önce başlıyanlardan biri Çerkez Ethem'dir. Adı vatan haini diye geçiyor. O kadar savunduğumuz Halide Edip, (babası dönme idi) önceleri Amerikan mandasını savunmuştu. Şimdi yurt dışında yaşıyor muhalif olarak...Ötekilerin kaderi de başka türlü değil.. Böyle karışıklıklarda kahramanlık ölçüsü her zaman doğru kullanılmıyor. (33)
    - Doğru bir işin peşinden sürüklenen insanların hepsi yürekli, kararlı, yiğit, dürüst olmmazlar elbet.
    - Bence Kurtuluş Savaşı'nın bir tek kahramanı var. O da Kurtuluş Savaşı'nın kendisi...MUSTAFA KEMAL bile bunu kişiliğinde canlandırdığı kadar büyük!..
    - İsmail Hakkı Baltacıoğlu bir makalesinde şöyle diyordu "Bizim Taptığımız MUSTAFA KEMAL" başlığı altında:
    - " Mikalanj Rönesans'ın büyük sanatkârıdır, fakat 16. asırda kalmıştır. Dolakurva Romantizm'in kayasıdır, fakat unutulmuştur. Bizim taptığımız MUSTAFA KEMAL, Halk Fırkasının Umumi Reisi olan MUSTAFA KEMAL değildir. TÜRK kavminin istikbalini yaratan, ebedi rehberi "mutlak MUSTAFA KEMAL"dir."
    - MUSTAFA KEMAL bu makaleden hoşlanmamıştı. (34) Dalkavukları hiç sevmez, aşırı tezahürata hiç kanmazdı.
    - MUSTAFA KEMAL İstanbul'a ilk girerken halkın yeri göğü sarsan alkışları için yanındaki Hamdullah Suphi'ye:
    - Vahdettin de dönseydi, aynı alkışlar duyulurdu. Bu gördüğün kalabalık gün gelir, insanı linç etmek için de böyle toplanabilir. Onun sevgisine de, nefretine de fazla güvenilmez!
    demiş, kalabalıkların tezahüratına fazla bel bağlamamıştır.
    - Onun için hemen cevabi bir makale yazdırdı. İsmail Hakkı Bey yazılarında bu makaleye cevap vermeyince, GAZİ bir kat daha kızdı. Bu sefer küfür dolu bir makale yazdırdı. Sofrada bulunanlardan imza topladı. Sonra Ağaoğlu'na Fethi Bey için bir telgraf dikte ettirdi. Bir de İsmail Hakkı Bey'e Darülfünun'dan çekilmesi için mektup yazdırdı.
    - Ağaoğlu Ahmet Bey bu olaydan son derece rahatsız oldu. Dr. Reşit Galib'i evinden arıyarak yazıların gitmemesi için neler yapılabileceğini sordu.
    - Reşit Galib kahkaha ile güldü: "Müsterih olunuz. Telgraf ve mektup ne gitti, ne de gideceği vardır. Gece SAAT ÜÇTEN SONRA yazılan bu gibi yazılara sarayda "GECE EDEBİYATI" denir, ve hiç bir yere gönderilmez. Yaverle katipler bunu bilirler," dedi.(35)
    - Seçimler olaylı geçti... GAZİ, "Samsun'da kazandınız," dedi. Serbest Fırka'dan Ağaoğlu, "Eğer bütün memlekette Samsun Valisi gibi devlet memurları olsaydı, biz 3/4'ünü kazanırdık."
    - Sonra Şükrü Kaya'yı(İçişleri Bakanı) göstererek, "o da pek mahirane davranmadı. Hiç değilse bazı yerlerde polisi jandarmayı Halk Fırkası'na karşı çıkartsaydı, hep bizle uğraşmasaydı," dedi.
    - MUSTAFA KEMAL sinirlendi: "Efendi, her tarafta anarşi kaynıyor. Antalya'da kumandanın kafasını iskemle ile kırmışlar. Ben olsaydım, bir mitralyöz getirip hepsini biçerdim!"
    - Ağaoğlu hiç çekinmedi: "Kumandanın seçim yerinde ne işi vardır?" dedi. Ve ATATÜRK'le tartışmaya girdi. "Paşam, beni bu fırkaya siz soktunuz. Onun için çıkmayı şerefsizlik sayarım. Ama mademki anarşi sayıyorsunuz, o zaman mebusluktan çekilirim." (36)
    Kemal Tahir, MUSTAFA KEMAL'in yeni parti kurdurmaktaki ikinci amacını da şöyle açıklar:
    - "Şu Serbest Fırka denemesini bile önceleri anlıyamadık. Babam "Ne gereği vardı?" der hâlâ.. Vardı elbette!.. GAZİ Hazretleri bilmez mi varı yoğu?...İşte küçücük bir kımıltı, bakın neleri hortlattı?..Daha mı iyi olurdu alttan alta işleyen öldürücü çıbanların toplumu zehirlemesi?.. GAZİ Paşamız ne yapmışsa, doğru yapmıştır.
    - Fethi Bey partisini liberal olarak daha sola gitmek için açmıştı. Cumhuriyetçiliğe, laikliğe sımsıkı bağlı kalacağını da söz verdiydi. Buna karşılık illerde ilçelerde partisini kimlere kurdurttuğu meydandadır. Adam seçmede ustalık göstermedi diyemeyiz.. Her yerde hepsi ezberlemişler gibi aynı sözleri söylediler.
    -"Vergileri kaldıracağız...Şekeri 5 kuruşa, tütünü 40 paraya içireceğiz...(37) Din elden gidiyor... Tekkeler açılacak" dediler. Şapkayı defleyip fes giydireceklerine yemin ettiler. Namuslu insanlara kara çaldılar."
    İşte SERBEST FIRKA'nın kurulmasına ve kapatılmasına sebep olan olaylar bunlardır.
    - 4 Ekim 1930'da GAZİ bütün mallarını Halk Partisi'ne bağışladı.
    - 23.12.1930 Menemen Olayı. (38)
    - 1930'da TÜRK Tarihi'nin Ana Hatları yayınlandı. TÜRK Tarih Kurumu 1931'de kuruldu. 1931'de Genel Tarih yayınlandı (4 cilt) 1932'de 1. Türk Tarih Kongresi, 1937'de 2.si toplandı. (39)
    Türk Dil Kurumu 1932'deki Tarih Kongre'sinden sonra kurulmuştur. Aynı tarihlerde Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp Yeni Lisan hareketini başlatmıştı.
    - 1930'da kadınlara Belediye seçimleri'ne katılma, 1934'de Milletvekili seçilme hakkı tanındı.
    - 9 Şubat 1934'de Balkan Antantı kuruldu. Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya üye oldu. Bulgaristan tüm ısrarlara rağmen girmedi.
    - 1934 İskan Kanunu ile bazı kürt ailelerin batıya göç ettirilmesi sağlanmıştır. Keşke bazı Türk aileler de doğuya göç ettirilseydi!.. Mübadele ile Doğu(ya yerleştirilenlerin toprağı ellerinden alınmasaydı da o bölge şimdilerde "kürdistan" diye bilinmeseydi!
    - Soyadı kanunu (1934) ile ağa, bey, paşa, hanım, hafız, hoca, hazret gibi kelimelerin kullanılması da yasaklandı. Ama hiç biri kullanımdan kalkmadı. Kalkmaz da!
    - 1936'da Musiki Mektebi Devlet konservatuvarı oldu. Yani Devlet Tiyatrosu, Devlet Opera ve Balesi kuruldu.
    1937'de bir Folklor Arşivi kuruldu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası kuruldu. Ancak bundan çok önce Köşk'te faaliyet gösteren bir TÜRK MU***İ HEYETİ vardı, sonra İSMET tarafından kaldırıldı... Dolmabahçe Sarayı'nda bir bölüm Resim ve Heykel Müzesi haline getirildi.
    1937'de ilk resim galerisi açıldı. ATATÜRK Mimarlık ve Şehircilik konusuyla da ilgilendi.
    - 8 Temmuz 1937'de Sadabat Paktı kuruldu. İran, Irak ve Afganistan üye oldu. Böylece TÜRKİYE batısını ve güneyini emperyalistlere karşı güvence altına almış oldu. (40)
    - 1937'de "Laiklik ilkesi" Anayasa'ya girdi. ATATÜRK'ün hasta olmasından yararlanan İsmet, 6 OK içinde onu da Anayasa'ya soktu.
    - Kemal Tahir ATATÜRK'ün çalışma tarzını da şoförü Daldal'ın ağzından şöyle anlatır:
    - Üç yıldır saraydayım, sabah ışımadan GAZİ PAŞA'mızın ışığının söndürdüğünü görmedim, dedi şöför Dadal. Milletin derdini düşünmekten gözüne uyku mu girmektedir ki?...Nöbetçiler, yaverler değişe değişe beklerler.
    - Yahu, senin üstün müstün mü var ki, çabalarsın?..Arada bir yaverler kahve koşturur. Meğerse okurmuş GAZİ Babamız... Niyeti her kitaptan bir akıl alıp vatanı kurtarmak!..Hiç yorulmaz, bir ALLAH!..Yorulduğu gözlerinin biraz kayıp şaşılaşmasından bilinir, öfkesinin kabarmasından anlaşılır. Şuraya uzansa da uyusa ya!.. Yok! Başını elleri arasına alıp gözlerini yumar. Beş dakika... çok çok on dakika...
    -Biz soluğu keser bekleriz... Yaverler sinek vızıldatmama nöbetine girerler. On dakika sonra "Geel!" bağırması patlar içerden. Bu "Sade kahvem yetişsin" anlamınadır. Dakka sekmez yetişir. Çünkü cezveler sıra sıra kızgın küle sürülü bekler. Kıyamet kopsa kahve ocağı sönmez... Kahvecibaşının dediğine bakılırsa, savaş alanında da böyleymiş. İlk üçünü emir beklemeden salar kahvecibaşı...Sonra "Geel!" bağırtısını bekler." (41)
    - 1939'da HATAY TÜRKİYE'ye katıldı. (42)
    - ATATÜRK 10 Kasım 1938'de gözlerini hayata yumdu. Son 20 senede düşündüklerinin onda birini bile yapamadı. O KURTULUŞ SAVAŞI bittikten sonra dahi:
    Biz daha KURTULMUŞ değiliz! Atılan adımlar bundan sonra atılacak adımların başlangıcıdır! (27.1.23)
    diyordu...İstediği gibi bir CUMHURİYET kuramadı. TÜRKİYE'yi MUASIR MEDENİYET SEVİYESİ'ne çıkaramadı... EMPERYALİZM'i boğamadı!... TÜRKLER'i ve MÜSLÜMANLAR'ı bir araya getiremedi...ama bunların nasıl yapılacağını gösterdi. İlk adımları attı, ama ömrü vefa etmedi.... Şimdi GERÇEK ATATÜRKÇÜLER'e düşen, bu HEDEFLER'e ulaşmaktır!..

    ***
    Konu alternatif tarafından (20.05.09 Saat 23:31 ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    alternatif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Apr 2009
    Mesajlar
    1,811

    Standart

    ATATÜRK DÖNEMİ (1922-1938) - AÇIKLAMALAR


    (1)- Bu bölüm genellikle ATATÜRK'ün cumhurreisi seçildiği tarihten ölümüne kadar geçen olayların bilinmeyen yönlerini vermeye çalışacaktır... Yine Kemal Tahir, Rıza Nur, Yakup Kadri, Şevket Süreyya gibi dönemi çok iyi bilen yazarların değerlendirmeleri aynen alınmış, kaynaklar aşağıda belirtilmiştir. Aslında ATATÜRK DÖNEMİ 1918-1938 arasındaki 20 yıldır... ATATÜRK'ün günah ve sevapları, bu tarihler arasındaki yaptıkları birlikte değerlendirerek mizana vurulabilir...
    Birincisi SAVAŞ, ikincisi BARIŞ faaliyeti üzerinde durmakta idi... Burada yeni DEVLET'in oluşumu ile ilgileneceğiz.
    Amacımız biraz da ATATÜRK dönemindeki aksaklıkları, onun hatalarını ortaya koymak; böylece onun da bizler gibi İNSAN olduğunu göstermektir... Böylece bugünlere kadar yansıyan bazı sıkıntıların kaynağını TESBİT edebilmektir... Yoksa herhangi bir artniyet, veya çamur atma gayemiz yoktur!..
    Bu yapılmadığı için, ATATÜRK’ten sonra gelen İSMET PAŞA, MENDERES, DEMİREL, ÖZAL’ın da DÖNEM MUHASEBESİ yapılamamıştır!.. Hatalar, aksaklıklar tesbit edilmeyince, onları düzeltmek mümkün olabilir mi?
    BEŞER, HATADAN ÂRİ OLAMAZ!..ATATÜRK'ü hatasız, dönemini kusursuz gösterme çabası; ona sevgi yerine maalesef inançsızlık doğurmuştur.

    GAZİ'nin en çok tartışılan kararları SALTANAT'ın kaldırılması, HİLÂFET'in kaldırılması, LÂAİKLİK, idamlar, ve "batıcı" kanunlardır. Hemen ekliyelim ki, bu hata ve kusurlar ATATÜRK'ü yükselmiş olduğu erişilmez mertebesinden indirmeye yetecek nisbette değildir... Onun binde biri kadar bile bu ülkeye hizmet etmemiş olan İsmet, Menderes, Demirel, Özal gibileri; onun bin katı daha büyük hatalar işlemişler, onların dönemindeki aksaklık, kusur, suistimaller inanılmaz boyutlara ulaşmış; bu kişiler ülkeyi bölünecek, parçalanacak, hatta batacak noktalara getirmişlerdir!..
    Bu bakımdan amacımız ATATÜRK'ü kötülemek değildir!.. Biz biraz da ATATÜRK dönemindeki yolsuzlukların, aksaklıkların, alınan yanlış kararların; daha sonrakilerin yanında HİÇ MERTEBESİNDE kaldığını ve bunların büyük kısmının ATATÜRK'ten kaynaklanmadığını göstermek istedik!..
    Bir üçüncü amacımız daha var. O da, şimdiye kadar tabu addedilip, sırf "ATATÜRK yaptı" diye hiç aksi düşünülmeyen hususlar üzerinde fikir yürütmek ve gerçekçi bir noktaya gelmektir... Yabancılar bu tarz bir faaliyete "brain storming" diyorlar... Biz "beyin silkeleme" diyoruz... Böylece üst dallarda kaldığı için hiç görülmeyen nice olgun meyvanın derlenmesi mümkün oluyor!
    Bir husus var ki, kimse inkâr edemez... O da bazı çok önemli değişikliklerin aceleye gelmesidir... MİLLİ MÜCADELE'nin bile 4 yıl sürmesine rağmen, yani düşmanın ülkeden silahla kovulması 4 yıl almış iken; aynı düşmanla barış 5 ayda tamamlanmıştır!.. İzmir'e girişten 15 ay sonra 5 büyük devletle barış imzalamış, isyanlar bastırmış, SALTANAT'ı yıkmış, CUMHURİYET'i ilan etmiş, HALİFE'yi yurttan kovmuştuk!.. En önemli devrimler de 4 yıl içinde yapılıp bitti!.. Biz bu koşuşturma içerisinde HATA yapmanın kaçınılmaz olduğuna inanıyoruz!
    Mesela "saltanatın ilgası" meselesi bize hep ilericilik, medeniyet sembolü olarak gösterilmiştir... Halbuki sahte "atatürkçüler"in kendilerine örnek aldığı BATI ülkeleri, bizim SALTANAT'ı kaldırdığımız tarihte hep KRALLIK'la idare ediliyordu!... ABD, İSVİÇRE ve FRANSA hariç!.. İngiltere, Hollanda, Belçika, Danimarka, İsveç, Norveç hâlâ da kral ve kraliçelerle idare edilirler... Hollandalılar kraliçenin doğum gününde evlerinin önlerindeki direklere bayrak çekerler. Hele İspanya, Franko gibi bir diktatörün vasiyetine uyarak krallık rejimine dönmüştür... Hiç birinde SALTANAT veya MEŞRUTİYET ile idare edilmekten dolayı bir aşağılık kompleksi yoktur... Hiç birinde bir CUMHURİYET özlemi gözlenmez... Hiçbiri de "gerici" veya "geri kalmış" sayılmaz!..
    Bu konuda MUSTAFA KEMAL şöyle demektedir:

    - "(İDARE SİSTEMİMİZ), HAKİMİYET'i KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLET'in eline veren idaredir, dedim... Hakikatte bugün DÜNYA yüzünde MİLLİ HAKİMİYET'i bu kadar kesin sağlayan, böyle açık belirten başka hiç bir idare yoktur!" - "Başka idareler ne kadar ilerlemiş, ne kadar gelişmiş olursa olsun, eksikleri ve boşlukları o kadar çoktur ki, günün birinde bizimkine benzer bir idare tarzına ulaşabilmesi için yeni ve önemli değişiklikler yapmak zorunda kalacaklardır!..." (27.4.1923)
    Yani, MUSTAFA KEMAL, CUMHURİYET'i başkalarında görüp beğendiği için almış değildir!.. O NEV'İ TÜRK İNSANINA MUNHASIR yepyeni bir idare tarzı kurmak istemiştir. Ve BATILILAR'ın ilerde bizi taklit etmek zorunda kalacaklarını söylemiştir...Bu açıdan CUMHURİYET sistemimizi BATI’dan aldığımızı sanmak, CUMHURİYET ve DEMOKRASİ konularında BATI'yı taklide kalkmak, her şeyden önce MESELENİN ÖZÜ'ne aykırıdır!..
    Ancak konunun bir de öteki yönü vardır... BATILILAR aptal mı ki, biz "saltanat kalktı" diye zil takıp oynarken, KRAL ve KRALİÇELER'ine sahip çıkıyorlar?.. Bir yandan da başkalarına da "saltanatı kaldırma, cumhuriyet kurma" baskısı yapıyorlar?..
    Elbette ki, değiller!..
    SALTANAT, DEVLET REİSLİĞİ müessesesinin DEVAMLILIĞI DEMEKTİR!.. Bu ülkelerde hükümetler çökse de, ülke İSTİKRAR'ında aksama olmaz.
    Halbuki TÜRKİYE, aradan 70 küsur yıl geçmesine rağmen DEVLET REİSİ sorununu çözememiştir!.. 1960'dan beri Cumhurbaşkanı seçimi her seferinde problem olur... Yetkileri tartışılır... Hatta bir ara Özal bu meseleyi diline dolamış, boyuna bosuna bakmadan kendi "hanedan"ını ortaya atmıştı!.. Şimdilerde de DEMİREL "rejimin tükendiğini, başkanlık sisteminin gerekli olduğunu, hatta tek parti sistemine dönülmesi gerektiğini" söylüyor!.. (1997)
    İkisinin de haklı olduğu bir tek nokta var: 80 yıllık CUMHURİYET tarihimizde 58 HÜKÜMET değiştirdik!.. Yani her hükümet ortalama 1.5 yıl bile dayanamamış!.. Hele bundan ATATÜRK, İNÖNÜ ve MENDERES’in nisbeten istikrarlı dönemlerini ve 5 yıllık askeri müdahale dönemini düşerseniz, her hükümetin ortalama bir yıl bile sürmediğini görürsünüz!..
    İşte bu yüzden İTİLAF ülkeleri kendilerini İSTİKRAR içinde tutmak amacıyla KRAL ve KRALİÇELER'ini korurken; ALMANYA, AVUSTURYA, MACARİSTAN gibi düşmanlarını CUMHURİYET ilan edip HANEDANLAR'ını dağıtmaya zorlamıştı!.. (1919) TÜRKİYE'ye de daha ERZURUM KONGRESİ sırasında Albay Ravlingson vasıtasiyle "CUMHURİYET kurulduğu takdirde yardım edileceği" vaadinde bulunulmuştu!... Baş düşmanımız İNGİLTERE tarafından!..
    Şu halde saltanatın kaldırılması, bir "devrim" değil, bir "mecburiyet"in sonucu olarak değerlendirilmelidir... Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu konuda MUSTAFA KEMAL çok tereddüt etmiş, mesele PADİŞAH'tan değil, Sadrazam Tevfik Paşa'dan kaynaklanmıştır.
    O tarihte TÜRKİYE'de BİR PADİŞAH ama İKİ HÜKÜMET vardı... Yabancılar bizi birbirimize tokuşturmak için Lozan'a iki hükümeti de davet etmişlerdi. Ankara TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÜMETİ tabirini kullanıyor, hiç bir zaman ayrı bir DEVLET intibaı vermiyordu... MUSTAFA KEMAL Sadrazam'ı ikna edemeyince, onun bağlı olduğu SALTANAT'ı kaldırarak DEVLET'in ANKARA'dan idare edildiğini ilan etti... Olay bundan ibarettir.
    Bu konuda gerçek DEVRİM, DEVLET REİSLİĞİ müessesesini sarsılmaz bir temele oturtmak ve istikrarlı hükümet kurmanın yolunu bulmak olacaktır!..
    Bizim DEVLET anlayışımızda KUVVETLER AYIRIMI prensibi yoktur... HAKİMİYET ve İRADE MİLLET'e aittir... MİLLET'i temsil eden DEVLET REİSİ'nin elinde toplanır... Bu konuyu CUMHURİYET bahsinde teferruatı ile işledik.
    BAŞKANLIK sistemi bir çözüm olabilir; eğer BAŞKAN olarak ortaya atılan isimler gerçekten TÜRK, gerçekten EHİL, gerçekten PARTİLER ÜSTÜ İSE!.. Bir de her 4-5 yılda bir değişmez ise!.. DEVLET BAŞKANI'nın değişmesi ancak onun büyük bir hata yapması, veya ölmesi ile olmalıdır. (Şu Fransa bile cumhurbaşkanını 14 yıl sonra değiştirdi!.. O da Mitterand'ın ölmek üzere olmasından dolayı!..)
    Başkanın yerine gelen de, mutlaka gidenden üstün olmalıdır!... Bütün partilerin, aydınların amacı böyle birini bulup işbaşına getirmek olmalıdır!.. DEVLET'in sürekliliği ve İSTİKRARI ancak böyle sağlanır.
    Kısacası, "saltanatın ilgası", DEVLET REİSİ açısından TÜRKİYE'de bir boşluk yaratmış, bu boşluk ATATÜRK, milliyetsiz şef İsmet, hatta Bayar zamanında hissedilmemiştir... Ama 1960'dan bu yana, başımızı ağrıtan çok büyük bir sorundur. Mutlaka yerine SÜREKLİ bir yapı getirilmelidir.
    Mesele burada da bitmez!.. Eğri oturup doğru konuşmak gerekir… İSLAM'da SİYASİ GÜÇ ile DİNİ GÜÇ birbirinden ayrılamaz... Bunu

    SALTANAT'ın kaldırılması konusu 3 ayrı komisyonda ele alınmış, sonra bu üç komisyon bir araya gelip meseleyi müzakere etmiş ve Rıza Nur ve arkadaşları tarafından hazırlanan teklifi reddetmişti!..
    Bunun üzerine MUSTAFA KEMAL komisyon çalışmalarına katılmış, masanın üstüne çıkarak çok sert bir ifade ile:
    " Bu behemahal olacaktır. Burada toplananlar, MECLİS ve herkes MESELEYİ TABİİ GÖRÜRSE, fikrimce muvafık OLUR.... AKSİ TAKDİRDE, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal, bazı KAFALAR KESİLECEKTİR!.."
    diyerek oradakileri tehdit etmiştir!.. Sanırız bu kanun, ATATÜRK döneminde DİKTATÖR'ce çıkarılan, yani MİLLET'in İRADESİ'ne ters düşülerek çıkarılan ilk kanundur.
    Bu bakımdan, o dönemde büyük şaşkınlık yaratmıştı!.. Padişaha sadakat yemini etmiş subaylardan bir kısmı istifa etmişti... Çünkü Abdülmecit Efendi'ye devredilen "hilafet" içi boş bir kabuktan ibaret kalmıştı... Yani tek başına HALİFELİK, ilk andan itibaren YOKOLMA'ya mahkum edilmişti!.. Zaten ATATÜRK NUTUK 'ta "kendisinin Hilafet'in bittiğini bildiğini, ancak ilanı için uygun zamanı beklemek gerektiğini" söyler.

    Öte yandan Sultan Vahdeddin, ülkeyi terkederken (17.11.1922) yanına 7 takım elbise, bir merasim üniforması ve 35.000 kağıt İngiliz lirası almış, kullandığı yakut taşlı altın sigara tabakasını bir gün önceden hazineye teslim edip makbuz almıştı!.. "Hain" diye nitelendirilen bu kişi, yurt dışına başka bir tek kuruş, bir tek taş çıkartmamıştır... Lord Kinross bu "kaçış"ın İngilizler ve Kemalistlerce ortak planlandığını yazar.
    Vahdettin'in kaçış mektubu şöyledir:

    - Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı General Harrington Cenaplarına,
    - İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul'dan mahall-i ahara naklimi talep ederim efendim. 16.11.1922
    Halife-i Müslimin Mehmet Vahdeddin
    Şimdi şöyle bir durup düşünelim... Acaba TEVFİK PAŞA devreden çıkarılabilseydi, prestijini kaybetmiş olan VAHDEDDİN haledilip yerine OSMANLI hanedanından DİRAYETLİ biri getirilseydi, MUSTAFA KEMAL ölünceye kadar MECLİS'in ve HÜKÜMET'in başında kalsaydı, ne olurdu?..
    Bu konuda son 50 yılda kafa yormuş bir tek galiba Kemal TAHİR var... Adamın adı o yüzden OSMANLICI'ya çıkmış...Biz de kendi değerlendirmemizi verelim.
    Bir defa KIYAMET falan kopmazdı... ATATÜRK'ün çevresindeki en az İSMET PAŞA kadar değerli RAUF BEY, REFET PAŞA, KÂZIM KARABEKİR, MEHMET AKİF, RIZA NUR, MEHMET AKİF gibi değerli kişiler uzaklaşmazdı. PADİŞAH'a sonuna kadar bağlı olmaktan başka günahı olmayan pek çok değerli DEVLET ADAMI'ndan, BÜROKRAT'tan ilk andan itibaren yararlanma imkanı doğardı. Yani meydan İSMET PAŞA'ya kalmazdı!

    İkincisi en az OSMANLI PADİŞAHLARI kadar KÖTÜ ve SİLİK kişiliklerle DEVLET BAŞKANLIĞI yapmış olan BAYAR, SUNAY, KORUTÜRK, DEMİREL gibi şahıslardan kurtulmuş olurduk!.. Şimdi kim çıkıp diyebilir ki, ATATÜRK dışında TÜRKİYE, padişahlardan daha ETKİLİ ve ONUR VERİCİ kişilerle TEMSİL edildi?.. Yok böyle bir şey!..
    Yine kim diyebilir ki bu CUMHURBAŞKANLARI'nın hepsi tarafsızdı, partilerüstü idi, daha az MÜSRİF'ti?.. Bu da mümkün değil!..
    SALTANAT ve HİLAFET'in düzeltilerek sürmesi halinde, MÜSLÜMAN ülkelerle bağımız kopmazdı... TÜRKİYE'nin liderliği devam ederdi... Özellikle HİCAZ bölgesini bize iade etmek durumunda kalırdı BATILILAR... Çünkü işgal ettikleri topraklardaki MÜSLÜMANLAR'ın hiç biri HALİFE varken MEKKE ve KÂBE'nin gavur elinde kalmasına rıza göstermezdi... SURİYE, IRAK, MISIR gibi MÜSLÜMAN ÜLKELER ilerde bağımsızlıklarına kavuşunca büyük TÜRK nüfuslarından dolayı TÜRKİYE'ye tekrar katılmak isteyebilirlerdi.
    Biz ATATÜRK'ten başka hiç bir CUMHURBAŞKANI'nın herhangi bir OSMANLI PADİŞAHI'ndan daha üstün, daha başarılı olduğuna inanmıyoruz!... SALTANAT ve HİLAFET'i de İLERLEME'ye, KALKINMA'ya, YENİLİKLER'e engel olarak görmüyoruz!..
    Eğer öyle olsaydı, hiç bir ülkede KRALLIK olmazdı!.. PAPALIK müessesesi bugün de devam etmezdi!.. Kıçıkırık RUM PATRİĞİ Bartelamos kendini 300 milyon ORTODOKS'un lideri, FENER'i de MÜSTAKİL DEVLET gibi göstermeye çalışmazdı!..
    Bu bakımdan bizim tatlısu frengi aydınlarımızın İNGİLTERE’nin KRALİÇESİ’ne, PAPA’ya toz kondurmayıp, ülkemize çöreklenmiş olan RUM ve ERMENİ PATRİKLERİ’ne ses çıkarmayıp, hatta bunları TÜRKİYE için bir “şeref” vesilesi sayıp; sonra da kalkıp SALTANAT’a ve HİLAFET’e sövmelerini hiç mi hiç anlıyamıyoruz!… Bir şey gavur yapınca makbul, bizde olunca mı kötü? Bu ne biçim zihniyettir???
    Bu yüzden de MUSTAFA KEMAL'in SALTANAT'ı kaldırmaktaki ve yerine bir yıl yeni bir SİSTEM koyamamasındaki tereddütü, anlıyabiliyoruz.
    (2) Şükrü Efendi bu konuda haklıdır... Eğer MÜSLUMANLAR'ın gerçekten bir DİNİ SİYASİ LİDER'i var ise, herkese sözünün geçmesi gerekirdi.
    Ama bu 700'lerden itibaren pek böyle olmamıştı. YAVUZ'dan sonra İSLAM DÜNYASI bir ölçüde bütünleşmiş, ancak OSMANLI'nın zayıflaması sonucu 19. asırda TÜRKİYE hariç hemen bütün İSLAM ülkeleri sömürge haline gelmişti.
    Sadece ABDÜLHAMİD'in Malezya, Endonezya, gibi uzak diyarlara bile din adamı göndermesi, bu makamı tekrar güçlendirmiş; Hindistan gibi ülkelerin yararı MİLLİ MÜCADELE'de görülmüştü.
    ABDÜLHAMİD'in HİLAFET ve İSLAM politikası o kadar etkiliydi ki, dönemin Japon İmparatoru kendisinden İSLAM'ı Japonlar'a öğretecek DİN ADAMLARI istemişti!.. Yani GAZİ'nin "Halife'yi kim dinler?" anlayışı doğru değildi, gerçek bir HALİFE için!
    MUSTAFA KEMAL, 21.1.1921 günü Meclis'te:
    - "ÂLEM-İ İSLAM gayet samimi ve vicdani rabıtalarla Makam-ı HİLAFET ve SALTANAT'a merbutturlar. Bütün ÂLEM-İ İSLAM yine o Makam-ı HİLAFET ve SALTANAT'ın temin-i masuniyeti için buna kaadir olan ve buna mütekeffil olan TÜRKİYE DEVLETİ'nin fikriyle hem fikirdir."
    demesine, ve Meclis'in "Makam-ı Hilafet ve Saltanat'ın masuniyetini esas olarak kabul etmiş olduğunu" ilan etmesine (29.1.1921) rağmen; daha sonraki iddiası "HİLAFET'in mazinin bir rüyası olup, zamanımızda hikmet-i vücudu olmadığı" şeklinde idi... Yani GAZİ fikir değiştirmişti!

    Rauf Orbay hatıralarında bu değişikliğin İsmet'in başının altından çıktığını yazar... Ona göre "İsmet Paşa Lozan'dan bambaşka ve tamamen aksi fikirler ve yaman bir HİLAFET düşmanı olarak" dönmüştü... Ve bu değişiklik, bir gafletten uyanma, gerçeği kavrama değil, "bazı düşman telkinlerine kapılması"ndan ileri geliyordu!.. İşte o telkinler Lozan'da sanki İsmet Paşa'nın danışmanı imiş gibi görüşmeler yapan ve telkinde bulunan Hahambaşı Haim Naum'dan kaynaklandığı söyleniyor! İsmet Paşa Lozan'da İngilizlerle TÜRKLER arasında bir nevi arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Hahambaşısı Haim Naum Efendi'nin telkinleri ile "HİLAFET'in artık ne şekilde olursa olsun TÜRKİYE'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması luzumunu" benimsemişti!.. Allem etti kallem etti GAZİ'yi de kendine uydurdu!..
    Acaba GAZİ bu konuda bir hata mı yaptı?.. Elimizdeki büyük bir kozu kaçırmamıza mı sebep oldu?..
    Kozun fazla büyük olmadığına delil olarak; Cihan Harbi ve daha sonraki olaylarda müslümanların birbirlerine karşı gayrımüslimler ile ittifaka girmesi, cephe alması, hatta savaşması gösterilebilir.
    Ancak ÖNEMLİ olduğuna delil olarak da; HİNT müslümanlarının MİLLİ MÜCADELE'ye yaptıkları maddi yardım ve Eskişehir cephesinde HİNTLİ MÜSLÜMANLAR'ın bize silah çekmemesi gösterilebilir.
    HİLAFET, ortak bir İSLAM DİNİ-SİYASİ LİDERİ anlamıyla acaba hâlâ önem taşıyor mu?.. Bu soruya genelde HAYIR diyeceğiz... Delilimiz de aradan 70 yıl geçmesine rağmen MÜSLÜMAN ÜLKELER'in bir araya gelip yeni bir halife seç*******idir. Bırakın HALİFE konusunu, MÜSLÜMAN ülkeler İSLAM KONFERANSI'nda bile SİYASİ, İKTİSADİ, DİNİ kararlar alamıyorlar… Ama bu güç TÜRKİYE’nin elinde kalsaydı, böyle mi olurdu, o da başka bir mesele!
    Velhasıl bu konuda bir hata varsa bile bu, bazı ATATÜRK düşmanlarının iddia ettiği gibi "ATATÜRK'ün İngiliz ajanı" olarak bu işi yapmış olması değildir. Zaten böyle bir iddia onun için değil; İsmet Paşa ve Rıza Nur için ortaya atılmıştır, o da asılsızdır. Belki GAZİ ile İsmet bunu "gizli" bir anlaşma sonucu gerçekleştirmişlerdir. Ama eminiz, amaç ülkeyi BATILILAR'ın yeni bir baskısından kurtarmaktı!
    Öte yandan ATATÜRK, HİLAFET ile birlikte gayrımüslim dini müesseseleri de kaldırmayı düşünüyordu. New York Herald muhabirine şöyle der:

    - "Mazide, bilhassa ABDÜLHAMİD'in hal'inden sonra Kanun-i Esasi'mizi, ve Meşrutiyet kavaninimizi GARB'ın medeniyet makinesine imtisalen tadil etmeye çok çalıştık. Fakat bu teşebbüsümüz akim kaldı. Zira her hatvede PATRİKHANELER ve HİLAFET gibi siyasi, dini müesssesatın hukuku ile karşı karşıya geldik."
    - "Asırlarca evvel TÜRK-MÜSLÜMAN ecdadımız bu memlekette siyasi, dini selahiyeti haiz rüesa tarafından idare edilmekte olan cemaatler buldular. Bu ilk fatihler muhtelif milliyetleri kendi mutat dini reisleri vasıtasiyle idare etmeyi münasip buldular. Ve bu dini reislere büyük bir selahiyet verdiler."
    - "Halifenin ve patriklerin bu imtiyazatı kavaninimizin esasını teşkil etmişti. Partrikhanelerin veya hilafetin itirazatına maruz olmaksızın hiç bir ıslahat idaremize ithal edilemiyordu. Patriklerin hiddetini tahrik etmeden usül-ü tedrisimiz tebdil edilemezdi.!
    - "Asırlardan beri Rusya, İstanbul Rum Patrikliği üzerindeki hegemonyası sayesinde, işlerimiz üzerinde muzır bir nüfuz sahibi oldu. Rum, Ortodoks ve Ermeni patrikhaneleri diğer kilise idareleri ihdasını elzem kıldı. O vakit Rum Katolik Patriği'ni, Yahudilerin hahambaşılarını tasdike mecbur kaldık. Protestanlık zuhur ettiği zaman, İstanbul'da bir Prortestan kilisesi mümesssilinin bulunmasını kabul zarureti karşısında kaldık ve Rum Patrikhanesi'nin imtiyazatına müşabih imtiyazlar verdik."
    - "Son zamana kadar vergiler kiliseler vasıtasiyle tahsil edilirdi. Bu vergilerin tevzii ve tahsili hakkında bir söz söylenemezdi. TÜRKİYE'de yerleşmiş olan her cemaat, ister resmen selahiyet almış bulunsun, ister bulunmasın, kendi dini mekteplerine ve liselerine malikti. Fakat bu mektepler ihanet projelerine hizmet ettiler."
    - "Ermeniler açıkça müstakil bir kraliyet kurmak lehinde çalışıyor, entrikalarda bulunuyorlardı. Bizimle 400 sene yaşamış Rumlar, TÜRKLER'in boyunduruğundan kurtulacakları günü düşünmeye başladılar. Mekteplerinde kendi lisanlarını ve dinlerini talim ettiler ve hükümeti yabancı saydılar."
    - "Diğer milletlerle de aynı hal vaki oldu. TÜRKİYE'de mektepler ve kiliseler tahrikatın ocağı idi. Gayrımüslim anasır, hatta MÜSLÜMAN Araplar mekteplerinde TÜRK lisanının talimini ihmal ettiler... Böyle bir vaziyete İngiltere, Fransa, Amerika veya herhangi bir milletin ne kadar zaman tahammül edebileceğini sorarız." - "HİLAFET'LE BERABER TÜRKİYE'de mevcut olan ORTODOKS ve ERMENİ KİLİSELERİ, PATRİKHANELERİ ile MUSEVİ HAHAMHANELERİ'NİN ORTADAN KALKMASI LAZIMDIR!.." (4.5.1924)

    Görüldüğü gibi ATATÜRK, HİLAFET'in kaldırılmasından yararlanıp gayrımüslimlerin dini müesseseleri ile okullarını da ortadan kaldırmak istemiştir. Ancak Lozan'da ve daha sonra gelen baskılar yüzünden fikrini uygulamaya koyamadı. Yabancı okullardan bir kısmını 1933'de kaldırabildi…. Ama Patrikhane ve kiliselere el atamadı… Olan HİLAFET'e oldu!..Bizce DİNİ açıdan DENGE bozuldu.
    Öte yandan HİLAFET sadece MÜSLÜMANLAR için değil, BATILILAR için de bir SİYASİ anlam taşır...MUSTAFA KEMAL bunu şöyle anlatır:
    - "İNGİLİZLER taht-ı esaretlerinde bulundurdukları İSLAM ALEMİ'ne karşı daima tazyik edebilmek için kıymetli bir alete, bir vasıtaya muhtaçtırlar. Bu kıymetli vasıta, MAKAM-I HİLAFET'e oturtacakları zattır... İngilizler bir aralık MISIR'da böyle bir vaziyet ihdasına teşebbüs etmişler, HİCAZ'da isyan ettirdikleri EMİR ile yine böyle bir vaziyet arzu etmişlerdir. Yine İNGİLİZLER belki elyevm AFGANİSTAN'da böyle bir oyuncak icadına çalışmışlardır... (İşgalde) Zat-ı Şahane'ye derhal İngilizler gayet geniş bir aguş-u himayet gösterdiler."
    - (Halifeliğin kaldırılmasından sonra) "TUNUSLU, MISIRLI ve HİNTLİLER'le sair MÜSLÜMANLAR hakikatte İNGİLİZ tahakkümü altında veya FRANSIZ tabiiyetindedirler... Yakında MISIR'da bir HALİFE tayin edeceklermiş!
    Zaten savaş öncesi sadrazam Sait Halim Paşa'ya 100 milyon İngiliz lirası karşılığı HİLAFET'in Araplar'a devrini teklif etmişlerdi!..
    MUSTAFA KEMAL , DOĞRU OLDUĞUNA, GEREKLİ OLDUĞUNA inandığı için HİLAFET'i kaldırmıştır. "İngilizlerin her hareketinin bir oyun olduğuna inanırsak, hata etmiş olmayız!" diyen (Meclis Zabıtları, 29.1.1921) MUSTAFA KEMAL, Halife'nin BATI'nın elinde oyuncak olmasından korkmuştur!
    Öte yandan güçlü, galip bir TÜRKİYE'nin elindeki HİLAFET'in kaldırılması, elbette ki İngilizler'in işine gelmiştir. Bu suretle müslüman sömürgelerini bir süre daha elde tutabilmişlerdir. Buna karşılık bize yaptıkları baskıyı azaltmışlardır... Belki bununla ilgili olarak bize bazı avantajlar da sağlamışlardır... Ancak bu avantajların GAZİ PAŞA'nın kararında etkili olduğuna inanmıyoruz. Hele bazı kesimlerin iddia ettiği gibi "şahsi menfaati" söz konusu olamaz. O düşünceyle hareket etseydi, MİLLİ MÜCADELE sırasındaki muazzam rüşvet tekliflerini kabul edip hareketin başından çekilirdi... Bu "rüşvet teklifi" olayını da Kemal Tahir anlatıyor. İlerde vereceğiz.
    Peki, bu konuda GAZİ PAŞA'nın hatası ne idi?.. Bizce HİLAFET'in eski saygınlığına kavuşturulup kavuşturulamıyacağını araştırmalıydı. Böyle bir koz, o anda zayıf bile olsa, sadece 15 yıl önce etkisini Hindistan'da, Endonezya'da, Malezya'da hissettirmiş; İngilizler'i tir-tir titretmişti.
    Bakın 5. Murad'ın torunu Selma Sultan, gelin olarak gittiği Hindistan'daki bu etkiyi nasıl anlatıyor:

    - "Hindistan'ın tüm kuzeyi MÜSLÜMAN'dır. MOĞOL(TİMUR) hanedanının İngiliz ordusu tarafından kovulduğu 200 yıldan bu yana, HİNDİSTAN MÜSLÜMANLARI, OSMANLI HANEDANI'nı kendi HÜKÜMDAR AİLESİ olarak benimsemişlerdi. Ezilen bu insanlar MOĞOLLAR gibi TÜRK olan OSMANLI İMPARATORLUĞU'nun haşmetinden teselli bulmuşlardı."
    - "1921'de TÜRKİYE'de HİLAFET tehlikeye düştüğü vakit, HİNTLİ MÜSLÜMANLAR daha önce görülmemiş bir şiddetle İngilizler'e karşı ayaklanmış, TÜRKİYE'ye para göndermişlerdi... Bu hareket Gandi ve Hindular tarafından da desteklenmişti!"
    - "GAZİ, HİLAFET'e "ortaçağ uru" diyordu. Abdülmecit tahsisatının artırılmasını isteyince "Bir halifenin mütevazı yaşaması gerekir" diye alay etti. 5 Aralık'ta Ağa Han'ın mektubu gazetelerde yayınlanınca kıyamet koptu." - "Ağa Han HALİFE'nin aşağılanmasını kınıyor ve ona "İSLAM ALEMİ'nin saygı ve güvenini sürdürecek biçimde davranılmasını" istiyordu. Ancak mektup Londra'dan postaya verilmişti. GAZİ, onun üzerine ordu komutanları ile görüştü. Rauf Bey'i tehdit ederek bağlılık yemini aldı ve 24.2.24'de başlıyan görüşmeler 3.3.24'de tamamlandı, HİLAFET kalktı." (Kenize Murad, Saray'dan Sürgüne)
    Aslında MUSTAFA KEMAL, HİLAFET'İ KALDIRMAMIŞTIR!.. BU MAKAMI, BİR ŞAHISTAN ALIP TBMM'NİN MANEVİ ŞAHSİYETİNE KATMIŞTIR!.. Yani TÜRKİYE istediği anda bu gücü devreye sokabilir!..
    Biz daha önce "İSLAMİ ESASLARA BAĞLILIK İLKESİ"ni açıklarken, "hilafetin kalkmasından sonra, artık her İSLAM ülkesi liderinin kendisini HZ. MUHAMMED'in halifesi gibi görüp, kendi insanına ve diğer müslümanlara hizmet etmesi gerektiğini" belirtmiştik... Eğer bu liderler bir araya gelip TEK BİR MÜSLÜMAN LİDER etrafında toplanmaya karar verirlerse, ona da "hayır" demeyiz.

    Aslında bunu biz demiyoruz!.. ATATÜRK diyor:
    - "Bütün İSLAM ALEMİ esaret altındadır. Fakat onlar ESARET'ten kurtulduktan sonra BİRLEŞİK BİR MAKAM'ın iidaresine girmek istiyeceklerini düşünmek caiz midir?.. O da başka bir mesele!"
    - "Demek istiyoruz ki, ONLARIN KURTULMASI İÇİN MÜŞTEREK BİR NOKTA-I RABITA göstermek suretiyle TARİHİ, VİCDANİ ve DİNİ bir VAZİFE yapıyoruz!" (16.1.1923) Yani biz "HİLAFET" meselesinin, ancak "İSLAM ÜLKELERİ anlaştığı, ve TÜRKİYE'nin elinde bulunduğu takdirde" tartışılabilecek SİYASİ LİDERLİK olduğuna inanıyoruz... Çünkü Hıristiyan mezheplerin tümünün lideri olduğu bir dünyada, bu konunun zaman zaman gündeme geleceğini biliyoruz... Ancak TÜRKİYE'den başka hiç bir MÜSLÜMAN ülkenin liderini ve İSLAM ANLAYIŞI'nı bu mevkiye layık görmüyoruz.

    -----------------------
    Konu alternatif tarafından (20.05.09 Saat 23:33 ) değiştirilmiştir.

  3. #3
    alternatif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Apr 2009
    Mesajlar
    1,811

    Standart

    (3)- ANKARA'nın başşehir olması, bazılarının sandığı gibi duygusal sebeplere dayanmaz. Yani "Padişahlar İstanbul'da otururdu, biz Cumhuriyetçiler oraya gitmeyiz" gibi bir düşünceden kaynaklanmamıştır.İstanbul'un TÜRK insanı üzerindeki büyüleyici etkisi ve TÜRK TARİHİ içindeki önemli yerine rağmen, o dönemde feda edilmesi; çok gerçekçi ve önemli başka sebeplere dayanıyordu. Bu sebepler hâlâ da ziyadesiyle varittir.
    İstanbul, fethi ile TÜRK'ün AVRUPA'daki söz hakkının ve hükümranlığının sembolü haline gelmişti. Bu sebepledir ki, FATİH SULTAN MEHMET Halife'nin YILDIRIM BAYEZİD'e NİĞBOLU'dan sonra verdiği "Sultan-ı İklim-i Rum" ünvanını benimsemiş ve bu ünvanı ondan sonraki bütün padişahlar kullanmıştı.
    SULTAN-I İKLİM-İ RUM eski ROMA İMPARATORLUĞU topraklarının hükümdarı demektir!.. Yani FATİH, 450'de yıkılan BATI ROMA'dan sonra 1000 yıl Avrupa'da varlığını sürdüren DOĞU ROMA'yı almakla; sadece TRAKYA ve BALKANLAR'da değil; ROMA'ya kadar uzanan topraklarda hüküm sürmek istediğini açıklamış oluyordu!
    Bu, FATİH'in bir ihtiras nöbeti sonucu kapıldığı hayal değil; 1096'dan beri İSLAM dünyasının başına belâ kesilmiş olan HAÇLI SEFERLERİ'nin kaynağı, PAPA'NIN İKAMETGAHI ROMA'nın sonunu getirmek amacına yönelikti. Bu amaç ve hedef sonraki dönemlere KIZILELMA EFSANESİ olarak yansımıştır.
    Bu amaca ulaşmak ve HIRİSTİYAN DÜNYASI'nın bölünmüşlüğünü sürdürmek için FATİH, İstanbul'da ORTODOKS RUM PATRİKHANESİ'nin faaliyetine izin vermiş, ve böylece Hıristiyanların yarısını himayesine almıştı!.. 1492'de ENDÜLÜS'ten kovulan YAHUDİLER'in TÜRKİYE'ye sığınması, ve 1517'de YAVUZ SULTAN SELİM'in HİLAFET'i üstlenmesiyle TÜRKLER hem MÜSLÜMANLAR'ın, hem ORTODOKS HIRİSTİYANLAR'ın hem de YAHUDİLER'in hamisi olmuştu!.. Bu çok büyük bir siyasi başarıdır. Ne yazık ki, KIZILELMA ÜLKÜSÜ YAVUZ'un oğlu Süleyman Viyana kapısından dönünce, terkedilmiştir. (1527)
    1600'lerden itibaren İstanbul menfi bir rol oynamaya başlamıştır. Barındırdığı Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler ve onlara benzeyip Türklüğünü kaybetmiş kişiler adeta yabancıların gönüllü ajanı gibi hareket edip sarayı, vezirleri sıkıştırmışlar, askeri kışkırtmışlar, ahlakın gittikçe bozulmasına ANADOLU'nun unutulmasına sebep olmuşlardır. (İstanbul'un işgal sırasındaki halini yazımızda naklettik.)
    Son dönemde İstanbul kozmopolitliğin, ihanetin, ahlaksızlığın, entrikanın merkezi; ANADOLU da saflığın, dürüstlüğün, faziletin timsali haline gelmişti. İlkinde para imkan bolmuş, ikincisinde fakirlik, sefalet varmış!..Varsın, olsun!
    İşte MUSTAFA KEMAL, hükümet merkezi İstanbul'da kaldığı takdirde, bu eski hastalığın yeni DEVLET'e de kolaylıkla bulaşacağını farkettiği için, ANADOLU'nun tam ortasını, ANKARA'yı başkent seçmiş; kendini sadece dış düşmanlardan değil; içteki fesat yuvalarından da korumak istemiştir... Bizce teşhisi doğru, tercihi son derece yerindedir.
    Ayrıca Rıza Nur'un dile getirdiği gibi; RUMELİ yakası ve İSTANBUL'un işgali, elden çıkması TOPOĞRAFİK açıdan çok kolaydır. 1878'de Ruslar Yeşilköy'e, 1912'de Bulgarlar Çatalca'ya, 1918'de müttefikler İstanbul'a girebilmişlerdi. Yabancı etkisi ve eli hiç bir zaman İstanbul'un uzağında değildi. Böyle bir şehir, hele SALTANAT ve HİLAFET kalktıktan sonra, BAŞKENT olarak kalamazdı.
    Bu durumda ne olması gerekirdi?..
    Bu durumda İstanbul zamanla önemini kaybetmeli ve bir TARİH ŞEHİR, UĞRAK LİMAN haline dönüşmeliydi. BATI etkisindeki azınlıklar, levantenler ve onların yerli çömezleri yavaş yavaş küçülmeli, eriyip gitmeliydiler. Koç, Sabancı gibi Ankaralı, Kayserili, Adanalı, Sivaslı müteşebbisler ortaya çıkmalıydı.
    Çıktı da!.. Ancak ATATÜRK'ten sonra ANADOLU ihmal edildiği için, SERMAYE yine İSTANBUL'a yığıldı. Bu yerli müteşebbisler kendilerine Rum, Yahudi, hatta yabancı ortaklar buldular, kendileri "İstanbullu" oldular. Bunlardan Rahmi Koç, Rum Patriği'nin elini öpecek kadar benliğini kaybetti. İstanbul ülke ekonomisinin neredeyse yarısına hükmeder hale geldi, SALTANAT döneminden daha etkili oldu. Nüfusun beşte birini topladı.
    İşte bu sebepledir ki, biz bu gelişmeye sebep olan İsmet'i, bilhassa Menderes, Demirel ve Özal'ı şiddetle suçlarız. İki elimiz bu dünyada ve ahirette yakalarındadır... Ankara'nın başkent oluşunu kutlayanlara da kendimizi tutamayıp güleriz. Bütün siyasiler önemli toplantılarını, uluslararası konferansları tıpkı PADİŞAHLIK zamanında olduğu gibi İstanbul'da yapar, sonra da "atatürkçü" geçinirler de, ondan!
    Ne demişti ATATÜRK:
    " SİYASİ MERKEZ'imiz ANADOLU'NUN ORTASINDA kalacaktır!.. BATI'nın ve DOĞU'nun temsilcileri bu başkentte temas edeceklerdir. Bu başkentte her türlü diplomatik meseleler görüşülecektir. BU BAŞKENT'TE MEMLEKETİN İÇ VE DIŞ POLİTİKASI İDARE EDİLECEKTİR!.."
    Şimdi öyle mi ya?..

    Ancak şu hususu unutmıyalım. Birileri ANKARA'nın başkent oluşunu tanımıyor, resmî, gayrıresmî, uluslararası bütün toplantıları "turizm" bahanesiyle İSTANBUL'da yapıyorsa,
    Yine zibidinin biri çıkıp kendini "dünya Ortodokslarının siyasî ve dinî lideri", yani hem KRAL, hem HALİFE ilan ediyorsa, ve İSTANBUL'u da "Yeni Bizans" devletinin başkenti yapmaya kalkıyorsa,
    Ve bizim herşeyden habersiz politikacılarımız, bürokratlarımız, iş adamlarımız, hatta generallerimiz buna göz yumuyorsa,
    O zaman YENİDEN MİLLÎ MÜCADELE verip, İSTANBUL'u tekrar başkent yapmak evlâdır!. (4)- Mudanya Mütarekesi'nden sonra Ali Kemal tevkif edilmiş, Anadolu'ya getirilmişti. İzmit'te Nurettin Paşa'nın teşviki ile linç edildi. Sonra da ölüsü asıldı.
    Bir de Ali Şükrü'yü öldüren Topal Osman, çatışmada ölmüş, gömülmüştü. Muhalifler idam edilmesi gerektiğini öne sürüp cesedini çıkarttırıp asmışlardır!
    Son zamanlarda ATATÜRK düşmanları tarafından çıkartılmış bir "İstiklal mahkemelerinde idama mahkum edilenlerin ölmüş bile olsalar, mezardan çıkartılıp asıldıkları" iddiası vardır. İşte bu iddia ve bu konuda yapılan "Yalnızlar" filmi (1994), bu iki olaydan kaynaklanmaktadır.
    Uygulamayı yapanlar Nurettin Paşa gibi işgüzarlar ile, Ziya Hurşit gibi muhaliflerdir. Yoksa ATATÜRK'ün böyle bir uygulaması yoktur, tam tersine, bunu önlemek isterken Meclis çoğunluğu karşısına çıkmıştır.
    (5)- Hatırlanacağı üzere Hüseyin Cahit Lozan görüşmeleri sırasında da yabancıların hakkını savunur tavırlara girmişti.
    Buna benzer mali ve iktisadi düşünceler hâlâ devlet adamlarımızın resmi beyanlarında yer almaktadır. İsmet Paşa, Menderes, Demirel, Özal, ve Çiller hep öyle düşünmüştür. Bunun sebebi, hiç birinin TÜRK MİLLETİ'ne ATATÜRK kadar güvenmemesidir. Hiç birinin TÜRK İNSANI'ni onun kadar tanımamasıdır. Ve hiç birinin EKONOMİ'yi, SİYASET'i ATATÜRK kadar bilmemesidir.
    (6)- Bizi çok tedirgin eden bir konu var: İSMET PAŞA NE ZAMAN İKTİDARDA İSE, ÜLKEDE "KÜRT AYAKLANMASI" YOK!..NE ZAMAN AYRILMASI GEREKİYORSA o zaman sanki bu olaya en çok Güneydoğu'daki Kürt asıllı vatandaşlarımız üzülüyormuş gibi, SİLAHA SARILIYORLAR!.. 1930'da Serbest Fırka olayından hemen önce, 1937'de CELAL BAYAR başbakan olunca da aynı şey tekrarlanıyor!..
    Ondan sonra da 1970'lerin sonuna kadar Güneydoğu sakin!.. Deniz Gezmiş neslinden Sinan Cemgil gibi bazı teröristlerin Nurhak Dağları'nı "Kurtarılmış Bölge" ilan etmeleri bile, onları harekete geçirmiyor!..
    Hatta Mustafa Barzani ayaklanması bile bizim taraftakileri etkilemiyor. Hoş, o da daha sonra Irak dize getirilince, fonksiyonunu tamamlayıp Amerika'da istirahate çekiliyor ya, neyse!..
    Ne zamanki AMERİKA ve BATI yanlısı politikanın sökmediği artık çoğunluk tarafından dile getirilmeye başlıyor, o zaman bizim Kürt asıllı vatandaşlarımızı tekrar hatırlayıp "kurtarma"ya kalkanlar artıyor!.
    Bu hususun dikkatle incelenmesi, özellikle İsmet Paşa ve onun partisi CHP ile bağlantısının mutlaka bulunması gerekir. Çünkü 1984 sonraki terör olaylarında SHP-DEP işbirliğinin etkisi inkâr edilemez.
    Burada "Yazıktır, Kürtler insan değil mi?.. Bunca yıldır uğraşıp duruyorlar. Onlar da devlet kuruversin" diyen ahmaklara bir çift sözümüz var. Hele bunlardan birisi "Atakürt" diye bir yazı karalayıp, "Eğer MUSTAFA KEMAL Kürt olsaydı, burası şimdi Kürdiye olacaktı, TÜRKLER de kendi dilini, kendi televizyonunu, kendi tarihini istiyor olacaktı" diye bir iddiada bulundu... (Ahmet Altan, Milliyet, Nisan 1995) Bunların hepsi TARİH bilmemenin, kendine ve üzerinde konuştuğu konuya yabancı olmanın sonucu!...
    Hemen cevap verelim: Ne Kürt kelimesinin duyulduğu son 1000 Anadolu tarihinde, ne de daha önce Kürtler bir devlet kuramadıkları gibi, bir tek meşhur Kürt bile çıkmamıştır!.. Bir Kürt paşası çıkacak ta, hem Kürtleri, hem Türkleri kurtaracak, devlet kuracak!..
    Bunun olamıyacağı son 30 yılın olayları ile belli değil mi?.. Ne Barzani'si, ne Talabani'si, ne Apo'su bırak devlet kurmayı; Kürt kökenli aşiretleri bile bir araya toplıyamıyorlar!..

    Biz deriz ki, Amerikalı zalimlerin ta okyanus ötesinden gelip Kürtler'e destek vermesi de bir işe yaramıyacak!.. Yine bir devlet kuramıyacaklar!.. Kurarlarsa da, EVEL ALLAH, başlarına yıkarız!. Ahmet Altan denen zırcahilin böyle bir dağ halkını (Kürt kalın kar tabakası demektir. Önce karlı dağlara Kürdistan denmiş, sonra burada yaşıyan halk Kürt diye anılmaya başlamıştır. Kürdistan kelimesinin Dağıstan'dan, Gülistan'dan farkı yoktur) yüzlerce devlet kurmuş TÜRK milleti ile kıyaslaması, Anadolu'da nüfus çokluğuna rağmen Kürtler'in hakim olacağı bir devlet senaryosu kurması, bizi şaşırtmıyor. Ona kapılan sözde "aydın"lara hayret ediyoruz.
    Halbuki aslen Kürt olan Said-i Nursi, bundan 50 yıl önce şu sözleri ile son derece doğru bir tesbitte bulunmuştur:
    - "ALLAH-ü ZÜLCELAL Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de , "Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar ALLAH'ı severler, ALLAH da onları sever," diye buyurmuştur. Bu kavmin 1000 yıldan beri ALEM-İ İSLAM'ın bayraktarlığını yapan TÜRK milleti olduğunu anladım. Bir akılsız Kürt kavmiyetçisinin peşinden gitmem! Bu milleti TÜRKLER idare etmiştir. Bundan sonra da yine onlar idare edecektir!..."
    (7)- Bu gaflet 1970'den sonraki ayaklanmalarda da tekrarlanmış, olayların arkasındaki yabancı parmağı üzerinde durulmamıştır.
    Nasıl olup ta fakirliğe, hatta açlığa mahkûm edildiği öne sürülen Kürt halkı, milyarlarca lira tutan top, tüfek, mayın, bomba ve mermiyi alacak parayı buluyor?.. Nasıl oluyor da, bu paralar kolayca silaha çevriliyor?. Düşmanı ile savaşan Bosna-Hersek ambargoyu aşamazken; dil bilmez, okuma-yazma dahi bilmez Kürtler onca silahı, roketi nasıl elde edebiliyor?.. Nasıl oluyor da, ayırımcı militanlar uyuşturucu imal edecek teknolojiyi buluyor, fabrikalarını kuruyor, sonra ürettikleri zehiri hiç bir kotaya tabi olmadan Avrupa'ya "ihraç" edebiliyorlar?.. Nasıl oluyor da, bilim adamlarımız bile elçilik kapılarında günlerce vize beklerken, bu militanlar ellerini kollarını sallıya sallıya "diplomatik personel" gibi Suriye, Irak, Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika'da dolanabiliyorlar?.. Hatta televizyonları için Amerikan uydularında kanal kiralıyabiliyorlar?..
    Bunlar hiç "yabancı desteği" olmadan olur mu hiç?..
    (8)- Maalesef ülkemizde TARİH bilen az olduğu için, geçmişten yararlanmak mümkün olmamıştır. Bu yüzden benzer bir durum 1990'lardaki PKK olayları ve SHP-DEP ittifakı ile tekrarlanmıştır.
    Babasının oğlu, üstüne üstlük biraz da ahmak olan Erdal Efendi, üç-beş oya tamah ederek PKK'nın örtülü temsilcisi DEP ile seçim ittifakı yapmış ve 20 kadar eşkiyanın T.B.M.M.'ne girmesine sebep olmuştur. Bunların Arasında PKK militanı komutan Sırrı Sakık'ın kardeşi Selim Sakık, eşkiya karısı Leyla Zana da vardı.
    Hem bunlar, hem de aslında bunlardan farklı davranmıyan diğer bazı "başka millet"in vekilleri, hükümetin eşkiyaya karşı almak istediği bütün önemli tedbirleri engellemişlerdir. Mesela SHP'nin iktidar ortağı olur olmaz ilk yaptığı iş, Eskişehir Hapishanesi'ni boşaltmak, teröristleri kaçabilecekleri hapishanelere nakletmek olmuştur!..
    Bizce sadece onlar değil, onları Meclis'e sokanlar da İDAM'ı hak etmişlerdir!..
    (9)- Mandacı İsmet'in kara ihaneti burada bitmez. CHP son iktidar yıllarında sessizce çıkartılan bir DEVLET Şurası tefsir ve kararıyla tapuya bağlanmış toprakların dahi, yeni sahiplerinden alınıp eski sahiplerine iadesi sağlandı!
    İsmet Paşa'yı başarılı gösterme çabası içinde olan Şevket Süreyya dahi, bu konuda şöyle der:

    1950 seçimlerinden önce, Diyarbakır-Çinar'da 20 yıl önce oraya yerleştirilmiş, fakat bir türlü tapuları verilmemiş büyükçe bir "Rumeli göçmenleri köyü" halkının tekrar göçe hazırlandıklarına şahit olmuştum.
    İki yaşlı Kürt çobanının şahitliğine dayanılarak, bu uçsuz bucaksız toprakların, isyandan sonra güneye kaçan beylere ait olduğuna hüküm verilmişti!..Burada yaşıyan göçmenlere mahalli idareler ve yerli memurlar tapu vermemişlerdi.
    Şikayet üzerine gelen hakim, gözleri yaşararak onlara, topraklarını terketmeleri gerektiğini bildirmişti.
    Göçe hazırlanan bu köy halkının toplandığı meydana bakan kahvenin duvarında ise CHP'nin seçim afişleri asılmıştı. Bunlarda 6 OK ve şu sloganlar görülüyordu:
    KÖYLÜYE TOPRAK!.. TOPRAĞA TAPU!..

    İşin en enteresan yönü nedir, biliyor musunuz?.. TÜRKİYE'ye DEMOKRASİ getirdiği iddia edilen İsmet'in iktidarda kalabilmek için DOĞU ve GÜNEYDOĞU'yu isyancılara peşkeş çekmesi, ona bölgede oy sağlamadı!..

    O tarihten sonra da hiç bir parti, memleket aleyhine olup ta oy için vatandaşa verdiği tavizlerden oy alamadı. Özal hem "özelleştireceğim" dedi, hem iki misli işçi doldurdu Zonguldak madenlerine... 4 ilçeyi seçim öncesi il yaptı, hiç birinden oy alamadı. SHP İstanbul'un güzelim tepelerini gecekondularla doldurdu, militan Alevi ve Kürtler'i DEVLET ve belediye kadrolarına yerleştirdi, oy alamadı!..
    Ama TARİH ibret içindir, ders almak içindir. ATATÜRK'ün teşhisi doğru, aldığı tedbir yerinde idi.
    Şimdi de aynı sorunla karşı karşıyayız. DOĞU ve GÜNEYDOĞU'da anarşi yüzünden, geçim sıkıntısından Kürt asıllı aşiretler batıya göç ediyorlar... Topraklar boşalıyor, evler viraneye dönüyor.
    Öte yandan GAP projesi ile bir kısım arazi de kıymetleniyor... Suriyeli zenginlerin, karanlık kişilerin eline geçiyor. Bölgeyi elimizde tutmak istiyorsak, çok iyi bir STRATEJİ tesbit edip, çok iyi bir TAKTİK uygulamamız lazım.
    Bizim teklifimiz şudur: DOĞU ve GÜNEYDOĞU'daki bütün tapu el değiştirmeleri denetim altına alınmalıdır!.. Boşaltılmış köyler, evler istimlak edilmeli, böylece batıya göçenlerin eline bir kaç kuruş para geçmesi sağlanmalı, mağdur edilmemelidir. Bu suretle hazineye geçen toprak, iyi bir kadastro işleminden sonra AİLE ÇİFTLİKLERİ haline getirilip BATI ANADOLU halkına, ve RUMELİ, KAFKAS göçmenlerine 20-50 sene için kiralanmalıdır.
    Dikkat ediniz, KİRALAMA diyoruz... Çünkü dünyanın her tarafında dağıtım yolu ile gerçekleştirilmeye çalışılan toprak reformları hep arazinin zengin ağaların elinde toplanmasına yol açmıştır. Bunlar kendileri şehirlerde oturur, köylüleri tarlada çalıştırır, üstelik te ancak sürünecek kadar ücret öderler.
    Bu bakımdan biz toprak satışı, bina satışı yerine uzun vadeli kiralamayı tercih ederiz.
    Bu arada bilhassa 1980 yıllarında Özal'ın gafletinden GAP bölgesinde büyük araziler kapattıkları söylenen Suriyeli ve Avrupalı kişilerin ellerindeki araziler kesinlikle istimlak edilmeli, ve bölgede TÜRKLER dışındakilere toprak tahsisi yasaklanmalıdır.
    Yörede kalan Kürt asıllı ailelere de aile ölçeğinde toprak kiralanmalı, zıraat memuru, öğretmen, veteriner gibi kişiler ile irtibatı arttırılarak onların da her bakımdan DEVLET'e bağlanması, ve TÜRKLEŞMESİ sağlanmalıdır. Unutmıyalım ki, "KARNIMIN DOYDUĞU YER VATANIMDIR" ifadesi pek anlamsız değildir.
    (10)- Bazıları "MUSTAFA KEMAL ile ATATÜRK'ün İKİ ayrı KİŞİ olduğunu, MUSTAFA KEMAL'in MİLLİYETÇİ, İSLAMCI, ŞARKÇI, DEMOKRAT, FEDAKÂR, ÇALIŞKAN olma vasıfları ile göze çarptığını; ancak CUMHURBAŞKANI ATATÜRK'ün BATICI, TESLİMİYETÇİ, DİKTATÖR, UYDURUK DEVRİMCİ nitelikleri ile ilkinden ayrıldığını" söylerler.
    Biz ATATÜRK'ü çok yakından inceledik... Adeta RUHEN onunla beraber olduk. Onun hangi sözü hangi duygular ve ihtiyaçlar içinde söylediğini hissetmeye çalıştık.
    Onu bazen bir DAHİ gibi inanılmaz derecede başarılı gördük, bazen her BEŞER gibi hata yaptığını tesbit ettik. Ve 1918'den sonra ÜÇ ayrı DÖNEM olduğunu farkettik onun hayatında...
    Bunlardan birincisi 1918-1922 arasındaki ANTİ-EMPERYALİST, MİLLİYETÇİ, ŞARKÇI, İSLAMCI, TAM İSTİKLALCİ, YILMAZ MÜCADELECİ ve MUZAFFER MUSTAFA KEMAL!..Bütün BATI aleyhtarı sözleri, İSLAMCI ifadeleri bu dönemdedir. (İkincisi 1923-1928 arasındaki bir an önce BARIŞ isteyen; bunun için "BATI'ya taviz verilmesi, BATI'ya benzer bir sistem getirilmesi, BATI'ya hoş görünecek devrimler, değişiklikler yapılması" hususunda telkinde bulunan mandacı İsmet ile Tevfik Rüştü gibilerine uyan HARP YORGUNU GAZİ HAZRETLERİ!..
    Hasan İzzettin Dinamo, çok yerinde bir teşhisle, GAZİ'nin yönünü BATI'ya çeviren kişinin Franclin Boullion olduğunu söyler... (Bakınız: Kutsal İsyan cilt 1 sf.15) Mustafa Kemal Boullion ile 1921 Haziranında karşılaşıp görüşmüş, arkasından Türk-Fransız anlaşması imzalanmış ve Fransızlar işgal ettikleri Güneydoğu'dan çekilip ellerindeki silah ve malzemeyi Türkler'e bırakmışlardı.
    Mustafa Kemal-Boullion görüşmesi, Türkler'i DOST olarak sadece Bolşevikler'e güvenmek ve bağımlı kalmaktan kurtarmıştı. Bu suretle Enver Paşa, Çerkez Ethem ve Mustafa Suphi vasıtasıyla Anadolu'da başlatılmak istenen sosyalist hareket önlenebilmişti.
    İngilizler de Cumhuriyet ilan etmek, halifeliği kaldırmak kaydıyla TÜRKLER'e hayat hakkı tanıyabileceklerini, savaş sırasında çeşitli vesilelerle ifade etmişlerdi.
    GAZİ'nin şuuraltına yerleşmiş olan bu hususlar, ilerde "TÜRKİYE'yi BATI uygarlığının bir kenara yerleştirerek hiç olmazsa İSTİKLAL'ini ve MEVCUDİYET'ini güven altına alma" politikası şeklinde ortaya çıkmıştır.
    En önemlisi, İsmet Paşa Lozan'dan çok hırpalanmış ve değişmiş olarak dönmüştü... BATILI delegelerin baskısı, "Kabul etmediğiniz tekliflerimizi cebimize koyuyoruz, sıkıştığınızda çıkarıp önünüze atacağız," demeleri; bu ÜRKEK, EVHAMLI, KARARSIZ ve SAPLANTILI adamı bir daha BATILILAR'ın karşısına çıkamayacak bir halet-i ruhiyeye itmişti.
    Rauf Orbay, hatıralarında İsmet Paşa'nın HİLAFET'in kaldırılmasında da büyük rolü olduğunu anlatır... İsmet Paşa'nın 17.11.1922'de Muslim Standard gazetesine verdiği beyanatta:
    " TÜRK MİLLETİ İSLAM'IN KILICIDIR! HİLAFET, TÜRK MİLLETİ'NE EMANETTİR! Kanımızın son damlasına kadar HİLAFET'i tutup yaşatacağız"
    demesine rağmen; Lozan'dan dönüşünde tamamen aksi fikir ve kanaatle yaman bir HİLAFET düşmanı kesildiğini söyler... Bunun da "bazı DÜŞMAN telkinlerine kapılışından ileri geldiğinin anlaşıldığını" belirtir.
    Rauf Orbay şöyle devam eder:
    İsmet Paşa LOZAN'da İngilizler'le bir nevi GİZLİ ARABULUCULUK rolü oynayan İstanbullu meşhur HAHAMBAŞI Haim Naum Efendi'nin telkinleriyle, "HİLAFET'in artık ne şekilde olursa olsun TÜRKİYE'de devamına müsaade edilmeyip derhal atılması lüzumu" fikrini tamamiyle benimsemiş bulunuyordu.
    Tevfik Rüştü, "BATILILAR devrimler tutmadı sanırlarsa, mahvoluruz," demiyor muydu?.. Tevfik Rüştü'ye göre devrimler bizim için değil, BATILILAR için yapılmamış mıydı!.. Lord Curzon, Lozan'da İsmet'e "Şimdi reddettiklerinizi cebimize koyuyoruz. Sonra bize geldiğinizde birer birer çıkartıp önünüze koyacağız" dememiş miydi?..Lozan'dan 2 yıl sonra Şeyh Sait isyanı, 3 yıl sonra suikast olayı meydana gelmemiş miydi?..Bunların hepsinin GAZİ'yi bunalttığını kabul etmek gerekir.
    Sıkıntı sadece bu kadar da değildi... 300 yıldır ihmal edilmiş, 15 yıldır ardı arkası kesilmeyen harpler ile perişan hale gelmiş TÜRKİYE halkı artık sulh ve refah istiyordu.
    Ayrıca Rauf Orbay'ın deyimiyle İsmet Paşa kendisini "Avrupa politika alemini ve dünya ahvalini herkesten iyi anlamış ve bilmiş bir politika adamı" olarak GAZİ de dahil olmak üzere herkese yutturmasını bilmişt!.. Ne diyordu Rauf Orbay:

    - " Bunu böyle kabul edişimiz, bizim GAFLET'imiz olmuştur!.. Zira MUSTAFA KEMAL PAŞA da, ben de, KARABEKİR ve ALİ FUAT PAŞALAR da, diğer bir çok arkadaşlar da yıllardanberi çeşitli vazifelerle gidip gelerek, dillerini bildiğimiz, matbuatını ve neşriyatını da yakından takip ettiğimiz dış alemin ve bilhassa Avrupa politikasının hiç te yabancısı olmadığımız halde; şimdi ömründe İLK defa gittiği Avrupa'da bir kaç haftacık kalan İsmet Paşa'ya " dünya ahvalini herkesten iyi bilen bir dış politika uzmanı" gözü ile bakmak gafletine nasıl düştüğümüzü anlamıyorum!" - "Büyük Millet Meclisi'ndeki EKONOMİ-POLİTİK tahsillerini Avrupa'da yapmış, bu sahada İHTİSAS sahibi olmuş, muntazaman dünya ahvalini takip eden genç mebuslar bile, Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı dinlerken, ağzından çıkan her sözü mahz-ı keramet telakki edecek derecede tesiri altında kalmışlardı!"
    Tarihçi Cemal Kutay, MİLLİ MÜCADELE'nin önde gelen isimlerini ikiye ayırır... Bir televizyon programında bunları "önceden katılanlar, sonradan katılanlar" diye tarif etmiştir... Önceden katılanları MİLLİYETPERVER, VATANSEVER, FEDAKAR olarak nitelemiş; aralarında İsmet Paşa'nın da bulunduğu ikinci grubun ise MEVKİ DÜŞKÜNÜ, MENFAATPEREST, MANDACI olduğunu belirtmiştir. (Ceviz Kabuğu, 1997) İsmet Paşa kısa zamanda bu birinci grubu GAZİ'nin yanından uzaklaştırmıştır!
    Böylece İsmet Paşa, Başbakan olduğu ve olmadığı 1923-1937 döneminde ATATÜRK'ün etrafından ayrılmamış, onun en yakını olmuş, sürekli ona "BATI'yla kaynaşma, BATI'ya ters düşmeme" telkinlerinde bulunmuştur. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüstü Aras'ın,"BATILILAR, devrimler tutmadı sanırsa, mahvoluruz!" ifadesi; aslında İsmet Paşa'nın bütün hayatınca sürmüş olan MANDACILIK zihniyetinin, onun hükümetlerindeki yansımasıdır.
    Mahmut Esat Bozkurt, "TÜRK ihtilalinin kararı, Batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendisine mal etmek, benimsemektir. Önüne çıkacaklar demirle, ateşle yok edilmeye mahkumdurlar. Bu prensip bakımından, kanunlarımızı olduğu gibi Batı'dan almak zorundayız," diyordu... Yani ATATÜRK'ün etrafı BATI HAYRANI, MANDACI tiplerle çevrili idi!..

    İşte bu yüzden 1923-1928 arasında ülkenin çehresini değiştiren kanunlar birbiri peşine, acele ile çıkarıldı... Bunlardan bir kısmı halkın kalkınmasına, ilerlemesine matuf iken; bir kısmı da BATI'nın TÜRKİYE ile uğraşmasını önliyecek tavizler şeklinde gelişti... Bunların arasında Şapka Kanunu, EZAN'ın Türkçeleştirilmesi, Medeni Kanun, Ticaret ve Ceza kanunlarının BATI'dan kopya edilmesini sayabiliriz. İzmir İktisat Kongresi'nin DEVLETÇİ ifadelerle başlayıp, kararlarının ve 1924 Anayasası'nın LİBERAL nitelikli olmasını da buna bağlıyoruz.
    Asla İNKILAB veya DEVRİM saymadığımız bu uygulamalar, halk tarafından tasvip görmemiş, yer yer isyanlar çıkmış; DEVLET ile insanımızın arasını açmıştır.
    MUSUL-KERKÜK bu dönemde kaybedilmiştir... EGE ADALARI, KIBRIS bu dönemde ihmal edilmiş, İLİŞKİMİZ yok sayılmıştır.
    Bunu GAZİ mi böyle istedi?.. Hayır!.. Bizce onun vebali sadece, gevşek davranıp "kurtuluşun ancak böyle olabileceğini" telkin eden İsmet Paşa gibilere kapılmasıdır... Dedik ya!.. HARB YORGUNU olmasının, MİLLET'i yeniden savaşa atmak istememesinin bunda etkisi vardır... Ama itiraf etmeli ki, bu dönemin GAZİ'si, MİLLİ MÜCADELE'nin MUSTAFA KEMAL'i ile ÇELİŞİR görünümdedir.
    Üçüncü dönem 1929-1938 dir... Bu dönemde bir ATATÜRK vardır. Kapitalist Buhran'ın BATI'yı sarması ile, MUSTAFA KEMAL silkinir, ve kendine gelir!..

    Liberalizm'den ayrılıp DEVLETÇİLİĞE GEÇİŞ, bu dönemdedir... BATI'ya kafa tutup gavur okullarının çoğunun kapatılması bu dönemdedir... General Mc Arthur'la yapılan görüşme, BATI'ya karşı oluşturulan SADABAT PAKTI, BALKAN PAKTI bu dönemdedir... MASON derneklerinin kapatılıp mallarının müsadere edilmesi bu dönemdedir... ORTA ASYA'ya DÜNYA TÜRKLÜĞÜ'ne derin ilgi duyması, çalışmalar başlatması bu dönemdedir!
    Artık o, TÜRKLER'in DÜNYA TARİHi'ndeki İNKÂR EDİLMEZ mevkiini sezmiş, MİLLİYETÇİLİĞİ, ANTİ-EMPERYALİZMİ, DEVLETÇİLİĞİ şiar edinen MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'tür. Sadece bizlerin değil, DÜNYA TÜRKLERİ'nin ATA'sıdır o!.. Bir ara "uyduruk dil" akımına kapılmasına, "Türkçe" EZAN uygulamasına rağmen; bu dönemde fazla hata yapmaz... Hatta ölümüne yakın iyice uyanarak, 14 yıldır yakasını kaptırdığı İsmet'i onun Anayasa'ya LAİKLİK ilkesini sokmasından hemen sonra silkeler atar!.. HATAY meselesini çözer.
    Takrir-i Sükun kanunu, Terakkiperver Fırka kapatılması, gazeteler ve muhalifler susturulması, "önceden katılan" paşalar ile GAZİ'nin arasını daha da açmıştı. ATATÜRK yalnızdı!.. İsmet ise ne yapmış ne etmiş, ta baştan itibaren Meclis'te kendisine bağlı bir grup meydana getirmişti...
    Fethi Okyar bu konuda şu değerlendirmeyi yapar:
    - "LİDERLİK üzerinde GAZİ MUSTAFA KEMAL, söz götürmez OTORİTE idi. FAKAT, kendisini hemen İsmet Paşa takip ediyordu. İki lider arasında başkaca kuvvet dengesi mümkün değildi. HALK FIRKASI içinde o günlerin söyleyişi ile MÜFRİTLER denilen grubun Hükümet Reisliği için tek adayı, İsmet Paşa idi." (Üç Devirde Bir Adam)
    Rauf Orbay'a göre de; "İsmet Paşa daha kuvvetli olmak, rakipsiz uzun süre iş başında kalmak hırsını tatmin için, karşısına çıkması ihtimali olan gerçekten dürüst ve idealist insanları bir punduna getirip MUSTAFA KEMAL PAŞA'nın yanından uzaklaştırıyordu."
    ATATÜRK, bir süre sonra İsmet Paşa'dan kurtulmak için onun karşısına Serbest Fırka ile Fethi Okyar'ı çıkartmaya çalıştı. (2.6.1930) Bu faaliyete girişirken, sanki geleceği görmüş gibi, şöyle demişti:
    -" Ben CUMHURİYET'i şahsi menfaatim için kurmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra, ARKAMDA kalacak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ'dir!..Ben ise, MİLLET'e miras olarak bir İSTİBDAT MÜESSESESİ bırakmak, ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum. Mesele, memlekette CUMHURİYET'in şahısların hayatına bağlı kalmıyarak kökleşmesidir!"
    Fethi Okyar ATATÜRK'ün teklifini kabul ederek bir muhalefet partisi kurmasını şöyle açıklar:
    - "İsmet Paşa'nın hodbinliği, nihayetsiz iddialı tavrı, hudutsuz mevki hırsına eklenen yetersizliği ve etrafında cereyan fecaatler yüzünden memleket bir uçuruma doğru sürüklenmekte iken, haykırmamak elimden gelmiyordu!"
    Serbest Fırka'ya giren Ağaoğlu Ahmet Bey de durumu, ATATÜRK'ün önünde İsmet Paşa ile şöyle tartışmıştı:
    Ağaoğlu - Paşam, öyle bir çevre içinde yaşıyoruz ki, Hükümet'in icraatını tenkit için kimsede şevk ve cesaret bırakılmamıştır.
    İsmet - Emekli Kanunu Fırka'da müzakere edilirken, pekala siz de söz aldınız ve kanunu tenkit ettiniz.
    Ağaoğlu - Tenkit ettim, ama neye yaradı?..Ben kürsüde iken, sözlerimi mebusların tasvip ettiğini yüzlerinden ve hallerinden görüyordum. Fakat hemen kürsüye geldiniz ve kanunu savundunuz. Ondan sonra da bana hak veren mebuslar kanunu kabul ettiler.
    Bahsedilen kanun "bir saat" vekil sandalyesinde oturan bir zatın, vekillikten çekildikten sonra 150 lira emekli maaşı alması hükmünü ihtiva ediyordu. Bu, o güne göre inanılmaz yükseklikte bir maaştı. ATATÜRK, bunun üzerine Fethi Bey'e, "Fransa'da vaziyet nasıldır?" diye sordu. Fethi Bey:
    - Fransa'da düşen vekillere böyle bir emekli maaşı söz konusu olmaz. Böyle bir kanun geçse, kamuoyu kıyameti koparır," cevabını verdi.
    Bu söz üzerine İsmet Paşa şu hayret verici cevapla kendini savunmuştur:
    - Bu kanun sadece vekillere değil, mebuslara da emeklilik hakkını temin ediyor. Ahmet Bey İdealisttir. Gerçeklerden anlamaz. Ben Hükümet Reisi sıfatıyla mebus arkadaşlarımın menfaatine ilişkin bu meselede muhalif kalamazdım. PARA MESELESİ'dir. Gerçeklere riayet lazımdır!
    Görüldüğü gibi, İsmet Paşa milletvekillerine şahsi menfaat temin eden kanunlar vasıtasıyla onları safına çekmesi bir yana; milletvekillerinin kendi maaşlarını fahiş oranlarda yükseltip, kendilerine olmayacak imtiyazlar tanıyan kanunlar çıkartmalarına da, emsal teşkil etmiştir. MİLLET'in nefretini çeken bu uygulama, İsmet Paşa ile başlamıştır. Ancak vebali, o dönemde yapılan her yanlış iş gibi, GAZİ'nin omuzlarına yıkılmıştır!
    Kemal Tahir İsmet Paşa'nın Serbest Fırka'yı nasıl üç ayda ekarte ettiğini şöyle anlatır:
    - "Serbest Fırka kapanmadan iki gün önce Cumhuriyet'te Yunus Nadi, "Ya partinin başına geç, devrimleri koru, ya da biz sensiz bunu yapacağız!." diyordu."
    - "Yunus Nadi bu gücü kendinde bulamazdı. Öyleyse partiyi eline geçirmiş olan İsmet Paşa, GAZİ'yi göreve çağırıyordu. (Yoksa) GAZİ'yi sarsalamak kimin haddine?.."
    - "GAZİ politika yaptı, Fethi Bey'i İsmet Paşa'ya kurban verdi!.. Ancak uzun yıllar sonra, İsmet Paşa'yı görevden alıp Celal Bayar'ı başbakan yapabildi."
    ATATÜRK "politika" yaptı, ama mecburdu. Koca GAZİ, memleketi yöneten partiyi İsmet'e kaptırdığını, aslında Meclis'te hiç te güçlü olmadığını sezmişti!..
    İsmet Paşa olaydan daha da güçlenmiş olarak çıktı. 1937'e kadar rakipsiz kaldı.
    Şevket Süreyya bu konuda şöyle yazar:
    "İsmet Paşa her şeye rağmen TEK PARTİ ADAMI idi ve öyle kalacaktı... Hatta bir kısım politikacılar, GAZİ'nin yeni bir parti yaratma teşebbüsünü, "İsmet Paşa'nın sivrilmiş otoritesi"ne ve "söz sahipliği"ne karşı saydılar. Onlara göre GAZİ, artık harf, dil, tarih ve kültür işlerine kendini vermişti. HER ŞEY GAZİ'NİN ELİNDE GÖRÜNMEKLE BERABER, İSMET PAŞA HÜKÜMETTE TEK SÖZ SAHİBİ GÖRÜNÜYORDU!.."
    Gerçekten öyle idi... ATATÜRK CHP'yi İsmet'e bıraktığı gibi, şahsiyetleri açısından Meclis'e girmesini istediği bir kaç kişinin dışındaki mebusların tercihine de karışmazdı. GAZİ'nin aslında parti teşkilatının tercihine bıraktığı sayının büyük kısmı için, İsmet ne yapar eder, kendine çok yakın ve sadık adamların listeye alınmasını ve seçilmesini sağlardı. Arada bir çıkan muhalifleri de terörü ile sindirirdi.
    Böylece Meclis görüşmelerine fazla katılmayan, Köşk'ten çıkıp halkın arasına fazla karışamıyan GAZİ'ye her şey, "süt liman" görünürdü!.. İsmet, GAZİ'nin çevresinde öyle bir "koruma" halkası oluşturmuştu ki, istemediği kimse o kordonu aşıp GAZİ'ye kolay ulaşamaz, GAZİ de canının istediği gibi Köşk'ten ayrılamazdı. Bir seferinde tek başına "kaybolup" şehre inmişti de, adeta yer yerinden oynamıştı!
    Burada, ATATÜRK'ün bir diktatör olmadığı için her dediğinin yapılmadığını gösteren, herkesce bilinen bir olayı nakletmek isteriz:
    Ankara'nın şehir planı yapıldığı zaman, ATATÜRK, Bakanlıklar-Ulus arasındaki bulvarın 100 metre olmasını emreder!.. Bu çok büyük bir basiret örneğidir. Bugünün bile ihtiyacını karşılayacak nitelikte bir planlamadır.
    Ancak o zamanlar küçük bir kasaba görünümünde olan Ankara'nın bir kaç yüzlük araç trafiği için bu genişlik çok mubalağalı bulundu. Hatta, "gene rakıyı fazla kaçırmış" diyenler çıktı, ve sözde uzmanlar ATATÜRK'ü ikna ettiler, kaldırımları ile birlikte bulvarı 30 metreye indirdiler!
    İşte ATATÜRK böyle biri idi... Doğru olduğuna inansa da, işin uzmanı, bilim adamı diye karşısına çıkanların düşüncelerini dinler, onlar çoğunlukta olursa kendi fikrinden vazgeçerdi. İlerde, yazdırdığı telgrafların bile "gece edebiyatı" diye nitelenerek gönderilmediğini göreceksiniz. Uyduruk dil konusunda da KVERGİE ortaya çıkıncaya kadar Ataç gibilerinin telkinlerine kapılmıştır, 1933'den 1935'e kadar!..

    Peki, karşımızda üç ayrı şahsiyet varsa, biz ne yapacağız?.. ATATÜRKÇÜLÜK diye neyi kıstas alacağız?..
    GAZİ - MUSTAFA KEMAL - ATATÜRK'ten bize intikal eden fikir ve ifadelerden hangilerini benimsiyeceğiz?.. O dönem icraatlarından hangilerini devam ettirecek, hangilerini revize edeceğiz?.. Bu soruların cevabı zor, ama önümüzde bir emsal var.
    HZ. MUHAMMED'in kendisinden nakledilecek HADİSLER konusunda bir HADİS'i, mealen şöyledir:
    " Benden size ulaşanları, ALLAH KELAMI KUR'AN ile ve AKLINIZ'la değerlendirin... KUR'AN'a uyuyorsa, ve aklınız yatıyorsa bendendir. Uymuyorsa, mantığınıza ters geliyorsa; benden değildir!"
    Dikkat edilirse, "kimin naklettiğine, şahidine, ispatına bakın" demiyor!.. Yani o sözü hakikaten MUHAMMED'in söylediği bütün delilleriyle tesbit edilmiş bile olsa; KUR'AN'a ve AKLA ÖNEM VEREN İSLAM gereği, MANTIĞA TERS ise kabul etmiyeceğiz!.. Bu kadar açık!..

    Bu prensip HZ. MUHAMMED'e uygulanır da, ATATÜRK'e uygulanmaz mı?.. Elbette uygulanır. Bizim tanıdığımız ve TÜRKLER'İN ATASI saydığımız ATATÜRK, MİLLİ MÜCADELE'nin ortaya çıkardığı MUSTAFA KEMAL'dir!.. BATI'yı çirkin EMPERYALİST yüzüyle TAM TEŞHİS ETMİŞ, bu huyundan ve bize karşı artniyetten vazgeçmedikçe onu EBEDİ DÜŞMAN İLAN ETMİŞ, BÜTÜN DÜNYA TÜRKLERİ'Nİ KUCAKLAYAN, İSLAM DİNİNİ YÜCELTMEK İSTEYEN, DEVLETÇİ, MİLLİYETÇİ, ŞARKÇI, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'tür!..
    Daha sonraki söz ve davranışlarında da bu özelliği ararız!.. Buna ters düşen sözlerini "DİL SÜRÇMESİ", davranışlarını da HATA sayarız.
    Biz ATATÜRK'ün her davranışında bir keramet gören sahte "atatürkçüler"den değiliz!.. Öyle olsaydık, günde iki paket sigara, her akşam da bir ufak rakı içmeyi de "atatürkçülük" sayardık.
    O yüzden burada ATATÜRK'ün "batı yanlısı" olarak yorumlanabilecek, bu sebeple katılmadığımız bir sözünü de vermekten kaçınmıyacağız:
    "MEDENİYET'e girmeyi arzulayıp BATI'ya yönelmemiş bir millet düşünülemez."
    GAZİ PAŞA böyle bir laf etti mi?.. Üniversitelerde okutulan İNKILAB TARİHİ ders kitabında yer aldığına göre, demiş veya yazmış olabilir... Ama eğer bunu hakikaten "BATI'yı örnek almak, BATI'ya benzemek" anlamında söylemişse, "gece edebiyatı"na girer, saat üçten sonra söylemiştir, diye düşünürüz, kaale almayız!..(Bakınız: 35 no.lu notumuzda yer alan olay)
    Biz bu ifadeyi "batıcılık" lehine yorumlamayız. "MUASIR MEDENİYET BATI'da, kalkınmak isteyen, o seviyeye ulaşmak isteyen BATI'yı örnek almalı," diye bile düşünmek istemeyiz... Çünkü bu sözün dile getirildiği tarihten 10 yıl bile geçmeden o BATI çocukları, kadınları fırınladı, insan yağından sabun yaptı!..Cezayir'de bağımsızlık isteyen milyonlarca MÜSLÜMAN'ı işkencelerle katletti. Viyetnam'da masum halkın üzerine napalm bombaları, ölümcül kimyasal gaz bombaları attı!.. Irak'ta, Bosna'da Kosova'da "seyreltilmiş uranyum" bombaları kullandı!. Yani nükleer savaş yaptı!. Biz bunlara mı "medenî Batı" diyeceğiz?
    Hep söyledik: BATI, HIRİSTİYAN-EMPERYALİST-KAPİTALİST AVRUPA VE AMERİKA'dır. Üstünlüğü sadece PARA ve TEKNOLOJİ'dir. Biz TEKNOLOJİ'yi BATI'dan almaya, vermez ise çalmaya daima varız. O TEKNOLOJİ ile BATI'nın kuramadığı MEDENİYET'i kurmaya ve dünyanın ezilen mazlum milletlerine ÖNDER olmaya talibiz. Bunun için İNSANLIĞIMIZA, MİLLİ KÜLTÜRÜMÜZE ve ruhumuza işlemiş asırların TECRÜBESİNE güveniyoruz.
    Biz ancak TEKNOLOJİ kapmak için BATI'ya yöneliriz. Sadece BATI'ya değil; JAPONYA'ya, geleceğin devi ÇİN'e, ATOM TEKNOLOJİSİ ve UZAY SANAYİİ sahibi RUSYA'ya, HİNDİSTAN'a, BREZİLYA'ya yönelebiliriz. Ama pahalı patent hakları ödeyerek değil; karşılıklı MAL ve TEKNOLOJİ değişimi ile!.. Tıpkı ATATÜRK'ün 1920'lerde, 1930'larda yaptığı gibi!..
    ATATÜRK'ün yukardaki sözünün bizce yorumu budur... Eğer hakikaten BATI'yı MEDENİYET TİMSALİ olarak görmüş ve o anlamda söylemiş ise, biz ATATÜRK'ü dahi ATATÜRKÇÜ saymayız!.. Ona MUSTAFA KEMAL'i hatırlatırız!..

    Ülkemizde ATATÜRK döneminde yapılan değişikliklerin hepsi "devrim" diye kabul edilir. Biz İNKILAB'dan ne anladığımızı daha önce anlattık... Bir kere daha tekrarlıyalım:
    ATATÜRK İNKILABÇILIĞI aslında TÜRK İNKILABI'dır!.. Ve aslında TEK'tir!.. Bütün diğer uygulamalar bu TEK hedefe ulaşmak için yapılmıştır ve TEFERRUAT'tır!..
    Bu hususu ATATÜRK şöyle ifade eder: "TÜRK İNKILABI nedir?..Bu İNKILAB geniş bir değişimi ifade etmektedir!..MİLLET'in, VARLIĞI'nı DEVAM ettirmek için, fertleri arasında düşündüğü MÜŞTEREK BAĞ, asırlardan beri gelen şekli ve mahiyeti değiştirmiş; yani MİLLET, dini, mezhebi bağlılık yerine TÜRK MİLLİYETİ BAĞIYLA FERTLERİNİ TOPLAMIŞTIR!.."

    Yani TÜRKİYE CUMHURİYETİ ve yeni TÜRK DEVLETİ sadece ve sadece TÜRK MİLLETİ'ne dayanır!.. TÜRK MİLLETİ'nin hemen tümü MÜSLÜMAN olmasına rağmen, MÜSLÜMAN olmayıp ta kendini TÜRK sayan herkes bu DEVLET'i kuranlardandır!.. Aksine, MÜSLÜMAN olup ta kendini TÜRK saymıyanların ne bu DEVLET'te, ne de CUMHURİYET'te söz hakkı yoktur!.. İşte GERÇEK ATATÜRK İNKİLABI budur, ve adı TÜRK İNKILABI'dır!..
    Şimdi ortalıkta dolaşıp ta, "atatürk ilkeleri, atatürk devrimleri" diye ortalığı tozu dumana katanlara bir bakınız!.. Hepsi MEZHEPÇİLİK, KÜRTÇÜLÜK, LAZLIK, ÇERKEZLİK peşindedir!.. Hepsi DİN'i, veya kendi çarpık LÂİKLİK anlayışını siyasete alet eder!.. Bu yüzden de "İNKİLAB" olarak gösterilen ATATÜRK DÖNEMİ uygulamalarının temelindeki gerçek TÜRK İNKILABI unutulup gitmiştir!..
    POLİTİKACI ve SÖZDE AYDINLAR'ın bir kısmına sıkı sıkı sarılıp ta, bir kısmını tamamen göz ardı ettikleri ATATÜRK DÖNEMİ UYGULAMALARI'nı, bu gözle değerlendirmek ve hepsinin bu TEK TEMEL İNKILAB'la bağlantısını kurmak gerekir!..Buna uyan TÜRK DEVLETİ ve TÜRK CUMHURİYETİ'ni TÜRK MİLLETİ üzerinde yücelten, TÜRK MİLLETİ'ni güçlendirenler İNKILAB'dır, diğerleri değildir! Biz, İNKILAB olanları MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'e mal eder; şükran duyarız.
    İNKILAB olmıyan, hatta sorun yaratmış olanlardan da, ondan daha çok (1923-1937, 1938-1950 arası) DEVLET'e, HÜKÜMET'e, PARTİ'ye hakim olmuş; sürekli ATATÜRK'ü aldatmış, onu KÖŞK'e adeta hapsedip arkasından binbir dümen çevirmiş; ATATÜRK ölür ölmez de kendini hayat boyu "milli şef" ilan ettirmiş Bitlisli yanar döner İSMET'i sorumlu tutarız!
    Bizce ATATÜRK'ün EN BÜYÜK, AFFEDİLMEZ, ZARARI TELAFİ EDİLMEZ HATASI bu adamı himayesine almasıdır!.. Bu yüzden bütün değerli arkadaşları devre dışı kalmış, İSMET istediği gibi at oynatmıştır.
    Hoş, ATATÜRK son günlerinde bu BÜYÜK HATA'sını tamir için İSMET'in öldürülmesini, kendi İŞ BANKASI HİSSELERİ'nin de İSMET'İN YETİMLERİ'ne verilmesini vasiyet etmiş ise de; KADER bu adamın kurtulmasını ve memleketin başına bir 35 yıl daha bela olmasını istemiştir. Bunda da elbette alınacak DERS, bilmediğimiz İLAHİ bir HİKMET vardır.

    Ama mesele BATICILIK olunca; ATATÜRK asla BATICI DEĞİLDİR; TÜRKÇÜ, İSLAMCI, ŞARKÇI, MEDENİYETÇİ'dir!.. İSMET ise BATICI, MANDACI, TESLİMİYETÇİ, DİKTATÖR, KÜRTÇÜ ve DİN DÜŞMANI LAİK'tir!.. Bu iddiamızı ilerde delilleriyle ispatlıyacağız... Bu noktadan itibaren de GAZİ HAZRETLERİ dönemi icraatının bir değerlendirmesini yapacağız... ATATÜRK'ü canımız kadar sevmemize rağmen, onu tarafsız bir gözle eleştireceğiz... Aslında buna LOZAN, SALTANAT ve HİLAFET konularıyla başlamıştık. Devam edeceğiz.
    Konu alternatif tarafından (20.05.09 Saat 23:11 ) değiştirilmiştir.

  4. #4
    alternatif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Apr 2009
    Mesajlar
    1,811

    Standart

    (11)- Bursa'da böyle okullardan birine devam eden bir kızın hıristiyan olması üzerine, halk ayaklandı. (1930) Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati de çoğu Amerikan okulu olan bu fesat yuvalarını kapattı. Sadece 5 tanesi fazla tepki çekmemek için bırakıldı.
    Bunlardan özellikle Robert Kolej ve Sen Josef hâlâ fesat saçmaya devam ediyor. Robert Kolej tam Amerikan kafalı, Amerika'ya hizmete hazır, dilini, dinini, milletini unutmuş fertler yetiştiriyor. Çünkü Özal'la birlikte yabancı okullar üzerindeki denetim yok denecek kadar azaldı. Yeni yeni yabancı okullar, hatta yabancı üniversiteler açıldı... Tekrar hatırlatalım ki, yabancı okullar, emperyalizmin aracıdır!
    (12)- Çok açık olarak belirtmek isteriz ki, ATATÜRK TÜRK MU***İSİ hayranı idi. Hep onu dinlerdi. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'ndan çok önce Köşkte bir Alaturka Musiki Heyeti vardı!..Ancak ATATÜRK halkın BATI MÜZİĞİ'nin ne olduğunu da öğrenmesini istemiştir...
    Onu BATI MÜZİĞİ hayranı, TÜRK MU***İSİ düşmanı gösterenler, halt etmişlerdir... MU***İ MEKTEBİ'nin konservatuvara dönüşmesi ve TÜRK MU***İSİ'nin ihmal edilmesi hep onun son dönemine ve Hatay gibi önemli konularla ilgilendiği tarihlere rastlar.
    Ayrıca ATATÜRK TÜRK MEDENİYET ESERLERİ'nin sergilenmesi, dünyaya tanıtılmasını ister, ona önem verirdi. Şu söz onundur:
    "Konya'da TÜRK medeniyetinin hakiki şaheserleri kıymette bazı mebani vardır. Karatay Medresesi, Alaeddin Camii, Sahip-Ata medrese, cami ve türbesi, Sırçalı Mescit, ve İnce Minare, derhal ve müstacelen tamire muhtaç bir haldedirler. Mütehassıs zevat nezaretiyle tamirinin temin buyurulmasını rica ederim." (20.11.1931)
    Roma ve Yunan eserlerinin ön plana çıkartılması; bu ülkenin adeta hala bir Yunan ülkesi olduğu intibaını verecek tarzda restorasyonların başlaması, TÜRK-İSLAM eserlerinin ihmali gene İsmet'in marifetidir.
    (13)- AŞAR toprak ürünlerinden alınan %10'luk vergi idi. Hububattan ayni, yani mal olarak; bostan ürünlerinden de para olarak alınırdı. Ancak Kanunsuz Süleyman'dan itibaren bozulan TİMAR sistemi yerini İLTİZAM'a bıraktığı için, bu vergiyi DEVLET adına müteahhitler toplar, toplarken de köylüye zulmederdi.
    AŞAR'ın yerine herhangi bir vergi konmadan kaldırılması, doğru mu oldu?.. Bizce olmadı. Çünkü esas problem köylünün kazancının %10'unu DEVLET'e vermesi değil; aracılar tarafından ezilmesi idi.
    Üstelik hadi fakir köylüyü bu vergi yükünden kurtardınız, büyük toprak sahibi ağaların vergi ödememesi, servetine servet katması ile "devrim" mi olur?.. Hem de fakir DEVLET gelirinin dörtte birini kaybetmişken!..
    Bitlisli İsmet bile, köylünün böyle "devrim"e aklının ermediğini şöyle anlatır:
    "AŞAR'ı kaldırdığımız zaman, samimi olarak tereddüt ve itirazı biz köylülerden gördük. İhtiyarlar bu kadar büyük bir vergiden vazgeçilirse, bu DEVLET'in nasıl idare edileceğinden endişe etmişlerdir." (30.8.1930)

    Peki, yapılması gereken ne idi?.. Elbette önce köylüyü mültezimin elinden kurtarmak gerekirdi. İkinci olarak, kapanın elinde kalmış olan topraklar DEVLET MÜLKÜ sayılıp yeniden ve doğrudan işliyenlere AİLE ÇİFTLİĞİ zihniyetiyle kiralanmalı idi. Üçüncüsü verimli arazilerden çok, verimsizlerden az, hatta gerekirse hiç vergi almıyacak yeni bir sistem kurulmalıydı. Doğu'da bastırılan isyan, göç ettirilen ağalar böyle bir TOPRAK REJİMİ için ideal zemini oluşturmuştu.
    Şurası unutulmamalıdır ki, sömürgeci olmayan ülkeler için kalkınmanın TEK yolu vardır. O da zıraatten elde ettiği geliri sanayiye yatırmaktır... Hele TÜRKİYE gibi o dönemde nüfusunun %80'i tarımda ve köylerde olan bir millet için tarımdan elde edilecek gelir, vazgeçilmez idi.
    (14)- Biz ATATÜRK zamanında çıkan bazı kanunların "inkılab" diye yutturulmasından son derece rahatsızız. Bunların başta gelenlerinden biri de ŞAPKA KANUNU'dur.
    Bizce ŞAPKA KANUNU, GAZİ HAZRETLERİ döneminin hatalarından biridir.
    Kendisi şapka giyebilirdi. Giyilmesini tavsiye ve teşvik edebilirdi. Ancak:
    - "Bir zamanlar bu milletin başına FES giydirebilmek için şeyhülislamlar tebdil olundu, FETVALAR çıkartıldı," (28.9.1925)
    diyen ve halka zorla fes giydirilmesinden şikayet eden GAZİ'nin bir kanunla şapkadan başka başlıları yasaklaması, hiç hoş olmamıştır. Bu yüzden isyanlar çıkmış, kıymetli zaman ve kaynaklar boş yere sarfedilmiştir.
    Üstelik son zamanlarda dejenere olmasına rağmen, OSMANLILAR'ın başka hiç bir devlette olmayan, her mesleği ve kişinin o meslekteki derecesini belirliyen bir BAŞLIK sistemi vardı. İşin o yönü üzerinde de hiç durulmamıştır.
    Sonuç nedir?.. O gün "giyilmesi mecbur" olan "fötr şapka"nın bugün modası geçmiştir!.. Bugün o tip şapkayı Yahudi muhafazakârlardan ve Teksaslı Amerikalılar'dan başkası giymez.
    TÜRKİYE'de ise hemen hiç görülmez. İkide birde şapkasını bırakıp kaçan Demirel hariç!..Yani aslında bugün bütün DEVLET memurları ve TÜRK erkekleri suç işlemektedirler. Şapka Kanunu'na muhalefetten ceza görebilirler!..
    "Şapka"nın bir "devrim" sayılması, insanımızın çoğunun "ATATÜRK devrimleri"ne karşı geliyor görünmesine, gereksiz bir mecburiyetten dolayı, ona kızmasına yol açmıştır. Bu, yanlış olmuştur.
    ATATÜRK'ün ŞAPKA ve KIYAFET KANUNU'na temel teşkil eden söz ve açıklamalarını burada aynen nakletmek ve onun gerçek maksadını belirtmek istiyoruz:

    - "Şalvarlı elbiseler mi ucuz, yoksa beynelmilel son kıyafet mi?.. Bu elbiseler daha ucuzdur. Hem basittir. Yerli kıyafet daha pahalıdır, aynı kumaştan birer elbise daha yaparsınız." "İçinde takke, üzerinde fes, abani sarık... Bunların hepsinin ayrı ayrı parası ecnebilere gidiyor! Bunu söylemekten maksadım şudur: Biz her nokta-ı nazardan insan olmalıyız... Medeni olacağız!" (24.8.1925, Kastamonu)
    Görüldüğü gibi ATATÜRK her şeyden önce TÜRK insanının giydiklerinin BASİT, SADE, UCUZ, MEDENİ olmasını, PARASININ YABANCIYA GİTMEMESİ'ni istiyor! Kendisi de çok sade, ancak çok bakımlı giyinirdi.
    Şu halde GERÇEK KIYAFET İNKILABI, halkımıza israf ve gösterişten kaçınarak SADE, DÜZGÜN, TEMİZ ve YERLİ KUMAŞ'la giyinmesini öğretmektir. Buna ne MENDERES, ne DEMİREL, ne de ÖZAL uymuştur. Hiç biri halka bu konuda önderlik etmemiştir!.. Hatta "görmemişlik"le malul ÖZAL, meşhur yabancı modacılardan giyinmekle öğünürdü!..
    Devam edelim:

    - "Bizim kıyafetimiz milli midir?.. Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir?.. Tabirimi mazur görünüz, altı kaval, üstü şeşhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir. O halde kıyafetsiz bir millet olur mu arkadaşlar?.." (28.8.1925, İnebolu) - "Her milletin olduğu gibi bizim de bir MİLLİ KIYAFETİMİZ varmış. Fakat taşıdığımız kıyafet o değildir. Hatta milli kıyafetimizin ne olduğunu bilenler içimizde azdır bile. Mesela karşımda bir zat... Başında fes, fesin üstünde bir yeşil sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde bir caket...Medeni bir insan bu acaip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?.. Devlet memurları bütün milletin kıyafetini tashih edecektir." (30.8.1925, Kastamonu)
    Görüldüğü gibi ATATÜRK, bir MİLLİ KIYAFET olabileceğini, ancak çeşitli topluluklardan meydana gelen OSMANLI'da bu MİLLİ KIYAFET'in son zamanlarda ortadan kalktığını ima ediyor.
    Gerçekten de her meslek erbabının ayrı kıyafet giydiği, her meslek içindeki kıdemini (çırak, kalfa, usta) gösteren sarık sardığı, ve ölmüş kişilerin bile mezar taşlarından mertebelerinin bilindiği OSMANLI KIYAFET anlayışı, TANZİMAT'la birlikte ortadan kalkmış; BATI'dan alınanlar ile çeşitli toplulukların kıyafetleri bir curcunaya dönüşmüştü. 1920'lerdeki kıyafet milli değildi. Millete bir kıyafet ararken GAZİ, MEDENİ ve BEYNELMİLEL olmasını yeterli görmüştü. Bunu şöyle ifade eder:
    -"TURAN kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisap edeceğiz." (28.8.1925)
    Nedir bu kıyafet?.. Onu da genel olarak şöyle sayar:
    - "Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantalon, yelek, gömlek, kravat, caket ve bittabi başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun ismine ŞAPKA denir." (28.8.1925)
    Erkekler için sayılmış olan bu genel kıyafete ÇİZME, KASKET, KEPENEK dahil değildir... Ama elbette ki bu, "kışın çizme giyilmez, çobanlar kravatla koyun güder, kepenek giyemez" anlamına gelmez. Elbette ki "erkek memur" için yapılmış olan bu tarif, işçinin tulum, köylünün kasket giymesini önlemez.
    Öte yandan bu sözler BATI'DAN ALINSA DA; PEŞMURDE, ZÜPPE, TAKLİTÇİ, YABANCI MENŞELİ bütün kıyafetleri yasaklar! Yani köylünün şalvarını "ibtidai" görüp atarken; ayağınıza Amerikan inek çobanlarının yırtık bulucinini geçirip, "medeniyet" ve "beynelmilellik" taslıyamazsınız!.. Bizim "atatürkçü"ler bu konuda da suskundurlar.
    GAZİ, ŞAPKA'yı methederken şunları söyler:
    -"İşte şapkamız" diyenler vardır. Onlara sormak isterim: Yunan serpuşu olan FES'i giymek caiz olur da, ŞAPKA'yı giymek neden caiz olmaz?..Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının özel kisvesi olan CÜPPE'yi ne için ve nasıl giydiler?.."(28.8.1925, İnebolu TÜRK Ocağı)
    Açıkça belirtmek isteriz ki, bizim insanımız AYAKKABI, PANTALON, CEKET, GÖMLEK ve YELEK giymekte hiç zorlanmamıştır. Çünkü eski kıyafetinde zaten benzerleri vardı. Yalnız KRAVAT ve ŞAPKA daima şehirlinin, okumuşun bir imtiyazı olarak kalmış; köylümüz, esnafımız, işçimiz KASKET'i daha çok benimsemiştir. Az önce de söylediğimiz gibi FÖTR ŞAPKA'nın modası 60'lı yıllardan sonra geçmiştir. KRAVAT'ın adı ise, ZEKİ halkımız arasında hala MEDENİYET YULARI'dır. Medenileşelim derken, BATI boyunduruluğuna girmemizi simgeler!
    GAZİ "yabancılardan alınmış FES'in yerine, yine yabancılardan alınan ŞAPKA'yı giymeyi" savunuyor. Niye?.. Biri geçmişi hatırlatıyor diye! Hemen arkasından da yine yabancılardan alındığını iddia ettiği cübbeyi kötülüyor. Papaz ve hahamlardan alındı diye! Bir gericilik sembolü olarak görüyor...
    Biz deriz ki, burada hem bir tutarsızlık, hem de bir hata var... Cübbe papazlarda da olabilir ama; ORTAASYA'da KAFTAN ve ÇAPAN, ANADOLU'da KEPENEK tarzı uzun giyimler tamamen TÜRK MİLLİ KIYAFETİ'dir. HATA bu tariftedir... TUTARSIZLIK ise, yabancıdan alınan BİR kıyafet, sadece ŞEKİL olarak değerlendirilip reddediliyorsa, bu HER kıyafet için geçerlidir. Cübbe kötüyse, fes kötüyse; şapka da kötüdür!
    GAZİ'nin "Kastamonu sanatkârları tarafından imal olunup bir nümunesi bana gönderilen KEÇE ŞAPKA, hal-i hazırıyle bile halkımız tarafından kullanılabilecek mükemmelliyettedir," diyerek (20.9.1925) methettiği keçe başlık dahi, bizce FÖTR ŞAPKA'dan makbuldür!.. Çünkü bu, KAZAKİSTAN-KIRGIZİSTAN bölgesindeki 3 milyon km. kare alanda giyilen BAŞLIK'tır.
    Onu kabul etmiş olsaydık, hem YABANCI bir şey almamış olacaktık, hem de ORTA ASYA TÜRKLERİ'ne kıyafet bakımından yakınlaşmış olacaktık.
    Bu konuda bizim gözümüzü, ORTAASYA'da sohbet ettiğimiz bir KIRGIZ dostumuz açtı. Dedi ki:
    - "Eğer BAŞ farklıysa, (yani kafa yapısı, zihniyet farklıysa) BAŞLIK ta farklı olmalıdır!"
    Dünyada kendi başlığını giymeyen çok az topluluk vardır. Amerikan cumhurbaşkanları bile inek çobanı başlığı olan "kovboy şapkası" giyerek dolaşırlar. Yahudi devlet adamları Bakanlar Kurulu toplantılarına "tepe takkesi" ile katılırlar. Hollandalı köy kadınları hala iki yanında küçük "dikiz aynası" olan milli başlıklarını takarlar... Hiç biri de kendini "gülünç, çağdışı, medeniyetsiz" saymaz. Çünkü BAŞLIK gerçekten giyildiği kafanın farklı yapısını başkalarına ilan eder!
    Fötr mecburiyeti sun'i idi. Halbuki TÜRK İNSANI kendine yakışan başlığı, ta MİLLİ MÜCADELE sırasında bulmuştu: KALPAK!.. Bütün ASYA TÜRKLERİ'nin giydiği, MUSTAFA KEMAL'in ve TÜRK subaylarının da benimsediği başlıktı KALPAK!.
    KALPAK, 1990'da TÜRK CUMHURİYETLERİ'nin bağımsızlığa kavuşmasından sonra, TÜRKİYE'ye tekrar girmiştir. Eminiz ki, "şapka'nın yerini alacaktır. (Aslında bizim kalpak dediğimiz başlığa ORTA ASYA TÜRKLERİ "TİLPEK" diyorlar. KALPAK ise KIRGIZ-KAZAKLAR'ın giydiği şapkaya benzer KEÇE BAŞLIK'tır. TİLPEK'in sarık biçiminde olanına TEPETAY deniyor.)
    İşte o zaman adına KALPAK İNKILABI denilebilir. Çünkü bu başlık TÜRK İNSANI'nın TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR olan BATI'nın yetiştirdiği insanlardan farklı olduğunun, en az 1500 yıllık tarihi direnişinin sembolüdür. KALPAK TÜRK'ün kendisini bulmasına yardımcı olacaktır.
    KIYAFET İNKILABI'na gelince; yukardaki esaslar ile birleştirildiğinde TÜRK köylüsü, işçisi, öğrencisi, askeri ve polisi için UCUZ, BASİT, SAĞLAM, MEVSİME UYGUN, YERLİ MAL'DAN ve BİZE HAS ÜNİFORMA ve KIYAFET ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.
    "Kıyafet Kanunu" bugün tamamen geçerliliğini yitirmiş, amacından uzaklaşmıştır. Eskiden giyilmesi yasak olan cübbe ve sarıklar, acaip külahlar SADECE kendini dindar sanan cahiller tarafından değil; hakimler, avukatlar ve üniversite mensupları tarafından giyiliyor.
    Yani BATILI cüppe giyince, bizim de giymemiz makbul; onlar beğenmedi diye bizimki "çağdışı" mı oluyor?.. Bu ne biçim mantıktır?.. Hele yabancı okul ve üniversite mezuniyet törenlerinde giyilen o DÖRT KÖŞE acaip KEP, neme nem şeydir ALLAH aşkına?.. TÜRK insanını böyle soytarı kılığına sokmaya kimin hakkı var?.. ATATÜRK şimdi mezarından başını kaldırıp ta ÜNİVERSİTE elemanlarının, hakim ve savcıların PAPAZ CÜBBESİ giydiğini görse, başlarındaki tası görse ne yapardı?
    Şimdiki gençlerimizin "altı kaval üstü şeşhane" kıyafetlerini, moda diye bıraktıkları "pis" sakalı, kulaklarına taktıkları küpeleri görse, acaba ne yapardı?.. Acaba "diğer ülkelerdekiler de var" diye, tasvip eder miydi?..
    Bizce "Medeni insan, dünyayı kendine güldürür mü?" sözü asıl bu tarz giyimler içindir!
    Kadınlarımızın kıyafetine gelince, erkeğin kıyafeti bozulur da kadınınki düzgün kalabilir miydi?.. Elbette ki hayır!.. Köylerden ziyade kasaba ve şehirlerde kadınlar, DİN'in gerektirdiğinden fazla örtünme; çarşafa, ferace ve peçeye bürünme durumunda idiler. Sebep basitti. Köylerde kadın ile erkeği birbirine yakın tutan TÜRK örf ve adetleri kaybolmamıştı. Şehir ve kasabalar ise Arap kültürü ile yozlaşmıştı.
    ATATÜRK bu konuda şunları söyler:

    - "Bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapatmakta olduklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarzın, mutlaka kendileri için mucib-i azap ve ıstırap olduğunu tahmin ediyorum."
    "Erkek arkadaşlar! Bu biraz bizim hodbinliğimiz eseridir! Onlara mukaddesat-ı ahlakiyeyi telkin etmek esası üzerinde bulunduktan sonra, fazla hodbinliğe lüzum kalmaz." "Onlar yüzlerini cihana göstersinler. Ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler!.." (28.8.1925)
    Görüldüğü gibi ATATÜRK, TÜRK kadının GEREKSİZ kapanmasına karşıdır... Yoksa kadınların ahlak kurallarını çiğner, erkekleri tahrik eder tarzda açılıp saçılmaları da, KIYAFET İNKILABI içinde mütalaa edilemez!.. Nitekim ATATÜRK'ün çevresinde hiç bir zaman toplumun hissiyatına ters düşen tarzda giyinmiş bir kadın görülmemiştir. Sanatçı olsa bile!..
    Öte yandan "ATATÜRK TÜRK kadınını peçeden, çarşaftan kurtardı" iddiası dahi tarih ve istatistik bilmezliğin ta kendisidir. O tarihlerde nüfusun ancak %10'u büyük şehirlerde yaşıyordu. Kasaba ve küçük şehirlerin nüfus toplamı ise %20'yi geçmezdi. ATATÜRK'ün dediği ve herk<esin bildiği gibi TÜRK köylüsü ne kapalıdır, ne de erkekten kaçar...MİLLİ MÜCADELE belgesel filimlerinde kağnı ile mermi kaşıyan kadınların hiç biri peçeli ve çarşaflı değildir...Şehirlerdeki sosyetik kadınlar da zaten çarşaf ve peçeye itibar etmezdi. Yani, çarşaf ve peçeden kurtulma, sadece kadın nüfusun %15 kadarıyla ilgili bir husustur.

    Son olarak ekliyelim: ATATÜRK'ün bu konuşmasından bir yıl kadar sonra, SOVYETLER de ORTAASYA'da benzer bir kıyafet reformuna gitmişler; ORTAASYA'da kadınlar feracelerini ve peçelerini çıkarıp atmışlardır. Bu, kolay olmamıştır. KIRGIZİSTAN'ın ŞAH-I MERDAN mevkiindeki müzede, 1927 yılında feracesini çıkarttı diye yobazlar taşlanarak öldürülen bir genç kızın resmini gördümüzde, yüreğimiz burkuldu. Halbuki PEYGAMBERİMİZ'in eşi HZ. AYŞE dahi yüzünü örtmezdi.
    (15)- Bu kararın alınmasında Şeyh Sait isyanının büyük etkisi olmuştur. Bardağı taşıran son damladır. Daha önceki din kisvesi altındaki isyanlar, sahte şeyhler, imansız hocalar GAZİ PAŞA'nın tepesini attırmıştır.
    Kemal Tahir'in belirttiğine göre, Cumhuriyet geldiğinde İstanbul'da 178 medrese, bunların 2500 odası, 63 dershanesi, 17 kitaplığı vardı. Hepsi kapatıldı!.. Ama kapatılanlar sadece MÜSLÜMANLAR'ın tekke ve zaviyeleri idi.
    Kemal Tahir bu kararı şöyle eleştirir:

    "Şu bizim medreselerin kapatılıp laik(!) Fransızlar'ın papaz mektepleri neden açık bırakıldı? Laik bile değil, düpedüz alık Amerikan misyonerlerinin mektepleri neden işler harıl harıl?..."
    "Diyelim, bunlar BATILI!.. Boynumuz kıldan ince(!)... Ya Rumlar'ın Heybeliada'daki PAPAS MEKTEBİ?.." "Devrimdir(!) bu, TÜRK'ün aklı ermez!"
    Evet... Maalesef böyle!..Ve tabii böyle "devrim" olmaz. ATATÜRK'ün gerçek niyeti HALİFELİK bahsinde anlattığımız gibi, bütün gayrımüslim dini kurumlarını kapatmaktı, ama olmadı, "devrim" yarım kaldı.
    Tarikat ve dini eğitim konusunda alınan tedbirler hep MÜSLÜMAN TÜRK'e yönelik oldu. Belki dış baskılardan, belki de azınlıkların "az" olmasından dolayı İsmet Paşa tarafından önem verilmediği için onların tarikat, mezhep, eğitim ve dini kurumlarına dokunulmadı. Ama bu, en azından laiklerin "devletin dinlere tarafsız davranması" prensibine ters düşülmesi demekti.
    Bu arada kaçırılan bir fırsat ta, Fener Patrikhanesi'nin kapatılması olayıdır.
    Zaten Patrikhane 1922 yılında TÜRK ORTODOKSLARI'nın eline geçmişken, BATILILAR'ın tepkisini çekmesin diye gene Rumlar'a bırakılmış ve büyük bir hata yapılmıştı. HIRİSTİYAN TÜRK PAPA EFTİM bu konuda kendisinin desteklenmediğini söyler... Hasan İ. Dinamo eserinde bu olayı bütün detayları ile anlatır.
    Peki, MÜSLÜMAN ÂLEMİ'nin lideri HALİFE görevinden alaşağı edilirken, HİLAFET makamı kaldırılırken; aynı ülkede nasıl ORTODOKS HIRİSTİYANLAR'IN RUM DİNİ LİDERİ ve RUMLAR'IN PATRİKHANE MAKAMI varlığını sürdürebilirdi ki?.. Nasıl olur da GREGORYEN ERMENİLER'İN DİNİ LİDERİ ve ERMENİ PATRİKHANESİ kalabilirdi?.. Hem de nüfusun %99'u MÜSLÜMAN iken!.. Rum Patriği'nin ülkesi Rumlar'ın ülkesi Yunanistan'da; Ermeni Patriği'nin de Ermenistan'da olması; daha tabii ve gerçekçi olmaz mıydı?..
    Her ikisinin de defedilmesi gerekirdi!..Çünkü azınlıkların ibadet hürriyetinin olması başka, bütün dünyada yaşıyan ORTODOKS RUM ve GREGORYEN ERMENİLER'in DİNİ MERKEZİ'nin MÜSLÜMAN TÜRKİYE'de olması başka şeydir.
    Biz bu konudan son derece rahatsızız. Yabancıların bu patrikhaneleri İSTANBUL'da tutmak istemelerinin TEK sebebi; günün birinde İSTANBUL'u bizden çekip almak içindir!

    Hele ki, MÜSLÜMANLAR'ın tekke ve zaviyeleri kapanmış iken, üç kuruşluk turizmi geliri uğruna EFES ve ANTALYA'da KİLİSELER açılmasını, buraların HIRİSTİYAN DİNİ MERKEZLERİ haline gelmesini çok tehlikeli buluyoruz. İlerde bu bölgelerin yavaş yavaş hıristiyanların oturduğu yerler haline gelmesinden, ve sonunda elimizden çıkmasından endişe ediyoruz. Şunu unutmıyalım ki, Tiflis ve Karabağ "TÜRK nüfusu fazla" yerler iken 15-20 yıl içinde Gürcü ve Ermeni bölgeleri haline gelmiştir... Turizm derken, kendi yurdumuzda azınlık durumuna düşmeyelim.
    Konu alternatif tarafından (20.05.09 Saat 23:23 ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    alternatif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Apr 2009
    Mesajlar
    1,811

    Standart

    (16)- O güne kadar uyulanan hukukta TANZİMAT'ın getirdiği karmaşa devam ediyordu. Şer'iye Mahkemeleri ile Hukuk Mahkemeleri bir arada işliyordu. Şer'i mahkemeler İSLAM HUKUKU'na, diğerleri ise ROMA HUKUKU, BATI ESASLARI ve ŞERİAT karması olan MECELLE'ye göre faaliyet gösterirlerdi. Mecelle 1851 yılında tamamlanmış 16 ciltten ibaretti. 1917 yılında da bir AİLE HUKUKU kanunu çıkartılmıştı. İşte İSVİÇRE'den alınan KOPYA "medeni" HUKUK bu ikiliği kaldırdı. Ama sadece görünüşte!.. Bizce MİLLET'in MAŞERİ VİCDANI'nda oluşan HUKUK ile, yazılı hukuk arasındaki ikilik ve derin uçurum hâlâ mevcuttur.
    MEDENİ KANUN için GAZİ PAŞA, önce İSVİÇRE KANUNU'nun TÜRK TOPLUMU'nun örf ve adetlerine uyacak şekilde "ADAPTE edilerek alınması" için bir komisyon kurdu.
    Ancak komisyon çalışmaları uzun sürünce, kanunu aynen TERCÜME edecek yeni bir komisyon kuruldu. Bu komisyonun hazırladığı metin MADDELERİ MECLİS'TE MÜZAKERE EDİLMEDEN kabul edildi, İsmet Paşa'nın marifetiyle!.. Bizim kabul ettiğimiz metni, üç yıl sonra İSVİÇRE yetersiz bularak değiştirdi.
    MECLİS'teki usülsüz uygulamadan dolayı, MEDENİ KANUN'un pek çok eksiği vardır. Bizim bünyemize uymayan pek çok temel hüküm getirmiştir. DEVLET ile MİLLET'in arasını açmıştır. Üstelik HIRİSTİYAN BATI'da uygulanan anlayışla dahi alınmadığı için, ikilik ortadan kalkmamıştır. En basit örneği RESMİ NİKÂH'tır.
    En "laik" BATI ülkelerinde dahi nikâh kilisede kıyılır, çocukların nüfus kaydı kiliselerde tutulur, kilisede vaftiz edilirler. Cenaze töreni kilisede yapılır. Çünkü NİKÂH, DOĞUM, ve ÖLÜM dini birer faaliyettir. TÜRKİYE bu "inceliği" kopya etmediği için bu işlemlerden sadece cenazeyi DİNİ saymış, diğerlerine kuru bir resmiyet havası vermiştir.
    Peki, sonuç ne olmuştur?.. Halk kendi çözümünü kendi bulmuştur. Hiç istifini bozmadan Belediye'nin nikâh dairesinde resmi nikah muamelesini yaptırır, ama bunu yeterli görmediği için ayrıca bir de DİNİ NİKÂH kıydırır. Çocuğu oldu mu, ailenin büyüğü abdest alıp sağ kulağına EZAN okuyup, sol kulağına KAMET getirerek adını koyar.
    Biz daha önce de belirttik: Laikliğin kişilerin dünya hayatının temel faaliyetleri ile bir rabıtası yoktur ) DİNSİZ MİLLETLERİN KISA ZAMANDA YOK OLDUĞU, ATATÜRK'ün de dile getirdiği bir realitedir. En yakın ve somut örneği Sovyet İmparatorluğu'dur. Bir insanın dindar olması kadar tabii bir şey olamaz. Hatta bu, ATATÜRK'ün ifadesi ile "TÜRK MİLLETİ DAHA DİNDAR OLMALIDIR. HERKES KENDİ DİNİNİ HOCALAR KADAR ÖĞRENMELİDİR" anlayışıyla, bir mecburiyettir. Dindar insanların da inandıkları dinin icaplarını yerine getirmelerinden daha tabii bir şey olamaz.
    Onun için biz deriz ki, nikâh gene Belediye'de kıyılsın, gene resmi kayıtlara aynen geçsin. Ama cenazede olduğu gibi bu işi belediyede görevli bir İMAM yapsın ve DİNİ KURALLARI da resmileri kadar itinayla yerine getirsin ki, insanımız DEVLET'inden gizli nikâh tazelemesin!.. Bunu istemiyen de memura nikâh kıydırsın.
    GAZİ PAŞA, daha önceki pek çok ifadesinde "milletlerin her birinin kendine has karakteri olduğunu" dile getirmesine, ve onlara aynı şablonun uygulanmak istenmesindeki saçmalığa işaret etmesine rağmen, neden böyle bir hata yaptı?.. Neden TERCÜME, TAKLİT, hatta KOPYA KANUNLAR ile yeni TÜRK DEVLETİ'ne "don" biçilmesine göz yumdu?..
    Bulabildiğimiz tek mantıklı sebep BATI'nın saldırılarını önlemek ve yeni DEVLET'e desteğini sağlamak! Tıpkı Sovyet desteği için Komünist partisi kurulması gibi!.. Ama bu sebebi, bu kadar temel değişiklikler için yeterli göremiyoruz.
    Bu elbette ki hata idi!.. Biz bunda "mandacı" tiynetinden bir türlü kurtulamamış İSMET'in parmağı, aldatması, teşviği olduğu inancındayız.
    Sadece o mu?.. "BATILILAR devrimler tutmadı sanırsa, mahvolduk!" diyen Tevfik Rüştü Aras gibileri, hep ATATÜRK'ü MUSTAFA KEMAL olmaktan çıkarmışlar, sonra da o dönemde yapılan saçmalıkların vebali hep ATATÜRK'e maledilmiştir... MUSTAFA KEMAL'in çevresinin iyice daralmış, hatta boşalmış olmasının bunda etkisi büyüktür.
    Burada hatırlatalım ki, ATATÜRK MECLİS görüşmeleri ile fazla ilgilenmezdi. Hükümet işlerine de problem çıkmadıkça karışmazdı. Onun "işleri İsmet'e bırakma" tavrının, bu duruma gelinmesinde etkisi büyüktür.
    Ama sahte "atatürkçüler" bunu bilmezler. ATATÜRK'ün her zaman geçerli ÜLKÜ ve İLKE'lerini bırakırlar da, bu değişmeye mahkum, tartışmaya açık kanunlardan ibaret "devrimler"ine sarılırlar.
    Biz ise başta belirttiğimiz gibi, ATATÜRKÇÜLÜĞÜ, ONUN DOĞRULARINI UYGULAMAK olarak anladığımız için, yanlışlarını da eleştirmekten kaçınmayız.
    Bu "devrimler" konusunda ilerde toplu bir değerlendirme yapacağız.
    (17)- ATATÜRK'ün TAKLİTÇİLİK konusunda söyledikleri ortadadır ve bizce son derece doğrudur. HER MİLLETİN KENDİNE HAS KARAKTERİ OLDUĞU teşhisi de doğrudur. Ama yapılan yanlıştır. Bizce bunda gene o hinoğlu hin İsmet'in parmağı vardır!
    Sadece şu kadarını söyliyelim: Bir "devrim" gibi yutturulmak istenen bu kanunlar hakkında YARGITAY Genel Kurulu Başkanı 1996 yılında "Ceza Kanunu'nun tamamen değiştirilmesi gerekir" dedi.
    (18)- MUSTAFA KEMAL bu suikast girişimi üzerine muhaliflerini tevkif ettirdi. Bunların arasında eski silah arkadaşları Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet, Cafer Tayyar ve Rüştü Paşalar da vardı. Çoğu sonradan serbest bırakıldı. Ziya Hurşit, Sarı Efe, Kara Kemal, Ankara eski valisi Abdülkadir, Maliye eski bakanı Cavit Bey gibi 13 kişi idama mahkum edildi. MUSTAFA KEMAL bu vesile ile MİLLİ MÜCADELE'nin başından beri huzursuzluk yaratan İttihatçılar kadrosunu tasviye etti.
    (19)- Biz DEVLET'in dini olmaz diyoruz. Ama DİN DEVLETİ olur. Dünyada hiç kimsenin itiraz edemiyeceği iki din devleti vardır: VATİKAN ve İSRAİL... Bu ikisi, DİN DEVLETİ olmanın "gericilik" olmadığının en açık delilleridir. İkisi de hem "medeni" sayılırlar, hem de kalkınmış dünyada yerlerini almışlardır.
    Aslında VATİKAN, BATI DÜNYASI HIRİSTİYAN DEVLETLERİ'nin birbirleri ile olan sürtüşmeleri sonucu İTALYA'dan ayrılarak bugünkü statüsünü almıştır. Gördüğü itibar ve saygınlık, bütün bu devletlerin HIRİSTİYANLIK temeline dayandığına işaret eder. AĞCA'nın PAPA'yı vurması, JOHN KENNEDY'inin vurulmasından büyük yankı uyandırmıştı!.. Sebep papa hazretlerinin, "nokta" Vatikan devletinin değil, HIRİSTİYAN ALEMİ'nin reisi olmasındandı!..
    Bir de Suudi Arabistan, İran gibi MÜSLÜMAN din devletleri vardır. Bunların milli geliri, kalkınma seviyesi, hatta dünya politikasındaki etkileri de TÜRKİYE'den fazladır. Irak Kuveyt'e saldırınca, ABD Suudi Arabistan'ı korumak ve Kuveyt'i kurtarmak için 500.000 asker getirmekten kaçınmadı. Acaba TÜRKİYE'ye saldırsaydı, böyle bir zahmete girer miydi?..İran'a gelince, desteklediği Hizbullah ve Hamas gerillaları İsrail'e kök söktürüp, ABD'nin Ortadoğu politikasını altüst ediyorlar.
    Ayrıca bir de "din devleti" olmasalar bile, devlet işlerinde dinin etkisinden kurtulamamış Hindistan gibi ülkeler var. Onların da kalkınmışlık seviyesi bizden yukarda. Hindistan'ın ATOM bombası, uzayda uyduları var.
    Öyleyse önyargıları bırakıp, sakin ve tarafsız değerlendirmeler yapmak gerekir.
    Yanlış anlaşılmasın!.. Biz DİN DEVLETİ OLALIM, DEMİYORUZ. Biz sadece DİN DEVLETİ OLMAYI, bütün bu örneklere rağmen GERİCİLİK sayanların gözünü açmaya çalışıyoruz. Dünyada DİN'e önem vermeyen rejimlerin; ister FAŞİST, isterse KOMÜNİST olsun, kısa zamanda çöktüğünü; özendiğimiz bütün ülkelerin DİNE ÖNEM VERME hususunda bizden daha faal olduğunu göstermeye çalışıyoruz.
    ATATÜRK, TÜRK MİLLETİ'nin daha DİNDAR, daha AHLAKLI, daha FAZİLETLİ, üstün SECİYELİ olmasını istemişti. Biz bunu ATATÜRKÇÜLÜK sayıyoruz. Eğer yapılanlar bu sonuca ulaşmadıysa, biz şimdi 1920'lerden daha dinsiz, ahlaksız ve seciyesiz isek; bunun YANLIŞ olduğunu anlatmak istiyoruz!
    Öte yandan İSLAM'ın 4 temeli vardır: İTİKAT (inanç), İBADET, UKUBAT (ahıretteki cezalar) ve MUAMELAT (insanlar arası ilişkiler)... İlk üçüne DEVLET karışmaz... İşte bizce BATI'dan alınan LAİKLİK kavramının taşıdığı iddia edilen DİN ve VİCDAN HÜRRİYETİ, bu noktada ortaya çıkar. Bizce LAİKLİK, din ve vicdan hürriyeti ise, bu üç temele karışmamak gerekir. Zaten üçüncüsüne isteseniz de karışamazsınız.
    4.sü, yani MUAMELAT ise, kişiyle değil TOPLUM'la ilgilidir, kanunlarla belirlenmiştir. Bu kanunlar arasında İSLAM'a aykırı şeyler olursa, vatandaş tereddüte düşer. DEVLET'e mi uyacak, yoksa inandığı DİN'e mi?.. Bir de çelişki vardır. DEVLET hem DİN'e karışmaz, saygı gösterdiğini iddia eder; hem de DİN'e aykırı kanunlar yapar!..İşte şimdiki durum budur.
    (20)- TÜRKİYE'de bilinen iki tip RAKAM vardır. Biri ROMEN RAKAMI, diğeri yeni kabul edilen.
    Şimdi çoğu kitap, yenisini LATİN RAKAMI diye lanse eder. Halbuki BATI'da bu 1,2,3... rakamları ARAP RAKAMI diye geçer!.. Çünkü BATILILAR bu sistemi 1492'de fethettikleri Endülüs Arapları'ndan almışlar. sadece bazılarının şeklini değiştirmişlerdir. İşte biz bu değişik şekilleri kabul ettik. Yoksa sistem ARAP SİSTEMİ'dir. BATILILAR o tarihte "sıfır"ı bilmiyorlardı!
    önemli olan sistemdir. ROMEN SİSTEMİ'nde aritmetik işlemler bir dert idi. Mesela XXXIX'dan XVI'ü nasıl çıkartıp ta XXIII bulacaksınız?.. Halbuki ARAP SİSTEMİ'nde 39-16=23 dediniz mi iş biter.
    O bakımdan ister (100) yazın, isterse (1..); sistem aynıdır. Keşif BATI'ya değil, İSLAM ALEMİ'ne aittir.
    (21)- Bu konuda Kemal Tahir şu değerlendirmeyi yapar:
    " Medrese Kapatma Devrimi"nden sonra, nice "devrimler" sökün etti. Sıra "Harf Devrimi"ne geldi. Arap harfleri gerici(!), Latin harflerinin ilerici(!) olduğu anlaşılmakla, gerici tepelendi!.."
    Yeni alfabeye geçişle, TÜRK İNSANI'nın 1000 yıldır kullandığı bir alfabe kaldırılmıştır. Bu değişikliğin tedbirlerinin de alınması gerekirdi.
    ATATÜRK NESLİ Arap harflerini bildiğinden, o dönemde önemli bir problem çıkmamış, hatta yeni harfler kolay olduğu için, okuma-yazma bilenlerin sayısı sür'atle artmıştı. (%30 civarı)
    Ancak ondan sonra bu artış durdu!..1970'lerde dahi okuma yazma bilenlerin sayısı ancak %60 idi. 1980'den sonraki okuma-yazma seferberliği ile %80-90'a ulaşabildi.
    Öte yandan, bir nesil sonrakiler Arap harflerini öğrenecek yer bulamadıkları için; bütün kütüphanelerimiz, arşivlerimiz, belgelerimiz kısa zamanda "müzelik, seyirlik" oldu. Her türlü araştırma, inceleme durdu. Alfabe değişikliğine bir de uydurma dilcilik eklenince; geçmişimizden, tarihimizden, edebiyatımızdan, soydaşlarımızdan koptuk. Yeni politikacılar, tarihçiler, edebiyatçılar, öğretmenler de geçmişimiz yokmuş gibi davranmaya başladılar. Geçmişi öğrenemiyorlardı ki!..
    Arşivlerimizdeki belgeler ilgisizlikten çürüdü. Bir kısmı odun niyetine sobalarda yakıldı, "hurda kâğıt" diye Bulgaristan'a satıldı. Ne olduğunu anlıyamadığımız için pek çok değerli kitap yurt dışına kaçırıldı. Hindistan, Pakistan, Sovyetler Birliği, Avrupa, Amerika kütüphanelerindeki yüzbinlerce cilt eski yazı eserden hiç yararlanamaz olduk.
    Esas sıkıntıyı siyaset alanında çektik. TÜRKİYE tam 60 yıl, özellikle mandacı İsmet döneminden itibaren "geçmişi olmayan bir devlet" gibi yaşadı. Tarihten ders alınmadığı için, dış ve iç siyasette pek çok hatalar yapıldı. Bazen "Amerika yeniden keşfedildi".
    Mesela Özal efendi tahvil çıkarıp bunu yabancılara satmaya kalktığında bu, "dahice bir buluş" ilan edildi!.. Halbuki, ta 1870'lerde Sultan Abdülaziz, çıkarttığı tahvillere müşteri bulmak için Avrupa'ya seyyahat eden ilk padişah olmuştu!..
    İkinci husus, Kemal Tahir'in de işaret ettiği gibi, herhangi bir alfabenin "gerici" veya "ilerici" olamıyacağı hususudur.
    Ne tuhaftır ki, bugün kendi özel alfabelerini kullanan JAPONYA, ÇİN, KORE, RUSYA, HİNDİSTAN, YUNANİSTAN ve İSRAİL gibi ülkelerin hepsi, gelişmişlik açısından TÜRKİYE'den ileridirler!.. ARAP alfabesi kullanan ülkeler de, milli gelir açısından TÜRKİYE'yi geri bırakırlar.
    Bunlardan ÇİN, JAPON ve HİNT alfabeleri, ARAP alfabesinden de zordur. ÇİN ALFABESİ'nde 2000'den fazla karakter ezberlemek gerekir. Ama hiç kimse bunu "ilerlemek, kalkınmak için engel" olarak görmez!..
    Şu halde tartışılması gereken husus; bir alfabenin "ilerici" veya "gerici" olması, "zor" veya "kolay" olması değil; "dilimize uygun" olup olmadığıdır!
    ARAP alfabesinin TÜRKÇE yazmada bazı zorluklar yarattığı, bazı kelimelerin aynı harflerle yazılıp farklı okunduğu, karışıklık yarattığı doğrudur.
    Ama aynı sıkıntı yeni alfabede de vardır. ALEM ile AALEM, KATİL ile KAATİL, HALA ile HAALAA, ASKERİ ile ASKERİY 1980'de kapatılan uyduruk DİL KURUMU yüzünden AYNI yazılmakta, AYRI okunmakta, daha doğrusu okunamamaktadır. Kısacası, LATİN alfabesi bizim uzun ve ince seslerimizi yansıtamamaktadır. Çare olarak düşünülen kesme (') ve uzatma (^) işaretlerinin kaldırılması, işi büsbütün berbat etmiştir.
    Biz deriz ki, bu ALFABE konusunda ACELE edilmiştir.
    Bir Japon, kendi dilini JAPON ALFABESİ'nden başkası ile yazmayı, onu "medeniyet" uğruna terketmeyi aklından bile geçirmez. Bir Arap dünyaları verseniz ARAP ALFABESİ'ni bırakmaz!.. İsrailliler'e gelince, 3000 yıl önce ölmüş olan İBRANİ ALFABESİ'ni diriltip kullanmaya başlamışlardır! Üstelik çoğu AMERİKA, AVRUPA gibi Latin Alfabesi kullanan diyarlardan göç etmiş iken!..Bunların hepsi aptal mı, gerici mi?..
    Bu ülkeler ÖZ ALFABE'lerini, "varlıklarını sürdürme"nin başlıca şartı olarak görürler!...Bizden tek bir aydın bile çıkıp ta bu konuda KEMAL TAHİR gibi kafa yormaz!
    Dünyada 10 milyonluk Yunanistan'dan başka GREK ALFABESİ'ni kullanan yoktur, ama hiç bir Yunan, AVRUPA BİRLİĞİ'ne girmelerine rağmen LATİN ALFABESİ'ne geçmeyi düşünmez! Yurdumuzdaki sadece 50.000 kadar olan Ermeniler bile, ERMENİ ALFABESİ ile gazete çıkarırlar.
    Bunların hepsi MİLLİ ALFABE'nin MİLLİ BENLİK olduğunun idrakindedirler!.. Başka bir alfabe kabul etmekle, o kültürde eriyip gideceklerini düşünürler!..
    Bu inançla bütün zorlukları yenmişlerdir. Bahsettiğimiz alfabelerde daktilolar, bilgisayar klavyeleri vardır... Yani modernlik için "mutlaka Latin Alfabesi" diye bir kural yoktur!.
    Öyleyse dünyanın ÜÇÜNCÜ en KALABALIK topluluğunu teşkil eden TÜRKLER için de, kendilerine has bir alfabe olmasını, ta o tarihte düşünmek gerekirdi!
    Bu, mesela GÖKTÜRK ALFABESİ olabilirdi, UYGUR ALFABESİ olabilirdi. Hatta Latin Alfabesi'nin atası ETRÜSK TÜRK ALFABESİ olabilirdi!..
    Bir alfabeye kapılanmak demek, o ALFABE'nin temsil ettiği KÜLTÜR'e de bağlanmak demektir!.. Bunun en bariz örneği, sadece 70 yıl KRİL ALFABESİ kullanmış olan TÜRK cumhuriyet ve topluluklarının bir türlü RUS KÜLTÜRÜ'nden kopamamalarıdır.
    Şimdi, meselenin özüne geliyoruz.
    ATATÜRK hem o dönemde %10 civarında olan okuma-yazma bilme oranını sür'atle yükseltmek, hem de bir an evvel MUASIR MEDENİYET SEVİYESİ'ne ulaşmak istiyordu.
    GAZİ PAŞA, bir ara BATI'da gördüğü TEKNOLOJİ'yi MUASIR MEDENİYET'le karıştırmış, Latin Alfabesi'ni benimsemekle kapıların kolayca açabileceğini düşünmüştür!. Bizce bu noktada yanılmıştır.
    Aslında ATATÜRK BATICI DEĞİLDİR!.. Hatta BATI'YA DÜŞMANDIR!..Tek istediği MUASIR MEDENİYET SEVİYESİ'ne ulaşmaktı!
    Belki de etrafındaki bazı kimseler tarafından bunun ancak Latin Alfabesi ile olacağına inandırılmıştır. Bizi geri bıraktığı sanılan ŞARK kültüründen BATI kültürüne dönmemiz gerektiği de, düşünülmüş olabilir.
    Çünkü GAZİ bir ara "MEDENİYET ile KÜLTÜR'ün AYNI olduğu" gibi yanlış bir kanaate kapılmıştı!.. () Halbuki yukarda halen bizden ilerde olan pek çok milletin TEKNOLOJİ, MEDENİYET ve KÜLTÜR'ü ayırdığını, TEKNOLOJİ'yi alıp kendi MEDENİYET ve KÜLTÜR'ünü korumaya çalıştığını ve bunda ALFABE'nin, DİL ve DİN gibi önemli sayıldığını görüyoruz.
    Bir de böyle bir ihtiyacı dile getirdiği zaman, Başbakan mandacı İsmet karşı çıkmış; Halk Partisi de kendisine cephe almıştı. GAZİ, itirazları bertaraf etmek için acele etmek durumunda kalmıştır.
    Sebep her ne ise, sonuç hedeflenenden farklı olmuştur!..
    ATATÜRK asla TÜRK MİLLETİ'nin geçmişinden, tarihinden, kültüründen kopmasını arzu etmemişti. Milli benliğinden uzaklaşmasını istemezdi.
    Ama varılan nokta, işte bu oldu. Özellikle mandacı İsmet döneminden itibaren ve ATATÜRK'ün yaşdaşlarının ahırete göçmesinden sonra meydana gelen kopukluk, 1940-1990 yılları arasında bizi MİLLET olmaktan çıkardı, şahsiyetsiz bir topluluk seviyesine indirdi.
    Açıkça söylemek gerekirse TÜRKİYE insanı, kendi ülkesinde köle sayıldı. BATI hayranları ile RUS uşakları birbirleriyle çekişirken, TÜRK ve İSLAM özelliğinin yok edilmesi konusunda İTTİFAK içinde oldular.
    Hedeflenen ile varılan nokta farklı ise, bir yerde hata yapıldığını inkâr etmek boşuna olur.
    1990'da AVRASYA TÜRKLERİ SLAV HEGAMONYASI'ndan kurtulurken, (bazıları farkında olmayabilir ama) biz de BATI HEGAMONYASI'ndan kurtulmak için silkinişe geçtik! Çünkü durumumuz farklı değildi. Bizler de geçmişimizi, dilimizi unutmuştuk. Yeni yeni öğrenmeye başlıyorduk. Ancak son zamanlarda arşivlerimizi inceleyebilecek kadar ESKİ YAZI bilen elemanlar yetişmeye başlamıştı. Arşivler düzene koymak, yeni yeni akla geliyordu. Yeni yeni MİLLİYETÇİLİK'ten, TÜRKLÜK'ten, DÜNYA TÜRKLERİ'nden, ve DİN BİRLİĞİ'nden, İSLAM'dan söz edebilir olduk.
    Problemi ortaya koyduk. Çare nedir?..
    Özenle belirtelim ki, biz "tekrar ARAP alfabesine dönelim," demiyoruz!.. Biz, kullandığımız ve AVRASYA TÜRKLERİ'nin de benimsemekte olduğu şimdiki alfabeyi "atalım," da demiyoruz!.
    Biz diyoruz ki, LATİN ALFABESİ'nin kökü ETRÜSK TÜRK ALFABESİ'ne dayanır. Bir defa bu adı kullanıp BATI'ya yamanmaktan vazgeçelim!. Zaten (Ş,Ç,Ü,Ö,İ,Ğ) harflerimizi gören ASYALI TÜRKLER, "Bu Latin değil, TÜRK alfabesi" diyorlar. GAZİ de tanıtırken:
    Bu notlarım ASIL HAKİKİ TÜRK HARFLERİ ile yazılmıştır... Bizim ahenkdâr, zengin lisanımız YENİ TÜRK HARFLERİ'yle kendini gösterecektir. (8.8.1928)
    demiş, "Latin Alfabesi" ifadesini kullanmamıştır.
    İkincisi, diyoruz ki, kullandığımız ve soydaşlarımıza hararetle tavsiye ettiğimiz bu alfabenin eksikleri vardır!.. TÜRK DİLİ'ni yansıtmakta yetersizdir.
    Zaten bizde başka bütün TÜRKLER, 32-34 HARFLİ bir ALFABE üzerinde duruyorlar.
    İster 30, isterse 40 harfli olsun; tamamen TÜRK SESLERİ'ni yansıtacak bir "karakter dizisi" benimsenmelidir. Bu benimsenen karakterler artık TÜRK ALFABESİ olacaktır, LATİN DEĞİL!.. Daktilo ve bilgisayar klavyesinde de öyle anılır zaten.
    Esasen RUS HEGAMONYASI altında TÜRK kardeşlerimiz KRİL alfabesini kendi dillerine uydurmuşlar, bu sebeple birbirinden farklı 19 alfabe meydana gelmiştir!. (Bak. Ahmet Ercilasun, Örnekleriyle Bugünkü TÜRK Alfabeleri)
    "Harf Devrimi" deyip işi kapatmak olmaz!.. Maalesef dünyanın en meşhur TÜRKOLOGLAR'ı TÜRKİYE dışındadır. Sebebi 1940'lardan beri eski alfabelerimize ilgi duymamamız, bu yüzden de araştırma yapmamamızdır. Kaldı ki, dünyadaki 300 milyona yakın TÜRK kökenlinin tarihi, edebiyatı, kültürü şimdiye kadar kullandığı 30 küsur alfabe ile yazılmış eserlerde yatmaktadır.
    Öyleyse TÜRK İNSANI kendini sadece Latin alfabesi ile avutmamalı; TÜRKİYE'nin bir çok eğitim kurumunda ARAP, KRİL, UYGUR, GÖKTÜRK alfabeleri öğretilmelidir. Ayrıca tarihimizin önemli bir kısmı da ÇİN kaynaklarında olduğu için ÇİNCE eğitimine, en az modası geçmiş FRANSIZCA kadar önem verilmelidir!.
    Ancak o zaman gerçek bir DEVRİM yapılmış olur!.. ATATÜRK'ün ruhu da huzura kavuşur.
    (22)- Kendilerini "laik" sayanlar bu madde değişikliğine çok önem verirler. Biz daha önce belirttik: DEVLET'in dini olmaz!.. Olsa olsa DİN DEVLETİ olur. TÜRKİYE'nin de böyle bir iddiası yoktur.
    "Türkçe EZAN" meselesine gelince; çeşitli hatıralarda belirtildiğine göre ilk olarak 18.7.1932'de Fatih camiinde okunmuş, sonra 7.2.1933'de hem EZAN hem de KAMET'in Türkçe mealiyle okunmasına geçilmiştir. Ancak bu, "TÜRKİYE'nin her tarafında EZAN Türkçe okunuyordu," anlamına gelmez. Çünkü esas haliyle EZAN yasaklanmamıştı. Böyle bir şey ATATÜRK döneminde olmamıştır.
    EZAN'ın aslının yasaklanması, gene İsmet'in devrinde, 6.6.1941 tarihinde olmuştur. Ama bu da her camide EZAN ve KAMET'in Türkçe mealiyle yapıldığı anlamına gelmez. Çünkü çoğu köy ve kasabalarda eski uygulama devam etmiş, ancak jandarma göründüğü zaman, Türkçe'ye başvurulmuştur.
    EZAN'ın "türkçe"leşmesi, "laik"ler de dahil son zamanlara kadar kimsenin savunamadığı bir uygulama olmuştur... Ne var ki, 1998 yılı hem de Ramazan ayında, özel telvizyon ve radyo kanallarındaki o tatlı İFTAR-SAHUR sohbetleri birdenbire "Türkçe EZAN, Türkçe KUR'AN, Türkçe İBADET" tartışmalarına dönüştü. Günlerce hvanda su döğüldü. Amaç belliydi. Gene ATATÜRK'ü alet ederek İSLAM'a saldırmak, MÜSLÜMANLAR'ı kışkırtmak!

    Hemen belirtelim ki, EZAN, NAMAZ'ın farzlarından değildir!.. Yani bir müslümanın diğer bir müslümana "Haydi, namaz vakti geldi" demesi bile yeterlidir. Çoğu müslüman da EZAN'ın tümünü ezbere bilmez.
    Ancak EZAN, PEYGAMBERİMİZ zamanından beri MÜSLÜMANLAR'ın ORTAK DAVET'i olmuştur. Bu yüzden öyle muhafaza edilmesi hem TÜRKİYE'de MİLLİ BİRLİK sağlanması, hem de DÜNYA MÜSLÜMANLARI ile DİNİ BAĞ'ın sürmesi açısından önemlidir. Biz, ATATÜRK'ün TÜRK insanı İSLAM'ı iyi öğrensin diye büyük din âlimi ELMALILI HAMDİ YAZIR'a 9 ciltlik KUR'AN TEFSİRİ hazırlatmasını, yine Peygamberimizin hadislerini içeren SAHİH BUHARİ MUHTASARI'nı hem de MECLİS kararı ile Türkçe'ye tercüme ettirip 13 cilt halinde yayınlatmasını takdirle karşılıyoruz. Bu konuda ATATÜRK'ün İSLAM'a hizmeti, kendinden sonraki hiç bir politikacı ile kıyaslanamaz.
    Ancak "EZAN'ı ve KUR'AN'ı kimse TÜRKLER kadar güzel okuyamaz" diyen MUSTAFA KEMAL'in nasıl böyle bir harekete giriştiğini, neden durup dururken "Türkçe EZAN" ile halkın tepkisini çektiğini doğrusu anlıyamadık! ATATÜRK'ten sonra onun her yaptığı iyi şeyi bozan, kötüye sarılan İsmet'in bu uygulamayı sürdürmesini ve EZAN'ın aslını yasaklamasını da, hayra yormadık...
    Menderes'in 17.6.1950'de EZAN'ı tekrar serbetst bırakmasını da, DEVLET ile MİLLET arasındaki bu gereksiz sürtüşmeyi kaldırması açısından, doğru olarak değerlendiririz.
    Çünkü sun'i şapka "devrim"i gibi, "türkçe" EZAN "devrim"i de geri tepmiş, çeşitli isyanlara, Bursa olayına (1933) ve ATATÜRK'ün halk nazarındaki tartışılmaz yerinin yara almasına sebep olmuştur. İNKILABÇILIK yazımızda belirttiğimiz ifadesine göre de, MİLLET'in kabullenmediği şey "devrim" olmaz!
    Milletin bu konudaki hassasiyeti o kadar yüksektir ve haklıdır ki, aradan geçen 45 yıla rağmen solcu-laik-atatürkçü-ilerici hiç bir parti, hatta yazar bir daha "türkçe" EZAN'a dönülmesini savunamamıştır. Ta 1998'e kadar!..Eminiz ki, onlar da yakında seslerini keseceklerdir.
    Burada GAZİ PAŞA'nın tarafsız bir tenkidini yapmak isteriz. Hemen belirtelim ki, amacımız onu küçük düşürmek, başarılarını gölgelemek, TÜRKİYE ile ilgili ÜLKÜ'lerini unutturmak değildir. Sadece onun da her insan gibi hata yaptığını, çelişkili davrandığını göstermek; bazılarının çıkardığı "ilah" mertebesinden "fani bir deha" noktasına indirmek istiyoruz.
    MUSTAFA KEMAL diyordu ki:

    " Biz, DİN'e saygı gösteririz. Biz sadece DİN işlerini DEVLET ve MİLLET işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz. KASTE ve FİİLE DAYANAN TAASSUPKÂR HAREKETLERDEN SAKINIYORUZ."
    "DİN ve MEZHEP herkesin kendi vicdanına kalmış bir iştir. Ve hiç bir zaman POLİTİKAYA ALET OLARAK KULLANILAMAZ!.."
    "TÜRKİYE CUMHURİYETİ'nde bir dinin merasimi de serbesttir. Yani ayin hürriyeti masundur."
    "Laiklik yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması değildir... Bütün yurttaşların VİCDAN, İBADET ve DİN HÜRRİYETİ'ni tekaful etmek demektir." "Cuma günlerini teneffüs ve tatil günü yapmakla çok makul bir iş yapmış oldunuz. Haftada bir günlük tatil hem sıhhatiniz için hem de DİN icabı olarak lüzumludur. Biliyorsunuz ki, şeriatte Cuma namazından maksat herkesin dükkanlarını kapatarak, işlerini bırakarak bir arada toplanmaları ve İslamların umuma ait meseleler hakkında dertleşmeleri idi. Cuma gününü tatil yapmak ŞERİAT'ın da emri icabıdır."
    (16.3.23, Adana esnafıyla konuşma)
    Peki, o zaman RAMAZAN'ın, ÜÇ AYLARI'n, KURBAN'ın, HACC'ın kolayca tesbit edildiği AY TAKVİMİ neden değiştirildi?.. Neden MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİ'nin CUMA NAMAZI'nı kılmasını zorlaştıracak "pazar" günü tatiline geçildi?.. GAZİ PAŞA, PAZAR'ın HIRİSTİYAN, Demirel CUMARTESİ'nin YAHUDİ tatili olduğunu bilmiyor muydu ki, bu iki günü bize hediye ettiler?.. Hem de MUSTAFA KEMAL "CUMA tatilini ŞERİAT'a uygun" bulmuş iken!..
    Burada hemen belirtelim ki, İSLAM'da TATİL YOKTUR, DİNLENME VARDIR. İnsan yoruluncaya kadar çalışır, yorulduğunda dinlenir, güç toplar, sonra gene çalışır!..MÜSLÜMAN'ın boş geçirerek, sırt üstü yatacak vakti yoktur. Hele her hafta 2 gün ziyan edecek hali hiç yoktur. Boş vaktinde kendini yetiştirir, etrafına yardım eder. CUMA NAMAZI ile ilgili ayet, "namazdan sonra dünyaya yayılın, işlerinizin başına dönün" der. (Cuma, 10.ayet)
    Ancak özellikle başkaları için çalışanların, her yorulduklarında dinlenmeye çekilmeleri zor olduğu için, genel olarak böyle bir tatil gününün benimsenmesi makuldür. Böylece Yahudiler'in CUMARTESİ, Hıristiyanlar'ın PAZAR, MÜSLÜMANLAR'ın da tatil gününün CUMA olması; bir farklılık gösterse de DİNİ İNANÇLAR'a uygundur. "Laik"lerin "inanç ve vicdan hürriyeti" açısından savunması gereken bir husustur.
    Geçmişte "DÜNYA İŞ ÂLEMİ'yle uyum içinde olmak, onların çalıştığı zaman çalışıp, dinlendiği zaman dinlenmek" amacıyla PAZAR gününe alınan tatil; sonradan CUMARTESİ'nin de tatil edilmesiyle sadece MÜSLÜMANLAR'ın mağduriyetine yol açan bir durum almıştır. Üstelik bazı kalkınmış ülkelerde hafta tatili üç güne çıkıp CUMA günü de tatil olurken!..
    Bu gerekçe tutarsızdır. Çünkü biz KURBAN ve ŞEKER DİNİ BAYRAMLARI'nda tatil yaparız, Hıristiyanlar da NOEL ve PASKALYA'da ayrı tatil yaparlar. Günler tutmaz. Ortodokslar, bilhassa Ruslar bir de fazladan ORTODOKS NOEL'i kutlarlar, Ocak ayında...Ayrıca farklı milli bayramlarımız vardır.
    DİNİ mahiyeti olan hafta tatilinden vazgeçtiğimize göre, DİNİ bayramlardan da, MİLLİ bayramlardan da vazgeçseydik; bizim DİNİ ve MİLLİ BAYRAM günlerimizi gavurların dini ve milli günleri ile birleştirseydik; o zaman "tatil devrimi"(!) gerçekleşmiş olurdu.
    Şaka bir yana; biz "pazar tatili devrimi"ni yersiz buluruz... Bize bir şey kazandırmadığını, MİLLET ile DEVLET'i karşı karşıya getirdiğini düşünürüz. Ayrıca YILBAŞI'nı 31 aralık gecesi kutlamayı saçma buluruz. 1 Ocak tarihinin hiç bir özelliği yoktur. Ne kışın başlangıcıdır, ne baharın...Sadece Hıristiyan Noel (25 Aralık) tatilinin devamıdır. Biz MİLLİ olması dolayısiyle 21 MART'ın eskisi gibi YENİ YIL BAŞI ve BAHAR ve ERGENEKON BAYRAMI olarak kutlanmasını isteriz. Ama gazino ve pavyonlarda değil; kırlarda, çayırlarda, TABİAT'ın bağrında!.. Gerçekten tabiatın yeniden dirildiğini görerek ve yeni yılı hissederek!..
    Biz MİLLİ bayramlarımızın da yozlaştığını, yavanlaştığını, tembelliğe yol açar hale geldiğini düşünürüz. O yüzden 23 NİSAN'ın sadece ÇOCUK BAYRAMI olarak ANA ve İLKOKULLAR'da, YETİMHANELER'de, ÇOCUK ESİRGEME KURUMU'nda gerçekten o yavruların yüzünü güldürecek şekilde kutlanmasını isteriz. Koca adamların, DEVLET dairelerinin, fabrikaların o gün kapanmasının hepimizi "çocuk" yerine koyduğunu düşünürüz.
    Yine, 19 MAYIS'ın sadece GENÇLİK BAYRAMI olarak ORTAOKUL, LİSE ÜNİVERSİTE, ASKERİ ve POLİS OKULLARI'nca; 30 AĞUSTOS'un ZAFER BAYRAMI olarak ASKERİ BİRLİKLER'ce kutlanmasını; ve bu günlerde diğer kurum ve okulların faaliyetine devam etmesini savunuruz. Çünkü zaten köylüler, çiftçiler, esnaf, özel sektör mensupları bu bayramlarda çalışıyor. Neden DEVLET daireleri, fabrikalar ve okullar kapansın ki?.. Mantığı yok!.. Kaybedecek o kadar çok zamanımız da yok.
    Ama bayram yapan okullar, kişiler, birlikler gerçekten o günün hazzını çıkartabilmeli, dinlenip eğlenebilmeli!.. Çünkü bayramların "didaktik" bir yönü yoktur. Adı üstünde "BAYRAM"dır. O günlerde "ders işler" gibi nutuklar atılmasını, konferanslar düzenlenmesini, programlar yapılmasını çok sun'i ve sıkıcı buluyoruz. Böyle günlerde kişiler öyle coşmalı, öyle haz almalı ki, sonradan oturup niye böyle bir gün kutladığını düşünme ihtiyacı duymalı!.. Yoksa küçücük çocuklara, gençlere bayramı zehir ederek bir şey öğretemezsiniz. Hele bu güzel bayramların adını "23 NİSAN ÇOCUK VE ULUSAL EGEMENLİK BAYRAMI" şeklinde birbiri ile alakasız iki kavramı birleştirerek İspanyol asilzadelerinin adı gibi uzatmak, saçmalamaktan başka bir şey değildir... ATATÜRK adını koymuş, sen kim olup ta değiştiriyorsun?..
    MİLLET'ce, hep birlikte, coşkuyla kutlanması gereken sadece 29 EKİM CUMHURİYET BAYRAMI'dır. O gün bütün MİLLET'in tatil yaparak hem dinlenmesini, hem eğlenmesini, hem de ATATÜRK'ün kurmak istediği GERÇEK CUMHURİYET'in ne olduğunu hissetmesini isteriz.
    Söz CUMA'dan açılmıştı... Burada önemli olan, CUMA'nın tatil olmasından ziyade, CUMA NAMAZI'na vakit ayrılmasıdır. Bunun sebebi de haftada bir MÜSLÜMANLAR'ın bir araya gelip DEVLET ve MİLLET İŞLERİ'nden haberdar edilmesi ihtiyacıdır. Bu konuyu İSLAMİ ESASLARA BAĞLILIK İLKESİ'nde uzun uzun ele almıştık.
    Biz DEVLET DAİRELERİ'nde MESCİT açılmasına, bangır bangır EZAN okunmasına taraftar değiliz. Böyle bir uygulama OSMANLI'da bile yoktu. Hâlâ "kazaya bırakmak istemiyenin oturduğu yerde namaz kılabileceğini, çorap üstüne mesh edilebileceğini" bilmeyen kişilerin, lavabolarda binbir zahmetle abdest almaya çalışmalarına üzülüyoruz. "Laik"ten dem vurup DEVLET DAİRELERİ'ni bu hale sokanlara da kızıyoruz!.. Aynı kişilerin "CUMA NAMAZI TATİLİ" verilmesine itiraz edip, şimdiki çarpık uygulamaya ses çıkarmamalarını da hayretle karşılıyoruz.
    CUMA TATİLİ eninde sonunda olacak. Politikacılar buna uzun müddet direnemiyecek. O tarihe kadar CUMA günleri özel öğle tatili verilse, DEVLET DAİRELERİ'ndeki bütün mescitleri kaldırmak ve hoparlörleri sökmek; yani "DİN ile DEVLET işini ayırmak" mümkün olacaktır. Ama hiç bir "laik" bu akılcı çözüme yanaşmaz. Neden?.. DİN'i POLİTİKA'ya âlet eder de ondan!
    Öte yandan "batı takvimi"nin kalkınma için ŞART olduğunu söyliyenlere hatırlatırız: ATATÜRK'ün "takvim devrimi"nden 20 yıl sonra İsrail, BATI takvimini bırakıp 3000 yıllık kendi takvimine döndü. Arkasından ATOM BOMBASI yapıp bütün Araplar'a kan kusturdu!..
    Tekrar belirtelim ki, biz "eski takvime dönelim" demiyoruz!... Ama şimdiki takviminden daha kesin olduğu söylenen ÖMER HAYYAM'ın SELÇUKLU SULTANI MELİKŞAH için hazırladığı, bize son derece uygun CELALİ TAKVİMİ'ni burada hatırlatmadan geçemedik!..
    Başa dönersek; bizce ister kendisi isterse İsmet'in etkisi ile olsun, GAZI PAŞA TAKVİM, SAAT, TATİL vs. değişikliği yaparken ÇELİŞKİYE DÜŞMÜŞTÜR!.. Biz Hıristiyanlara uyarak 31 Aralık'ta "yılbaşı" kutlarken; TÜRKLER'in yeni yıl başı 21 Mart'ı unuttuk. Neredeyse, Kürt ayırımcılar kapıyordu... Hele "türkçe" EZAN, büsbütün abes olmuş, bizi diğer MÜSLÜMANLAR'dan koparmıştır.

    İnanılmaz bir intibak kaabiliyeti olan MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİ, takvim ve saat konusundaki karşılaştığı zorlukları, SAATLİ MAARİF TAKVİMİ sayesinde çözülmüştür. CUMA NAMAZI müsamahakâr idarecilerin verdiği izinler ile halledilmektedir. EZAN'ı da MENDERES aslına döndürmüştür.
    Bizim İSTİKLAL MARŞIMIZ:
    ŞU EZANLAR Kİ, ŞAHADETLERİ DİNİN TEMELİ EBEDİ YURDUMUN ÜSTÜNDE BENİM, İNLEMELİ!..

    der!.. Bu sesi çatlak hale getirmeye, İSTİKLAL SAVAŞI GAZİ'sinin bile gücü yetmemiştir!..

  6. #6
    alternatif - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    Apr 2009
    Mesajlar
    1,811

    Standart

    (23)- Burada GAZİ'nin yabancılardan rüşvet almış Fethi Okyar'ı tutması, tuhaf görünüyor. Fethi Bey "Üç Devirde Bir Adam" adlı eserinde bu rüşvet iddiasını yalanlar... İsmet Paşa'nın da "vatanseverlik" göstermesi dikkat çekiyor. Ama işin bilinmeyen bir boyutu var.
    GAZİ PAŞA elbette ki Fethi Okyar'ın rüşvet aldığı için peşinde olduğu işi savunmuyordu. Onun İSTİKLAL Savaşı'ndan sonra benimsediği bir siyaset vardı.
    Ezeli düşmanımız BATI ülkelerinin bize saldırmalarının sebebinin EKONOMİK olduğunu bildiği için, geçmiş yöneticilerin hatalarından ve israfından kaynaklanan MADDİ konularda BATILILAR'ı karşısına almamış, o hataların MALİ yükünü sineye çekmiştir. Bu konuda şöyle der:

    - "Yeni bir borçlanmaya gitmeden eski İÇ BORÇLAR'ımızı ödemekteyiz. DIŞ BORÇLARIMIZ'a gelince, söz verdiğimizi yapmayı boynumuza borç biliyoruz." (1.11.24) "Kellog Anlaşması'na katılmayı uygun gördüğümüzü bildirmiş bulunuyoruz... Bu anlaşmayı yapmanın nedeni, BORCUNU TANIMAK ve ödemeye kararlı olmakla, MEDENİ bir topluma yaraşan itibarı kazanabilmek mecburiyetidir." (1.11.28)
    Yani mesele "Ya paranı, ya canını" konusuna gelince, insanımızın canını ve geleceğini tehlikeye atmaktansa, parayı ödemeyi tercih etmiştir. Çünkü para her zaman kazanılır, servet her zaman gelir, ama savaşlarda kaybedilen hayatlar geri gelmez!
    ATATÜRK bu siyaseti, yabancı şirketlerin elindeki çok önemli varlıklarımızı millileştirirken de sürdürmüştür. Demiryolları, fabrikalar, tesisler hep parası tıkır tıkır ödenerek, hem de meteliğe muhtaç olduğumuz o dönemde ödenerek satın alınmıştır. Ama satın alınan sadece tesis değil, ülkenin ve DEVLET'in selametidir.
    ATATÜRK'ten 40 yıl sonra, bu gerçeği farkedemeyip ABD ve BATI'ya kafa tutan, şirketlerinin üzerine yatmak isteyen ALLENDE, bu hatasını hayatıyla ödemiştir!... Hoş, onu deviren Pinoche'nin Şili'nin kalkınma ve güçlanmesinde daha büyük rolü olmuştur ya, neyse!..
    Kısacası, ATATÜRK HAYSİYETLİ SİYASET GÜDER, GÜVENİLİR DEVLET ADAMI'dır. Her işi usülüne uygun yapar. YILAN DELİĞİNE PARMAĞINI, ARI KOVANINA ÇOMAK SOKMAZ!. Bunun için Lozan'dan 4 yıl sonra borç indirimi şartı ile kabullendiğimiz "altınla ödeme" prensibini, Fethi Bey rüşvet almış bile olsa, dünya ekonomik bunalıma girmiş bile olsa, kabadayılıkla "ödemiyorum" diyerek reddedip mesele yaratmak istemez. Bilir ki, bu gibi durumlarda BATILILAR mutlaka ülke içinde karışıklık çıkarır, başımıza iş açarlar. Ağrı isyanının o günlere denk gelmesi, herhalde tesadüf değildi.
    Gelelim İsmet'in höt höt ötüşüne!.. Hani tamamen "vatanseverlik"ten olduğuna inanmak istiyoruz ama, olaylar öyle demiyor. Onun Fethi Bey'le ezeli çekişmesi bir yana, kendi döneminde BATILILAR'a bu kadar kafa tutmayışı, verdiği tavizler, yaptığı gizli anlaşmalar, ve hele 1947'den sonraki teslimiyetçi politikası, bizi başka türlü düşünmeye itiyor. Sanki ATATÜRK'ü müşgül durumda bırakmak istermiş gibi bir niyet seziyoruz. Zaten bir sonraki bölümde, bu hususu ATATÜRK te dile getiriyor.
    (24)- ATATÜRK burada sadece kendisinin müşgül durumda bırakıldığını söylemiyor, çok önemli bir siyasi taktiği açıklıyor.
    ATATÜRK, yabancı ülkelere "Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlığın iki ayrı makam olduğu" ve "hükümet işlerine karışmadığı" gibi bir intiba veriyor. Böylece çözülmeyen problemlerde "arabuluculuk" yapma veya istenmiyen tavizlerden kurtulma imkanı yaratıyor. Hatay meselesi gibi çok önemli konular dışında, kendisi muhatap olarak hiç bir meseleye girmek istemiyor.
    Bu taktik bizim şimdiki beceriksiz politikacılarımıza yabancıdır. Hatta tam tersini uygularlar. Yani iktidarda olan ülke menfaatini savunuyorsa, muhalefet adeta taviz verilmesini ister. Muhalefette iken taviz verilmemesini savunan, iktidara gelince hemen tavizi kendi verir.
    Halbuki ABD yıllardır bizi bu eski taktik ile uyutmaktadır. ABD Başkanı, "Valla, size daha çok yardım edeceğiz, ama Senato istemiyor" der... Veya Temsilciler Meclisi'nden Ermeni anıtı yapma kararı çıkar, Başkan hemen bizi arar, "Valla, çok istedik, önliyemedik," der... Halbuki o da işin içindedir. Çünkü, ABD politikası TEK'tir...
    Aslında ATATÜRK te borçların altınla ödenmemesi taraftarı idi. Ama İsmet Paşa'nın fayfaracılığını beğenmiyordu. Çünkü büyük sıkıntılar içinde olan BATI kamuoyu böyle bir tutumu haber alırsa, TÜRKİYE aleyhine dönebilirdi. Eğer hem borcu ödemez, hem de "ödenmesini savunan" Fethi Bey'i ön plana çıkarırsa, BATILILAR'a da bir oyun etmiş olacaktı. İşte Bitlisli İsmet'in karşısına Fethi Bey'in Serbest Fırka ile çıkışı, bu taktiğin ürünüdür.
    Burada bir noktayı daha eklemek isteriz. GAZİ PAŞA'nın farkında olduğu, ancak vehametinin boyutları tam olarak kestiremediği gerçek, aslında "HÜKÜMETE HİÇ SAHİP OLAMADIĞI" hususu idi!
    (25)- Burada Kemal Tahir çok önemli bir İKTİSADİ GERÇEK'ten söz ediyor.
    Bütün KAPİTALİST ekonomi kurumları gibi BORSA da kâğıttan saraydır. Üflemekle yıkılabilir. BATI KAPİTALİST SİSTEMİ'nin temeli de BORSA ve KREDİ olduğu için, bu ikisinden birine halel geldi mi, bütün sistem sarsılır. Sistem bir sarsıldı mı, ekonominin gerçek milli servetten çok daha büyük boyuta ulaşmış olduğu bu ülkelerde, para sür'atle değer kaybeder. 1929'da, 1980'lerde öyle olmuştur.
    Şu anda sözü edilen "yeni bir dünya düzeni" de, "globalizm"de, "serbest pazar" zırvaları da yürümeyen bu sisteme koltuk değneği bulma çabasından ibarettir. DEVLETÇİLİK İLKESİ yazımızda ve EKONOMİ Eki'nde bu konuya geniş yer verdik.
    (26)- Biz bu yazı ile biraz da o dönemle bu dönem arasındaki AHLÂK farkını göstermek istiyoruz. O dönemde milletvekilleri boğaz tokluğuna çalışıyormuş. Arada yolsuzluk yapan varmış.
    Peki, bugün niye var?.. Milletvekili maaşı bir servet oldu. Parlamentodaki 550 kendini bilmezin yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında!..
    Demek ki, mesele boğazını doyurduktan sonra gözünü doyurmak!.. Biz deriz ki, böylelerinin gözünü TOPRAK doyursun!..
    (27)- 1924 Anayasa'sının liberal özelliğini belirtmiştik. ATATÜRK, DEVLET kaynaklarının kıtlığı, AŞAR'ın kaldırılması ile vergi gelirlerinin dörtte bir kayba uğraması, o dönemde özel sektörün canlandırılması hevesini doğurmuştu. Amaç MİLLİ UNSUR TÜRKLER'in ticarete ve sanayie el atmaları idi. Ancak bu konuda OSMANLI alışkanlığı devam etti. "Milli" açıkgözler, gayrımilli unsurlar olan Rum, Ermeni, Yahudiler ile işbirliği ederek yabancı firmaların temsilciliğine soyundular. Cumhuriyet döneminin ilk yolsuzlukları başladı.
    Bu hastalığın çaresi TEK'tir. MİLLİ EKONOMİ anlayışına sarılmak! Küçük karlar uğruna DEVLET'e kazık atacak, MİLLİ SERVET'i yabancılara peşkeş çekmeye hazır kişilere en azından DEVLET sektöründe set çekmek!..
    Bu sanıldığı kadar zor değildir. Müteahhitlik yapıp taahhüdünü yerine getirmeyenin, bir daha hiç bir müteahhit firmada görev alamıyacak şekilde idari yönden cezalandırmak; vergi kaçıran, çürük mal satanların ticaret ve sanayiden men edilmesini sağlamak, hatta şahsi ve kaynağı belirsiz aile servetlerine el koymak ile bu namussuzları yola getirmek mümkündür.
    Şurası muhakkak ki, DEVLET NİZAMI demek, namuslu insanların en az namussuzlar kadar imkânlara sahip olması, namussuzların, üçkâğıtçıların da tedricen imkânlardan mahrum edilmesi demektir.
    (28)- O dönemde hiç değilse alacaklar takip ediliyormuş. Şimdi bir banka genel müdürü "dolarları fare yedi," deyip paçayı kurtarıyor!.(1993) Bir başkasının aldığı rüşveti, krediyi iç etmiş olana iade ettirmek için, Özal'ın hizmetçiden bozma karısı araya giriyor!.. Cin fikirliler "özel banka" kurup, mevduatı topladıktan sonra, kredileri kendi adamlarına verip bankayı "batırıyorlar"!.. Sonra Amerika'da, İsviçre'de yaşıyorlar. Bunun adı da "verimli özel sektör" oluyor!..
    (29)- Şimdi daha gelişmiş "teknikler" var. Adam önce yatırımcı DEVLET kuruluşuna genel müdür oluyor. Sonra ihaleleri kendi kurduğu şirkete veriyor!.. Veya o kuruluşa kendi adamlarını yerleştirip ayrıldıktan sonra, bir yabancı şirketin temsilcisi olarak eskiden yönettiği kuruluşla "iş" yapıyor. Adı yine "serbest teşebbüs"!..
    Bir örnek verelim: Karayolları Genel Müdürlüğü'nün 45.000 personeli vardır. Bunların arasında TÜRKİYE'nin en iyi mühendisleri, mimarları, yöneticileri, işçileri, ustaları çalışır. TÜRKİYE'nin en büyük makine parkına sahiptir. Ama hükümetin baskısı ile pek çok işini "müteahhid"e yaptırır. Neden?.. Müteahhitle birlikte arkasındaki politikacılar da ziftlensin diye!..
    Bu müteahhitlerin maddi kaynağı yetersizdir. İş yapmadan yüksek avanslar alırlar. Makine parkları yetersizdir. DEVLET'in araçlarını kiralarlar. Bazen elemanları yetmez, Karayolları onlara "ödünç" personel verir!.. İşin adı da yine "serbest teebbüs, piyasa ekonomisi" olur!
    Zaman zaman yapılan suistimallerin kokusu çıkar, "otoyol ihalesi"nde olduğu gibi.. (1991) Ancak bütün partiler ayni zihniyetteki yiyiciler ile dolu olduğu için, kanunlar çalan-çırpandan yanadır. Servet Beyanı, "Nereden Buldun?" kuralı işlemez. Gösterişli mahkemeler sonunda herkes beraat eder. Yem olarak ortaya atılan bir kaç kişi ise, tıkıldıkları cezaevinden "infaz yasası" sayesinde hemen çıkarlar.
    Bu dümen sadece KARAYOLLARI'nda değil; KÖY HİZMETLERİ'nde, DEVLET SU İŞLERİ'nde, ORDU'da, BELEDİYELER'de, hemen her yerde böyledir. Sonra yatırım maliyeti yüksek olunca, kabahat hep DEVLETÇİLİK'te bulunur.
    Yahu DEVLET yemiyor, "demokrasi" ile DEVLET'in başına çöreklenen AKBABALAR yiyor!.. Bu gerçeği farkeden fakat yalnız kaldığı için önliyemiyen Bayındırlık Bakanı Erman Şahin'e de istifa etmekten başka şey kalnmıyor!(1995)
    (30)- Ne kadar dürüst bir ifade değil mi?.. Belki hakikaten İsmet o dönemlerde öyle idi. Ama kendi döneminde oğlu Ömer'le ilgili iddialar ayyuka çıkmıştı... Hoş, ALLAH'ı var, şöyledir böyledir ama İsmet; Demirel ve Özal sülalesinin yanında zemzemle yıkanmış gibi pir-u pak kalır!..
    (31)- Gerçekten bu olayları okuyunca, daha en az bir 13.500 kişinin daha asılmış olması gerektiğini düşünüyor insan! Ne var ki, Kemal TAHİR'in verdiği rakamın bir sıfırı fazla... Prof. Ergun Aybars'ın İSTİKLAL MAHKEMELERİ üzerine yaptığı araştırmalar, İDAM edilenlerin sayısının 1350 civarında olduğunu ortaya çıkarmış bulunuyor... DİVAN-I HARB tarafından idam edilenler ve isyanlarda ölenlerle birlikte, belki bu rakama ulaşmış olabilir.
    Bunların arasında masumlar yok muydu?.. Elbette vardı. Ama yarısı masum olsa bile, değer!..
    Çünkü bu, çürümüşlükle yok olmakla savaştır. Savaşta da can kaybı mutlaka olur. Kaldı ki, İsmet'in çömezi Erdal Efendi'nin Kürtçü DEP'le yaptığı ittifak sonucu gelişen olaylarda, 1990-95 arası 7500 masum insan, yaşlı, çocuk, kadın demeden öldürüldü. Demek ki, tedbir alınmaz ise, daha çok masum ölür.
    Şimdi şöyle bir çevrenize bakın. Politikacı, belediyeci, iş adamı, yönetici, asker, polis, memur... DEVLET'in ve halkın güvenini kötüye kullanıp, onları soyan nice gravatlı eşkiya göreceksiniz. Bunlar içinde bulundukları camianın da yüzkarasıdırlar. Sadece soymakla kalsalar!.. Ülkeyi başkalarına peşkeş çekmeye amade ne cibilliyetsizler var!..
    Ne dersiniz, yeni İSTİKLAL MAHKEMELERİ'nin tam zamanı değil mi?..
    (32)- Şimdi o iş artık hava alanında yapılıyor. Hem de daha kalabalık heyetlerle!.. Üstüne üstlük bakandan genel müdüre, genel müdürden daire başkanına, belediye başkanlarına kadar bulaşan bu "kendini bir halt zannetme" hastalığı, inanılmaz boyutlara ulaşmıştır.
    Şahit olduğumuz bir tanesini nakledelim: Ankara'da, konuşmasını bilmeyecek kadar cahil Çankaya Belediye Başkanı, kendi geleceği saatlerde odacısına Belediye binasının asansörünü tutturmakta, kimseyi bindirmemekte, memurlar "beyfendi" teşrif edene kadar onca katı yürüyerek çıkmakta idi.(1993)
    Bazı genel müdürler de kendi katlarındaki tuvaletleri tümden kapatmakta, o katta çalışan memurları bir kat aşağıya inmeye mecbur bırakmaktadırlar. Adamın kıçı sanki özel tornadan çıkmış!..
    Hele sözde emekçilerin temsilcisi TÜARK-İŞ Başkanı Bayram Meral adlı soysuzun makam odasını 7 milyar liraya tefriş ettirmesine ne demeli?.. Üstelik "iş"i üstlenen "müteahhit", oğlu iken!.. Sonradan o zibidinin HALK BANKASI'ndan 3 milyon dolar kredi alıp ödemediğini, üstüne üstlük TÜRK-İŞ'e danışman olarak 5.5 milyar TL.lık maaşla işe alındığını öğrenmiyelim mi?.. (2003)
    Bu kişiler "atatürkçülüğü" de kimselere bırakmazlar... Halbuki şöyle bir ANITKABİR' e uzansalar da ATATÜRK'ün oturduğu koltuğu, giydiği mareşal üniformasını, kullandığı tahta ağızlığı, masasını görseler!.. Bugün bir erin kılığı, bir büro amirinin odası bile daha süslü!...
    Bazıları sanki ondan daha fazla ülkeye hizmet etmiş gibi, bir de "Ee, olacak tabii. Zaman değişiyor!" derler. Zaman değişiyor da, kafalar ne âlemde?..
    TÜRKİYE'de MUTLAKİYET, TANZİMAT, ISLAHAT, MEŞRUTİYET, İTTİHATÇI, CUMHURİYET, ve şimdi "DEMOKRASİ" dönemlerinde hep sistem değiştirmenin veya eski sisteme yeni bir ad takmanın bütün meseleleri halledeceği sanılmıştır. Hâlâ da öyle sanılıyor!.
    MİLLİ MÜCADELE yazımızın başında belirttiğimiz "HÜRRİYET ÖLÜ DİRİLTME İLACI" anlayışında "hürriyet" kelimesinin yerine diğerlerini koyun, mantık ortaya çıkar.
    Ama gerçek öyle değildir. Bu tavır ülserli bir hastanın başındaki şapkayı, veya sırtındaki çeketi, ayağındaki pantalonu değiştirmekle iyileşeceğini zannetmesine benzer!..
    Hastalık içtedir. Her yeni dönemin insanı, "eski dönemden devşirme"dir. Onun kusurları giderilmedikçe, meseleler bitmez!
    ATATÜRK döneminin aksaklığı da bundandır. Devir CUMHURİYET'tir, ama insanı İTTİHATÇI'dır, MANDACI'dır, ÇETECİ'dir. Hatta bir cumhurbaşkanımız 1950'lerde bile KOMİTACI olmakla öğünür.
    İşte bu yüzden ATATÜRK, EĞİTİM'e büyük önem vermiş ve onun döneminde gerçekten çok değerli insanlar yetişmiştir. Ama bunlar onun düşüncelerinin bir ÜLKÜ haline gelmesine, yapılan değişikliklerin gerçek inkılaplara dönüşmesine yetmemiştir.
    1940'lardan sonra yetişenler, hele 1960'lardan sonra yetişenler ise bizce artık ATATÜRKÇÜ değil, GAYRIMİLLİ ŞEFÇİ'dir, veya ATATÜRK DÜŞMANI'dır.
    Bu vesile ile "devrimler" konusundaki düşüncelerimizi de serdetmek isteriz.
    Bir defa ATATÜRK hiç bir zaman DOKTRİNCİ DEĞİLDİ. "Doktrine gidersek, devrimleri dondururuz," derdi.
    Öyleyse, ATATÜRKÇÜ'lüğün temel prensiplerinden biri de doktrinci olmamaktır. Herhangi bir fikir ve uygulamada yanlış görüldü mü, ondan dönülebilmelidir. Yürümeyen "devrimler" mutlaka yeniden gözden geçirilmelidir. Şapka Kanunu gibi...ATATÜRK de öyle yapmıştı. Bir komedi haline gelen "uydurma dil"cilikten hemen vazgeçmişti. (1935)
    Bizce ATATÜRK asıl FİKRİYATTA bir İNKILAB yapmıştır. Onun TÜRKÇÜLÜK, DİN, DİL, ORDU, TAM İSTİKLAL, MİLLİ HAKİMİYET, MİLLİ İRADE, MİLLİ SİYASET, İKTİSAT, CUMHURİYET ve EĞİTİM konusunda söyledikleri gerçek birer DEVRİM'dir. Daha önce ve daha sonraki fikir ve politika adamlarımızın söylediklerinden çok farklı, çok daha gerçekçi ve milletimize uygundur. Çünkü bu ifadeler insanımızın seciyesini ve seviyesini yükseltmeye matuftur. Esas İNKILAB ve gerçek ÇAĞ ATLAMA ancak bütün bir milletin böyle MADDİ ve MANEVİ kalkınması ile mümkün olabilir.
    Yoksa fesi çıkarıp şapka giymeyi, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçmeyi, tekke ve medrese kapatmayı "devrim" addederseniz, böyle 40 yıl yerinde sayarsınız.
    Dışardan bir örnek verelim ki, mesele daha kolay anlaşılsın. Herkes Sovyet İhtilali'ni göz önünde tutarak Lenin'i bir devrimci sayar. Onunla birlikte Rusya'da hakikaten pek çok şey değişmiştir. Bugün hala eski Sovyetler'de her yerde onun heykeli vardır. Ama ister Rus, ister TÜRK olsun hangi eski sovyet vatandaşına sorarsanız sorun, gerçek devrimci Stalin'dir. Onun kan dökücülüğünü hatırlamaz bile. Sovyet insanını değiştiren, ona eğitim ve yeni bir hayat tarzı veren Stalin'dir. Bu yüzden Churchil, onun ölümünü duyunca, "Bir milleti köylü alıp süper devlet haline getiren adamdı" demek ihtiyacını duymuştur. Sovyetler'in çöküşü, Kruşçev ile birlikte Stalin inkılapçılığının rafa kaldırılmasıyla başlamış, Brejnev'de Lenin doktrinciliği donuklaşmış, ve Gorbaçov mukadder sona sadece imzasını atmıştır.
    İşte biz de 1940'lardan beri "atatürkçülük" diye diye, GAYRIMİLLİ ŞEF doktrinciliği ile yerimizde saydık. Özal bu kalıbı biraz kırdı da, uçurumdan kurtulduk. Ama o da, insanımızı SECİYELİ ve SEVİYELİ bir millet yapmak yerine, "köşe dönücü insan" tipini yarattı. Sadece çöküşü geciktirmiş oldu. Bu günlerde de ATATÜRK'ten hızlı "devrimci"ler çıktı.
    Bunlar AVRUPA BİRLİĞİ'ne girerken TAM İSTİKLAL ve MİLLİ HAKİMİYET'ten vazgeçilebileceğini söylüyorlar da, ŞAPKA'dan, UYDURUKÇA DİL'den, LAİKLİK'ten, PAZAR TATİLİ'nden vazgeçemiyorlar! Ne günlere kaldık YARABBİ!
    Bizce yapılması gereken "laiklikti, öztürkçeydi, şapkaydı" gibi tartışmaları bırakıp, heykel önlerindeki anlamsız seremonilerden vazgeçip ATATÜRK'ün ÜLKÜ'süne ve İLKELER'ine sarılmaktır! Onları iyi anlıyalım. Bütün insanlarımızı o ÜLKÜ ile yetiştirelim. Uygulamalardaki hataları tamir edelim, noksanları tamamlıyalım. ATATÜRK'ün istediği gibi doğmatik değil, SÜREKLİ İNKILABÇI olalım.
    (33)- Gerçekten tarihimiz "kahraman" diye göklere çıkartılan silik hainler, "hain" diye adlandırılan vatanseverler ile doludur. Aslında bu kişilerin hepsi insandır. İyi ve kötü yanları, doğru ve yanlışları vardır. Ama biz ATATÜRK'ün yerleştirmeye çalıştığı TARİH bilincine sahip olmadığımız için, bunları tesbit etmek yerine; bir karmaşa içinde yuvarlanır dururuz. TARİH'ten alınması gereken İBRET dersini alamayız.
    Biz dahi, mubalağalı ifadeler kullandık. Hain bilinenlerin sadece makbul yönlerini dile getirdik, ilahlaştırılanlar hakkında da alaycı laflar ettik. Sırf dengeyi bulabilelim, zihinlerdeki kalıpları kırabilelim diye...
    Aslında 1. Süleyman'dan beri gelen bu hastalığın tedavisi zor. Ama özellikle TANZİMAT sonrası şahsiyetler, iyi tanınmak zorundadır. MEŞRUTİYET ve CUMHURİYET dönemi için en önemli kaynak bizce HASAN İ. DİNAMO'nun 15 ciltlik dev eseridir: KUTSAL İSYAN-KUTSAL BARIŞ...
    Çerkez Ethem'in Yunan safına geçmesi bir vakıadır. Ancak ilk dönemdeki isyanların bastırılmasındaki hizmeti de unutulmamalıdır.
    Halide Edib ise, Sultanahmet mitinglerinde bir vatanperver şöhretine kavuşur. Ancak kendisi bir Amerikan mandacısıdır. Çevresi hep yabancılar ile çevrilidir. Bir süre MUSTAFA KEMAL'in çevresinde yer almasına rağmen, bu yabancı hayranlığından kurtulamamıştır. Bu ise her "dönme"de görülen sari bir hastalıktır. Sonraki muhalefeti ve kocasıyla birlikte sürgünde yaşamalarının esas sebebi, budur.
    (34)- ATATÜRK dalkavukluktan hiç hoşlanmazdı. Ne yazık ki, çevresindekiler arasında bol miktarda vardı. Bütün azarlamalarına rağmen bu huylarından vazgeçmezlerdi. Bitlisli İsmet de bunların başında gelirdi.
    (35)- Bu ibret verici olaya özellikle dikkatinizi çekeriz. ATATÜRK te herkes gibi bir insandır. Şahsi ile ilgili konularda gereksiz tepkiler gösterebilir... Ama o bu tepkiyi görev başında iken değil, gece dostlar muhabbetinde gösterir, bütün içini onlara dökerdi. Aynı zamanda masada olanlara da gözdağı verirdi, benzer işler yapmasınlar diye... Ama sabah hepsini unutur, hırsı geçerdi. Bu yüzden ATATÜRK'ün şahsi garazından dolayı zarar gördüğünü söyliyebilecek, bir tek kişi yoktur...Çevresindekiler bunu bildikleri için gece geç vakit onun verdiği fevri emirleri yürürlüğe koymazlardı... ATATÜRK te bu durumdan gizlice memnun olur, onların itaatsizliğine ses çıkarmazdı.
    Halbuki şimdiki yöneticiler, şahsı hırs, kapris ve kinleri ile DEVLET İŞİ'ni karıştırırlar. Ellerine yetki geçti diye, geçmiş olayların bile intikamını almaya kalkarlar.
    (36)- Burada da o "TEK ADAM" ATATÜRK'le muhaliflerinin nasıl tartışabildiklerini görüyoruz... Biz ne dedik?.. ATATÜRK'ün ruhu DEMOKRAT'tır. Onunla herkes konuşabilirdi. Ama İsmet Paşa ile, Demirel ile, Özal ile konuşulamaz. Yanına bile ulaşılmaz. Ulaşsanız, el sıkmaktan öteye dert anlatamazsınız. Anlatsanız, dinlemez. Çünkü bu adamlar sadece kendi fikirlerini beğenir, sadece kendilerini öven dalkavukları dinlerler.
    (37)- Çok enteresandır ki, Demokrat Parti de, Demirel de, Özal da bunları söyliyerek ortaya çıkmışlardır. Onların muhalifleri de aynı şeyleri tekrarlamışlardır.
    Bu konuda Kemal Tahir'in çok önemli ve kendisinden başka kimsenin göremediği bir tesbiti vardır. Şöyle der:

    - İttihat ve Terakki "özgürlük" bayrağı ile gelmiştir. Ama özgürlüğü zincire vurdurmuştur. Karşısındaki Hürriyet ve İtilaf, İttihatçıların düşürdüğü "özgürlük" bayrağını ele almayı düşünmedi. Tersine geri ve muhafazakar bir parti haline geldi.
    Bu her zaman bizde böyle olmuştur. Her şey DEVLET'ten beklendiği için, DEVLET bir yerde hep ileri gitmeye mecbur kalmıştır.
    Muhalifler, hep halkla beraber olmak zorunda kaldılar. Halk ta asırlardır geri kalmış olduğu için, onu temsil eden partiler de bazen çağın gerisine düştüler. Bu yüzden Hürriyet ve İtilaf DEVLET'i hiç temsil edemedi.
    Halk Partisi de DEVLET'i temsil için kurulmuş bir parti idi.(*) Yıpratıldığı için MUSTAFA KEMAL Serbest Fırka'yı kurdurttu. Ne gariptir ki, Serbest Fırka muhalefet ettiği halde geri kaldı.
    Çünkü Halk Partisi DEVLET'i temsil ediyordu. Serbest Fırka halkı temsil etmek durumunda kaldı, geri fikirlere tutunarak halkın karşısına çıktı. Tıpkı İttihatçılar'ın karşısındaki İtilafçılar gibi!..
    Kazım Karabekir Paşa'nın partisi de aynı kaderi paylaşmıştır. Bayar'ın Demokrat Parti'si de bu çizginin dışına çıkamamıştır. Bunun sebebi TÜRK toplumunun DEVLET'siz yapamamasıdır. Başka ülkelerde ve milletlerde devlet olmayabilir belki. Toplum bir süre için bunun ihtiyacını duymaz. Ama bizde DEVLET şarttır. Çünkü DEVLET bizde HER ŞEY demektir.
    (*) Burada hemen bir not düşelim: Bu Halk Partisi, ATATÜRK'ün kurduğu ve İSMET'le birlikte 1924'TEN İTİBAREN bozulmaya başlıyan partidir... Bir de şimdi MÜSVEDDE "Halk Partisi" var. Erdal Efendi'yle SHP olarak başlayıp, sonra CHP adını alan BAYKAL'ın partisi! (1995)
    Bu müsvedde parti ANAP'ın karşısına muhalefet olarak çıktığı için, Kemal Tahir'in bahsettiği kaderi paylaşmış, ANAP'tan geriye düşmüş; bölücülüğe, Kürtçülüğe, Alevi mezhepçiliğine taviz vererek iktidar olma çabasına girmiştir.
    Bunun eski muhalif partilerce yobazları, gericiliği savunulmasından farkı yoktur!.. Bugün iktidar partisi DEVLET'in güvenliğini, MİLLET'in birliğini savununca, müsvedde CHP'ye de Kürtçülük ve mezhep bölücülüğü kalmıştır.
    İşin enteresanı, bu parti iktidar ortağı olunca da bu huyundan vazgeçmemiş, DEVLET'in safına geçmeyi becerememiş ve bu yüzden oy oranı 2 yıl içinde %23'den %10'a düşmüştür!.. Bir dönem de Meclis dışında kaldı! (1998)
    (38)- Menemen'de Kubilay'ın öldürülmesi ile Derviş Mehmet olayı çok girift bir olaydır. Bir irtica yönü olduğu kesindir. Ama kim, nasıl, neden Menemen'i seçmiştir?.. Niye o tarihte?.. Bu soruların cevabı tam verilemez.
    Hasan İ. Dinamo, olayın altında Anadolu'ya geçmek için fırsat kollıyan Çerkez Ethem'in parmağı olduğunu yazar. İsyan için de sebep hazırdır: EZAN'ın "türkçe"leştirilmesi!.. ATATÜRK durup dururken başına dert almıştır, tıpkı ŞAPKA gibi!..
    Ancak çok az kimsenin bildiği bir olay daha vardır. Bir süre önce TEKKELER, ZAVİYELER, TÜRBELER kapanmıştır ama, papazların "ders" verdiği yabancı okullar faaliyetlerine devam etmektedirler. Bunlardan bir tanesi Bursa'dadır ve Menemen olayından bir kaç ay önce bu okulda okuyan bir kız papazların etkisi ile "hıristiyan" olur!..Bursa halkı galeyana gelir. TÜRKİYE'de yer yerinden oynar. Ve bizce MENEMEN OLAYI'nın esas sebebi bundan sonraki gelişmelerdir.
    Pek çok şeyi zamanında yapmasını bilen ATATÜRK'ün, başarılı Maarif Vekili Mustafa Necati, bu olay üzerine "fırsat bu fırsattır" diyerek yabancı okulların çoğunu kapatır!.. Kalanlar Maarif kapsamına alır, hepsine TÜRK müdür yardımcısı tayin edilir. Böylece KÜLTÜR EMPERYALİZMİ'ne büyük bir darbe vurulur.
    Bizim tatlısu frengi "aydın"larımız hikayesini başka bölümde anlattığımız Köy Enstitüleri'nin babası, Roma ve Grek kültürü tüccarı Hasan Ali Yücel'i göklere çıkarırlar da, böyle büyük bir hizmet yapmış olan MUSTAFA NECATİ'nin adını bile bilmezler.
    Halbuki olayın önemi, dönemin Amerikan elçisi Grew'un hatıralarından anlaşılmaktadır. Grew bu okulların kapatılmasını, sanki "ellerinden baba mirası alınıyormuş gibi" feryat ederek anlatmaktadır!
    Biz deriz ki, Amerika yediği bu tokadı hazmedememiştir... 35 kadar okulun kapatılması, onun sinsi emellerine set çekmiş oluyordu. E, fırsatta hazırdı, MİLLET "türkçe" EZAN'dan, hıristiyan yapılan kızdan dolayı burnundan soluyordu. Biraz para ile ATATÜRK'ü sarsacak bir isyan başlatmak zor değildi... Açıkçası, MENEMEN olayının arkasında AMERİKA vardır. Kapatılan okulların intikamı bir YEDEK SUBAY'dan alınmıştır. Eğer ATATÜRK ser'i davranmasaydı, bu olayın arkası gelirdi.
    (39)- O günlere kadar Tarihimize "dini tarih", "hanedan tarihi" veya "Avrupalı gözüyle Türk tarihi" açılarından bakılmış, hep böyle yaklaşılmıştır. Halbuki MİLLET TARİHİ olarak bakmak gerekirdi. ATATÜRK bunu başlattı, ancak kendisinden sonra bu akım devam etmedi. "Avrupalı gözüyle TÜRKLER ve Tarih" anlayışı hakim oldu.
    (40)- ATATÜRK'ün BATI EMPERYALİZMİ'ne karşı birer savunma hattı olarak kurduğu bu paktları, başka yazılarımızda değerlendirdiğimiz için burada kaydetmekle yetiniyoruz.
    (41)- Kemal Tahir'in Şoför Daldal'ın ağzından yaptığı bu "ATATÜRK'ün çalışma tarzı" tasviri olağanüstü...Rahmetli ATATÜRK gerçekten de 15 yıllık cumhurbaşkanlığı dönemini böyle faal geçirmiştir. Çok az uyur, az yer, çok sigara içerdi. Akşamları içtiği bir kaç kadeh rakı da onun dinlenmesini sağlıyan tek şeydi. Pek çok başarısı, o sofralarda ve yalnızken okuduğu kitap sayfalarından doğmuştur.
    ANITKABİR Müzesi'nde ATATÜRK'ün okuduğu kitaplardan bazıları açık olarak sergilenmektedir, Bunların üzerinde aldığı notlar görülebilir. "ATATÜRK'ün Okuduğu Kitaplar" diye bir de eser yayınlanmıştır. Bu kitapta onun altını çizdiği satırlar ve düştüğü notlar verilmektedir.
    Yalnız burada bir önemli husus vardır. Falih Rıfkı Atay teşhisini şöyle koyar:
    "ATATÜRK büyük hareketler adamıdır. Teferruat ile didişmekten hoşlanmazdı. Hükümet işleri ile pek baş ağrıtmamıştır. İNÖNÜ HÜKÜMET İŞLERİNİN YÜRÜTÜLMESİNDE BELLİ BAŞLI AMİL olmuştur."
    İşte GAZİ'in İsmet konusundaki bu gafleti; bazı hükümet işlerinin ters gitmesine, yolsuzlukların artmasına, "devrim" denilen değişikliklerin eksik ve yarım yapılmasına yol açmıştır.
    ATATÜRK gerçekten gündelik işlerin adamı değildi. Kafasında hep yeni bir şeyler vardı. Ama kendi kafasında insan bulmakta zorluk çekerdi. Bu yüzden de yapmak istediklerinin onda birini bile gerçekleştirememiştir. Çalışmasını hiç yeterli görmez, projelerini tatbik sahasına koyamayınca, bunalırdı. Bir gün Hasan Rıza Soyak'a şöyle dert yanmıştır:
    -"Bunalıyorum, çocuk, bunalıyorum!.. Ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Herkes işinde gücünde, benimse bir saatimi dahi dolduracak işim yok. Ya uyuyacağım, ya kitap okuyacağım, yahut bir şeyler yazacağım. Kendi kendime bilardo oynayıp sofra zamanını bekliyeceğim!"
    Biz bu ifadede onun yiyip, içip, uyumaktan başka bir iş yapmadığı gibi bir sonuç çıkartmıyoruz. Yaptığını yeterli bulmadığını, özellikle 1930 Serbest Fırka olayından sonra çaresizlikle hükümet işlerini İsmet'e bıraktığını, siyasette durgunlaştığını anlıyoruz. O günlerin önemli olaylarına, DİL ve TARİH çalışmalarına kendini adadığını, ancak 1937'den itibaren HATAY olayı tekrar canlandığını, şevke geldiğini biliyoruz.
    (42)- HATAY'ın TÜRKİYE'ye ilhakı ATATÜRK'ün ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Ama bütün çabayı ve planlamayı, oradaki insanları örgütlemeyi, plebisit sonucunu lehimize sağlamayı o gerçekleştirdiği için, ATATÜRK DÖNEMİ'ne aldık. İsmet'in bu konuda da herhangi bir hizmeti olmamıştır.

    __________________________
    KAYNAKLAR:

    - Rıza Nur, Milli Kıyam
    - Kemal Tahir, Hür Şehrin İnsanları 1-2
    - Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam 1-3
    - Şevket S. Aydemir, İkinci Adam 1-3
    - Hasan İ. Dinamo, Kutsal Barış 1-7
    - Yakup K. Karaosmanoğlu, Politika'da 45 Yıl
    - Ahmet B. Ercilasun, Örnekleriyle Bugünkü TÜRK Alfabeleri
    - Falih Rıfkı Atay, Çankaya 1-2
    - Feridun Kandemir, Rauf Orbay
    - Nuran Tezcan, ATATÜRK'ün yazdığı Yurttaşlık Bilgileri
    - Bülent Tanör, Kuruluş
    - Bülent Tanör, Kurtuluş
    - Sina Akşin, Türkiye'nin Yakın Tarihi 1-2

Konu Bilgisi

Uye Bu Konuya Bakiyor

Suan 1 Uye bu konuya bakiyor. (0 Uye ve 1 Ziyaretci)

Benzer Konular

  1. Galatasaray'da II.Lucesu Dönemi...
    By CASPER_CASPER_ in forum Galatasaray
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 12.11.08, 13:30
  2. Saadet'te Kurtulmuş dönemi
    By 'Yolcu' in forum Haber Arşivi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.10.08, 12:11
  3. Modifiye Dönemi
    By alaraa-- in forum Haber Arşivi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12.10.08, 10:46
  4. Cumhuriyet Dönemi-Atatürk Resimleri İle
    By n@r_cicegi in forum Atatürk Resimleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 24.09.08, 11:22
  5. Devrimler Dönemi-Atatürk Resimleri İle
    By n@r_cicegi in forum Atatürk Resimleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 24.09.08, 11:06

Eklenmis Olan Tag'lar

Bookmarks

Yetkileriniz

  • Yeni Konu Acamazsin
  • Konuya Cevap Yazamazsin
  • Konuya Eklenti Ekleyemezsin
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372